Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika CHP’NİN SINIFSIZ KÖKLERİ VE NAFİLE BUGÜNÜ: BİTMEYEN BİR TARTIŞMA OLARAK CHP
 

CHP’NİN SINIFSIZ KÖKLERİ VE NAFİLE BUGÜNÜ: BİTMEYEN BİR TARTIŞMA OLARAK CHP Popüler

Yakın tarihte unutulan, göz ardı edilen veya bilinmeyen, ve özellikle de Marksistler tarafından anlaşılamayan bir aynılık ile işe başlayalım: Mustafa Kemal’in ‘sınıfsız, imtiyazsız bir ulus’ yaratma projesi, Marx’a göre, ‘sınıfsız’ bir toplum yaratmak görevine tarihsel olarak sahip olan proletaryanın deterministik amacı ile aynıdır.



Lenin ve Mustafa Kemal’in bu aynı amaçsal projeyi, epifenomen bir gerçekmiş gibi kendi toplumlarına uygulamaları da, tarihsel olarak aynı ontolojik sonla bitmiştir. Her iki önder de sınıflı toplum içinde yeni bir sınıflı toplum yaratmıştır (Bkz: özellikle Sovyetler ve Lenin için James C. Scott, Devlet Gibi Görmek, Çev: Nil Erdoğan, Versus Y, 2008).


Ve her iki önderin yarattıkları toplum, Sovyetlerde merkeziyetçi, temellükçü bürokrasinin; Türkiye’de ise emperyalizmle bütünleşmiş laikçi Atatürkçü militer ve sivil sağcıların marifetiyle tarihin sayfalarına gömülmüş durumdadır.
Hazin sonlarına karşın bu sonuç şu demektir. Kapitalizm ile birlikte tarihte ilk kez, kendi sınıfsal çıkarını elde etmek için sömürü olgusunu ortadan kaldırarak ‘sınıfsız’ bir toplum yaratmak ‘amacıyla’ sınıfı ve sömürüyü ortadan kaldırmak için harekete geçmiş ve başarılı veya başarısız devletler kurmuş olan bir sınıfa dayanan politik öncü öznenin (partinin) Marksist çözümleme sonucunda nesneleşen amacı ile Mustafa Kemal’in Anadolu’daki feodal köylü toplumunu kentli sınıfsızlığa taşımayı amaçlayan demokratik devrim aşamalı modelinin teleolojik sonucu birbirleriyle uzlaşır bir temele sahiptir. Her ikisinde de, tarihsel özne olarak politik parti (SBKP ve CHF-P) devletle özdeşleşmiş ve toplumlarını ultra- modernist (Bkz: David Harvey) bir projenin nesnesi haline getirmiştir. Unutulmamalıdır ki, Lenin’in döneminde de, Mustafa Kemal döneminde de, kendi toplumlarının ‘sınıfsız toplum’ olduğu iddiası popüler söylemde çok yaygındır. Fark mülkiyet ilişkilerindedir. (Bu bile sorgulanabilir.)


Bu iki ultra-modernist ‘sınıfsız toplum’ projesinin hazin sonlarına karşın, tarihin ideolojik yükünü şimdilik üzerimizden atmış olan bizler için bugünün küreselleşmesinin verdiği global sınıfsal çelişki açısından eleştirel fakat nesnel olarak irdelenmesi ve işçi sınıfının tarihi dönüştürücülükle yükümlenmiş olmasını ileri süren Marksist düşünce ile Mustafa Kemal’in 1919-1939 döneminde yaptıkları arasındaki ilişki daha da fazla eşleşmiş ve anlam kazanmıştır. Küreselleşmenin getirdiği özellikle de Latin Amerika’daki güncel sosyalist çözümler, beni bu kanıya getirmektedir.
Bu kanıya daha önce varanlar da vardır. Deniz Gezmiş 1969’da şunları söylemektedir: ‘Türkiye ekonomisi tam bir çıkmaz içindedir. Zamlara rağmen, bütçenin açığı 2,5 milyardır. Bu, tutucular koalisyonunun iflasını açıkça ortaya koymuştur. Tutucu güçler, egemenliklerini uzun süre devam ettiremeyeceklerini anlamış olmanın telaşı içindedir. Devrimci gençlik eylemini engellemek için tertiplere girişmeleri bundandır. Fakat umduklarının tersi olmuş ve bu olaylar bizi daha örgütlü, daha disiplinli ve daha güçlü eylemlere hazırlamıştır. Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, devrimci gençlik eylemi, Mustafa Kemal'ci zinde güçler saflarını birbirlerine kenetlemiştir. Mustafa Kemal adı, geniş öğrenci kitlelerinde daha fazla ağızdan ağıza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabe tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal'in çizgisinin geniş kitlelerde ve bütün zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün.” (Devrim Gazetesi, 23 Aralık 1969).

CHP’DE 1939 KOPUŞU
Mustafa Kemal’in konumu budur. Gelelim CHP’ye. 1939 yılında, ilk yirmi yılından kesin bir kopuş yaşayan Mustafa Kemal’in partisi CHP’nin geçirdiği dönüşümü global kapitalizmle ilgili olarak genel sosyal demokrat partilerin dönüşümü ile özdeşleştirmek zordur (Ayrıntısı için Bkz: Kıbrıs’ı Verelim Musul’u Alalım, Salyangoz Y. 2008). 1939’dan sonra CHP’nin hikâyesi Mustafa Kemal’in hikâyesinden başka bir hikâyedir. Bu iki ayrı hikâyeyi amaçlı olarak birbiriyle karıştırılmasını sağlayan dış koşullarla belirlenen ‘asıl’ dinamikler ve bu dışarıdan belirlenmişliğin iç taşeronları (asker-sivil laikçi Atatürkçüler) mevcuttur. 1939 sonrası CHP artık, Mustafa Kemal’in Marksizm ile özdeşik ütopyasından vazgeçmiştir.
Mustafa Kemal’in kurucu bir politik özne olarak kullandığı CHP, uzun yıllar, çoklukçu tek parti yönetimi olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atmış olan bir partidir; 1946 yılından sonra ise, çoğunlukçu bir parlamenter yapı içinde temel muhalefet partisi konumuna ve zaman zaman da koalisyonlarla parçaçıl iktidarlara sahip olagelmiştir. 1965-1973 yılları arasında işçicilik ve köylücülük temelinde, ‘ortanın solu’ olarak konumladığı politikası ile toplumun yarısına yakınının (1973’de yüzde 33; 1977’de yüzde 41) desteğini almış ve Müslüman MSP ile koalisyon yapmıştır. 1973 ile 1977 arasındaki yüzde 10’luk oy artışının altında Müslümanlar ile koalisyon, 12 Mart cuntası devrimci mağdurları için genel af ve Kıbrıs fethi vardır.


Bu dönemde CHP’nin (aslında Ecevit’in) yaptığı tarihsel yanlışlık söylenegeldiği gibi müslüman bir parti ile uzlaşması değil, bu koalisyonu yönetememesidir: CHP, 1973 yengisini Ecevit’in dışa bağımlı dar ve sekter politikaları ile Türkiye’yi, yavaş yavaş yükselecek ve 12 Eylül ile zirvesine oturacak olan dinselliğe gömen bu tarihsel işbirliğini ve ayrıca, ekonomik olarak ülkeyi zor durumda bırakan Kıbrıs sorununa getirdiği hesapsız uluslararası çözümün sonuçlarını iyi yönetemeyerek, boşa harcamıştır. (CHP’yi terkettikten sonra 1990’lardaki Ecevit dinselliği bir cemaatle özdeşleştirmesi ve Kıbrıs’ı AB’ye teslim etmesi, dünya ve Türkiye artık farklı yerlerde olduğundan anlamlı sonuçlar doğurmamıştır. 1980 sonrası süreç, Ecevit’i de, diğer Sol’ları da üstten belirleyen küresel bir postmodern zihinsel karmaşıklığın depolitizasyon sürecidir: ‘İktidar heryerdedir”, o nedenle ne yapsanız nafiledir. CHP ve diğer Sol da o günden bugüne nafile işlerle uğraşa gelmektedir.)


Yine de, 1965-2009 arasındaki CHP’ye, başında kim olursa olsun ve hangi adla örgütlenmiş bulunursa bulunsun, Ecevit damgasını vurmuştur. Ecevit, kişisel bilgisizliği, politik olarak dışa bağımlılığı ve lider olarak sekterliği ve en önemlisi de, kendi dışındaki Sol’a kapalı olmasıyla, CHP’yi yüzde  10-20’lerde bir seçmen desteğine mahkum eden politikaların zeminini çok önceden yaratmıştır. Fakat aynı Ecevit müthiş belâgatı, zaman zaman işçicilik ve köylücülük yaparak aldığı destek ile de CHP’ye önemli bir yalansı ivme kazandırmıştır. Depolitizasyonun ve dinsellik gelişmelerin yolunu açan, Kürt proletaryasını, sınıfsal bir mücadele yerine Kürtçü ayrılıkçılığa iten ve ülkeyi akılsız ve atıl bırakarak neo-liberalizmin kucağına savunmasız olarak atan 12 Eylül faşist darbesinin oluşmasına yol açan gelişmeler Ecevit’in politik tercihleri ile ortaya çıkan sürecin doğal sonucudur. Bu görece eskil Ecevitçi politikalar, paradoksal olarak kendi sonunu hazırlayan 1998 sonrası Derviş döneminin görece güncel politikalarıyla adeta özdeştir.


Tarihin ironisi ise, 1975-80 arasında Türkiye’nin dışa bağımlı  burjuvazisinin işçicilik ve köylücülük yaptığı için lanetlediği Ecevit ve Partisinin, 1995’den sonra laikçi sermaye tarafından kutsanan bir varlığa dönüşmüş olmasıdır.

CHP’NİN DİN ve KÜRT POLİTİKASI
CHP’nin Mustafa Kemal’den ayrıştığı temel nokta sınıfsız topluma duyulan ütopik özlemin terk edilmesidir. Bu terk ediş, aynı zamanda sınıf analizini de yok eder; kendini diğer Sol’a kapatır. Diğer Sol ile diyalogu olmayan bir sosyal demokrasi de sağcılaşır, milliyetçi hale dönüşür. CHP’nin Kürt politikasında aldığı zikzaklı tavır da, ayrıntılarını bu kısa yazıda yer veremeyeceğim, bu sınıfsal analiz pusulasından mahrumiyetin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Bu ülkenin gelişiminin motorlarından biri yedek ve asil işçi ordusu olarak dindar Kürt halkı ve onun büyük bir çoğunluğunun tarım ve sanayide proleter olarak çalıştırılmasıdır. Sağcı laikçi Atatürkçüler tarafından ‘bölücülük’ ve ‘irtica’ diye adlandırılan eyemliliğin kullandığı bu Müslüman Kürt proleterleri vurgusu yapılmadan, sosyal demokrasi veya sosyalist sol içsel dinamiği yakalayamaz. Aynı biçimde Türkiye’de daha geniş bir proleter dindarlık mevcuttur ve bu dindarlık, ‘dinci’ ve ‘laikçi’ burjuvazi tarafından, aynı Müslüman Kürt proleterleri gibi istismar edile gelmiştir. CHP bir politik kurum olarak değil fakat bir lider kadrosu olarak, 1974’de dinsel harekete ve 1991’de Kürt hareketine gereken duyarlığı göstermiş ve bu iki girişimi de, ona popüler destek sağlamıştır.


Fakat burada sadece CHP’nin değil, diğer Sol’un da içine hapsolduğu önemli bir açmaz vardır: PKK hareketinin dış dinamikle (küresel neoliberalizm ve postmodernizmin zihinsel buldozerleriyle temizlenmiş bir zeminde) ivme kazanarak etnik bir Kürt milliyetçiliğine evrimleşen Marksist temelinin, giderek Türkiye Sol’unu tasfiye eden ve Türk Sol’una, kültürcü, kimlikçi ve etnik analiz aşılayan bir şırıngaya dönüşmesi, 1985 yılıdır. Sol’un 12 Eylülde ezilmişliğinin karşısına çıka çıka alternatif olarak Marksist damarlara sahip ancak burjuva milliyetçiliğinin kültüralizmine bulanmış Kürt silahlı eylemi çıkmıştır. Bu, bütün Dünyada aynı gelişime sahip bir evrimleşmedir.


Bu açmaz sonuçta, Türk Sol’unun (buna Türkiye Solu da diyebiliriz), SSCB’nin dağılmasından çok önce, PKK’nın silahlı etnik eylem planlamasının bir sonucu olarak eriyip yok olmaya başlamasına yol açmıştır. Sınıfsal analiz bitmiş, artık her şey kültüralizmin (Adamo’nun şarkısındaki gibi, ‘her yerde kâr, iktidar var”) pasifistliğine indirgenmiştir. İşte bu postmodernist şenlikli toplumun havai fişekleri gibi göğe dağılmış kimlikçi, kültürcü ve beyhude ve trajik patlamaların sentezini yakalamak ve dönüştürmek gereklidir. CHP bu sentezi 1990 başında yakaladığı halde, şimdi terk etmiş görünüyor. Hangisi daha Mustafa Kemalci, sorgulamak gerekiyor. Sosyalist sol ise kuyrukçuluktan başka bir şey yapamaz durumdadır. Silahın ideolojisi, sınıf ideolojisinin zihinsel ‘silahlaşmasını’ önlemektedir.

SIMON BOLİVAR, JOSE MARTİ, MUSTAFA KEMAL
1920’den doksan, 1940’dan yetmiş, 1965’ten bu yana kırk yıl geçmiştir.


CHP’nin güncel durumunu, Mustafa Kemal’in ‘sınıfsız, imtiyazsız bir ulus’ yaratma hedefi ve özlemi açısından ve bu özlemin, sosyalizmin yirmi yıl önce devlet sosyalizmi (SSCB) olarak konum yitirmiş olmasına karşın 2000’li yıllardan başlayarak özellikle Latin Amerika’daki dokuz ülkenin seçimle işbaşına gelen sosyalist hükümetlerle yönetilmeye başlaması bağlamında ve işçi sınıfının Marksist açıdan geldiği nicel aşama açısından, Mustafa Kemal’in hedeflediği ‘sınıfsız, imtiyazsız ulus’ ile Marksizmin önerdiği ‘sınıfsız toplum’ arasındaki benzerliğin ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceğini irdelemek, değerlendirmek ve CHP’nin ne yapması gerektiğini sorgulamakla işe başlamak gereklidir.


Bunu bugünkü liderliği ile CHP içi kadrolar sorgulayamaz; yapacak olanlar sosyalist soldur. Bu nedenle, Marksistlerin bugünkü görevi Türkiye’de Mustafa Kemal’in 1919-1939 arasında gerçekleştirdiği (dil, Kürt feodalizmi, tarih, eğitim, azınlıklar, barış, kadın ve insan hakları, bireysel ve siyasal özgürlükler, din, vb.) anlayıcı, sorgulamacı ve eleştirel bir tutumla savunmak ve desteklemektir. Marksistlerin 1965-1973 arasındaki görevi de buydu ve Atatürkçü devlet tarafından ‘anarşist’ ilan edilen, idam sehpasında ölürken ‘yaşasın Türk ve Kürt halkları’ diye haykıran Deniz Gezmiş de kendini ‘Mustafa Kemalci Marksist’ olarak tanımlıyordu. 1985’lere kadar, Türkiye’nin CHP dışındaki solunun neredeyse tamamı da kendisini ‘Marksist, yurtesever ve Mustafa Kemalci’ olarak tanımlamaktaydı.

Mustafa Kemalcilik bir anti-emperyalizm praxis’idir. Açıkçası, günümüzde, Fidel Castro için Jose Marti; Hugo Chavez için Simon Bolivar neyse, Türkiye’deki sosyalist sol için de Mustafa Kemal odur. Ne daha fazlası, ne daha azı. Laikçi Atatürkçülüğe dönüştürülerek kabul veya ret edilemez. Aynı Bolivar ve Marti gibi, bütünsel bir teorik metinsel külliyata dönüşmemiş eylemselliğin (parxis’in) sadece söylem olduğu bir süreçten oluşur. Ancak farkı, yirmi yıllık bir uygulama ile pekişmiş ve daha sonra da egemen sınıflar tarafından ideolojik çarpıtmaya uğratılmış olmasıdır. ‘Sınıfsız ve imtiyazsız bir toplum’ projesi için girişilen ultra-modernist yöntem, dönemin genel havası içinde örtük bir sınıfsal analizin sonucudur (Bu, Lenin’de açık bir sınıfsal analizdi). CHP ise, paradoksal olarak ne zaman ‘halk’ sınıflarına ve bu sınıfların çarpıtılmış ideolojisine ters düşse, popüler desteği azalmaktadır. CHP’ye bu bilinç dışarıdan verilecektir.



Mustafa Kemal’i 1939 yılından sonra Türk-İslam sentezcileri tarafından konumlandığı laikçi Atatürkçülükten sıyırarak tarihsel yerine yerleştirmek için, hem CHP’nin tarihini, hem de 1919-1939’u iyi anlamak gereklidir.


Başta CHP ve tüm sosyalist sol, bu çabanın henüz Marksistler tarafından bölük pörçük, yalan yanlış; 1939 sonrası CHP ile Mustafa Kemal’i özdeşleştirme cahilliği ve reddiyesi ile başlanmış olmasının ve bitirilemeyişinin hazin sonucunu yaşıyor.

30.08.2009 Tarihli Birgün Gazetesinden Alınmıştır:

http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1251586228&year=2009&month=08&day=30

 

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (4)
  • mehmet özgür
    avatar

    uzun bir zaman oldu, kişisel durumların zamansal dengesizliğinden arkasında duramayacağım/fikri takipte bulunamayacağım şeyler yazmamayım diye, hep dışarıdan okumakla geçti. şimdi biraz daha oturunca durumum, bir iki birşey yazabilirim gibi geliyor. herkese çok selamlar...
    ---
    veysel batmaz, yazılarını takip edenler için bir tür homo akademikus. yani kendisinin bir tür namedropping ve ego karışımı bir yazma stiliyle, -kötü bir tesadüf maalesef ama- arif dirlik'in kitaplarına yazdığı önsözlerde tanışmıştım. bu kadar yoğun isim, kavram kullanımıyla böyle sonuçlara varabilmek ilginç.
    bu tür adamlarda farkettiğim özellikle tarihsel bilgi ve karşılaştırma yönünden genellemeci bir dil içinden yazmaları. açıkçası aynı durumu farklı bir düzeyde fikret başkaya için de düşünüyorum, zira ciddi açılımları olabilecek yazıların bir tür deneme formatında ve bağlamsızlaştırılarak sunumu, çok hatalı olabileceğini düşündüğüm vargılara yol açabiliyor.
    örneğin önder'in mavi ile altını çizerek aktardığı kısım, için aklıma gelen bir iki soru:
    acaba venezuella'daki önceki devlet yapısı içerisinde bolivarcı bir ideoloji cisimleşmiş midir?
    Kendi politikalarını bu simge üzerinde yeniden üretmiş ve meşrulaştırmış mıdır?
    ya şu cümleye ne demeli:
    "1985’lere kadar, Türkiye’nin CHP dışındaki solunun neredeyse tamamı da kendisini ‘Marksist, yurtesever ve Mustafa Kemalci’ olarak tanımlamaktaydı."
    Yahu var mı bunun bir gerçekliği? biliyoruz ki yok. bunun için 85'e değil, 70lere dönmek yeterli.

    Bir de şöyle bir şey var, bunlar gazete yazıları oldukları için yazılarda bahsi geçen özneler çok genelgeçer. yahu chavez bolivar'ın adını, simgesini kullanıyor diye buradan sosyalist solda böyle sahipleniyordu çıkarımını nereden yapıyoruz? chavez öncesi politik dizilimine dair ne biliyoruz venezuella'nın? bunu savunarak mı chavez'i çıkarmışlar? oysa chavez'in küçük burjuva milliyetçi başladığını biliyoruz, bu tür çevreler içinden gelmediğini hatırlıyorum kendisinin. ama sonucun böyle olması, bizim o simgeleri sahiplenmemizi gerektirir mi onu bilemiyorum.

    selamlar tekrardan

  • guclu
    avatar

    Kemalistlerin faşistleşenleri trajik (Mümtaz Soysal vs), solcu olduğunu iddia edenleri ise (bkz: Batmaz) düpedüz gülünç düşünceler öne sürüyorlar. Soysal, Kürtlerle Kuzey Irak Türkmenlerinin mübadelesini önerebiliyor mesela. Prof. Batmaz ise Lenin ve Atatürk'ün aynı amaçlara sahip olduğunu, korporatist içerikli "İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz" sloganının solcu olduğunu falan iddia ediyor. İnsan da azıcık insaf, azıcık izan olur yahu. Ne Aydınlıkçı faşistler ne de Türk Solu'ndaki ırkçılar dahi sapla samanı bu kadar karıştırmadılar.

    Kemalistlerin kendilerini hala solda tanımlayan, faşistleşmemiş, milliyetçililkten ve o tuhaf laiklik anlayışı ile balataları sıyırmamış kesimleriyle belirli koşullarda işbirliği yapılabileceğini, hatta bunun gerekli olduğunu da düşünüyorum; ama benzer biçimde müslümanlar içinde de solcu bir damarın inatla yaratılması ve güçlendirilmesinin de daha büyük bir zorunluluk olduğunu ekleyeyim. Bugün Kemalizm hızla ölen bir görüştür ve şehirli, orta sınıf, beyaz türklerin ideolojisidir. Sosyalistlerin ülkeyi dönüştürebilmek yolunda birarada durabilecekleri esas sosyal güç şehirli orta sınıflar değildir; halim selim, muhafazakar ve "normal" insanlarla temas kurmak gerekmektedir.

  • AsabiDEV
    avatar

    Marksistlere, Deniz Gezmis`ten alintilar yaparak cagrida bulunan Prof. Batmaz`in solculuguna dair süphelerim asagidaki yazisini ve sorunlara getirdigi cözümlerini okuduktan sonra iyice artmistir.

    Prof.Dr.Veysel Batmaz`in „AHMET NECDET SEZER BAŞBAKAN OLACAK“ adli yazisindan ve „tuhaf“ cözümlerinden inciler:

    Cözüm 1: Tuhaf bir Nostalji

    “Ne zaman bunalmadı ki bu ülke?” diyenlerinize sadece tek bir dönem gösterebilirim: 1919-1939 arası... Garip ama gerçek, seksen(altı) yıllık cumhuriyet tarihinde, beklentilerin hayâl kırıklıklarına dönüşmediği tek dönem o. Yani, bunalım yok. Çaba, plan, demokrasi, inceleme, kuram, araştırma-geliştirme, birikim ve yatırım var. İşte o döneme “dönmek” gerekiyor

    Cözüm 2: Haydi Savasa

    Petrolü ve Kürt’ü bol Musul ve Kerkük’ü misakı-milli sınırları içine alarak, Atatürk’ün vasiyetini gerçekleştirmek ve portakal bahçesinden başka işe yaramayan Atatürk’ün adını bile anmadığı Kıbrıs’tan ve Kıbrıs’ın zaten yok olan, halüsinasyondan ibaret jeostratejik ve jeogenetik öneminden vazgeçmek.

    Cözüm 3: Emredersiniz Komutanim

    O çok meraklı olunan ve hamaset ile manipülasyon yapmaktan bugüne kadar başka hiç bir işe yaramamış “böyyyük devlet” olarak, şart da değil ya, küçük devlet olarak da, enerji kaynaklarını alan/bulan, çıkartan ve koruyan bir askersel siyasetle uygulamak... Yani, jeo-petro-hidrostratejik devlet politikasını askeriye haline dönüştürmek.

    Cözüm 4: „Ermeni soykirimini Osmanli yapti vallahi biz yapmadik Abi“ demek

    Ermeni konusunda da sağlam bir Mustafa Kemalciliğe dönerek, İT/Teşkilâtı Mahsusa’nın yediği haltları en ince ayrıntısına kadar açıklayarak ve bu açıklamaların açılımıyla, dünyaya, “onlar Osmanlı idi; biz Türkiye Cumhuriyetiyiz” demek...
    “Yapılanlar karşılıklı vahşet; dinsel temalı bir vahşetti; biz laik’iz, yapılanların Türklükle de, Türkiye Cumhuriyeti ile de ilgisi yoktu ve yoktur; 1876-1919 arasındaki Türkçülük, Kuzey Avrosantrik/Slavik empoze bir Türkçülüktü. Türkiye Cumhuriyetinin Türklüğü Anadolulu, Mustafa Kemalci Türklüktür... Türküm derseniz, Türk olursunuz. İT hempalarının bazılarının Cumhuriyet siyasetinde bulunmaları, yeni cumhuriyeti, Ortaylı-Bardakçı hanedan tarihçiliğinden başka geri planı olmayan bir teorik-spekülatif tarihçiliğin önerisi doğrultusunda, hiç bir ampirik dayanağı olmayan, ‘Osmanlı devamı’ yapmaz,” demek.

    Cözüm 5: Kürt Devleti Musul ve Kerkük disinda kurulsun

    PKK konusunu ise, 1915’lerdeki karşılıklı vahşete ve isyanlara bağlayarak, “Musul ve Kerkük’ün güneyinde kurulacak Kürt Devleti’ne havale ediyoruz... Irak’ın toprak bütünlüğünü federasyonlu, demokrasiye “çok ırak” anayasaları doğrultusunda onlar da (Kürtler de) istemiyor; biz de istemiyoruz. Global modernitenin ‘modernlik iddialarının mahrem mekanlarının’ çelişkili dinamiklerine dikkât ederiz. Kürt devleti Musul ve Kerkük’ün dışında kurulabilir” demek.
    Bütün bunları devlet olarak söyleyebilmek...

    Cözüm 6: Ahmet Necdet Sezer parti kurmali

    AB’nin oyalamalarına; ABD’nin sinsi ve ne yaptığını bilmez politakalarının eyyamcılığına düşmemek için, artık Türkiye Devletinin yapısal politik argümanlarını, 1968, 78, 88 ve 98’de de savunduğum/uz gibi Mustafa Kemalci yapmak...
    Bütün bunlar için Ahmet Necdet Sezer’in, Cumhurbaşkanlığı dönemi sonunda, veya daha önce, ki önceyi ben pek önermem, parti kurarak, seçime girmesi gerekiyor.

    Cözüm 7: Tuhaf bir Analiz :-)

    AKP’den yılmış bir kitle vardır; ulusal teferuat partileri lider aramaktadır; Cem Uzan’ın yüzde yedibuçuk’u dürüstçe bir kararlılık cezbesinin hayâl kırıklığına gömülüdür; Teşkilatı Mahsusa’nın devamı Susurluk, dürüstlüğe susamış kitlelerce çözülmeyi, ifşaatı, cezayı beklemektedir; …. :-)

    Cözüm 8: Ve Nihayet Esas Cözüm

    Ahmet Nedet Sezer, kısacası Başbakan olmalıdır.
    Ahmet Necdet Sezer, Türkiye’nin bu bunalımlı cinnetten kurtulması için Başbakan olmalıdır.

    Prof. Dr. Veysel Batmaz
    Alaçatı (Ahmet’e ve Yılmaz’a katkıları için teşekkürler)-Çeşme
    3 Eylül 2005 Tam metin:
    http://medyapolitenblog.blogspot.com/2005/09/ahmet-necdet-sezer-babakan- olacak.html

    Prof.Batmaz`in bizlerle paylastigi bu „tuhaf“ cözümlerinden sonra „solcu“ kavraminin ne anlama geldigini yeniden hatirlamakta engin faydalar görüyorum. „Akli basinda adam“ kavrami da bu baglamda ayrica arastirilip incelenebilir.

    „Solcu“, ezilen, sömürülen siniflarin, halklarin, emekcilerin safindadir ve ezilmenin ve sömürülmenin olmadigi, esitlik, adalet ve özgürlüge dayali sosyalist bir toplum ve dünya icin mücadele eder“.
    Oysa ki, Prof. Batmaz`in Kürtlere, Ermenilere, Türkiye`ye ve dünyaya, sözüm O`na bir „aydin“, sözüm O`na bir „solcu“ olarak sahibi bulundugu „tuhaf“ bakis acisi, Fikret Baskaya`yi, Tanil Bora`yi ve hatta Adorno`yu bir kez daha hakli cikarmistir. Hatta ve hatta „Bu Atatürk`ün vasiyetidir; Musul ve Kerkük alinmalidir“ diyerek savas cigirtkanligi yapabilen, „Asker Zihniyetli “ bir üniversite profesörüdür Prof.Dr.Veysel Batmaz.

    En yukaridaki makalede Deniz Gezmis`ten yapilan bir alinti mevcuttur; böyle bir alinti yarin Mahir Cayan`dan da yapilabilir. Mahir Cayan`in Kemalizme atfen yaptigi bir anti-emperyalizm benzetmesi mevcuttur (Amerikan mandasi vs…). Bu iki devrimci de Kemalistler tarafindan öldürülmüslerdir. Zamaninda benzer sekilde düsünen diger devrimcilere de Kemalistler tarafindan hapishane ve ölüm layik bulunmustur. Bu da Kemalizm`in, bir devrimci icin ne anlama geldigini ispatlamaktadir. Bugün, düsüncelerinden dolayi iceride yatan devrimcileri, Kemalistler mahkum etmis, iskenceden gecirmis, hatta iskencede öldürmüstür. Kemalizm, bir devrimci icin pesinden kosulamayacak kadar namert ve serefsiz bir mevzudur. Sosyalistlerin, Kemalizmle arayi Baskaya`nin da dedigi gibi kalin bir cizgiyle ayirma zamani gelmistir. Sosyalizm, Kemalizmle iliskilendirilemeyecek kadar onurlu ve sereflidir. Kemalizm ipin ucunu iyice kacirmistir ve artik SÜZME FASIZM`e hizmet etmektedir.

    Bu görüsler sizi kesinlikle ne AKP`nin ne de o boktan Taraf gazetesinin pesinden sürüklememelidir. Bir SOSYALIST olarak bu sürecte alinacak tavir Sosyalizmi bu düzen icinde gercekten bir ALTERNATIF yapabilir. Bu sebeple insanlara Sosyalistlerin hicbir zaman Fasist, Darbeci, Iskenceci, Devrimci Katili Kemalistlerin pesinden gitmediklerini göstermek gereklidir. Sosyalistler bu ülkede alternatif olamadiktan, öyle görünemedikten sonra bu yolda mücadele etmek anlamsizdir. AKP`nin oyu artacak, adamin biri Taraf gazetesi okuyacak ve onlara liberalce baglanacak diye bir “Sosyalist Tavir” almama yoluna veya Kemalistlerle isbirligi yoluna gitmek, Gezmis`in ve Cayan`in kemiklerini sizlatmak ve bu Sosyalist mücadeleye IHANET anlamina gelir. Sosyalistler öncelikle ALTERNATIF olmalidir.

    Sosyalistin bu sürecteki görevi hem Kemalizmi hem de AKP`yi halka TESHIR etmektir. Kemalizm`in “darbeci, iskenceci ve fasist”, AKP`nin de ayni sekilde ve “taseron” oldugunu teshir etmektir. Baskaya`nin demek istedigi budur. Bunu anlamak istememek, Baskaya`nin söylediklerini carpitmak ve kendisini AKP ve Taraf zihniyetiyle suclamak, Fasizme ve darbeci iskencecilere canak tutmaktir. Bunun vebali de büyüktür.

  • onder
    avatar

    Kemalizmi mahkum etmenin bu derece moda ve geçer akçe haline geldiği, CHP ve orta-sınıf milliyetçiliğine bakarak, bir modernist Proje olarak Kemalizmin mahkum edilebildiği şu konjuktürde, soldan böylesi bir yazının da yazılabiliyor olması umutlandırdı beni. Son birkaç yazımda dile getirdiğim düşüncelerle paralelliği sanırım görülebilir.

    Milliyetçiiliği eleştirceğim diye Taraf ile aynı çizgiye gelen Fikret Başkaya gibilere ithaf olunur.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #4 mehmet özgür 03-09-2009 15:56
uzun bir zaman oldu, kişisel durumların zamansal dengesizliğinde n arkasında duramayacağım/f ikri takipte bulunamayacağım şeyler yazmamayım diye, hep dışarıdan okumakla geçti. şimdi biraz daha oturunca durumum, bir iki birşey yazabilirim gibi geliyor. herkese çok selamlar...
---
veysel batmaz, yazılarını takip edenler için bir tür homo akademikus. yani kendisinin bir tür namedropping ve ego karışımı bir yazma stiliyle, -kötü bir tesadüf maalesef ama- arif dirlik'in kitaplarına yazdığı önsözlerde tanışmıştım. bu kadar yoğun isim, kavram kullanımıyla böyle sonuçlara varabilmek ilginç.
bu tür adamlarda farkettiğim özellikle tarihsel bilgi ve karşılaştırma yönünden genellemeci bir dil içinden yazmaları. açıkçası aynı durumu farklı bir düzeyde fikret başkaya için de düşünüyorum, zira ciddi açılımları olabilecek yazıların bir tür deneme formatında ve bağlamsızlaştır ılarak sunumu, çok hatalı olabileceğini düşündüğüm vargılara yol açabiliyor.
örneğin önder'in mavi ile altını çizerek aktardığı kısım, için aklıma gelen bir iki soru:
acaba venezuella'daki önceki devlet yapısı içerisinde bolivarcı bir ideoloji cisimleşmiş midir?
Kendi politikalarını bu simge üzerinde yeniden üretmiş ve meşrulaştırmış mıdır?
ya şu cümleye ne demeli:
"1985’lere kadar, Türkiye’nin CHP dışındaki solunun neredeyse tamamı da kendisini ‘Marksist, yurtesever ve Mustafa Kemalci’ olarak tanımlamaktaydı."
Yahu var mı bunun bir gerçekliği? biliyoruz ki yok. bunun için 85'e değil, 70lere dönmek yeterli.

Bir de şöyle bir şey var, bunlar gazete yazıları oldukları için yazılarda bahsi geçen özneler çok genelgeçer. yahu chavez bolivar'ın adını, simgesini kullanıyor diye buradan sosyalist solda böyle sahipleniyordu çıkarımını nereden yapıyoruz? chavez öncesi politik dizilimine dair ne biliyoruz venezuella'nın? bunu savunarak mı chavez'i çıkarmışlar? oysa chavez'in küçük burjuva milliyetçi başladığını biliyoruz, bu tür çevreler içinden gelmediğini hatırlıyorum kendisinin. ama sonucun böyle olması, bizim o simgeleri sahiplenmemizi gerektirir mi onu bilemiyorum.

selamlar tekrardan
Alıntı
 
 
0 #3 Güçlü Kuvvetli 02-09-2009 12:09
Kemalistlerin faşistleşenleri trajik (Mümtaz Soysal vs), solcu olduğunu iddia edenleri ise (bkz: Batmaz) düpedüz gülünç düşünceler öne sürüyorlar. Soysal, Kürtlerle Kuzey Irak Türkmenlerinin mübadelesini önerebiliyor mesela. Prof. Batmaz ise Lenin ve Atatürk'ün aynı amaçlara sahip olduğunu, korporatist içerikli "İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz" sloganının solcu olduğunu falan iddia ediyor. İnsan da azıcık insaf, azıcık izan olur yahu. Ne Aydınlıkçı faşistler ne de Türk Solu'ndaki ırkçılar dahi sapla samanı bu kadar karıştırmadılar.

Kemalistlerin kendilerini hala solda tanımlayan, faşistleşmemiş, milliyetçililkt en ve o tuhaf laiklik anlayışı ile balataları sıyırmamış kesimleriyle belirli koşullarda işbirliği yapılabileceğin i, hatta bunun gerekli olduğunu da düşünüyorum; ama benzer biçimde müslümanlar içinde de solcu bir damarın inatla yaratılması ve güçlendirilmesi nin de daha büyük bir zorunluluk olduğunu ekleyeyim. Bugün Kemalizm hızla ölen bir görüştür ve şehirli, orta sınıf, beyaz türklerin ideolojisidir. Sosyalistlerin ülkeyi dönüştürebilmek yolunda birarada durabilecekleri esas sosyal güç şehirli orta sınıflar değildir; halim selim, muhafazakar ve "normal" insanlarla temas kurmak gerekmektedir.
Alıntı
 
 
0 #2 AsabiDEV 02-09-2009 10:36
Marksistlere, Deniz Gezmis`ten alintilar yaparak cagrida bulunan Prof. Batmaz`in solculuguna dair süphelerim asagidaki yazisini ve sorunlara getirdigi cözümlerini okuduktan sonra iyice artmistir.

Prof.Dr.Veysel Batmaz`in „AHMET NECDET SEZER BAŞBAKAN OLACAK“ adli yazisindan ve „tuhaf“ cözümlerinden inciler:

Cözüm 1: Tuhaf bir Nostalji

“Ne zaman bunalmadı ki bu ülke?” diyenlerinize sadece tek bir dönem gösterebilirim: 1919-1939 arası... Garip ama gerçek, seksen(altı) yıllık cumhuriyet tarihinde, beklentilerin hayâl kırıklıklarına dönüşmediği tek dönem o. Yani, bunalım yok. Çaba, plan, demokrasi, inceleme, kuram, araştırma-geliş tirme, birikim ve yatırım var. İşte o döneme “dönmek” gerekiyor

Cözüm 2: Haydi Savasa

Petrolü ve Kürt’ü bol Musul ve Kerkük’ü misakı-milli sınırları içine alarak, Atatürk’ün vasiyetini gerçekleştirmek ve portakal bahçesinden başka işe yaramayan Atatürk’ün adını bile anmadığı Kıbrıs’tan ve Kıbrıs’ın zaten yok olan, halüsinasyondan ibaret jeostratejik ve jeogenetik öneminden vazgeçmek.

Cözüm 3: Emredersiniz Komutanim

O çok meraklı olunan ve hamaset ile manipülasyon yapmaktan bugüne kadar başka hiç bir işe yaramamış “böyyyük devlet” olarak, şart da değil ya, küçük devlet olarak da, enerji kaynaklarını alan/bulan, çıkartan ve koruyan bir askersel siyasetle uygulamak... Yani, jeo-petro-hidro stratejik devlet politikasını askeriye haline dönüştürmek.

Cözüm 4: „Ermeni soykirimini Osmanli yapti vallahi biz yapmadik Abi“ demek

Ermeni konusunda da sağlam bir Mustafa Kemalciliğe dönerek, İT/Teşkilâtı Mahsusa’nın yediği haltları en ince ayrıntısına kadar açıklayarak ve bu açıklamaların açılımıyla, dünyaya, “onlar Osmanlı idi; biz Türkiye Cumhuriyetiyiz” demek...
“Yapılanlar karşılıklı vahşet; dinsel temalı bir vahşetti; biz laik’iz, yapılanların Türklükle de, Türkiye Cumhuriyeti ile de ilgisi yoktu ve yoktur; 1876-1919 arasındaki Türkçülük, Kuzey Avrosantrik/Sla vik empoze bir Türkçülüktü. Türkiye Cumhuriyetinin Türklüğü Anadolulu, Mustafa Kemalci Türklüktür... Türküm derseniz, Türk olursunuz. İT hempalarının bazılarının Cumhuriyet siyasetinde bulunmaları, yeni cumhuriyeti, Ortaylı-Bardakç ı hanedan tarihçiliğinden başka geri planı olmayan bir teorik-spekülat if tarihçiliğin önerisi doğrultusunda, hiç bir ampirik dayanağı olmayan, ‘Osmanlı devamı’ yapmaz,” demek.

Cözüm 5: Kürt Devleti Musul ve Kerkük disinda kurulsun

PKK konusunu ise, 1915’lerdeki karşılıklı vahşete ve isyanlara bağlayarak, “Musul ve Kerkük’ün güneyinde kurulacak Kürt Devleti’ne havale ediyoruz... Irak’ın toprak bütünlüğünü federasyonlu, demokrasiye “çok ırak” anayasaları doğrultusunda onlar da (Kürtler de) istemiyor; biz de istemiyoruz. Global modernitenin ‘modernlik iddialarının mahrem mekanlarının’ çelişkili dinamiklerine dikkât ederiz. Kürt devleti Musul ve Kerkük’ün dışında kurulabilir” demek.
Bütün bunları devlet olarak söyleyebilmek...

Cözüm 6: Ahmet Necdet Sezer parti kurmali

AB’nin oyalamalarına; ABD’nin sinsi ve ne yaptığını bilmez politakalarının eyyamcılığına düşmemek için, artık Türkiye Devletinin yapısal politik argümanlarını, 1968, 78, 88 ve 98’de de savunduğum/uz gibi Mustafa Kemalci yapmak...
Bütün bunlar için Ahmet Necdet Sezer’in, Cumhurbaşkanlığ ı dönemi sonunda, veya daha önce, ki önceyi ben pek önermem, parti kurarak, seçime girmesi gerekiyor.

Cözüm 7: Tuhaf bir Analiz :-)

AKP’den yılmış bir kitle vardır; ulusal teferuat partileri lider aramaktadır; Cem Uzan’ın yüzde yedibuçuk’u dürüstçe bir kararlılık cezbesinin hayâl kırıklığına gömülüdür; Teşkilatı Mahsusa’nın devamı Susurluk, dürüstlüğe susamış kitlelerce çözülmeyi, ifşaatı, cezayı beklemektedir; …. :-)

Cözüm 8: Ve Nihayet Esas Cözüm

Ahmet Nedet Sezer, kısacası Başbakan olmalıdır.
Ahmet Necdet Sezer, Türkiye’nin bu bunalımlı cinnetten kurtulması için Başbakan olmalıdır.

Prof. Dr. Veysel Batmaz
Alaçatı (Ahmet’e ve Yılmaz’a katkıları için teşekkürler)-Çeşme
3 Eylül 2005 Tam metin:
http://medyapolitenblog.blogspot.com/2005/09/ahmet-necdet-sezer-babakan-olacak.html

Prof.Batmaz`in bizlerle paylastigi bu „tuhaf“ cözümlerinden sonra „solcu“ kavraminin ne anlama geldigini yeniden hatirlamakta engin faydalar görüyorum. „Akli basinda adam“ kavrami da bu baglamda ayrica arastirilip incelenebilir.

„Solcu“, ezilen, sömürülen siniflarin, halklarin, emekcilerin safindadir ve ezilmenin ve sömürülmenin olmadigi, esitlik, adalet ve özgürlüge dayali sosyalist bir toplum ve dünya icin mücadele eder“.
Oysa ki, Prof. Batmaz`in Kürtlere, Ermenilere, Türkiye`ye ve dünyaya, sözüm O`na bir „aydin“, sözüm O`na bir „solcu“ olarak sahibi bulundugu „tuhaf“ bakis acisi, Fikret Baskaya`yi, Tanil Bora`yi ve hatta Adorno`yu bir kez daha hakli cikarmistir. Hatta ve hatta „Bu Atatürk`ün vasiyetidir; Musul ve Kerkük alinmalidir“ diyerek savas cigirtkanligi yapabilen, „Asker Zihniyetli “ bir üniversite profesörüdür Prof.Dr.Veysel Batmaz.

En yukaridaki makalede Deniz Gezmis`ten yapilan bir alinti mevcuttur; böyle bir alinti yarin Mahir Cayan`dan da yapilabilir. Mahir Cayan`in Kemalizme atfen yaptigi bir anti-emperyaliz m benzetmesi mevcuttur (Amerikan mandasi vs…). Bu iki devrimci de Kemalistler tarafindan öldürülmüslerdi r. Zamaninda benzer sekilde düsünen diger devrimcilere de Kemalistler tarafindan hapishane ve ölüm layik bulunmustur. Bu da Kemalizm`in, bir devrimci icin ne anlama geldigini ispatlamaktadir . Bugün, düsüncelerinden dolayi iceride yatan devrimcileri, Kemalistler mahkum etmis, iskenceden gecirmis, hatta iskencede öldürmüstür. Kemalizm, bir devrimci icin pesinden kosulamayacak kadar namert ve serefsiz bir mevzudur. Sosyalistlerin, Kemalizmle arayi Baskaya`nin da dedigi gibi kalin bir cizgiyle ayirma zamani gelmistir. Sosyalizm, Kemalizmle iliskilendirile meyecek kadar onurlu ve sereflidir. Kemalizm ipin ucunu iyice kacirmistir ve artik SÜZME FASIZM`e hizmet etmektedir.

Bu görüsler sizi kesinlikle ne AKP`nin ne de o boktan Taraf gazetesinin pesinden sürüklememelidi r. Bir SOSYALIST olarak bu sürecte alinacak tavir Sosyalizmi bu düzen icinde gercekten bir ALTERNATIF yapabilir. Bu sebeple insanlara Sosyalistlerin hicbir zaman Fasist, Darbeci, Iskenceci, Devrimci Katili Kemalistlerin pesinden gitmediklerini göstermek gereklidir. Sosyalistler bu ülkede alternatif olamadiktan, öyle görünemedikten sonra bu yolda mücadele etmek anlamsizdir. AKP`nin oyu artacak, adamin biri Taraf gazetesi okuyacak ve onlara liberalce baglanacak diye bir “Sosyalist Tavir” almama yoluna veya Kemalistlerle isbirligi yoluna gitmek, Gezmis`in ve Cayan`in kemiklerini sizlatmak ve bu Sosyalist mücadeleye IHANET anlamina gelir. Sosyalistler öncelikle ALTERNATIF olmalidir.

Sosyalistin bu sürecteki görevi hem Kemalizmi hem de AKP`yi halka TESHIR etmektir. Kemalizm`in “darbeci, iskenceci ve fasist”, AKP`nin de ayni sekilde ve “taseron” oldugunu teshir etmektir. Baskaya`nin demek istedigi budur. Bunu anlamak istememek, Baskaya`nin söylediklerini carpitmak ve kendisini AKP ve Taraf zihniyetiyle suclamak, Fasizme ve darbeci iskencecilere canak tutmaktir. Bunun vebali de büyüktür.
Alıntı
 
 
0 #1 Önder Kurt 01-09-2009 17:04
Kemalizmi mahkum etmenin bu derece moda ve geçer akçe haline geldiği, CHP ve orta-sınıf milliyetçiliğin e bakarak, bir modernist Proje olarak Kemalizmin mahkum edilebildiği şu konjuktürde, soldan böylesi bir yazının da yazılabiliyor olması umutlandırdı beni. Son birkaç yazımda dile getirdiğim düşüncelerle paralelliği sanırım görülebilir.

Milliyetçiiliği eleştirceğim diye Taraf ile aynı çizgiye gelen Fikret Başkaya gibilere ithaf olunur.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile