Liliany Obando: İsyan, bir haktır. Popüler
Makale
Pek çok “arka bahçe” ülkesinde olduğu gibi insan hakları ihlalleri dosyası bir hayli kabarık olan ama belki de bölgede ABD’nin en çok askeri yardım sağladığı ülke olduğu için baskı araçlarının diğerlerine göre daha da geliştiği, sendikalı işçiler, aydınlar ve öğrenciler için en tehlikeli yerlerden biri olarak tanımlanan Kolombiya’da, özellikle 1980’lerden bu yana insanlık suçları işleniyor. Türkiye’de bize hiç de yabancı olmayan insanlık dışı uygulamaların gölgelediği yaşamlardan yalnızca bir tanesi, bugünlerde tartışılmakta olan ve ne yazık ki giderek ölümüne seyirci kılındığımız Güler Zere davasından da takip edebildiğimiz, bu her şeyden önce vicdani meselenin yankısı, faşizmin yükseltildiği her yerde aynı yansımalarla karşımıza çıkıyor. Sosyo-ekonomik krizlerle sarsılan sistemde, dünyanın her yerinde ayaklanmaya başlayan, ancak tepkisini şimdilik oldukça örgütsüz ve dağınık göstermekle malul haklı talep sahiplerinin dönüşüm istemi aciliyet kazandıkça, bu gerici atılımların yükseleceğinden hiç kuşku duyulmamalıdır. Yakın tarihte Nazi çizmeleri altında çiğnenen, büyük katliamlara sahne olan Avrupa ülkelerinde bile son AGİT kararıyla ortaya çıktığı üzere, Nazizmin resmi kanallar aracılığıyla aklanmaya çalışılması hiç de tesadüf olmasa gerek.
Her şey değişiyor ama kapitalizmin doğasındaki sömürü, tahribatçılık, doğa, kültür ve canlı düşmanlığı hiç değişmiyor, dünyanın hiçbir yerinde, hemen hemen hiç. Karşısına çıkan ilerici güçlere müdahalesi de öyle... Liliany Obando vakası o kadar tanıdık geliyor ki. Hemen hafızamızın gerilerinde bir yerlerde bir şeyler canlanıveriyor, anımsatıyor, tazeliyor, düşündürüyor... Ne kadar yalnız olmadığımızı görüyor, bu aynı “virüs”ün sistemin hücrelerinde nasıl aynı tahribata yol açma olasılığı taşıdığına ve ona karşı aynı "tedavi" yöntemiyle savaş açıldığına tanık oluyoruz. Ve gene de “virüs” olmaktan nasıl vazgeçilmediğine şaşıyoruz.
Kolombiyalı sendikacı, insan hakları aktivisti, film yapımcısı ve akademisyen Liliany Obando, “insan olma” mücadelesinin gelenekselleştiği ülkesinde, yaklaşık bir senedir cezaevinde bulunan bir “düşünce suçlusu”. Etkinlikleri, çalışmaları ve kurduğu bağlantılar, geliştirdiği ilişkiler dışında ismini duyurması, aynı zamanda onu önemli bir uluslar arası kampanyanın konusu yapan bu tutsaklığına denk geliyor. 8 Ağustos 2008 günü evi basılarak gözaltına alınan Obando, 2008 Mart’ında Kolombiya askeri güçlerince öldürülen FARC yetkilisi Raúl Reyes’in dizüstü bilgisayarında bulunduğu söylenen kanıtlar doğrultusunda başlatılan bir operasyonun da ilk tutuklusu. Obando, Kolombiya hükümeti, ABD, Kanada ve AB tarafından terörist olarak ilan edilmiş, buna karşın Küba yönetimi ve Chavez’in “savaşan birlik” olarak tanımladığı FARC'ye, iyi bildiğimiz “yardım ve yataklık” anlamına gelen “isyana katılma” ve “örgüte finansal kaynak sağlama” suçlamasından, Raúl Reyes’in sevgilisi olma suçlamalarına kadar uzanan bir “suç dosyası” karşısında 1 yıldır hukuk mücadelesi veriyor.

Tutuklanacağını, sabah saatlerinde basından öğrenen Obando’nun evi aranırken bir kadın polis de kendisini izliyor. Hemen sonrasında “isyan” suçuyla tutuklanıp cezaevine gönderiliyor.
Obando’ya yöneltilen en önemli suçlama, Kolombiya’nın en geniş tarım sendikası FENSUAGRO adına tahsis edilmiş fonları FARC'ye aktarmaya çalışmak olsa da, evine yapılan baskın sırasında Obando’nun çalışma odasında bulunan, aralarında Marx’ın eserlerinin de bulunduğu çok sayıda sol yayın, kitaplarından birisinin arasından çıkan başkan adayı Carlos Gaviria’nın seçim broşürü, 15 yaşındaki oğlunun odasında asılı olan Che posteri gibi “huzur bozucu” materyaller, Obando’yu FARC ile ilişkilendirmek için öne sürülen diğer kanıtlar olarak gösteriliyor. Bu tür siyasi davalarda en bilindik olanıysa, suçlamada esas alınan fon aktarımına ilişkin hiçbir maddi materyalin aradan geçen 1 yıl içerisinde bulunamaması; kanıt olarak öne sürülen bulguların, 1 Mart 2008 tarihinde isyancıların Ekvator’da bulunan karargâhına Kolombiya askeri güçlerince gerçekleştirilen illegal hava ve kara saldırısı sonucunda ele geçirilmiş FARC bilgisayarlarında bulunduğu belirtilen bilgilere dayanması. FARC-EP veritabanında bulunan on binlerce dosyadan çıkartılan bu sözde kanıtların ise Kolombiya Anti-Terör Birimi tarafından manipüle edildiği Interpol Raporlarında bile belirtilmektedir.

Neden Obando?
1980’lerden bu yana Kolombiya’da insan hakları ihlalleri konusunda büyük sorunların yaşandığı biliniyor. Bu tarihlerden bugüne kadar binlerce sendikacı ve muhalefet partisi üyesi, gazeteci, öğrenci lideri, insan hakları savunucusu, avukat ve daha pek çok kesimden aydınlar öldürüldü ya da bir daha kendilerinden haber alınamadı. 2002 yılından bu yana başkanlık görevinde bulunan Alvaro Uribe yönetiminde, toplumsal hareket temsilcileri ile devlet güçleri arasındaki çatışmalar daha da kızıştı. Uribe’yi destekleyenler her ne kadar bu yönetimin ülkeye daha fazla güvenlik sağladığını belirtseler de, “false positives” olarak bilinen hukuk dışı infazlar da oldukça arttı, her geçen yıl daha fazla sendikacı katledilir oldu. Demokratik tartışmaların önünü kesmek, siyasi muhalifleri yıldırmak ve toplumun gözünden düşürmek amacıyla yürütülen operasyonların hukuk ayakları da farklı değildi. Siyasi suçlular, sahte kanıt ve özel bir kanundan yararlanarak itirafçı olan insanların tanıklıklarıyla uzun cezalar almaktaydılar.
Son iki yıldır ise Uribe yönetimi, kamuoyunda "Colombian parapolitics scandal" adıyla anılan, karışmış olduğu büyük siyasi skandalın izlerini yok etmeye çalışmakla meşgul. Yaklaşık olarak seksen yönetici, meclis siyasetçisi ve başkanın yakın müttefikleri, 1980’lerde komünizmle mücadele misyonuyla ortaya çıkmış en kötü ünlü paramiliter örgüt Birleşik Kolombiya Müdafaa Güçleri (AUC) ile direkt bağlantı kurma, görüşme ve anlaşmalara girişme ile suçlandı. Bu işbirliği, elbette meyvelerini yüzlerce, hatta binlerce siyasi muhalifin, sendikacıların, toplum örgütçülerinin ve sivilin suikasta kurban gitmesi, tehdit edilmesi ya da ortadan kaldırılması şeklinde verdi. Eski paramiliter örgüt liderlerinin tanıklıkları, siyasilerle ilişkilerini ortaya çıkardı, yüzlerce sivile ait cesedin toplu mezarlarda bulunduğunun anlaşılmasını sağladı.
Bu skandala Başkan Yardımcısı ve onun Savunma Bakanı olan kuzeni, Başkan Uribe’nin kardeşi, kuzeni olan bir senator, Uribe’nin partisi ve daha pek çok üst düzey devlet yetkilisinin adı karışmış bulunmaktaydı. Bu örgüt ile Başkanın arasındaki bağlantıların 2008 yılı ortalarında iyice açığa çıkmasıyla itirafçılar, sorgulanamayacakları, kimsenin kendileriyle görüşmesinin mümkün olmadığı ABD’de hapse tıkıldılar. Bütün bunların yanı sıra Uribe, Yüksek Mahkeme’nin skandala adı karışan siyasetçileri sorgulama yetkisini büyük ölçüde kısıtlayan anayasa değişiklikleri gerçekleştirdi.
Siyasi alanda köşeye sıkışmış olan hükümet, ülkenin giderek kötüleşen sosyo-ekonomik koşulları açısından da zora girmekteydi. Bu sorunları ele almaya yanaşmayan iktidar, üstüne üstlük ABD ve Kanada ile girişilen ikili ticaret anlaşmalarının ağır ekonomik sonuçlarını, yolsuzlukları incelemek ve sorgulamak isteyen muhalif, sendikacı ve araştırmacıları, hükümetin varlığını tehlikeye atacak bu yapısal gerçekleri ortaya çıkartmak üzere gerçekleştirecekleri her eylemden caydırmak, onları sendikalar, araştırmacılar ve ilerici örgütler arasındaki uluslararası destek ve dayanışmadan yoksun bırakmak niyetiyle hareket etmekteydi. Bütün sendikalarda üyelere yönelik suikastlara tanık olundu. Ancak en fazla suikasta kurban giden FENSUAGRO üyesi sendikacılardı. Kuruluşundan bu yana 500’den fazla sendikacı, sağcı paramiliter örgütler ya da devlet güçleri tarafından öldürüldü ya da ortadan kaldırıldı, beş bin üye işkence ya da insan hakları ihlallerinin konusu olan çeşitli muamelelere maruz kaldılar. 2007 yılında Kolombiya’da öldürülen tanınmış sendikacıların ’si FENSUAGRO üyesiydi.
Diğer yandan, ülkenin aydınları gerek üniversitelerde, gerek sendikalarda ya da sivil toplum örgütlerinde çalışmaya devam ettiler. Kanada’da ve Avustralya’da sivil toplum örgütleri, sendikalar, kalkınma kuruluşları, üniversite öğrencileri, dini kuruluşlar gibi çok çeşitli kurumla Alvaro Uribe başkanlığındaki Kolombiya hükümetinin insan hakları ihlalleri ve emek düşmanı politikaları hakkında görüşmeler yapan, seminerlere katılan Obando’nun yıllar süren çabaları, aynı zamanda FENSUAGRO’nun uluslar arası bağlantılarının geliştirilmesine ve özellikle Kanada’nın en önemli sendikalarından fon sağlanmasına da neden olmuştu. Sağlanan fonlar, sendikanın küçük ve orta ölçekli tarım üreticileri için sosyo ekonomik altyapı oluşturulmasından, insan hakları eğitimi, veri toplama, deneysel organik tarımın gelişimi ve La Esmeralda olarak adlandırılan bir proje kapsamında, yerinden yurdundan edilmiş kırsal kesimde yaşayan ailelere tarım, cinsiyet eşitliği, okuma, yazma konularında eğitim hizmetine kadar birçok toplumsal gelişim alanında kullanılmıştır. Tüm bunlar da baskıcı ve emek düşmanı Kolombiya hükümetinin Obando’yu ve gittikçe güçlenen FENSUAGRO’yu hedef alması için yeterli nedenlerdi.
Obando, FENSUAGRO'nun ülke dışında faaliyet gösteren, diğer kuruluşlarla ve örgütlerle sendikanın ilişkisini kuran, ayrıca akademik çalışmalarıyla da Latin Amerika, Kanada, AB ve Avustralya'da oldukça tanınan bir çalışanıydı. Tutuklanmadan önce, yalnızca 2008 yılında kırk üyesi paramiliter örgütler ve devlet güçlerince öldürülen FENSUAGRO üzerindeki siyasi baskılar hakkında bir çalışma yapmaktaydı. Dolayısıyla, onu susturmak önemli bir siyasi muhaliften kurtulmak demekti.

Kolombiya’nın sıkı güvenlik önlemleriyle donatılmış, şu an 7200’ün üzerinde siyasi mahkûmdan 87’sinin bulunduğu özel bir cezaevinde, tecrit benzeri bir usulle, korkunç şartlar altında kapalı tutulan, iki çocuğuna bakmakla yükümlü yalnız bir anne, insan hakları savunucusu, akademisyen Obando, dünyanın her yerinde çürümeye başkaldıran, halkların isyanını temsil eden tüm “suçlular” adına, yılmadan insanlığa seslenmeye devam ediyor:
“İsyan, bir haktır.”
Kaynaklar:
http://www.londonprogressivejournal.com/issue/show/79?article_id=485
http://colombiajournal.org/colombia291.htm
http://colombiajournal.org/colombia308.htm
www.colombiasolidarity.org/en/obando (cezaevinden yazdıkları)
http://www.londonprogressivejournal.com/issue/show/79?article_id=485
http://www.interpol.int/Public/ICPO/PressReleases/PR2008/pdfPR200817/ipPublicReportNoCoverEN.pdf
http://en.wikipedia.org/wiki/Revolutionary_Armed_Forces_of_Colombia
Üye eleştirileri
-
2009-07-26 19:54:34 |Publisher| BALCI
-
2009-07-26 17:35:41 |Publisher| fetekos

İnternet oldukça kullanışlı ve faydalı bir platform olabilir ama sorunlu durum yaratma potansiyeline de sahip.
Yazı yazarken çok basit ve tahmin edilebilir bir nedenle adımı kullanmadım. Bundan rahatsız da olmadım. Ben kişinin adıyla değil, yazdığıyla ilgileniyorsam kimse de benim adımla ilgilenmez diye düşünüyorum. Üstelik yazdığım şeyi bir "meta" olarak sahiplenme gibi bir düşüncem de yok. Amacım bu yazılardan profesyonel olarak fayda, ün sağlamak değil. Bunun olası bir şey olmadığı da açıktır sanırım. Fazla konuşulmaması istenen konuların mümkün olduğunca yayılmasına katkı sağlamak niyetim.
Konuyu uzatmayacağım. Pek alışkın olmadığım bu ilişki kurma biçiminde bazı şeylere dikkat etmek gerekiyormuş. Özellikle de ad kullanmadan yazılan yazılar hakkında bu özen çokça gerekliymiş.
Şimdi bu doğrultuda, yazmış olduğum yukarıdaki yazıyı bir gün sonra başka bir sitede de kendi isteğimle yayınladığımı, yayınladığım sitede de burada yayınlamış olduğumu belirttiğim gibi, belirtme gereği duyuyorum.
-
2009-07-24 22:04:39 |Publisher| fetekos

Bu güzel şiir ve benzetme için çok teşekkür ederim Erkan.
Ah! Keşke başka bir açıdan da benzerlik kurabilseydik. Nazım'ın şiirinde anlattığı, Münevver'in o müthiş ailenin önemli bir parçası, büyük bilim kadınının kaybına üzüldüğü gibi üzülebilseydik bu olaya da. Gerçekten içim acıyarak ve de öfkelenerek okudum Obando'nun hikayesini ve Kolombiya'nın şimdiye dek bu kadar ayrıntılı bilmediğim lanet edilesi insanlık suçlarını.
O kadar tanıdık geldi ki... O kadar benzer uygulamalara tabiyiz ki... Onu anlatmakla burada aydınların, muhaliflerin on yıllardır başına gelenleri anlatmak arasında bir fark göremedim. Gözüme çarpan tek ayrıntı, orada akademisyeninden gazetecisine, müzisyeninden yazarına kadar toplumla bağları sağlam, her şeyden önemlisi iş etiğine, bilim namusuna sahip bütün gerçek aydınların yılmadan iktidarın karşısına dikilmesi oldu. Öyle olmasaydı, Obando'nun davası bu derece uluslar arası bir nitelik kazanamazdı sanırım. Güler Zere ya da diğer siyasi mahkumların davası daha az önemli olduğundan değil (19 Aralık vahşeti nasıl daha az önemli olabilir), bu konuda bu ülkede bütünlüklü bir karşı duruş gerçekleştiremediğimizden mücadele geleneğini de oluşturamıyoruz galiba. Bir aydın, hem de 12 Eylül’ü en yakından yaşamış, eşini kaybetmiş ve bu dönem üzerine roman yazmış bir kadın yazar, o hepimizin gözleri önünde yaşanan insanlık suçları karşısında içerideki mahkumların “bizden” olmadığını yazabiliyor, onları tam da iktidarın istediği gibi ötekileştirebiliyor ve olayın bütün insani, vicdani yönlerini bir kenara atarak bunu siyasi eleştiri olarak sunabiliyor mesela.
Hepimizi yaralayan, sakatlayan travmalar yaşıyoruz ama örgütlü bir tepki geliştiremiyoruz. Daha kötüsü, beni en çok da bu tür aydınlar üzüyor.
-
2009-07-24 14:50:16 |Publisher| erkan
Fetekoş, güzel yazın, Nazım Hikmet'in bir şiirini getirdi aklıma:
"Bir kara haberde verdi bu akşam radyo;
İren Jolio Küri ölmüş.
Yıllar var
bir kitap okudumdu
ölenin anısı üstüne yazılmış.
Bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder.
-Satırlar gözümün önüne geldi-
Sarışın iki Yunan heykeli gibi der.
İşte bu çocuklardan biri öldü.
Bilmem ki nasıl anlatsam,
büyük bilgin, büyük adam,
ama şimdi lösemiden ölen
O sarışın kız çocuğuda.
Bu ölüm bana çok dokundu.
İren Jolio Küri için
ağladım bu akşam.
Ne tuhaf,
İren deselerdi, İren
öldüğün zaman
deselerdi,
İstanbul'lu bir kadın
hemde hiç tanımadığın,
ağlayacak arkandan, deselerdi
şaşardı. "
Ama Liliany şaşırmaz herhalde, "İstanbul'lu, hem de hiç tanımadığı bir kadının" kendi hakkında yazdığını söyleseler.
Eline sağlık.
Yorumlar
Hükümetinin amerikan yanlılığını, FARC mücadelesini, baskıların şiddetini uzaktan tahmin etmek veya bilmek yetmiyor. Verdiğin ayrıntılar beraberinde tanıklığımızı getirdiği için, bundan sonraki süreci daha içerden hissetmemizi zorunlu kılıyor.
Yazı yazarken çok basit ve tahmin edilebilir bir nedenle adımı kullanmadım. Bundan rahatsız da olmadım. Ben kişinin adıyla değil, yazdığıyla ilgileniyorsam kimse de benim adımla ilgilenmez diye düşünüyorum. Üstelik yazdığım şeyi bir "meta" olarak sahiplenme gibi bir düşüncem de yok. Amacım bu yazılardan profesyonel olarak fayda, ün sağlamak değil. Bunun olası bir şey olmadığı da açıktır sanırım. Fazla konuşulmaması istenen konuların mümkün olduğunca yayılmasına katkı sağlamak niyetim.
Konuyu uzatmayacağım. Pek alışkın olmadığım bu ilişki kurma biçiminde bazı şeylere dikkat etmek gerekiyormuş. Özellikle de ad kullanmadan yazılan yazılar hakkında bu özen çokça gerekliymiş.
Şimdi bu doğrultuda, yazmış olduğum yukarıdaki yazıyı bir gün sonra başka bir sitede de kendi isteğimle yayınladığımı, yayınladığım sitede de burada yayınlamış olduğumu belirttiğim gibi, belirtme gereği duyuyorum.
Ah! Keşke başka bir açıdan da benzerlik kurabilseydik. Nazım'ın şiirinde anlattığı, Münevver'in o müthiş ailenin önemli bir parçası, büyük bilim kadınının kaybına üzüldüğü gibi üzülebilseydik bu olaya da. Gerçekten içim acıyarak ve de öfkelenerek okudum Obando'nun hikayesini ve Kolombiya'nın şimdiye dek bu kadar ayrıntılı bilmediğim lanet edilesi insanlık suçlarını.
O kadar tanıdık geldi ki... O kadar benzer uygulamalara tabiyiz ki... Onu anlatmakla burada aydınların, muhaliflerin on yıllardır başına gelenleri anlatmak arasında bir fark göremedim. Gözüme çarpan tek ayrıntı, orada akademisyeninde n gazetecisine, müzisyeninden yazarına kadar toplumla bağları sağlam, her şeyden önemlisi iş etiğine, bilim namusuna sahip bütün gerçek aydınların yılmadan iktidarın karşısına dikilmesi oldu. Öyle olmasaydı, Obando'nun davası bu derece uluslar arası bir nitelik kazanamazdı sanırım. Güler Zere ya da diğer siyasi mahkumların davası daha az önemli olduğundan değil (19 Aralık vahşeti nasıl daha az önemli olabilir), bu konuda bu ülkede bütünlüklü bir karşı duruş gerçekleştireme diğimizden mücadele geleneğini de oluşturamıyoruz galiba. Bir aydın, hem de 12 Eylül’ü en yakından yaşamış, eşini kaybetmiş ve bu dönem üzerine roman yazmış bir kadın yazar, o hepimizin gözleri önünde yaşanan insanlık suçları karşısında içerideki mahkumların “bizden” olmadığını yazabiliyor, onları tam da iktidarın istediği gibi ötekileştirebil iyor ve olayın bütün insani, vicdani yönlerini bir kenara atarak bunu siyasi eleştiri olarak sunabiliyor mesela.
Hepimizi yaralayan, sakatlayan travmalar yaşıyoruz ama örgütlü bir tepki geliştiremiyoru z. Daha kötüsü, beni en çok da bu tür aydınlar üzüyor.
"Bir kara haberde verdi bu akşam radyo;
İren Jolio Küri ölmüş.
Yıllar var
bir kitap okudumdu
ölenin anısı üstüne yazılmış.
Bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder.
-Satırlar gözümün önüne geldi-
Sarışın iki Yunan heykeli gibi der.
İşte bu çocuklardan biri öldü.
Bilmem ki nasıl anlatsam,
büyük bilgin, büyük adam,
ama şimdi lösemiden ölen
O sarışın kız çocuğuda.
Bu ölüm bana çok dokundu.
İren Jolio Küri için
ağladım bu akşam.
Ne tuhaf,
İren deselerdi, İren
öldüğün zaman
deselerdi,
İstanbul'lu bir kadın
hemde hiç tanımadığın,
ağlayacak arkandan, deselerdi
şaşardı. "
Ama Liliany şaşırmaz herhalde, "İstanbul'lu, hem de hiç tanımadığı bir kadının" kendi hakkında yazdığını söyleseler.
Eline sağlık.

Güzel yazı ve fotolar için teşekkürler Fetekos.
Hükümetinin amerikan yanlılığını, FARC mücadelesini, baskıların şiddetini uzaktan tahmin etmek veya bilmek yetmiyor. Verdiğin ayrıntılar beraberinde tanıklığımızı getirdiği için, bundan sonraki süreci daha içerden hissetmemizi zorunlu kılıyor.