Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika Sosyalizmin Kemalizmle İlişkisi Üzerine
 

Sosyalizmin Kemalizmle İlişkisi Üzerine Popüler

Makale

Bu yazının başlığı, "Tipik Bir Militan Olarak Sosyalist Felsefe Okumalı Mıdır?" da olabilirdi. Zira Türkiye sosyalist solunda kemalizmle olan hesaplaşmanın hep politik okumalardan kaynaklanan argümantasyonlara dayandığını düşünüyorum. Ortaya çıkmış olması gerek; "Felsefi Düşünme" ve "Politik Düşünme" arasında bir ayrım yapıyorum. Şimdi bu ayrımın bana göründüğü şekliyle temel özelliklerini dile getirmeye çalışacağım;

Sitemizde de tanıtılmış olan "Kapital'i Politik Olarak Okumak" diye bir kitap var.; Okumadım ama başlıktaki vurgu açısından dikkat çekmek istediğim şu: Kitabın başlığı sanıyorum, "Kapital"in genelde bir ekonomi-politik yapıtı olarak algılanmasının hilafına, aslında çok politik bir eser oduğuna, politik dersler çıkarılabileceğine vurgu yapıyor. Bence vurgu yapılması gereken, eksikliği hissedilen "politik" değil "felsefi" okumalardır. Özellikle Türkiye'de konuları politik açıdan ele alma konusunda herhangi bir eksiklikten bahsetmek pek mümkün görünmüyor; aksine yapılan yegane entellektüel faailyet politik okumalara ve analizlere dayanıyor. Peki "politik" okuma ile "felsefi" okuma arasındaki fark nedir?

80 Sonrası epey bir zamandır, kollektif özne olma durumundan çok uzak ve fazlasıyla yoğun bir ego savaşları ve sinizm ortamında olduğumuz için, olası eleştirilere karşı hemen önlemimi alayım; haddimin fazlasyıla farkındayım ve kendimi kesinlikle felsefi okumalarda yetkin görüyor falan değilim. Ancak felsefi ve politik yaklaşımlar arasındaki farkı idrak edebilecek kadar da bir birikime sahibim.

Türkiye sosyalit solunun, kendi öz klasik  teorik kaynaklarından bile bihaber olduğunu düşünüyorum. Marxismin alfabesi türünden kitaplarda, örneğin efsanevi Politzer kitabında dahi, Marxismin üçlü bir saç ayağı üzerinde yükseldiği söylenir; İngiliz Ekonomi-Politiği, Fransız Radikal Siyaseti ve Alman İdealizmi. Türkiye'de genelde sadece işin Fransız ayağına, biraz da İngiliz ayağına göre marxist olunur. Alman İdealizmi boyutu nerdeyse yok varsayılır, zira çok derin, çok emek vermeyi gerektiren derya gibi bir alandır. Ünlü 11.Tezin yeraldığı "Alman İdeolojisi" kitabı okunarak, işin bu kısmının defteri dürüldüğü sanılır. Ama "Alman İdeolojisi" başlığı altında koca bir Hegel vardır ki, tek başına büyük bir emek sarfetmeyi gerektirir. Hegel'e kendinde bir filozof olarak az çok vakıf olmadan Marxist politika yapılabilir mi? Bence imkansız. Şimdi olduğu gibi sadece temel dinamiklerin tezahürleri olan, istatistiki olgulara dayanılarak "reel politika" yapılabilir ancak. Yani gazete okuyarak, günceli takip ederek Marxist olunur bu yaklaşıma göre.

Lafı uzatmadan gündeme getirdiğim ayrıma odaklanalım; "felsefi analiz" hangi açılardan  "politik analizden" ayrılır? Bunu Kemalizm bağlamında örneklemeye çalışayım biraz.

Ancak önce kendimce şu temel ayrımı belirteyim; Politik analiz "görüngülerle", somut verilerle, istatistiki bilgilerle analiz yapar. Ancak felsefi analiz somut olgulara, somut tezahürlere ihtiyaç duymaz; öz ile ilgilenir, somut olguların arkasındaki evrensellerle düşünür. Politik analiz, mesala diyelim bir ülkede işçi sınıfının nicel büyüklüğünü ortaya çıkaracak analizlerle ve bunlara göre atılacak adımlarla falan ilgilenir. Yapısı gereği güncele daha yakındır, kısa vadeli stratejileri belirler vs. Elbetteki yararsız değildir, ki o yüzden Marxismin üç sac ayağından biridir. Ancak diğer ayakları yoksayarak yapılacak politik analizlerin de herhangi kalıcı bir sonuç vermesinin beklenemeyeceği aşikar olsa gerek.

Somut konumuzla bağlantılı olarak iki analiz arasındaki farkı ortaya çıkarmaya çalışalım; bunun için de Metin Çulhaoğlu'nun Kemalizm hakkındaki şu yazısına bakalım;

http://www.e-hayalet.net/index.php?option=com_content&view=article&id=13150:kemalist-aydnlanmaclkta-dejenerasyon&catid=170:oenemli-makaleler&Itemid=614

Son derece tipik politik bir analiz. Ortaya koyduğu somut olgulara getirilebilecek herhangi bir itiraz olamaz. Mesele daha çok,  bu somut olguların, Kemalizmi değerlendirme, hakkında sosyalist bir yargıya varmada kullanılacak yegane kıstaslar olmasında. Olgular düzeyinde, somut takipçilerinin yaklaşımı düzeyinde Kemalizm'in sosyalizme katabileceği birşey yok görünümü çıkabilir. Ancak sadece gözlemlenebilir somut olgulardan, deney sonuçlarından çıkarak yargıya varmanın adı ampirisizm/pozitivizm'dir, Marxism değil. Marxism'in bütünsel yapısı içinde, rasyonalist akıl yürütme ihmal edilemeyecek bir boyuttur. Bu yüzden Alman İdealizmi bütüne bir bileşen olarak dahil olmuştur. Marxsim, gözlemlenebilir olanın ötesinde yargılama,  sonuç çıkarma yetisine de sahip bir bütündür.

Şimdi olgular düzeyinden çıkıp, "öz" ya da "töz" ve evrenseller açısıdan Kemalizm nedir sorusunu soralım: Kemalizm bir töz olarak kendi somut tezahürüdünden bağımsızdır. Somut bireylerin ona nasıl şekil verdiği, nasıl anlamlandırdığı ile belirlenmez. Çünkü görüngüler konjuktürel olarak sürekli değişebilse de "töz" değişmez.

Peki bir "töz"olarak Kemalizm nedir? Bir toplumun modernleşme/aydınlanma projesidir. Bu anlamda Kemalizm dediğimiz bütün, bırakalım sonraki kuşak takipçilerinin icraatlarını, kendi "kurucusu"nu -ki aslında bir töz olarak modernleşme projesinin kurucusu yoktur- yani Mustafa Kemal diye adlandırılan somut tikel bireyi dahi aşar, onun bile ötesindedir. Mustafa Kemal denen somut birey, Hegelci tarih yaklaşımına göre "Aklın Kurnazlığının" kullandığı, pekala başkası tarafından da doldurulmuş olabilecek tali, boş bir yeri doldurmuştur. Elbetteki kişisel özelliklerinin kimi belirleyicilikleri olmuştur ama son tahlilde, zaten yapılmak zorunda olan birşeyin olumsal aktörü olmuştur. Mustafa Kemal diye tikel bir şahıs dünyaya gelmemiş olsaydı, Türkiye'de bir Aydınlanma hareketi olmayacak mıydı?

Olaya böyle bakarsak, yani somut tezahürler alanın ötesine geçip, özler düzleminde Kemalizmi eleştirebilir miyiz? Ya da bu eleştiriyi yapmak ne anlama gelir? Daha iyisi soruyu farklı bir perspektiften soralım; Sosyalizmin Burjuva modernleşmesi/Aydınlanması ile ilişkisi nasıl olmalıdır? Aslında somut, Türkiye'ye has özgül bir politik problemmiş gibi tartıştığımız Kemalizm, tözler düzeyinde evrensel bir tartışmadır. Dolasyıla sorunun adı, "Sosyalizmin Kemalizmle ilişkisi ne olmalıdır" değil, "Sosyalizmin Modernleşme/Aydınlanma projeleri ile ilişkisi ne olmalıdır" olarak konmalıdır.

Ha burdan bir başka devasa probleme giriyoruz, ama bu yazının amacı Kemalizm tartışmalarının bağlamının yanlışlığına vurgu yapmaktır. Kemalizmin takipçilerinin sonraki performanslarının somut olarak ne olduğu, töz olarak Kemalizmi zerre kadar bağlamaz. Bağlayabileceğini iddia eden, Pol Pot ve Stalin perfromanlasrının da Sosyalizmi bağladığını kabul etmek zorunda kalır.

Yazıyı, bence doğru olan bağlamında, "asli" konuyu dair yorumlarımı belirterek bitirmek isterim; yani sosyalizmin modernleşme ile ilişkisi konusundaki yorumlarımla.

Kanımca Sosyalizm, Burjuva modernleşmesinin/Aydınlanmasının mantıki zorunlu sonuçlarından biridir. Modernleşme düşünülmeden Sosyalizm düşünülemez. Zira Sosyalizmi yaratacak olan toplumsal faili ortaya çıkaran, insanları feodal bağlantılarından koparıp, bir sınıf olarak kuran Modernleşme/Aydınlanmadır. Onları by-pass ederek sosyalizme ulaşılabileceği post-modern çarpıtmalardan biridir.

Bu anlamda, töz olarak Kemalizm, yani bir toplumun modernleşme/aydınlanma projesi olarak Kemalizm sosyalistlerin hiçbir şekilde olumsuzlayabileceği birşey olamaz. Ancak, yine Hegelci bir kavramı kullanırsak, , "olumsuzlamanın olumsuzlaması" ile sürekli negatif bir ilişki içinde kalarak kendini kuracağı bir nokta olabilir. Kemalizm feodal ilişkilerin bir olumsuzlaması ise Sosyalizm de o olumsuzlamanın olumsuzlaması olarak burjuvazinin karşısında olmak durumundadır. Tekrar vurgu: direk olumsuzlama olarak değil, "olumsuzlamanın olumsuzlaması" olarak. Kemalizme karşı çıkmak, "olumsuzlamanın olumsuzlanmasının" ilk ayağını pas geçmek ve Aydınlanma projesi açısından karşı-devrimci post-modern "neo-feodalizmin" yanında konumlanmak demektir.

Tikel görüngülere bakarak Kemalizm hakkında yargıya varmak, pekçok reel deneyimi çökmüş sosyalizmi, somut tezahürlerinden yola çıkarak yargılamaktan zerre farklı değildir. Herhalde bunca çökmüş deneyimden sonra buna hakkı olan en son grup sosyalistlerdir. Sürekli bir devrim olmadığı sürece, her toplumsal sistemin zaman içine dejenerasyonu kaçınılmazdır. Sosyalizmin başına gelen Kemalizmin de başına gelmiştir. Hepsi bu. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz Kemalist dejenerasyon, o öğretinin bünyesinde yapısal olarak bulunan birşey olmak zorunda değildir. Nasıl başarısız Sosyalist deneyimlerden, Sosyalist dejenerasyondan yola çıkarak, öz/töz olarak Sosyalizmi mahkum edemiyorsak, Kemalist dejenerasyondan yola çıkarak da Kemalizmi mahkum edemeyiz.

Kemalizm, bugün belki 1918'den daha fazla, bu toplumda hala iş yapacak Aydınlanma projesidir ve ihanete uğratıldığı için de tamamlanamamıştır. Kemalizm projesi tamamlanmadan bu ülkede Sosyalizmin herhangi bir esamesinin okunabileceğine zerre ihtimal vermiyorum. Neden onca şiddetli Kemalizm eleştirilerinden sonra şimdilerde nerdeyse fanatiklik düzeyinde Kemalist olduğu sorulduğunda Yalçın Hoca'nın verdiği cevapta olduğu gibi: "Çünkü bugün 1918'i yaşıyoruz tekrar"

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (5)
  • guclu
    avatar

    Türkiye toplumu, bırakın Kemalizm'in gerisinde kalmayı, onu çoktan aşmıştır. Hem de aşağı yukarı elli altmış sene önce. Eğer Kemalizm bir modernleşme projesi olarak adlandırılıyorsa, modernleşme Kemalizm'le başlamamıştır. Tanzimattan bu tarafa devam eden süreçte bir uğrağın adıdır Kemalizm. Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve son olarak da AKP bu sürecin ister beğenelim ister beğenmeyelim parçalarıdırlar. CHP'nin altmışların sonunda girip ikibinlerin başlarında tamamen koptuğu "Ortanın Solu-Sosyal Demokrasi" çizgisi de bunun bir parçasıdır doğal olarak. Adını saydığım tüm bu hareketler belli biçimlerde modernleşme sürecine katkıda bulunmuşlardır. Haklı nedenlerle nefret ettiğimiz Demirel ve Özal dönemleri hem ekonomik altyapının ciddi olarak geliştiği hem de okullaşmanın büyük oranda arttığı yıllardır mesela.

    Bırakalım 1918'i, 1938'in dahi kaç kat önündeyiz şu an bütün ekonomik ve sosyal göstergeler bakımından. Okuma yazma oranı, kent nüfusu/kırsal nüfus oranı, dışa açık bir ekonominin göstergesi olarak toplam ticaret hacminin ulaştığı tarihsel zirve ve daha birçok bakımdan bugün Türkiye orta büyüklükte bir kapitalist ülke haline gelmiştir. 1938'in Türkiyesi sadece incir, fındık ve birkaç narenciye ihraç edip herşeyini dışardan alan bir ülkeydi, topu topu iki üniversitesi vardı, ortaokul mezunlarının banka müdürlüğü yapabildiği bir ülkeydi. 1938'i bırakalım son yirmi senedeki gelişme bile ciddi başdöndürücü.

    Yazdıklarıma sinirlenecek, öfkelenecek olanlar olacaktır; ama bütün ekonomik ve sosyal göstergeler bunu söylüyor eğer modernleşmeden söz ediyorsak. Tüm bu süreçte Kemalizm'in rolu oldukça sınırlıdır, çünkü çok partili dönemde bu fikrin devamcıları sadece birkaç kez ve o da çok kısa sürelerle seçim kazanmışlardır.

    Kemalizm 1920-38 gibi oldukça geç bir dönemde ortaya çıkmasına ve dibinde bir deneyim yaşanmasına rağmen sosyalist düşünceye, Marksizme her açıdan düşmanlık beslemiştir. Demokratik ve sosyal içeriğinin çok zayıf olmasının en önemli nedeni bu olsa gerekir.

    Modernizme ve onun yaratığı insana "aydınlanmış", "aklını kullanan", "dinsel duyguları çok zayıf ya da yok", "bilime inanan" türünden efsanevi nitelikler yakıştırılması da eğer Cumhuriyet Gazetesinin bir fantezisi değilse, muhtemelen 17. yüzyıl Aydınlanmacılarının kafalarındaki ideal dünyadan kalan bir miras olsa gerek. Sonuçta yaşanan sistemin adı kapitalizmdir; bu sistemin bireyleri tüketirler, belli dinsel inançları vardır, belli bir kültürel donanıma sahiptirler ve belirli işlerde çalışarak emekli olacakları günü beklerler. Kapitalizmin ortalama insanının hayatı budur ve artık Türkiye'deki insanların da ortalama olarak hayatı budur. Popüler kültür bütün dünyayı gibi Türkiye'yi de etkilemektedir.

    Es geçilmemesi gereken bir yön var ki o da Kemalizm'in başta Araplar olmak üzere özelde Orta Doğu'ya, genelde de Doğu'ya olan bilinçli uzaklığıdır. Sanki Doğu'dan ne kadar kopulacaksa o kadar modernleşip, ulaşılmaya çalışılan Batı'ya yakınlaşılacaktır. Bunda yer yer ırkçı tonlar da bulunabilir. Hiç kuşkusuz İslamiyete duyulan derin sevgisizliğin büyük bir etkisi vardır bunda. 1930'larda bir ara camilere, aynı kiliselerdeki gibi, oturma yerleri konmasının, ezanın Türkçeleştirilmesinin, bütün tekkelerin kapatılmasının altında bunu görebiliriz. Başarılı oldu mu, tabi ki hayır. Türkiye modernizmi kendi koşullarında işledi ve bugünlere geldi. Bunun ille de dine mesafeli, Türk ülküsüyle donanmış, sıkı milliyetçi ve devlet bekaasına tutkulu bir halde olması gerekmiyordu ve olmadı zaten.

    Marksizmin mottolarındandır ya, "ideolojiler en geç ölür" hani; bugün Kemalizm de onu yaşıyor, son çırpınışlarını yaşıyor aşırı milliyetçi ve sözde laik sloganlarıyla. Kemalistler de ciddi bir yol ayrımındalar doğal olarak; ya bir çeşit faşist hareket haline gelecekler, ki bir kısmı geldi ve şu an Ergenekon davasında yargılanıyor, ya da bir zamanlar heves ettikleri solculuğu tekrar hatırlayıp düşünsel miraslarının Aydınlanmacı öğelerini yeni bir solun inşasının harcına katacaklar. Başka bir yol yokmuş gibi görünüyor bana.

  • karasu
    avatar

    Yazınız, başta eleştiriden çok öğreticilik ağır basıyor görünse de son zamanlarda okuduğum en iyi eleştirilerden biri. Düşünce silsilenizi öyle iyi kurmuşsunuz ki söylediklerinize karşı çıkmak çok güç.
    Yalnız sormak istediğim bir şey var:"Bugün 1918'i yaşıyoruz tekrar" ise "Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz" felsefine ne oldu?

  • onder
    avatar

    Olumlu sözleriniz için çok teşekkür ederim. Yalnız yazımda yine de bir öğreticilik tonu seziliyorsa üzülürüm. Zira öyle bir izlenim vermemek için elimden geleni yapıyorum. Yapmacık bir nezaketten dolayı da değil, artık okuduğum her kitap sonrasında aklımda kalan en sağın bilginin kara cahilliğim olmasından dolayı. Tipik bir ODTU'lu olarak kendini bir halt sanan, ukelanın tekiydim ama birşeyler öğrenmeye başladıkça, fani bir birey olarak sahip olduğunu sandığımız bilginin aslında ne kadar patetik olduğunu görüp burnum sürtüle sürtüle, haddini bilmesini öğrenmeye başladım. O yüzden "hala" birşey bildiğini sanan biri izlenimi vermekten gerçekten utanıyorum. Yazımın öğretici gibi görünen kısımları, aslında birşey bildiğini sanmaya devam edenlere duyulan tepkiden kaynaklanıyor. Bir de her cümlenin sonunda ya da başında, "bence", "kanımca", "sanıyorum" gibi ifadeler bol bol kullanılınca, samimiyetsiz bir mülayimlik gösterisi gibi tınlamaya başlıyor. Yani sonuç olarak hakikaten "Birşey biliyorum o da birşey bilmediğimdir".

    "Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz" felsefesine ne oldu sorusuna gelince: elbette ki bu söz diyalektik materyalizmin şiarıdır; ancak "Bugün 1918'i yaşıyoruz tekrar" ifadesi bunun hilafına şöylenmiş birşey değil, çünkü burda literal bir anlatım değil, figüratif bir kullanım sözkonusu. Elbette ben bu ifadeyi yaşadığımız koşullar 1918'in birebir aynısıdır gibi bir anlam iletmek için kullanmadım, Hoca'nın da kullandığını sanmıyorum. Ama Hoca'yla aramızda bir fark da var sanıyorum. Yalçın Hoca, 1918'de yabancı güçlere karşı ulusal kurtuluşa bir göndermede bulunuyor galiba. İşte 1918'de ülke işgal altındaydı, bağımsızlık tarafı güçler bunlara karşı çıktı falan. Bense işin feodalizme karşı Aydınlanma mücadelesine gönderme yapmak istedim. Belki 1918 değil de 1923 ya da 1920 desem daha doğru olacaktı. Aydınlanma projesi ile birlikte Türkiye toplumu, sınıfsal çelişkiler etrafında yapılanmaya başlayan modern br toplum olma yoluna girmişti. Oysa bugün, antagonizmaları sınıf çelişkileri etrafında değil farklı kimlikler etrafında kurulan bir toplum yaratılmaya doğru hızla gidiliyor. Dolayısıyla bu Kemalist Aydınlanmaya göre ciddi bir regrasyondur. İçinde bulunduğumuz şu koşullarda, o ülkeyi geren derin meseleler nasıl bir gelişme izlerse izlesin, asla kaybetmemiş olacak tek bir aktör var; Ulus-ötesi SERMAYE. Bunca mesele arasında kapitalizme yönelik tek birşeyi tartışabiliyor muyuz? Ortaçağ'ın 100 yıl savaşları, 30 yıl savaşları vs gibi farklı kimlik gruplarının, adeta farklı hanedanların çatışması ile karşı karşıyayız. Habsburg'lar Bourbon'lara karşı gibi. O yüzden neo-feodalizm dedim. O yüzden 1918'i yaşıyoruz tekrar. O yüzden Kemalizm bu topraklarda hala aşılamamıştır.

  • leon
    avatar

    Merhaba,

    "Üçlü saç ayağı" diye anılanların bileşimi değil, eleştirisidir marksizm. Kemalizm bahsinde kullandığınız biçimiyle sizin de böyle anlayıp kullandığınızı düşünüyorum. Bu bağlamda "eleştiri"yi size katkı olarak alabilirsiniz.

    Sosyalizm ve kemalizm arasındaki bağı sosyalizm ve aydınlanma olarak kurmanızı anlıyor ve katılıyorum. Felsefi analiz-politik analiz tanımlamanız da mevcutu anlamak ve anlatmak bağlamında doğru bir ayrım. Ancak devrimci pratik yönünden bu ayrım, hangisi esas alınırsa alınsın sonuç gerçeklikten uzaklaşan ve nihayetinde girilen bir çıkmaz oluyor.

    Sizin ya da paralellik kurabileceğimiz Y. Küçük'ün "felsefi analizi" bu çıkmaza "sağ"dan iyi bir örnek oluşturuyor. Çünkü:

    Kapitalizmin son bir asırdır geçirdiği evrim dikkate alınmıyor; artık bir ulusal pazardan söz edilemeyeceği, kapitalizmin tarihsel sınırlarına dayandığı bir evrede, bakiye işlerden ötürü burjuvaziden hala aydınlanma adına bir şeyler umuluyor, bekleniyor.

    "Politik analiz" in "sol"dan ıskaladığı marksizmin bütüncül yaklaşımı, "felsefi analiz"de bu defa "sağ"dan ıskalanmış oluyor.

    Sonuç olarak marksist analizi "politik" ya da "felsefi" olarak ayırmak onun Alman idealizmini eleştirisiyle bağdaşmıyor. Yazdıklarınızdan çıkardığım kadarıyla öyle bir imada bulunmamışsınız ama, böylesi bir yaklaşım ancak Alman idealizmini marksizmin bir sacayağı olarak gören oldukça yaygın bir eğilimin ürünü olabilir.

  • onder
    avatar

    Kısa ama değerli yorumunuz için teşekkür ederim.

    "Üç saç ayağını" bileşim olarak sunmadım aslında; tam olarak kullandığım ifade üzerinde yükselmek. Marxism dediğiniz gibi bunların eleştirisi. Ama eleştiri sözcüğü, takdir edersiniz ki, bizde yaygın olarak kullanıldığı gibi olumsuzlama, dışlama, külliyen redetme anlamına gelmez. Yine Hegel'e referansla, "koruyarak aşma"/Aufheben/sublation işlemine götüren bir araç daha çok. Marx "kafası üzerine duran Hegel'i ayakları üzerine diker" ama bu Hegel'ci köklerini külliyen bir köşeye attığı anlamına gelmez. Keza Ricardo'duyu burjuva iktisatçısı diye "eleştirir", ama teorik bütünün köşe taşı olarak "emek/değer" teorisini yine de ondan alır.

    Hegel her ne kadar kendi felsefesini Mutlak Tin'in bizatihi kendisi olarak görüp, felsefenin sonu olarak ilan etse de, toplumsal bir kurtuluş projesinin peygamberi olarak alınamayacağı açık. Felsefi okumaya da vurguyu bu yüzden yapmadım zaten. Yani Marx'ı bırakalım Hegel'e dönelim değildi derdim.

    Benim eleştirim yönteme dair, analiz için kullanılan aletlerin çoğaltılmasına yönelik bir çağrı daha çok. Bir kez daha formule etmem gerekirse; salt güncel politik alanda olup biten somut görüngülere, çıplak, yalın olgulara dayanılarak, Marxist bir perspektifin kurulamayacağına vurgu yapmaktı derdim. Bu eksikliğin Türkiye solunda Kemalizme yaklaşımda olduğu gibi, dönemsel, tepkisel perspektifler geliştirmesine yolaçtığını düşünüyorum. MDD tezleri Kemalizme yaklaşımda nasıl abartılı bir perspektif idiyse, şimdiki moda anti-kemalizm, walla da yok billaha da yok aslında bizde kemalizm tepkisi de aynı ölçüde refleksel, savunmacı, Taraf gibilerin korkusuyla "Yok walla ben yapmadım abi" tarzı bir yaklaşımdır kanımca. Adamlar bak işte sizin akraba olduğunuz Kemalistler şöyle adam kesti, komunistleri böyle katletti, şöyle ırkçılar böyle milliyetçiler vs diye diye, Kemalizmi geçtim Aydınlanma perspektifinden soğuttular sosyalistleri. Bunun kaçınılmaz sonucu da kimlik politikalarının kucağında bulmaktır kendini. Adamlar Kemalizm gösterip, çaktırmadan post-modern kimlik politikaları vuruyorlar. Bizler de tutmuş adamlara suçlamalarını haksız çıkarmak adına Kemalizme mesafeli duracağız diye, Aydınlanma düşüncesiyle bağları koparıyoruz. Bugünkü konjüktürde Aydınlanma fikriyle araya mesafe koymanın tek bir olası sonucu vardır; post-modern kimlik politikalarına teslim olmak ve neo-feodalizme alan açmak.

    Geçerken bir Not: Yalçın Hoca'yı severim, ancak gençliğimde fanatiği olduğum dönemlerde bile asla ve asla felsefi duruşu olan biri olarak görmedim. Hatta kendi kendime sorardım, "Yaw bu kadar zeki bir adam niye şu çağdaş filozofları da inceledeği bir kitap yazmaz" diye. Hatta şunu söyleyeyim, bu yazımda eleştirdiğim salt politik düşünmenin en ideal örneklerinden biridir Yalçın Hoca. Tuğla gibi sayısız kitap yazmıştır ama felsefi kaynaklara birkaç satırlık olsun referansı yoktur doğru dürüst. Yazımda yer vermem tamamen ikincil biçimsel nedenlerledir.

    Son olarak yorumunuzdaki en önemli nokta; Asla ve kata surette bakiye işler için burjuvaziden bir medet umuyor falan değilim. Bu son derece bildik, mekanik aşamacı marxism olurdu. Böyle bir yaklaşıma sahip olmadığıma vurgu yapmak için, burjuva aydılanması ile sosyalistlerin ilişkisi bir "olumsuzlamanın olumsuzlaması" olmalı dedim. Yani hele önce burjuvazi yarım kalmış işini tamamlasın da sonra sosyalistler sahne alsın demiyorum. Bambaşka bir tartışma konusu ama ne bileyim, gerekiyorsa Taraf gibilerin yarattığı ideolojik kirliliğin etkisinde kalarak, demokrasi, farklı kimliklerin biraradalığı vs yerine Aydınlanma projesine konjuktürel olarak sahip çıkarak, toplumsal alanı kimlik politikalarından sınıf politikalarına doğru kaydırsın mesala..

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #5 Güçlü Kuvvetli 26-08-2009 12:46
Türkiye toplumu, bırakın Kemalizm'in gerisinde kalmayı, onu çoktan aşmıştır. Hem de aşağı yukarı elli altmış sene önce. Eğer Kemalizm bir modernleşme projesi olarak adlandırılıyors a, modernleşme Kemalizm'le başlamamıştır. Tanzimattan bu tarafa devam eden süreçte bir uğrağın adıdır Kemalizm. Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve son olarak da AKP bu sürecin ister beğenelim ister beğenmeyelim parçalarıdırlar . CHP'nin altmışların sonunda girip ikibinlerin başlarında tamamen koptuğu "Ortanın Solu-Sosyal Demokrasi" çizgisi de bunun bir parçasıdır doğal olarak. Adını saydığım tüm bu hareketler belli biçimlerde modernleşme sürecine katkıda bulunmuşlardır. Haklı nedenlerle nefret ettiğimiz Demirel ve Özal dönemleri hem ekonomik altyapının ciddi olarak geliştiği hem de okullaşmanın büyük oranda arttığı yıllardır mesela.

Bırakalım 1918'i, 1938'in dahi kaç kat önündeyiz şu an bütün ekonomik ve sosyal göstergeler bakımından. Okuma yazma oranı, kent nüfusu/kırsal nüfus oranı, dışa açık bir ekonominin göstergesi olarak toplam ticaret hacminin ulaştığı tarihsel zirve ve daha birçok bakımdan bugün Türkiye orta büyüklükte bir kapitalist ülke haline gelmiştir. 1938'in Türkiyesi sadece incir, fındık ve birkaç narenciye ihraç edip herşeyini dışardan alan bir ülkeydi, topu topu iki üniversitesi vardı, ortaokul mezunlarının banka müdürlüğü yapabildiği bir ülkeydi. 1938'i bırakalım son yirmi senedeki gelişme bile ciddi başdöndürücü.

Yazdıklarıma sinirlenecek, öfkelenecek olanlar olacaktır; ama bütün ekonomik ve sosyal göstergeler bunu söylüyor eğer modernleşmeden söz ediyorsak. Tüm bu süreçte Kemalizm'in rolu oldukça sınırlıdır, çünkü çok partili dönemde bu fikrin devamcıları sadece birkaç kez ve o da çok kısa sürelerle seçim kazanmışlardır.

Kemalizm 1920-38 gibi oldukça geç bir dönemde ortaya çıkmasına ve dibinde bir deneyim yaşanmasına rağmen sosyalist düşünceye, Marksizme her açıdan düşmanlık beslemiştir. Demokratik ve sosyal içeriğinin çok zayıf olmasının en önemli nedeni bu olsa gerekir.

Modernizme ve onun yaratığı insana "aydınlanmış", "aklını kullanan", "dinsel duyguları çok zayıf ya da yok", "bilime inanan" türünden efsanevi nitelikler yakıştırılması da eğer Cumhuriyet Gazetesinin bir fantezisi değilse, muhtemelen 17. yüzyıl Aydınlanmacılar ının kafalarındaki ideal dünyadan kalan bir miras olsa gerek. Sonuçta yaşanan sistemin adı kapitalizmdir; bu sistemin bireyleri tüketirler, belli dinsel inançları vardır, belli bir kültürel donanıma sahiptirler ve belirli işlerde çalışarak emekli olacakları günü beklerler. Kapitalizmin ortalama insanının hayatı budur ve artık Türkiye'deki insanların da ortalama olarak hayatı budur. Popüler kültür bütün dünyayı gibi Türkiye'yi de etkilemektedir.

Es geçilmemesi gereken bir yön var ki o da Kemalizm'in başta Araplar olmak üzere özelde Orta Doğu'ya, genelde de Doğu'ya olan bilinçli uzaklığıdır. Sanki Doğu'dan ne kadar kopulacaksa o kadar modernleşip, ulaşılmaya çalışılan Batı'ya yakınlaşılacakt ır. Bunda yer yer ırkçı tonlar da bulunabilir. Hiç kuşkusuz İslamiyete duyulan derin sevgisizliğin büyük bir etkisi vardır bunda. 1930'larda bir ara camilere, aynı kiliselerdeki gibi, oturma yerleri konmasının, ezanın Türkçeleştirilm esinin, bütün tekkelerin kapatılmasının altında bunu görebiliriz. Başarılı oldu mu, tabi ki hayır. Türkiye modernizmi kendi koşullarında işledi ve bugünlere geldi. Bunun ille de dine mesafeli, Türk ülküsüyle donanmış, sıkı milliyetçi ve devlet bekaasına tutkulu bir halde olması gerekmiyordu ve olmadı zaten.

Marksizmin mottolarındandı r ya, "ideolojiler en geç ölür" hani; bugün Kemalizm de onu yaşıyor, son çırpınışlarını yaşıyor aşırı milliyetçi ve sözde laik sloganlarıyla. Kemalistler de ciddi bir yol ayrımındalar doğal olarak; ya bir çeşit faşist hareket haline gelecekler, ki bir kısmı geldi ve şu an Ergenekon davasında yargılanıyor, ya da bir zamanlar heves ettikleri solculuğu tekrar hatırlayıp düşünsel miraslarının Aydınlanmacı öğelerini yeni bir solun inşasının harcına katacaklar. Başka bir yol yokmuş gibi görünüyor bana.
Alıntı
 
 
0 #4 Önder Kurt 26-08-2009 11:17
Kısa ama değerli yorumunuz için teşekkür ederim.

"Üç saç ayağını" bileşim olarak sunmadım aslında; tam olarak kullandığım ifade üzerinde yükselmek. Marxism dediğiniz gibi bunların eleştirisi. Ama eleştiri sözcüğü, takdir edersiniz ki, bizde yaygın olarak kullanıldığı gibi olumsuzlama, dışlama, külliyen redetme anlamına gelmez. Yine Hegel'e referansla, "koruyarak aşma"/Aufheben/ sublation işlemine götüren bir araç daha çok. Marx "kafası üzerine duran Hegel'i ayakları üzerine diker" ama bu Hegel'ci köklerini külliyen bir köşeye attığı anlamına gelmez. Keza Ricardo'duyu burjuva iktisatçısı diye "eleştirir", ama teorik bütünün köşe taşı olarak "emek/değer" teorisini yine de ondan alır.

Hegel her ne kadar kendi felsefesini Mutlak Tin'in bizatihi kendisi olarak görüp, felsefenin sonu olarak ilan etse de, toplumsal bir kurtuluş projesinin peygamberi olarak alınamayacağı açık. Felsefi okumaya da vurguyu bu yüzden yapmadım zaten. Yani Marx'ı bırakalım Hegel'e dönelim değildi derdim.

Benim eleştirim yönteme dair, analiz için kullanılan aletlerin çoğaltılmasına yönelik bir çağrı daha çok. Bir kez daha formule etmem gerekirse; salt güncel politik alanda olup biten somut görüngülere, çıplak, yalın olgulara dayanılarak, Marxist bir perspektifin kurulamayacağın a vurgu yapmaktı derdim. Bu eksikliğin Türkiye solunda Kemalizme yaklaşımda olduğu gibi, dönemsel, tepkisel perspektifler geliştirmesine yolaçtığını düşünüyorum. MDD tezleri Kemalizme yaklaşımda nasıl abartılı bir perspektif idiyse, şimdiki moda anti-kemalizm, walla da yok billaha da yok aslında bizde kemalizm tepkisi de aynı ölçüde refleksel, savunmacı, Taraf gibilerin korkusuyla "Yok walla ben yapmadım abi" tarzı bir yaklaşımdır kanımca. Adamlar bak işte sizin akraba olduğunuz Kemalistler şöyle adam kesti, komunistleri böyle katletti, şöyle ırkçılar böyle milliyetçiler vs diye diye, Kemalizmi geçtim Aydınlanma perspektifinden soğuttular sosyalistleri. Bunun kaçınılmaz sonucu da kimlik politikalarının kucağında bulmaktır kendini. Adamlar Kemalizm gösterip, çaktırmadan post-modern kimlik politikaları vuruyorlar. Bizler de tutmuş adamlara suçlamalarını haksız çıkarmak adına Kemalizme mesafeli duracağız diye, Aydınlanma düşüncesiyle bağları koparıyoruz. Bugünkü konjüktürde Aydınlanma fikriyle araya mesafe koymanın tek bir olası sonucu vardır; post-modern kimlik politikalarına teslim olmak ve neo-feodalizme alan açmak.

Geçerken bir Not: Yalçın Hoca'yı severim, ancak gençliğimde fanatiği olduğum dönemlerde bile asla ve asla felsefi duruşu olan biri olarak görmedim. Hatta kendi kendime sorardım, "Yaw bu kadar zeki bir adam niye şu çağdaş filozofları da inceledeği bir kitap yazmaz" diye. Hatta şunu söyleyeyim, bu yazımda eleştirdiğim salt politik düşünmenin en ideal örneklerinden biridir Yalçın Hoca. Tuğla gibi sayısız kitap yazmıştır ama felsefi kaynaklara birkaç satırlık olsun referansı yoktur doğru dürüst. Yazımda yer vermem tamamen ikincil biçimsel nedenlerledir.

Son olarak yorumunuzdaki en önemli nokta; Asla ve kata surette bakiye işler için burjuvaziden bir medet umuyor falan değilim. Bu son derece bildik, mekanik aşamacı marxism olurdu. Böyle bir yaklaşıma sahip olmadığıma vurgu yapmak için, burjuva aydılanması ile sosyalistlerin ilişkisi bir "olumsuzlamanın olumsuzlaması" olmalı dedim. Yani hele önce burjuvazi yarım kalmış işini tamamlasın da sonra sosyalistler sahne alsın demiyorum. Bambaşka bir tartışma konusu ama ne bileyim, gerekiyorsa Taraf gibilerin yarattığı ideolojik kirliliğin etkisinde kalarak, demokrasi, farklı kimliklerin biraradalığı vs yerine Aydınlanma projesine konjuktürel olarak sahip çıkarak, toplumsal alanı kimlik politikalarında n sınıf politikalarına doğru kaydırsın mesala..
Alıntı
 
 
0 #3 Ali ileri 26-08-2009 09:46
Merhaba,

"Üçlü saç ayağı" diye anılanların bileşimi değil, eleştirisidir marksizm. Kemalizm bahsinde kullandığınız biçimiyle sizin de böyle anlayıp kullandığınızı düşünüyorum. Bu bağlamda "eleştiri"yi size katkı olarak alabilirsiniz.

Sosyalizm ve kemalizm arasındaki bağı sosyalizm ve aydınlanma olarak kurmanızı anlıyor ve katılıyorum. Felsefi analiz-politik analiz tanımlamanız da mevcutu anlamak ve anlatmak bağlamında doğru bir ayrım. Ancak devrimci pratik yönünden bu ayrım, hangisi esas alınırsa alınsın sonuç gerçeklikten uzaklaşan ve nihayetinde girilen bir çıkmaz oluyor.

Sizin ya da paralellik kurabileceğimiz Y. Küçük'ün "felsefi analizi" bu çıkmaza "sağ"dan iyi bir örnek oluşturuyor. Çünkü:

Kapitalizmin son bir asırdır geçirdiği evrim dikkate alınmıyor; artık bir ulusal pazardan söz edilemeyeceği, kapitalizmin tarihsel sınırlarına dayandığı bir evrede, bakiye işlerden ötürü burjuvaziden hala aydınlanma adına bir şeyler umuluyor, bekleniyor.

"Politik analiz" in "sol"dan ıskaladığı marksizmin bütüncül yaklaşımı, "felsefi analiz"de bu defa "sağ"dan ıskalanmış oluyor.

Sonuç olarak marksist analizi "politik" ya da "felsefi" olarak ayırmak onun Alman idealizmini eleştirisiyle bağdaşmıyor. Yazdıklarınızda n çıkardığım kadarıyla öyle bir imada bulunmamışsınız ama, böylesi bir yaklaşım ancak Alman idealizmini marksizmin bir sacayağı olarak gören oldukça yaygın bir eğilimin ürünü olabilir.
Alıntı
 
 
0 #2 Önder Kurt 26-08-2009 04:53
Olumlu sözleriniz için çok teşekkür ederim. Yalnız yazımda yine de bir öğreticilik tonu seziliyorsa üzülürüm. Zira öyle bir izlenim vermemek için elimden geleni yapıyorum. Yapmacık bir nezaketten dolayı da değil, artık okuduğum her kitap sonrasında aklımda kalan en sağın bilginin kara cahilliğim olmasından dolayı. Tipik bir ODTU'lu olarak kendini bir halt sanan, ukelanın tekiydim ama birşeyler öğrenmeye başladıkça, fani bir birey olarak sahip olduğunu sandığımız bilginin aslında ne kadar patetik olduğunu görüp burnum sürtüle sürtüle, haddini bilmesini öğrenmeye başladım. O yüzden "hala" birşey bildiğini sanan biri izlenimi vermekten gerçekten utanıyorum. Yazımın öğretici gibi görünen kısımları, aslında birşey bildiğini sanmaya devam edenlere duyulan tepkiden kaynaklanıyor. Bir de her cümlenin sonunda ya da başında, "bence", "kanımca", "sanıyorum" gibi ifadeler bol bol kullanılınca, samimiyetsiz bir mülayimlik gösterisi gibi tınlamaya başlıyor. Yani sonuç olarak hakikaten "Birşey biliyorum o da birşey bilmediğimdir".

"Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz" felsefesine ne oldu sorusuna gelince: elbette ki bu söz diyalektik materyalizmin şiarıdır; ancak "Bugün 1918'i yaşıyoruz tekrar" ifadesi bunun hilafına şöylenmiş birşey değil, çünkü burda literal bir anlatım değil, figüratif bir kullanım sözkonusu. Elbette ben bu ifadeyi yaşadığımız koşullar 1918'in birebir aynısıdır gibi bir anlam iletmek için kullanmadım, Hoca'nın da kullandığını sanmıyorum. Ama Hoca'yla aramızda bir fark da var sanıyorum. Yalçın Hoca, 1918'de yabancı güçlere karşı ulusal kurtuluşa bir göndermede bulunuyor galiba. İşte 1918'de ülke işgal altındaydı, bağımsızlık tarafı güçler bunlara karşı çıktı falan. Bense işin feodalizme karşı Aydınlanma mücadelesine gönderme yapmak istedim. Belki 1918 değil de 1923 ya da 1920 desem daha doğru olacaktı. Aydınlanma projesi ile birlikte Türkiye toplumu, sınıfsal çelişkiler etrafında yapılanmaya başlayan modern br toplum olma yoluna girmişti. Oysa bugün, antagonizmaları sınıf çelişkileri etrafında değil farklı kimlikler etrafında kurulan bir toplum yaratılmaya doğru hızla gidiliyor. Dolayısıyla bu Kemalist Aydınlanmaya göre ciddi bir regrasyondur. İçinde bulunduğumuz şu koşullarda, o ülkeyi geren derin meseleler nasıl bir gelişme izlerse izlesin, asla kaybetmemiş olacak tek bir aktör var; Ulus-ötesi SERMAYE. Bunca mesele arasında kapitalizme yönelik tek birşeyi tartışabiliyor muyuz? Ortaçağ'ın 100 yıl savaşları, 30 yıl savaşları vs gibi farklı kimlik gruplarının, adeta farklı hanedanların çatışması ile karşı karşıyayız. Habsburg'lar Bourbon'lara karşı gibi. O yüzden neo-feodalizm dedim. O yüzden 1918'i yaşıyoruz tekrar. O yüzden Kemalizm bu topraklarda hala aşılamamıştır.
Alıntı
 
 
0 #1 melike 26-08-2009 03:25
Yazınız, başta eleştiriden çok öğreticilik ağır basıyor görünse de son zamanlarda okuduğum en iyi eleştirilerden biri. Düşünce silsilenizi öyle iyi kurmuşsunuz ki söyledikleriniz e karşı çıkmak çok güç.
Yalnız sormak istediğim bir şey var:"Bugün 1918'i yaşıyoruz tekrar" ise "Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz" felsefine ne oldu?
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile