Siyasi kültür, Ergenekon, “Mustafa Kemal’in Askerleri” ve Sol Popüler
Makale
Türkiye'de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1920-1938 döneminde oluşmuş, rejimin tüm kurumlarına derinlemesine sirayet etmiş, bugün de belirleyici olmaya devam eden ‘tuhaf' bir kültürdür. Yakın tarihin baştan aşağı tahrif edilip, ihtiyaca göre yeniden ‘inşa edilmiş' bir versiyonuna, Mustafa Kemal'in putlaştırılmasına, devletin kutsanmasına dayanmıştır. Böylece Eski Rejim kendini yepyeni bir şey olarak sunmayı başarmıştır.
"Yenilikçi" Osmanlı bürokratik elitinin devamı olan egemen bürokratik elitin ve hâkim sınıfın diğer unsurlarının [Ticaret ve sanayi burjuvazisi, toprak ağaları] çıkarlarını gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Yeniliği, farklılığı, moderniteyle ilgisi görüntüden ibarettir. Eski'nin yepyeni bir şeymiş gibi sunulabilmesini sağlayan da, ülkenin geçmişinde bir modernite devriminin yaşanmamış olmasıdır. Cumhuriyet aydınlanması denilen de tam bir safsatadır. Tartışmayı yasaklayan, farklı düşünceyi düşman sayıp lânetleyen, muhalifi şeytanlaştırıp cezalandıran, kişiye tapınmaya dayanan, bir dizi ‘laik kutsallıklar peydahlayan, toplumu ‘adam edilmesi gereken' bir nesne olarak gören bir rejimin modernite ve aydınlanmayla gerçekten bir ilgisi olabilir miydi? Eğer bir aydınlanma devrimi yaşanmış olsaydı, Eski Rejimle bir hesaplaşma ve kopuş söz konusu olsaydı, hem topluma böylesine bağnaz bir resmi tarihi ve resmi ideolojiyi dayatmak mümkün olmaz, hem de söz konusu resmi tarih ve resmi ideoloji bu kadar uzun ömürlü olmazdı. Osmanlı döneminin yeniliklerinin, Cumhuriyet döneminin inkılaplarının asıl misyonu, Eski olanı yeni bir retorik ve kimi yeni kurumlar ve mekanizmalarla marifetiyle yeniymiş gibi sunmaktan ibaretti ki, bu işte başarılı olduklarını teslim etmek gerekir. Herhalde modern tarih çağında kişi kültünün böylesine etkin ve etkinliğin bu kadar uzun ömürlü olduğu bir başka "modern" toplum olup-olmadığını araştırmak ilginç olurdu. Her şeye kâdir bir kurtarıcı, koruyucu, kurucu, eğitici-yetiştirici [mürebbi], yol gösterici, bağışlayıcı, vasi, tek ve şaşmaz, en büyük [Atatürk] ve onun ne dediğini, neyi arzuladığını, neyi istemediğini bilen, onun adına konuşan bir ‘cumhuriyet aydını', ‘modern ulemâ' taifesi. İşte ‘Modern Türkiye' denilen böyle bir şey... [Ebedî] Şef, parti, devlet, millet özdeşliğine veya ‘birliğine' dayanan bir rejim, modernliğin [çağdaşlığın] timsali sayıldı. Yönetici elit millet dediğinde de kendini kastediyordu. Bütün bu zaman zarfında halkın ‘işe karıştırılmaması' kuralı geçerliydi. Halkın politik sürece dahil edilmemesinin gerekçesi de hazırdı: Halk cahildi, eğitilmesi ve ‘olgunlaşması' ‘yetiştirilmesi',‘rüştünü ispat emesi' gerekiyordu. Onu eğitecek olan [mürebbi] de kendileriydi. Diktatörlük döneminde oluşturulan yapıda kayda değer bir değişiklik söz konusu olmadan 1946'da çok parti sistemine geçiş, gerçek anlamda birçok partili sistem anlamına gelmiyordu. O zamana kadar bütünüyle siyasi sürecin dışına atılmış halk kitleleri, bundan böyle muvazaa partileri veya taşeron devlet partileri ve seçimler aracılığıyla manipüle edilecekti. Aracın rotasını tek parti diktatörlüğü döneminde olduğu gibi yine asıl devlet partisi belirlemeye devam edecekti. Halk henüz mürebbilerin rahle-i tedrisinden geçmemişti, korunmaya ve kollanmaya ihtiyacı vardı. Halk henüz yeterli eğitimi alıp, ‘olgunlaşmadığına' göre mürteciler, teokrasi yanlıları, kızıl komünistler, kim bilir belki de liberaller onu aldatabilirdi... Aslında bu anlayış ‘modern koloniyalizme ‘ özgüdür ve bugün de geçerli ama artık köprülerin altından hayli su aktığı da bir vakıa... Nasıl İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş Eski Rejimden bir kopuş değil idiyse, diktatörlükten ‘demokrasiye' geçiş de bir kopuş değildi.
Can sıkıcı ve rahatsız edici olan husus, rejimin hiçbir zaman tartışma konusu yapılmaması ve esas itibariyle 1920-1938 döneminde oluşturulan siyasi kültürün varlığını ve etkinliğini bugün de sürdürmesidir. Aslında bu durum kişi kültüne, ‘ulu öndere' tapınmaya dayalı eğitim sisteminin doğal sonucudur. Diplomalı kesimin bilincinin resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından dumura uğratılmasıyla, iğdiş edilmesiyle ilgilidir. Ulu önder tüm soruların cevabını peşinen ve ‘ilelebet' verdiğine ve gidilecek yolu da gösterdiğine göre, ortada tartışılacak bir şey kalır mıydı? Velhasıl mürebbilere ve diplomalı taifeye iz sürmekten başka yapacak bir şey kalmıyordu... Rejimi tartışmaya cesaret edenler rejimin kutsallarına saldıran ‘yıkıcılar', değilse "düşmanlarımız hesabına çalışan ajanlar" olabilirlerdi ki, Cumhuriyetin ‘sükûn sağlayıcı takrirleri onlara gereken dersi verirdi. Bu durum son dönemde gündemde olan ve bir süre daha gündemde kalacağa benzeyen Ergenekon Operasyonuyla bir kez daha doğrulandı. Sivil ve militer bürokrasi, akademi ve iş dünyası içindeki darbecilere yönelik operasyona özellikle diplomalı kesimin verdiği tepki, tek parti diktatörlüğü döneminde oluşturulan siyasi kültürün bu kesimin bilincinde ne kadar köklü bir yer edindiğini ortaya koyuyor. Elbette operasyonun mahiyeti hakkında da kafalar karışık ve böyle bir siyasi kültürün geçerli olduğu koşularda bu anlaşılmaz bir şey değil. Türkiye'de darbecilik ve darbeci gelenek rejime ve onun mantığına içkin bir özelliktir. Başka türlü söylersek, TC'de darbeler rejimin ‘olağan halidir'. Dolayısıyla genel durumdan bir sapma veya istisna değildir. Netice itibariyle Cumhuriyet de bir darbeyle kurulduğuna göre, rejimin darbelerle yol alması neden şaşırtıcı olsun? Başladığı gibi devam etti ama artık yolun sonuna gelmekte olduğumuzu söyleyebiliriz... Öyleyse Ergenekon operasyonunda ‘yeni olan' nedir? ‘Yenilik' bu güne kadar ordu içinde kotarılan darbe girişiminin bu sefer ‘sivil alana' sıçraması ve bunun engellenememesidir. Vatanın ve milletin tüm işlerinden sorumlu, koruyucu ve kollayıcı ordu bu sefer çalınan minareye kılıf bulmakta başarılı olamadı... Ordu içindeki darbecilerle darbe karşıtları arasındaki görüş ayrılığı ve çatışma, sivil yargının işe müdahale etmesi ve durumdan halkın haberdar olmasıyla sonuçlandı. Velhasıl halk duymaması gerekeni duydu... Bir kısmı emekli olan, darbede ısrarcı komutan başarılı olursa [ ki bu onun ‘sivil toplum' dediklerini etkili bir şekilde harekete geçirebilmesine bağlıydı], darbeyi ordu içinde de yapacakları bilindiğinden, darbe karşıtları [aslında darbe karşıtlarıyla darbeciler arasındaki anlaşmazlık bir ilkeden değil, konjonktürün darbeye uygun olmaması tespitinden kaynaklandığı anlaşılıyor...] bu kesimi etkisizleştirmek üzere - operasyonun kapsamını da kendileri belirlemek kaydıyla - sorunu sivil yargıya havale etmek zorunda kaldılar. [Her ne kadar operasyonunun kapsamı hakkında etkin olsalar da, bazı durumlarda ruhları çağıranların onu geri gönderemedikleri de bilinen bir gerçektir.] Bu tür bir operasyonla fazlasıyla ayağa düşmüş, mafyalaşmış unsurları tasfiye etmek, ordu içindeki ve dışındaki darbecileri etkisizleştirmek, imaj tazelemek, başta ordu olmak üzere ‘devletimizin itibarını' restore etmenin amaçlandığı anlaşılıyor. Aslında darbeye hedef olan ordu kadrolarının darbe karşıtlığı, onların demokrasi aşkıyla ilgili değildir. Bu durumda yeni olan bir şey de, ilk defa her darbenin gönüllü destekçisi olan sivil bürokrasinin yükseklerine, akademinin ve medyanın, bazı unsurlarına dokunulmuş olmasıdır. Dokunulmazlıkları konusunda sarsılmaz bir inanca sahip olan ve kendilerini ‘müesses nizamın bekçisi' ve ‘memleketin sahibi' olarak gören diplomalı seçkinlerin infiali ve şaşkınlığı bu yüzdendir. Oldum olası bu kesimlerin en büyük korkusu ‘cahil halkın' işe karışmasıdır. Bu yüzden özgürlüklerin, demokrasinin, insan haklarının katıksız düşmanıdırlar. Darbeyle ilgili olduğu gerekçesiyle tutuklananlara yapılan muameleden vazife çıkarmaya çalışıyorlar. Elbette hak ihlallerinin her türlüsüne karşı çıkmak ve usul hukuku kurallarına uyulmasını istemek son derece önemli ve gereklidir. Tutuklamalar sürecinde yasal gereklere uyulmadığı için ortalığı velveleye verenler, hak ihlâllerinden yakınanlar, Ergenekon sanıklarına yapılanın yüz katı başkalarına yapıldığında kıllarını hiç kıpırdattıkları oldu mu? İşkence ve siyasi cinayetlerle ilgili, düşüncelerinden dolayı cezalandırılanlarla ilgili bir defacık sesleri çıktı mı? Çıkar mıydı? Çıkabilir miydi?
Bu ülkede anaokulundan başlayarak tüm okul sisteminde ve askerlikte puta tapmayı esas alan, özgür düşünceye düşman bir eğitim sürecinden geçmiş, düşünme yeteneği körelmiş, yurttaş değil kul bilinci taşıyan, bürokraside, akademide, orduda, medyada, vb. ayrıcalıklı bir pozisyon edinmiş kesimin darbeci, ‘ulusalcı', Ergenekoncu olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Nitekim bir üniversite rektörünün Ergenekon davasından tutuklanması sonrasında bu durumu Atalarına şikâyet için Anıt Kebire giden cüppeli hocaların "biz Atatürk'ün askerleriyiz" sloganı atmaları, rejimin verdiği eğitimin etkinliğinin kanıtı oyduğu gibi, yarattığı insan tipi hakkında da bir fikir verecek durumdadır... Bu dünya'da ve sadece burada, Kemalist Cumhuriyette üniversite üyeleri, şikayet için ölmüş bir şahsiyetin mezarına gidebilir ve kendini militarist bir sloganla ifade edebilir... İşte size ‘memleketimin üniversitesinden manzaralar...' İşte size ‘modern Türkiye'den manzaralar... Bu durum sadece üniversite denilen ama adından başka üniversiteyle ortak yanı olmayan kurumun sefaletini göstermiyor, aynı zamanda Türkiye'deki bilimsel/entelektüel seviyeyi de gösteriyor ve siyasi kültürün sefaleti hakkında da fikir veriyor.
Solun Ergenekonla imtihanı...
Aldığı eğitim ve rejimin niteliği gereği, kalben veya fiilen, reel veya potansiyel Ulusalcı-Ergenekoncu olanların bu durumuna diyecek bir şey yok. Lâkin solun bu konudaki tavrı problemli. Elbette operasyonun devlet içi bir operasyon olduğunda da kuşku yok ve dosya pisliğin temizlenmesi için mobilize olmuş emekçi halk kitlesinin talebi ve dayatması sonucu açılmış da değil. Solproblemli bir kavram. Genel olarak sol kavramından, ezilen, sömürülen sınıfların safında olmak ve ezilme ve sömürülmenin olmadığı, eşitlik ve özgürlüğe dayalı sosyalist bir toplum ve dünya için mücadele etmenin anlaşılması gerekir. Türkiye'de sol ile sol olmayan arasındaki sınır silik. Bunun nedeni solun her şeyden önce Kemalizm'den kopamamış, rejimin resmi ideolojisi olan Kemalizm'le hesaplaşamamış, dahası öyle bir kaygı taşımıyor olmasıyla ilgili. [Elbette istisnalar vardır...] Resmi tarihle, resmi ideolojiyle hesaplaşmayan, resmi tarihin ürettiği yalanlara, efsanelere itibar eden bir sol hareket olabilir mi? Böyle bir hareket inandırıcı olabilir, kitlelerin güvenini kazanabilir, etkin bir politik faaliyet yürütülebilir mi? Türkiye'de solun ‘radikal unsurları' arasında bile Türkiye Cumhuriyeti denilenin ‘gerçek' bir cumhuriyet olduğuna, üstelik anti-emperyalist bir ulusal kurtuluş savaşı sonucu kurulduğuna inanların sayısı az değildir. Türkiye'de 1923 de adı Cumhuriyet olarak değiştirilen rejim, padişahın sahneden çekilmesi dışında bir farklılık ve orijinallik içermiyordu. Kaldı ki, zaten rejim o tarihte şeklen anayasal bir monarşiydi ve padişahın sadece sembolik bir varlığı söz konusuydu. Kemalizm'le aradaki sınırın kalın çizgiyle ayrılmadığı koşullarda ve köklü bir anti-militarist bilinç yokluğunda solun darbeler karşısında tutarlı bir tavır ortaya koyması elbette mümkün olamazdı ve olmadı. Mesela 27 Mayıs darbesini ‘ilerici' sayıyor... Bu dünyada ilerici bir darbe olabilir mi? Böyle bir şeyi düşünmek bile Elif-Ba da kırk hata değil midir? Nitekim son dönemde solun bir kesiminin ‘ulusalcılığa' meyletmesi ve darbecilerin safına savrulması söylediğimizi doğruluyor.
Solda olmak şurada dursun, solun karşısındaki ulusalcılar dışındaki ‘radikal solun' da [istisnalar hariç ve genel bir çerçevede] Ergenekon Operasyonu konusunda sola yakışır bir tavır sergilediğini söylemek mümkün değil. Oysa bu durum rejimi teşhir etmek için bir fırsata dönüştürülebilir, rejimle ilgili bir netleşme sağlanılabilirdi. Bu işe girişmemek için her biri kendince bir ‘gerekçe' bulmuş görünüyor. Kimileri operasyonun gerisinde AKP'nin olduğunu düşündüğü için yapması gerekeni yapmıyor. Eğer AKP'nin de diğer düzen partileri gibi bir taşeron devlet partisi olduğunu bilselerdi, bu tür gerekçeler üretmek durumda kalmazlardı. Bunun için de asıl iktidar ile görünen iktidar arasındaki ayrımın farkında olmaları gerekirdi. Kimileri sorunun üzerine gitmenin AKP'yi güçlendireceğini düşünüyor. Başkaları operasyonun sonuna kadar gitmeyeceğini, diğerleri operasyonun asıl yapılması yerde yapılmadığını söylüyor. Kimi sol entelektüel de ‘demokrasi ve sol adına' darbecilerden bir kısmını desteklemeye kadar işi ileri götürüyor. Operasyonun gerisinde ABD'nin olduğunu düşündükleri için uzak duranlar da var... Elbette operasyonun arkasında emperyalistler de olabilir ama bu sorunun üzerine gerektiği gibi gitmememin ve gereğini yapmamanın bir mazereti olabilir mi? Sizin kendi ilkelerinizin gereğini yapmak diye bir derdiniz yok mu? Bu gerekçelerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yok ve anyayı Konyayla karıştırmakla ilgili... Eğer öyleyse bütün bu uyduruk gerekçelerin gerisinde ne var? Belli ki, solun rejimin niteliğini anlamakla ilgili bir derdi ve kaygısı yok ve o konuda ‘bilinç' zafiyeti var... Rejimin niteliğini tartışmayı hiçbir zaman dert etmemiş sol hareketin bileşenlerinin bu operasyonla ilgili sağlıklı bir duruş ortaya koymaları düşünülebilir miydi? Solun bu sorun karşısındaki tavrındaki tutarsızlık onun demokrasi ve özgürlükler konusundaki yetersizliğiyle de ilgili. Bizdeki sol, resmi ideoloji olan Kemalizm'den ve onun yakın akrabası olan Stalinizmden kopamamış olmaktan ötürü, demokrasiyi ve özgürlükleri hiçbir zaman önemsemedi. Bizzat kendi içinde demokrasiyi işletemeyen, kendi içinde eşitlikçi-demokratik işleyişi gerçekleştiremeyen, özgürlüklerin kıskanç savunucusu olmayan bir sol nasıl bir soldur? Bırakın demokrasiyi kıskançlıkla savunmayı, demokrasiyi ‘burjuva demokrasisi' sayıp lânetliyor... Egemen sınıfların asla demokrasi diye bir sorunu olamayacağını, egemenliklerini ancak demokrasi ve özgürlük yokluğunda sürdürebileceklerini düşünemiyor. Aslında burjuva demokrasisi diye bir şey yok. İşçi sınıfının ve ezilen halkların mücadelesi sonucu burjuva düzeninde kazanılmış sınırlı mevziler var. Burjuvaların demokrasiyle ilgisi, sömürme ve egemen olmayla sınırlıdır. Egemenler için demokrasi sadece bir retoriktir ve bir ideolojik manipülasyon aracıdır... Özgürlükler ve demokrasiyse ezilen ve sömürülen sınıflara gereklidir ve ancak onların mücadelesiyle ete-kemiğe bürünebilir, içi doldurulabilir. Velhasıl Ergenekonla rejimin ayıbı ‘dışa vurmuştu' solun bu ayıbı büyütmek, oradan giderek de Kemalist rejimi teşhir etmek gibi bir misyonu olmalıydı ama misyonunun gereğini yapmakta sınıfta kaldı...
Fikret Başkaya
Üye eleştirileri
-
2009-08-24 19:58:12 |Administrator| guclu
-
2009-08-24 19:20:26 |Administrator| guclu

Hafta sonları Cumhuriyet gazetesi alıyorum. Bu aralar gündeme de bağlı olarak, "açılım" mevzusu hakkında epey bir yorum ve yazı çıkıyor. Hiç okumadığım kadar milliyetçi ve şoven düşünceler yer bulabiliyor Cumhuriyet'te, gördüğüm kadarıyla. Şehirli, Beyaz Türk milliyetçiliğinin sözcülüğünü elinden bırakmayan bu gazetenin herhalde 1940'lardan sonraki en milliyetçi dönemi bu yıllar. Özellikle İlhan Selçuk, yaşının da getirdiği düşünsel ağırlaşmayla birlikte, gittikçe milliyetçiliğinin dozunu artırıyor. Öteki yazarlar da çok farklı değil açıkçası. Deniz Som ve Nuri Kurtcebe ise milliyetçiliği zirveye tırmandırıyorlar. Som, Bülent Ersoy'a, sırf Ersoy, "oğlum olsaydı askere göndermezdim" dediği için "Organ bütünlüğünü koruyamamış transseksüel" diye hakaret etme hakkını kendinde bulabiliyor örneğin. Hem postal yalayıcı hem de cinsel ayrımcı. Kurtcebe ise vakti zamanında resimli roman haline getirdiği Nazım'ın "Kuva-i Milliye Destanı"nı ilgili ilgisiz çirkin "hacı hoca" figürleriyle doldurmayı hak bilip eserin özünü çarpıtmaktan kaçınmıyor. İçinde sadece bir kez ismi geçen M. Kemal'i tüm eserde çizmekten de geri durmuyor.İnsan okudukça utanıyor.Geçenlerde Bekir Coşkun'un Ahmet Türk'ün şivesiyle alay etmeye kalkıştığı iğrenç yazısı ile tüm gazeteciliğini Beyaz Türk milliyetçiliğinin temsilciliğine adayan Yılmaz Özdil'i de unutmayalım.
Taraf gazetesini haklı olarak eleştirip durduk, yazdıklarını deşifre etmeye çalıştık, iyi de yaptık. Peki ama Cumhuriyet'i, bu gazetedeki yazarları ve onlarla aynı zihin dünyasındaki korkunç adamları/kadınları ne yapacağız? Ben kendimi kesinlikle bu insanlarla aynı safta düşünmediğim gibi, ideolojik olarak da karşıt görüyorum.
-
2009-08-24 19:05:32 |SAdministrator| onder

Yanlış anlaşılmasın Taraf ıle benzerliği bu yazdıklarımı kaleme almada zerre kadar belirleyici olmamıştır. Konu sapmasın..Bu yazılanlara altındaki imza ne olursa olsun tepkim aynı olurdu..
Başkaya'yı bu siteye konan 1-2 yazısı dışında bilmem. Ama şahsen şu yazısından sonra benim için entellektüel açıdan tamamen bitmiş bir şahsiyettir. Bir düşünür tarafından değil de, bir Siyaset Meydanı katılımcısı tarafından yazılmış gibi.Zaten herkesin az çok bildiği satırlar dışında Bilimsel/aydınlatıcı değeri olan tek bir satır bulup çıkarılamaz.
Şunu hemen belirteyim; Kemalizm düşünce hayatımda en küçük etkide bulunmuş değildir. Kemalist olmayı herhalde ilkokuldan hemen sonra falan bıraktım. Kemalizmle hesaplaşmak araya mesafe koymak gibi en küçüğünden bir sorunsalım olmadı. Sol tahayyülümü çok büyük oranda dış kaynaklarla oluşturdum, bunu da yazdığım yazılar ortaya koymuştur.
Benim itirazım, son derece kolaycı bir yöntemle Kemalizmin, adeta kendi baltaya sap olamayışını babasının başarısızlığına bağlayan bir ergenin tavrı gibi günah keçisine çevrilişinedir.
Bu anlamda, karşı çıkışlarım da Başkaya'nın sert uslubuna falan değildir.Alýntý:Türkiye'de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1920-1938 döneminde oluşmuş, rejimin tüm kurumlarına derinlemesine sirayet etmiş, bugün de belirleyici olmaya devam eden ‘tuhaf' bir kültürdür
Türü bir ifade basitçe "sert dil" vs diye geçiştirilecek, uslupsal bir mesele değildir. Bu son derece yanlış, aşırı derecede yoğun bir çarpıtmadır. Bir yazar hangi bilimsel verilerle böyle temelsiz, radikal biçimde spekülatif bi saptamada bulunabilir? Ve bu öylesine edilmiş, biçimsel bir giriş cümlesi değildir; Bütün yazının dayandığı ana tez budur. Bunun onlarca versiyonu ileri sürülebilir;
"Türkiye'de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1950-1961 döneminde oluşmuştur" (Menderes Dönemi)
"Türkiye'de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1972-1980 döneminde oluşmuştur" (12 Mart Dönemi)
"Türkiye'de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1980-2003 döneminde oluşmuştur" (Özal'lı yılları içeren Eylül dönemi)
Şimdi bunların hangisi Başkaya'nın dönemselleştirmelerinden daha az bilimsel?
Hangi argümanlara, hangi olgulara dayanarak böyle geyik bir saptamada bulunabiliyor?
Kemalizm ile ilişkisi, Türkiye solcusu için Ödipal tınılar taşıyan, nevrotik bir hal almış durumda. Oysa bir ülkenin uzun modernleşme sürecinin aldığı son formdan başka birşey değildir. Ne daha fazla ne daha az. Hepsi bu..
Hangi açılardan Türk modernleşme devrimi, kendi benzerlerinden farklıdır? İddia ediyorum tek bir özgün yönü bulup çıkarılamaz, Türkiye'nin kendi kültürüne has özgünlükleri dışında. Ki bu da nasıl önlenebilirdi ki? Türkiye coğrafyasında Fransız modernleşmesi yapacak değildiniz herhalde. Bir devrim, meydana geldiği kültürün özelliklerini elbette ki içerecektir. Bu bariz olguyu unutup, despotluk/kişi kültü vs gibi görüngüleri Kemalizmin kendisine bağlamak bariz bir hatadır. Mustafa Kemal denen tikel birey değil de, bir başkası çıksaydı durum farklı mı olacaktı? Bu topraklarda modernleşme, her nasıl tezahür ettiyse bir anlamda zorunlu olarak öyle tezahür etmiştir.Osmanlı'nın sınıfsal yapısını düşünmek bile yeterlidir bunun için; Osmanlı'da yenilikçi bir devrimci sınıf vardı da, Mustafa Kemal mi yok etti ve kendini sultasını kurdu?
Kemalizmi ideal bir referans noktasından eleştirenlere şunu sormak isterim, acayip merak ediyorum:
Kemalizmi, otoriterlikle, tepeden inmecilikle vs suçlayanlar, Osmanlı tarihinden alternatif olabilecek, tabandan gelen bir kitle haeketinin yegane örneğini verebilirler mi?
Osmanlı tarihndeki bütün yenileşme/batılılaşma hareketleri tabandan değil, hep tepeden gelmiştir. Bütün yenilikçilik hareketleri, her zaman bir kural olarak bir Aydın hareketi olmuştur. Teorik jargona kattığımız yegane terimlerden biri olan Jön-Türkçülük, Blanqui'cilik gibi dar aydın kadro hareketi anlamına gelir. Bu ülkenin tarihindeki yenileşme hareketlerine bakın,nerdeyse tamamı istisnasız tepeden hareketlerdir; 3.Selim, 2.Mahmut, Tanzimat, Meşrutiyet hep tepeden hareketlerinin sonucudur.
Hal böyleyken tutup Kemalizmi elitizmle suçlamak düpedüz ülke gerçeklerini yoksayıp belaltına vurmaktır.
Despotluksa, Kemalist devrim, Jakoben devrimin yanına bile yaklaşamaz bu konuda. Niye kimse anlı şanlı Fransız devrimini, Başkaya'nınki gibi saiklerle sorgulamaz? Onca sağlam sınıfsal temeli olmasına rağmen, Avrupadaki modernleşme/aydınlanma devrimleri, Başkaya'nı beklediği gibi, gayet olgun, karşılıklı empati ve demokratik yollardan vs mi olmuştur?
Kemalist devrimin amaçladığı şeyi, olabilecek en mümkün sınırlar dahilinde başarıyla yaptığının kanıtı, Türkiye'nin içinde yer aldığı İslam liginde sahip olduğu o çok farklı konumdur. Bugün İslam ülkeleri arasında iyi kötü bir demokrasiye sahip, dünya çapında iyi kötü yazarlar/şairler/yönetmenler/sporcular/bilim adamları vs çıkarabilen yegane ülke Türkiye'dir. Az çok bilimsel altyapıdan, yaratıcı sanatsal faaliyetlerden, canlı bir entellektüel tartışma ortamından vs bahsetmenin mümkün olduğu yegane ülkedir. Türkiye'yi değerlendirirken referans alınması gereken ülkeler bunlardır, Almanya, Fransa, İtalya gibi modernleşme sürecinin 4-5 asırlık tarihi olan, toplumsal gelişmişliğin tavan yaptığı ülkeler değil. Kemalist devrim olmasa Türkiye'nin alacağı daha düzgün bir seyir vs yoktu, sonunda kendini bulacağı statü, sıradan bir Orta-Doğu ülkesi olmaktı. Bu bariz olguyu yoksaymak, düpedüz nankörlüktür.
-
2009-08-24 17:55:56 |Administrator| AliOsman

1965'lerden sonra, ağırlıklı olarak gençlik hareketi olarak vucut bulan, Türkiye devrimci hareketi için getirilen en temel eleştirilerden birisi Kemalizm ile göbek bağını koparmaması/koparamaması olduğu yıllardır söylenir. Hatta bu durum için tek istisna İbrahim Kaypakkaya gösterilir. TİKKO'nun TC'ye karşı dağlardaki varlığının da temellerinden birini teşkil eder.
Pardigmanın İflası, gerçekten dönemin en etkileyici kitaplarından biriydi. Ve göbekbağı eleştirileri için ise iyi bir başlangıcı temsil ediyordu. Ve bana göre tüm Türk solu bu kitaptan ciddi şekilde etkilendi. Sert dilli ve dolambaçlı yolu tercih etmeyen Başkaya için sadece uslüp değil içerik açısından da eleştirler yapılabilir. Lakin tarihsel olarak yaptığı iş bence rededilemeyecek düzeydedir.
Pradigmanın iflası'nın yazılımı sırasındaki konjektür tamamen farklıydı. 12 Eylül darbesi ve sonrasında Kemalizm, solu haşat etmek için kullanılan bir sopa görevi gördü. 12 Eylül hesaplaşması ve Kürt Hareketinin yükselişi ile beraber Başkaya, döneme damgasını vurdu. Yazdıkları halen doğruluğunu korumak ile beraber, değişen konjektür neticesinde 2. Cumhuriyetçi dalga ile benzer noktalarda algılanması gayet normal. Mevzuya kişisel olarak Başkaya-Taraf mantığında değil de, Başkaya'nın geçmiş söylediklerinin altını tekrar çiziyor olarak algılanması gerekir diye düşünüyorum.
-
2009-08-24 13:57:19 |Administrator| guclu

Başkaya'nın "Paradigmanın İflası" adını taşıyan baş eserini 1992'de okuduğumda, Kemalizm'le zaten son derece incelmiş olan ideolojik bağım ilk birkaç bölümü bitirmemin ardından bir daha onarılmamak üzere koptu. O kitapta, bu makalede yazılanların birebir aynısını ve çok daha fazlasını anlatıyordu Başkaya. Okumaya meraklı, Marksizmi öğrenmeye çalışan ve Kemalizm hakkında ciddi eleştirel soru işaretleri taşıyan genç bir solcu için oldukça etkileyici bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim "Paradigmanın İflası"nın. Yani, Fikret hocanın bu yazdıkları, en aşağı yirmi yıllık bir düşünsel sürecin ürünü; Kemalizm'in ideolojik tasfiyesinin tam gaz devam ettiği 2000'lerin ikinci yarısının düşünsel ikliminin eseri değil. Bunu saptamamız gerekiyor öncelikle. Bu ülkede Kemalizm'in neredeyse eleştirilmez olduğu dönemlerde de bunları yazıyordu Başkaya.
Başkaya, üslup olarak, sert ve doğrudan yazıyor. Lafını hiç dolandırmıyor, ne düşünüyorsa, belli bir çerçeve içinden dan dan anlatıyor. Yazdıklarında "aşırı" saptamalar hep vardı ve bu makaledede var. Ama ben Başkaya'nın tam da bu "aşırı" tarafının Sol ile Kemalizm mesafesini açmak bakımından hayırlı olduğunu düşünüyorum. En azından benim için oldu. Kafamdaki son Kemalizm kırıntılarını da Fikret Başkaya'nın yukarıda andığım kitabı ile İsmail Beşikçi'nin yine o sene okuduğum "Devletarası Sömürge Kürdistan" adlı kitapları unufak ettiler. Ha, günümüzün çılgın Kemalisti Yalçın Küçük'ün o dönem yazdığı birbirinden eleştirel Kemalizm karşıtı kitap ve makalelerini de unutmayıp hakkını vermeliyim.
Kemalizm bu ülkenin burjuva devriminin bir aşaması ve ilerleticisidir; başlatıcısı asla değildir. Tarih Kemalizmle başlamıyor bu topraklarda. Kendisini önceleyen İttihat Terakki Cemiyeti, Jön Türkler ve Tanzimatçılar var; nasıl ki İstanbul Şehir Tiyatrolarının öncüsü olan Darülbedayi 1911 yılında açıldıysa, Kemalist devrimi de önceleyen 1908 yılında ilan edilen 2. Meşrutiyet var. Kemalist Cumhuriyet, İttihatçıların Türkçü kanadının ideolojik çerçevesi doğrultusunda kurulup geliştirilen bir devlet olması nedeniyle de aslında bin yıllık kadim Bizans devletinden devralınan özellikleriyle askeri ve sivil bir konspirasyon örgütü olan Jön Türk-İttihat Terakki ekolünün devamcısı. Bu ekolde adamı arkasından vururlar, bol bol darbe ve cunta örgütlerler, dış etkenlere bağlı olarak sürekli ittifak değişikliği yaparlar. Hiçbirinin fikir ve hayal dünyasında "halkın" özne olması anlamında bir demokratik yönelim yoktur. Bu anlamıyla Türk burjuva devirimi demokratik değil otoriter ve baskıcıdır. İttihatçılar ve düşünsel devamcıları olan Kemalistler ulusal bir burjuvazi yaratmak hedefiyle yola çıkmışlar ama bunun yanında geleneksel mülk sahibi sınıflarla da ittifak yapmaktan hiçbir zaman geri durmamışlardır. Bu da ülkedeki egemen sınıfsal bileşimin oligarşik hale gelmesine neden olmuştur. Yani yeni gelişen ticaret sermayesi, eşraf ve ayanlar, "tefeci mütegallibe" ve askeri-sivil bürokratik koalisyon yıkılan hanedanlığın yerini almıştır.
Bu koalisyonun en belirleyici özelliği de asla demokratik ve "özgürlükçü" olmamasıdır. Bu nedenle mesela bütün sosyalist hareketler öcü muamelesi görülmüş ve TKP doğar doğmaz katliama uğratılmıştır. 1915 Ermeni Katliamı da bu düşüncenin koruması altındadır ve hakkında tek bir olumsuz kelime edilmeden yıllarca unutulmaya terkedilmiştir. Rumlar ve Türkler bu nedenle mübadeleye tabi tutulmuştur. Bu nedenle başta ittifak kurulan Kürtler, bütün hakları yok sayılarak büyük bir baskı alınmış ve Osmanlı'daki konumlarından daha da geri bir pozisyona mahkum edilmişlerdir.
Tabi ki her şeyi berbat değildir Kemalist Cumhuriyetin. Bir takım üstyapı reformları ile kılık kıyafet değişikliği yapılmış, alfabe latinceleştirilmiş, düşünsel bir özgürlük tanınmasa da üniversite ve lise eğitimi yaygınlaştırılmış, dinin toplumdaki yaygınlığının ve görünürlüğünün önüne geçilmeye çalışılmıştır. Ama hakiki bir laikliğin oluşabilmesine de izin verilmemiştir. Aşırı milliyetçi ve ırkçı "Güneş Dil Teorileri" denen zırvalar, Türklerin geldiği varsayılan "Kayıp Mu Kıtasını" arama faaliyetleri de bu döneme aittir.
Sözün özü: Kimse kusura bakmasın ama Kemalizm sola göre/ait bir fikir değildir. Bunu demek neoliberal-muhafazakar AKP'ye destek vermek veya Taraf'la aynı şeyleri söylemek demek de değildir doğal olarak. Sosyalist solun çok önemli bir bölümü, bırakın Kemalizme destek olmayı, bu konuda konuşmak yürek isterken dahi çoğunlukla tutarlı ve cesaretli davranmıştır. Bu nedenle de sol için ifade edilen "Kemalizm etkisinde olma durumu", haksız bir ithamdır. CHP'nin önemli bir bölümünü, Kürtlerle Kuzey Irak Türkmenlerinin takas edilmesini savunan Mümtaz Soysal'ı,"Şapka Devrimini" kutlamak için 1930 model tayyör ve şapkalarla dün Kastamonu'ya koşan teyzeleri, Artvin'in bilmemne yaylasındaki tepede yılın belli bir günü oluşan "Atatürk Silüetini" izlemeye koşan binlerce insanı solcu sayıyorsanız, o ayrı tabi ki.
-
2009-08-24 08:17:55 |SAdministrator| onder

İnsanı derin bir umutsuzluğa sevk edecek kadar kötü, son derece talihsiz bir yazı. Hani dürüstlüğünden, solculuğundan pek şüphe duyulmayan saygıdeğer bir isim olduğundan, ağır ifadeler kullanmamak için kendimi zor tutuyorum. İşte bu ülkenin entellektüel düzeyi!. Belli bir saygın konumu olan bir yazarının bile geldiği nokta. Hiçbir değeri olmayan öznel kanılardan öylesine kapsamlı genellemeler yapılmış ki, insan böyle bilinen bir isimden böyle bir yazı nasıl çıktı akıl sır erdiremiyor. Birkaç bariz nokta ile başlayalım:
1. (Daha ilk cümlede)Alýntý:Türkiye'de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1920-1938 döneminde oluşmuş, rejimin tüm kurumlarına derinlemesine sirayet etmiş, bugün de belirleyici olmaya devam eden ‘tuhaf' bir kültürdür.
Şimdi böyle bir cümleyi edebilen biri, evrensel kriterlere göre saygın bir üniversitenin tarih/sosyoloji/siyasal bilimler vs gibi bölümlerinde birinci sınıftan ikinci sınıfa geçirilir mi? GEÇİRİLMEZ! Zira 700 yıllık tarihi olan (buna çok derin ilişkiler içinde olunan 1000 yıllık Bizans tarihi bile eklenebilir) özgül bir devlet geleneği olan bir coğrafyada, siyasi kültürünün sonlardaki 18 yıl gibi kısacık bir sürede belirlendiğini iddia edebilen birine hiçbir saygıdeğer kurumda makale yazdırılmaz, yazdıkları ciddiye alınmaz. Ama Türkiye'de düşünür, üstelik tarihsel materyalist Marxist düşünür payesi alabiliyor.
2. TARİHSEL MATERYALİZM ANLAYIŞINA GÖRE TARİHİ KİŞİLER DEĞİL TOPLUMLAR/SINIFLAR YAPAR.
Ama Başkaya'nın dönemselleştirmesindeki 1938 tarihi neye gönderme yapar? Mustafa Kemal Atatürk denen tikel bir bireyin, koca bir toplumun siyasi kültürünü belirlemiş olduğuna.
Yani toplumdaki farklı faillerin güçler dinamiğinin hiçbir hükmü yoktur, Mustafa Kemal denen şahıs çıkana kadar koca bir toplum tarihsiz yaşamıştır, sonra derken bu şahıs çıkmış ve bütün bir siyasi kültürü belirlemiştir.
Bütün işi gücü yazmak, araştırmak olan ve kendini Marxist olarak klasifiye eden biri, Marxismin temel esin kaynaklarından biri olan Hegel'den nasıl bu kadar bihaber olabilir anlamak mümkün değil. Başkaya, bu kadar yoğun bir şekilde eleştirdiği kültürün tipik bir ürünü olduğunu göremiyor belki. O eleştirdiği kendilerini "Mustafa Kemal'in askerleri" diye niteleyen prof'lardan çok daha yetkin bir bilimsel tavrı olmadığının farkında değil anlaşılan.
En popüler, ikincil kaynaklardan en yüzeysel Hegel okumalarından bile bilinir ki, "Aklın Kurnazlığı"/"Cunning Of Reason" denen bir kavram vardır Hegel'de. Bu kavram, tarihin kendi mantığını realize etmek için tikel bireyleri kullandığına gönderme yapar. Hegelci Zizek bunu Sezar örneği ile açıklar. Roma'da Cumhuriyet miadını doldurmuştu. İmparatorluğun kurulabilmesi için, tarihin bir aracıya ihtiyacı vardı. Sezar'ın imparatorluk denemesi ölümüyle sonuçlandı, ancak onun öldürülmesi kişi olarak Sezar'dan, imparatorluk ünvanı olarak Sezar'ın doğmasını sağladı. Aklın kurnazlığı, birey olarak Sezar'ı kullanarak maddi açılımını gerçekleştirdi.
İnsanlık tarihinin tamamında, toplumu dönüştüren toplumsal maddi güçlerdir, bir takım iyi yürekli ya da hain tikel bireyler değil. Ancak burjuva tarihi "büyük insanlar" faili olarak görür.
3. HERŞEYİ BİR GECEDE KÜLLİYEN DEĞİŞTİREN YALITIK BİR AN OLARAK DEVRİM KAVRAYIŞI
Türkiye sosyalistlerinin en vulgarize perspektife sahip olanlarının herşeyi devrime endeksledikleri çok iyi bilinen bir durumdur. Bu kavrayışın kökenlerinin ne kadar derinde olduğunu da Başkaya göstermiş oldu bize. Eğer böyle bir devrim karayışına sahip olmasaydı şu lafı edebiir miydi?:Alýntý:Böylece Eski Rejim kendini yepyeni bir şey olarak sunmayı başarmıştır
Burda öylesine vulgar bir devrim anlayışı var ki, adeta devrimden tiyatroda dekor değiştirir gibi bir anda bütün bir çevreyi, koca bir toplumun bütün bir lebenswelt'ini değiştirmesi bekleniyor. Siz seyirciler (toplumun somut bireyleri, sınıf bileşenleri) birinci perdeden sonra fuayeye çıkıp çayınızı kahvenizi içeceksiniz, döndüğünüzde aktörler (Mustafa Kemal ve subayları) karşınıza yepyeni bir dekor içinde çıkacak;Alýntý:Yeniliği, farklılığı, moderniteyle ilgisi görüntüden ibarettir. Eski'nin yepyeni bir şeymiş gibi sunulabilmesini sağlayan da, ülkenin geçmişinde bir modernite devriminin yaşanmamış olmasıdır. Cumhuriyet aydınlanması denilen de tam bir safsatadır. Tartışmayı yasaklayan, farklı düşünceyi düşman sayıp lânetleyen, muhalifi şeytanlaştırıp cezalandıran, kişiye tapınmaya dayanan, bir dizi ‘laik kutsallıklar peydahlayan, toplumu ‘adam edilmesi gereken' bir nesne olarak gören bir rejimin modernite ve aydınlanmayla gerçekten bir ilgisi olabilir miydi?
İnsanda birazcık vicdan olsa bu lafları edebilir mi? Türkiye'nin düşünsel anlamda en büyük handikapı, -iletişim devriminin bir sonucu olsa gerek- insanlığın ulaştığı en yüksek, en gelişmiş kriterler artık çıtanın yüksekliğini belirlediği için, onları kullanarak kendini değerlendirmesi. Ha nevar bunda biz daha azına mı layığız ki diye itiraz edilebilir ama bu somut spesifik bir toplumu kendi özgünlüklerinden koparıp, soyut evrensel kriterlere göre değerlendirmekle kendini gösteren "kısa-devre" toplumu analiz etmede gerekli olan tarihsel boyutu kaçırmanıza neden olur. En gelişmiş demokrasi/modernleşme soyut evrensellerine göre bu sürece çok sonraları dahil olmuş bir toplum değerlendirilebilir mi?
Başkaya, kıyasıya eleştirdiği bireyi yüceltme kültünü bizatihi kendisi örnekliyor; bütün sakatlıkların sorumlusu olarak tikel bir bireyi karşımıza çıkarıyor. Bunu yaparken işin bütün bir tarihsel boyutunu ihmal edioyor.
Bu "ülkenin geçmişinde bir modernite devrimi yaşanmamıştır" diyor. Çok merak ediyorum, bir fırsat olsaydı, sormayı çok isterdim; İnsanlık tarihin hangi döneminde dünyanın neresinde kendi kafasındaki gibi bir modernite devrimi olmuştur? Kafasında öylesine ideal, öylesine normatif bir devrim konsepti var ki, ancak "idea" olarak varolabilir, bir somutlaşması örneklendirilemez.
İdeal'e en yakın durumu ele alalım; Batı modernleşmesi. Örneğin Fransız modernleşmesi. Çok basit bir soru: -basitçe- kaç yıl sürmüştür? Yıl 1789. Külotsuzlar Bastille'i basıyor, kral ve kraliçe giyotine yollanıyor, bir süre devrimci terör devam ediyor, ve diyelim yıl oluyor 1790: 1500 yıllık feodalizm bitiyor ve Fransa modern ve aydınlanmış bir ülke, şimdiki demokrasi timsali ve kültür abidesi Fransa olarak çıkıyor. Bu mudur yani olayınız? Yani 700 yıllık Osmanlı arkasına 1000 yıllık da Bizansı almış Osmanlı bu toplumun siyasi kültürünü belirleyemedi de, Kemal diye biri çıktı 18 yılda belirleyiverdi. O da eskiyi yeniymiş gibi sunmaktan öte hiçbirşey yapmadı. İşte bu yaklaşım bu ülkede toplumsal analiz diye piyasaya sürülebiliyor ve birileri de bu tür şahısları "dürüst entellektüel sosyalist" diye baş tacı edebiliyor.
Modernist devrimleri geçelim, dünyanın neresinde ne zaman herhangi bir devrim, devraldığı eski düzeni bugünden yarına değiştirebilmiştir? Güzel bir söz vardı, kaynağını hatırlayamıyorum; "Devrimler tarihi aynı zamanda karşı-devrimler tarihidir" gibi birşeydi. Devrimden bahsettiğiniz heryerde aynı zamanda bir de karşı-devrim yok mudur? Devrimci ve karşı-devrimci güçlerin savaşı, bir boks maçı gibi son düdük çalındıktan sonra galibin belli olup elinin havaya kadırıldığı ve sonrasında herşeyin güllük gülistanlık olduğu türden bir mücadele midir yoksa ucu açık bir şekilde, form değiştirse bile sürekli sürüp giden bir süreç midir? Güçler dengesi birinin ya da diğerinin lehine sürekli değişmez mi?
Naif bir soru soralım: bir devrim ortalama kaç yıl sürer? Bir devrim gecesi diye birşeyden bahsedilemeyeceğini sanırım herkes kabul eder. Peki ne kadar? Bir yıl mı, 10 yıl mı, bir asır mı? Hangi noktada, hangi ölçüm araçları kullanılarak bir devrimin nihayete erdirildiği söylenebilir? Soruya cevap bulmak değil derdim..Zaten cevap aramak için sorulmadı. Yöntemsel bir araç olarak bu tür soruları akla getirmeye vurgu yapıyorum. Zira Başkaya bu tür sorularla muhattap olmayı hiç akla getirmiş görünmüyor. Zira öyle gözlemleri bir eleştiri olarak sunuyor ki, süreç olarak devrim nosyonuna sahip biri bu tür gözlemleri bir eleştiri olarak sunamaz. O eleştiri olarak sunduğu gözlemlerin de ne kadar haksız olduğuna somut olgularla karşılık verilebilir.
Başkaya Türkiye'de bir modernite devrimi yaşanmadı diyor. Dolayısıyla Kemalist devrimi de bir modernist devrim olarak görmüyor. O zaman bazı somut olguları sıralayalım;
20.yüzyıl başı, modernleşme açısından oldukça geç bir tarihtir. Sadece batı için değil. Asya ve Amerikalarda da pekçok modernleşme projesi az çok bu tarihte belli bir düzeye gelmiştir. Bir de Türkiye'de durum ne ona bakalım, bunu yaparken de Başkaya'nın kendi tarihini milat olarak alalım: 1920.
Başlayalım: 1920'ye kadar bu ülkede şunlar var mıydı mesala? (araştırmacı bir yazarın detaylı bilgisine göre değil, ortalama bir tahayyüle göre soruyorum)
1. Dünyanın pekçok yerinde 1920'ye gelene kadar klasik edebiyatın pekçok şahaseri yaratılmıştı. Türkiye denen bu ülkede bu tarihe kadar kayda değer tek bir yazar çıkmış,tek bir roman yazmış mıdır?
2. Bu tarihe kadar, Türkiye'de eğitim hangi standartlara göre veriliyordu.? Şimdi anladığımız anlamda bir üniversite var mıydı? Bilimsel disiplinler, şimdi bize çok normal gelen yapıya göre ayrışmış mıydı? Yani Osmanlı'da bir Kimya, Fizik, Astronomi disiplinlerinden bahsetmek mümkün müydü? Farklı disiplinlere göre mi eğitim veriliyordu, yoksa tek bir ilahiyat "ilmi" altında kadiri mutlak tek bir disiplin mi vardı? Herhangi bir bilim disipilininde bir bilim adamı çıkmış mıydı?
3. 1920'ye kadar Osmanlı'da Hukuk ne durumdaydı? Farklı yaşam alanlarına göre farklı Hukuk disiplinlerini geçtim genel olarak bir Hukuk'tan bahsetmek mümkün müydü? Koca Hukuk disiplini mi vardı yoksa toplumsal hayatın bütün çatışkıları, Kadı denen birilerinin hükümlerine göre mi "çözülüyordu"?
4. Tiyatro'nun durumu neydi? 1920'ye kadar herhangi bir oyun sergilenmiş miydi? Devlet kendi sahnelerini açıp, halka düzenli olarak tiyatro sunuyor muydu?
5. Peki ya müzik? Saray erkanı dışında halk kendi ozanlarından başka müzik adına birşeyler dinliyor muydu? Konser salonları var mıydı?
6. Genel olarak halkın bir boş zaman faaliyetinden bahsetmek mümkün müydü? Yani şu ya da bu yaratıcı faaliyetle, halkın havsalasında kendi iç dünyasını zenginleştirmek diye bir mefhum var mıydı, atıyorum mesala seyahat edip başka insanları başka kültürleri tanımak diye bir dürtüden bahsedilebilir miydi? Hal böyle miydi, yoksa bütün evreni kendi 10 hanelik köyünden ibaret sanan serflerden müteşekkil bir toplum mu sözkonusuydu?
Malum örnekleri sınırsızca çoğaltmak mümkün. Birşeyin altını kalın kalın çizmek istiyorum; Yokluğuna vurgu yapmak için listeledeğimiz bütün bu sosyal fenomenlerin bu toplumun dokusuna henüz dahil olmadığı tarih 1920. Bu tarihte batı kültüründe kimlerin çıktığını, bilim, felsefe, sanat vs gibi alanlarda hangi dev adımların atılmış olduğunu şöyle kabaca bir hatırlamak, olayın skandal boyutlarındaki vehametini gösterir.
Şimdi sorgulamamıza şu soruyla devam edelim; Bu ülkede roman, şiir, politika, felsefe, müzik, tiyatro, sinema, bilim, spor adına saygı duyduğumuz benliğimizi belirlemede rol oynamış her kim varsa hangi dönemde çıkmıştır? Farklı dönemselleştirmeler yapılabilir ama benim iddiam odur ki, bugünün Türkiyesinde bu toprakların aydınlarına esin vermeye hala devam eden kaynaklar ezici bir çoğunlukla 1920 sonrası Cumhuriyet döneminin ürünüdür. Bu bariz olgu gün gibi ortadayken Başkaya bilmem ki hangi vicdana göre "Cumhuriyet aydınlanması denilen de tam bir safsatadır" diyebiliyor. 1920'ye kadar kayda değer tek bir kültür ürünü vermemiş, kendi kapalı evreninde sadece herhangi bir canlı organizma gibi hayatta kalmaktan başka birşey yapmamış bir toplumda iyi kötü artık yazardan, şairden, bilim adamından, tiyatrocudan, sinemacıdan, düşünürden bahseder hale gelinmiş, toplumda üniversiteler, bilimsel disiplinler, konser, tiyatro salonları görülmeye başlamış ama bütün bunlar Başkaya için "Eski rejimin kendini yeni birşeymiş gibi sunmasından" başka bir anlam ifade etmeyebiliyor. Eh be kardeşim insafın kurusun, modernleşme dediğin başka nedir ki demekten başka ne söylenebilir bilmiyorum?
Başkaya'nın "Eski Rejimin kendi yeni birşeymiş gibi sunması" dediği şey, devrim/karşı-devrim diyalektiğinde karşı devrimci unsurların direnişinin tezahürleri olmasın sakın? Yani bu anlamda her devrimin kaçınılmaz olarak başına gelen yapısal bir durum değil midir sözkonusu olan? Devrim/karşı-devrim diyalektiğinin nihai sonucunun görülebilir menzilde olamayabileceği, devrimin kesintisiz bir süreç olması gerektiği, karşı-devrimin hiç beklenmeyen bir anda avantajı ele geçirebileceği Başkaya düzeyinde birinin gözden kaçırması nasıl mümkün olabiliyor? İnsanlık tarihi ihanete uğrayan devrimlerle, restorasyon süreçleriyle dolu değil midir?
Ha empati kurmaya çalışırsak Başkaya'nın kaygılarını anlayabiliriz; hepimizin bildiği gibi otoriter/nobran devlet geleneği bu topraklarda bir vakıadır. Ama bu vakıayı bütün çetrefil dinamiklerinden izole edip, beğenseniz de beğenmesiniz de bu ülkenin modernite devrimi olan Kemalizme bağlamak en hafif tabiriyle vulgarizasyondur. Ne bekliyorsunuz? Bu saatten sonra bu ülkede sizin kendi kafanızdaki kıymeti kendinden menkul, işin kitabına uygun dört başı mamur bir modernite devrimi mi?
Anlaşılan Başkaya, post-modern Zeitgeist'ın etkisinde kalıp, Kemalizmi baş kötü ilan etme piyasasında kendine "harbi soldan" bir yer kapma derdine düşmüş. Bir modernleşme projesi olarak Kemalizmi savunmanın bir alıcısı kalmadı ya, ancak öbür tarafta da serde onurlu sosyalistlik var, sonuçta işte böyle ucube bir orta yol bulmuş..
Lanet olsun deyip "alıp başını gitme" sendromuna kendini koyvermek geliyor insanın içinden. Bu ülkenin "onurlu" sosyalistleri bile gaflet, hatta belki hıyanet içinde..O kadar öyle ki, en yoz teraneyi terennüm edenler korosuna katılmakta hiçbir beis görmemiş;Alýntý:"Kemalizm'le aradaki sınırın kalın çizgiyle ayrılmadığı koşullarda ve köklü bir anti-militarist bilinç yokluğunda solun darbeler karşısında tutarlı bir tavır ortaya koyması elbette mümkün olamazdı ve olmadı.
Bunun Taraf'ın söyleminden ne farkı var?
Dünyanın hangi coğrafyasında, hangi "sosyalist" devrim değişen ölçülerde ulusal-kurtuluş hareketleriyle bulaşık olmamayı başarabilmiştir; Marx'ın öngördüğü türden katıksız bir sosyalist devrimi insanlık henüz deneyimlemedi. Sıralayalım;
1. Sovyet Devrimi; İçinden çıktığı konjuktür başlı başına dünya çapında bir uluslar savaşı.
2. Küba Devrimi: Amerika'nın genelevi olmaya itiraz, sosyalist duygulardan belki daha ağır basıyordu.
3. Vietnam: Açık ABD işgaline duyulan nefret, marxist öncüllerden çok daha belirleyiciydi belki de.
4. Çin: Japon, İngiliz vs farklı emperyalizmlere karşı ulusalcı duygular temel unsurlardan biriydi.
Ulusal kurtuluş devriminin bir devamı olarak gelmek 20.yüzyıl sosyalist devrimleri için nerdeyse bir normdu..
Eğer bugün Türkiye solunu bir ulusal kurtuluş mücadelesinin ve Türk modernleşme projesinin temeli olarak Kemalizmle bulaşıklığı yüzünden mahkum ediyorsanız, bir sonraki adım Chavez'i de makum etmektir.
Başkaya'nın çıktığı yer ne kadar "soldan" olursa olsun, vardığı yer liberal demokrasici post-modern Zeitgeist'tır.
Yorumlar
Ermeni hareketine ve halkına yönelik uygulanan imha politikası uzun süre değinilmeden geçen bir noktadır. Kemalist devlet bu politikayla hiçbir zaman yüzleşmemiştir. Benzer bir politikayı Kürtlere karşı uygulamakta da tereddüt etmemişlerdir. İstediğiniz kadar romancı/müzisye n/şair/teknik direktör yetiştirin; kurduğunuz devletin köklerinde bir suç, hem de çok büyük bir suç varsa, devletinizden de toplumunuzdan da bir hayır gelmez. Aynen şu an yaşadığımız gibi...
Taraf gazetesini haklı olarak eleştirip durduk, yazdıklarını deşifre etmeye çalıştık, iyi de yaptık. Peki ama Cumhuriyet'i, bu gazetedeki yazarları ve onlarla aynı zihin dünyasındaki korkunç adamları/kadınl arı ne yapacağız? Ben kendimi kesinlikle bu insanlarla aynı safta düşünmediğim gibi, ideolojik olarak da karşıt görüyorum.
Başkaya'yı bu siteye konan 1-2 yazısı dışında bilmem. Ama şahsen şu yazısından sonra benim için entellektüel açıdan tamamen bitmiş bir şahsiyettir. Bir düşünür tarafından değil de, bir Siyaset Meydanı katılımcısı tarafından yazılmış gibi.Zaten herkesin az çok bildiği satırlar dışında Bilimsel/aydınl atıcı değeri olan tek bir satır bulup çıkarılamaz.
Şunu hemen belirteyim; Kemalizm düşünce hayatımda en küçük etkide bulunmuş değildir. Kemalist olmayı herhalde ilkokuldan hemen sonra falan bıraktım. Kemalizmle hesaplaşmak araya mesafe koymak gibi en küçüğünden bir sorunsalım olmadı. Sol tahayyülümü çok büyük oranda dış kaynaklarla oluşturdum, bunu da yazdığım yazılar ortaya koymuştur.
Benim itirazım, son derece kolaycı bir yöntemle Kemalizmin, adeta kendi baltaya sap olamayışını babasının başarısızlığına bağlayan bir ergenin tavrı gibi günah keçisine çevrilişinedir.
Bu anlamda, karşı çıkışlarım da Başkaya'nın sert uslubuna falan değildir.
Alıntı:
Türü bir ifade basitçe "sert dil" vs diye geçiştirilecek, uslupsal bir mesele değildir. Bu son derece yanlış, aşırı derecede yoğun bir çarpıtmadır. Bir yazar hangi bilimsel verilerle böyle temelsiz, radikal biçimde spekülatif bi saptamada bulunabilir? Ve bu öylesine edilmiş, biçimsel bir giriş cümlesi değildir; Bütün yazının dayandığı ana tez budur. Bunun onlarca versiyonu ileri sürülebilir;Türkiye'de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1920-1938 döneminde oluşmuş, rejimin tüm kurumlarına derinlemesine sirayet etmiş, bugün de belirleyici olmaya devam eden ‘tuhaf' bir kültürdür
"Türkiye'de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1950-1961 döneminde oluşmuştur" (Menderes Dönemi)
"Türkiye'de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1972-1980 döneminde oluşmuştur" (12 Mart Dönemi)
"Türkiye'de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1980-2003 döneminde oluşmuştur" (Özal'lı yılları içeren Eylül dönemi)
Şimdi bunların hangisi Başkaya'nın dönemselleştirm elerinden daha az bilimsel?
Hangi argümanlara, hangi olgulara dayanarak böyle geyik bir saptamada bulunabiliyor?
Kemalizm ile ilişkisi, Türkiye solcusu için Ödipal tınılar taşıyan, nevrotik bir hal almış durumda. Oysa bir ülkenin uzun modernleşme sürecinin aldığı son formdan başka birşey değildir. Ne daha fazla ne daha az. Hepsi bu..
Hangi açılardan Türk modernleşme devrimi, kendi benzerlerinden farklıdır? İddia ediyorum tek bir özgün yönü bulup çıkarılamaz, Türkiye'nin kendi kültürüne has özgünlükleri dışında. Ki bu da nasıl önlenebilirdi ki? Türkiye coğrafyasında Fransız modernleşmesi yapacak değildiniz herhalde. Bir devrim, meydana geldiği kültürün özelliklerini elbette ki içerecektir. Bu bariz olguyu unutup, despotluk/kişi kültü vs gibi görüngüleri Kemalizmin kendisine bağlamak bariz bir hatadır. Mustafa Kemal denen tikel birey değil de, bir başkası çıksaydı durum farklı mı olacaktı? Bu topraklarda modernleşme, her nasıl tezahür ettiyse bir anlamda zorunlu olarak öyle tezahür etmiştir.Osmanl ı'nın sınıfsal yapısını düşünmek bile yeterlidir bunun için; Osmanlı'da yenilikçi bir devrimci sınıf vardı da, Mustafa Kemal mi yok etti ve kendini sultasını kurdu?
Kemalizmi ideal bir referans noktasından eleştirenlere şunu sormak isterim, acayip merak ediyorum:
Kemalizmi, otoriterlikle, tepeden inmecilikle vs suçlayanlar, Osmanlı tarihinden alternatif olabilecek, tabandan gelen bir kitle haeketinin yegane örneğini verebilirler mi?
Osmanlı tarihndeki bütün yenileşme/batıl ılaşma hareketleri tabandan değil, hep tepeden gelmiştir. Bütün yenilikçilik hareketleri, her zaman bir kural olarak bir Aydın hareketi olmuştur. Teorik jargona kattığımız yegane terimlerden biri olan Jön-Türkçülük, Blanqui'cilik gibi dar aydın kadro hareketi anlamına gelir. Bu ülkenin tarihindeki yenileşme hareketlerine bakın,nerdeyse tamamı istisnasız tepeden hareketlerdir; 3.Selim, 2.Mahmut, Tanzimat, Meşrutiyet hep tepeden hareketlerinin sonucudur.
Hal böyleyken tutup Kemalizmi elitizmle suçlamak düpedüz ülke gerçeklerini yoksayıp belaltına vurmaktır.
Despotluksa, Kemalist devrim, Jakoben devrimin yanına bile yaklaşamaz bu konuda. Niye kimse anlı şanlı Fransız devrimini, Başkaya'nınki gibi saiklerle sorgulamaz? Onca sağlam sınıfsal temeli olmasına rağmen, Avrupadaki modernleşme/ayd ınlanma devrimleri, Başkaya'nı beklediği gibi, gayet olgun, karşılıklı empati ve demokratik yollardan vs mi olmuştur?
Kemalist devrimin amaçladığı şeyi, olabilecek en mümkün sınırlar dahilinde başarıyla yaptığının kanıtı, Türkiye'nin içinde yer aldığı İslam liginde sahip olduğu o çok farklı konumdur. Bugün İslam ülkeleri arasında iyi kötü bir demokrasiye sahip, dünya çapında iyi kötü yazarlar/şairle r/yönetmenler/s porcular/bilim adamları vs çıkarabilen yegane ülke Türkiye'dir. Az çok bilimsel altyapıdan, yaratıcı sanatsal faaliyetlerden, canlı bir entellektüel tartışma ortamından vs bahsetmenin mümkün olduğu yegane ülkedir. Türkiye'yi değerlendirirke n referans alınması gereken ülkeler bunlardır, Almanya, Fransa, İtalya gibi modernleşme sürecinin 4-5 asırlık tarihi olan, toplumsal gelişmişliğin tavan yaptığı ülkeler değil. Kemalist devrim olmasa Türkiye'nin alacağı daha düzgün bir seyir vs yoktu, sonunda kendini bulacağı statü, sıradan bir Orta-Doğu ülkesi olmaktı. Bu bariz olguyu yoksaymak, düpedüz nankörlüktür.
Pardigmanın İflası, gerçekten dönemin en etkileyici kitaplarından biriydi. Ve göbekbağı eleştirileri için ise iyi bir başlangıcı temsil ediyordu. Ve bana göre tüm Türk solu bu kitaptan ciddi şekilde etkilendi. Sert dilli ve dolambaçlı yolu tercih etmeyen Başkaya için sadece uslüp değil içerik açısından da eleştirler yapılabilir. Lakin tarihsel olarak yaptığı iş bence rededilemeyecek düzeydedir.
Pradigmanın iflası'nın yazılımı sırasındaki konjektür tamamen farklıydı. 12 Eylül darbesi ve sonrasında Kemalizm, solu haşat etmek için kullanılan bir sopa görevi gördü. 12 Eylül hesaplaşması ve Kürt Hareketinin yükselişi ile beraber Başkaya, döneme damgasını vurdu. Yazdıkları halen doğruluğunu korumak ile beraber, değişen konjektür neticesinde 2. Cumhuriyetçi dalga ile benzer noktalarda algılanması gayet normal. Mevzuya kişisel olarak Başkaya-Taraf mantığında değil de, Başkaya'nın geçmiş söylediklerinin altını tekrar çiziyor olarak algılanması gerekir diye düşünüyorum.
Başkaya, üslup olarak, sert ve doğrudan yazıyor. Lafını hiç dolandırmıyor, ne düşünüyorsa, belli bir çerçeve içinden dan dan anlatıyor. Yazdıklarında "aşırı" saptamalar hep vardı ve bu makaledede var. Ama ben Başkaya'nın tam da bu "aşırı" tarafının Sol ile Kemalizm mesafesini açmak bakımından hayırlı olduğunu düşünüyorum. En azından benim için oldu. Kafamdaki son Kemalizm kırıntılarını da Fikret Başkaya'nın yukarıda andığım kitabı ile İsmail Beşikçi'nin yine o sene okuduğum "Devletarası Sömürge Kürdistan" adlı kitapları unufak ettiler. Ha, günümüzün çılgın Kemalisti Yalçın Küçük'ün o dönem yazdığı birbirinden eleştirel Kemalizm karşıtı kitap ve makalelerini de unutmayıp hakkını vermeliyim.
Kemalizm bu ülkenin burjuva devriminin bir aşaması ve ilerleticisidir ; başlatıcısı asla değildir. Tarih Kemalizmle başlamıyor bu topraklarda. Kendisini önceleyen İttihat Terakki Cemiyeti, Jön Türkler ve Tanzimatçılar var; nasıl ki İstanbul Şehir Tiyatrolarının öncüsü olan Darülbedayi 1911 yılında açıldıysa, Kemalist devrimi de önceleyen 1908 yılında ilan edilen 2. Meşrutiyet var. Kemalist Cumhuriyet, İttihatçıların Türkçü kanadının ideolojik çerçevesi doğrultusunda kurulup geliştirilen bir devlet olması nedeniyle de aslında bin yıllık kadim Bizans devletinden devralınan özellikleriyle askeri ve sivil bir konspirasyon örgütü olan Jön Türk-İttihat Terakki ekolünün devamcısı. Bu ekolde adamı arkasından vururlar, bol bol darbe ve cunta örgütlerler, dış etkenlere bağlı olarak sürekli ittifak değişikliği yaparlar. Hiçbirinin fikir ve hayal dünyasında "halkın" özne olması anlamında bir demokratik yönelim yoktur. Bu anlamıyla Türk burjuva devirimi demokratik değil otoriter ve baskıcıdır. İttihatçılar ve düşünsel devamcıları olan Kemalistler ulusal bir burjuvazi yaratmak hedefiyle yola çıkmışlar ama bunun yanında geleneksel mülk sahibi sınıflarla da ittifak yapmaktan hiçbir zaman geri durmamışlardır. Bu da ülkedeki egemen sınıfsal bileşimin oligarşik hale gelmesine neden olmuştur. Yani yeni gelişen ticaret sermayesi, eşraf ve ayanlar, "tefeci mütegallibe" ve askeri-sivil bürokratik koalisyon yıkılan hanedanlığın yerini almıştır.
Bu koalisyonun en belirleyici özelliği de asla demokratik ve "özgürlükçü" olmamasıdır. Bu nedenle mesela bütün sosyalist hareketler öcü muamelesi görülmüş ve TKP doğar doğmaz katliama uğratılmıştır. 1915 Ermeni Katliamı da bu düşüncenin koruması altındadır ve hakkında tek bir olumsuz kelime edilmeden yıllarca unutulmaya terkedilmiştir. Rumlar ve Türkler bu nedenle mübadeleye tabi tutulmuştur. Bu nedenle başta ittifak kurulan Kürtler, bütün hakları yok sayılarak büyük bir baskı alınmış ve Osmanlı'daki konumlarından daha da geri bir pozisyona mahkum edilmişlerdir.
Tabi ki her şeyi berbat değildir Kemalist Cumhuriyetin. Bir takım üstyapı reformları ile kılık kıyafet değişikliği yapılmış, alfabe latinceleştiril miş, düşünsel bir özgürlük tanınmasa da üniversite ve lise eğitimi yaygınlaştırılm ış, dinin toplumdaki yaygınlığının ve görünürlüğünün önüne geçilmeye çalışılmıştır. Ama hakiki bir laikliğin oluşabilmesine de izin verilmemiştir. Aşırı milliyetçi ve ırkçı "Güneş Dil Teorileri" denen zırvalar, Türklerin geldiği varsayılan "Kayıp Mu Kıtasını" arama faaliyetleri de bu döneme aittir.
Sözün özü: Kimse kusura bakmasın ama Kemalizm sola göre/ait bir fikir değildir. Bunu demek neoliberal-muha fazakar AKP'ye destek vermek veya Taraf'la aynı şeyleri söylemek demek de değildir doğal olarak. Sosyalist solun çok önemli bir bölümü, bırakın Kemalizme destek olmayı, bu konuda konuşmak yürek isterken dahi çoğunlukla tutarlı ve cesaretli davranmıştır. Bu nedenle de sol için ifade edilen "Kemalizm etkisinde olma durumu", haksız bir ithamdır. CHP'nin önemli bir bölümünü, Kürtlerle Kuzey Irak Türkmenlerinin takas edilmesini savunan Mümtaz Soysal'ı,"Şapka Devrimini" kutlamak için 1930 model tayyör ve şapkalarla dün Kastamonu'ya koşan teyzeleri, Artvin'in bilmemne yaylasındaki tepede yılın belli bir günü oluşan "Atatürk Silüetini" izlemeye koşan binlerce insanı solcu sayıyorsanız, o ayrı tabi ki.
1. (Daha ilk cümlede)
Alıntı:
Şimdi böyle bir cümleyi edebilen biri, evrensel kriterlere göre saygın bir üniversitenin tarih/sosyoloji/siyasal bilimler vs gibi bölümlerinde birinci sınıftan ikinci sınıfa geçirilir mi? GEÇİRİLMEZ! Zira 700 yıllık tarihi olan (buna çok derin ilişkiler içinde olunan 1000 yıllık Bizans tarihi bile eklenebilir) özgül bir devlet geleneği olan bir coğrafyada, siyasi kültürünün sonlardaki 18 yıl gibi kısacık bir sürede belirlendiğini iddia edebilen birine hiçbir saygıdeğer kurumda makale yazdırılmaz, yazdıkları ciddiye alınmaz. Ama Türkiye'de düşünür, üstelik tarihsel materyalist Marxist düşünür payesi alabiliyor.Türkiye'de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1920-1938 döneminde oluşmuş, rejimin tüm kurumlarına derinlemesine sirayet etmiş, bugün de belirleyici olmaya devam eden ‘tuhaf' bir kültürdür.
2. TARİHSEL MATERYALİZM ANLAYIŞINA GÖRE TARİHİ KİŞİLER DEĞİL TOPLUMLAR/SINIFLAR YAPAR.
Ama Başkaya'nın dönemselleştirmesindeki 1938 tarihi neye gönderme yapar? Mustafa Kemal Atatürk denen tikel bir bireyin, koca bir toplumun siyasi kültürünü belirlemiş olduğuna.
Yani toplumdaki farklı faillerin güçler dinamiğinin hiçbir hükmü yoktur, Mustafa Kemal denen şahıs çıkana kadar koca bir toplum tarihsiz yaşamıştır, sonra derken bu şahıs çıkmış ve bütün bir siyasi kültürü belirlemiştir.
Bütün işi gücü yazmak, araştırmak olan ve kendini Marxist olarak klasifiye eden biri, Marxismin temel esin kaynaklarından biri olan Hegel'den nasıl bu kadar bihaber olabilir anlamak mümkün değil. Başkaya, bu kadar yoğun bir şekilde eleştirdiği kültürün tipik bir ürünü olduğunu göremiyor belki. O eleştirdiği kendilerini "Mustafa Kemal'in askerleri" diye niteleyen prof'lardan çok daha yetkin bir bilimsel tavrı olmadığının farkında değil anlaşılan.
En popüler, ikincil kaynaklardan en yüzeysel Hegel okumalarından bile bilinir ki, "Aklın Kurnazlığı"/"Cunning Of Reason" denen bir kavram vardır Hegel'de. Bu kavram, tarihin kendi mantığını realize etmek için tikel bireyleri kullandığına gönderme yapar. Hegelci Zizek bunu Sezar örneği ile açıklar. Roma'da Cumhuriyet miadını doldurmuştu. İmparatorluğun kurulabilmesi için, tarihin bir aracıya ihtiyacı vardı. Sezar'ın imparatorluk denemesi ölümüyle sonuçlandı, ancak onun öldürülmesi kişi olarak Sezar'dan, imparatorluk ünvanı olarak Sezar'ın doğmasını sağladı. Aklın kurnazlığı, birey olarak Sezar'ı kullanarak maddi açılımını gerçekleştirdi.
İnsanlık tarihinin tamamında, toplumu dönüştüren toplumsal maddi güçlerdir, bir takım iyi yürekli ya da hain tikel bireyler değil. Ancak burjuva tarihi "büyük insanlar" faili olarak görür.
3. HERŞEYİ BİR GECEDE KÜLLİYEN DEĞİŞTİREN YALITIK BİR AN OLARAK DEVRİM KAVRAYIŞI
Türkiye sosyalistlerinin en vulgarize perspektife sahip olanlarının herşeyi devrime endeksledikleri çok iyi bilinen bir durumdur. Bu kavrayışın kökenlerinin ne kadar derinde olduğunu da Başkaya göstermiş oldu bize. Eğer böyle bir devrim karayışına sahip olmasaydı şu lafı edebiir miydi?:
Alıntı:
Burda öylesine vulgar bir devrim anlayışı var ki, adeta devrimden tiyatroda dekor değiştirir gibi bir anda bütün bir çevreyi, koca bir toplumun bütün bir lebenswelt'ini değiştirmesi bekleniyor. Siz seyirciler (toplumun somut bireyleri, sınıf bileşenleri) birinci perdeden sonra fuayeye çıkıp çayınızı kahvenizi içeceksiniz, döndüğünüzde aktörler (Mustafa Kemal ve subayları) karşınıza yepyeni bir dekor içinde çıkacak;Böylece Eski Rejim kendini yepyeni bir şey olarak sunmayı başarmıştır
Alıntı:
İnsanda birazcık vicdan olsa bu lafları edebilir mi? Türkiye'nin düşünsel anlamda en büyük handikapı, -iletişim devriminin bir sonucu olsa gerek- insanlığın ulaştığı en yüksek, en gelişmiş kriterler artık çıtanın yüksekliğini belirlediği için, onları kullanarak kendini değerlendirmesi. Ha nevar bunda biz daha azına mı layığız ki diye itiraz edilebilir ama bu somut spesifik bir toplumu kendi özgünlüklerinden koparıp, soyut evrensel kriterlere göre değerlendirmekle kendini gösteren "kısa-devre" toplumu analiz etmede gerekli olan tarihsel boyutu kaçırmanıza neden olur. En gelişmiş demokrasi/modernleşme soyut evrensellerine göre bu sürece çok sonraları dahil olmuş bir toplum değerlendirilebilir mi?Yeniliği, farklılığı, moderniteyle ilgisi görüntüden ibarettir. Eski'nin yepyeni bir şeymiş gibi sunulabilmesini sağlayan da, ülkenin geçmişinde bir modernite devriminin yaşanmamış olmasıdır. Cumhuriyet aydınlanması denilen de tam bir safsatadır. Tartışmayı yasaklayan, farklı düşünceyi düşman sayıp lânetleyen, muhalifi şeytanlaştırıp cezalandıran, kişiye tapınmaya dayanan, bir dizi ‘laik kutsallıklar peydahlayan, toplumu ‘adam edilmesi gereken' bir nesne olarak gören bir rejimin modernite ve aydınlanmayla gerçekten bir ilgisi olabilir miydi?
Başkaya, kıyasıya eleştirdiği bireyi yüceltme kültünü bizatihi kendisi örnekliyor; bütün sakatlıkların sorumlusu olarak tikel bir bireyi karşımıza çıkarıyor. Bunu yaparken işin bütün bir tarihsel boyutunu ihmal edioyor.
Bu "ülkenin geçmişinde bir modernite devrimi yaşanmamıştır" diyor. Çok merak ediyorum, bir fırsat olsaydı, sormayı çok isterdim; İnsanlık tarihin hangi döneminde dünyanın neresinde kendi kafasındaki gibi bir modernite devrimi olmuştur? Kafasında öylesine ideal, öylesine normatif bir devrim konsepti var ki, ancak "idea" olarak varolabilir, bir somutlaşması örneklendirilemez.
İdeal'e en yakın durumu ele alalım; Batı modernleşmesi. Örneğin Fransız modernleşmesi. Çok basit bir soru: -basitçe- kaç yıl sürmüştür? Yıl 1789. Külotsuzlar Bastille'i basıyor, kral ve kraliçe giyotine yollanıyor, bir süre devrimci terör devam ediyor, ve diyelim yıl oluyor 1790: 1500 yıllık feodalizm bitiyor ve Fransa modern ve aydınlanmış bir ülke, şimdiki demokrasi timsali ve kültür abidesi Fransa olarak çıkıyor. Bu mudur yani olayınız? Yani 700 yıllık Osmanlı arkasına 1000 yıllık da Bizansı almış Osmanlı bu toplumun siyasi kültürünü belirleyemedi de, Kemal diye biri çıktı 18 yılda belirleyiverdi. O da eskiyi yeniymiş gibi sunmaktan öte hiçbirşey yapmadı. İşte bu yaklaşım bu ülkede toplumsal analiz diye piyasaya sürülebiliyor ve birileri de bu tür şahısları "dürüst entellektüel sosyalist" diye baş tacı edebiliyor.
Modernist devrimleri geçelim, dünyanın neresinde ne zaman herhangi bir devrim, devraldığı eski düzeni bugünden yarına değiştirebilmiştir? Güzel bir söz vardı, kaynağını hatırlayamıyorum; "Devrimler tarihi aynı zamanda karşı-devrimler tarihidir" gibi birşeydi. Devrimden bahsettiğiniz heryerde aynı zamanda bir de karşı-devrim yok mudur? Devrimci ve karşı-devrimci güçlerin savaşı, bir boks maçı gibi son düdük çalındıktan sonra galibin belli olup elinin havaya kadırıldığı ve sonrasında herşeyin güllük gülistanlık olduğu türden bir mücadele midir yoksa ucu açık bir şekilde, form değiştirse bile sürekli sürüp giden bir süreç midir? Güçler dengesi birinin ya da diğerinin lehine sürekli değişmez mi?
Naif bir soru soralım: bir devrim ortalama kaç yıl sürer? Bir devrim gecesi diye birşeyden bahsedilemeyeceğini sanırım herkes kabul eder. Peki ne kadar? Bir yıl mı, 10 yıl mı, bir asır mı? Hangi noktada, hangi ölçüm araçları kullanılarak bir devrimin nihayete erdirildiği söylenebilir? Soruya cevap bulmak değil derdim..Zaten cevap aramak için sorulmadı. Yöntemsel bir araç olarak bu tür soruları akla getirmeye vurgu yapıyorum. Zira Başkaya bu tür sorularla muhattap olmayı hiç akla getirmiş görünmüyor. Zira öyle gözlemleri bir eleştiri olarak sunuyor ki, süreç olarak devrim nosyonuna sahip biri bu tür gözlemleri bir eleştiri olarak sunamaz. O eleştiri olarak sunduğu gözlemlerin de ne kadar haksız olduğuna somut olgularla karşılık verilebilir.
Başkaya Türkiye'de bir modernite devrimi yaşanmadı diyor. Dolayısıyla Kemalist devrimi de bir modernist devrim olarak görmüyor. O zaman bazı somut olguları sıralayalım;
20.yüzyıl başı, modernleşme açısından oldukça geç bir tarihtir. Sadece batı için değil. Asya ve Amerikalarda da pekçok modernleşme projesi az çok bu tarihte belli bir düzeye gelmiştir. Bir de Türkiye'de durum ne ona bakalım, bunu yaparken de Başkaya'nın kendi tarihini milat olarak alalım: 1920.
Başlayalım: 1920'ye kadar bu ülkede şunlar var mıydı mesala? (araştırmacı bir yazarın detaylı bilgisine göre değil, ortalama bir tahayyüle göre soruyorum)
1. Dünyanın pekçok yerinde 1920'ye gelene kadar klasik edebiyatın pekçok şahaseri yaratılmıştı. Türkiye denen bu ülkede bu tarihe kadar kayda değer tek bir yazar çıkmış,tek bir roman yazmış mıdır?
2. Bu tarihe kadar, Türkiye'de eğitim hangi standartlara göre veriliyordu.? Şimdi anladığımız anlamda bir üniversite var mıydı? Bilimsel disiplinler, şimdi bize çok normal gelen yapıya göre ayrışmış mıydı? Yani Osmanlı'da bir Kimya, Fizik, Astronomi disiplinlerinden bahsetmek mümkün müydü? Farklı disiplinlere göre mi eğitim veriliyordu, yoksa tek bir ilahiyat "ilmi" altında kadiri mutlak tek bir disiplin mi vardı? Herhangi bir bilim disipilininde bir bilim adamı çıkmış mıydı?
3. 1920'ye kadar Osmanlı'da Hukuk ne durumdaydı? Farklı yaşam alanlarına göre farklı Hukuk disiplinlerini geçtim genel olarak bir Hukuk'tan bahsetmek mümkün müydü? Koca Hukuk disiplini mi vardı yoksa toplumsal hayatın bütün çatışkıları, Kadı denen birilerinin hükümlerine göre mi "çözülüyordu"?
4. Tiyatro'nun durumu neydi? 1920'ye kadar herhangi bir oyun sergilenmiş miydi? Devlet kendi sahnelerini açıp, halka düzenli olarak tiyatro sunuyor muydu?
5. Peki ya müzik? Saray erkanı dışında halk kendi ozanlarından başka müzik adına birşeyler dinliyor muydu? Konser salonları var mıydı?
6. Genel olarak halkın bir boş zaman faaliyetinden bahsetmek mümkün müydü? Yani şu ya da bu yaratıcı faaliyetle, halkın havsalasında kendi iç dünyasını zenginleştirmek diye bir mefhum var mıydı, atıyorum mesala seyahat edip başka insanları başka kültürleri tanımak diye bir dürtüden bahsedilebilir miydi? Hal böyle miydi, yoksa bütün evreni kendi 10 hanelik köyünden ibaret sanan serflerden müteşekkil bir toplum mu sözkonusuydu?
Malum örnekleri sınırsızca çoğaltmak mümkün. Birşeyin altını kalın kalın çizmek istiyorum; Yokluğuna vurgu yapmak için listeledeğimiz bütün bu sosyal fenomenlerin bu toplumun dokusuna henüz dahil olmadığı tarih 1920. Bu tarihte batı kültüründe kimlerin çıktığını, bilim, felsefe, sanat vs gibi alanlarda hangi dev adımların atılmış olduğunu şöyle kabaca bir hatırlamak, olayın skandal boyutlarındaki vehametini gösterir.
Şimdi sorgulamamıza şu soruyla devam edelim; Bu ülkede roman, şiir, politika, felsefe, müzik, tiyatro, sinema, bilim, spor adına saygı duyduğumuz benliğimizi belirlemede rol oynamış her kim varsa hangi dönemde çıkmıştır? Farklı dönemselleştirmeler yapılabilir ama benim iddiam odur ki, bugünün Türkiyesinde bu toprakların aydınlarına esin vermeye hala devam eden kaynaklar ezici bir çoğunlukla 1920 sonrası Cumhuriyet döneminin ürünüdür. Bu bariz olgu gün gibi ortadayken Başkaya bilmem ki hangi vicdana göre "Cumhuriyet aydınlanması denilen de tam bir safsatadır" diyebiliyor. 1920'ye kadar kayda değer tek bir kültür ürünü vermemiş, kendi kapalı evreninde sadece herhangi bir canlı organizma gibi hayatta kalmaktan başka birşey yapmamış bir toplumda iyi kötü artık yazardan, şairden, bilim adamından, tiyatrocudan, sinemacıdan, düşünürden bahseder hale gelinmiş, toplumda üniversiteler, bilimsel disiplinler, konser, tiyatro salonları görülmeye başlamış ama bütün bunlar Başkaya için "Eski rejimin kendini yeni birşeymiş gibi sunmasından" başka bir anlam ifade etmeyebiliyor. Eh be kardeşim insafın kurusun, modernleşme dediğin başka nedir ki demekten başka ne söylenebilir bilmiyorum?
Başkaya'nın "Eski Rejimin kendi yeni birşeymiş gibi sunması" dediği şey, devrim/karşı-devrim diyalektiğinde karşı devrimci unsurların direnişinin tezahürleri olmasın sakın? Yani bu anlamda her devrimin kaçınılmaz olarak başına gelen yapısal bir durum değil midir sözkonusu olan? Devrim/karşı-devrim diyalektiğinin nihai sonucunun görülebilir menzilde olamayabileceği, devrimin kesintisiz bir süreç olması gerektiği, karşı-devrimin hiç beklenmeyen bir anda avantajı ele geçirebileceği Başkaya düzeyinde birinin gözden kaçırması nasıl mümkün olabiliyor? İnsanlık tarihi ihanete uğrayan devrimlerle, restorasyon süreçleriyle dolu değil midir?
Ha empati kurmaya çalışırsak Başkaya'nın kaygılarını anlayabiliriz; hepimizin bildiği gibi otoriter/nobran devlet geleneği bu topraklarda bir vakıadır. Ama bu vakıayı bütün çetrefil dinamiklerinden izole edip, beğenseniz de beğenmesiniz de bu ülkenin modernite devrimi olan Kemalizme bağlamak en hafif tabiriyle vulgarizasyondur. Ne bekliyorsunuz? Bu saatten sonra bu ülkede sizin kendi kafanızdaki kıymeti kendinden menkul, işin kitabına uygun dört başı mamur bir modernite devrimi mi?
Anlaşılan Başkaya, post-modern Zeitgeist'ın etkisinde kalıp, Kemalizmi baş kötü ilan etme piyasasında kendine "harbi soldan" bir yer kapma derdine düşmüş. Bir modernleşme projesi olarak Kemalizmi savunmanın bir alıcısı kalmadı ya, ancak öbür tarafta da serde onurlu sosyalistlik var, sonuçta işte böyle ucube bir orta yol bulmuş..
Lanet olsun deyip "alıp başını gitme" sendromuna kendini koyvermek geliyor insanın içinden. Bu ülkenin "onurlu" sosyalistleri bile gaflet, hatta belki hıyanet içinde..O kadar öyle ki, en yoz teraneyi terennüm edenler korosuna katılmakta hiçbir beis görmemiş;
Alıntı:
Bunun Taraf'ın söyleminden ne farkı var?"Kemalizm'le aradaki sınırın kalın çizgiyle ayrılmadığı koşullarda ve köklü bir anti-militarist bilinç yokluğunda solun darbeler karşısında tutarlı bir tavır ortaya koyması elbette mümkün olamazdı ve olmadı.
Dünyanın hangi coğrafyasında, hangi "sosyalist" devrim değişen ölçülerde ulusal-kurtuluş hareketleriyle bulaşık olmamayı başarabilmiştir ; Marx'ın öngördüğü türden katıksız bir sosyalist devrimi insanlık henüz deneyimlemedi. Sıralayalım;
1. Sovyet Devrimi; İçinden çıktığı konjuktür başlı başına dünya çapında bir uluslar savaşı.
2. Küba Devrimi: Amerika'nın genelevi olmaya itiraz, sosyalist duygulardan belki daha ağır basıyordu.
3. Vietnam: Açık ABD işgaline duyulan nefret, marxist öncüllerden çok daha belirleyiciydi belki de.
4. Çin: Japon, İngiliz vs farklı emperyalizmlere karşı ulusalcı duygular temel unsurlardan biriydi.
Ulusal kurtuluş devriminin bir devamı olarak gelmek 20.yüzyıl sosyalist devrimleri için nerdeyse bir normdu..
Eğer bugün Türkiye solunu bir ulusal kurtuluş mücadelesinin ve Türk modernleşme projesinin temeli olarak Kemalizmle bulaşıklığı yüzünden mahkum ediyorsanız, bir sonraki adım Chavez'i de makum etmektir.
Başkaya'nın çıktığı yer ne kadar "soldan" olursa olsun, vardığı yer liberal demokrasici post-modern Zeitgeist'tır.

Osmanlı Devletinde son dönemde "aşağıdan" gelen demokratik içerikli en önemli hareket Ermeni bağımsızlık hareketiydi ve büyük bir katliama uğradılar. Taşnak Partisi 1913'e kadar İttihatçılarla beraber hareket ediyordu. Balkan Savaşının ardından işler değişti ve Türk-Ermeni Savaşı patlak verdi.
Ermeni hareketine ve halkına yönelik uygulanan imha politikası uzun süre değinilmeden geçen bir noktadır. Kemalist devlet bu politikayla hiçbir zaman yüzleşmemiştir. Benzer bir politikayı Kürtlere karşı uygulamakta da tereddüt etmemişlerdir. İstediğiniz kadar romancı/müzisyen/şair/teknik direktör yetiştirin; kurduğunuz devletin köklerinde bir suç, hem de çok büyük bir suç varsa, devletinizden de toplumunuzdan da bir hayır gelmez. Aynen şu an yaşadığımız gibi...