Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika Çamlıhemşin'in Sosyalist Belediye Başkanı İdris Lütfü Melek ile Söyleşi
 

Çamlıhemşin'in Sosyalist Belediye Başkanı İdris Lütfü Melek ile Söyleşi Popüler

 

 

Melek, 1960’da Çamlıhemşin’de doğdu. Ege Üniversitesi Gazetecilik bölümü mezunu. 1984-1988 yılları arasında Odak ve Gün dergilerinin yazı işleri müdürlüklerini yürüttü. Çeşitli sol siyasi partilerin ilçe başkanlıklarında ve yönetim kurulu üyeliklerinde görev aldı. Ege Çamlıhemşin- Hemşin Derneği ve Ege Kaçkar Derneği üyesi. TÜSTAV mütevelli heyeti üyesi. 29 Mart yerel seçimlerinde Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde girdiği seçimde beş rakibini geçip oyların % 46.2’sini alarak seçimi kazandı.

 

 

• Çamlıhemşin’deki adaylık süreciniz nasıl başladı?

 

– Çamlıhemşin’deki bu çalışmanın aşağı yukarı dört yıllık bir geçmişi var. 2004 seçimlerinin hemen sonrasında Çamlıhemşin için çok da bir şey yapılamayacağı ortaya çıkmıştı, ilk altı ayda. Ve insanlarda bir arayış vardı, bir beş yılın daha kaybedildiği duygusu vardı. Tabii siyasi bir takım sıkıntılar da vardı. Diyebilirim ki, ta o zamandan bir beş yıl kaybettik, şimdi ne yapabiliriz arayışı vardı. Ama tabii bununla birlikte, artık Çamlıhemşin için bir şey yapılamaz, umutsuzluğu da vardı. İşte biz o dönemde devreye girdik. İstersek mutlaka bir şeyler yapabiliriz diye düşünüyorduk. Düğünlerde, cenazelerde, yemeklerde... her türlü ortamda, her Çamlıhemşinli gibi biz de bunu tartışıyorduk. Sonra bu tartışmalar yayılmaya başladı. İzmir’deki Çamlıhemşinliler olarak da biraz daha fazla yaptık bu tartışmayı. Ankara’daki arkadaşlar da, bize tartıştığınız, konuştuğunuz, bize de gönderin dedi. Onlar da bu yazılı metin üzerinden düşüncelerini bizlerle paylaşmak istediler. İzmir’deki 5-6 arkadaş olarak ne yapılabilirin halini kâğıda döktük ve bunu, sadece Ankara’daki arkadaşlara değil, ülke genelinde ve ağırlıklı olarak tabii Çamlıhemşin’de yaşayan arkadaşlarımıza gönderdik. Yani biz 100 kişiye mektup göndererek, şöyle bir şey yapılabilir, bir yol haritası çıkarılabilir, bu konuda istekli olan, elini taşın altına sokmak isteyen tüm Çamlıhemşin sevdalılarıyla birlikte böyle bir çalışmaya varsanız, biz de varız dedik. Mektuba çok olumlu tepkiler geldi ve bunun üzerine 2006’nın Ağustos’unda ilk toplantımızı yaptık ama o zamana kadar da daha küçük ölçekte bir dizi toplantı, görüşme yapmıştık. 2006 Ağustos’unda yaklaşık 30-40 kişiyle bir toplantı yaptık. Ve o toplantılar yılda iki kere olmak üzere, seçime kadar devam etti. 100 kişiye gönderdiğimiz mektupta 10 maddelik bir yol haritası önermiştik, diyebilirim ki o günden bugüne önerdiğimiz o yol haritası hiç sekmeden, sıralamasında bile değişiklik olmadan uygulandı. Bunu yaparken tabii, partiler üstü bir yaklaşım içinde olduk. Yani çok farklı siyasi partilerin üyelerinin de içinde olduğu bir çalışmaydı ama hiç kimse parti kimliğini öne çıkarmadı. Bizim ortaklaştığımız bir tek şey vardı, Çamlıhemşinli olmak ve bir tek kriterimiz vardı, Çamlıhemşin’i sevmek ve onun geleceği için kaygı duymak. Muhtarların da içinde olduğu mahalle temsilcileri oluşturduk. Her mahalle temsilcisi olan ekip, kendi mahallesiyle diyalog kurdu. Temsilciler projeleri anlattı ve halkın geniş kesiminden destek gördük. Bir tür doğrudan demokrasi deneyimi yaşadık diyebilirim. Hatta son aşamaya gelindiğinde her mahalle kendi aday adayını önerdi. Bu aday adayları arasında, mahalle temsilcilerinden oluşan bir ilçe meclisi oluşturmuştuk. Bu heyet, ilçe meclisi yani, belediye başkan aday adayları arasında da seçim yaptı. Ben bağımsız aday oldum ve seçildim ama bu benim bireysel tercihim değildi. Bu Çamlıhemşin halkının, mahalleler birliğinin ortaklaşa ürettiği bir durumdur. Aday adayıyken, ön seçimle aday oldum. Buna Çamlıhemşin halkı karar vermiş oldu. Hatta bunu bir adım daha ilerleterek, belediye meclisi listesine koyacağımız arkadaşlarımızı da yine mahalleler kendileri belirledi. Her mahalle kendi temsilcisini önerdi. Hatta kimi mahalleler de belediye meclisindeki sıralamayı bile belirledi. İşte böylesi bir aşağıdan yukarıya, halkın katılımıyla; açık, şeffaf bir doğrudan demokrasi deneyimi yaşadık.

• Peki, bu sürece kadar sizin ÖDP içinde de siyaset yapmış biri olduğunuzu bilerek, biraz ÖDP’den konuşalım isterim. ÖDP’nin Hopa deneyimi, yerel siyasetteki durumu ile ilgili neler düşünüyorsunuz? ÖDP’nin yerel siyasette kendini ifade etmeyle ilgili sıkıntıları nedir?

 

– Buna geçmeden önce şunu belirtmek istiyorum. Belediye başkanlığını % 46.2 oyla kazandık. Ama seçimi kazanmasaydık bile Çamlıhemşin yine kazanmış olacaktı. Zaten seçim sloganımız da, “Çamlıhemşin kazanacak”tı. Radikal’de Erkan Goloğlu’nun bir tespiti var, çalışmamızla ilgili. Bir toplantımıza tanık olmuş. Diyor ki, böyle bir çalışma modeli, böyle bir yöntem, yani halkın içinde olduğu bir çalışmadan bahsediyor, sandıktan çıkmasaydılar da, Çamlıhemşin kazanmış sayılırdı. Gerçekten de sonuç ne olursa olsun bu çalışmanın kendisi bir kazanımdır. Çünkü yıllarca Çamlıhemşin’deki mahalleler arasında bir kamplaşma vardı. Bir mahalle öbür mahalleye güvenmiyordu, ilişkiler inanılmaz derecede zarar görmüştü. Bu çalışmayla biz esasında Çamlıhemşin halkının birliğini de sağlamış olduk. Çamlıhemşin halkı gözle görülür bir biçimde özgüvenini kazanmıştır, komşusuna güvenmeyi öğrenmiştir ve birlikte bir şeyler yapabilmenin mümkün olduğunu görmüştür. Yani sandıktan biz çıkmasaydık bile, bütün bunlar tek başına da Çamlıhemşin için büyük bir kazanımdır. Esasen böyle bir durum sosyal boyutuyla bakıldığında, işin bu yanı bana çok daha anlamlı geliyor.

 

Yerel siyasette sıkıntı sadece ÖDP’de değildi. Bütün solda genel olarak bir sıkıntı var. Sosyalist düşünce şunu aşamadığı sürece, yerinde saymaya mahkûmdur: Birincisi 12 Eylül’den bu yana devam eden, ettirilmek istenen o kısır siyasi rekabetçi, çatışmacı anlayışın aşılması gerekiyor. Küçük hesaplarla, grup hesaplarıyla yola çıkmak değil önümüze koymamız gereken genel çıkarlar olmalı. Halkın çıkarlarını önümüze koymamız gerekiyor. Hopa’da yaşanan esasen budur. Orada bir defa sosyalist hareketin ve kadroların kendilerini aşmaları gerekiyor. 12 Eylül’den önceki çatışmacı kültürün bir yana atılması gerekiyor. Bence ÖDP’nin kurulmuş olması bile esasen 12 Eylül öncesinin reddiyesidir, özeleştirisidir. Fakat bunu ne yazık ki hâlâ bazı arkadaşlarımız söylemde devam ettirmelerine rağmen, eylemde buna uygun bir tutum sergilemiyorlar. Bence mesele budur ve Hopa’daki kayıp sadece ÖDP’nin değil Türkiye Sosyalist hareketinin kaybıdır. Tabii her şeyden önce de Hopa halkının kaybıdır. Mesela bizim Çamlıhemşin’de kazanmamızın çok önemli bir nedeni de şudur: Çamlıhemşin’de ne biz ne de bir başkası hiçbir zaman siyasi kimliğini ön plana çıkarmadı. Ortak aklı yakalamaya çalıştık ve yakaladık, buna inanıyorum. Zaten Çamlıhemşin’de örgütlü gelenekten kimse de yoktu. Kimse kusura bakmasın ama başarımızın bir nedeni de budur. Yani halkla birlikte hareket ettik.

• Çamlıhemşin’in sol ve sosyalist bir menşei yoktu zaten. İnsanlar sizin bu gelenekten geldiğinizi bilmelerine rağmen ve bir takım tereddütler yaşamalarına rağmen size güvendiler. Ama siz parti kimliğiyle aday olmadınız ve bağımsız olarak aday oldunuz. Bir sosyalist partiden aday olsaydınız seçilebilir miydiniz?

 

– Olmayacaktı, mümkün değildi. Bir kere Çamlıhemşin’de benim ÖDP’li, eski TİP’li olduğumu ve tüm TİP, TBKP, SBP, BSP, ÖDP süreçlerinde aktif görevler yaptığımızı Çamlıhemşin’de bilmeyen yok. Özgeçmişimi yazdığım seçim broşüründe açık açık belirttim. Hangi vakıfların yöneticisi olduğumu, hangi partilerde görev yaptığımı. Yani herkes biliyor. Sol-sosyalist kimliğimi bütün Çamlıhemşin halkı hatta çevre biliyor. Ama buna rağmen insanlar bu güveni duydular çünkü her şeyi onlarla birlikte, şeffaf ve açık bir biçimde yaptık. İnsanlar neyin yapıldığını görmekle kalmadılar bizzat kendileri yaptılar. Mesele bunu yapabilmekte zaten. Masa başında oturup, yönetim kurulu toplantılarında ahkâm kesmekle bu işler yürümüyor. Çok iyi şeyler söylüyoruz fakat bu söylediğimiz şeyleri kapıdan çıktıktan sonra unutuyoruz. Dışarı çıkınca herkes yine bildiğini okumaya başlıyor. Bunu aşmak gerekiyor yani bir şey yapmak gerekiyor. Konuşulanları, kararları hayata geçirmek için bir defa oturduğumuz yerden kalkmamız, sokağa inmemiz, halkın içine girmemiz gerekiyor. Türkiye sosyalist hareketinin yapmadığı bence budur. Eğer istenirse yapılır. Biz bunu Çamlıhemşin’de yaptıysak, Türkiye’de yüzlerce, binlerce Çamlıhemşin var, hepsinde başarılabilir. Yeter ki istensin. Biraz emek, biraz inat, biraz sabır, biraz akıl: Bu işin reçetesi budur. Ahkâm kesmekle, bir takım sözcükleri büyük harf yapmakla, bir takım sözleri kendini yırtar gibi hançereden yüksek sesle bağırmakla, slogan atmakla filan olacak şeyler değil bunlar. 49 yaşındayım, 17 yaşından beri kesintisiz bir biçimde sosyalist hareketin içindeyim. Yeterince deneyimim var bu konuda, sloganlarla hiçbir yere varılamıyor. Önemli olan ayaklarını yere basmak, bir hedef koymak, bu hedefe doğru da emin adımlarla, inatla, sabırla ve akılla yürümek, bunun başka yolu yok. Bir şey yapacak mısın, bunu yap! Biz bunu, TBKP döneminde çok iyi yaptık. 30-40 yıldır, “141-142’ye hayır” diye sokaklarda slogan attık fakat 141-142’ler ve DGM’ler devam etti. Fakat biz 90’lı yılların başında fiili durum yarattık, TBKP’yi kurduk, 141-142’yi fiilen işlemez hale getirdik. Ve gittik kendimizi ihbar ettik Cumhuriyet başsavcılarına. İşte biz buyuz dedik, buyurun yargılayın. Onlar düşünsün! Şimdi de bir fiili durum yaratmak gerekiyor. Bu her şey için geçerli. Bir de şöyle bir şey var bakın. Yüzde doksan bizim arkadaşlarımız soruyor, ne yapacağız diye. Bu soruyu değiştirip, önce ‘ne yapacağım?’ demek lazım. ‘Ne yapacağız?’ dediğin zaman kendini en baştan o işin dışına çıkarmış oluyorsun. Biz buradan hareket ettik. Biz bu çalışmaya başlarken partili, partisiz arkadaşlarımızla şunu tartıştık: 12 Eylül’den önce sol hareket bölünmüştü, parçalanmıştı, dolayısıyla bir şey yapamadı. 12 Eylül’den sonra da TBKP, SBP, BSP, ÖDP gibi bir birlik sürecine girildi, sol hareket birleşti ama yine bir şey yapamadı. Birlikte gibi göründü ama içeriden parçalıydı. Ben latife olarak, bırakın ben şimdi tek başıma bir şey yapmak istiyorum, dedim. Bir de bunu deneyeyim, kaybedecek bir şeyim yok. Parçalanmışken bir şey yapamadık, birleştik yeni olmadı, o zaman ben tek başıma bir şey denemek istiyorum Çamlıhemşin’de, bana izin verin dedim. Bunu şunun için vurgulamak istedim, birey olarak bile bir şeye başladığınız zaman, eğer sizin hattınız ve hedefiniz doğruysa ve yönteminiz benimsenirse mutlaka insanlar sizinle birlikte hareket edecektir. Çamlıhemşin küçük bir yer, orada başarmak zor, denildi. Böyle değil işte. Çamlıhemşin küçük, bir takım özgünlükleri var, avantajları var… hepsine evet ama küçük olmasından dolayı birçok dezavantajı da var tabii. Bunu kimse görmek istemiyor.

• Nedir peki dezavantajları Çamlıhemşin’in?

 

– Örneğin Çamlıhemşin’de 100 kişiye birer laptop dağıttınız zaman siz o seçimi kazanamazsınız. Atacağınız her adım, herkes tarafından, her an görülebilir durumdadır. En küçük bir hatanız yarım saat içinde bütün seçmenlere ulaşabilir, ulaşıyor da zaten. Olumlu yanlarla olumsuz yanlar iç içedir her zaman. Diyalektik bir ilişkidir bu. İkincisi size başka bir şey söyleyeyim; çalışma yöntemimiz daha önce bizim kullandığımız ve sağ güçlere kaptırdığımız yöntemlerdi. Biz Çamlıhemşin’de bunu yeniden geri aldık ve uyguladık. Mesela, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü aynı zamanda Mevlit kandiline denk geldi. Ve biz Çamlıhemşin’de, belediye meclisi adayı kadın arkadaşlarım ve eşimle yüzlerce karanfil dağıttık, bütün evleri dolaştık, birimiz karanfil verirken, diğerimiz lokma verdi. İlk etapta solcu arkadaşlarımızdan bazıları buna tepki gösterir gibi oldular ama sonucu onlar da gördüler. AKP’li arkadaşlarımız açık açık şunu söylediler bize: Yahu Mevlit kandilimizi de elimizden aldınız! Şaşırdılar tabii. Biz de onlara, o kadar çok değerlerimizi sahiplendiniz ki, bir Mevlit kandilini de biz sizden aldık, ne var yani dedik!


• ’70’lerde sol siyaset her vesileyi kullanarak halka ulaşabiliyorken, 12 Eylül’den sonra bu tarzı, yöntemi sağa kaptırdı, mı diyorsunuz?

 

– Evet, bu siyaset tarzı kaybedilince başarısızlık geldi. 12 Eylül öncesinde partideki ağabeylerimiz parti lokallerinden bizi kovarlardı. Ne işiniz var burada deyip, bizi fabrikalara, okullara, mahallelere gönderirlerdi. Oradaki insanlarla, emekçilerle konuşmamızı, vakit geçirmemizi, yiyip içmemizi isterlerdi. Parti lokalinde birbirimize ahkâm kesmemizi istemezlerdi. Şimdi de, belki ağır gelecek ama kimse kusura bakmasın, -zaman zaman ben de bunun içine girdim o yüzden kendimi de eleştiriyorum-, parti lokallerinde ve meyhanelerde solculuk yapmayı bırakmamız gerekiyor. Beş kişi bir araya gelip, bir şeyler başlatalım. İnanın hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir. Bir şey yapın; olmuyorsa en azından olmadı diyebilirsiniz. Oluyorsa zaten çok güzel şeyler oluyor. Demek istediğim budur.


• ÖDP’deki siyaset deneyiminizin muhasebesini nasıl yapıyorsunuz?

 

– ÖDP’nin kuruluşundan bu yana içindeyim. Aktif görevler aldım. 12 Eylül’den sonra siyasi çizgimi devam ettirmiştim. TBKP’yi kurduk, ben orada görev aldım, TBKP Sosyalist Birlik Partisi’ne dönüştürüldü, orada da görev aldım. Sonra bu süreç BSP’ye dönüştü, BSP başka güçlerle birleşip ÖDP’ye evrildi; ben bu çizgide partide görev yaptım. Bağımsız aday olunca hem yasal açından hem ahlâkî açıdan ÖDP’den istifa ettim. ÖDP çok önemli bir deneyim bence. Şunu iddia ediyorum: ÖDP belki bir şeyleri başaramamış olabilir ama bu ÖDP projesinin yanlışlığından kaynaklanmıyor, aksine ÖDP projesinin hayata geçirilememesinden kaynaklanıyor. 1996’daki ÖDP projesini aşan bir proje yoktur hâlâ. Bunu proje anlamında söylüyorum, parti anlamında değil. Bence ÖDP projesi hayata geçirilememiştir. ÖDP projesi, isim vermek istemiyorum, ÖDP içindeki insanlar tarafından sabote edilmiştir. Çeşitli aşamalarda ÖDP projesi sabote edildiği için ÖDP başarılı olamamıştır. Yoksa bunca zaman geçmesine rağmen ÖDP’nin önerdiği projeyi kimse önerememiştir, bugün kimi çevrelerde öneriler birtakım projeler var, bundan da haberdarım ama bunlar da esasen ÖDP projesidir. Bu proje beceriksizce ve hunharca çarçur edildiği için, başarı sağlanamamıştır. Bundan sonra nasıl olur, nasıl gider, olur mu olmaz mı, tartışılır. Tabii ilişkileri yıpratırsanız, birbirinizi kırıp dökerseniz bir takım şeyler onarılmaz hale geliyor. Ve bugün ÖDP’nin içinde bulunduğu durum hiç hoş değil. Buradan bir çıkış bulma konusunda her geçen gün umutlar zayıflıyor. Ama şunu da söylüyorum ve savunuyorum; bir şeyin yerine daha iyisini, en azından teorik olarak koymadan, mevcudu da elden çıkarmamak gerekiyor. Yani son dakikaya kadar eldekini düzeltmek, geliştirmek için mücadele vermek gerekiyor.


• Uzun bir hazırlık ve uğraştan sonra, düşüncelerinizi pratiğe dökmek için bir imkân elde ettiniz. Şimdi önünüzde 5 yıl var. Bu 5 yılda Çamlıhemşin’de neler yapmayı planlıyorsunuz? Önünüzde ne gibi engeller var? Desteğiniz ne ölçüde?

 

– Çamlıhemşin’in çok büyük sorunları var elbette. Hem Karadeniz’in hem Türkiye’nin dışa açılan yüzü. Burada tabii bizim Çamlıhemşin belediyesi olarak imkânsızlıklarımız daha çok. Bir tek imkânımız var, o da halkın güveni, heyecanı ve Çamlıhemşinlinin elinde bulundurduğu ilişkiler. Bir başka imkân da Çamlıhemşin ve Ayder’in bir marka olması. Birçok özelliği ve özgünlüğü olan, doğallık,tarih ve kültür bakımından da ayrıksı bir yer. Burada biz çatışmak için değil, çalışmak için yönetime talip olduk. Birçok projemiz var tabii. Öncelikle, Çamlıhemşin’in geleceği eko-turizme bağlı. Turizm dışında bir geleceği yok. Dolayısıyla Çamlıhemşin’in ekolojik yapısını, doğal dokusunu bozmadan yatırımlar yapmamız gerekiyor. Bu yatırımların iki üç yolu var. Birincisi Çamlıhemşinli işadamlarımızın oraya dönmesini ya da katkı koymasını sağlamamız gerekiyor. İkincisi devlet olanaklarından yararlanmak gerekiyor. Son olarak da AB fonlarından faydalanmamız gerekiyor. Bunlar için çalışmalar başladık, mesela ilk projemiz şu: AB’nin kadın istihdamına dönük bir programı var. Yaklaşık 70-80 kadın arkadaşımızı kursiyer olarak belirledik. Eğer o proje çıkarsa eko-turizm ve yayla pansiyonculuğu üzerine bir programı hayata geçireceğiz. Bu hem kadınlarımızın istihdamını sağlamış olacak hem de Çamlıhemşin’e bir girdi sağlamış olacak. Çamlıhemşin’i siyasi çatışmalara heba etmemek gerekiyor. Seçim bitti, bence tartışmalar da bitmeli. Şimdi artık hizmet etme zamanı. Mesela belediye meclisine bizim listemizden yedi, AKP’den de iki arkadaşımız girdi. Komisyonları oluştururken biz AKP’li arkadaşları da bu komisyonlara aldık. Yani Çamlıhemşin sadece kazanan listenin değil kaybeden listenin de ilçesi. Bir de etnik yapısı var tabii ilçenin; Lazlar ve Hemşinliler. Nasıl ormanlarında her türlü bitki yetişiyorsa, bu halklar da Çamlıhemşin’in gerçeği. Böyle olduğu için Çamlıhemşin güzeldir zaten. Bu çoğulcu yapı bize zenginlik katıyor. Biliyorsunuz kültürümüzün en temel değeri horondur. Horon el ele, omuz omuza oynanan bir oyundur. Bu el eleliği bütün hayatımıza yansıtmamız gerekiyor.

• Gurbette yaşayan Çamlıhemşinlilerin ne gibi katkılar olabilir? Gurbette yaşayanlarla yerleşik olanlar arasında bir anlaşmazlıktan söz edilebilir mi?

 

– Çamlıhemşin hep göç veren bir ilçe. Dolayısıyla gurbetçi bir toplum. 150 yıldır memleketi dışında para kazanmış ve gelip memleketine yatırım yapmış bir halk. Çarlık Rusya’sında dedelerimiz pastacılık, fırıncılık yapmış ve orada kazandığıyla gelip burada bahçe, duvar, ev, konak, köprü ne varsa yaptırmış. Bu gelenek devam ediyor, Çamlıhemşin’in büyük bölümü hâlâ gurbette yaşıyor. Ama Çamlıhemşin’in dışında yaşayan arkadaşlarımız Çamlıhemşin’i bıraktıkları gibi bulmak istiyorlar. Bu onların en doğal hakkı. Ama Çamlıhemşin’de yaşayan arkadaşlarımız da ekmek yemek istiyorlar. Burada tabii bir ayrılık ortaya çıkıyor. Hayattan kaynaklanan bu iki farklı bakış açısını mümkün olduğunca uyumlu hale getirmek gerekiyor. Bunu da Çamlıhemşin’in ortak aklına dönüştürmeye çalışacağız.


• Siz de gurbetten buraya gelerek bu göreve talip oldunuz. ‘Dışarıdan’ gelen bir Çamlıhemşinli olarak, buraya bu çalışma için geldiğinizde halet-i ruhiyeniz nasıldı?

 

– Birincisi ben zaten her Çamlıhemşinli gibi Çamlıhemşin’deki imkânsızlıklardan ötürü gurbete gittim. Benim dönemimde Çamlıhemşin’in en yüksek okulu ortaokuldu, lise yoktu. Liseyi okumak için İzmir’e gittim. İzmir’de liseyi bitirdikten sonra üniversiteyi kazandım, yine İzmir çıktı, bu sefer İzmir’de kalmak zorundaydım. İş hayatına başladım ama bu süreçte Çamlıhemşin’den kopmadım. Ailem de orada olduğu için her yaz gidiyordum. Ama seçimle ilgili süreç 1999’da başladı. Arkadaşlar beni çağırıyordu ve Çamlıhemşin’de bir şeyler yapalım istiyordu. Ama o zaman bu sadece temenni düzeyinde kalıyordu. 2004 yerel seçimlerinde bu talep biraz daha arttı. Aslında son süreçte aday olmak aklımın ucundan geçmiyordu çünkü bireysel şartlarım buna uygun değildi. 33 yıl İzmir’de yaşamışsın, belirli bir sosyal çevren var ve bir çırpıda hepsini bırakmak zorundasın, ama birilerinin bir şeyler yapması gerekiyordu. Bu sefer ben oldum yarın bir başka arkadaşımız olur. Çok güzel şeyler yapacağımıza inanıyorum. Çünkü arzu ettiğimiz birliği mahalleler birliği çatısında bir araya getirdik. Bizim için seçimi kazanmaktan daha önemlisi bu birliğin devam etmesi.

Birikim Dergisi'nden alınmıştır.

Söyleşiyi yapan: Uğur Biryol

 

 

 

 

 

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (17)
  • AliOsman
    avatar

    Gene sonuçla ilgileniyorsun Güçlü :-) Önemli olan elemanı katmak değil. Bahsettiğin kişi biraz zorlanırsa bulunabilir.Daha önemlisi bu eleman nasıl içimizden çıkar? Sorun bu bence... Diğer taraftan ifade ettiğin toplumsal adaletçi,antikapitalist,dindar müslüman yaklaşımın benim söylemeye çalıştığım şeyin iyi anlaşılmadığı hissiyatını yaratttı. Ben net olarak şöyle diyorum : Bahsedilen tipoloji eşitlikçi, emek sömürüsüne hayır diyen,sosyalist,sınırsız ve sınıfsız toplumdüşü olan yani özet olarak senin benim gibi birisi... Farkı, inanan ve kısmi de olsa ibadetlerini yerine getiren bir sosyalist olması. Buna teorik olarak pek kimsenin karşı çıkacağını sanmıyorum.Bizde olan, kısmi olarak sende de olduğunu düşündüğüm, 'gelmek istediler de gelme mi dedik ?' yaklaşımı... Tekrar altını çizmekte fayda görüyorum,olay bu değil ! Bu tipoloji sol içinde yaratılması mümkün mü ? Bana göre şu an ki sol mentalite ve yaklaşımla neredeyse olanaksız... Olsa bile numunelik 3-5 kişi olur hepsi o kadar. Senin ifade etmeye çalıştığın şey daha çok Yeşil Sosyalizm gibi bir şey sanırım. Vicdan sahibi, antikapitalist, dindar...

  • guclu
    avatar

    Dediğin tipte insanların içimizden çıkması için, bir halk hareketinin oluşması gerekiyor. Ancak bir halk hareketinin içinden çıkar çıkarsa hem inançlı hem solcu insanlar.Çoğalma dönemlerinde çeşitlilik de artar. Ama çoğalmanın sırrı nedir dersen, hiçbir fikrim yok açıkçası. Ama hem sosyalist hem müslüman birileri olacaksa içimizde, benim için hiçbir mahsuru yok. Ya biz, yani dinsel düşünce ve pratiğe uzak olan solcular olarak bir biçimde dine yöneleceğiz ya da dindar insanlar arasında, onların inançlarına hürmet ederek örgütleneceğiz. Eskiden olduğu gibi, millet camiye gidip çıkışta "Tek Yol Devrim" diye yürüyüşe katılacak. Bana uyar.

    Benim için mesele uzun zamandır ateizm ve din ile ilgili değil. Solculuk kriterlerim arasından dinsizlik ve ateizmi çıkaralı oluyor epeydir. Kemalizmin getirdiği kaba bilimciliğin etkisidir bu olsa olsa. Her şeyin pozitivizm ile anlam kazandığı bir dünya görüşü değil benim için sosyalistlik. Dindar değilim doğal olarak ama dünya görüşümü dine ve tanrıya karşı olmak üzerine kurmuyorum. Bu tür konuları epeydir düşünmüyorum ve çok da merak etmiyorum açıkçası. Agnostik falan diyorlar benim gibilere sanırım. Söylemekte bir sakınca yok, ateist değilim. Hem de epeydir değilim. İtiraf edeyim :-)

  • AliOsman
    avatar

    Yumurta tavuk meselesi.. Halk hareketini oluşturmak için gerekli olan şeyler ne ve nasıl yapılmalı ..?

  • guclu
    avatar

    Ne güzel sormuşsun;-) Bilsek de yapsak...

  • AliOsman
    avatar

    İşte ben de bilmeye yaklaşmanın yolunu söylüyorum. Ya da en basitinden tartışma açma niyetindeyim. Halk hareketi yaratmak için önemli bir parametrenin altını çizmeye çalışıyorum.

  • AliOsman
    avatar

    Bu arada agnostik düşünce ile ilgili yakın düşündüğümüz sanıyorum. Özet olarak kendimi bu konu da ifade etmek istersem :İnsanlara ateizmi dayatmak en az teizmi dayatmak kadar anlamsızdır.

    Konuya ilgi duyanlar için www.agnostik.org iyi bir kaynak olabilir.

  • guclu
    avatar

    Baskın Oran'ın son derece güzel ve su gibi okunan bir kitabı vardır, "Nerede O Eski Mapushaneler!" diye. 12 Mart dönemi cezaevi anılarını anlatır Oran. Oradan aklımda kalan bir anekdot var, paylaşayım.

    Ankara Merkez Kapalı Cezaevinde Baskın Oran, en yakın arkadaşı Mete Tunçay'la beraber yatmaktadır, 141-142'ye muhalefetten. O zamanki koğuş sisteminde herkes beraber yatıyormuş, yani siyasilere ayrı bir koğuş henüz tahsis edilmemiş, günümüzdeki F tipi sisteme ise onyıllar var daha. Her neyse, Oran ve Tunçay'ın koğuş arkadaşları arasında Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Dev-Gençli öğrenciler de var ve bu arkadaşların hepsi de bu ikisinin öğrencileri. Koğuşun önemli bir kısmı da adi suçlardan yatan "halkımızın" sıradan üyeleri. Bizim Dev-Gençliler "halkımızı" bilinçlendireceğiz diye hemen damardan propagandaya başlıyorlar, kafadan "Allah yok, peygamberin kafası güzelmiş, bunlar zırva" diye başlıyorlar konuşmaya. Tunçay da Oran da çocukları bir kenara çekip kalaylıyorlar, "Oğlum sizde kafa yok mu hiç, bu yaptığınız Kemalistlik, solculuk böyle yaygınlaşmaz" diye akıl veriyorlar da dinleyen olmuyor hiç:P

  • guclu
    avatar

    Bu siteye toplumsal adaletçi, antikapitalist ve dindar bir müslüman katılımcı bularak başlayabiliriz o zaman :-)

  • guclu
    avatar

    Doktor Kıvılcımlı'nın son derece özgün ve enteresan bir adam olduğunu düşünüyorum.

    http://www.onergurcan.org/hikmet kivilcimli//

    Yukarıdaki linkte belli başlı tüm çalışmaları var.

    Chavez'in İsa peygamebere yüklediği anlamı, bizim Muhammet peygamebere yükleyebilmemiz için, müminlerin azıcık da olsa sola meyletmesi gerekiyor.

    Solu ateizme eşitleyen anlayışın da, yenilgi döneminde ortaya çıkan daralmada fazlasıyla kendisini gösterdiğini düşünüyorum. Malum, yenilgi ve küçülme dönemlerinde burundan kıl aldırmamalar, en iyi ben bilirim tavırları iyice artar ki, 11 Eylül 1980 akşamı 45-50 fraksiyon olan solun, 90'larda bir ara 90 fraksiyona çıkmasının da arka planında bu vardır.

    Din, bizim bir takım anlamlar yükleyerek veya basit materyalist açıklamalarla "halledebileceğimiz" bir olgu değil. Din düşmanlığı yaparak memleketi daha solculaştıramayız. Dindarlar içinde ortaya çıkabilecek sol eğilimleri geliştirmeye çalışmak, belli biçimde diyalog kurmak politik olarak mantıklı olabilir.

  • AliOsman
    avatar

    "Chavez'in İsa peygamebere yüklediği anlamı, bizim Muhammet peygamebere yükleyebilmemiz için, müminlerin azıcık da olsa sola meyletmesi gerekiyor." Bu durum Latinler için sonuç... Önemli olan oralara nasıl gelindi, neler yapıldı ya da yapılmadı. Benim derdim Muhammet yaşasaydı sosyalist olurdu falan değil... Bakış açısı farklılığının altını çizmek için yazmıştım.

    "Din, bizim bir takım anlamlar yükleyerek veya basit materyalist açıklamalarla "halledebileceğimiz" bir olgu değil. Din düşmanlığı yaparak memleketi daha solculaştıramayız. Dindarlar içinde ortaya çıkabilecek sol eğilimleri geliştirmeye çalışmak, belli biçimde diyalog kurmak politik olarak mantıklı olabilir." diye ifade ettiğin şeye itiraz etmeden eklemek isterim; mantıklı olabilir değil, olmazsa olmazlardan biri olarak bakıyorum...

  • AliOsman
    avatar

    Dindar insanların doğal olarak sağa yatkın olmaları akla da yatkın. Lakin hemen hiçbir çaba sarf edilmediğiz halde bunun tersine durumlar da yaşandı/yaşanıyor. Alper Taş'ın İmam Hatip kökenli olması, Denzi Gezmiş'in Erzurum, Hüseyin İnan'in Yozgat, Yusuf Arslan'ın Kayserili olması bence 'zaten bizi tercih etmezler' bakış açısına en güzel örnekler. Kendi kişisel tarihimize bakacak olursak bile enteresan örnekler bulabiliriz. Cami Hocası ve Müftünün (hem de Kayseri Müftüsü'nün) oğlunun sosyalist olduğunu hatırlıyorum. Ve aslında sol bunları kazanmak için hemen hemen hiç çaba sarfetmeden bu dönüşüm gerçekleşti. Yaygınlaştırılabilecek bir şey olmadığının farkındayım ama gözardı edilemeyecek kadar da dikkat çekiciler. Benim şahsen etrafımda, ailesi sağcı/muhafazakar olduğu halde sırf bizlere duyduğu saygıdan kendini sola yakın hisseden bir çok kuzenim var.Ve çoğunun ilk akıllarına gelen soru : Abi biz solcu olmak için ateist olmaz zorunda mıyız ? Sorunu vehametini görüyor musunuz ? Hiç de haksız olmayan bir soru. Bu soruya 'Halkımız bizi anlayamadı !' diyebilir miyiz ? Yooo bence buz gibi de anlamış. Durum neredeyse aynen söylediği gibi gelişiyor. Sol değerlere hafiften yakınlaşan biri için ilk yapılan şey (sol refleks), tanrısallıkla arasını açmak... Böylelikle çok daha özgür ve bilimsel düşünüleceği sanılıyor. Halbuki temel değerler düzeyinde olaya bakacak olursak : emek sömürüsü, adalet, eşitlik, haksızlığa karşı olma, dayanışmanın ne alakası var ateistlikle..? Neden böyle bir zorunluluk olsun ?

    Hikmet Kıvılcımlı'nın din ile ilgili bakışını pek bildiğim söylenemez. Lakin muhtemelen aynı şeyden bahsetmiyoruz diye düşünüyorum.

    Açılım küçümsenecek bir şey değil. Ve özellikle Latin Amerika'da din-sol ilişkisi oradayken, Türkiyedeki varolan vahim durum, solun bu konulara olan ilgisizliği ile yakinen alakalı. 12 Eylül ve sonrasının yarattığı baskı dönemi, dünya konjektürünün sağa kayması belki bir parça açıklama olabilir ama İtalya, Portekiz, İspanya ve tüm Latinlerdeki baskı rejimlerinin yarattığı fatura bizden kat ve kat ağırdı...

    Venezülla'da Chavez 'İsa yaşasaydı sosyalist olurdu' diyor. Olmama ihtimali büyük, bunu herkes biliyor. Ama önemli olan mevzuya bakış.

    Açılım ile sorunu temelden çözeceğimizi zaten düşünmüyorum. Ama bizlerin din ve yurtseverlik parametrelerini iyi ve sağlıklı kullanmamız şart. Yoksa daha önce belirttiğim gibi ya =< 1% durumu olur ya da Batıdan gelecek bir sol dalgayı bekler, hiçbirini yapamazsak HAYALET'te yazar dururuz...


  • guclu
    avatar

    Milliyetçilik ve vatanseverlik çok daha zor bir sorun.

    Şimdi her ne kadar "ulusal devlet bitiyor" diye, bence, tamamen yanlış önermeler önplana çıkarsa çıksın, milliyetçilik gittikçe daha da dar gruplara hitap ederek yoığunlaşıyor. Geçenlerde Ayhan'ın da çok güzel belirttiği gibi, "ulusal devlet bitiyor" laflarının söylenmeye başlanmasından bu yana bu devletlerin sayısı epey artmış. Çünkü mikromilliyetçilik diye bir şey var.

    Hiçbir ulus-devlet tek bir etnik gruptan oluşmuyor; hepsi Türkiye gibi irili ufaklı halkların birleşimiyle kurulmuş. Milliyetçilik modern bir ideoloji ve kapitalizm ile doğmuş. Vatanseverlik ise tuhaf ama kapitalizm öncesine refere eden bir görüş. Mobilitenin olmadığı, herkesin kendi köyünde, kasabasında doğup, büyüyüp öldüğü uzun yüzyıllardan kök alan ve bağımlı yaşanılan "vatana" duyulan sevgi ve minnetin ifadesi olarak doğmuş. Açıkçası bana göre, milliyetçiliğe göre daha anlaşılmaz bir düşünce, en azından sol açısından. Çünkü verili ulusal-devlet sınırlarının hiçbir metresi halkların gönüllü katılımı ve onayıyla değil ; emperyalistler ve yerel egemenler arasında yapılmış anlaşmalara ve varılmış uzlaşmalarla belirlenmiş. Son yüzyılda yaşanmış aşırı göç ve nüfus hareketini de göz önüne alacak olursak, bu ülkede en son ulaşılacak temel sahibi düşüncelerden birisinin vatanseverlik olduğu da düşünülebilir. Benim yorumum bu yönde en azından.

    İçinde dedelerimin de olduğu yaklaşık 5 milyon kişi yüz sene önce Balkanlardan, Kafkasya'dan, Kırım'dan Anadoluya, İstanbul'a gelmişler, Tehcirle kovulan Ermenilerin, Mübadele ile gönderilen Rumların yerine. Toplam müslüman nüfus 8 milyon kişiyken dışarıdan gelenlerle beraber 13 milyona çıkıyor, 1,5 milyon Ermeni ve en az yarım milyon Rum gitmiş bu arada. Kürtler yüzyıllardır olduğu gibi hep varlar ve zaten biliyorsunuz kendilerine "yurtseverler" derler sol camiada. Bu anlamıyla da haklılar. Adamların bilmemkaçyüzyıllık vatanı burası, "bizim" öyle mi, emin değilim çok fazla.

    Türkiye solu vatanseverliği "enti-emperyalist" olma bağlamında kullandı yıllardır. Kürt meselesinin içine girdiği yeni süreç belli bir başarıya ulaşırsa, muhtemelen, Türkiye Orta Doğu'da ABD'nin adına ama kendine ait belli bir özerklik de taşıyan önemli bir güç haline gelecek ki buna muhtemelen "alt-emperyalist" dahi denebilir; Yalçın Küçük 1992'de yazmıştı bunu, daha bu kadar milliyetçi olmadan ve tamamen fıttırmadan önce. Bildiğimiz tüm ezberin bozulduğu ve parametrelerin altüst olduğu bir süreç başlıyor olabilir. Gittikçe güçlenen ve "vatanseverlikle" yayılmacı saldırganlığın anlamca yakınlaştığı bir ülkenin vatandaşları haline gelebiliriz, hiç de beklemediğimiz biçimde. Solcular olarak "antiemperyalist" olmanın, aynı zamanda kendi devletine de doğrudan karşı çıkmak anlamını taşıyacağı bir döneme giriyor olabiliriz. İşte o zaman vatansever değil ama mülümanlarla hakiki ve radikal bir ilişki kuran bir sosyalist hareketin de güçlenme ihtimali gerçekten de doğuyor olabilir. Yaşarsak göreceğiz.

  • guclu
    avatar

    Ali Osman,

    Keşke mesele "açılım" yaparak hallolacak durumda olsa. Çevrecilik, cinsel tercihlerin özgürce ifadesi ve her türlü kimlik talebi zaten son yirmi senenin baskın anlayışları. En önemli sorun, bu kavramların benimsendiğini deklare edilmesiyle solun yenileneceğinin zannedilmesi.

    Örnek vereyim: Diyelim ki sol, çevreciliği benimsedi ve bunun propagandasını yapmaya başladı. Bu, sıradan insanların gündelik hayatına etkide bulunmadığı sürece hiçbir anlam taşımaz. Ne zaman ki insanları bu türden bir sorun için örgütlemeyi, harekete geçirmeyi başarırız, o kadar "çevreci" oluruz. Mesela, elektrik santrali kurulacak dünya güzeli bir vadide yaşayan insanlarla beraber olmadığımız sürece, bunun bir değeri yok. "Yüce bir değer olarak çevrecilik" gibi bir şeyden yola çıkarak değil, insanların kendi hayatlarının doğrudan değişmesi, güzelleşmesi ya da daha da kötüye gitmemesi gibi bir saikle yola çıkmak gerekir.Bu aynı zamanda sosyalizm için de geçerli.İnsanların daha iyi yaşayacakları bir düzen olarak sosyalizmin tasavvuru gerekiyor.

    Din konusu oldukça netameli ama çok önemli; milliyetçilik (vatanseverlik) konusunda çok emin değilim. Bence Türkiye'de din ve sol arasında hiç kurulmamış olan bir ilişki var, bunda da tek kabahat solun materyalizmi, dine burun kıvırması veya "halkımızın değerlerine" uzak olması değil; kuşkusuz bunlar da etken ama dindar kitlenin neredeyse otomatik biçimde sağcılara meyletmesi de asla atlanmaması gereken bir durum.

    Sosyalistler içinde dine en azından ılık yaklaşan insanlar oldu geçmişte. Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile Kemal Tahir'i, hatta Mihri Belli'yi sayabiliriz. Ama dindarlar içinde, bir ölçüde Nurettin Topçu hariç, sola meyleden hemen hiçkimseyi hatırlamıyorum ben. Bunda en önemli öğeler, geçmiş dönemde müslüman/dindar olmanın kapitalizme mesafe koymak için kendi başına yeterli olarak görülmesi ve reel sosyalizmin uyguladığı baskıcı din politikası olsa gerek, başka nedenler de aranırsa bulunabilir.

    Beklentim,dindarların elinde sermaye birikmeye başlaması ile beraber toplumsal eşitlik, sosyal adalet meselelerinin belli bir kutuplaşma yaratarak bu camia içinde tartışma yaratacağı. Son aylardaki mevzular bunun ilk habercileri. Eski Müsiad başkanı Erol Yarar'ın "hakiki burjuva biziz" kabarışı ile Mehmet Bekaroğlu'nun Saadet Partisinden belediye başkan adaylığı sırasında "cip kullanan türbanlılardan değil, sabah halk ekmek kuyruğundaki yoksul başörtülülerden oy istiyorum" ifadeleri arasındaki çelişkiye vurgu yapıyorum. Kanımca Bekaroğlu, öyle kolayca "popülist gerici, bildiğin yobaz ama takiyeci" diye bir kenara atılacak bir adam değil. Yalnız da olmadığını düşünüyorum, bir eğilimin temsilcisi olarak kabul edilebileceğini zannediyorum. Bence sol siyasetin ulaşabileceği sınır bu adamlara yaklaşılabildiği ölçüde genişleyecek, dindar kesim içinde. Mesela "Meksika Sınırı" diye bir program var, o programdaki çocukların da tüm tutarsızlıklarına ve eblekliklerine rağmen, öyle kabaca "dinci salaklar" diye atılabilecek insanlar değiller. Onlardan birisi Kanal 24'de düpedüz "bizden" birisi olan yönetmen Sırrı Süreyya Önder ile beraber "Kafa Dengi" diye hoş bir program yapıyor. Sırrı Süreyya Önder hem sol teoriyi hem de müslümanlığı son derece iyi bilen, dindarlara saygı duyan bir dinsiz. Bu türden bir ilişki ancak Bekaroğlu ve Önder tipi insanların çoğalması ile kurulabilir.

  • AliOsman
    avatar

    Metin, yapılması gereken pratiklerin, teorik altyapısı ya da en azından yol haritası önceden çıkartılmalı. Yoksa senin de bildiğin üzere, 3-5 adımdan sonra yol iz kalmaz, insanlar tartışmaktan adım atamaz hale gelirler.

    Konu ile ilgili şöyle küçük bir tesbitte bulunayım : Memleketin ahvali belli. Milliyetçilik ve din bu toplumda hep vardı ve ihtimalen orta vadede de (hatta uzun vadede de) olacak. Haliyle sol politakanın temelleri atılırken, bu iki olgu hiç yokmuşçasına davranamayız, davranmamamız gerekiyor. Buradan yola çıkarak elbetteki bahsetmeye çalıştığım Yeşil Sosyalizm ve Ulusalcı solculuk değil. Ama Yurtseverlik düzeyinde yaşadığın topraklara sahip çıkmak ve din ile barışık hale gelmek bence hayati önem taşıyor. Sen kendini dünya vatandaşı hissedebilirsin ya da ateist olabilirsin ama bu ülkede dönüştürücü politika yapmak istiyorsak bu işlere biraz kafa yormak zorundayız. Sonra da bunun pratiği gelmeli. Ve bu pratik için de Sol Belediyeler beklenmemeli. Biran önce dışa açılınıp, insanlar ile buluşmak şart.

    ÖDP sürecinin başında, 1996, hatta Tartışma Süreci de dahil edilirse 94-95 yıllarında gerek Çevre , gerek Eşcinsel hatta anarşist hareket sosyalist sol için yeni kavramlardı. Ama bugünden bakıldığında soldan dışlayabileceğin kavramlar olmaktan çoktan çıktı. Benzer bir şekilde yukarıdaki bahsettiğim açılım da biran önce gerçekleştirilmeli. 'Kitabi Solculuk', 'Bu durum sol için CAİZ midir ?' yaklaşınmları bizi-solu giderek küçültüyor.

    Bugün AKP'ye oy veren insanların çoğu ezilen-sömürülen kesim. Haliyle tabanlarımız ziyadesi ile benzeşiyor. Aslında 'öyle midir böyle midir ?' diye zaman kaybına tahammülümüz yok. Ya bu açılımları yapacağız ya da =< % 1 (küçük eşit) olarak kalacağız. Bana göre aslında durum bu kadar net...

  • Korestierus

    Hayret, ben oralardan bir yerdenim ama haberim bile yok boyle bir olaydan:-)

  • AliOsman
    avatar

    Türk (aslında dünya solu da denilebilir) solunun mutlak suretle yapmak zorunda olduğu bazı açılımlar var. Bunların en önemlilerden birisi karşılıklı fayda ilişkisi yaratmak... Yani tarihsel olarak çok çileçeken ve çektiren sol yerine, diğer insanlara faydası olan sol yaratmak lazım. Bu bir tarafıyla ticari ilişkiler kurmakken, diğer taraftan dayanışma için kullandığımız argümanların sayısını artırmak olmalı diye düşünüyorum.

    Diğer büyük açılımda din ile olan ilişki... sözde isteyen istediğine inansın gibi yaklaşım varken, pratikte insanların yaşamlarında önemli olan bu olguya oldukça uzağız. Yeşil bir sosyalizmden bahsetmiyorum. Yaşadığı topluma ve geleneklerine daha yakın duran bir sol, bu ülke için gerekli. Tanrı ve din inancı olan sosyalistler mutlaka olmalı. Bu sürecin önü asla tıkanmamalı. Din (tanrı-kul ilişkisi) ile bir sorunumuzun olmadığı mutlaka iyi bir şekilde anlatılmalı.

    Buraya uzun uzun bu konuyu aktarmak istemiyorum. Ama bir başlık atında tartışmaya açmak iyi olur bence.

  • BALCI
    avatar

    eminim çoğumuz geçmiş deneyimlerden yola çıkıp söylediklerinin altına imza atarız, hatta söylemişizdir de benzerlerini. ama yetmiyor işte . . .
    hamasi yüksek perde konuşmayla, oldurmak için emek vermek arasındaki farkın şahane örneği. kıssadan hisse gerekir derim.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #17 Güçlü Kuvvetli 19-08-2009 14:56
Baskın Oran'ın son derece güzel ve su gibi okunan bir kitabı vardır, "Nerede O Eski Mapushaneler!" diye. 12 Mart dönemi cezaevi anılarını anlatır Oran. Oradan aklımda kalan bir anekdot var, paylaşayım.

Ankara Merkez Kapalı Cezaevinde Baskın Oran, en yakın arkadaşı Mete Tunçay'la beraber yatmaktadır, 141-142'ye muhalefetten. O zamanki koğuş sisteminde herkes beraber yatıyormuş, yani siyasilere ayrı bir koğuş henüz tahsis edilmemiş, günümüzdeki F tipi sisteme ise onyıllar var daha. Her neyse, Oran ve Tunçay'ın koğuş arkadaşları arasında Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Dev-Gençli öğrenciler de var ve bu arkadaşların hepsi de bu ikisinin öğrencileri. Koğuşun önemli bir kısmı da adi suçlardan yatan "halkımızın" sıradan üyeleri. Bizim Dev-Gençliler "halkımızı" bilinçlendirece ğiz diye hemen damardan propagandaya başlıyorlar, kafadan "Allah yok, peygamberin kafası güzelmiş, bunlar zırva" diye başlıyorlar konuşmaya. Tunçay da Oran da çocukları bir kenara çekip kalaylıyorlar, "Oğlum sizde kafa yok mu hiç, bu yaptığınız Kemalistlik, solculuk böyle yaygınlaşmaz" diye akıl veriyorlar da dinleyen olmuyor hiç:P
Alıntı
 
 
0 #16 AliOsman KOCAK 19-08-2009 14:42
Bu arada agnostik düşünce ile ilgili yakın düşündüğümüz sanıyorum. Özet olarak kendimi bu konu da ifade etmek istersem :İnsanlara ateizmi dayatmak en az teizmi dayatmak kadar anlamsızdır.

Konuya ilgi duyanlar için www.agnostik.org iyi bir kaynak olabilir.
Alıntı
 
 
0 #15 AliOsman KOCAK 19-08-2009 14:39
İşte ben de bilmeye yaklaşmanın yolunu söylüyorum. Ya da en basitinden tartışma açma niyetindeyim. Halk hareketi yaratmak için önemli bir parametrenin altını çizmeye çalışıyorum.
Alıntı
 
 
0 #14 Güçlü Kuvvetli 19-08-2009 14:26
Ne güzel sormuşsun;-) Bilsek de yapsak...
Alıntı
 
 
0 #13 AliOsman KOCAK 19-08-2009 14:05
Yumurta tavuk meselesi.. Halk hareketini oluşturmak için gerekli olan şeyler ne ve nasıl yapılmalı ..?
Alıntı
 
 
0 #12 Güçlü Kuvvetli 19-08-2009 13:57
Dediğin tipte insanların içimizden çıkması için, bir halk hareketinin oluşması gerekiyor. Ancak bir halk hareketinin içinden çıkar çıkarsa hem inançlı hem solcu insanlar.Çoğalm a dönemlerinde çeşitlilik de artar. Ama çoğalmanın sırrı nedir dersen, hiçbir fikrim yok açıkçası. Ama hem sosyalist hem müslüman birileri olacaksa içimizde, benim için hiçbir mahsuru yok. Ya biz, yani dinsel düşünce ve pratiğe uzak olan solcular olarak bir biçimde dine yöneleceğiz ya da dindar insanlar arasında, onların inançlarına hürmet ederek örgütleneceğiz. Eskiden olduğu gibi, millet camiye gidip çıkışta "Tek Yol Devrim" diye yürüyüşe katılacak. Bana uyar.

Benim için mesele uzun zamandır ateizm ve din ile ilgili değil. Solculuk kriterlerim arasından dinsizlik ve ateizmi çıkaralı oluyor epeydir. Kemalizmin getirdiği kaba bilimciliğin etkisidir bu olsa olsa. Her şeyin pozitivizm ile anlam kazandığı bir dünya görüşü değil benim için sosyalistlik. Dindar değilim doğal olarak ama dünya görüşümü dine ve tanrıya karşı olmak üzerine kurmuyorum. Bu tür konuları epeydir düşünmüyorum ve çok da merak etmiyorum açıkçası. Agnostik falan diyorlar benim gibilere sanırım. Söylemekte bir sakınca yok, ateist değilim. Hem de epeydir değilim. İtiraf edeyim :-)
Alıntı
 
 
0 #11 AliOsman KOCAK 19-08-2009 12:58
Gene sonuçla ilgileniyorsun Güçlü :-) Önemli olan elemanı katmak değil. Bahsettiğin kişi biraz zorlanırsa bulunabilir.Dah a önemlisi bu eleman nasıl içimizden çıkar? Sorun bu bence... Diğer taraftan ifade ettiğin toplumsal adaletçi,antika pitalist,dindar müslüman yaklaşımın benim söylemeye çalıştığım şeyin iyi anlaşılmadığı hissiyatını yaratttı. Ben net olarak şöyle diyorum : Bahsedilen tipoloji eşitlikçi, emek sömürüsüne hayır diyen,sosyalist ,sınırsız ve sınıfsız toplumdüşü olan yani özet olarak senin benim gibi birisi... Farkı, inanan ve kısmi de olsa ibadetlerini yerine getiren bir sosyalist olması. Buna teorik olarak pek kimsenin karşı çıkacağını sanmıyorum.Bizd e olan, kısmi olarak sende de olduğunu düşündüğüm, 'gelmek istediler de gelme mi dedik ?' yaklaşımı... Tekrar altını çizmekte fayda görüyorum,olay bu değil ! Bu tipoloji sol içinde yaratılması mümkün mü ? Bana göre şu an ki sol mentalite ve yaklaşımla neredeyse olanaksız... Olsa bile numunelik 3-5 kişi olur hepsi o kadar. Senin ifade etmeye çalıştığın şey daha çok Yeşil Sosyalizm gibi bir şey sanırım. Vicdan sahibi, antikapitalist, dindar...
Alıntı
 
 
0 #10 Güçlü Kuvvetli 18-08-2009 20:35
Bu siteye toplumsal adaletçi, antikapitalist ve dindar bir müslüman katılımcı bularak başlayabiliriz o zaman :-)
Alıntı
 
 
0 #9 AliOsman KOCAK 18-08-2009 20:03
"Chavez'in İsa peygamebere yüklediği anlamı, bizim Muhammet peygamebere yükleyebilmemiz için, müminlerin azıcık da olsa sola meyletmesi gerekiyor." Bu durum Latinler için sonuç... Önemli olan oralara nasıl gelindi, neler yapıldı ya da yapılmadı. Benim derdim Muhammet yaşasaydı sosyalist olurdu falan değil... Bakış açısı farklılığının altını çizmek için yazmıştım.

"Din, bizim bir takım anlamlar yükleyerek veya basit materyalist açıklamalarla "halledebileceğ imiz" bir olgu değil. Din düşmanlığı yaparak memleketi daha solculaştıramay ız. Dindarlar içinde ortaya çıkabilecek sol eğilimleri geliştirmeye çalışmak, belli biçimde diyalog kurmak politik olarak mantıklı olabilir." diye ifade ettiğin şeye itiraz etmeden eklemek isterim; mantıklı olabilir değil, olmazsa olmazlardan biri olarak bakıyorum...
Alıntı
 
 
0 #8 Güçlü Kuvvetli 18-08-2009 19:18
Doktor Kıvılcımlı'nın son derece özgün ve enteresan bir adam olduğunu düşünüyorum.

http://www.onergurcan.org/hikmet kivilcimli//

Yukarıdaki linkte belli başlı tüm çalışmaları var.

Chavez'in İsa peygamebere yüklediği anlamı, bizim Muhammet peygamebere yükleyebilmemiz için, müminlerin azıcık da olsa sola meyletmesi gerekiyor.

Solu ateizme eşitleyen anlayışın da, yenilgi döneminde ortaya çıkan daralmada fazlasıyla kendisini gösterdiğini düşünüyorum. Malum, yenilgi ve küçülme dönemlerinde burundan kıl aldırmamalar, en iyi ben bilirim tavırları iyice artar ki, 11 Eylül 1980 akşamı 45-50 fraksiyon olan solun, 90'larda bir ara 90 fraksiyona çıkmasının da arka planında bu vardır.

Din, bizim bir takım anlamlar yükleyerek veya basit materyalist açıklamalarla "halledebileceğ imiz" bir olgu değil. Din düşmanlığı yaparak memleketi daha solculaştıramay ız. Dindarlar içinde ortaya çıkabilecek sol eğilimleri geliştirmeye çalışmak, belli biçimde diyalog kurmak politik olarak mantıklı olabilir.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile