Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika ÖDP'de Değişim: İlkelerde Mi, Araçlarda Mı?
 

ÖDP'de Değişim: İlkelerde Mi, Araçlarda Mı? Popüler

Makale

Ufuk Uras grubunun ayrılmasının hemen ardından gerçekleşen ÖDP 6. Kongresi, partide kalanlar arasında bir rahatlama, bir çoşku yaratmışa benziyor.

Ancak bu bende, yitirilen eşeğin yeniden bulunması türünden bir rahatlama olduğu izlenimi bıraktı. ÖDP'in kuruluş dönemine gidersek, temel iddia neydi? Solun bütün renklerini kapsayacak, bir birlik partisi olmak değil miydi? Sosyalizmin kemikleşmiş tabanı ile kitlesel bir hareket olma şansı görülmedi ve daha geniş bir tabana ulaşılmak hedeflenmedi mi? Şimdi bu daha geniş tabanın "Özgürlükçü" unsurları ayrıldı ve başlangıçtaki kemikleşmiş unsurlarla tekrar başbaşa kalındı. Benim anlayamadığım şu; o zamandan bu yana, o malum kemikleşmiş tabanın tarz-ı politikasında neler değişti, kullanageldiği araçlarda, genel yöntemde ne değişti de, o zaman birliği gerektirecek maddi zorunluluklar sanki aşılmış da artık biz bize bildiğimiz gibi, liberallerin yaptığı parazit olmadan pürü pak sosyalist politika yapmaya başlayabiliriz türü bir çoşku hissedilebiliyor?

Bu yazıda konuyla ilgili kendimce temel iki yanılgıyı ele almak istiyorum: 1-) yaşanılan zamanlar toplumdaki yapısal bir dönüşümü değil geçici marazi bir durumu ifade ediyordu. Neo-liberalizmin son krizi ile bu geçici marazi durum aşılmıştır, dolayısıyla bildik saf sosyalist mücadeleye "artık" dönebiliriz. İnsanlar akın akın eskinin altın çağındaki sosyalist mücadeleye dönecek ve sosyalist mücadelenin şanlı bayrağı tekrar yükselecektir. 2-) Post-modern saldırı ile birlikte yıllardır parazit yapan değişim isteklerinin, nasıl liberalizme bir teslimiyet ile sonuçlandığı görülmüştür. Her değişim isteği kaçınılmaz olarak liberalizmi doğuracaktır.

1. Yaşanılan zamanların "Birgün" aşılacak bir maraz olarak algılanması

Solumuzun geleneksel yapıları, içine düşünülen yenilgi ortamın geçici, bununla bağlantılı olarak gündeme gelen değişim taleplerinin bir moda olduğuna inanıp, er ya da geç "normal"e, eski günlerin altın çağlarına tekrar dönüleceği beklentisi içinde oldular bence. Peygamber sabrı ile sosyalistlerin içine düştükleri yanılgıdan bir gün çıkacağı ve tekrar yuvaya döneceklerini umdular. ÖDP içinde dönüşümün temsilcisi olarak bilinen Ufuk Uras grubunun ayrılması ile, sosyalist mücadelenin tekrar rayına oturacağı sanısı büyük heyacan yaratmış görünüyor. Ne demek istediğimi dile getirmek için bir kaç alıntı yapayım:

İlki Melih Pekdemir'den:

http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1187090030&day=22&month=06&year=2009&action=catlist

Türkiye sosyalist hareketi liderleri arasında, düşüncelerine son derece değer verdiğim, sayısız güzel yazısını okuduğum, yılların devrimcisi Melih Pekdemir'in, böyle politikaya yeni atılmış bir genç gibi, aceleci bir çoşkuyla yazı kaleme almasına üzüldüm. Siyaset bazen psikolojik taktikler uygulamayı, tabana moral yüklemesi yapmayı falan da gerektirir ama bu psikolojik taktikler, kronikleşmiş zafiyetleri bile adeta nanik yaparcasına meşrulaştırma yoluna da herhalde gitmemelidir. Değerli Melih Pekdemir nasıl şöyle bir laf edebildi anlayamıyorum:

Bu memlekette, elbette cemaatçilerin, piyasacıların ve cümle eyyamcıların kolunun kanadının altında girip nispeten daha “büyük” partiler de kurulabilir. Ama gerekli olan bu mudur? Yoksa şimdilik küçük olsa bile öncelikle “bizim olan”, yani cemaatçilerden, piyasacılardan ve cümle eyyamcılardan bağımsız olan, kendi devrimci çizgisi üzerine ilerleyen bir parti midir? Elbette ancak böylesine özgürlük ve dayanışma hareketi denilebilir.

Melih Pekdemir düzeyinde bir liderin, böyle bir çözümlemenin etkilerinin nereye kadar gideceğini hesap etmesi gerekmez miydi? Bu saptamalardan sonra ÖDP'de kalan yöneticilerin , mevcut partililerin ya da yeni katılacakların her türlü değişim talebini nasıl karşılayacaklarının net bir mesajı da verilmiş oluyor; bundan sonra ÖDP'de her türlü değişim talebinin adı "eyyamcılık" olacaktır. Erman Toroğlu'na yakışacak bir söylemi, solun önemli bir liderinden duymak istemezdim. Kırdın benim gibileri Melih Abi. Ufak Uras hareketi, bundan sonra ÖDP içi değişim taleplerine karşı gösterilecek öcü olacaktır.

İkinci alnıtıya geçelim. Ali Şimşek'in 21.06.2009 tarihli yazısı

http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1212158404&news_code=1245580191&year=2009&month=06&day=21

Günümüze geldiğimizde Türkiye’de 2005 sonrası yoğunlaşmaya başlayan ve artık  iyice görünmeye başlayan sol liberalizm tartışmaları, Ergenekon-ulusalcılık ve liberal sol arasındaki taraf’laşma sonunda ÖDP içinde somut bir kırılma da yarattı; iyi de oldu. Ufuk Uras’ın genel başkanlığı kaybetmesi ertesinde şiddetlenen ve 'özgürlükçü sol' adı altındaki grubun, ve 90’lı yıllar 'sol liberal' iyimserliğinin en kuvvetli coğrafyası olan Kadıköy-Moda hattının ayrılması ÖDP’yi yeni bir döneme de hazırlayıverdi. Son kongrede devrim ve sınıf vurgusuyla bu yeni aralığın heyecanı hissediliyor. Sol liberal  yönü dışarıda  bırakan bir ÖDP’yi ve yeni yönetimi işte böyle yeni bir dönem bekliyor.

İşte alt başlıkta bahsettiğim, yaşanan zamanların geçici bir maraz olarak algılanmasını ideal bir şekilde dile getiren yazı. Yani "Kabus bitti. Sosyalizm açısından artık 'normalleşme' dönemine giriyoruz heyacanı. Yeni bir dönem açıldığı kesin, ama bu dönemin bütün özgünlüklerini, erkenci bir rahatlama ile bir normalleşme olarak algılamak, sosyalist solu bekleyen en büyük yanılgı olacaktır. Korkarım önümüzdeki yılları da bu yanılgı belirleyecek. Bu meselenin neden bir yanılgı olduğuna dair düşüncelerimi dile getirmeden önce, mahkemeye birkaç kanıt daha sunmak istiyorum. Bu sefer ÖDP'deki normalleşmeyi büyük bir sevinçle karşılayan soL dergisi sitesinden, Kemal Okuyan'ın 22.06.2009 tarihli yazısı;

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/odp-kongresi-kolay-gelsin-.html

ÖDP, ama içinde devrimci karakterini, namusunu ve ruhunu koruyanların kendilerini hazır hissetmeleri, ama partiye uzun süre damga vuran bir eğilimin siyasal ve ideolojik provokasyonlarının bir noktadan sonra dayanılmaz hale gelmesi, ama sol içi dengelerdeki değişim nedeniyle, yeni bir döneme girdi.

Komunist karizmasını hiç çizdirmemiş TKP'nin, kötü yola düşmüş ÖDP'in geç de olsa devrimci namusunu kurtarmış olmasından büyük memnunluk duyduğu anlaşılıyor.

Son bir örnek de arda arda yazdığı enfes yazılardan sonra, anlaşılan soluna yeterince ayar verdiğini karar verdikten sonra, sıranın sağına geldiğini düşünen Metin Çulhaoğlu'dan..Aslında onun aktaracağım bu yazısının da yıllardır beklenen ve  sonunda ortaya çıkan "yeni bir dönem" saptamasına göre ciddi bir politika değişikliği olduğunu düşünüyorum. Bu sitede çok beğendiğimiz yazıları yazması için ne kadar zaman geçmesi gerekti bilmiyorum ama eski posizyonuna bu kadar kolay geri çark etmesi kadar kısa sürdüğünü sanmıyorum:

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/15478.html

Türkiye’de asıl gündemde olan, sıkı anti-komünizmden çok sıkı yenilenmecilik. Ne var ki, yaygın modaya karşın yenilenmecilik henüz tavsiye sayısında 40’a ulaşılacak kadar gelişkin ve oturmuş değil. Doğal sayılmalı. Ne de olsa yenilenmeciliğin tarihi, anti-komünizmin tarihi kadar gerilere gitmiyor.

Sanırım iddiam için yeteri kadar kanıt ileri sürdüm. Dikkatinizi çekerim, burada yenilenmecilik anti-komunizm ile aynı kefeye konuyor. Liberal olmayan "gerçek" sosyalist mücadelenin önümüzdeki günlerde geçer akçe olacak konumu ve haleti ruhiyesi kesin hatlarıyla ortaya çıkmış görünüyor: "Hamdolsun yenilenmecilik belasından kurtulduk. Artık bildiğimiz yöntemlere dört elle sarılabiliriz. Değişim değişim diye tutturanlarla vakit kaybetmek zorunda değiliz bundan sonra". Şu Türkiye ne talihsiz bir ülke. Dolap beygiri gibi aynı hatalar etrafında dolanıp duruyor.

Şimdi gelelim yaşanan zamanların geçici,marazi bir durum olduğu konusunda, benim neyi yanılgı olarak gördüğüme. Paradoksal bir şekilde kendi konumumu açmak için, yenilenmeciliği anti-komunizm ile eşdeğer tutan Çulhaoğlu'nun yukarıdaki yazısında topu topu bir kaç ay önceki yazısını kullanacağım, 10.04.2009 tarihli "Normal İnsanlar Dönemi" adlı yazısı;

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/12613.html

Bu iki yazının aynı kalemden çıktığına inanmak, bilmesen çok zor. Bu ülkenin sayısız tuhaflıklarından biri de bu. Çulhaoğlu'nun bu iki yazısını karşılaştırmalı okumak, solun egemen yapılarının "yenilenmeciliği"/"değişimciliği" kendilerinin de kullandıkları pozitif içeriklerinden soyutlayarak, nasıl tek bir anlama, -liberal değişimciliğe- indirgediklerini gösterir diye düşünüyorum; Bahsi geçen yazının konumuzla ilgili önemli bir saptamasından başlayalım; yazar çok iyi bilinen profesyonel devrimci tipini olumlayıp hakkını verdikten sonra, bunlardan yeteri kadar olduğunu belirtiyor ve ardından şunu söylüyor:

Ancak, sayıca yeterlidirler (bildik devrimciler Ö.K.)  ve önümüzdeki dönemin artık “normal insanlar dönemi” olması gerekmektedir. Daha açık bir ifadeyle şöyle de denebilir: Kuruculuk döneminin ardından bugünün dayatıcı görevi, mümkün olduğunca çok sayıda yeni ve “normal” insanın örgütlü mücadeleye kazanılmasıdır.

Şimdi burda, konumuzla ilgili olan çok önemli bir çözümlemeye vurgu yapalım: Toplumun maddi süreçleri otomatik olarak "normal" insanları "örgütlü mücadeleye çekemiyor". Örtük anlam budur. Bu insanların örgüte kazanılması gibi bir görev vardır. Ha demek ki, toplumda geçici değil,  "normal" insanları örgüte kazandırmak gibi bir görevin belirmesi ile kendini ortaya koyan yapısal bir dönüşüm sözkonusu. Eskiden normal insanları örgüte kazandırmak gibi bir gerek var mıydı? Arkadan gelen pasaj, kendi iddiamı serimlemem açısından çok daha önemli:

Toplumda genel bir çürümenin gözlendiği, insanların dar çevrelere kapandıkları, duyarsızlaştıkları kuşkusuz doğrudur. Ancak bu doğrudan tutup “sosyalizme ve örgütlü mücadeleye ancak vasatı aşarak kalburun üzerinde kalabilmiş, pek çok yönüyle sıra dışı ve bir bakıma ‘aykırı’ insanların kazanılabileceği” gibi bir sonuç çıkarmak, darlığı, dolayısıyla yenilgiyi peşinen kabullenmek anlamına gelir. Böylelerinden oluşan bir sosyalist topluluğun, ABD’de “Ivy League” denilen elit okullarda eğlence arayanların kurdukları dernek ve kulüplerden fazla farkı olmayacaktır.

Yaşanılan zamanların farklılığın tali/marazi/geçici değil yapısal olduğuna dair ikinci örtük iddia. Buraya tekrar döneceğim. Çulhaoğlu'ndan devam edelim:

Bugün gelinen noktada, sosyalizm adına dışarıya hiç bakmadan “kuruluşa”, “yeniden kuruluşa” veya askeri bir deyimle “iç hat manevrasına” odaklanmak, kuruyuşa mahkûm olmak demektir. Kuruluş dönemlerine özgü vazgeçilmez unsurlar, geriye kalanlarıyla, nicel ve nitel anlamda yeterli bir kadro birikimi oluşturmuştur. Şimdi, bu kadronun, kendi geçmişinin bugünkü benzerine değil, benzemezine yönelmesi gerekmektedir.

Mükemmel, kusursuz bir saptama. Peki bu pasaj ile yukarıda yenilenmeciliği ima yoluyla anti-komunizme benzeten pasaj  aynı zihin içinde nasıl yan yana gelir? Ha demek ki, sosyalist liderler kendi söylediklerine rağmen, siyaseten doğru menevralar yapabiliyorlar. Biryerde olumladıklarını, başka bir yerde mahkum edebiliyorlar. Nasıl mı? Şu soruyu sormak yeterli: "ya ben yenilenmecilikten tam da sizin heme şu yukarıdaki pasajda dile getirdiğiniz şeyi anlıyorsam?"  "Ha o zaman hoşgeldin sefa geldin" diyemezsiniz ki, zira yenilenmeciliği kategorik olarak mahkum etttiniz.

Devam edelim. Çok daha güzel şeyler söylüyor Çulhaoğlu, "benzemez"i tarif ederken:

“Benzemez”, bugüne dek herhangi bir sol gruba bağlanmamıştır. Sola özgü o bitmez tükenmez tartışmalardan ve el altı vıdıvıdılarından uzak kalmıştır. Aklını “tek ülkede sosyalizm” meselesi ve Stalin-Trotskiy ihtilafıyla bozmamıştır. Sovyetler’de NEP dönemine erken mi yoksa geç mi son verildiğiyle ilgili bir fikri yoktur. Geleceğin sosyalist toplumunda itfaiye teşkilatının nasıl çalışması gerektiğini de fazla düşünmemiştir. Ama bütün bu “zaaflarına” karşın kendini solda tanımlayan ve mücadeleye niyetli, bir anlamda zihnen “bakir” kişidir. 

Şimdi biz de şunu soralım; "Benzemez" diye spesifik bir kişilik kategorisi tanımlamak neye gönderme yapar? Bence, toplumsal failin profilinde kalıcı, yapısal birşeylerin değiştiğine. Eğer bu değişiklik tali/geçici bir değişiklik olsaydı, ayrı bir kategori olarak tanımlayamaya gerek olur muydu?

Ha işte bu birinci başlık bağlamında benim iddiama geliyorum; Toplumda, bütün bir örgütlenme, araç, yöntem değişikliği gerektiren yapısal/kalıcı dönüşümler gerçekleşmiştir. Sözkonusu değişim, kapitalizmin temel işleyiş yasalarındaki, ya da sömürü çarklarındaki bir değişim değildir. "Normal" insanların kapitalizmle ve bununla bağlantılı olarak sosyalist mücadele ile olası ilişkilenme tarzları değişmiştir. Bunun gerekçeleri ile ilgilenmeyelim şimdilik. Sadece sonuca odaklanalım. Toplumsal failin, toplumsal olaylarla ilişkilenme biçiminde yapısal bir değişiklil var mı yok mu? Çulhaoğlu'nun bile kabul ettiği üzre böyle bir değişimi redetmek pek mümkün görünmüyor. Aynı "sonucu" Zizek de bir başka bağlamda Marx'ın ideolojik birey tanımını tersyüz ederek dile getiriyor: Çağımızda insanların ideolojiler ile ilişkilenme biçimleri "Yapıyorlar ama bilmiyorlar" değil, "Biliyorlar ama yine de yapıyorlar" şeklindedir. Bu toplumda kesif bir sinizmin yürürlükte olduğunu ifade eder. Eğer kitleselleşmek sosyalist mücadelenin temel hedeflerinden biriyse, karşımızda nasıl bir insani malzemenin olduğu temel bir sorunsaldır. Nedenleri her ne olursa olsun karşımızda çözüm bulmamız, yani onun için değişmemiz gereken mesele budur..Bu meselenin ifade ettiği zamanımıza özgü farklılık ise "birgün aşılacak" ve "normale dönecek"  birşey değil, birlikte yaşamasını öğrenmemiz gereken bariz bir olgudur. Türkiye sol hareketinin ana rahmine düştüğü zamanlardaki gibi özgeci, kollektivist bireyler,  yaşanan dönem içinde onları doğuran koşullar tekrar yaratılmadıkça yeniden dünyaya gelmeyecektir. Zira o tür bireyleri doğuran doğal/spontan toplumsal yaşam alanları artık yoktur. Bugün insanların biraraya gelip, spontan ilişkilerle sosyalize olacağı toplumsal/kollektif ilişkiler ağı yoktur..Böylesi devasa bir yapısal dönüşümden sonra,  hala "eskinin diğergamcı devrimcilerinin akın akın geleceği" örtük varsayımına dayanan bir mücadele hattının yaşama şansı yoktur. Mezarlıktan geçerken ıslık çalmak kabilinden, bir iki çoşkulu toplantıya aşırı anlamlar yükleyerek kendimizi kandırırız ancak.

Toplumsal failin profilinde ifadesini bulan bu çok önemli yapısal değişkliği saptadıktan sonra, bunun nasıl bir değişim talebi yükseltiğine ve bu yükselen değişim talebinin, liberalizme doğru bir değişim talebiyle aynı kefeye konulması yanılgısına gelelim şimdi:

 

2. Her değişim telebi sosyalist hedefler yerine liberal hedefleri ikame ettirmek anlamına gelmez.

ÖDP içinde kalanların ve TKP gibi uzun zamandır bildik mücadele hattına dönüş için bekleyen yapıların algılayamadıkları işte bu; değişim talepleri illa ki, sosyalizmin hedeflerinin yerine başka ideolojilerin hedeflerini koymak anlamına gelmez. Zira  çok farklı kulvarda yer alan başka bir değişim talebi de vardır. Ve bu telebin, sosyalist ideallerle, sosyalist öncüllerle bir alıp veremediği de yoktur. Değişim talebinin bu türü, daha çok kullanılan araçlar, yöntemler, mücadele edilen alanların çeşitlendirilmesi yönünde bir taleptir. Çulhaoğlu'nun "Normal İnsanlar Dönemi" yazısındaki şu pasaja bakalım:

Türkiye’de böyle insanların ("benzemez"/"normal" diye tabir ettiği insanlar. Ö.K.) olduğu kabul ediliyorsa, ikinci ve daha kritik soru şudur: Örgütlü “kadim” kadrolarla az önce betimlenen “spontane” öncüler arasındaki ilişkinin düzlemi, biçimi ve içeriği ne olmalıdır?

Bu sorunun görece etraflı yanıtı, soL’un misyonu ve bu yazı bir yana, herhangi bir yazının ötesine, başka kanallara ve gündelik pratiğe uzanmayı gerektiriyor. Gene de şu kadarını söylemekte sakınca yoktur: 

Örgütlü öznenin kendi dışında bir alan tanımlayıp buraya tek yönlü müdahalesi, kuşkusuz materyalist bir kurgudur.  

Ancak, materyalist olsa bile, böyle tek yönlü, etkileşimsiz ve geriye girdisi olmayan bir müdahale diyalektik değildir.

Çulhaoğlu karşı karşıya olduğumuz en temel soruyu çok yerinde bir şekilde gündeme getiriyor:

"Örgütlü “kadim” kadrolarla az önce betimlenen “spontane” öncüler arasındaki ilişkinin düzlemi, biçimi ve içeriği ne olmalıdır? "

Bu son derece yüklü, ve çetrefil, dallanıp budaklanacak çağrışımlara açık bir sorudur. Ki yazarın kendisi de kabul ediyor bunu, hemen ardından gelen cümlede. Peki bizde şunu soralım bu soruya ilave olarak: Pekdemir'in açık açık "küçük olsun bizim olsun" dediği yapıların bu soruya bir cevabı var mı? Bir kere küçük olsun bizim olsun diyebilmek en başından böyle bir soruyu gündemine almadığını itiraf etmek anlamına gelmez mi?

İşte değerli abilerimizin anlamak istemedikleri mesele bu; farklı kişilik profillerine sahip toplumsal fail adaylarının bulunduğu farklı bir dünyada bulunuyoruz. Bu farklı dünya hiçbir zaman 80 öncesine geri dönmeyecek. Eskinin nostaljik devrimci tipolojisinin birgün geri geleceğini ummak, ulvi bir güçten medet ummaktan hiç farklı değildir. Eskinin o ideal devrimci tipininin kurucu günlük pratiklerini sağlayan "mahalle" ilişkileri yok, genel olarak devrimci ilişkiler sunan toplumsal mekanlar artık yok..

Ufuk Uras gurubu ayrılmazdan önce de ÖDP eleştirilmiyor muydu? O zamanki eleştirilerin temel ekseni de, ÖDP'nin "normal" insanlarla spontan ilişkilerin kurulabileceği yaşam alanlarını ve pratiklerini sunamaması değil miydi? Oysa ÖDP yöneticileri eleştirilerin ve önceki ayrışmaların şu Ufak Uras grubunun liberal talepleri yüzünden olduğuna inanıp, şimdi de onlar gittiğine göre, ÖDP'nin önünde yepyeni bir dönem açıldığı yanılsamasına balıklama dalmış görünüyorlar. Oysa en başta, bütün anlayışlar henüz ayrılmamışken dahi, ÖDP'nin neden normal insanlar için bir cazibe merkezi olamadığını soran yok.

Ufuk Uras grubunun temsil ettiği merkezci taleplerin iş görememiş olması,  insanları çekmede salt söylemsel değişikliklerin yeterli olmadığını kanıtladı. Yani temel mesele, deneme yanılma yoluyla birgün tutacak bir söylem geliştirme meselesi değildir. Asıl yapılması gereken, "normal" insanlarla günlük hayat içinde  "normal"  ilişkilerin serpilmesini sağlayacak alanların açılmasıdır. Bunu Ufuk Uras grubu yapamadığı gibi, kalanlar da yapabilecek gibi görünmemektedir.

6.Kongre de gösterdi ki bunu yapmaya yönelik herhangi bir niyetleri de yoktur. Zira her iki grup da çözümü siyasi ilkeler geliştirmekte görüyor, oysa önemli olan farklı mücadele alanları geliştirmektir. Yine Çulhaoğlu'na başvuralım;

Örgütlü öznenin kendi dışında bir alan tanımlayıp buraya tek yönlü müdahalesi, kuşkusuz materyalist bir kurgudur.  

Ancak, materyalist olsa bile, böyle tek yönlü, etkileşimsiz ve geriye girdisi olmayan bir müdahale diyalektik değildir.

İşte mevcut yapıların tam olarak yaptığı da, hayata böylesi bir tek yönlü müdahaledir. O tek yönlü müdahale de işi sadece politik alanla sınırlı görmektir. Oysa normal insanın politikanın incelikleri umrunda mı? Çulhaoğlu'nun normal insan betimlemesini bir kez daha analım:

“Benzemez”, bugüne dek herhangi bir sol gruba bağlanmamıştır. Sola özgü o bitmez tükenmez tartışmalardan ve el altı vıdıvıdılarından uzak kalmıştır. Aklını “tek ülkede sosyalizm” meselesi ve Stalin-Trotskiy ihtilafıyla bozmamıştır. Sovyetler’de NEP dönemine erken mi yoksa geç mi son verildiğiyle ilgili bir fikri yoktur. Geleceğin sosyalist toplumunda itfaiye teşkilatının nasıl çalışması gerektiğini de fazla düşünmemiştir. Ama bütün bu “zaaflarına” karşın kendini solda tanımlayan ve mücadeleye niyetli, bir anlamda zihnen “bakir” kişidir. 

ÖDP istediği kadar "kadim" ilkelerine bağımlılığını ilan etsin, "emek eksenli politikalar"da ısrar etsin. Normal insan hayatla ilişkisini bu tür ilkeler üzerinden kurmuyor ki..

Maalesef karamsar bir bitiriş olacak ama ÖDP çok daha büyük bir kararlılıkla kimseye ihtiyaç duymadığını, kendi kendine yettiğini, kendi çalıp kendi oynamaya devam edeceğini yüksek sesle ilan etmiş bulunuyor. Ne diyelim kolay gelsin. İçtenlikle umuyor ve diliyorum ki, kendileri haklıdır ve yaşanılan bu geçici marazi dönemden çıkılacak herşey eskisi gibi olacaktır.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (18)
  • BALCI
    avatar

    Geç de olsa okumak iyi geldi. Her ikinizin de eline sağlık. Son derece başarılı bir tartışma maratonu çıkartmışsınız.

  • onder
    avatar

    Metin içinde düzeltirsem gözden kaçabilir; önemli birşey eklemek istiyorum;

    Alýntý:
    Ancak sanırım derdimi ifade edebildim. Yani "emek eksenli politikalar", anti-emperyalizm gibi ana yönelik somut izdüşümü olmayan soyut çağrılarla bir dışa açılım yapılamaz



    Bu pasajıma şu ilaveyi yapayım; bu minvalde söylediğim şeyler, işin teorik tartışma boyutudur. Yapılmasın dediğim kuşkusuz iddia edilemez. Bunlar aile içi meselelerdir, aile içinde ilgili platformlarda tartışılır. Ancak vitrini bence bunlar oluşturmaz. Çulhaoğlu'nun çok beğendiğim pasajındaki "benzemez" tarifini bir kez daha ekleyeyim:

    Alýntý:
    “Benzemez”, bugüne dek herhangi bir sol gruba bağlanmamıştır. Sola özgü o bitmez tükenmez tartışmalardan ve el altı vıdıvıdılarından uzak kalmıştır. Aklını “tek ülkede sosyalizm” meselesi ve Stalin-Trotskiy ihtilafıyla bozmamıştır. Sovyetler’de NEP dönemine erken mi yoksa geç mi son verildiğiyle ilgili bir fikri yoktur. Geleceğin sosyalist toplumunda itfaiye teşkilatının nasıl çalışması gerektiğini de fazla düşünmemiştir. Ama bütün bu “zaaflarına” karşın kendini solda tanımlayan ve mücadeleye niyetli, bir anlamda zihnen “bakir” kişidir.



    "Benzemeler"e anti-emperyalizm, emek eksenli politikalar vs ile hitap edilemez. Teorik tartışmalar, sosyalistliğin "advanced" seviyelerinde tercihe bağlı yapılacak birşeydir. Dolayısıyla şu ya da bu teorik öncüllerden ziyade, somut pratik programlarını vitrine konulması gerekir.

    ÖDP kendini anti-emperyalist (ya da anti anti-emperyalist) ilan etti diye mobilize olacak insanlar olduğunu sanmıyorum..Basitçe bu tür ayrımlar çok da umrunda değil "benzemez"in.

    "Benzemez"in somut günlük bir problemi vardır, onun için ne çözüm öneriliyor, ona bakar.

    Ha, hareket içinde arkaplanda, daha sonraki stratejileri/taktikleri belirlemek için teorik çalışma yapılır o ayrı.

  • guclu
    avatar

    Önder,

    Bu yazdıklarına itiraz etmek mümkün değil. Kesinlikle katılıyorum da biz neden o zaman tartıştık ki? Demek mesele büyük oranda üsluplarımızdan kaynaklanıyor ve bu da aslında genelde iletişime geçmek, özelde de solculuk yapmak için atlanılmaması gereken önemli bir husus.

    Hepimizin dikkat etmesinde fayda var!

  • Murat
    avatar

    Bu tartışmaları cumbadan takip eden insanlardan biri olarak geldiğiniz noktayı takdirle karşılıyor, sevgilerimi sunuyorum.

  • guclu
    avatar

    Ha şunu da ekleyeyim. Bir partinin antiemperyalizme vurgu yapması, onun biricik politikasının günde beş vakit "ben antiemperyalistim, gelin katılın yıkalım bu düzeni" demesinden ibaret olduğu anlamına gelmeyebilir. Gündelik hayatın içinde insanların doğrudan katılımcı oldukları ve paylaşımcı bir tarzda politika yapıp bunu uzun vadeli, sonal hedeflerle ilişkilendirilebildiği ölçüde ilerleyen bir anlayıış geliştirilebilir. Neden olmasın? Veya zaten başka türlüsü mümkün değil ki! Nihai hedefinle uyumlu ve ona uyumlu bir içerikte bir politik tarz yaratmaktan başka şans yok artık.

    Seninle ayrıştığımız husus, böyle bir tarzın ipuçları bir zamanlar bu ülkede de denendi ve kısmen başarılı da oldu. 80 öncesi deyince akla sadece bıyıklı, parkalı delikanlıların, "bacı" diye hitap edilen genç kızların, korsanların, otomatik silahların, bombalı pankartların, bildirilerin, afişlerin, pankartların ve kuşlamaların gelmesi bence eksik ve haksızdır. Bu dönem bütün toplumun ayağa kalktığı, en sıradan insanların bile anormal politize olduğu, 7-8 yıl gibi çok kısa bir dönemde dahi düzeni aşırı tedirgin eden bir sürecin başladığı yıllardır ve tüm bu hareketlenme kuşlamalar, bildiriler, bombalı pankartlar, bacılar ve parkalardan kaynaklanıyor olamaz. Tam da toplum hareket geçirilebildiği için, bütün sosyalist siyasetler işin bir tarafından tutup iradi olmasa da kolektif bir hareketlenme yaratabildiği için bu süreç başlamıştır. Şu an lanetlenen, aşağılanan, gerici ve köylü bulunan ne varsa o dönem için geçerli olan ve göze bile batmayan durumlardı.

    Bugün yapılacak en büyük yanlış aynı parkaları giyip aynı bombalı pankartları asarak her şeyin eski güzel günlere dönüleceğini zannetmektir ki, ÖDP'deki arkadaşlar taa 1991-92'den beri bunu olamayacağını belki bin kere üstüne bastırarak söylediler.

    Yani mesele, antiemperyalizmi vurgulamak değil, antiemperyalizmi ve sosyalist mücadeleyi gündelik hayat içinde ilerleyecek ve sıradan insanların hayatlarında yansımasını bulacak bir tarzda kurmaktır.

  • onder
    avatar

    Eyvalla Murat..Tartışmaya bizatihi katılınmasa dahi bu tür ses vermelerin, gayet motive edici olduğunu vurgulamak isterim..Zira bir noktadan sonra insanları bayıyor olabilir miyiz, ya da bu kadar yazılanlar okunuyor mudur türü sorular akla geliyor.

    Güçlü, "Biz neden o zaman tartıştık ki?" sorunun yanıtı bir sonraki mesajında olabilir mi? Şu pasajında bakalım;

    Alýntý:

    80 öncesi deyince akla sadece bıyıklı, parkalı delikanlıların, "bacı" diye hitap edilen genç kızların, korsanların, otomatik silahların, bombalı pankartların, bildirilerin, afişlerin, pankartların ve kuşlamaların gelmesi bence eksik ve haksızdır.



    80 Öncesini kim böyle algılıyor?Ben değil.. İşte belki sen benim yazdıklarımı sosyalist geleneğin tarihine bir saldırı olarak algıladığın için böyle oluyor. Ben 80 öncesinin devrimci bireyini değil, 80 sonrasının post-modern bireyini aşağılarım aşağılayacak olsam.

    80 öncesinden bir devrimci abimiz şikayet ederdi bu yeni kuşaklar ne kadar birikimsiz vs diye. Bizim zamanımızda sosyalistler 2-3 dil bilen, alanlarında başarılı tipik bir ayndınlanma bireyiydi derdi..Ki katılıyorum, yaşayarak da gördüm. Birgün bizim elektirik kantinde yanıma Fen liseli, notları çok iyi bir çocuk gelmişti; yaw niye siz sosyalistler derslerde çok başarısızsınız demişti..Gerçekten de öyleydi..Genelde bütün sosyalist öğrenciler hayta, derslere girmeyen vs tiplerdi bizim zamanımızda..

    80 öncesinde şimdi talep ettiğimiz türden örgütlenme modelleri elbette denenmiştir. Ama bu gerçek günümüzde ne ifade ediyor? Bunların senin benim farkında olmam birşeyi değiştirmez. Mücadele yöntemlerimiz üzerine tartışırken referans almamız gereken bizler miyiz, yoksa bizim dışımızdaki "normal" insanlar mı, Çulhaoğlu'nun "benzemez" diye tarif ettiği insanlar mı?

    Bugün 1980'de doğan çocuklar orta yaşa merdiven dayamış durumdalar. Dünyada ciddi bir sosyalist blok 20 yıldır yok. Yani sosyalizmin kafalarında somut çağrışımlarını bırak herhangi bir mefhumun bile olmadığı koca bir nüfus var. Bu koca nüfusun 80 öncesinde yapılan başarılı deneyimler hakkında bir bilgisi olabilir mi? Onların baktıkları önlerinde olandır. Önlerinde ise şuanda pek somut birşey göremiyorlar.

    Bugün sosyalizm tamamen yeni bir fikir gibi savunulmak durumunda biraz. Oysa mevcut anlayışlar sosyalizmin temel tartışma başlıkları herkes tarafından biliniyormuş da, bu bilinçli kitleyi kendi taraflarına çekmek için çalışıyormuşcasına politika yapıyor. Ben böyle olduğuna inanmıyorum. Sosyalizmin ne olduğu somut kollektif pratikler üzerinden dolaylı olarak anlatılmak durumundadır.

    12 Eylül darbesinin, Sovyetlerin yıkılmasının, post-modernizmin iletişim paradigmasında yarattığı kaymanın doğurduğu sonuçları hala yeterince hesap etmiyoruz.

    İlkelerin doğruluğu çok belirleyici değil demiştim. Dile getirdiğin doğruları almaya hazır insanlar varsa onları dile getirmek işe yarar. Benim sosyalist cenahta çok yanlış bulduğum bir başka kanı ise, kitlelerin, emekçilerin sürdürdükleri yaşam koşullarının dayatması sonucu, zorunlu olarak sosyalizme potansiyel olarak hazır oldukları fikridir. Ben böyle olduğuna inanmıyorum. İnsanlar çevrelerinde, mahallede sosyalizm diye bir şey konuşuluyorsa ondan haberdar olur. Maddi süreçler zorunlu olarak bir bilinç doğurmaz. En azından otomatiğe alınmış değildir. Somut pratikler ile propagandanı yaparsan insanlar sana kulak verir.

    Mevcut mücadele yöntemi bence çok fazla bu önkabule dayanıyor. Emekçiler kafadan bizim doğal tabanımızdır gibi bir saplantı var, islami partilerin cemaatleri kendilerinin arka bahçesi görmesi gibi..

    Bütün politikalarımız, emekçide olduğu varsayılan potansiyel doğal bilincin kendi farkına varmasına yönelik sanki..Üretim sürcinde sahip olunan rol ile sınıf bilinci arasında belki 80 öncesinde böyle zorunlu bir bağ vardı. Bu bağ, yakın mahalle ilişkilerinin ortak mekanı ile de destekleniyordu..Ancak sınıf bilinci doğal bir biçimde açığa çıkaran bu tür ilişkiler bence artık eskisi kadar güçlü değil. Üretim süreçleri dağıtıldı, kapitalistler merkezi, büyük ölçekli üretim modelinin sınıf bilinci oluşturmadaki tehlikeli yönünü belki de gördüler..parçalı yapısı ile Hizmet sektörü daha belirleyici hale geldi..Büyük ölçekli fabrika üretimi, sınıf bilincinin oluşmasına fırsat vermeden ordan oraya kaçabilen, esnek bir yapıya büründürüldü vs. Bir yerde tehlike büyüdüğünde alıp başını başka yere gidebiliyor falan..

    Böyle bir dünyada, doğal bir sınıf bilinci varsaymak bence büyük hatadır. Yaşadığımız zamanlarda birebir ilişkilerde iradi müdahalenin önemi artmıştır. Sosyalistlerin örgütleri de bence bu iradi müdaheleyi kolaylaştırmak ona yeni kanallar sunmak için yeniden yapılanmalıdır.

  • onder
    avatar

    Güçlü, ben akıl fetişizmi yapmıyorum. Aksine etkilendiğim kaynaklar nedeniyle akıl fetişizmi eleştirdiğim yaklaşımlardan biridir. Bu konu tartışılmıştı. Üstünkörü bir aradım ama bulamadım. Ne demiştim o bulamadığım tartışmada; hayatın/mücadelenin her anını, her ayrıntısını önceden planlayamazsın. Günlük hayatta bile bu böyledir demiştim. Bostancı'dan-Taksime gitmek gibi genel bir istek oluşur ama onu hangi araçlarla nasıl yapacağına kontrol edemediğin rastlantılar karar verir demiştim hatırlarsan. Aklın mutlaklaştırılması, çağdaş teorilerin -postyapısalcılık, frankfurt okul mesala- Aydınlanma mentalitesinde en acımasızca eleştirdikleri konulardan biridir. Çağdaş teorileri önemseyen biri olarak da benim aklın mutlaklaştırılmasına karşı getirilen eleştirileri gözardı ettiğim düşünülemez.

    Ancak romantizm karşısında benim konumum "bile" akılcılık olarak algılanabiliyor. Bu açıdan kesin olarak yanlış da değilsin. Ancak mücadeleyi "bir bilgisayar programı gibi ele almak", ha işte bu aşırı abartı olur. Kanıtı ise yukarıda hatırlattığım tartışmadır..Nerde olduğunu bulabilirsem koyarım.

    Ben ÖDP'in ya da geleneksel hareketlerin, akıllı demeyellim de stratejik/taktiksel davranmadıklarını ya da -pejoratif anlamda- "politik" davranmadıklarını düşünüyorum. Bazı şeyleri yapmanın karizmayı çizeceğini sanmak gibi feodal bir dürüstlük duygulanımı içinde olunabiliyor. Buna en iyi örneği mesala bence anti-emperyalizme ısrarlı vurguda görebiliyoruz. Bunu tartışmadan önce, şu saptamada uzlaşalım bir kere; Kongre sonrasında verilen demeçlerde dikkat çekici bir abartı düzeyinde anti-emperyalistliğe vurgu var. Yani bariz bir şekilde oturulup buna vurgu yapma yönünde karar alınmış. Görünen o ki ÖDP, "yeni dönemde" ayrılanlara farkını anti-emperyalizm üzerinden koymaya karar vermiş. Dikkat! burda işin biçimsel, psikolojik yönüne vurgu yapıyorum, yoksa tekrar bir anti-emperyalizm tartışmasına girmek değil derdim.

    Bana göre bir sosyalistin anti-emperyalizm konusunda nasıl bir yaklaşım içinde olduğunun hiç önemi yoktur. Başka bir sosyalist ile birlikte birşeyler yapabilir miyim sorusuna cevap aradığımda anti-emperyalist mi değil mi diye bakmam. Zira yaşanılan zamanlarda anlayışlar arasındaki ayrım çizgisinin bu tür spesifik konular üzerinden çizildiğini düşünmüyorum. Keza -tam bir zıt örnek vermek gerekirse- ben bazı Taraf'çıların söyledikleri bazı şeyleri de doğru buluyorum, en azından kesinlikle yanlış diye kesip atamıyorum. Ama Taraf'çılarla araya tavizsiz, mutlak, kategorik bir sınır çizilmesi gerektiğine inanıyorum.

    Yani anlatmaya çalıştığım şey, bir siyasi hareketi belirleyen şey, "sadece" tezlerinin doğruluğu, yanlışlığı değildir. "Bunu ne için istiyor" sorusu daha önemlidir. (Herhalde bunu söylüyor olmam da mutlak akılcı olmadığımın bir başka kanıtıdır)

    Devam edersek; anti-emperyalizm bence "sosyalistler arasında" ancak belli bir tipolojiye hitap eder. O hitap edilen tipoloji de zaten hareketin içinde olan, yani kazanmak zorunda olduğun insanlar değildir. Zaten hareketin içinde olan insanlara anti-emperyalizm yüklemesi yapmak, "Türke türk propagandası" yapmak kabilinden birşeydir. Dışarıda kalan sosyalistleri ya da "normal" insanları mobilize etmez. Başka bir ifade ile, anti-emperyalizm "sıradan" insanların gündelik hayatında acil olarak hissedilen, somut izdüşümü olan birşey değildir. Aramızda yabancı sermayenin sirketleri dışında çalışan birileri var mı? Bugün Türkiye'de ancak devlet sektöründe çalışıyorsanız, ya da avukat, doktor, öğretmen gibi meslekleri icra ediyorsanız emperyalizme bulaşmadan geçiminizi sağlarsınız. Bugün emperyalizmi -bizimkilerin yaptığı şekilde- sorunsallaştırmanın mantiki sonucu bireylerin kendi varoluşlarını sorunsallaştırmayı gerektirir. Bireyler de kolay kolay kendi varoluşlarını sorunsallaştırmaz..Bilmem kaygımı anlatabiliyor muyum?

    Bir de şöyle ifade edeyim; "yeni bir dönem" eşiğinde anti-emperyalizmi asli belirleyici unsur olarak sunmak, somut bireylerin hemen şu anki somut ihtiyaçlari ile araya devasa bir açık sokmak anlamına gelir. Emperyalizmi yok etmek, şu anda yaşamakta olan insanların acil günlük ajandasında olan bir sorunsal değildir. Emperyalizmi ortadan kaldırmak, futuristik bir hedeftir, devrim gibi kökten değişiklikleri gerektirir. Ana yönelik hemen uygulanabilir bir program sunmaz. Bu açıdan herhangi bir çözüm sunuyor değildir. Somut bir bireye "gel anti-emperyalist mücadele verelim" demek, ondan bütün varoluşunu uzak bir hedefe göre yeniden yapılandırmasını talep etmek anlamına gelir. Bütün bir varoluşunu, aile yaşantısını, özel hayatını, boş zamanını vs uzak bir hedefe göre reorganize edecek insanlar bulma iddiasında olanlara ben ancak kolay gelsin diyebiliyorum..Ondan çıkarak genelleme yapmak doğru olmayacak ama bizim şu ufacık site kollektivitemize dahi nasıl bir adanmışlık düzeyinde katılındığı düşünülürse, anti-emperyalist mücadelenin çok daha radikal adanmışlık bekleyen mücadelesine hangi adanmışlık düzeyinde katılınacağı çıkarsanabilir..İşte temel mesele de burda çıkıyor; bir önceki yorumda ele aldığım konu. ÖDP ve diğer sosyalist yapıların mevcut ideolojik çağrısının muhtevası, havari türünden adanmışlıklar bekliyor insanlardan. Böyle bir beklenti içinde olmak en azından şu aşamada gerçekçi değil. Birlikte en küçük bir kollektif üretim yapmamış, senin deyiminle "oturup birlikte rakı içmemiş" insanlara gelin emperyalizmi ortadan kaldıralım demek benim kulaklarımda, vatan-millet-sakarya türünden bir boş gösteren olarak tınlıyor..

    Ha burdan sosyalist hareketin uzak, futuristik, ütopik hedefleri tamamen terkedilmelidir türü birşeyi iddia ettiğim gibi bir sonuç çıkarılmasın.

    Ben sadece şunu diyorum; sosyalistler malum tarihsel gelişmeler sonucunda inandırıcılığını kaybetti. Şu anda acil olarak tekrar kazanmamız gereken inandırıcılığımızdır. Peki bu nasıl olur? elbette buna ben sadece kendi penceremden kapsayıcı bir yanıt veremem..Ancak bana göründüğü kadarıyla yapılması gereken, -artık kabak tadı veren ama maalesef yine de söylemek zorunda olduğum-, hayatın içinde her türlü farklı kanalda bir sosyalist tavır geliştirmektir. Mesala, edebiyat alanındaki çürümeye karşı bir sosyalist eleştiri kurumsallaştırılabilir, ilgi alanlarının paylaşımı üzerinden tek tek bireylerin bir sosyalist günlük hayat kültürü yerleştirilebilir, popüler kültür çarklarına karşı "içeriden" bir alternatif yaratılabilir, halkevi modeli internet üzerinden çok daha etkin hale getirilebilir, yani kurslar, seminerler, ders vermeler vs vs yapılabilir. Hayat uçsuz bucaksız olduğuna göre hayata yönelik somut programlar üretmek de uçsuz bucaksızdır. Ancak sanırım derdimi ifade edebildim. Yani "emek eksenli politikalar", anti-emperyalizm gibi ana yönelik somut izdüşümü olmayan soyut çağrılarla bir dışa açılım yapılamaz. Bu tür futuristik hedefler, gerçek bir reel politik güç haline glediğin zaman peşine düşebileceğin şeylerdir. Oysa şu aşamada yapmamız gereken hayat içinde tek tek her yönde çoğalan ilişkiler ağı yerleştirmektir. Dinler mesala, salt öte dünyada kurtuluş vaadiyle mi yayılmıştır. İnsanlar o kadar da aptal değil. Dinler insanların günlük somut sorunlarına çözümler getirdikçe yayılmıştır. Misyonerlik faaliyetleri olmasa hristiyanlık amazonlarda bile yayılabilir miydi?

    Bir de hiç vermek istemediğim, ama yazdıklarımdan genelde çıkarılan izlenime karşı bir düzeltme yapmalıyım; ben asla ve asla herşeye sıfırdan başlanmalı, geleneksel yapılarla bağlar tamamen koparılmalı vs demiyorum. Yaşanılan zamanlara uygun politika araçları geliştirdiklerini görsem, onların birikiminin, kadrolarının sağlayacağı müthiş sıçramayı ben salak mıyım ki rededeyim..Mesala şu bizim site gibi bir iletişim platformunu ele alalım; kesinlikle gereklidir ve bence bir ikinci örneği yoktur. Ama bağımsız insanlar olarak çıkartmaya çalıştığımız için ancak kör-topal ilerliyor. Düzenli olarak farklı, ilginç konularda yazan pek fazla insan yok. Yine katılım eksikliğinden dolayı, uygulanabilecek onlarca çok faydalı özellik hayata sokulamıyor, solpedia, arşiv, etkinlik takvimi, eşya değiş tokuşu ile dayanışma vs.vs. Şimdi mevcut anlayışlardan biri, bizim burda yerleştirmeye çalıştığımız perspektifte, tamamen moderatörsüz, tamamen interaktif, sınırsız katılımlı benzer bir site çıkaracak da, ben "Aman canım bunlar eski bir gelenek, bunların hiçbir faaliyetine katılınmaz" diyeceğim ha..Böyle bir site olsun, hemen bizimkini kapatalım topluca oraya geçelim derim. Onlarca gerçek anlamda Bilgisyar uzmanı olacaktır, her uygulama bir çırpıda hayata sokulacaktır, çok daha birikimli insanlar yazacaktır vs.vs.

    Ama gayet iyi biliyoruz ki, mevcut anlayışlar yüzde yüz kontrollerinde olmayan böyle bir site çıkarmaz, çıkaramaz. Mesala benim şu sitede söylediklerimi bu rahatlıkla dile getireceğim bir gelenek sitesinin olabileceğine en küçük ihtimal veremiyorum.

    Geleneksel yapılara karşı en küçük bir kompleksim yok. Gün gelecek TKP'in yayın organı soL'un sitesini düzenli takip edeceksin deseler hayatta inanmazdım. Ama Çulhaoğlu'nun şans eseri farkettiğim çok güzel yazılarını gördüm ve "Vaay bu adamlar Stalinist bunların söylediği bana hitap etmez" demeden büyük bir zevkle okudum.

    Keza ayrışmadan sonra ÖDP'ye üye olsam mı diye cidden aklımdan geçirdim.

    Yani, ben kimin söylediği ile değil, ne söylendiği ile ilgiliyim.

    Ancak söylenenler beni çekmiyor, bir açılım yapar gibi görünmüyor bana. Hal böyle olmasına rağmen, sırf devrimci heyacanı sıcak tutmak adına, belli bir romantizmi korumayı da çok doğru bulmuyorum.

    Bir kere, -başka şeyler bir yana-, "içeriksiz" bir romantizmde açılım yapmanın önünde dikilen bir tehlike var; mücadeleye romantik/duygusal yaklaşıldığında fazla söze ve fazla insana gerek duyulmaz. Mevcut ilişkiler bireyi tatmin etmeye yeter. Sadece bu ilişkiler ile bir ömür geçirilebilir. Romantizm kendi iletişimsel dengesini kurar, bir "Hayali Cemaat" oluşur, dışa açılma ihtiyacı olmaz, aksine dışarıya açılmak samimiyetten kaybedilmesi, ilişkilerin zayıflaması vs olarak görülür.

    Sen kendin demedin mi geçenlerde ayrışmaların sağlam bir teorik zemini olmadığını, kişisel kaprislerden kaynaklandığını..Peki bu tür içeriksiz ayrımların ilk ana kökeni ne? Bu şahsi kaprisleri en başta besleyen ne? Solun romantik olarak yaşanışı değil mi? Bugün Türkiye'de sosyalistler arası bu kadar çok parçalı bir yapıyı anlaşılabilir kılacak toplumsal bir durum var mı?

  • onder
    avatar

    Güçlü ben nerde romantik ve nostaljiksin dedim? Bi gösterebilir misin?
    Ben yazılarımı kafamda hep sen varmışsın gibi yazmıyorum. Ufuk Uras grubunun ayrılması ve ÖDP 6.kongresinde yaşanan, son derece tipik bir çabucak gaza gelme durumu karşısında hissettiklerimi gözeterek yazıyorum. Sözkonusu olaylar sonucunda yaşananlar da bana, son derece nostaljik bir sol romansı çağrıştırıyor. Ben bunun üzerine düşündüklerimi yazdım, seni model almadım. Keza alıntıladığın pasajımı da herhangi birini ya da grubu aşağılamak için yazmadım.

    Hala kovuşturulup duran insanlara da senden daha az saygı ve sevgi duymuyorum. Eğer niyetim onları aşağılamak olsaydı, sitenin çıktığı ilk günden, hatta çok öncesinden beri, onların öykülerini, anılarını kayda geçirecek bir solpedia fikriyle çıkar mıydım? Bu projeye benimle birlikte zaman ayıracak, çok değil 3-4 kişi çıksın ve site biraz daha sıkı takip ediliyor olsun, geceli gündüzlü çalışıp bu projeyi hayata geçirmek için elimden geleni yaparım. Böyle bir iş için zaman ayıracak kaç kişi çıkar bu ülkede?

    Bu insanların yaşadıklarına, özverilerine saygı ve sevgi duymak başka birşeydir, onların kendi dönemleri için uyguladıkları mücadele yöntem ve araçlarını, insan malzemesinin radikal biçimde farklı olduğu bir döneme uygulamak, bunun romantizmi içinde olmak başka.

    Bu insanlar adeta farklı bir tür idi, sanki genetikleri farklıydı. 10 yıl, 20 yıl hapishanelerde ömür tükettiler, işkence tezgahlarından geçtiler. Ben bu aşırı sağcı halk için değil 10 yıl, 20 yıl, tek bir gün hapishanede geçirmek sitemem. 80 sonrası sol kuşaklardan aksini ddia eden de samimiyse eğer, kesinlikle norm dışıdır.

    80 öncesi ile 80 sonrası insanları radikal biçimde farklıdır. Bu bariz olgu ortadayken, mücadele yöntemlerini hala 80 öncesi kuşaklara göre modellemek gerçekçi değil, romantik ve nostaljiktir. Artık olmayan bir realiteye özlem duymaktır. Post-modern insan kaypaktır, siniktir, egoisttir, hedonisttir. Modelleme yaparken veri alınması gereken toplumsal fail profili budur, bu bariz olguyu dışlayıp yüce gönüllü özneler varsayımına dayanan mücadele hattı romantik ve nostaljiktir dedim, seni kastetmedim.

    Alýntý:
    Eleştiri noktalarında haklı olduğun kısımlar var ama malesef Sol malzememiz budur. En iyisi de budur, en kötüsü de budur. Malesef Ekvador'dan, El Salvador'dan, Uruguay'dan, Kolombiya'dan devrimci ithal edemeyiz. Beğenmediğimiz bu insanlarla birlikte mücadele edeceğiz



    Hakikaten çok ilginç..Tamı tamına bu iddiayı ileri sürüyor olan aslında benim. Yazımı nasıl okudun merak ettim doğrusu..Yazımı iki yanılgı üzerine temellendireceğimi söylemiştim..Birinci yanılgı olarak da, yaşanan zamanların geçici olduğu ve er yada geç "normale" dönüleceği iddiası olduğunu söylemiştim ki, bu yanılgı toplumsal failin yapısındaki kalıcı değişikliği gözardı etmekle ilgilidir demiştim. Uzun uzun alıntıladığım Çulhaoğlu'nun "Normal İnsanlar Dönemi" başlıklı yazısının temel ekseni nedir? Peki ben bu yazıyı niye uzun uzun alıntıladım?

    Tam da karşımızda duran sol malzemeyi iyi tanımak ve onu olduğu gibi kabul ederek, ona göre politik mücadele araçları geliştirme gereğini ileri sürmek değil miydi amacım? Benim asli amacım, insanlardan elimizdeki modele uymalarını beklemektense, sahip olduğumuz modeli insanlara göre uyarlamak ihtiyacına vurgu yapmak değil miydi?

    Latin amerikadan devrimci ithal etme benzeri bir yaklaşım içinde olan ben değilim, hala klasik özgeci, fedakar, kahraman devrimci özne tipine göre politika yapanlardır..Ben tam aksine gocunmadan, aşağılamadan önümüzde sol mücadele için özne olma potansiyeli taşıyan bireylerle etkileşim yolları bulmamız gerektiğini ileri sürüyorum..Bu açıdan, yukarıdaki uzun yazının ana fikri tam da buydu.

    Ufak Uras'ın ÖDP'den ayrıldığı, ya da 6.kongrenin yapıldığı sabah bambaşka bir dünyaya açmadık gözlerimizi. Bir önceki sabah bütün dünya ve Türkiye hangi maddi koşullar içindeyse, o sabah da hala aynı koşullar içindeydi..Bugün de aynı koşullar içindeyiz..Daha uzunca bir süre de aynı koşullar içinde olacak gibi görünüyoruz..Ufuk Uras adlı bir şahısın ÖDP adlı bir partiden ayrılmış olması ile ya da ÖDP adlı partinin 6.kongresini yapmış olması ile insanlık ve dünya bambaşka yeni bir döneme girmiş falan değildir. Ama estirilen havaya bakıyorsun adeta yeni bir milat konulmuş gibi. Bu yapay bir ruhtur, yanılıtıcıdır, reaksiyonerdir, rövanşcıdır. Yapay olarak yaratılan bu yüksek duyguların, beklenenler olmayınca geri tepmesi ve taban tabana zıttına evrilmesi çok ama çok daha yıkıcı olmaktadır. Benim kendi bireysel hayatım bile, bunun pekçok örneğine düşülen tanıklıklarla ile doludur. Türkiye sol tarihi, zamanından önce yaratılan yüksek ruh hallerinin tam tersine, yani büyük bir ruhsal çöküntüye dönüşlerin tarihidir.

    Ufuk Uras ayrılmadan önce ya da 6.kongresi yapmadan önce ÖDP, zaten sosyalist olan insanlar dışında kimseye ulaşamıyor, bunun kanallarını yaratamıyordu. Değişim taleplerinin asli birinci gerekçesi buydu. Ufuk Uras ayrıldı diye, ya da ÖDP 6.kongresini yaptı diye bu gerekçe bir gecede ortadan kalkmış değildir. Oysa yaratılan hava, artık herşeyin güllük gülistanlık olacağını vaaz ediyor. Bu hiçbirimiz için iyi birşey değildir. 10 ay sonra bu yaratılan yüksek ruh hali korunamazsa noolacak? Çoşkunun yerini çok daha büyük bir bıkkınlık ve "didindik ama olmuyor" bezginliği ve teslimiyeti alacaktır..

    Benim söylediklerim bunlardır. Benim tek tek insanlarla hiçbir alıp veremediğim yok ve sosyalizm için içtenlikle emek vermiş insanların da , -çabaları işe yaramış olsun ya da olmasın- başımın üstünde yeri vardır. Bu kesif sinizm çağında, boşa kürek çekiyor bile olsa, samimiyetle birşeyler yapmaya çalışan her insan güzel insandır. Ama eleştiriden muaf değildir.

  • onder
    avatar

    Mevcut yapıların sosyalist politika adına sahip oldukları vizyonu, ne gibi bir yöntemler silsilesine sahip olduklarını çok iyi gösteren bir yazı daha. Doğan Tılıç'tan:

    http://www.birgun.net/writer_index.php? category_code=1186995520&day=23&month=06&year=2009&action=catlist

    Alýntý:
    Şimdi, dilerim, ÖDP hayatın içinde küçük küçük başarı öyküleri yaratarak ilerlemeyi becerebilir. Hep söylediğim gibi, bence bunun en önemli aracı belediyeler.
    Sosyalist belediyeleri, küçük büyük / senden benden demeden, bir “belediyeler birliği”nde toplamak...



    Yaw lütfen ÖDP şimdiye kadar bundan daha farklı bir açılıma mı sahipti ki? Bütün hayatı boyunca böyle bir mücadele hattı çizmedi mi? Ufuk Uras grubu da yönteme dair aynı şeyleri söylemiyor mu? öyleyse fark nerede?

    İşter kadrolarımız Mis sokaktan çıksın, devrimci sorumluluğa sahip olsun, seçimler için özveri ile çalışsınlar..Ortaya konan yöntem bu..

    Tamam belediyeler kaznılmaya çalışılsın da, böyle bir amaç için mesai ayıracak insanlar nerede? Onlara nasıl ulaşılacak, belediyeleri kazanma misyonunu sahiplenmeleri için nasıl bir çağrı yapılacak?

  • guclu
    avatar

    Önder,

    Romantik ve nostaljik asla değilim. Öyle olsaydım bunun gereklerini yerine getirir ve buna uygun bir yapıda görev alırdım. Solun namusunu da korumaya çalışmıyorum. Bu tür bir görev de benim gibi bir kenarda oturan ve klavye başından sallayıp duran birisine düşmez ve dahası düşmemeli.

    Yazdıklarını okuyunca aklıma beni oldukça üzen, çok can sıkıcı bir haber geldi.

    http://www.birgun.net/actuel_index.php?news_code=1245486096&year=2009&month=06& day=20

    Devletin hesabı hala bitmedi solcularla. Yaşları altmışa gelmiş insanları hala hapse tıkmak için uğraşıyorlar. Hani senin "kuşlamacı, öğrenci radikali, sendikacı" falan diye küçümsediğin bir devrimci kuşağının bir grup üyesi hala ve hala yargılanıyorlar. Ayın 25'inde dava sonuçlanacak ve belki de tekrar içeri alınacaklar.

    Neden sence? Neden böyle bir şey için hala uğraşıyorlar bu insanlarla hiç düşündün mü? Bu kadar slogancı, korsancı, kuşlamacı, sendikacı, hamasi, ajitatif öğrenci radikalizmden başka birşey değildir. Türkiye solunun bunlardan başka araçları, yöntemleri, pratikleri yoktur.

    diye tabir ettiğin insanları neden hala kovalayıp cezalandırmaya çalışıyorlar dersin? Acaba tam da öyle olmadıkları için olabilir mi? Bu insanlar çok dar bir dönemde dahi olsa bazı şeylerin gerçekten değiştirilebileceğine dair çok kuvvetli bir iddia öne sürebildikleri için olmasın sakın? Düzen için hala ve hala eski ve çok kötü bir tecrübenin canlı failleri oldukları için olmasın? Askeri vesayetin bile tartışılır olduğu 2009'da bu insanlar neden yargılanıyorlar Alllah aşkına?

    Amacım ajitasyon falan değil. Çok belli ki bu düzenin en ciddi tehdit altına girdiği dönem 72-80 arasıdır. Buna ait tüm anıları, tüm insanları, tüm bir tarihi toplumun hafızasından ve bilincinden kazımak istiyorlar, büyük oranda da başardılar. Solun bile zihninden atmayı başardıklarına göre, bizim buralarda bile bunları tartışmamız normal.

    Eleştiri noktalarında haklı olduğun kısımlar var ama malesef Sol malzememiz budur. En iyisi de budur, en kötüsü de budur. Malesef Ekvador'dan, El Salvador'dan, Uruguay'dan, Kolombiya'dan devrimci ithal edemeyiz. Beğenmediğimiz bu insanlarla birlikte mücadele edeceğiz.

  • guclu
    avatar

    Önder,

    Eleştiriden muaf tutulmasını istediğim herhangi bir şey yok, ayrıca yazdıklarını üzerime alınarak, yani kişiselleştirerek de yanıtlamıyorum. Bir an bile aklıma böyle bir şey gelmedi. Bunu belirteyim.

    ÖDP'deki ayrışma sonuçlanınca iki taraf da kendisine iki ayrı yönelim seçerek mücadelelerini verecekler. Ben iki taraftan da değilim ama ikisine de eşit mesafede değilim, anlaşılmıştır ki ÖDP'de kalanlara daha yakınım. Bu sadece akıl, fikir, analiz, sentez, ölçme, biçmeyle duyulan bir yakınlık değil. Zaten solculuk da sadece akıl, mantık, analizle yapılacak bir şey değil, en azından benim için. Salt aklın soğukluğu ile gidersek solculuk yapma imkanımız olamaz diye düşünüyorum, hele şu yaşadığımız dönemde. Çünkü şu an en akılcı şey liberal ve dindar olmayı aynı anda becermek ya da bun becerebiliyormuş gibi yapmak.

    Hep dersin ya sol romantizmden nefret ederim diye, ben tam tersini düşünüyorum. İçinde romantizm barındırmayan hiçbir sosyalist projenin en ufak başarı şansı yoktur. Çünkü solculuk insanların akıllarına olduğu kadar gönüllerine ve duygularına da yöneliktir, en basitinden vicdan ve bilinçlerle ilgilenir.

    Bunun yanında zaten hiçbir şey sıfırdan başlayamaz. Aslında hiçbir zaman tam olarak yeni bir şey yoktur. Bütün siyasal hareketlerin bir gelenek ve geçmiş ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın giderilmesi bile aslında gayet kendiliğinden, gayet doğal bir biçimde oluşur. Bütün solcu özne ve yapıların bir biçimde geçmişte bir başka özne ve yapıyla ilişkisi olmuştur zaten. Salt bir ideal gelecek ütopyası ile bir siyasal hareket oluşturulamaz. Bir mazisi olmayan hiçbir hareketin bir tarih bilinci oluşturması da imkansızdır. Kendisine mihenk olarak alacağı bir tarihsel sürece çok normal biçimde ihtiyaç duyar.

    Yanlış anlaşılmak istemem, kastettiğim basitçe bir geçmiş tasarımı yapmak ve bu geçmişin sınırları içinde siyasi hayaller kurmak falan değil. Kendini bir geleneğe bir biçimde en azından belirli düşünsel tutamak noktalarından ilişkilendirmek, somutu durumun objektif bir analizini yapmak ve buna uygun, gerçekçi bir yön belirlemek türünden bir şey kastediyorum. Bütün bu süreçler fizik, kimya deneyleri gibi nesnel soğukluklarla tasarlanıp yürütülemez. Hele ki bir mazi varsa, o mazinin taşıdığı belli ağırlıklar varsa, o mazide canını vermiş bir sürü insan varsa, o insanların geçmişte yarattıkları ve sonra da buldozerle üzerinden geçilmiş bir değerler bütünü varsa.

    Bunların hepsi var. Bunları eleştirebiliriz, yargılayabiliriz, sonuna kadar da kızabiliriz, ama tüm bunları yaparken şefkat ve sevgi yoksunu bir noktadan bakamayız.

    Önceki bir mesajımda seni solculara karşı sevgisiz olmakla suçladım. O mesajının "şiddetinden" anladığım, hissettiğim oydu. Buna sert bir tepki gösterdim. Şimdi düşününce senin bu kadar şiddetli cümleler kurmaya yönelten şeyin, solculuğu sadece çok büyük ağırlıkta akli bir şey olarak algılamanın yattığını düşünüyorum. Belki de yanılıyorum ama sanırım sen ÖDP sürecindeki insanların akıllı davranmadıklarını düşünüyorsun ve abartarak söylüyorum, tüm siyasal süreçlerin bir nevi bilgisayar programı ile yürütülebilir şekilde tasarlanabilir olmasını diliyorsun.

    Bu şekilde düşünmüyor olabilirsin ama bende uyanan şey budur, en azından son tartışmadan edindiğim izlenim budur.

    Tamamen yanılıyor olabilirim, bunu da en baştan kabul ediyorum.

  • guclu
    avatar

    Önder,

    Aşırı önyargılısın, Türkiye'deki solculara yönelik duyduğun antipati ise öyle böyle değil. Öyle olmasa

    Bundan benim anladığım tabanda sabırlı, ince ince örülmüş, uzun vadeli satranç oynar gibi icra edilen değil, ara gazı yüksek, slogancı, korsancı, kuşlamacı, sendikacı, hamasi, ajitatif öğrenci radikalizmden başka birşey değildir. Türkiye solunun bunlardan başka araçları, yöntemleri, pratikleri yoktur.1

    cümleleri yazılamaz. Adama sormazlar mı o zaman neden bu işlerin içindesin diye ya da bu kadar aşağılama hakkını nereden buluyorsun diye! Ancak büyük bir sevgisizlik ve güvensizlikle bunlar yazılabilir.

    Kusura bakma ama aynen böyle düşünüyorum.

  • onder
    avatar

    Peki Güçlü,

    Bu söylediklerimde hiçbir doğruluk payı yoksa sen neden bunlardan bu kadar alınıyor ve aşağılama olarak görüyorsun.

    Bu bir ithamdır ve ben bunu asla kabul etmiyorum. Türkiye solcularını asla ve asla aşağılamıyorum. Yazdıklarıma düşünsel düzlemde cevap vermeye devam etmek varken, beni töhmet altında bırakarak işin içinden çıkmaya çalışıyorsun.

    Düşüncelerine zerre kadar katılmadığım, taban tabana zıt olduğum bir solcuya bile büyük bir sıcaklık duyarım. Sokakta yürürken o ajitatif dergilerini satan çocukları görüdüğümde "İşte bizim çocuklar aynen devam" diye içimden geçiririm.

    Benzer şekilde bütün hatalarına rağmen Sovyetlerle ilgili herhangi bir belgesel gördüğümde tüylerim diken diken olur.

    Lakin, sola ait sembollere ve solculara sevgi beslemem eleştirilerimi kendime saklamamı da gerektirmez.

    Solun romantik/nostaljik yaşanışı bu ülkede sosyalizme en az Taraf kadar zarar vermektedir. Benim inancım budur. Bunu dile getirmemin de aşağılam ile alakası yok.

  • guclu
    avatar

    Önder,

    Her siyasal iddia ve açılım belirli varsayımlara dayanır. Partide kalan arkadaşların ana varsayımı, 1996 koşullarının geçerli olmadığı, neoliberalizmin ciddi biçimde sorgulanıp özellikle sıradan insanların gözünde önemli ölçüde itibar uğradığı ve bu nedenle de eski defansif pozisyondan ziyade daha atak ve sınıfsal eleştiri merkezli bir mücadele hattının öne çıkarılması için doğru zamanın geldiği. Gidenler ise şu ana kadar bildiğimiz 13 yıllık ÖDP pratiğine devam ettirilmesini, yani kendisi dışındaki yapılarla birlik temelinde farklı hak ve sosyal talepleri bir arada savunan, özellikle Kürt meselesini DTP eksenine bırakan, sınıfsal yanı geri planda, Laclau-Moueffe modeline uygun bir şeyler öneriyorlar.

    Esasında Partiden ayrılan arkadaşlar 1996'dan şu ana kadar süren çizginin de savunucuları, zaten geçen hafta istifa eden İzmir İl Başkanı da aynen öyle dedi, "Biz ÖDP'den ayrılmıyoruz, ÖDP bizden ayrıldı" diye açıklama yaptı. Yani aslında şu an bildiğimiz ÖDP bitti ve yeni bir parti inşa ediliyor. Ha bunda acele mi ediyorlar, yapılmalı mı, yapılmamalı mı onu zaman gösterecek. Ama şunu çok iyi biliyorum, kalanlar "küçük olsun bizim olsun" diyecek insanlar değiller. Tüm siyasal yaşamlarını kitleselleşmek, artmak, çoğalmak üzerine kuran, her dönemde de o dönemin nıspi olarak en kitlesel hareketlerini, derneklerini, örgütlerini kuran insanlar. Ki zaten partide şu an hala ve hala tek bir grup yok.

    Melih abinin sözünü ettiği zaman içinde büyüyecek yapı fikri ise, açıkçası bu insanlar içinde şu ana kadar duymadığım "sabırlı ve pişe pişe büyüyen" bir hareket gibi aslında SİP/TKP çizgisine daha yakın duran bir konum.

    Önceki durum malesef bir kakafoniyi andırıyordu. Çokseslilik ve renklilik olarak adlandırılamayacak bir haldeydi. Fikri anlaşmazlıkların iyice ortaya çıktığı son 2,3 yılda ise zaten bir şey yapılamaz hale gelmişti. Birarada durmak ayrı kalmaktan daha "maliyetli" hale gelince de ayrılık çanları çaldı. Önceki bir yazdığımı yineleyeyim, ayrılığın hala çok da gerekmeyebileceğini düşünüyordum, insanların çok farklı durmadığını düşünüyordum ama insanlar ayrı bir oluşum fikrine karar veriyorlarsa da saygı duymak lazım.

    Şu habire dile getirilen "yenilenme, değişim" argümanlarından da bana açıkça gına geldi. "Yenilenme" ve "değişim" fikirlerine karşı olduğum için falan değil. İki veya daha çok nedeni var bunun. Birincisi, bu kavramları fazlasıyla kirlettiler. İnanmayan Hüseyin Ergün ve Nabi Yağcı'ya baksın. Soldaki değişimin "benchmark"ı bu adamlardır, gerçekliğimiz budur. Soldaki değişim taleplerinin önün tıkayanlar muhafazakar sosyalistler falan değil, liberalleşmiş eski komünistlerdir. İkna olmayanlara Murat Belge'nin son günlerde yazdığı ve piyasa ekonomisinin sosyalizmde yer alması gerektiğini savunan son yazılarını da tavsiye edebilirim.

    "Değişim" meselesi hakkındaki ikinci itirazım da aslında değişimin ve yenilenmenin belli ölçülerde yaşandığı yönünde. Belli ölçülerde içinde yer aldığımız için anlayamıyoruz çoğunlukla ama ben açıkçası ne kendimin ne de ilişki kurduğum siyasal çevre(ler)in 1990 başlarındaki hallerinde olmadığımızı görebiliyorum. Kadın meselesine bakış bile başlı başına bir faktördür.

    Üçüncüsü de değişim için neyin mihenk taşının alınacağı önem taşıması. İnsanlar değişecekler, yenilecekler ama neye benzemeye çalışacaklar? Bir tarafta, idealleştirilmiş bir gelecek toplum tasarımı var ve bir tarafta da yaşadığımız dünya ve koşullar. Hiçbir modeli ideal olarak almadığımızı ve hatta tüm modellere de gıcığımız olduğunu düşünelim, bir süre sonra ister istemez sosyalizm fikrinin dışında bir yere doğru yelkenler açılır. Sizi sosyalist harekete bağlayacak bir geleneğe, bir maziye, bir temele ihtiyacınız olacaktır. En azından bir geleneğin olumlu bulduğunuz taraflarına tutunmanız, o tarafları geliştirip ilerletme yönünde çaba sarfetmeniz gerekir. Bu tür bir bağlanma yoksa, iyisi gelirse anarşist olursun, kötüsü gelirse de liberal ya da düpedüz apolitik hale gelirsin. Son 20 sene sadece bunu gösterdi.

    Malesef solda kocaman kocaman söylenen argümanlar ile realite arasında hep kocaman bir boşluk oluşuyor. Reel Sosyalizmin en önemli derdi de buydu. Ütopik ve idealleştirilmiş bir hedef var ortada, ne yapsak ne etsek o "ulvi" hedefe kendimizi yakıştıramıyoruz. Ama en önemli gerçekliğimiz de bu; her zaman sosyalizm "reel" olarak varolacak. Her zaman o ideallerle, amaçlarla, ütopyayla arada bir açı oluşacak. Ya da hiçbir şey yapılmayacak, buradan ideal bir şey çıkmaz deyip sadece eleştirilecek, eleştirilecek ve solculardan iş çıkmayacağı söylenerek bir kenarda ömür tüketilecek. Bu da bir yöntemdir ama kime ne faydası olur, bilemem.

  • AliOsman
    avatar

    DY çizgisinin ana omurgası 'Sosyalist Politika' değil, Antifaşizmdi. Bir başka ifade ile Stratejik anlamda DY'yi DY yapan Antifaşist mücadele hattıydı.

    Faşizm tahlileri yapmak istersen, devletin olduğu her koşul, biraz da doğal olarak, baskı, manipulasyon ve haliyle türevleri itibarı ile faşizm kokusu salar. Lakin buradan bir antifaşist cephe yaratmak her zaman mümkün olmayabilir. Şu anki memleketin ahvali de bu yönde olduğunu düşünüyorum. Önder'in eski, bildik argümanlar ve araçlar ile yola çıkma endişesini taşımak ile beraber, benim yukarıda yaptığım iki satırlık siyasal tahlili, onların yapmama ihtimali bence yok. Söylenmek istenen şeyin : 'Liberallerden kurtulduk, haydi çocuklar aşıya' olduğunu sanmıyorum. Gelişime kapalılık, hatta 'gelişim fobisi' olacağını da düşünmüyorum. Daha sol-sosyalist bir çizgiden bahsettiklerini, bunun nasıl ve neler olacağını, 'yine eskisi gibi' hep beraber karar verileceğini söylemek istiyorlar. En azından ben öyle anlamak istiyorum.

    TKP'nin, Çulhaoğlu'nun bu yeni durum ile ilgili ne dediklerinin önemi bence tali. Yani onların söylediği şeyler, ÖDP'nin niyetini ve siyaset yapma şeklini belirleyemez. Her zamanki 'uyanık halleri' ile kendi tabanlarına : 'Bakın, hayat sola doğru dönmeye başladı. Demek ki yıllardır doğru yoldayız' mesajı veriyorlar. Yoksa ODP'yi taktir etmek onlara düşmez. Zaten böyle bir dertlerinin olduğunu da sanmıyorum.

  • guclu
    avatar

    Ali Osman,

    Çok büyük oranda katılıyorum sana, özellikle TKP'nin yaklaşımı konusunda. Sosyalizmin memleketteki yegane mümessili tarzı bir yaklaşımları var bu arkadaşların. Genel liberalleşmeye karşı pozitif bir duruş olmakla beraber onların tek tavrı sosyalizm propagandasından ibaretmiş gibi geliyor bana.


    Partide kalan arkadaşların pek de hakim oldukları bir süreç olmayacak bu. Çünkü aynen senin dediğin gibi antifaşist mücadele içinde gelişmiş ve şekillenmiş insanlar ve doğrudan "sosyalist politika" yeni bir mecra. Gelişime kapalı ve "sen ben bizim oğlancı" olduklarını da asla düşünmüyorum. Buna uygun bir çalışma tarzı geliştireceklerlerini ve şanslarını deneyeceklerini düşünüyorum.


    Ama ortada şöyle bir risk var. Otantik bir DY çizgisine özenen, geçmiş mücadelenin öykünmesine çalışan ve buna bağlı olarak da amacına epey uzak düşecek bir şey ortaya çıkabilir. Bu arakadaşlar ne yaparlarsa hayatlarında bir karşılığı ile yapmak isterler. Eğer sosyalizm falan diyorlarsa, en azından, özyönetimci-doğrudan demokratik komite tarzı şeyleri geliştirmeye çalışacaklardır. Tek başına SİP/TKP tarzı "Yaşasın Sosyalizm" sloganlarını atıp insanların bu sloganları beğenip gelmesini beklemeyeceklerdir. Yani sosyalizm deyip bunun gereklerini yerine getirmeye çalışacaklardır ya da bu cümleyi kurmayacaklardır. Bana öyle geliyor en azından.

    Şu ana kadar yapıp ettikleri şeyleri "demokrasi, barış, özgürlük" falan deyip yaptı ÖDP. Bu sosyalizm demekten imtina edilmesinden de kaynaklanıyordu, çünkü parti sosyalist değil sol karakterli bir kitle partisi olarak tarif edilmişti, hem de sosyalizmin itibarının çok düşük olduğu bir dönemde kurulması nedeniyle de pragmatik zararları da muhtemelen düşünülüyordu. Ama yaşanılan süreç gösterdi ki siz ne kadar imtina da etseniz, yuvarlak ve popülist laflarla herkesin ağzına bal sürseniz de herhangi bir ilerleme sağlamanız mümkün olmuyor. Yani sosyalizmi savunmadan solculuk yapmak beyhude bir çaba.

    Bunlar benim çıkarsamalarım. Doğru mu yanlış mı zaman gösterir.

  • onder
    avatar

    Güçlü,

    Yazımın nerdeyse tamamını oluşturan ana tezini hiç dikkate almamışsın. Bir kez daha yineleyelim; ÖDP ve genel olarak klasik politika şeklini yürüten yapılara karşı dışarıdan yönelitlen değişim talebi hiçbir zaman parti programında, ilkelerde, ideolojide vs yani söylemsel düzeyde olmadı ki..Bu talep her zaman siyaset yapma araçlarının, kanallarının ve yöntemlerinin değiştirilmesi, çeşitlendirilmesi üzerine oldu.

    Eğer ilki yönünde bir değişim sözkonusu olsaydı Ufuk Uras grubunu destekliyoruz der çıkardık. Ufuk Uras'ın Genel Başkan olduğu uzun yıllar boyunca, ÖDP eleştirilmedi mi? Bugün ÖDP'nin "yeni dönemde" izleyeceği sinyalleri verdiği politikalara yönelik eleştirilerin tamamı birebir ayrılan Ufuk Uras grubuna da yöneltilebilir. Ha demek ki, eleştirilerin özü sahip olunan farklı fikirlerle vs ilgili değil. Bu eleştiriler siyaset yapma yöntemiyle ilgi. Eleştirilen siyaset yapma yönteminin belirleyici unsuru da, "normal" insanları siyasete çekecek kanalların, araçların, mekanların, eylem tiplerinin, pratiklerinin olmamasıdır. Bugün Türkiye'de yaygın olarak uygulanan tarz-ı siyaset temel olarak zaten politize olmuş insanları varsayar. Ancak belli bir politik birikime, politik kararlılığa, politik motivasyona sahip insanlar politika yapabilir bu ülkede. Başka bir ifadeyle politika, yaşamın doğal durumunda ayrık, kendinde bir faaliyet bütünü olarak yaşanır. Temel eleştiri noktası budur. Yaşamın doğal durumu içinde politika yapmak gibi bir mefhum mevcut sol kadrolar içinde yoktur. Mevcut anlayış politize olmuş özneler varsayar, ve bütün pratiğini de hali hazırda politize olmuş bu özneleri ikna etme üzerine kurar. Bu anlayış Ufuk Uras grubunda da, kalan grupta da aynen bulunuyor. Aralarındaki fark politik özneleri ikna etme yönünde kullandıkları söylemdeki farktan ibarettir.

    Affına sığınarak ve izin almadan bir arkadaşın bir pasajını akatarmak isterim; çok beğendiğim için alıntılamaktan kendimi alamıyorum:

    Alýntý:
    Hepimiz birer kafa olarak görüldük. Ama bizi siyasal, kültürel, toplumsal alanda geliştirici hiçbir platformda var edecek alanlar açılmadı, açılamadı. Bu olmayınca da toplumsal mücadeleye yabancılaşmamak mümkün değil. Hal böyleyken, mücadele ancak yöneticilerin birtakım STÖ, sendika vb. kuruluşlarla protokol görüşmelerinden ibaret kaldı. "aşağıdan yukarıya örgütlenme" de lafta kaldı. ÖDP de 80'lerden sonra siyasi açılım yapamamış "eski" solcuların başlarını sokacakları bir ev durumuna geldi.



    İşte temel eleştiri noktasını çok iyi dile getiren gözlemler bunlar. Sense şunu demişsin;

    Alýntý:
    Partide kalan arkadaşların ana varsayımı, 1996 koşullarının geçerli olmadığı, neoliberalizmin ciddi biçimde sorgulanıp özellikle sıradan insanların gözünde önemli ölçüde itibar uğradığı ve bu nedenle de eski defansif pozisyondan ziyade daha atak ve sınıfsal eleştiri merkezli bir mücadele hattının öne çıkarılması için doğru zamanın geldiği.



    Kimse -sol içinden kimse- "daha atak ve sınıfsal eleştiri merkezli bir mücadele hattından" hiçbir zaman rahatsız olmadı ki, bu hattadan taviz verilsin..Temel talep bu hattının uygulanış yönetminin 80'lerdeki araçları ve kanalları kullanmakla olamayacağı, yeni stratejiler geliştirilmesi gerektiği idi. Kimsenin sosyalizmden farklı bir toplum modelini hedefleyelim dediği yoktur..

    Taraf'ın içi yüzünü anladığım andan itibaren nefret ettim. Bu nefretimin ana gerekçesi de Taraf'ın kendi zıttını yaratacağı ve bütün değişim taleplerinin karşısına öcü olarak çıkarılcağı idi. Ne kadar haklı olduğum ortaya çıkıyor. Taraf kendi ayna-imajını yarattı. Kendi adına asıl başarısı da bu. Kesinlikle liberal politikaları vs popülerleştirmesi değil..Taraf'ın asıl büyük başarısı solcularda bir Pavlov refleksi yaratarak, ajitatif, hamasi, biz bize yeteriz mentalitesine gerisin geri düşülmesini sağlamasıdır. Bu açıdan geleneksel solcuların Taraf'a minnet duyduklarını sanıyorum.

    Son olarak sormak isterim:

    "daha atak ve sınıfsal eleştiri merkezli bir mücadele hattının öne çıkarılması" Türkiye solcuları arasında nasıl yaşanır? Hangi eylem pratiklerine, hangi yöntemlere gönderme yapar?

    Bundan benim anladığım tabanda sabırlı, ince ince örülmüş, uzun vadeli satranç oynar gibi icra edilen değil, ara gazı yüksek, slogancı, korsancı, kuşlamacı, sendikacı, hamasi, ajitatif öğrenci radikalizmden başka birşey değildir. Türkiye solunun bunlardan başka araçları, yöntemleri, pratikleri yoktur.

  • onder
    avatar

    Evet Ali Osman kesinlikle katılıyorum;

    Alýntý:
    DY çizgisinin ana omurgası 'Sosyalist Politika' değil, Antifaşizmdi. Bir başka ifade ile Stratejik anlamda DY'yi DY yapan Antifaşist mücadele hattıydı.



    Benim yazımın yegane tezinin bir nevi bir başka ifadesidir bu..Başka bir yerde de "Türkiye solu kriz ortamında, yoğun baskı ortamında oluşmuştur. Dolayısıyla 'normal' zamanlarda apışıp kalır" gibi bir ifadeyle dile getirmiştim bu düşünceyi.

    Bununla bağlantılı olarak şöyle bir spekülasyon da yapılabilir gibi geliyor bana: 12 Eylül darbesi olmadan küreselleşme/özalizm vs yaşansaydı Türkiye solunun durumu bugünkünden yine de çok farklı olmazdı. Ha 12 Eylül darebesi olmasa Özalizm vs uygulanamazdı, o ayrı konu.

    Benim demek istediğim, Türkiye sol hareketinin Bülent Forta'nın çok güzel deyimiyle "günlerin tespih taneleri gibi ard arda dizildiği normal zamanlar"a yönelik bir pratik portföyü yoktur.

    ÖDP'de kalanların büyük bir heyacanla "yeni dönem" dedikleri şeyde de aslında yine yoğun kriz, çelişkilerin sertleşmesi vs gibi şeylerin çıkmasını umuyorlar bence. Son finansal krizin de bu yönde bir değişiklik getirmesini bekliyorlar bence. Eğer bekledikleri gibi olur, çelişkiler gelişirse umdukları gibi bir yeni açılımı yakalayabilirler. Ama günler bir tespih tanesi gibi dizilmeye devam ederse bu tür yapıların sunacağı en küçük bir açılım olduğunu sanmıyorum..

    Sokakta evine giderken can güvenliğin yoksa direniş komiteleri kurmak doğal, kaçınılmaz bir gerektir. Başka alternatif yoktur..Hayatta kalmak için dahil olman gerekir. Ancak faşist saldırıların olmadığı bir zamanda direniş komiteleri vs özyönetimin, taban insiyatifinin modeli olamaz. İlkinde zorunluluk belirleyici momenttir. Ancak herhangi bir zorunluluğun olmadığı, tamamen gönüllü birlikteliklere dayanan özyünetim organları, yani diyelim "yaşama komiteleri" kurmak bambaşka bir alet çantası gerektirir. Mevcut kadroların böyle bir alet çantasına sahip olduklarını da hiç sanmıyorum. Kongre notlarından vs böyle bir izlenim alamadım ben.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #18 Metin 09-07-2009 01:18
Geç de olsa okumak iyi geldi. Her ikinizin de eline sağlık. Son derece başarılı bir tartışma maratonu çıkartmışsınız.
Alıntı
 
 
0 #17 Önder Kurt 24-06-2009 07:17
Eyvalla Murat..Tartışma ya bizatihi katılınmasa dahi bu tür ses vermelerin, gayet motive edici olduğunu vurgulamak isterim..Zira bir noktadan sonra insanları bayıyor olabilir miyiz, ya da bu kadar yazılanlar okunuyor mudur türü sorular akla geliyor.

Güçlü, "Biz neden o zaman tartıştık ki?" sorunun yanıtı bir sonraki mesajında olabilir mi? Şu pasajında bakalım;
Alıntı:

80 öncesi deyince akla sadece bıyıklı, parkalı delikanlıların, "bacı" diye hitap edilen genç kızların, korsanların, otomatik silahların, bombalı pankartların, bildirilerin, afişlerin, pankartların ve kuşlamaların gelmesi bence eksik ve haksızdır.
80 Öncesini kim böyle algılıyor?Ben değil.. İşte belki sen benim yazdıklarımı sosyalist geleneğin tarihine bir saldırı olarak algıladığın için böyle oluyor. Ben 80 öncesinin devrimci bireyini değil, 80 sonrasının post-modern bireyini aşağılarım aşağılayacak olsam.

80 öncesinden bir devrimci abimiz şikayet ederdi bu yeni kuşaklar ne kadar birikimsiz vs diye. Bizim zamanımızda sosyalistler 2-3 dil bilen, alanlarında başarılı tipik bir ayndınlanma bireyiydi derdi..Ki katılıyorum, yaşayarak da gördüm. Birgün bizim elektirik kantinde yanıma Fen liseli, notları çok iyi bir çocuk gelmişti; yaw niye siz sosyalistler derslerde çok başarısızsınız demişti..Gerçek ten de öyleydi..Geneld e bütün sosyalist öğrenciler hayta, derslere girmeyen vs tiplerdi bizim zamanımızda..

80 öncesinde şimdi talep ettiğimiz türden örgütlenme modelleri elbette denenmiştir. Ama bu gerçek günümüzde ne ifade ediyor? Bunların senin benim farkında olmam birşeyi değiştirmez. Mücadele yöntemlerimiz üzerine tartışırken referans almamız gereken bizler miyiz, yoksa bizim dışımızdaki "normal" insanlar mı, Çulhaoğlu'nun "benzemez" diye tarif ettiği insanlar mı?

Bugün 1980'de doğan çocuklar orta yaşa merdiven dayamış durumdalar. Dünyada ciddi bir sosyalist blok 20 yıldır yok. Yani sosyalizmin kafalarında somut çağrışımlarını bırak herhangi bir mefhumun bile olmadığı koca bir nüfus var. Bu koca nüfusun 80 öncesinde yapılan başarılı deneyimler hakkında bir bilgisi olabilir mi? Onların baktıkları önlerinde olandır. Önlerinde ise şuanda pek somut birşey göremiyorlar.

Bugün sosyalizm tamamen yeni bir fikir gibi savunulmak durumunda biraz. Oysa mevcut anlayışlar sosyalizmin temel tartışma başlıkları herkes tarafından biliniyormuş da, bu bilinçli kitleyi kendi taraflarına çekmek için çalışıyormuşcas ına politika yapıyor. Ben böyle olduğuna inanmıyorum. Sosyalizmin ne olduğu somut kollektif pratikler üzerinden dolaylı olarak anlatılmak durumundadır.

12 Eylül darbesinin, Sovyetlerin yıkılmasının, post-modernizmi n iletişim paradigmasında yarattığı kaymanın doğurduğu sonuçları hala yeterince hesap etmiyoruz.

İlkelerin doğruluğu çok belirleyici değil demiştim. Dile getirdiğin doğruları almaya hazır insanlar varsa onları dile getirmek işe yarar. Benim sosyalist cenahta çok yanlış bulduğum bir başka kanı ise, kitlelerin, emekçilerin sürdürdükleri yaşam koşullarının dayatması sonucu, zorunlu olarak sosyalizme potansiyel olarak hazır oldukları fikridir. Ben böyle olduğuna inanmıyorum. İnsanlar çevrelerinde, mahallede sosyalizm diye bir şey konuşuluyorsa ondan haberdar olur. Maddi süreçler zorunlu olarak bir bilinç doğurmaz. En azından otomatiğe alınmış değildir. Somut pratikler ile propagandanı yaparsan insanlar sana kulak verir.

Mevcut mücadele yöntemi bence çok fazla bu önkabule dayanıyor. Emekçiler kafadan bizim doğal tabanımızdır gibi bir saplantı var, islami partilerin cemaatleri kendilerinin arka bahçesi görmesi gibi..

Bütün politikalarımız , emekçide olduğu varsayılan potansiyel doğal bilincin kendi farkına varmasına yönelik sanki..Üretim sürcinde sahip olunan rol ile sınıf bilinci arasında belki 80 öncesinde böyle zorunlu bir bağ vardı. Bu bağ, yakın mahalle ilişkilerinin ortak mekanı ile de destekleniyordu ..Ancak sınıf bilinci doğal bir biçimde açığa çıkaran bu tür ilişkiler bence artık eskisi kadar güçlü değil. Üretim süreçleri dağıtıldı, kapitalistler merkezi, büyük ölçekli üretim modelinin sınıf bilinci oluşturmadaki tehlikeli yönünü belki de gördüler..parça lı yapısı ile Hizmet sektörü daha belirleyici hale geldi..Büyük ölçekli fabrika üretimi, sınıf bilincinin oluşmasına fırsat vermeden ordan oraya kaçabilen, esnek bir yapıya büründürüldü vs. Bir yerde tehlike büyüdüğünde alıp başını başka yere gidebiliyor falan..

Böyle bir dünyada, doğal bir sınıf bilinci varsaymak bence büyük hatadır. Yaşadığımız zamanlarda birebir ilişkilerde iradi müdahalenin önemi artmıştır. Sosyalistlerin örgütleri de bence bu iradi müdaheleyi kolaylaştırmak ona yeni kanallar sunmak için yeniden yapılanmalıdır.
Alıntı
 
 
0 #16 Güçlü Kuvvetli 24-06-2009 06:39
Ha şunu da ekleyeyim. Bir partinin antiemperyalizm e vurgu yapması, onun biricik politikasının günde beş vakit "ben antiemperyalist im, gelin katılın yıkalım bu düzeni" demesinden ibaret olduğu anlamına gelmeyebilir. Gündelik hayatın içinde insanların doğrudan katılımcı oldukları ve paylaşımcı bir tarzda politika yapıp bunu uzun vadeli, sonal hedeflerle ilişkilendirile bildiği ölçüde ilerleyen bir anlayıış geliştirilebili r. Neden olmasın? Veya zaten başka türlüsü mümkün değil ki! Nihai hedefinle uyumlu ve ona uyumlu bir içerikte bir politik tarz yaratmaktan başka şans yok artık.

Seninle ayrıştığımız husus, böyle bir tarzın ipuçları bir zamanlar bu ülkede de denendi ve kısmen başarılı da oldu. 80 öncesi deyince akla sadece bıyıklı, parkalı delikanlıların, "bacı" diye hitap edilen genç kızların, korsanların, otomatik silahların, bombalı pankartların, bildirilerin, afişlerin, pankartların ve kuşlamaların gelmesi bence eksik ve haksızdır. Bu dönem bütün toplumun ayağa kalktığı, en sıradan insanların bile anormal politize olduğu, 7-8 yıl gibi çok kısa bir dönemde dahi düzeni aşırı tedirgin eden bir sürecin başladığı yıllardır ve tüm bu hareketlenme kuşlamalar, bildiriler, bombalı pankartlar, bacılar ve parkalardan kaynaklanıyor olamaz. Tam da toplum hareket geçirilebildiği için, bütün sosyalist siyasetler işin bir tarafından tutup iradi olmasa da kolektif bir hareketlenme yaratabildiği için bu süreç başlamıştır. Şu an lanetlenen, aşağılanan, gerici ve köylü bulunan ne varsa o dönem için geçerli olan ve göze bile batmayan durumlardı.

Bugün yapılacak en büyük yanlış aynı parkaları giyip aynı bombalı pankartları asarak her şeyin eski güzel günlere dönüleceğini zannetmektir ki, ÖDP'deki arkadaşlar taa 1991-92'den beri bunu olamayacağını belki bin kere üstüne bastırarak söylediler.

Yani mesele, antiemperyalizm i vurgulamak değil, antiemperyalizm i ve sosyalist mücadeleyi gündelik hayat içinde ilerleyecek ve sıradan insanların hayatlarında yansımasını bulacak bir tarzda kurmaktır.
Alıntı
 
 
0 #15 Murat 24-06-2009 06:27
Bu tartışmaları cumbadan takip eden insanlardan biri olarak geldiğiniz noktayı takdirle karşılıyor, sevgilerimi sunuyorum.
Alıntı
 
 
0 #14 Güçlü Kuvvetli 24-06-2009 06:15
Önder,

Bu yazdıklarına itiraz etmek mümkün değil. Kesinlikle katılıyorum da biz neden o zaman tartıştık ki? Demek mesele büyük oranda üsluplarımızdan kaynaklanıyor ve bu da aslında genelde iletişime geçmek, özelde de solculuk yapmak için atlanılmaması gereken önemli bir husus.

Hepimizin dikkat etmesinde fayda var!
Alıntı
 
 
0 #13 Önder Kurt 24-06-2009 05:37
Metin içinde düzeltirsem gözden kaçabilir; önemli birşey eklemek istiyorum;

Alıntı:
Ancak sanırım derdimi ifade edebildim. Yani "emek eksenli politikalar", anti-emperyalizm gibi ana yönelik somut izdüşümü olmayan soyut çağrılarla bir dışa açılım yapılamaz
Bu pasajıma şu ilaveyi yapayım; bu minvalde söylediğim şeyler, işin teorik tartışma boyutudur. Yapılmasın dediğim kuşkusuz iddia edilemez. Bunlar aile içi meselelerdir, aile içinde ilgili platformlarda tartışılır. Ancak vitrini bence bunlar oluşturmaz. Çulhaoğlu'nun çok beğendiğim pasajındaki "benzemez" tarifini bir kez daha ekleyeyim:

Alıntı:
“Benzemez”, bugüne dek herhangi bir sol gruba bağlanmamıştır. Sola özgü o bitmez tükenmez tartışmalardan ve el altı vıdıvıdılarından uzak kalmıştır. Aklını “tek ülkede sosyalizm” meselesi ve Stalin-Trotskiy ihtilafıyla bozmamıştır. Sovyetler’de NEP dönemine erken mi yoksa geç mi son verildiğiyle ilgili bir fikri yoktur. Geleceğin sosyalist toplumunda itfaiye teşkilatının nasıl çalışması gerektiğini de fazla düşünmemiştir. Ama bütün bu “zaaflarına” karşın kendini solda tanımlayan ve mücadeleye niyetli, bir anlamda zihnen “bakir” kişidir.
"Benzemeler"e anti-emperyaliz m, emek eksenli politikalar vs ile hitap edilemez. Teorik tartışmalar, sosyalistliğin "advanced" seviyelerinde tercihe bağlı yapılacak birşeydir. Dolayısıyla şu ya da bu teorik öncüllerden ziyade, somut pratik programlarını vitrine konulması gerekir.

ÖDP kendini anti-emperyalis t (ya da anti anti-emperyalis t) ilan etti diye mobilize olacak insanlar olduğunu sanmıyorum..Bas itçe bu tür ayrımlar çok da umrunda değil "benzemez"in.

"Benzemez"in somut günlük bir problemi vardır, onun için ne çözüm öneriliyor, ona bakar.

Ha, hareket içinde arkaplanda, daha sonraki stratejileri/ta ktikleri belirlemek için teorik çalışma yapılır o ayrı.
Alıntı
 
 
0 #12 Önder Kurt 24-06-2009 05:22
Güçlü, ben akıl fetişizmi yapmıyorum. Aksine etkilendiğim kaynaklar nedeniyle akıl fetişizmi eleştirdiğim yaklaşımlardan biridir. Bu konu tartışılmıştı. Üstünkörü bir aradım ama bulamadım. Ne demiştim o bulamadığım tartışmada; hayatın/mücadel enin her anını, her ayrıntısını önceden planlayamazsın. Günlük hayatta bile bu böyledir demiştim. Bostancı'dan-Ta ksime gitmek gibi genel bir istek oluşur ama onu hangi araçlarla nasıl yapacağına kontrol edemediğin rastlantılar karar verir demiştim hatırlarsan. Aklın mutlaklaştırılm ası, çağdaş teorilerin -postyapısalcıl ık, frankfurt okul mesala- Aydınlanma mentalitesinde en acımasızca eleştirdikleri konulardan biridir. Çağdaş teorileri önemseyen biri olarak da benim aklın mutlaklaştırılm asına karşı getirilen eleştirileri gözardı ettiğim düşünülemez.

Ancak romantizm karşısında benim konumum "bile" akılcılık olarak algılanabiliyor . Bu açıdan kesin olarak yanlış da değilsin. Ancak mücadeleyi "bir bilgisayar programı gibi ele almak", ha işte bu aşırı abartı olur. Kanıtı ise yukarıda hatırlattığım tartışmadır..Ne rde olduğunu bulabilirsem koyarım.

Ben ÖDP'in ya da geleneksel hareketlerin, akıllı demeyellim de stratejik/takti ksel davranmadıkları nı ya da -pejoratif anlamda- "politik" davranmadıkları nı düşünüyorum. Bazı şeyleri yapmanın karizmayı çizeceğini sanmak gibi feodal bir dürüstlük duygulanımı içinde olunabiliyor. Buna en iyi örneği mesala bence anti-emperyaliz me ısrarlı vurguda görebiliyoruz. Bunu tartışmadan önce, şu saptamada uzlaşalım bir kere; Kongre sonrasında verilen demeçlerde dikkat çekici bir abartı düzeyinde anti-emperyalis tliğe vurgu var. Yani bariz bir şekilde oturulup buna vurgu yapma yönünde karar alınmış. Görünen o ki ÖDP, "yeni dönemde" ayrılanlara farkını anti-emperyaliz m üzerinden koymaya karar vermiş. Dikkat! burda işin biçimsel, psikolojik yönüne vurgu yapıyorum, yoksa tekrar bir anti-emperyaliz m tartışmasına girmek değil derdim.

Bana göre bir sosyalistin anti-emperyaliz m konusunda nasıl bir yaklaşım içinde olduğunun hiç önemi yoktur. Başka bir sosyalist ile birlikte birşeyler yapabilir miyim sorusuna cevap aradığımda anti-emperyalis t mi değil mi diye bakmam. Zira yaşanılan zamanlarda anlayışlar arasındaki ayrım çizgisinin bu tür spesifik konular üzerinden çizildiğini düşünmüyorum. Keza -tam bir zıt örnek vermek gerekirse- ben bazı Taraf'çıların söyledikleri bazı şeyleri de doğru buluyorum, en azından kesinlikle yanlış diye kesip atamıyorum. Ama Taraf'çılarla araya tavizsiz, mutlak, kategorik bir sınır çizilmesi gerektiğine inanıyorum.

Yani anlatmaya çalıştığım şey, bir siyasi hareketi belirleyen şey, "sadece" tezlerinin doğruluğu, yanlışlığı değildir. "Bunu ne için istiyor" sorusu daha önemlidir. (Herhalde bunu söylüyor olmam da mutlak akılcı olmadığımın bir başka kanıtıdır)

Devam edersek; anti-emperyaliz m bence "sosyalistler arasında" ancak belli bir tipolojiye hitap eder. O hitap edilen tipoloji de zaten hareketin içinde olan, yani kazanmak zorunda olduğun insanlar değildir. Zaten hareketin içinde olan insanlara anti-emperyaliz m yüklemesi yapmak, "Türke türk propagandası" yapmak kabilinden birşeydir. Dışarıda kalan sosyalistleri ya da "normal" insanları mobilize etmez. Başka bir ifade ile, anti-emperyaliz m "sıradan" insanların gündelik hayatında acil olarak hissedilen, somut izdüşümü olan birşey değildir. Aramızda yabancı sermayenin sirketleri dışında çalışan birileri var mı? Bugün Türkiye'de ancak devlet sektöründe çalışıyorsanız, ya da avukat, doktor, öğretmen gibi meslekleri icra ediyorsanız emperyalizme bulaşmadan geçiminizi sağlarsınız. Bugün emperyalizmi -bizimkilerin yaptığı şekilde- sorunsallaştırm anın mantiki sonucu bireylerin kendi varoluşlarını sorunsallaştırm ayı gerektirir. Bireyler de kolay kolay kendi varoluşlarını sorunsallaştırm az..Bilmem kaygımı anlatabiliyor muyum?

Bir de şöyle ifade edeyim; "yeni bir dönem" eşiğinde anti-emperyaliz mi asli belirleyici unsur olarak sunmak, somut bireylerin hemen şu anki somut ihtiyaçlari ile araya devasa bir açık sokmak anlamına gelir. Emperyalizmi yok etmek, şu anda yaşamakta olan insanların acil günlük ajandasında olan bir sorunsal değildir. Emperyalizmi ortadan kaldırmak, futuristik bir hedeftir, devrim gibi kökten değişiklikleri gerektirir. Ana yönelik hemen uygulanabilir bir program sunmaz. Bu açıdan herhangi bir çözüm sunuyor değildir. Somut bir bireye "gel anti-emperyalis t mücadele verelim" demek, ondan bütün varoluşunu uzak bir hedefe göre yeniden yapılandırmasın ı talep etmek anlamına gelir. Bütün bir varoluşunu, aile yaşantısını, özel hayatını, boş zamanını vs uzak bir hedefe göre reorganize edecek insanlar bulma iddiasında olanlara ben ancak kolay gelsin diyebiliyorum.. Ondan çıkarak genelleme yapmak doğru olmayacak ama bizim şu ufacık site kollektivitemiz e dahi nasıl bir adanmışlık düzeyinde katılındığı düşünülürse, anti-emperyalis t mücadelenin çok daha radikal adanmışlık bekleyen mücadelesine hangi adanmışlık düzeyinde katılınacağı çıkarsanabilir. .İşte temel mesele de burda çıkıyor; bir önceki yorumda ele aldığım konu. ÖDP ve diğer sosyalist yapıların mevcut ideolojik çağrısının muhtevası, havari türünden adanmışlıklar bekliyor insanlardan. Böyle bir beklenti içinde olmak en azından şu aşamada gerçekçi değil. Birlikte en küçük bir kollektif üretim yapmamış, senin deyiminle "oturup birlikte rakı içmemiş" insanlara gelin emperyalizmi ortadan kaldıralım demek benim kulaklarımda, vatan-millet-sa karya türünden bir boş gösteren olarak tınlıyor..

Ha burdan sosyalist hareketin uzak, futuristik, ütopik hedefleri tamamen terkedilmelidir türü birşeyi iddia ettiğim gibi bir sonuç çıkarılmasın.

Ben sadece şunu diyorum; sosyalistler malum tarihsel gelişmeler sonucunda inandırıcılığın ı kaybetti. Şu anda acil olarak tekrar kazanmamız gereken inandırıcılığım ızdır. Peki bu nasıl olur? elbette buna ben sadece kendi penceremden kapsayıcı bir yanıt veremem..Ancak bana göründüğü kadarıyla yapılması gereken, -artık kabak tadı veren ama maalesef yine de söylemek zorunda olduğum-, hayatın içinde her türlü farklı kanalda bir sosyalist tavır geliştirmektir. Mesala, edebiyat alanındaki çürümeye karşı bir sosyalist eleştiri kurumsallaştırı labilir, ilgi alanlarının paylaşımı üzerinden tek tek bireylerin bir sosyalist günlük hayat kültürü yerleştirilebil ir, popüler kültür çarklarına karşı "içeriden" bir alternatif yaratılabilir, halkevi modeli internet üzerinden çok daha etkin hale getirilebilir, yani kurslar, seminerler, ders vermeler vs vs yapılabilir. Hayat uçsuz bucaksız olduğuna göre hayata yönelik somut programlar üretmek de uçsuz bucaksızdır. Ancak sanırım derdimi ifade edebildim. Yani "emek eksenli politikalar", anti-emperyaliz m gibi ana yönelik somut izdüşümü olmayan soyut çağrılarla bir dışa açılım yapılamaz. Bu tür futuristik hedefler, gerçek bir reel politik güç haline glediğin zaman peşine düşebileceğin şeylerdir. Oysa şu aşamada yapmamız gereken hayat içinde tek tek her yönde çoğalan ilişkiler ağı yerleştirmektir . Dinler mesala, salt öte dünyada kurtuluş vaadiyle mi yayılmıştır. İnsanlar o kadar da aptal değil. Dinler insanların günlük somut sorunlarına çözümler getirdikçe yayılmıştır. Misyonerlik faaliyetleri olmasa hristiyanlık amazonlarda bile yayılabilir miydi?

Bir de hiç vermek istemediğim, ama yazdıklarımdan genelde çıkarılan izlenime karşı bir düzeltme yapmalıyım; ben asla ve asla herşeye sıfırdan başlanmalı, geleneksel yapılarla bağlar tamamen koparılmalı vs demiyorum. Yaşanılan zamanlara uygun politika araçları geliştirdikleri ni görsem, onların birikiminin, kadrolarının sağlayacağı müthiş sıçramayı ben salak mıyım ki rededeyim..Mesa la şu bizim site gibi bir iletişim platformunu ele alalım; kesinlikle gereklidir ve bence bir ikinci örneği yoktur. Ama bağımsız insanlar olarak çıkartmaya çalıştığımız için ancak kör-topal ilerliyor. Düzenli olarak farklı, ilginç konularda yazan pek fazla insan yok. Yine katılım eksikliğinden dolayı, uygulanabilecek onlarca çok faydalı özellik hayata sokulamıyor, solpedia, arşiv, etkinlik takvimi, eşya değiş tokuşu ile dayanışma vs.vs. Şimdi mevcut anlayışlardan biri, bizim burda yerleştirmeye çalıştığımız perspektifte, tamamen moderatörsüz, tamamen interaktif, sınırsız katılımlı benzer bir site çıkaracak da, ben "Aman canım bunlar eski bir gelenek, bunların hiçbir faaliyetine katılınmaz" diyeceğim ha..Böyle bir site olsun, hemen bizimkini kapatalım topluca oraya geçelim derim. Onlarca gerçek anlamda Bilgisyar uzmanı olacaktır, her uygulama bir çırpıda hayata sokulacaktır, çok daha birikimli insanlar yazacaktır vs.vs.

Ama gayet iyi biliyoruz ki, mevcut anlayışlar yüzde yüz kontrollerinde olmayan böyle bir site çıkarmaz, çıkaramaz. Mesala benim şu sitede söylediklerimi bu rahatlıkla dile getireceğim bir gelenek sitesinin olabileceğine en küçük ihtimal veremiyorum.

Geleneksel yapılara karşı en küçük bir kompleksim yok. Gün gelecek TKP'in yayın organı soL'un sitesini düzenli takip edeceksin deseler hayatta inanmazdım. Ama Çulhaoğlu'nun şans eseri farkettiğim çok güzel yazılarını gördüm ve "Vaay bu adamlar Stalinist bunların söylediği bana hitap etmez" demeden büyük bir zevkle okudum.

Keza ayrışmadan sonra ÖDP'ye üye olsam mı diye cidden aklımdan geçirdim.

Yani, ben kimin söylediği ile değil, ne söylendiği ile ilgiliyim.

Ancak söylenenler beni çekmiyor, bir açılım yapar gibi görünmüyor bana. Hal böyle olmasına rağmen, sırf devrimci heyacanı sıcak tutmak adına, belli bir romantizmi korumayı da çok doğru bulmuyorum.

Bir kere, -başka şeyler bir yana-, "içeriksiz" bir romantizmde açılım yapmanın önünde dikilen bir tehlike var; mücadeleye romantik/duygus al yaklaşıldığında fazla söze ve fazla insana gerek duyulmaz. Mevcut ilişkiler bireyi tatmin etmeye yeter. Sadece bu ilişkiler ile bir ömür geçirilebilir. Romantizm kendi iletişimsel dengesini kurar, bir "Hayali Cemaat" oluşur, dışa açılma ihtiyacı olmaz, aksine dışarıya açılmak samimiyetten kaybedilmesi, ilişkilerin zayıflaması vs olarak görülür.

Sen kendin demedin mi geçenlerde ayrışmaların sağlam bir teorik zemini olmadığını, kişisel kaprislerden kaynaklandığını ..Peki bu tür içeriksiz ayrımların ilk ana kökeni ne? Bu şahsi kaprisleri en başta besleyen ne? Solun romantik olarak yaşanışı değil mi? Bugün Türkiye'de sosyalistler arası bu kadar çok parçalı bir yapıyı anlaşılabilir kılacak toplumsal bir durum var mı?
Alıntı
 
 
0 #11 Güçlü Kuvvetli 24-06-2009 02:38
Önder,

Eleştiriden muaf tutulmasını istediğim herhangi bir şey yok, ayrıca yazdıklarını üzerime alınarak, yani kişiselleştirer ek de yanıtlamıyorum. Bir an bile aklıma böyle bir şey gelmedi. Bunu belirteyim.

ÖDP'deki ayrışma sonuçlanınca iki taraf da kendisine iki ayrı yönelim seçerek mücadelelerini verecekler. Ben iki taraftan da değilim ama ikisine de eşit mesafede değilim, anlaşılmıştır ki ÖDP'de kalanlara daha yakınım. Bu sadece akıl, fikir, analiz, sentez, ölçme, biçmeyle duyulan bir yakınlık değil. Zaten solculuk da sadece akıl, mantık, analizle yapılacak bir şey değil, en azından benim için. Salt aklın soğukluğu ile gidersek solculuk yapma imkanımız olamaz diye düşünüyorum, hele şu yaşadığımız dönemde. Çünkü şu an en akılcı şey liberal ve dindar olmayı aynı anda becermek ya da bun becerebiliyormu ş gibi yapmak.

Hep dersin ya sol romantizmden nefret ederim diye, ben tam tersini düşünüyorum. İçinde romantizm barındırmayan hiçbir sosyalist projenin en ufak başarı şansı yoktur. Çünkü solculuk insanların akıllarına olduğu kadar gönüllerine ve duygularına da yöneliktir, en basitinden vicdan ve bilinçlerle ilgilenir.

Bunun yanında zaten hiçbir şey sıfırdan başlayamaz. Aslında hiçbir zaman tam olarak yeni bir şey yoktur. Bütün siyasal hareketlerin bir gelenek ve geçmiş ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın giderilmesi bile aslında gayet kendiliğinden, gayet doğal bir biçimde oluşur. Bütün solcu özne ve yapıların bir biçimde geçmişte bir başka özne ve yapıyla ilişkisi olmuştur zaten. Salt bir ideal gelecek ütopyası ile bir siyasal hareket oluşturulamaz. Bir mazisi olmayan hiçbir hareketin bir tarih bilinci oluşturması da imkansızdır. Kendisine mihenk olarak alacağı bir tarihsel sürece çok normal biçimde ihtiyaç duyar.

Yanlış anlaşılmak istemem, kastettiğim basitçe bir geçmiş tasarımı yapmak ve bu geçmişin sınırları içinde siyasi hayaller kurmak falan değil. Kendini bir geleneğe bir biçimde en azından belirli düşünsel tutamak noktalarından ilişkilendirmek , somutu durumun objektif bir analizini yapmak ve buna uygun, gerçekçi bir yön belirlemek türünden bir şey kastediyorum. Bütün bu süreçler fizik, kimya deneyleri gibi nesnel soğukluklarla tasarlanıp yürütülemez. Hele ki bir mazi varsa, o mazinin taşıdığı belli ağırlıklar varsa, o mazide canını vermiş bir sürü insan varsa, o insanların geçmişte yarattıkları ve sonra da buldozerle üzerinden geçilmiş bir değerler bütünü varsa.

Bunların hepsi var. Bunları eleştirebiliriz , yargılayabiliri z, sonuna kadar da kızabiliriz, ama tüm bunları yaparken şefkat ve sevgi yoksunu bir noktadan bakamayız.

Önceki bir mesajımda seni solculara karşı sevgisiz olmakla suçladım. O mesajının "şiddetinden" anladığım, hissettiğim oydu. Buna sert bir tepki gösterdim. Şimdi düşününce senin bu kadar şiddetli cümleler kurmaya yönelten şeyin, solculuğu sadece çok büyük ağırlıkta akli bir şey olarak algılamanın yattığını düşünüyorum. Belki de yanılıyorum ama sanırım sen ÖDP sürecindeki insanların akıllı davranmadıkları nı düşünüyorsun ve abartarak söylüyorum, tüm siyasal süreçlerin bir nevi bilgisayar programı ile yürütülebilir şekilde tasarlanabilir olmasını diliyorsun.

Bu şekilde düşünmüyor olabilirsin ama bende uyanan şey budur, en azından son tartışmadan edindiğim izlenim budur.

Tamamen yanılıyor olabilirim, bunu da en baştan kabul ediyorum.
Alıntı
 
 
0 #10 Önder Kurt 23-06-2009 17:05
Güçlü ben nerde romantik ve nostaljiksin dedim? Bi gösterebilir misin?
Ben yazılarımı kafamda hep sen varmışsın gibi yazmıyorum. Ufuk Uras grubunun ayrılması ve ÖDP 6.kongresinde yaşanan, son derece tipik bir çabucak gaza gelme durumu karşısında hissettiklerimi gözeterek yazıyorum. Sözkonusu olaylar sonucunda yaşananlar da bana, son derece nostaljik bir sol romansı çağrıştırıyor. Ben bunun üzerine düşündüklerimi yazdım, seni model almadım. Keza alıntıladığın pasajımı da herhangi birini ya da grubu aşağılamak için yazmadım.

Hala kovuşturulup duran insanlara da senden daha az saygı ve sevgi duymuyorum. Eğer niyetim onları aşağılamak olsaydı, sitenin çıktığı ilk günden, hatta çok öncesinden beri, onların öykülerini, anılarını kayda geçirecek bir solpedia fikriyle çıkar mıydım? Bu projeye benimle birlikte zaman ayıracak, çok değil 3-4 kişi çıksın ve site biraz daha sıkı takip ediliyor olsun, geceli gündüzlü çalışıp bu projeyi hayata geçirmek için elimden geleni yaparım. Böyle bir iş için zaman ayıracak kaç kişi çıkar bu ülkede?

Bu insanların yaşadıklarına, özverilerine saygı ve sevgi duymak başka birşeydir, onların kendi dönemleri için uyguladıkları mücadele yöntem ve araçlarını, insan malzemesinin radikal biçimde farklı olduğu bir döneme uygulamak, bunun romantizmi içinde olmak başka.

Bu insanlar adeta farklı bir tür idi, sanki genetikleri farklıydı. 10 yıl, 20 yıl hapishanelerde ömür tükettiler, işkence tezgahlarından geçtiler. Ben bu aşırı sağcı halk için değil 10 yıl, 20 yıl, tek bir gün hapishanede geçirmek sitemem. 80 sonrası sol kuşaklardan aksini ddia eden de samimiyse eğer, kesinlikle norm dışıdır.

80 öncesi ile 80 sonrası insanları radikal biçimde farklıdır. Bu bariz olgu ortadayken, mücadele yöntemlerini hala 80 öncesi kuşaklara göre modellemek gerçekçi değil, romantik ve nostaljiktir. Artık olmayan bir realiteye özlem duymaktır. Post-modern insan kaypaktır, siniktir, egoisttir, hedonisttir. Modelleme yaparken veri alınması gereken toplumsal fail profili budur, bu bariz olguyu dışlayıp yüce gönüllü özneler varsayımına dayanan mücadele hattı romantik ve nostaljiktir dedim, seni kastetmedim.

Alıntı:
Eleştiri noktalarında haklı olduğun kısımlar var ama malesef Sol malzememiz budur. En iyisi de budur, en kötüsü de budur. Malesef Ekvador'dan, El Salvador'dan, Uruguay'dan, Kolombiya'dan devrimci ithal edemeyiz. Beğenmediğimiz bu insanlarla birlikte mücadele edeceğiz
Hakikaten çok ilginç..Tamı tamına bu iddiayı ileri sürüyor olan aslında benim. Yazımı nasıl okudun merak ettim doğrusu..Yazımı iki yanılgı üzerine temellendireceğ imi söylemiştim..Bi rinci yanılgı olarak da, yaşanan zamanların geçici olduğu ve er yada geç "normale" dönüleceği iddiası olduğunu söylemiştim ki, bu yanılgı toplumsal failin yapısındaki kalıcı değişikliği gözardı etmekle ilgilidir demiştim. Uzun uzun alıntıladığım Çulhaoğlu'nun "Normal İnsanlar Dönemi" başlıklı yazısının temel ekseni nedir? Peki ben bu yazıyı niye uzun uzun alıntıladım?

Tam da karşımızda duran sol malzemeyi iyi tanımak ve onu olduğu gibi kabul ederek, ona göre politik mücadele araçları geliştirme gereğini ileri sürmek değil miydi amacım? Benim asli amacım, insanlardan elimizdeki modele uymalarını beklemektense, sahip olduğumuz modeli insanlara göre uyarlamak ihtiyacına vurgu yapmak değil miydi?

Latin amerikadan devrimci ithal etme benzeri bir yaklaşım içinde olan ben değilim, hala klasik özgeci, fedakar, kahraman devrimci özne tipine göre politika yapanlardır..Be n tam aksine gocunmadan, aşağılamadan önümüzde sol mücadele için özne olma potansiyeli taşıyan bireylerle etkileşim yolları bulmamız gerektiğini ileri sürüyorum..Bu açıdan, yukarıdaki uzun yazının ana fikri tam da buydu.

Ufak Uras'ın ÖDP'den ayrıldığı, ya da 6.kongrenin yapıldığı sabah bambaşka bir dünyaya açmadık gözlerimizi. Bir önceki sabah bütün dünya ve Türkiye hangi maddi koşullar içindeyse, o sabah da hala aynı koşullar içindeydi..Bugü n de aynı koşullar içindeyiz..Daha uzunca bir süre de aynı koşullar içinde olacak gibi görünüyoruz..Uf uk Uras adlı bir şahısın ÖDP adlı bir partiden ayrılmış olması ile ya da ÖDP adlı partinin 6.kongresini yapmış olması ile insanlık ve dünya bambaşka yeni bir döneme girmiş falan değildir. Ama estirilen havaya bakıyorsun adeta yeni bir milat konulmuş gibi. Bu yapay bir ruhtur, yanılıtıcıdır, reaksiyonerdir, rövanşcıdır. Yapay olarak yaratılan bu yüksek duyguların, beklenenler olmayınca geri tepmesi ve taban tabana zıttına evrilmesi çok ama çok daha yıkıcı olmaktadır. Benim kendi bireysel hayatım bile, bunun pekçok örneğine düşülen tanıklıklarla ile doludur. Türkiye sol tarihi, zamanından önce yaratılan yüksek ruh hallerinin tam tersine, yani büyük bir ruhsal çöküntüye dönüşlerin tarihidir.

Ufuk Uras ayrılmadan önce ya da 6.kongresi yapmadan önce ÖDP, zaten sosyalist olan insanlar dışında kimseye ulaşamıyor, bunun kanallarını yaratamıyordu. Değişim taleplerinin asli birinci gerekçesi buydu. Ufuk Uras ayrıldı diye, ya da ÖDP 6.kongresini yaptı diye bu gerekçe bir gecede ortadan kalkmış değildir. Oysa yaratılan hava, artık herşeyin güllük gülistanlık olacağını vaaz ediyor. Bu hiçbirimiz için iyi birşey değildir. 10 ay sonra bu yaratılan yüksek ruh hali korunamazsa noolacak? Çoşkunun yerini çok daha büyük bir bıkkınlık ve "didindik ama olmuyor" bezginliği ve teslimiyeti alacaktır..

Benim söylediklerim bunlardır. Benim tek tek insanlarla hiçbir alıp veremediğim yok ve sosyalizm için içtenlikle emek vermiş insanların da , -çabaları işe yaramış olsun ya da olmasın- başımın üstünde yeri vardır. Bu kesif sinizm çağında, boşa kürek çekiyor bile olsa, samimiyetle birşeyler yapmaya çalışan her insan güzel insandır. Ama eleştiriden muaf değildir.
Alıntı
 
 
0 #9 Güçlü Kuvvetli 23-06-2009 09:59
Önder,

Romantik ve nostaljik asla değilim. Öyle olsaydım bunun gereklerini yerine getirir ve buna uygun bir yapıda görev alırdım. Solun namusunu da korumaya çalışmıyorum. Bu tür bir görev de benim gibi bir kenarda oturan ve klavye başından sallayıp duran birisine düşmez ve dahası düşmemeli.

Yazdıklarını okuyunca aklıma beni oldukça üzen, çok can sıkıcı bir haber geldi.

http://www.birgun.net/actuel_index.php?news_code=1245486096&year=2009&month=06&day=20

Devletin hesabı hala bitmedi solcularla. Yaşları altmışa gelmiş insanları hala hapse tıkmak için uğraşıyorlar. Hani senin "kuşlamacı, öğrenci radikali, sendikacı" falan diye küçümsediğin bir devrimci kuşağının bir grup üyesi hala ve hala yargılanıyorlar . Ayın 25'inde dava sonuçlanacak ve belki de tekrar içeri alınacaklar.

Neden sence? Neden böyle bir şey için hala uğraşıyorlar bu insanlarla hiç düşündün mü? Bu kadar slogancı, korsancı, kuşlamacı, sendikacı, hamasi, ajitatif öğrenci radikalizmden başka birşey değildir. Türkiye solunun bunlardan başka araçları, yöntemleri, pratikleri yoktur.

diye tabir ettiğin insanları neden hala kovalayıp cezalandırmaya çalışıyorlar dersin? Acaba tam da öyle olmadıkları için olabilir mi? Bu insanlar çok dar bir dönemde dahi olsa bazı şeylerin gerçekten değiştirilebile ceğine dair çok kuvvetli bir iddia öne sürebildikleri için olmasın sakın? Düzen için hala ve hala eski ve çok kötü bir tecrübenin canlı failleri oldukları için olmasın? Askeri vesayetin bile tartışılır olduğu 2009'da bu insanlar neden yargılanıyorlar Alllah aşkına?

Amacım ajitasyon falan değil. Çok belli ki bu düzenin en ciddi tehdit altına girdiği dönem 72-80 arasıdır. Buna ait tüm anıları, tüm insanları, tüm bir tarihi toplumun hafızasından ve bilincinden kazımak istiyorlar, büyük oranda da başardılar. Solun bile zihninden atmayı başardıklarına göre, bizim buralarda bile bunları tartışmamız normal.

Eleştiri noktalarında haklı olduğun kısımlar var ama malesef Sol malzememiz budur. En iyisi de budur, en kötüsü de budur. Malesef Ekvador'dan, El Salvador'dan, Uruguay'dan, Kolombiya'dan devrimci ithal edemeyiz. Beğenmediğimiz bu insanlarla birlikte mücadele edeceğiz.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile