Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika 1 Mayıs 1977: Hafıza, Adalet ve Devrimin Hayaleti
 

1 Mayıs 1977: Hafıza, Adalet ve Devrimin Hayaleti Popüler

Makale

Mesele Dergisi'nin Mayıs 2007 tarihli 5.sayısından Maral Jefroudi'nin yazısı; neden ille de Taksim'in cevabını veriyor.

1 Mayıs 1977’de yüz binlerce insan bir bayram coşkusuyla doldurdu Taksim meydanını. Saraçhane ve Yıldız’dan başlayan yürüyüş altı saati buldu. Katılımcıların çoğu meydana vardığında DİSK başkanı Kemal Türkler konuşmasının sonuna gelmişti. Önce tek el silah sesi duyuldu, ardından birkaç el daha ve ardından belinde silahı olanlar karşılık verdi ateşe… Otuz dört kişi öldü Bir Mayıs Alanı’nda. Yalnızca dördü kurşun yedi, otuzu farklı nedenlerle ‘mekanik asfeksi’ geçirdi; yani ezildi, nefessiz kaldı, boğuldu.

Oysa 1 Mayıs, bayramdı. Kimi Tekirdağ’daki fabrikasından gelirken kırmızı gömlek almıştı bayramlık niyetine, illa da tulum giyilecek değildi ya. Altı saatlik yürüyüş boyunca “düşenler kaldırılıyor, susayana su veriliyordu”. “O yürüyüşü görünce komünist olmasan bile komünist olasın geliyordu... Devrim oluyordu sanki, terörist değildi henüz hiç kimse...”

Alandakiler çoğunlukla Kazancı Yokuşu’nda ezilenleri görmediler önce; o keşmekeşte sağ kalan bedenlerini evlere, otobüslere, derneklere yetiştirmeye çalıştı insanlar. Ardından haber geldi. Otuz dört kişi ölmüştü. Otuzu ezilmişti. Kimi Tarlabaşı’ndan atıldığını duymuştu ilk silahın, kimi Sular İdaresi’nden, kimi Intercontinental’den. 1 Mayıs 1977, kimi anlatılarda ’80 öncesi solun bölünmüşlüğünü, aczini simgeliyor; kimilerindeyse bastırılmaya gerek duyulan devrimci solun kuvvetinin kanıtı bu katliam. Bu yazının meselesi hangi anlatının daha ‘doğru’ olduğunu bulmak değil. Hakikati yadsımaksa hiç değil. Mesele bütün bu anlatıların, bütün hatırlama/unutmama çabalarının incinmiş, eksik bırakılmış, çatlamış hakikati (geçmişteki bir adaletsizliği değil tam da bugüne ait bir yarım bırakılmışlığı) bir araya getirme gayreti olduğunun altını çizmek; dolayısıyla hafıza-adalet ilişkisini kurmak.

Doğru’ya Dair

1 Mayıs 1977 tanıklıkları, gündemden düşmeyen belgeci tarihçilik meselesine de farklı bir yaklaşımı mümkün kılıyor. Bir ‘olay’ olarak 1 Mayıs 1977 hem bir bayramdır hem de bir katliam. İkisi de gerçektir. İkisi de doğru. Yalnızca bu ikili adlandırılmayla sınırlı olmayan bir ‘çokluk’u vardır olayın ve tam da bu ‘çokluk’, yani bir olayın farklı temsilleri olduğu, farklı anlatılar doğurabileceği meselesi hafıza-tarih tartışmasında hafızayı ‘bilimsel’ tarih karşısında eksik, güvenilmez kılmaktadır. Hakikat, tekilliği içinde temsil edilmek durumundaysa; hafıza, bizatihi devredilemez çokluk’u nedeniyle hakikatin taşıyıcısı olma imkânından mahrum bırakılır. Oysa olguyu gerçek kılan yetke, onun tekilliği olmayabilir. Mesele, tam da bu yetkeyi başka yerde aramaktır.

Sözlü tarih çalışmalarına önemi katkıları bulunan edebiyat profesörü Alessandro Portelli Luigi Trastulli’nin Ölümü: Hafıza ve Olay1 isimli kitabında, İtalyan çelik işçisi Luigi Trastulli’nin ölümünün farklı anlatılarını Walter Benjamin’in ‘hatırlamanın sınırsızlığı’ vurgusuyla açıklar. Hatırlanan olay sonsuzdur, sınırsızdır; zira hatırlanan şey, olayın öncesinde ve sonrasında yaşananlara ulaşmak adına bir anahtar işlevi görür. Hafıza, olayın bir kopyasını sunamaz, onu bir bağlama oturtur.

Yirmi bir yaşındaki çelik işçisi Trastulli, 17 Mart 1949’da NATO-karşıtı bir işçi mitinginde polisle çıkan bir çatışmada vurularak öldürür ancak ‘kayıtlara geçen’ ölüm tarihi bile birçok anlatıda birbirini tutmaz. Portelli’ye göre, yapılan ‘hatalar’ hafızanın tarihyazımında başvurulabilecek zayıf bir kaynak olmasına işaret etmez. Aksine, bu ‘hatalar’, kurmacalar ve mitler olguların ötesinde onların anlamına dair veriler sağladığı için hafızayı önemli ve güçlü bir kaynak kılar.

Tarih-hafıza karşıtlığını temel alan, oldukça tükenmiş tartışmada konumumuz ne her şeyin kurgu, dolayısıyla hakikat arayışının beyhude olduğu; ne de kimi anıların diğerlerinden daha ‘hakiki’ olduğudur. Mesele, olayın anlamının kendisini sorgulamak ve onu olgu kılan yetkeyi bugünde ve burada aramaktır. Şimdiki zamanı düne ve yarına göre ayrıcalıklı bir konuma yerleştirmek değildir bu, aksine geçmiş-gelecek ile bugün arasındaki ayrımın kendisini reddetmek, hakikati bütün zamanlar için istemek ve bunun için eyleme geçmektir.

Hafızanın çoğulluğu ya da sınırsızlığı yalnızca tek olayın farklı biçimlerde hatırlanmasından ileri gelmez; hatırlama her zaman, bir şeylerle birlikte ve bir şeylere karşı gerçekleştirilen bir edimdir. Çokluk, aktörleri de içerir; zira hatırlayanlar yalnızca ‘orada’ olanlar değildir, 1 Mayıs 1977’de Taksim’de olmayanlar, hatta o tarihte daha doğmamış olanlar dahi ‘hatırlar’ 1 Mayıs 1977’yi.

Hatırlayan, hatırlananı belirlemeye çalışan, tekrarlayan, susan ve unutmaya çalışan -gazeteler gibi- kimi kurumsal hafızlardan da bahsedilebilir. 12 Eylül 1980 darbesi, ardından gelen sessizlik anlarını açıklamak açısından önemli bir referans noktasıdır. 1978-1995 yılları arasında yayınlanan Cumhuriyet gazetelerinin Nisan ve Mayıs sayıları, bu yoldaş ve karşı hafızaların birlikte konumlanışına dair örnekler sunar bize. Gazetede olanlar ve olmayanlar, o güne dair anlatıların bağlamını anlamaya yardımcı olabilir.

İşçi Bayramı’nı Yazmak

1 Mayıs 1977, 1920’lerdeki (1927’ye kadar süren) kutlamaların ardından, aradan geçen elli yıldan sonra DİSK’in girişimiyle yapılan kitlesel İşçi Bayramı kutlamalarının ikincisiydi. Bu kanlı günün ardından İşçi Bayramı haberleri korku ve kaygı sözcükleri olmaksızın yazılamadı. Taksim’deki son kutlamanın yapıldığı 1978 yılında, Cumhuriyet Nisan ayının son günlerinden başladı 1 Mayıs hakkında yazmaya, Bayram’ın ardından da devam etti yazılar. 1979 Nisan’ının son günlerinde ve 1 Mayıs’ta da haberler, fotoğraflar, ölüm ilanları kaplıyordu Cumhuriyet’in sayfalarını. İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmiş, sol örgütler halkı Türkiye’nin farklı yerlerinde yaptıkları mitinglere çağırıyorlardı.

İşçi Bayramı kutlamaları darbeyle son buldu. 12 Eylül sonrasında, 1985 yılına kadar Cumhuriyet gazetesinde 1 Mayıs’a dair tek kelime yer almadı. Mutlak bir sessizlikti hüküm süren. Ne günün 1 Mayıs olduğuna ilişkin bir haber yer aldı gazetede, ne de darbe öncesinde günlerce evvelden Bayram’ı muştulayan köşe yazarları değindi o günün diğer günlerden farklı olduğuna. Ölüm ilanlarına da yer vermedi gazete. Tek bir ölüm ilanı yırtabildi bu sessizliği: TÖB-DER’li öğretmen Bayram Çıtak’ın dördüncü ölüm yıldönümünde Cumhuriyet’e ‘sızan’ ilan. Nasıl olduysa darbenin hemen ertesinde, 1 Mayıs 1981’de yayınlanıvermişti bu ilan. Ancak ölüm tarihinin 1977 olması ve ilanın 1 Mayıs 1981’de yayınlanmasının dışında Çıtak’ın ölüm sebebini açıklayan tek cümle yer almadı ilanda.

1979’da TÖB-DER Genel Merkezi’nin verdiği ilanda, “1 Mayıs 1977’de 1 Mayıs alanında faşistler tarafından katledildiler. Onlar doğruyu, güzeli ve yeniyi işleyen usta sanatçılardı. Anıları faşizme karşı mücadelemizde yaşayacak. 1 Mayıs katliamı unutulmayacak” cümleleriyle uğurlanan Çıtak, 1981’de eşi ve çocuklarının verdiği, “Sen babamız yarimiz her şeyimiz. Sen dünümüz, bugünümüz, yarınımızsın. Ölümünün dördüncü yıl dönümünde seni saygıyla anıyoruz” ilanıyla anılıyordu. Darbe siyaseti susturmayı başarmış, Çıtak’ın 1 Mayıs 1977’de öldüğü ‘gerçeği’ni yok edememişti. Devrimcilerin bin bir zahmetle bastırılabilen tek tük ölüm ilanları gazetelerdeki suskunluğu kırmanın tek yoluydu.

İşçi Bayramı hakkında tek satır yayınlamamak Cumhuriyet’in tercihi değildi şüphesiz; ancak 1985’e kadar bu suskunluğun hiçbir biçimde kırılamaması, ‘sızıntılar’ın satır aralarına yerleşememesi de dikkat çekicidir. Bu sessizliğin nasıl kırıldığı da manidardır. 29 Nisan 1985 tarihli Cumhuriyet gazetesi, Kenan Evren’in Antalya’da sarf ettiği sözleri manşetine taşır: “1, 14, 27 Mayıslarda eskiyi hatırlatmak tehlikelidir,” “İşkence ve fikir suçu yok” sözleriyle başlayan “Mayıs Uyarısı” şöyle devam eder: “1 Mayıs, 14 Mayıs, 27 Mayıslarda eski günleri hatırlatıcı hareketler yapılmaktadır. Biz kavgaları çekişmeleri silelim, unutalım dedik. Onun için bu bayramları kaldırdık. Onun için 12 Eylül’ü bayram yapmadık.”

Evren’in bu sözleri siyaset felsefecisi James Booth’un affetme hakkında yazdıklarını hatırlatır. Hafıza-adalet ilişkisi üzerine yazan Booth, affetmenin geçmiş ile bugün arasında kalın bir set öngördüğünü; gelecek güzel günler adına geçmişteki adaletsizliğin unutulmasının hakikati (truth) yaralayacağını söyler.

Unutma, yapılanı yok etmeyeceğine göre, affetme en iyi ihtimalle geçmişle baş etmenin geçici bir yolu olabilir ona göre. Booth’un aktardığı şekliyle, 1999 yılında Kanlı Pazar’ı anma töreninde konuşan İngiltere Başbakanı Tony Blair, “Geçmişi ardımızda bırakmalı, affetmeli ve unutmalıyız,” demiştir. Blair ayrıca, ‘geçmişin kavgalarından uzak bir Kuzey İrlanda’ için unutmanın önemini vurgulamıştır.

Oysa 30 Ocak 1972’de, 13 İrlandalı’nın Derry’de İngiliz askerleri tarafından öldürülmesi (Kanlı Pazar) Booth’a göre ‘geçmişte kalan’ bir olay değildir; ‘tüm zamanlar’da bir katliamdır. Adaletsizlik, geçmişe değil, dünü, bugünü ve yarını içinde barındıran şimdiye aittir. Booth’un hatırlama-adalet ilişkisini açmak için verdiği örnekler çarpıcıdır. Eski Yunanların hakikat için aletheia sözcüğünü kullandığını hatırlatır bize Booth. Aletheia, lethe, yani unutma kökünden türemiştir; unutulmayan anlamına gelir. Ve hakikatin, yani aletheia’nın zıt anlamlısı sahtelik değil, unutmadır.

Buradan yola çıkarak, hatırlamanın bir olgunun gerçekliğini korumak anlamına geldiğini söyler Booth. Böylelikle hatırlama, restoratif bir eylem olmanın ötesinde, her türlü baskıya rağmen gerçekleştirilen kurucu bir siyasal eyleme, bir ‘karşı hafıza’ya dönüşür. Evren’in sözünü ettiği ‘hatırlanması tehlikeli günler’, önerdiği uzlaşmanın/affetmenin/unutmanın varsaydığı gibi ölü bir zamana ait değildir.

Zaten Evren’e kalırsa tam da bu yüzden unutulması gerekir. Zira bu tehlikeli günler, varlığı inkâr edilen işkence ve fikir suçu kadar bugüne, ya da o güne, yani sözün söylendiği şimdiye aittir ve bu nedenle Evren’e göre tehlikelidir. Hakikatin parçasıdır. Booth’a dönersek; hatırlama, ölülere karşı bir vicdan borcunun yerine getirilmesi anlamını taşımaz; adı ne olursa olsun yeni ve daha adil bir rejimin tesisinin aracı, beyaz sayfa öncesi hesapların kapatılması anlamına da gelmez. Hatırlamanın dili, yaraları iyileştiren, sağaltan bir dil değil; adaleti talep eden bir dildir. Eylemi çağırır.

Tehlikeli günler yalnızca karşı-hafızalara dönüşmez, daha önce sözünü ettiğimiz bu anahtar(lar) kimi yoldaş anıların buluşmasını sağlar, bu buluşma da hakikate dair daha çok şeyin anlaşılmasını mümkün kılar. 1 Mayıs 1977 bağlamında yoldaş anılar, katliamın anlatısına eşlik eden, onu anlamlı kılan başka olayların hafızasıdır. Tarihçi John Foot, “Bir katliamın bombayla başlayıp katliamla sonlanmadığı”na işaret eder. Katliamın anlatısı bir olaylar dizgisini takip eder, kendi içinde bir anlam bütünlüğü, bir anlam arayışı barındırır. Hiçbir zaman boşuna ölmemelidir ölenler. 1 Mayıs 1977’de olan ‘olay’ da farklı biçimlerde hatırlanır.

Katliam; anlatılara eşlik eden diğer anılarla birlikte darbeye giden (darbeyi mümkün kılan) yolun bir parçası, darbenin habercisi, 1980 öncesi solun gücünü ya da aczinin zirve noktası, hareketi gayrımeşru kılmaya yönelik bir eylem, halkın harekete olan desteğinin son bulduğu an ya da bir zamanlar ulaşılmasına az kalan hedefin ellerden kayıp gitmesinin simgesine dönüşür.

İşçi Bayramı’nı Anlatmak

1 Mayıs 1977’in hakikati kendinden menkul değildir. 1980 sonrasında siyasetin dönüşümü ve solun aldığı darbe, 1 Mayıs 1977’de ‘ne’ olduğunu da belirler hale gelmektedir.

Michel-Rolph Trouillot geçmişin bir konum olduğundan söz eder, dolayısıyla istendiğinde ulaşılacak ‘hazır’ bir bilgi yığını, saklama kabı değildir hafıza. Bir mücadele alanıdır. Hatırlayan, hatırladığı olayın çağdaşıdır Trouillot’a göre, el ele birlikte kurulur, birlikte var olurlar. 1 Mayıs 1977’de ‘ne’ olduğu, öncesindeki sol içi tartışmalarla beraber de anlamlandırılabilir; Maraş ve Çorum katliamlarıyla bir olay dizgisinde ele alınabilir; Arjantin, Brezilya, Şili, Uruguay ve Paraguay’ın anti-komünist ortak projesi Kondor Operasyonu’yla da ilişkilendirilebilir. Kalabalığın üzerine Intercontinental’den ateş açılması, otelin ITT’ye bağlı olması, ITT’nin de Allende’yi deviren darbede önemli bir rol üstlenmesiyle anlaşılmaya çalışılabilir.

Başta bahsettiğimiz, İtalyan çelik işçisinin ‘yanlış’ hatırlanan ölüm tarihine dönersek; Portelli 1949’da ölen Trastulli’nin 1953’te bir sokak çatışmasında ölmüş gibi hatırlanmasını, 1953’teki sokak çatışmasının kasaba tarihinde gerçekleşen en dramatik olay olmasına bağlıyor. Yazara göre, Trastulli’nin ölümü o kadar dramatikti ki, ölümünün ‘gerçekleşebilmesi’ için yeterli koşulların sağlanması gerekiyordu. Üstteki anlam dizgilerine hiçbir doğruluk/yanlışlık atfetmeden Trastulli’nin ölümü ile 1980 sonrası sol hareketin durumu arasında bir benzerlik kurmak anlamlıdır.

1 Mayıs 1977’yi katliam yapan, orada ölen 34 kişiyle beraber öldürülen ‘devrim imkânı’dır. Bir metal işçisi kendi kuşağını ‘devrim yapamamış bir neslin mahcup çocukları’ olarak tanımlarken kolektif bir hayal kırıklığının altını çizmektedir. Trastulli’nin ölümü gibi, bir devrimin ellerden kayıp gittiği düşüncesi de oldukça dramatiktir ve bu kaybın anlamlı bir gerekçesi olmalıdır. Yürüyüşe katılanlar şu sözlerle anlatıyorlar 1 Mayıs 1977’de hissettiklerini: “Devrim oluyor gibiydi”, “Taksim devrimin mahşer yeri gibiydi”, “O yürüyüşte komünist olmasan bile komünist olasın gelirdi”, “Düşeni kaldırıyor, su veriyorlardı”, “Terörist değildik biz, insanlarla birlikteydik, bizi alkışlıyorlardı, hep beraberdik.”

Yazılı anılarda da benzer tariflere rastlamak mümkündür. Gün Zileli Havariler’de şöyle anlatıyor o günü: “Beşiktaş’taki derneğe girdiğimde, kendimi Ekim ayaklanmasının idare edildiği, Smolni karargâhında zannettim bir an için. İnsanlar tam bir ‘devrim’ öncesi ruh haline girmişlerdi.” Devrim gerçekleşmese de, yaşanmamış devrimin anısı 1 Mayıs 1977’nin yoldaş anılarından biri olmayı sürdürmektedir.

İşçi sınıfı hafızası üzerine yazan Portelli, böylesi gerçekleşmeyen olayların hafızasını ‘ükronik düşler’ kavramıyla açıklar. ‘Hiçbir zaman’da gerçekleşen başka bir dünya düşüdür bu anıları gerçek kılan. Portelli’ye göre, yaşanan günün adaletsizliği, alternatifin imkânlar (kaçıp gitmiş de olsalar) üzerine kurulmasına yol açar. Dolayısıyla, 1 Mayıs 1977’yi hatırlamak ‘hiçbir zamanda’ gerçekleşen bir devrimi hatırlamaktır. Geçmişteki imkânın hakikatini vurgular, adalet talebini dillendirir. Bu kurgu onu hakikat kılan yetkeyi bugünün ihtiyaçlarından ve bugünün konumlarından alır.

Bir Hayalet Olarak Hafıza

Mitinge katılan insanları dinlemek ve hatırlamanın zaruriliğine yapılan vurgu, ‘geçmişin yaşadığı’ varsayımını güçlendirmektedir. Ancak bu, geçmişteki deneyimlerin ve bütün çelişkilerin olduğu gibi şimdiye taşınması anlamına gelmiyor. ‘Geçmiş’, onu deneyimleyen ya da bu deneyimleri dinleyen insanların hayatlarının her anında varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla, farklı bir varlık tanımına başvurmak gerekir, geçmiş deneyimlerin, yok olan ancak hâlâ korkulan imkânların canlılığını anlamlandırabilmek için. Bu bağlamda ‘hayalet’, Trouillot ve Asuman Suner’in çalışmalarında karşımıza çıkan, bu ihtiyacı giderebilecek bir kavramdır.

ABD’de köleliğin ‘varlığı’ndan bahseden Trouillot, “Kölelik burada bir hayalettir, hem vardır hem de yoktur; ve tarihsel temsil sorunu tam da bu hayaletin, yani hem burada olan hem de olmayan şeyin nasıl temsil edileceğidir,” der. Suner ise Hayalet Ev isimli kitabının girişinde hayalet’in iki tanımı üzerine odaklanır.

Hayalet -Suner’e göre- belirsiz, arada olan bir figürdür; yaşayan bir ölüye, bedensiz bir ruha benzer. Adaletsizliğe kurban giden ölülerin yerlerinde rahat edemeyip intikam almak için dünyaya dönmeleri anlatılır, yazara göre hayaletli anlatılarda. Suner, hayaletin unutulmaya karşı koyan ‘iz’ olduğunu öne sürer; ‘silinmeye direnen iz’ geçmişi bugüne taşıyandır. Ancak hayalet’in başka bir tanımı daha vardır; Arapça hayal kökünden gelen kelime ‘tasavvur etmek’ anlamını taşır.

Suner bu tanımlardan yola çıkarak ‘hayal-et ev’in kaybolan imkânları simgelediğini, ‘geçmişte sahip olunup yitirildiği düşünülen’in, idealleştirilenin, özlemle tasavvur edilenin imgesi olduğunu vurgular.

1 Mayıs 1977 anlatılarının merkezinde ‘devrimin hayaleti’ gezinmektedir. “Hem var hem yok” olan imkânın, bir zamanlar sahip olunup yitirilen imkânın hayaletidir gezinen. Daha ölmemiş; kurban gittiği adaletsizliğin öcünü almak için etrafta dolaşmakta, silinip gitmeye direnmektedir.

Evin yeni sahibinin korkusuysa, hayaletin canlanıvermesidir.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile