Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika Solu Yeniden Kurmak: Nereden Başlamalı?
 

Solu Yeniden Kurmak: Nereden Başlamalı? Popüler

Yaklaşık yirmi yıldır sosyalist solun nasıl yeniden yapılanacağı, görüşlerinin nasıl cazip hale gelebileceği, toplum içinde nasıl yeniden vücut bulacağı meseleleri tartışılıyor. Bu süreçte doğal olarak epey bir “materyal” de birikti. Bu “materyal”, yine doğal olarak, birbiriyle çelişen, tartışan, hatta mücadele eden görüşlerden oluşuyor. Bu tartışmalardan yararlı ve ilerletici bir yön bulmak, bu tarzda bir dinamik çıkarmak ise başlı başına bir uğraş olarak ele alınmayı hak ediyor.

 

Bu yazıda, yaklaşık yirmi yıldır devam eden bu tartışmalardan benim çıkardığım sonuçları, solun atabileceği adımların ne olabileceği hakkındaki gayet mütevazı görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Doğal olarak, yazacaklarım tartışmaya ve yanlışlanmaya/onaylanmaya sonuna kadar açıklar. Umarım buna da vesile olurlar.

 

 

 

1.      Sanırım yaşadığımız en büyük sorun, düşünsel ve teorik boyutla ilgili. Analiz yapmak için yararlandığımız, düşüncelerimizi kâğıda ve dile dökmek için kullandığımız düşünsel teçhizatımızın neredeyse tamamı “başka bir tarihsel döneme” aitler. Bu durum bu teçhizatın tamamen geçersizleştiği, kullanım dışına, ıskartaya çıkartılması gerektiği anlamına gelmez kuşkusuz. Ama dünyayı anlamak için yararlanacağımız ve anlatmak için kullanacağımız, başkalarıyla paylaşacağımız ve yaygınlaştıracağımız kavramlar bütününün önemli oranda yenilenmesi gerekiyor.

 

Bir yenilenme çabasının olduğuna, teorik teçhizatın güncellemesine gayret gösterildiğine kuşku yok. Mesela solun kavramsal alet çantası eski dönemde büyük çoğunlukla ekonomi politik ve toplumsal bilimlere ait öğelerden oluşurken, artık bu kanallardan daha az girdi sağlandığına tanık oluyoruz. Yeni favorilerimiz ise psikiyatri ve dil bilim. Felsefe her daim muteber olan konumunu bu dönemde de koruyor. Şöyle diyebiliriz belki de kısaca: Sola, sosyalizme meyledenlerin eskiden daha çok iktisat ve toplumsal bilim okuması ve bu alanların içine girmesi gerekiyordu; ama şu an bunun yerini psikiyatri, psikanaliz, dil bilim meseleleri almış durumda. Bu durum, paradigmanın geçmişe göre değiştiğini de gösteriyor aslında. Ekonomi politiğin yasalarına değil, bireyin tatmin edilmemiş duygu ve güdülerine yönelen; hegemonyasını yitirdiği bir dünyanın dilini anlamaya ve yeni bir dil kurmaya çabalayan bir düşünceler/eylemler toplamı.

Bunun bir yanıyla anlaşılır bir yenilenme çabası olduğunu kabul etmekle beraber, zaten iyice azalmış, toplumsal tabanı neredeyse yok olmuş bir insan kitlesini daha da daraltabilecek, çevresiyle anlaşmakta hakiki dil sorunları çekmesine rağmen, daha da zor ve anlaşılmaz bir dil kullanımına savurabilme tehlikesi içerdiğini düşünüyorum. Bu mevzuların, sadece bu mevzulardan az biraz anlayan, eskisinden de çok daha az sayıdaki insana yönelen, bir nevi “skolastik” üretebileceği hissindeyim, en azından bu riski taşıdığı kanısındayım.

 

2.      Yaşadığımız teorik sorunlar ve ideolojik güçlükler ne “Marx benzeri” üstün bir teorik sosyalist üstadın “gelişiyle” ne de eski “ustalar” silsilesine geri dönerek hallolabilir. Marx ve Engels, muhtemelen kendi dönemlerinin en çok okuyan, konuları hakkında yazılmış ve üzerinde tartışılmış bütün kaynaklarını hatmetmiş, tabiri caizse, “içmiş” insanlardı ki meselelerinin “kitabını” yazdılar, hem de ciltlerce. Çağımızda hem bunun imkanı yok hem gereği de yok düşüncesindeyim. Bu kadar yoğun bir iletişim bombardımanının yaşandığı ve bilgi alanlarının çok fazla çeşitlendiği bir dünyada, üstün kabiliyetli ve her şeyi bile sosyalist dehalar beklemek boşunadır. Biz 21. yüzyıl insanları olarak, 19. yüzyılın insanlarına göre hem çok daha fazla şey biliyoruz hem de çok daha fazla kaynağa, çok daha çabuk ulaşabilme avantajına sahibiz. Kolektif olarak ortaya koyabileceklerimiz ve teorik olarak üretebileceklerimiz “ustalar”ın dönemine göre daha büyük bir potansiyele işaret ediyor. Bu potansiyelin, kinetiğe dönüşüp dönüşmemesi ise apayrı bir durumdur.

 

Kuşkusuz, üstün yetenekli ve yol açıcı teorik üstatlar yetişecektir, gözünü budaktan esirgemeyen yiğit devrimciler de ortaya çıkacaktır ama bu insanların ille de Marx ya da Che olmasını beklememize lüzum bulunmamaktadır. Önümüzü açacak, yolumuzu aydınlatacak olan ne eski kahramanların aziz hatıraları ne de onlara öykünerek yapılacak fedakârlık dolu atılımlardır. Bizi ancak “kendi kollarımız” ve kolektif bir iradeyle yaratacağımız “duruşumuz” kurtarabilir. Buna birazdan geleceğim.

 

3.      Alışkanlıktan mıdır, yoksa gerçekten öyle kabul ettiğimizden midir bilmiyorum ama sık sık kullandığımız “sosyalist hareket” kavramının, Türkiye koşullarında pek bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Bizde maalesef şu an bir sosyalist hareket mevcut değil. Nasıl bir öğrenci hareketi mevcut değilse, nasıl bir işçi hareketimiz, kadın hareketimiz yoksa sosyalist hareketimiz de yok.

 

“Hareket” kavramını, içinde devindiği toplumsal alanı etkileyebilen, değiştirip dönüştürebilen ve öteki “hareketler” ile de toplumsal ilişki düzeyinde etkileşim, iletişim kurabilen “akışkan yapı” olarak tanımlıyorum. Zaman, mekân ve değişen şartlara göre farklı formlara girebilmesiyle “akışkan”, kendisine ait bir katmanlaşmaya, kendi içinde belirli kural ve geleneklere sahip olmasıyla da “yapı” olma özellikler taşır bir “hareket”. Bu bağlamda, Kürt Hareketinin varlığından rahatlıkla söz edebiliriz örneğin.

 

Tek tek veya grup/örgüt/parti halinde sosyalistlerin varlığı, çeşitli feministlerin yalnız ve toplu olarak kümelenmeleri, ücret pazarlıkları konusunda bile amaçlarına ulaşamayan bir sendikal yapının mevcudiyeti, öğrenci dernekleri ve çeşitli sol grupların “komsomol” örgütleri olarak var olan az sayıdaki zayıf gençlik odağı, tüm bunların birer hareket olduğunu göstermez. Çünkü bu gruplaşmaların hemen hiçbirisinin temsil etme iddiasını taşıdıkları toplumsal grupların nezdinde bir karşılıkları bulunmamaktadır. Hayat bir şekilde akıp gitmekte, bu gruplaşmalar ise çok sınırlı ve spontane bir gündeme zaman zaman tepki göstermek haricinde bir yaşam belirtisi gösterememektedir.

 

Öyleyse solcuların, sosyalistlerin önlerine koymaları gereken esas ve sahici hedef, herhangi bir toplumsal kesimi (işçiler, öğrenciler, kadınlar, Aleviler, Kürtler vs) örgütlemek yerine, kendilerini var edebilecekleri, kendilerini bir hareket olarak kurabilecekleri ilişkileri inşa etmek olmalıdır. Görünürdeki en politik hedef bu olsa gerektir.

 

4.      Pekiyi o zaman sosyalist hareket nasıl (yeniden) kurulacak? Bunun için gerekli şart ve imkânlar nelerdir? Zurnanın zırt dediği yer tam da burasıdır. Aklıma gelen birkaç noktayı paylaşayım.

·         Sosyalist örgüt/partiler kendilerini tarihsel olarak hemen her zaman “iktidar adayı” olarak kurguladılar. Kökenini Lenin’in geliştirdiği parti modelinden alan daha “ekstrem” yorumlar ise bir “savaş örgütü” olarak devrimci partiyi kurmayı ve geliştirmeyi hedefledi. “Sosyalist toplumda iktidarın yeri nelerdir?”, “İktidarı nasıl yok etmeyi başarırız?” , “Makro ve mikro iktidarla nasıl başa çıkarız?” türünden önemli soru(n)ları unutmadan ve aklımızın bir köşesine yazarak, bugünkü pratik ihtiyaçlarımız için gerekli olanın “bir muhalefet hareketi olarak sosyalist hareket” kurgulamak olduğunu düşünüyorum. “Yarını bugünden kurmak”, “Gelecek ilişkileri şimdiden inşa etmeye” başlamak türünden önemli hedeflerin ise şu an için bizden epey uzak olduğunu düşünüyorum. Öncelikle kapitalizmin içerdiği ve sebep olduğu bütün eşitsizlik ve baskı ilişkilerinin radikal bir sorgulamasını yapacak bir muhalif hareketi hayata geçirmek zorundayız. Bu da öncelikle yukarıda tanımlamaya çalıştığım çerçevede “hareket” olmayı gerektirdiği için basit bir iş değildir.

·         Muhalif hareket olmanın gerekli şartlarından birinin, elinde hazır yanıtları olan ve her şeyi bilen sosyalistler olduğumuz türünden önyargılardan sıyrılmak olduğunu düşünüyorum. Hayır, elimizde hazır yanıtlar yok, toplumun sorunlarını bilen ve iktidara geçer geçmez reçetesini uygulamaya başlayacak doktorlar da değiliz. Toplum kapitalizmin elinde ne kadar hastaysa biz de o kadar hastayız. Belki tek avantajımız, hasta olduğumuzu bilmemiz. Buna bağlı olarak da aslında üzerimize düşen, öncelikle, doğru yanıtlar vermek yerine, doğru sorular sorabilmek. Her şeyin fazlasıyla kişiliksizleşip parçalandığı, hayatın tüm alanlarının piyasa tahakkümüne girdiği “küresel çağda”, piyasa sistemi ve kapitalizmin neredeyse, elmanın ağaçtan düşmesi kadar doğal olarak kabul edilmesini sağlayan konsensusu bozmak/bozmaya çabalamak, görülebilecek en devrimci vazifelerden birisi olsa gerek. Bunu da ancak radikal bir sorgulayıcılık ile yapabiliriz. Mütevazı olmayı unutmadan tabi ki.

·         Daha önce çeşitli yazı ve tartışmalarda “bir hayat tarzı olarak sosyalizm” vurgusu yapıldığını biliyoruz. Hatta bu çeşit bir sosyalizm tasavvurunun Müslümanların dinlerini yaşama biçimlerine, cemaat içi hayatlarına da göndermeler eşliğinde savunulduğu da hatırlardadır. Ben bunun yanı sıra, “bir duruş, bir tavır olarak sosyalist kimlik” tasavvurunu öneriyorum. Hayat tarzlarının taşıyıcısı, insanlardır ve insanların hayata ve olaylara karşı duruşları, tavırları belirleyicidir. Toplumsal bir olay gerçekleştiği zaman, sosyalistlerin bu olay karşısında takınacakları tavır, alacakları tutum öbür insanların gözünde de sabit olmalıdır. Bu, dıştan farklı görünen ama aslında benzer mekanizmalarla gelişen ayrı olaylar karşısında tutarlı olmayı gerektiren bir pozisyon demektir. Bir zamanlar “Sol” deyince akla gelen “vicdanlı olmak”, haksızlıklara karşı baş kaldırmak”, “hak ve adalet peşinde koşmak”, “baskılara karşı özgürlükleri savunmak”, “ayrımcılığa ve her türden ırkçılığa karşı olmak” şeklinde özetlenebilecek ve esas olarak etik alanında kurulabilecek bir pozisyonun tabiri caizse diriltilmesi gerekmektedir. Yine bir zamanların ayırt edici özelliği olan “aydın olmak”, “dünyadan haberdar olmak”, “okumak”, “kültürlü olmak” gibi bir dizi vasfı da buna ekleyebiliriz. Bir zamanlar sahip olunan düşünsel hegemonik pozisyonu yeniden kazanmak için yeniden aydınlanmaya, yeniden okuyan ve yazan insanlar haline dönüşmeye ihtiyacımız var.

·         Sanırım geçen son yirmi yılda kafamıza dank eden en önemli gerçek, “tarihin zorunlu bir akışının olmaması”dır. Yani sosyalizm insanlığın kaçınılmaz kaderi değildir; ancak ve ancak sosyalistler toplumu örgütleyebildikleri ve üstelik bunu dünya çapında başarabildikleri oranda yaklaşabileceğimiz bir hedeftir. Yani “iradi müdahalenin” zorunluluğu bulunmaktadır ve ancak “yaparsak” sosyalizme ulaşabileceğiz. Hatta bir adım daha atayım, insan türünün ve dünya medeniyetinin devamının sağlanabilmesi anlamında bir zorunluluk mevcuttur. Rosa Lüksemburg’un önermesi bugün daha da yakıcıdır.

·         Yine aynı şekilde, işçi sınıfının da, çağımızdaki hali, biçimi ve bölümlenmesiyle, sosyalizm ile zorunlu bir ilişkisi bulunmuyor. Giderek artan iş bölümü, beyaz yaka/mavi yaka oranının değişimi, hizmet sektörünün devasa büyümesi, tüketim ideolojisinin gittikçe artan etkisi gibi bir dizi etkenle işçi sınıfının toplumdaki etkisi ve ağırlığı yıllar içinde azaldı. Bununla beraber emeğiyle geçinen insan sayısı çığ gibi büyüdü. Sosyal güvenliğin, refah devleti uygulamalarının neoliberal doktrin çerçevesince minimize edilmesiyle, aslında milyarlarla ölçülebilen bir insan grubu, sermayenin birikim süreçleri uğruna gözden çıkarılabilir durumda. Bunlara bir de yaşadığımız ekolojik krizin henüz kestiremediğimiz etkilerini de eklersek, aslında iç karartıcı bir tablo ile karşı karşı olduğumuzu görebiliriz.

·         Tüm bunları üst üste koyduğumuzda, politik olarak nereden başlamak gerektiği sorusuyla karşılaşıyoruz. Bunun hiçbir şekilde basit bir yanıtı olmamakla beraber, bana öyle geliyor ki, yok edilme tehlikesi yaşayan temel hakların bir başlangıç noktası oluşturabileceğini düşünüyorum. Sağlık ve eğitim bu temel hakların başında gelmektedir. İnsanlık, kitlesel olarak açlık ve evsizlik gibi tehlikeler ile henüz burun buruna gelmediği için, sağlık ve eğitim savunulması gereken temel haklar olarak pozisyonundadır. Bunlara yakın gelecekte, muhtemelen, sağlıklı ve temiz bir suya ulaşma hakkı da eklenecektir. Bu hakların savunulması kuşkusuz sosyalistlerin tek başına başarabileceği bir şey değildir. Ancak ve ancak “aşağıdaki” ve “sıradan” insanların sahiplenmesi koşuluyla bu haklar korunabilir; çünkü zaten tam da “aşağıdaki”  ve “sıradan” insanların bu hakları tehlikededir. Sosyalist hareketin kendisini, bu hakların savunulmasının örgütlenmesi üzerinden kurabilmesi bir imkan olarak bulunmaktadır.

·         Kuşkusuz dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış olarak duran özgürlükçü, devrimci, reformist sol hareketlerin reddedilmesini gerektiren bir durumda değiliz. Ne Morales ne Chavez ne Marcos ne Fidel ne Bove ne Lafontaine ne Livingstone ne Lula ne de onca eleştirimize rağmen U. Uras’ı bir kenara atacak lükse sahibiz. Benzer biçimde, geçmiş devrimci miras ve yaşanmışlıkları da bir kenara atıp reddetme hakkımız bulunmamakta. Her şeyi sıfırlamak ve yeni baştan başlamak gibi bir tarihsel seçeneğimiz de yok. Radikal bir eleştirmenliği bırakmayalım ama tek teorik faaliyeti de geçmişindeki günahları tekrar tekrar ortaya döküp, çareyi  liberalizme sarılmakta bulanların içler acısı halini de unutmayalım.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (16)
  • onder
    avatar

    Fetekos,

    Bazı konularda benden farklı düşünüyor olman elbette "sonraki görüş alış verişimizi kilitlemesin"e yolaçmaz. Bilakis bu istenilen birşeydir. Hatta benim şimdiye kadar yazdıklarım, yani ortodoks solu eleştirimin özü de aslında "aynılaştırmaya" karşı "farklılığı" öne çıkarmaktır. Marxism'de benim eleştirdiğim ortodoks damarın Hegelci kökenlerinden kaynaklandığını düşünüyorum. Malum Hegel'de sağlam bir "Evrensel"ci mantık vardır. Tarihin kesin bir amacı vardır. Bütün herşey "Mutlak Tin" gerçekleşmesinin ara aşamalarıdır. Buna karşın ben Marxist birikime çağdaş felsefenin kaznımlarını eklemleme taraftarıyım; post-yapısalcılık, Negri, Deleuze, Foucault vs. Bu düşünürler de ikili diyalektik düşünüşe karşı, "çokluğu", "farklılığı" öne çıkarırlar. Bunlar daha çok "fark" felsefesidir.

    Benim pozisyonum -şimdiye kadar yazdıklarımdan açık olması lazım- farklılığı kabul etmek üzerine kurulu. Kanımca "farklılıklar"dan korkmamak lazım.

    Aslında bu durum temel ayrım noktalarımızdan birinde de ortaya çıkmıyor mu? Senin sınıf kavrayışın daha çok homojen tek bir "proleter" tanımına dayanıyor. Bense proleteryanın sadece genel bir soyutlama olduğunu, ama özünde çok "farklı" bileşenleri olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla farklı düşünüyor olman beni hiç bozmaz. Aksine ben, ajitatif değil fikirlerini argütmantasyonlara dayandıran bir ortodoks arkadaşım olmasını hep istedim. Zira ben bu kadar sayfalar dolusu yazarak dile getirdiğim kendi pozisyonumundan bir hayli kuşku duyuyorum. Çağın ideolojik saldırısının etkisinde kalmış olabileceğimden kuşkuluyum. Bu açıdan ben de "Henüz Marx’ın, Engels’in, Lenin’in sunduklarından yeterince yararlanabildiğimi" sanmıyorum. Ancak ve ancak, "sadece" bu "kurucu babaların" ortaya koydukları külliyata güvenerek çağımızı anlayabileceğimize inanmıyorum. Gereklidir ama yeterli değildir. Belli bir ulusal karakterimiz vardır ya. Bunun sadece sağ'da olduğunu düşünüyoruz. Hani bir "dış mihraklar" söylemi vardır ya sağda. Benzer komplocu bir mantık solumuzda da var, çağdaş düşünürlere karşı. İşte efendim bunlar aklımızı bulandırmak için burjuvazinin piyasaya sürdüğü satılık kalemlerdir vs söylemi. Klasik teoriyi asla ve asla aşılmış gibi kabul edemeyiz. Bugün Melih Pekdemir'in bir yazısı var:

    Alýntý:

    http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1187090030&day=04&month=05& year=2009&action=catlist



    Altangillerin Mehmet'i "işçi sınıfı artık folklorik bir sınıftır" demiş. İnsanın tepesini attıran iğrenç bir söylem. Melih Abi gereken cevabı vermiş. Çağımızı anlamaya çalışmalıyız diye bu tür saçmalıklara da savrulmamalıyız elbette. Ancak ihtiyatı elden bırakmayacağız diye de paranayok olmayalım. Zihinsel kapasitemize güvenelim. Bak benim çok ciddi bir endişem var, açayım biraz;

    Çuvaldızı kendimize batıralım biraz. Tamam dünyada sosyalizmin gerilediği bir çağa denk düştük. Ancak gözden kaçırmayalım, sosyalist mücadelemizde çok ama çok büyük hatalar yapıldı. Öyle çok uzaklara gitmiyorum. Bizim öğrencilik yıllarımızda, kabaca 1985-1995 arasında ODTÜ'de azımsanamayacak bir politizasyon yaşanmıştı. Üstelik iletişimin bu kadar kolay olmadığı (internet cep telefonı yoktu), darbe ertesi bir dönemdi bu. Ancak yaşadığımız şu döneme bir gram bir birikim bırakılamadı. Şu an ODTÜ bildiğim kadarıyla bizim dönemin politizasyonunda çok uzak. Bu başarısızlıkta eski geleneklerin ajitatif sığ ve son derece aceleci politikalarının payı büyüktür.

    Neoliberal ideolojinin gerilemeye girdiği, solun muhtemelen yeniden yükselişe girmesinin beklenebileceği önümüzdeki yıllarda benzer hataların yapılacağından endişeliyim. Çünkü gelenekçiler "Ya işte gördünüz, post-modernizm, neoliberalizm çöktü, haklı olduğumuz ortaya çıktı" ajitasyonlarıyla aynı aceleci, sabırsız, rituelistik bir mücadele hattı öne çıkarılabilecektir. Kurucu babalar bize yeter, başkasına ihtiyacımız yok, babadan kalma ideolojimiz bize yeter, bildik örgütlenme modelimize geri dönmeliyiz mantığı bizi bir dolap beygiri gibi daha önce geçtiğimiz kısır döngüne sokar. O yüzden ortodoks yaklaşım teoride doğru bile olsa pratikte nasıl yaşanacağını iyi düşünmek lazım.

    Bir iki yanlış anlama üzerine yorumlarımla toparlayayım. Zira çok haklısın bu tartışmaları zamana yaymamız daha iyi olur. Sonuçta farklı düşündüğümüz başlıklar ortaya çıktı. Karşılıklı okumalarımızda birbirimize karşı hangi argümanlarla çıkacağımız daha iyi biliyoruz şimdi. Notlarımızı da ona göre alırız.

    Son notlarımla bu tartışmayı başka yazılarda daha derli toplu devam etmek üzere ağlayabiliriz,tabii senin ekleyeceğin son notlar olmazsa.

    ETKİLEŞİM Mİ "BİLİNÇ TAŞIMA" MI?

    Eğer katı atık işçileriyle ilşikini "başka birçok paylaşıma ek olarak bir teori aktarımı" olarak görüyorsan zerre kadar itirazım olmaz. Benim açımdan bu "bilinç aktarımı" değil "etkileşim"dir. Bu basit bir kavram kaydırması değil. Zira ben "bilinç aktarımı"ndan "bir örgütün kitle çalışması"nı anlıyorum. Yani işçilere bir örgütün/hareketin sorumlusu olarak gidip, onlara gerçekleri gösterip harekete kazanmalarını, bilinen tabiriyle "adam kafalamayı" kastediyorum.

    Şöyle demişsin:

    Alýntý:
    "Ben önce bir insan, sonra da az çok aydın olma yolunda ilerleyen birinin ihtiyaç duyduğu değiştirme, dönüştürme, etki etme, etkilenme etkinliğini, parçası olduğum toplum içerisinde duyumsamak isterim"



    İnanır mısın bu pasaj (kullandığın tüm etkin fiillerin önüne "karşılıklı" ibaresini eklemek kaydıyla), benim bir önceki yorumumda bu site etrafında biraraya gelen "biz"e yönelik çözümlemelerimde dile getirmeye çalıştığım şeyin ta kendisiydi. Pasajındaki kiliti kavram şu: "parçası olduğum toplum içerisinde".. Çoşkuyla "Haa İşte Tam Da BU!!!" demek istiyorum. Hakikaten öyle.

    Dikkat ettiysen benim en temel itiraz noktam TEMSİLİYET ve DIŞSALLIK. Yani hariçten kendini başkaları için ulvi bir misyonla atamak. Gerçekte ne hissetiklerini bilmeden, nasıl bir yaşamı sürdükleri hakkında aslında hiç bir fikrin olmadan Robin Hood'luğa soyunmak. Gideyim işçilere ajit-pro çekeyim, aydınlatayım partimize kazandıralım mantığı. Katı atık işçileri ile arandaki bağlantının detaylarını bilmiyorum (aklıma gelmişken onlarla kurduğun etkileşimi fotoğraflarla falan bize aktarırsan bence çok iyi olur). Eğer onları parçası olduğun bir toplum olarak görüyorsan kime söz hakkı düşer ki? Benim itirazım güvenlikli Soyak Sitesinde oturup Armutlu'da mahalle çalışması yapmak türünden faaliyetlere. Ya da 5 yıl boyunca yan gelip yatıp, seçim zamanı varoşları örgütlemeye. Benim talebim herkesin bizzat bulunduğu yaşam alanları örgütlemesi, hayatın her anını yabancılaşma ya da dışsallık olmadan örgütlemesi.

    Şu bilinen -galiba- Çin atasözü vardır ya: "Yoksula karnını doyurması için balık verme, balık tutmasını öğret". Benzer şekilde farklı işçi gruplarını kafalamaya çalışmaktan ziyade, kendi kurtuluşlarının sadece ve sadece kendi ellerinde olduğunu, çıkarlarının savunusu asla ve asla kimseye havale etmemesi gerektiğini anlatmak. Kendi öz örgütlerini fanatikçe savunmalarını vaaz etmek.

    Ha ciddi bir teorik/pratik sorun var. Farklı "bağımsız" öz örgütlenmeler kapitalizme karşı nasıl aynı mecralarda akacaklar aralarında nasıl bir etkileşim olacak? Burda "biz" ile orda kağıt işçileri nasıl ortak platformlarda bir araya geleceğiz, nasıl kollektif bir etkileşim kuracağız. Bu soruya cevabım elbette yok, buna herhangi birinin şimdiden cevap verebileceğini de sanmıyorum. Daha önce de dediğim gibi bu ancak hareketlerin kollektif aklı ile olabilecek birşey.

    "DAR" /"GENİŞ" SINIF

    Sanırım bir yanlış anlama var, benim senin sınıfı nasıl algıladığını düşündüğüme yönelik. Şöyle demişsin.

    "Mesela, diyelim ki ben son derece dar bir sınıf ve özne tanımına sahibim, olmadığımı ve sınıf tanımını hangi kavramlar çerçevesinde hangi katmanları kapsayacak şekilde genişletilmiş olarak kabul ettiğimi açıkladım ama gene de diyelim ki öyleyim, gene de bu “dar” katmanın devindirici, dönüştürücü gücünü az çok seçebiliyorum."

    Bilmiyorum nerde böyle bir izlenim verdim. Ama ben senin sınıf kavramını "dar" değil tam aksine aşırı "geniş", çok "genel" olduğunu düşünüyorum. Dikkat edersen torba kavram olarak proleterya kavramı dedim.

    Ben aksine sadece sınıf tanımlamaların değil, herhangi bir tanımlamanın olabildiğince "dar", olabildiğince "spesifik" olması taraftarıyım. Genellemelere karşıyım. Çok geniş sınıf tanımlamaları, farklı yapıların özgünlüklerini gözden kaçırır..Mesala önceki yorumumda betimlediğim "biz" ile katı atık işçilerinin, ya da Tuzla işçilerinin aynı özne kategorisi altında toplanabileceğine inanmıyorum.

    Bir benzetmeyle, hepimiz genel sosyalist tanımına uyarız. Ama hepimizin bütün davranışları, tepkileri, beğenileri, refleklesleri aynı olamaz. Benzer şekilde kapitalizm bütün emekçilerin zararına olması açısından hepimiz tek bir genel kategori içinde yeralabilirz. Ama her emekçi katmanı kapitalizme tepkisini tamamen aynı süreçlerden geçip, aynı reflekslerle göstermek zorunda değildir.

    Ardından gelen satırlarda da

    Alýntý:
    Bunun karşısına koyulan çok katmanlı, bol pratikli öznenin benim kafamda silikleşmemesi için (üstelik bu katmanlar benim de özne tanımıma giriyor) bu hareketin devindirici gücü, devinim öğesi, yani dikey boyutunu görmeye gereksinmem var.



    demişsin. Burda dikey boyuttan ne kastettiğini bilmiyorum.

    Neyse..Burda kesiyorum..Farklılıklarımız bundan sonraki görüş alış verişimiz kilitleyeceğini ben hiç sanmıyorum, zira kolay gerilen biri olmama rağmen bütün farklılıklara rağmen sen tartışma tarzın oldukça yapıcı..Yargılamıyor, mahkum etmiyor, sıfatlandırmıyor..Anlamaya ve anlatmaya çalışıyor..Öyle olmasa kesip atar, tartışmaları uzatmazdın..Umarım bundan sonra da böyle gider.

  • fetekos
    avatar

    Önder,

    Ben bu “dava”da ayrışmalardan ziyade ortak yanların vurgulanmasından yanayım. Elbette temel konuda hemfikiriz, bundan daha fazla mutluluk verecek bir nimet olamaz ve geçen yazımın sonunda belirttiğim gibi sömürüsüz ve insanca yaşam özlemi benim her anlamda, her alanda ortak payda ölçütümdür. Ama bazı konularda ben senin gibi düşünmüyorum gördüğün üzre. Bundan, emin ol, hiç ama hiç rahatsızlık duymuyorum. Umarım sen de duymuyorsundur. Bu durumun, sonraki görüş alış verişimizi kilitlemesini kesinlikle istemem. Zamana yayarak tartışmakta fayda var. Statik tanımlamalar, katı yorumlar yapmaktan kaçınıyorum, böyle geçişsiz açıklamalara da hiç inancım yok zaten. Ama kendimle ilgili bir şeyden çok eminim: Henüz Marx’ın, Engels’in, Lenin’in sunduklarından yeterince yararlanabilmiş değilim. Öğrenmeye ve anlamaya, günümüzü yorumlamaya devam ederken bu potansiyeli azami derecede kullanmak istiyorum. Sana yazmış olduğum sevdiğim bir tespit vardı: Birikimli bir Marxist, bir olgunun iki zıt yönünü birini ya da diğerini yok saymadan yeniden kurgulayabilen kişidir. İşte, bu o kadar kolay bir iş değil ve çokça emek istiyor.

    Ben senin okumalarından teorik düzeyde bihaber olduğumdan, bazı şeyleri anlamam için somut göndermeler gerekir sanırım. Mesela, diyelim ki ben son derece dar bir sınıf ve özne tanımına sahibim, olmadığımı ve sınıf tanımını hangi kavramlar çerçevesinde hangi katmanları kapsayacak şekilde genişletilmiş olarak kabul ettiğimi açıkladım ama gene de diyelim ki öyleyim, gene de bu “dar” katmanın devindirici, dönüştürücü gücünü az çok seçebiliyorum. Bunun karşısına koyulan çok katmanlı, bol pratikli öznenin benim kafamda silikleşmemesi için (üstelik bu katmanlar benim de özne tanımıma giriyor) bu hareketin devindirici gücü, devinim öğesi, yani dikey boyutunu görmeye gereksinmem var. Öznenin tarifini şekillendiren nesne ile ilişkisi, başka bir deyişle mücadele içindeki devinimi tanımlanmalı. Kavramsal düzeyin ötesinde bu çok katmanlı kitlenin politik hedefini somut kılacak, onu hayata geçirecek hangi somut ve özgün pratik ya da pratikler söz konusudur, bu kitlenin bir dönüştürücü (ya da yıkıcı mı denmeli) güç olduğunu gerekçelendirecek argüman ve pratik nedir, bunu somut olarak görmeliyim. Belki sözünü ettiğin öz örgütlenmeden sonraki somut adım. Çünkü önemi tartışmasız olmakla birlikte başlı başına bu, kitlenin devrimci gücünü göstermek üzere kafamda maddi bir şey oluşturmuyor. Bu soruları özellikle sana yönelttiğimden değil, kafamda oluşanları yansıtmak için yazdım.

    Bitirmeden;
    Bir şeye fazlaca anlam yüklemişsin ama temelde yanılmış da değilsin, buna biraz değinmek istiyorum. Ben önce bir insan, sonra da az çok aydın olma yolunda ilerleyen birinin ihtiyaç duyduğu değiştirme, dönüştürme, etki etme, etkilenme etkinliğini, parçası olduğum toplum içerisinde duyumsamak isterim. Bu, soluk aldığım her ortam için geçerlidir. Dolayısıyla, benim (ya da herhangi birinin) katı atık işçileriyle yapmış olduğum sohbetin içerisinde başka birçok paylaşıma ek olarak bir teori aktarımı barındırmasının, fazlaca bir fayda beklenmese de pek de işlevsiz olacağını, en azından dogmatik bir ders verme şemasında olacağını zannetmiyorum. Birey olarak bizlerin tek tek ya da belli sosyal gruplar içerisindeki insanlar üzerinde etkili olabileceğimize, aynı zamanda onlardan etkilenebileceğimize inanıyorum. Benim ya da tekil birinin bu sohbeti bir örgütün kitle çalışması niteliğinde değildir. Sana cep telefonunun takım elbisesinden daha ucuz olduğunu belirten arkadaşına canlı emek olgusunu anlatman gibi ben de neden kendilerine işçi demelerinde haklı olduklarını, atıkların mülkiyeti konusundaki düşüncelerimi belirtebilirim. Hatta bunun dışında da düzenlediğimiz bir konferansta, bir atölye çalışmasında ben onlara kapitalizme karşı olmalarını temellendirecek, yorumda sözünü ettiğim kavramlar hakkında görüşlerimi aktarıp onlardan da benim yorumlarımı, gözlemlerimi geliştirecek son derece önemli saptamalar edinebilirim. İşte, bu faydalı bir etkileşim olabilir. Bu, benim edinmiş olduğum sosyalist birikimin belki içinde yaşadığımız ülkeye özgü kültürel, siyasal, yapısal özellikler nedeniyle aydın kesimde doğmasından kaynaklı bir durumdur. Beni onlar karşısında bu nesnel belirlenim dışında ayrıcalıklı kılan hiçbir unsur yoktur. Belki bu, Gramsci’nin ünlü aydın kitle diyalektiğinde olduğu gibi çevremle temas kurma, karşılıklı etkileşim içerisine girme durumunu icra etmemdir. Bu, tek yönlü, tek boyutlu bir etkinlik değildir, benim (ya da herhangi birinin) de buna önce bir insan olarak gereksinimim vardır.

    Tabii, sen buradan yola çıkarak “bilinç taşıma” kavramına itiraz ediyorsun. Bu itirazına ben de belli koşullar içerisinde katılıyorum. Yapılmadığını düşündüğüm, “algısal çöküş”ü gerekçelendirdiğim, bu yukarıdaki “sohbet” değil. Tam da şunun yapılması: Sosyalist oluşumlarda çoğunlukla görüldüğü gibi “sosyalizme gebe işçi sınıfı”na basit, işlevsiz, tek yönlü, etkileşime kapalı, ezberci, senin de deyiminle pedagojik, her iki kesim için de hiçbir faydası bulunmayan “teorik bilgi aktarımı” şeklinde bir kitle faaliyet türü seçilmesi. Ben bunun toplumsal mücadele açısından pek bir anlamı bulunacağını zannetmiyorum. Ayrıca Türkiye’de şu an böyle bir faaliyet için uygun alan kaldığını da düşünmüyorum. Sosyalist oluşum, ilk yorumumda aktardığım gibi bütün etkileşim kanallarını kullanan, yetkin faaliyet alanları yaratabilen ve kitleyle temasını bu kanallar aracılığıyla karşılıklı olarak sürdürebilen bir zemin hazırlamak zorundadır.

    Ancak bu sosyalist oluşum için işlevsiz olacağını belirttiğim basit teori aktarımı “bilinç taşıma” kavramı ile aynı şey değil. Bilinç konusuna önceki yorumda azıcık değinmiş ve kapitalizmin gelişiminin nesnel süreçlerinin bir bilinçlenme yaratmadığını belirtmiştim. Bunu söylerken elbette anlamış olacağın gibi Lenin’den ve Rusya’ya özgü durumdan yola çıkmıştım. Lenin’in konuya katkısını, “dışarıdan bilinç” kavramını biliyoruz. Lenin’de bu kavram, tamamen Rusya’ya has bir olgunun getirisidir. Gerçekten kapitalizmin nesnel gelişiminin tek başına bir bilinç oluşturma işlevi için yeterli olmadığı tarihsel olgularla da kanıtlanıyor. İngiltere’de Almanya’ya kıyasla gelişkin bir işçi sınıfı vardı. Buna rağmen, Almanya’da bulunan felsefi birikim, aydını işçi sınıfına taşıdı, aynı şey İngiltere’de olmadı. Rusya’da, diyor Lenin, işçi sınıfı güdüktü ama gelişkin bir sosyal demokrasi geleneği ve politik birikimi vardı ve aydınını gene işçi sınıfına taşıdı. Bence bu, müthiş bir çalışma alanı, beni de fazlasıyla heyecanlandırıyor ama maalesef benim konu hakkında yeterli donanımım yok. Çağrışımlarla ilerleyebiliyorum ancak.

    Şimdi Lenin döneminde değiliz elbette. Bu nedenle geleneksel sorunun çözümünde bizim sormamız ve yanıtlamamız gereken birçok karmaşık soru var: “çok temel bakış açısı farklılığımız” ile ilgili bir soru mesela: sınıf bilinci ile sosyalist bilinç aynı şey midir? Buna yanıtlarımızın geçmişten farklı olarak bugün “hayır” olacağına eminim. Mesela bir milliyetçinin, dindar bir işçinin de sınıf bilinci bulunabilir ama sosyalist bilince sahip değildir. Güçlü’nün bugün aktardığı Aysever’in 1 Mayıs yazısında değindiği Hak-İş ve Türk-İş üyelerinin sınıf bilincinden yoksun oldukları iddia edilebilir mi? Sınıf üyelerini oluşturan üst yapısal özellikler bugün 19. yy.’la ve 20.yy’ın başlarına kadar olan dönemle karşılaştırılamayacak kadar farklı, heterojen bir sınıf yapısıyla karşı karşıyayız. Birçok unsur bu katmanların bütünlüğünü bozmuş durumda. Eskisi gibi sınıf bilincinin sosyalist bilince eşit ya da denk olmadığını görüyoruz. Sınıf bilincinin artık yalnızca dışarıdan kazanılması söz konusu değil. Türlü etmenler sayesinde içeriden de pekala edinilebiliyor. Buraya kadar hiçbir sorun yok. Ama iş sosyalist bilince gelince, böyle düşünmüyorum. Ben “bilinç götürme”, “bilinç taşıma” kavramlarından hoşlanmıyorum. Ne var ki, sınıf bilincinin değil ama sosyalist bilincin kazanılmasının görünüşte dışsal ama tam da temas ettiği unsurla etkileşim düzeyi oldukça yüksek olduğundan içselleşmiş böyle bir eyleyiciye de bir gerek oluşturabileceğini zannediyorum. Buna “dışarıdan edindiği/kazandığı/aldığı sosyalist bilinç” demeyi daha uygun buluyorum. Belki bundan sonra aydının, sosyalist aydının toplumsal işlevi üzerine de düşünmek yerinde olacaktır.

    Not: Marx’tan vazgeçmiş olduğunu düşünmediğim, ikinci önerine verdiğim önemden anlaşılmalı. Ama gene de ben vazgeçsem de senin vazgeçmeyeceğini belirtmen pek sağlam bir güvence oluşturdu :-)

  • onder
    avatar

    Yorumlarına cevap vermeye devam edeyim, ama bir yandan okuyup bir yandan cevap vereceğim için kopuk kopuk olabilir.

    Alýntý:
    Teknolojiye bağlı yeni üretim biçimleri, üretim alanları, emek süreçlerinin yeniden örgütlenmesi, vs. salt zorunlu teknik seçişler değildir. Tam tersine, bu teknolojilerin üretim süreçlerinde kullanımı emeğin köleleştirilmesini kolaylaştıran, denetimini arttıran, sömürü biçimlerini esnekleştiren süreçlerin tamamlayıcısıdır. Dolayısıyla, tüm bu yenilikler bağımsız değişken değildir, sınıf mücadelesinin bizzat göbeğindedir, onun ayrılmaz bir parçasıdır, belirleyeni de bu mücadelenin oluşturduğu zaman ve mekandır.



    Bu pasajının hemen hemen aynısını ben söyledim. "Negri: Kitlesel İşçi/Toplumsal İşçi" başlıklı yazımı tekrar değerlendirmeni öneriyorum. O yazının temel tezi yukarıdaki pasajında dile getirdiğin senin tezinle aynı. Bak o yazıda şu lafı etmişim:


    Alýntý:
    Operaismo okulu hakkinda herhangi bir tanıtıcı metinde, bu akımın tanımlayıcı temel tezlerinden biri olarak şunun altı çizilir;

    "Burjuvazi proleteryanın sınıf mücadelesinin kazanımlarına göre kendini sürekli yapılandırır."


    Bir başka ifadeyle ilksel olan, ilk hamleyi yapan proleterya, buna karşın kendini yeniden konumlandıran burjuvazidir.



    Başka bir yerinde de sınıf mücadelesinin satrancında beyazla oynayan işçi sınıfı, siyahla oynayan burjuvazidir demiştim. Yani ilk hamleyi yapan işçi sınıfı, onun hamlesine göre kendini yeniden yapılandıran, yani ikinci hamleyi yapan burjuvazidir. Ardından şunu demişim:

    Alýntý:
    Zihnimizin doğal kavrayışına aykırı gelen bir saptamadır bu. Zira sermayenin maddi/ontolojik yasaları, çelişik doğası gereği rekabetçi piyasa ortamında kendini zorunlu olarak dönüştürdüğünü ve proleteryanın da kapitalizmin aldığı yeni biçimlere göre kendi mücadelesini revize ettiğini düşünmeye daha çok meyilliyizdir.



    Yani ben de senin ifadenle "Teknolojiye bağlı yeni üretim biçimleri, üretim alanları, emek süreçlerinin yeniden örgütlenmesi, vs. salt zorunlu teknik seçişler değildir" diye düşünüyorum.

    Ancak bu, burjuvazinin yaptığı karşı hamleler sonucunda işçi sınıfın kendini içinde bulduğu sınıf savaşımın dinamiklerinin değişmediği anlamına gelmez. Sınıf savaşımı elbette mutlaktır, her daim vardır ama bu hep aynı dinamiklerle var olduğu anlamına gelmez. 19.yüzyıldaki sınıf savaşı, 21.yüzyıldakiyle birebir örtüşmez. 19.yüzyıldan bakarak görülmesi mümkün olmayan tamamen yeni tahakküm biçimleri çıkmıştır. Bu anlamda "teknolojinin gelişmesi hiç bilinmedik temel ilişkilerin ortaya çıkmasına yol açmadığı" fikrine hiç katılamayacağım. Bu konuda ısrarlıysan, Kapital'da Marx'ın analiz ettiği artı-değer analizlerini, örneğin bir otelde beraber çalışan garsonlara, aşçılara, halkla ilişkiler uzmanına, bir banka şubesinde çalışan memurlara, mühendislere, sağlık hizmetlilerine, avukatlara, öğretmenlere, bilgisayar programcılarına vs.vs uygulaman lazım. Zira Marx benim bildiğim kadarıyla emeğin bu türlerinin emek süreçlerinin analizini yapmaz. Ancak bu emek türlerinde çalışan emekçilerin sayısı, Marx'ın Kapital'de analiz ettiği sanayii işçisini sayısını defalarca katlamıştır..Çok farklı düşünebiliriz ama herhalde şunu kabul etmek durumundasın diye düşünüyorum:

    Marx bütün kurtuluş projesini, bütün örgütlü mücadele perspektifini, Kapital'de analiz ettiği sanayii işçisi tipinin toplumun ezici çoğunluğu olacağı fikrine dayandırdı. Beklentisi sanayii işçisinin sayısının olabildiğince artacağı fikriydi. Proleterya Diktatörlüğü kavramın dayandığı temel de budur. Lenin'in büyüklüğü bunun illa da böyle olması gerekmediğini göstermekti. İşçi sayısı çok az bir ülkede devrimi örgütledi. Benzer bir durum da bugün bizim karşımızda. Ancak Lenin'inkiden çok daha kompleks bir durumla karşı karşıyayız zira o büyük Narodnik, (Sosyalist Devrimciler), SD hareketinin çok uzun mücadale kazanımları üzerinde Bolşevikleri örgütledi. Türkiye'de böyle güçlü bir sınıfsal mücadele geleneği olmadığı gibi, sınıfsal yapı çok daha parçalı.

    Koskoca 3 ciltilik Kapital'de tamamen demir/çelik, devasa tekstil, tersane vs gibi sektörlerde çalışan işçilerin sömürü sürecini analiz etmiş olması, bütün hesaplarını bu tip işçilere dayandırdığını gösterirken, "Yok Hayır, Marx rastgele bu tarz emek süreçlerini analiz etti. Aynı yöntem bulaşıkçılara, bankacılara vs de uygulanabilir" diyemeyiz. Gözlerimizin önünde olup biten gerçekler var; Burjuvaji sınıf mücadelesi geleneği güçlü, dolayısıyla yatırımın yüksek riskli olduğu yerlerden kaçırıyor sınıf-bilinci-oluşturucu sanayii üretimini. Bunları henüz yeterince kapitalizme entegre olamamış 3.dünya ülkelerine kaydırıyor. Kendi merkez ülkelerinde ise, parçalanmış, çok katmanlı hizmet sektörünü öne çıkarıyor. Bu bariz olguları gözlerimiz kapayabilir miyiz?

    Şimdi çok temel bir bakış açısı farklılığımıza gelelim:

    Alýntý:
    Katı atık işçileriyle yaptığımız sohbette onlara artı değer teorisini, paranın dolanım biçimlerini ne yazık ki şimdilik anlatmadık. Ama bu, emekçi sınıflar teorik formasyona uygun değiller, kapitalizmin tarihsel görevlerini tamamladığı ve emeği toplumsallaştırdığı için yerini başka bir sisteme bırakacağını, kapitalist toplumun iktisadi devinim yasasının bunu gösterdiğini anlamazlar anlamına gelmez.



    Yapılmadığını, ihmal edildiğini düşündüğün, Türkiye solcuların "algısal çoküş" yaşadığını düşündüğün alan bu mu?

    Sevgili Fetekoş, Türkiye ve bütün dünya sosyalistlerinin kesinlikle en iyi bildiği mücadele biçimi tamı tamına da budur. Hatta bildikleri yegane mücadele yöntemi budur. 150 yıllık sosyalist mücadelenin yapageldiği sadece budur. Yaşadığımız zamanlarda hiçbir yükseliş yaratamayan yöntem de bu.

    Bu tipik bilinç taşıyıcılığı perspektifidir. Artı-değer teorilerini anlatmakla, dolayısıyla işcilerin bilinçlerinde biryerde gücül bir halde yatan bilinci açığa çıkarmak görevine atanmış kabul edemezsin kendini. Zira bu seninle o katık işçileri arasında eşitsiz ve dışsal bir ilişki yaratır. Kendini anlatan, açıklayan, öğreten; işçileri de söylediklerini uygulayan teba durumuna indirgersin, bu pedagojik bir yaklaşımdır. Kanımca terk edilmesi gereken de tam olarak böyle bir mücadele perspektifidir. İşçilerin kendi zihinsel kapasitelerine, kendi mücadelelerini örgütleme yetilerine güvenmek durumundayız. Doğrudur; "Marx, kütüphanelerde yıllarını harcadığı ekonomi politik teorilerini seçkin akademisyenler okusun diye değil, işçi sınıfı için, onun mücadelesine bilimsel bir temel hazırlamak için ortaya koymuştur", ancak öğretilerini işçilere aktarsı diye bir takım liderleri vekil de tayin etmemiştir. Bence daha çok emekçilerin kendi sorunlarının çözümünü birilerine havale etmeden kendi ellerine almalarını sağlayacak yöntemsel aygıtı sunmak istemiştir. Aksi takdirde onun eseri tefsir yapacak bir ruhban sınıfını gerektiren dinsel bir öğreti haline gelir, ki şu ana kada da bence böyle yaşanmıştır.

    Tarih işçilerin/emekçilerin kendi mücadelelerini örgütleyemecek acizler kütlesi olmadığını kanıtlamıştır. Paris Komünü, Sovyetlerin kendiliğinden ortaya çıkması vs gerektiğinde işçi sınıfın kendi mücadele yapılarını kurabildiğini gösterir. Sen istediğin kadar katı atık işçilerine artı-değer teorilerini anlatmaya çalış, onlardan biri olmazsın. Onlardan biri olabilmen için, onların sahip olduğu varoluşa sahip olman gerekir. Boş vakitlerinde onlara artı-değer teorilerini anlatarak mücadelelerini örgütlemelerini sağlayamazsın. Bu bağlamda Güçlü'nün çok önemli saptamasına tekrar vurgu yapayım:

    Alýntý:
    Öyleyse solcuların, sosyalistlerin önlerine koymaları gereken esas ve sahici hedef, herhangi bir toplumsal kesimi (işçiler, öğrenciler, kadınlar, Aleviler, Kürtler vs) örgütlemek yerine, kendilerini var edebilecekleri, kendilerini bir hareket olarak kurabilecekleri ilişkileri inşa etmek olmalıdır. Görünürdeki en politik hedef bu olsa gerektir.



    Bu pasajda demek istenen, herkesin bizzat, fiziksel olarak bulunduğu çevrede, kendi varoluş koşuları içinde "kendisini" örgütlemesidir. Belli bir toplumsal kesim, (kesinlikle kimlik mücadelelerinden bahsetmiyorum) ancak kendi kendisinin öz örgütlenmesini yaparsa, temsiliyeti mutlak bir biçimde dışlarsa, Sovyetlerin içine düştüğü yozlaşmayı engelleyebilir. Temsiliyetin, vekaletin girdiği yerden sosyalizm çıkar.

    Devrim öncesinde Sovyetler nasıl yapılanmıştı? İşçilerin, köylülerin, askerlerin kendi bağımsız sovyetleri vardır. Her bölgenin kendi sovyetleri vardı. Koca ülkeyi devrimci bir duruma getiren de Sovyetlerin bu öz örgütlenmesi idi. Dejenerasyon, temsili merkezi kurumların Sovyetleri yetkisini kendi üzerlerine almarıyla başladı bence. Sovyetlerin ilk zamanlardaki başarısı bence çok net bir biçimde, bilinç birliği kadar mekan birliğinin de önemli olduğunu gösteriyor. Ancak aynı ortak fiziksel varoluş koşullarını paylaşan insanlar toplumsal bir fail olarak ortaya çıkar bence (ideolojik ortaklıkla beraber tabii ki).

    Bak somut bir durumdan yola çıkalım. Aşağıdaki analizde, "biz"i yani bu sitede biraraya gelen, pekçok ortak yönü olan belli bir toplumsal kimliği, bir sınıf olarak ortaya koyacağım.

    Önce bu "biz"i bir betimlemeye çalışayım:

    Biz öğrenciliğinde kaçınılmaz olarak solcu olmus, ardından uzun yıllar iş hayatında geçirmiş, pratik sosyalist mücadele ile bağlantısı nostalji ve romatizm düzeyinde kalmış orta yaşlı bir grup insanız. Haklısın maddi süreçler belirleyicidir, ki bizi de belirlemişlerdir. "Biz" gelir seviyesi ortalamanın üzerinde insanlarız. Geçim sıkıntımız yok. Boğazımızdan bir ekmek geçsin, çocuklarımız okusun diye Tuzla işçileri gibi resmen kelleyi koltuğa alarak çalışmak zorunda değiliz. Bizzat bu yüzden sosyalistliğimiz de takım tutmanın ötesine pek geçemez, arada bir rakı masasında toplanır, zevkle "ne olacak bu memleketin hali" tartışmaları yapar, gündemdeki güncel olaylar üzerine fikir teatisinde bulunur, eski canlı eylem günlerimizi yaad ederiz. Bizim "maddi" sınıfsal durumumuz bu. Bizi mobilize edecek motivasyonu, "mahalle çalışmaları", "sendikal çalışmalar" vs ile sağlayamazsın. Çünkü "maddi" gerçekliğimiz bizi böyle somut bir mücadeleye zorlamaz. "Maddi" gerçekliğimiz, çocuklarımızı nasıl iyi bir kolejde okutabileceğimizi, yaz tatilimizi bu sefer nerde geçireceğimizi düşünmeye zorlar sadece. Sınıfsal yapımızın maddi gerçekliği bu. Kapitalist üretim modelinin bize doğrudan bir zararı yok, sömürüldüğümüzü düşünmeyiz. Kapitalizmin rantını yiyoruz biz de. Ama bu kapitalizme karşı olmadığımız anlamına gelmez. Zira sahip olduğumuz birikim sayesinde biliyoruz ki, kapitalizm uzun vadede çıkar yol değildir, çocuklarımız için bir gelecek sunamaz. Toplumun ezici bir çoğunluğu yoksulluk içinde inim inim inlerken, bizim için de güzel bir dünya olamayacağını biliyoruz. Ama bunu bilmek, bizi hemen şu anda mobilize edecek, eyleme zorlayacak kadar direk, dolaysız bir bilinç değildir. Kötü bir gelişme olduğunda küfür ederiz lanet olsun ne olacak bu memleketin hali deriz ama sonra döner bildiğimiz yaşamı sürdürmeye devam ederiz. İyi bir sosyalist hareket çıksa da şu ülkeyi kurtarsa diye bekleriz. Güçlü bir sosyalist kitle partisi çıkarsa oyumuzu vermek için koşarız. Yani kendimizi sahnede değil seyirci koltuklarında görürüz. Hani zaten egemen sosyalist bilincimiz bize toplumu dönüştürecek maddi gücün, "asıl" toplumsal failin işçi sınıfı olduğunu vaaz eder ya, böylece vicdani sorumluluğumuzu da savuşturmuş oluruz. Ne yapalım devrimin öznesi görevinin bilincinde değil, oturup birgün uyanmasını beklemekten başka çare yok. Daha ısrarcı, daha örgütçü olanlarımız beklemez, işçi sınıfını dürtmeye, uyandırmaya çalışır. Ama onlar bile kendilerini fail olarak görmez, dışsal bir özne olarak işçi sınıfını örgütlemeye çalışır.

    Şimdi bu yukarıda içinde bulundukları "maddi" sınıfsal varoluş koşullarını betimlediğim "biz" ile ne yapacağız? Bu betimlediğin küçük-burjuva sınıfıdır, işçi sınıfının mücadelesinde belirleyici bir güce sahip değil midir diyeceğiz?
    İyi ama klasi jargonun küçük-burjuva diye küçümsediği bu "sınıf" şu yaşadığımız zamanlarda en az klasik işçi sınıfı kadar büyük bir kitle değil mi? Hatta belki de onu bile geçti.

    Şimdi bu sınıf sosyalizme nasıl kazanılacak? Katı atık işçileri için uygulanan yöntem bizim için de uygulanabilir mi?

    Bu sınıfı bir bütün olarak değil şu site etrafında biraraya gelenler olarak ele alalım, ki tartışma daha sade hale gelsin. Şimdi tanım kümemizi sadece bu siteyle sınırladığın zaman, klasik mücadele yöntemlerinin hiç işe yaramayacağı bence çok daha bariz olarak ortaya çıkıyor. Zira bu sitede biraraya gelenler belli bir birikime sahip, Marxist teoriyi az çok zaten bilen insanlar. Kollektif olarak ortaya çıkarabildikleri sadece bu site, ki onu da hakkını vererek yapamıyoruz. Bilinçse işte bilinç. Ama işte o bilinç kollektif birşeyler üretmek için bir itki sağlayamıyor, bir motivasyon yaratamıyor.

    İşte ben diyorum ki, bizim misyonumuz şu içinde bulunduğumuz kendi maddi sınıfsal varoluş koşularımız, kendi gerçekliğimiz içinde, "kendimiz gibi" olanlarla kendimizi kollektif bir hareket olarak yapılandırmaktır. Bu hareketin, başka hareketlerle, örneğin katı atık işçileriyle kapitalizme karşı nasıl bir ortak mecraya gireceğini şimdiden öngöremeyiz. Eylem pratiklerimizi, bütün olası hareketleri kapsayacak bir mega hareket oluşturmaya odaklayamayız çünkü menzlimiz buna yetmez ve alet çantamızda da böyle çok uzun vadeli bir projeksiyon yapmamızı sağlayacak araçlar yok. Yeteri kadar veriye, ilişkiye, bağlantıya sahip değiliz. Zira bu tür kapsamlı öngörülerde bulunmak, uzun vadeli politikalar geliştirmek ancak kendimiz bir hareket olarak yapılandığımız zaman mümkün olur.

    Ha kendimiz bir hareket olarak yapılandırmanın pratikleri nelerdir? Buna tek başına cevap verebilecek biri olamaz. Bu ancak kollektif bir akılla mümkün olabilir. Kollektif bir yaratıcılık, farklı kollektif eylem pratikleri geliştirmek gerekir. Kadim rituellerimiz aşan yeni eylem tarzları, kollektif yaratıcı projeler geliştirmek durumundayız. Ama tüm bunları gerçekleştirebilmek için, herşeyden önce iletişim ağlarımızı yaymak durumundayız. Bizim gibiler nerde ne yapıyor, bağlantımızı nasıl sıkı tutarız, ilişkilere yenilerini nasıl ekleriz, diğer oluşumlarla (örneğin katı atık işçileriyle) nasıl eklemlenebiliriz, çok farklı kaynaklardan doğup, ana yatakta birleşen akarsu kolları gibi ortak mecrada nasıl birleşebiliriz vs gibi sorulara cevap bulmak, tek bir merkezi süper örgütlenme fantezisi içinde olmaktan çok daha büyük açılımlara sahip gibi görünüyor bana.

    Diğerleriyle ortak bir mecrada akmaya başlayabilmemiz için, öncelikle kendi maddi koşullarımızın pınarından taşıp, küçük bir dere olarak akmaya başlamamız gerekir, zira ana nehir yatağı bulunduğumuz noktadan çok uzakta bulunuyor. Öncelikle 3-5, her ne kadarsak artık, kollektif birşeyler üretebilme, ortak hareket edebilme, projeler yaratabilme yetisine sahip olmalıyız. Hele bir bakalım, birlikte iş üretebiliyor muyuz?

    Henüz bireysel özel hayatlarında çıkıp bir kollektivite içine dahil olamamış insanlardan, tek bir merkezden yönetilen bir hareketin programına göre disiplinli bir mücadele içinde olmalarını beklemek, ingilizcede "wishful thinking" dedikleri şeyi çağrıştırıyor bende. Mevcut bütün sosyalist yapıların tam olarak yaptıkları da bu..Hadi bir parti kurduk, gelin. Şu anda karşımızda olan yegane projeksiyon, yegane politika bu.. Hadi insanlar akın akın geldi partinize diyelim..Ne yapacaksınız, ortak hiçbir pratikleri,hiçbir ortak gündelik varoluşu olamayan insanlarla? Birşey yapmalarına gerek yok, bize oy versinler yeter. Ne yapılacaksa biz yaparız.

    Bu şablon tutmuyor artık. Bu yaklaşım mobilize etmiyor insanları. Çünkü insanları kendi maddi varoluşları içinde yakalayamıyor, kendi problemlerinin çözümü için değil, dışsal başka toplumsal yapıların çözümü için göreve davet ediyor. Yani gelin sorunlarınızı çözelim değil, gelin yoksulların sorununu çözelim çağrısı yapıyor. İnsanların kendilerinin değil başklarının sorununu çözmeye çağrı yapmak, onlardan peygamber olmalarını, yüce gönüllü olmalarını beklemektir. Bence kendi öz sorunlarımızdan yola çıkarak kendimizi örgütlemek durumundayız.

    Kısa kısa cevap vereyim diyorum ama olmuyor. Neyse burda keseyim.

  • onder
    avatar

    Fetekoş,

    Malum bu tartışma uzadıkça uzar ki beni hiç bozmaz ancak derli toplu yapmaya çalışmak lazım.

    Ben yeni başlıklar açmadan sadece bazı yanlış anlamaları düzeltemeye çalışayım zira şu aşamada söyleyebileceklerimin hepsini tükettim.

    Öncelikle şunu belirteyim; en son yorumum çok uzun olduğu için çok fazla imla hatası, dil sürçmeleri falan olmuştu. Bu yüzden defalarca değişklik yaptım, sildim, ekledim vs. Tekrar okursan çok fazla değişiklik olduğunu görebilirsin. Ama sen çok hızlı davranmışsın ve yorumumu ilk biçimiyle sanırım bir yere kopyalamışsın ve ordan alıntı yapmışsın. Yazımın ilk halinde Kapital'ın 2. ve 3. ciltleri Engels tarafından yazılmış dediğimi farkettim ve hemen düzelttim. Tabii ki Engels tarafında yazılmış değil yayınlanmış demek istemiştim. Kapital'in 6 cilt olarak planlandığını da wiki'de şu tanıtım yazısından almıştım ama yanlış yorumlamışım

    Alýntý:
    http://en.wikipedia.org/wiki/Grundrisse



    Burda "all six sections of Marx's economics (of which only one, Das Kapital, ever reached a final form)." diye bir ifade görünce hemen atladım zira benzer bir ifadeyi başka yerde de okuduğumu çok iyi hatırlıyorum. Zaten o yüzden hemen atladım..Sanırım Penguin baskısındaki önsözde geçiyordu..Bulursam aktarırım Kapital'ı Marx'ın şu anda elimizde olan halinden çok daha kapsamlı olarak planladığına dair. Ana mesaj buydu zaten.

    İkinci olarak da ben asla ve asla emek/değer teorisi iflas etmiştir demiyorum. Hamdolsun Marxistim. O yüzden kesinlikle

    Alýntý:

    Dedikleri gerçekleşsin, üretime robotlar hakim olsun da bitsin artık bu canlı emek sömürüsü! Ondan sonra sen sağ ben selamet



    ironisi üzerine almam. Bu Taraf'ın falsifikatörlerinin işidir. Marxist teorinin pekçok tezini yanlış yorumluyor olabilirim ama birşeyi çok iyi anladığımı sanıyorum: Canlı emek olmadan artı-değer olmaz. Çok sevdiğim bir örneğim vardır bunun için: Kapitalistler, işçileri tamamen gereksiz hale getirecek, bir ucundan inek verip öteki ucundan sucuk alacakları bir makine icat etseler kullanamazlar, çünkü bu bütün karı öldürür. Çünkü bu makineden çıkacak ürün sadece ölü emek içerir ve artı-değerin kaynağı canlı emek son ürüne katılmış olmaz.

    Bir ikinci örnek de bir anım. Birkaç arkadaş biraraya gelmiş sohbet ediyorduk. Bir tanesini elindeki pahallı şirket telefonun gösterip: "Ne ilginç değil mi: Şu insanlığın en yüksek teknolojisini içeren ürün, en ilkel teknoloji ile yapılan bir Armani takım elbiseden daha ucuz" Bunun üzerine ben de "Eeh tabii ki öyle, Telefon otomasyon süreçleri ile üretilir. Son ürünün fiyatına katılan yeni canlı emek çok küçüktür. Fiyatı da içerilen emek miktarı belirlediğine göre fiyatı da böylece düşük olur. Oysa Armani takım elbise daha fazla canlı emek içerir ve fiyatı yüksektir."

    Yani ürüne katılan yeni canlı emek yoksa değer de yoktur. Kapitalizmin kendi mezarını kazdığını söyler Marxism. Niye? Tam da bu uzlaşmaz iki eğilim yüzünden. Kapitalizm nispi artı-değer yarışı yüzünden teknolojiyi kullanarak bir tarafından inek verilip diğer tarafından sucuk alınacak makineye üretmeye zorlanır ama diğer yandan da bir metanın üretimine gittikçe daha az işçi emeğinin katılması artı-değer oranını düşürür.

    Marxismin ekonomi-politik teorisi değil asli olarak benim kafamda soru işaretleri yaratan. (Hoş son Negri okumam yüzünde orda da soru işaretleri oluştu ama bunlara girmek çok ciddi okumalar yapmayı gerektiriyor). Ben daha çok bu emek/değer analizleri nasıl oluyor da işçi sınıfının devrimci özne olarak çıkmasını gerektiriyor, işte onu anlamıyorum. İşte bu noktada problem var

    Yani soru şu; Marxist Teoriye göre İşçi Sınıfı neden Devrimci Özne/Toplumsal Fail olarak ortaya çıkmıştır ve bu nasıl bir örgütlenme modelini doğurmuştur?

    Sorum bu ve üzgünüm ama yazdıklarından bir cevap alabilmiş değilim. O yüzden bir kez de Güçlü'nün madde madde yöntemini kullanarak toparlayayım. Böylece belki tartışma daha elle tutulur bir hale gelir:


    1. Kapitalist üretim süreci işçileri aynı "fabrika" çatısı altında biraraya getirir ve rekabet koşullarında onların sayılarını sürekli arttırır.

    2. Gitttikçe artan sayılarda aynı mekanlarda çalışan "fabrika" işçileri, bu kaçınılmaz/doğal toplumsal ve kollektif varoluşları sayesinde, -en azından potansiyel olarak- bir sınıf bilinci geliştirmeye en uygun kesimdir. Başka hiçbir sınıfsal katman bu kadar büyük bir niceliğe ve homojenliğe sahip değildir.

    3. İşçilerin çıkarları bir sınıf olarak aynıdır, aynı koşullarda yaşarlar ve aynı maddi koşullar -materyalist bakış açısı gereği- aynı bilinçleri doğurmak durumunda olduğuna göre, homojen bir sınıf bilinci geliştirirler.

    4. Böyle bir toplumsal fail tanımı kendine tekabül eden örgüt modelini doğurur; tıpkı temsil ettiği sınıf gibi örgüt de homojendir, tek bir sınıfı temsil ettiğine göre tek bir merkezi olan bir yapı olmak zorundadır.

    5. Sınıf homojen olduğuna göre, doğru ideoloji/politika da tek olmak zorundadır. Sorun doğru analiz yöntemlerini uygulayarak o tek doğru politikanın ne olduğunu saptamaktır.

    Şimdi ben yaşadığım çevreye baktığım zaman böyle bir perspektifi doğruluyan olgular görmüyorum. Çok parçalı yapılar görüyorum. İnsanların üretim süreçleri içinde oynadıkları rollerden daha çok, kültürel,etnik, kimlik gibi ikincil unsurların kendilerini nasıl tanımladıklarında belirleyici olduğunu görüyorum.

    Neyse dağıldım..Burda keseyim..Sonra devam ederim.

    Ha bu arada bir başka noktayı da radikal biçimde yanlış anlamışsın:

    Alýntý:
    Son olarak, Marx’ı, Engels’i ve Lenin’i bir süreliğine de olsa unutma önerine yokum.



    Ben burda görünen yüzey anlamıyla bir talepte bulunmuyordum. Marx'ı yoksaymak mümkün mü ya teessüf ederim, böyle birşey talep etmiş olabilir miyim?

    Ben burda bir soyutlama yapmaya davet ediyordum; Yani varsayalım Marx, Engels, Lenin adlı düşünürler bu dünyaya hiç gelmedi. Ne yapacaktık, sömürü diye birşeyin varlığında hiç haberdar olamıyacak mıydık?

    Bu soyutlamyı yapma talebimin gerekçesi ise şu;

    Dünyanın şu konjuktüründe, dünyanın şu muhafazakar ülkesinde şu bir avuç sosyalist olarak üzerinde düşünmemiz gereken sorunsallar emek/değer teorisini ince detayları mı? Varsayalım 5-10 kişi ıssız bir adaya düştük, hayatta kalmak için gidip Das Kapital'e mi bakacağız?

    Şu an, ama gerçekten ŞU AN, karşı karşıya kaldığımız ivedi problemlerin cevabı Marx ya da Lenin'de mi? Ha koca bir kitle partisisindir, güçlü bir örgütsündür, önümüzdeki 5-10 yılın politika stratejisini belirlemeye çalışıyorsundur anlarım. Marx ya da Lenin, 2009 yılının Türkiyesinde oraya buraya dağılmış, tek tük 3-5 sosyalistin nasıl, hangi yöntemler, hangi araçlar kullanarak birbirlerini bulacaklarını, tesadufi tanışıklıklarını nasıl bir kollektivitiye ve hatta belki bir toplumsal hareketin nüvesine çevirecekleri bilgisinin reçetesini vermez. Zira bu problem Vietnam'da farklı çözülür, Arjantinde farklı, Türkiye'de farklı..

    Benim demek istediğim buydu..Yoksa merak etme sen vazgeçsen bile ben vazgeçmem..Ancak o büyük düşünürlerin ettikleri her kelamı da bir vahiy olarak kabul etmem..Seninle nasıl tartışıyorsam onlarla da tartışırım.

  • fetekos
    avatar

    Önder,

    Bu iki yorumunu sıraya koyup yazdıklarımdan süreklilik arz eden bir bütün oluşturabilir miyim, bilmiyorum. Sen de yazının dağınık olduğunu belirtmişsin, o halde benimki de öyle olursa kusura bakılmasın artık.

    ***
    İlk yorumunda bilim hakkında yazdıkların bilgilendirici oldu gerçekten. Ancak Marx’ın, Marxismin evrenin tüm parçalarını, toplumun tüm hücrelerinin hareket biçimlerini açıklamak gibi bir işlevi olduğunu zannetmiyorum. Marx’ın ve Kapital’in değeri, 19. yy.da ortaya çıkan sorunları çözmeye yönelmesi değil, günümüze de yanıt olabilmesindedir. Bunu sağlayan en önemli yönüyse, bu nitelikteki sorunları çözebilmek üzere geliştirilmiş olan “yöntemi”dir. Aksini düşünen varsa, 20.yy. kapitalizminin Marx’ın öngördüğü biçimde gelişmediğini bir iktisatçı olarak çokça okudum ve dinledim ama gene de dinlemeye hazırım. Yazıda özellikle Marx’ın yönteminden bahsettim, gerekli updatelerin bu yöntemi göz ardı etmeden, ona uygun olarak yapılmasının önemini açıkladım. Marxismin pozitivizm olduğu iması varsa yazdıklarımın bir yerinde, hala narkozun etkisinde olduğumu gösterir bu, hiç ciddiye alınmasın, hemen üzerine basılıp geçilsin.

    Marxismin senin, benim sorunumuzu çözüp çözemeyeceği hangi sorunumuzu çözmesini beklediğimize bağlı. Marx, insana topyekün bir yaşam kılavuzunu önüne hazır olarak sunmaz ki. Ama dikkat edersek içinde yaşadığımız dünyada geçerli servet edinme biçiminin nasıl yabancılaşmamıza neden olduğunu, ne kadar aksi yönde çırpınsak da davranışlarımızı, toplumla, insanla ilişkilerimizi nasıl etkilediğini tespit edebiliriz. Dolayısıyla, çağdaş insan toplumunun yaşam olgusunu açıklayan birçok ipucu bulunabilir Marxismde.

    “Kurucu babalarımızın yaşadıkları dünyada... temel bilimsel gelişmeler yoktu. TV, Telefon, Uçak, Otomobil, İnternet vs.vs.” sen bunu teknolojik, elektronik vs. hayatı kolaylaştıran yenilikleri Marxismi bir alt üst ediş dinamiği olarak sunmuyorsun elbette. Sunanlar için iki çift lafım var ama: Dünyada milyarlarca insan açlıkla boğuşur, milyarlarcası yoksulluk sınırında yaşamaya mahkum edilirken, eğitim, sağlık hizmetleri çoğu ülke halkı için lüks iken, gelir dağılımı adaletsizliği akıl almaz boyutlara ulaşmışken, dünyanın tüm doğal dengeleri tehdit altındayken, yanı başımızda en ileri medeniyetin acaba ne için en ilkel savaşına tanık olurken, biri kalkıp da dünyanın bilmem neresine 2 saatte gidebilmenin, internette farklı dünyaları keşfetme olanağının nimetlerinden bahsediyorsa, bir de bunu Marxismin, toplumsal mücadelenin önüne koyuyorsa, vay haline!

    Gene de aşağıda senden alıntıladıklarıma bir ek vurgu yapmak istiyorum:

    “Bütün bunların hepsi sınıf savaşımının dinamiklerini radikal olarak etkilemiş bilimsel ilerlemelerdir.
    Ha elbette İnternet icat oldu diye sınıf savaşımının temel dinamikleri değişmemiştir ama bunların olduğu bir dünyada sınıf savaşımı aynı kalamaz.”

    Teknolojik gelişmeler şüphesiz sınıf mücadelesini etkilemiştir. Ama senin de bahsettiğin gibi teknolojinin gelişmesi hiç bilinmedik temel ilişkilerin ortaya çıkmasına yol açmaz. Bu yeniliklerin hiçbirisinin kullanımı üretim ilişkilerinin sınırlarını aşamaz. Teknolojiye bağlı yeni üretim biçimleri, üretim alanları, emek süreçlerinin yeniden örgütlenmesi, vs. salt zorunlu teknik seçişler değildir. Tam tersine, bu teknolojilerin üretim süreçlerinde kullanımı emeğin köleleştirilmesini kolaylaştıran, denetimini arttıran, sömürü biçimlerini esnekleştiren süreçlerin tamamlayıcısıdır. Dolayısıyla, tüm bu yenilikler bağımsız değişken değildir, sınıf mücadelesinin bizzat göbeğindedir, onun ayrılmaz bir parçasıdır, belirleyeni de bu mücadelenin oluşturduğu zaman ve mekandır. Güçlü’nün aktardığı işyerlerindeki tuvaletlere konması planlanan kart sistemini, gözlerini fazlaca kurcaladığının bankada çalışanın tepesine konan kameradan tespit edilip nedeninin sorgulanmasını düşünelim (Türkiye’de). İşçi hareketi bu saldırılara karşı güçsüzse ve buna karşı koyamıyorsa, bu teknolojik gelişmenin nesnel sonucu falan değildir. Marx “determinizminden” söz eden “uzman”lar ne gariptir ki sınıf mücadelesinden sıyrılmış bir teknolojik kullanımın fetişizminden kaçınmamaktadırlar. Dedikleri gerçekleşsin, üretime robotlar hakim olsun da bitsin artık bu canlı emek sömürüsü! Ondan sonra sen sağ ben selamet. (Bir gün sosyalizm ütopyasını bırakıp kapitalizm ütopyasına da başlar mıyız acaba? Olur mu olur!)

    ***
    Sovyetler Birliği’nin çöküşünü yalnızca ihanetlere bağlamıyorum. Doğrusu, neden sonuç ilişkisini bu kadar mekanik biçimde kurmam mümkün değil. Bunu dile getirmiştim ama yeterince vurgulayamamışım demek ki. Birçok maddi sürecin yanı sıra, evet şüphesiz Kruşçev gibi revizyonistlerin oldukça katkısı var ama yalnızca ihanetlerle açıklamak tüm düşünce sistemime aykırıdır. (Fakat iyi ki anımsattın Sovyetleri, Holodomoru bitirmedim ben daha :-) ) Neyse, buradan ulaştığın algısal çöküş iddiama itirazının bu temelinin var olmadığını belirteyim. Tabii bu, gene de tutarsızlık yaptığımı düşünmene engel olmayabilir ama tutarsız olmaktan da korkmam. Israr ediyorum, Türkiye solunda algısal çöküş yaşanıyor. Ama bu Marxismin Türkiye’de gelişememesini yalnız başına açıklamaz. Ben, yalnızca dışsal nedenlerle açıklanmasın demek istedim ve yeni örgütlenmede bir gereğe işaret ettim. Türkiye’de değil, tüm dünyada dışsal nesnel nedenleri ve onların öznele etkisini göz ardı ettiğim çıkmaz buradan. Hem bu ihanet konusunda neden her durumda iyimser olmam gereksin ki? Bana benzetmek gibi olmasın, Engels de Komün’ün ekonomik hatalarından Proudhoncuları sorumlu tutmuş, Komün’ün “Sosyalizmin Proudhoncu ekolü için bir mezar” olduğu değerlendirmesini yapmıştı (Fransa’da İç Savaş’a Önsöz galiba). Artık Engels de benim kadar basit çelişkilere düşmemiştir sanırım :-)

    ***
    Kapitalizmin irrasyonalitesinin öne çıkartılması, iradi süreçlerin vurgulanması, kapitalizmin servet edinme biçiminin yok edilmesi için örgütlenecek toplumsal mücadelenin tamamlayıcısıdır. Maddi, nesnel süreçlere tercih edilesi, ikame edilesi bir şey değildir. Katı atık işçileriyle yaptığımız sohbette onlara artı değer teorisini, paranın dolanım biçimlerini ne yazık ki şimdilik anlatmadık. Ama bu, emekçi sınıflar teorik formasyona uygun değiller, kapitalizmin tarihsel görevlerini tamamladığı ve emeği toplumsallaştırdığı için yerini başka bir sisteme bırakacağını, kapitalist toplumun iktisadi devinim yasasının bunu gösterdiğini anlamazlar anlamına gelmez. Tersine, Marx, kütüphanelerde yıllarını harcadığı ekonomi politik teorilerini seçkin akademisyenler okusun diye değil, işçi sınıfı için, onun mücadelesine bilimsel bir temel hazırlamak için ortaya koymuştur. Sosyalist devrimin kapitalist toplumun ekonomik çelişkilerinin kaçınılmaz sonucu olduğunu düşündüğü için ekonomik devinim yasalarını incelemeye girişmiştir. Kapital’in önsözünde Alman işçi sınıfının Kapital’e göstermiş olduğu büyük ilginin onun için en büyük ödül olduğunu yazar. Ben şahsen kime, nasıl, nerede, ne anlatmam gerekiyorsa onu anlatmaktan kaçınmayacağım. Buna, kapitalizmin içsel çelişkileri, kriz dinamikleri, değer yasası, soyut emek somut emek, paranın işlevleri, artı-değer teorileri vs. de dahil, su hakkının elimizden alınması, Kaz Dağları’nın yağmalanması konuları, işyerinde tacize uğrayan, saçından sürüklenerek tecavüz edilen, töre cinayetleri vahşetinin kurbanı olan kadınların durumu, penceremin önünde kumru, karga, sokakta kedi, köpek beslememe itiraz eden insanlara canlıların yaşam hakkını savunmak da dahildir. Sosyalizm benim için böylesi bir süreç işidir.

    ***
    Marx’la, eserleriyle ilgili konulara gelince: Açıkçası Marx’ı yorumlamak çok büyük bir iş ve ben bunu tek başıma yapma yeteneğine de cesaretine de sahip değilim. Söylediklerinden yola çıkarak ve okuduğum kadarıyla Marx’ı izleyerek birkaç şey söyleyeceğim. Ancak bu, tamamen benim henüz oldukça yetersiz kişisel izlenimimdir, edinimimdir ve Marx’ı yanlış ya da eksik yorumlamam katiyen Marx’la, Marxismle ilgili herhangi bir nesnel durumu yansıtmaz.

    Şimdi ilerlemeden ekleyeyim:
    “Marx'ın Kapital'i yanılmıyorsam 6 cilt planlamasına karşın ancak tek cildini bizzat yayınlandığını, diğer ikisinin de Engels tarafından yazıldığını ekleyelim” demişsin.
    Öncelikle ben bildiklerimi aktarayım: Marx, Kapital’i sondan başa doğru, 4. ciltten (Artı-Değer Teorileri) 1. cilde doğru yazdı. 4. cildin metinlerini 1860 başlarında tamamladı, 3. cildin tamamlanması 60 ortalarını buldu. 1864-65 arasında ilk 3 cildi düzenledi. Birinci cilt 1867’de yayınlandı. İkinci cildi 70 ortalarında basıma hazırlayan Engels’ti, Marx’ın ölümünden sonra, 1885’te basılabildi. 3. cildin basım tarihiyse 1894. Bunları Engels’in basıma hazırladığını, biliyoruz, belki katkı da sunmuştur da bizzat yazdığı hakkında nereden bilgi sahibiyiz, bilmiyorum. Öyle olsa da beni bozmaz gerçi.

    Marx’ın iktisadi öğretisi, eğer her türlü dogmatik sapmalardan kaçınmak istiyorsak, mutlaka kendi evrimi içerisinde değerlendirilmelidir. Bu iktisadi teori oldukça düzensiz, değişiklikler gösteren bir gelişim sergiler. İşte, biliyoruz ki 1840’lar Marx’ın da Engels’in de tarihsel materyalizmi geliştirdikleri süreçtir. İnsanların iradelerinden bağımsız olarak, maddi üretim ilişkilerini vurguladıkları ve üretici güçlerin gelişiminin bu ilişkilerin belirleyicisi olduğunu tespit ettikleri dönemdir. Bu gözlemler sonucu, toplumun gelişim formasyonlarını üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki etkileşimle açıklarlar. Daha önce burjuva iktisadının yöntemini eleştiren Marx’ın ekonomi alanındaki çalışmaları asıl 1850’nin başında başlar. Uzunca bir süre burjuva iktisatçılarının çalışmalarını inceler. Ancak birkaç yıl sonra değer ve artı-değer teorilerini ortaya çıkarır. Bu, çok uzasın istemiyorum ama Marx’ın ekonomi politik öğretisini kendi gelişimi içerisinde incelemenin önemini yanlış değerlendirmelere, haksız yergilere karşı vurgulamak istiyorum. İlk dönemdeki iktisat yazını diğerlerinden farklıdır. Mesela 1846’ydı sanırım, Felsefenin Sefaleti’nde Marx’ın emek-değer teorisi Ricardo’nun teorisiyle neredeyse aynıdır. Soyut emek kavramı burada yoktur. Ama gene de “meta olarak emek” artı değer üretir ve buna kapitalist değer yasasına uygun olarak el konulur. Ricardo’nun parayı salt dolaşım aracı olarak gören miktar teorisine dayanan para teorisini de benimser. Ama Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da miktar teorisini, Proudhon’un para teorisini müthiş bir şekilde eleştirir, paranın işlevini kapitalist üretim ilişkileri kavramıyla açıklar. 1850’lere kadar burjuva iktisadının terminolojisini kullanır. Bu dönemden sonra ekonomi politik alanındaki değişimini kendisi de Katkı’da açıklar ve iktisat incelemelerine ancak 1850’de Londra’da dönebildiğini, British Museum’da toplanmış ekonomi politik tarihi malzemesinin bolluğunun, burjuva toplumu gözlemek için Londra’nın uygun mekanı sağlamasının, Kalifornia ve Avustralya altınının bulunmasının ve burjuva toplumunun yeni gelişme aşamasının onu yeniden işe başlamaya sevk ettiğini belirtir (Katkı Önsöz). İlk kez değer ve artı-değer teorilerini bildiğim kadarıyla Grundrisse’te formülize eder.

    Sen burada bahsettikten sonra Grundrisse’i hızlıca ve etkinsiz bir şekilde okumuş olduğumu fark ettim. Anımsadığım kadarıyla çevirisi rahatsız etmişti beni. Sonra Kapital’in büyüsü sarınca bir daha da dönmedim. Kesin yeniden okumalı. İsmini verdiğin iki metni de okuduğumu anımsamıyorum. Bahsettiklerini anlayabilmem için okumam lazım.

    “(Grundrisse edit edilmemiş, taslak halindeki fragmanlarmış. Ancak her iki metinde de Marx'ın bilinen analizlerinin çerçevesinin dışına çıkan görüşler dile getiriliyormuş), Marx'ın emek-değer teorisini oluşturma esnasında çok ama çok zorlandığını, ve yine de muhtemelen istediği gibi sonuçlandırılamamış, çok sancılı bir süreç olduğunu kanıtlıyor.”

    Marx, Grundrisse’te genel çerçevesinin dışına çıkmasından ziyade, yukarıda sözünü ettiğim gibi, değer ve artı değer teorilerini ilk kez formülize ediyor, değer teorisinden artı değer teorisine geçişi gerçekleştiriyor. Değer teorisi Grundrisse’te verildiği şeklinde bile bana eksik kalmış bir teori izlenimi vermedi. Marx, Ricardo’nun emek zamanı ölçütünü aşıyor, kapitalist üretim tarzında toplumsal emeğin kendine has niteliğine ilişkin gerekli emek zamanından söz ediyor. Buna ek olarak, değer fiyat ayrıştırmasını gerçekleştiriyor. Gene Grundrisse’te değer kavramına bir katkısı da “meta üreticisi emeğin ikili karakteri”dir, soyut, somut emek. Bunları yaparken eminim zorlanmıştır Önder ama, haydi biraz ajitatif olsun, çıkardıkları derginin kapatılmadan önceki son sayısında, henüz yıl 1849, “ Son sözlerimiz her zaman ve her yerde işçi sınıfının kurtuluşu olacaktır” diyen Marx ve Engels, bu zorluğun devrimci gönüllüleridirler.

    Marx’ın değer teorisi hakkında bir Alman burjuva iktisatçısının can alıcı ve çok dikkat çekici bir itirafını aktararak kapatayım konuyu:

    “Marx’a karşı mücadele verenlerin tüm görevleri değer kuramının çürütülmesi olmalıdır, çünkü bir kez bu aksiyom benimsenince Marx’ın en katı mantıkla çıkarmış olduğu tüm sonuçları kabul etmek gerekecektir.”

    ***
    “Ama bu ekonomi-politiğin alanıdır, o mükemmel ekonomi politiğin özne oluşturucu süreçleri hakkında çok fazla şey söylemez, söyleyemezdi de zaten... Böylesine devasa problemler karşısında bile kitlesel bir fail çıkmıyorsa ne zaman çıkacak?”

    Eğer söylemek istediğin, kapitalizmin gelişiminin nesnel süreçlerinin bir bilinçlenme yaratmadığıysa, katılıyorum sana. Ama unutmayalım ki, Marxismde doğrudan doğruya bilinç değil, onu oluşturan maddi temeller ortaya konur. Bilinç oluşumuysa, ödüm patlıyor bilinemezciliğe düşmekten ama bence bitmemiş ve tamamlanmayacak bir süreç. Ama kastettiğin hareketin öncü gücü ise, Marx bu gücü açıkça gösterir. Bu güç proleteryadır. “...ve zorunlu olarak, bütün öteki sınıflara karşı en açık bir muhalefet durumunda bulunan bir sınıf doğar, bu sınıf, toplum üyelerinin çoğunluğunun meydana getirdikleri bir sınıftır; köklü bir devrim zorunluluğunun bilinci, komünist bir bilinç olan ve elbette ki kendileri de, bu sınıfın durumunu gösterdikleri zaman başka sınıflarda da oluşabilen bu bilinç, bu sınıfın içinden fışkırır...” Marx, toplumun diğer kesimlerinde komünist bilincin kaynağı olarak proleteryanın konumunu gösteriyor. Kapitalist sistemin işleyişinin analizine de proleteryanın özgül konumundan, daha doğrusu, öncelikli tespiti olan proleteryanın tarihsel misyonundan hareketle başlıyor. Bir yerde sormuştun, Marx, artı değer analizine başlamadan çok önce özneyi belirtiyor ve artı değer analizi de dahil tüm devrimcileştirilmiş ekonomi politiği işçi sınıfına sunuyor.

    “Marx'ın Toplumsal fail olarak İşçi Sınıfını toplumsal fail olarak seçmesinin gerekçesi nedir?... Bu aynı mekanlar içinde birarada yaşayan işçi sınıfı kitlesinin sürekli artan nicel gücü, devrimin asli öznesi olarak çıkmasının temel nedenidir.”

    Önce ilk kısmı: Bir bütün olarak toplumun içinde barındırdığı ilişki ve çelişkiler yansımasını tam olarak proleteryanın konumunda bulur. Bununla kalmaz, bu çelişkileri çözecek, bütünü dönüştürecek olan da çelişkilerin bağrındakidir. Hegel’in Hukuk Felsefesine Katkı’da Marx konumu net açıklıyor:

    “radikal zincirlere vurulmuş bir sınıfın, bir burjuva-sivil toplum sınıfı olmayan bir sivil toplum sınıfının, bütün toplumsal sınıfların yıkılmasını oluşturan bir toplumsal sınıfın, acılarının evrenselliği ile evrensel bir niteliğe sahip bulunan ve özel bir haksızlığa değil ama haksızlığın kendisine uğratıldığı için özel hak istemeyen, artık tarihsel bir nitelikle değil ama yalnızca insanal nitelikle övünen... kısacası, insanın bütünsel yitimi olan ve öyleyse insanın bütünsel bir yeniden fethi olmadıkça kendini yeniden fethedemeyen bir alanın oluşmasında yatıyor. Toplumun özel bir sınıf içinde gerçekleşen bu yıkımını, proletarya oluşturuyor.”

    “...proleterya toplumun özel bir sınıf olarak çözülüşüdür”

    İkinci kısmın ikinci saptaması (nicel güç):
    Burada yanlışlanacak bir şey göremedim. Nicel güç önemlidir tabii. Ama buradan ulaştığın saptama için varsaydığın işçi sınıfı tanımı gene büyük sanayiyi kapsamış yalnızca. Dolayısıyla sınıf tanımına biraz daha değineyim. Sanayi işçisinin yanı sıra üretim araçlarından yoksun, harcadığı emeğin karşılığı ödenmediği için sömürülen proleterleşmiş hizmet sektörü çalışanları, emekliler, kamu çalışanları, enformel sektör çalışanları, yedek işçi ordusu vs. sınıf bölmelerini oluşturur (Dolayısıyla bir hayli kalabalık bir kitledir). Bu katmanlar mücadele içerisinde birbirlerine yakınlık ve uzaklıkları belirlenecek unsurlardır.

    İkinci kısmın birinci saptaması (aynı mekanlar):
    Hobsbawm’a ait new left review’da yayınlanmış bir makale var. O da senin belirttiğine benzer bir şeyi ifade ediyor yazısında. Metin var bende ama şu an yanımda değil, pdf halde bulursam isteyene gönderirim. Gayet güzel bir makale. Ona göre, anımsadığım kadarıyla 19.yy.’da sınıf bilinci belirttiğin gibi geniş sanayi kentlerinde yaşayan işçiler arasında gelişkin iken, dağınık yaşadıkları metropollerde daha zayıf. Evet, doğru bir tespit bence de. Ama bu da o ünlü mücadelenin bir parçası değil mi? Bu bir arada olma durumunu yok etmek için türlü politikalar uygulamaz mı karşı sınıf? Buralarda örgütlenme de buna göre biçim alacaktır sanırım.

    Son olarak, Marx’ı, Engels’i ve Lenin’i bir süreliğine de olsa unutma önerine yokum. Kapital’i, Grundrisse’i, Doğanın Diyalektiğini, vs. kolektif olarak okuma ve çalışma önerine sonuna kadar varım!

    "Sömürüsüz ve daha insanca bir dünya ütopyası"na sahip olan herkesle bir yerde buluşulur.
    Yeter ki “biraz da biz ölelim” de-me-ye-lim!

  • onder
    avatar

    Fetekoş,

    Bu yorumda da senden farklı düşündüğüm tikel teorik konularla ilgili görüşlerimi dile getireceğim. Tümdengelimli bir yöntem izleyeceğim; tümdengeleceğim çıkış noktası ise çok önemli bir ortak saptama olacak;

    Alýntý:
    Mücadele alanı anlamındaysa, örgüt, parti, sendika kapsamını aşan, siyasete doğrudan katılımı bulunmayan dinamikleri etkin kılacak bir çalışma alanı belirlemek son derece önemli. Her ne kadar Türkiye örgüt çöplüğü görüntüsüne sahip olsa da örgütlenmenin gerekliliği konusunda bir şüphem bulunmuyor ama basit bir parti programına indirgenmiş belli sistematiklerin projeksiyonu olma niteliğinden öte bir şey anlatamayan söylemlerle değil, yepyeni, kapsamlı, işlevli, yetkin, entelektüel bir dünya görüşü kazandırmaya yönelik kanallar, alanlar geliştirilmek zorunda



    Bu çok önemli, harfi harfine katıldığım, hatta diyebilirim ki benim politik duruşumun ideal bir özeti olan ama maalesef inanılmaz ölçülerde zor bir misyon. Bu öylesine devasa bir talep ki bunu başarmak devrim yapmaktan daha küçük çaplı bir başarı olmaz.

    Şimdi bu talebi yükselttiğimize göre demek ki şimdiye kadar bu yapılmamış. İşte tümdengelişe başlayacağım yer burası. Yani soru şu: Türkiye sosyalist hareketi şimdiye kadar bu talebi niye gerçekleştiremedi?

    İşin ilginç tarafı bu soru Sovyetlerin niye çöktüğü sorusuna da benziyor. Sovyetlerin çöküşüne senin yaklaşımını az çok biliyorum; Sen -yanlışsam düzeltirsin umarım- Sovyetlerin çöküşünü Lenin'den ya da Stalin'den sonra gündeme gelen teorik sapmaya bağlıyorsun. Yani marksizm içindeki klasik revizyonizm eleştirisi içinde düşünüyorsun. Başka bir ifadeyle teorinin özünde yanlış/eksik olan birşeylerin varlığına yani "nesnel" nedenlere değil, bir takım bozguncuların revizyonistlerin ihanetine bağlıyorsun. Ve böylece son yorumundaki şu görüşlerinle hafif bir çelişkiye giriyorsun bence:

    Alýntý:
    Marx’ın bütüncül çerçevesini yok sayıp Marx’ı bir “ahlakçı”, bir “hümanist” olarak algılayan yaklaşımlarsa (şimdi aklıma gelen bir örnek: Belge’nin, yeni değil çok önceleri, Marx’ın “aslında moralist bir yazar” olduğunu belirtmesi gibi) Marxism adına iş görmeden de pekala günümüz sorunlarına çare arayabilirler.



    Yukarıdaki pasajda Marx'ın "ahlakçı", "hümanist" algılanışını eleştiriyorsun ama Sovyetlerin çöküşünü bir takım hainlerin ihanetine bağlayarak kendi deyiminle devrim sürecini "“yalnızca” öznel-iradeci" dinamiklerle ilintilendirip, kendin ahlakçı, hümanist (insanların maddi süreçlerden daha etkili olması anlamında hümanist) bir yaklaşım sergilemiyor musun?. Neyse konu bu değil ama bence benzer bir yaklaşımı, yukarıda dile getirdiğin talebi Türkiye sosyalist hareketinin gerçekleştirememesini açıklarken de gösteriyorsun;

    Alýntý:
    Köklü bir Marksist kültürün bulunmadığını düşündüğüm sol tarihimizde ben ciddi bir algısal iflas yaşanmış olduğunu görüyorum.



    Nasıl Sovyetlerin çöküşünü bir takım kötü niyetlilerin iktidarı ele geçirmesine bağlıyorsan burda da "algısal iflasa" bağlıyorsun. Yani yanılmaz bir klasik teori vardır, sorun onda olamaz, son dönemlerdeki teorik sapmalardan kaynaklanan bir yolunu, yönünü kaybetme sözkonusudur.

    Bence bu yaklaşım tam da şu anda egemen gelenekçi solun "ahlakçı" pozisyonudur. Bizim solumuz aslında en ahlakçı olan değil midir? Yalnız biz ahlak eleştirisini kapitalizme yöneltirken onlar kendilerinden olmayan diğer sosyalistlere yöneltiyorlar. Onların yaklaşımı tam da bu. Teorimizde yanlış olan hiçbirşey yoktur, sorun insanların o teoriye yeterince sahiplenmemesidir, sosyalist ilkelere ihanet etmeleridir.

    Şimdi bu bakış açısına basitçe şöyle karşı çıkılabilir;

    Eğer bizde yeterince "marksist birikim" yok diye, ya da "algısal iflas" nedeniyle sosyalizm güdük kaldiysa, neden diğer hiçbir ülkede de sosyalizm artık iktidarda değil (Küba'yı tenzih ederek) ya da marxist hareketin çok güçlü olduğu herhangi bir ülkeden bahsedemiyoruz? Benim bir iddiam var, parantez içinde onu dile getireyim; İnsanlık henüz Marx'ın öngördüğü biçimde tek bir sosyalist devrim yapabilmiş değildir. Marx'ın bizzat kendisi Rusya'yı olası bir devrim ülkesi adayları listesinden çıkarmıştı. 20.yüzyıl "devrimlerinin" tamamı da işçi değil, ulusal kurtuluş hareketleriyle bulaşık devrimler ya da köylü devrimleriydi..Neyse bunlar hep ana konudan saptırabilir bizi. Tümdengelimi başlatan sorumu yinleyim: Yükselttiğin talebi Türkiye sosyalist hareketi niye gerçekleştirememiştir?

    Bu soruya cevabı ben senin gibi marksist birikimin az olması gibi "öznel" faktörlerde aramıyorum. Bence problem çok daha yapısal, teorinin temel yapıtaşlarındaki problemlerle ilintili. Bolşevikler bence -Lenin'in işçinin yanına köylüyü eklemesi dışında- tamamen "teoriyi" takip etmişlerdir. Bu açıdan başarısız da olmamışlardır. Negri'nin mükemmel bir saptaması var, çerçeveleyip koyuyorum buraya:

    Alýntý:
    "Sovyetler başarısız olduğu için çökmedi, aksine aşırı başarılı olduğu için çöktü" A.Negri.



    Ne ifade eder bu? Ben şunu anlıyorum; Sosyalizm gelişmeci, modernleşmeci okul içinde kalınarak yaşandı ki bu da Lenin ya da Stalin suçu değil, bizzat Marxismin yapılanışından kaynaklanıyor. Marxism üretici güçler üzerindeki özel mülkiyet boyunduruğunu kaldırıp, onları sınırsızca geliştirmekle sınırlı birşey olarak algılandı. Yabancılaştırıcı çalışma pratikleri aşılamadı, "angarya işin" yerine "yaratıcı/üretici iş" konulamadı. Bu bence en az sömürü kadar aşılması gereken merkezi bir sorunsaldır, ki yaşadığımız zamanlarda yabancılaşma kanımca sömürüden çok daha derin bir problemdir. Dolayısıyla kapitalizme karşı çok daha etkili bir muhalefetin örgütlenmesine olanak verir. Bu yabancılaşma/sömürü alternatiflerini not edelim başka yazılarda da döneceğim.

    Şimdi şunu soruyorum; Klasik külliyatta en az sömürü kadar yabancılaşmayı ele alan hangi eser vardır? Benim bildiğim "1844 Elyazmaları" vardır ki o da genç Marx tarafından yazılmış ve bildiğim kadarıyla Marx bu konuya bir daha asla geri dönmemiştir.

    Marx'tan sonra Georgy Lukacs "Tarih ve Sınıf Bilinci"nde ele alıyor konuyu. Lukacs da daha sonra Frankfut Okulu'nu etkiliyor. Yani şöyle bir baktığın zaman, kapitalizme karşı böylesine önemli bir eleştiri resmen defteri dürülüp rafa kaldırılıyor. Lukacs nerdeyse afaroz ediliyor ve adam daha sonra çaresiz kalıp kendi kendini mahkum ediyor.

    İddiam şu; Marxist teori taa en başından sömürüye odaklandı, yabancılaşmayı aşmak rafa kaldırdı. Yabancılaşma devrim sonrasına ertelendi, ki Sovyet deneyiminde modernleşmeci, sanayileşmeci gelişme mantığı yüzünden devrim sonrasında da aşılamadı. Bütün muhalefet sömürü üzerine odaklandı. Tamam kapitalist üretim mantığı içinde kalınarak yabancılaşma aşılamaz, ama bu yabancılaşma sayesinde bir ideolojik hegemonya kurulamayacağı (gramscici anlamda) sonucunu doğuramaz. Nasıl dinler cennet vaadiyle bir ideolojik bir odak oluşturabiliyorlarsa yabancılaşmanın aşılması vaadi de anti-kapitalist bir muhalefet kurmak için gereken eleştirelliği yaratır.

    Sömürü sosyalist muhalefeti örgütleyici yegane eleştiri olageldi ama sömürünün analizi toplumsal failin oluşması mekanizmasını tam olarak açıklayabildi mi?

    Şimdi bu geçiş üzerine düşünelim biraz. Şunu iddia ediyorum ben; sömürünün kusursuz analizi başka birşeydir, toplumsal failin nasıl oluştuğunu analiz etmek başka. Bu ikisi arasındaki geçiş üzerine düşünüyor muyuz?

    Marxismin üç saç ayağı üzerinde yükseldiği söylenir;
    İngiliz Ekonomi-Politiği (Smith, Ricardo), Alman İdeolojisi ya da Felsefesi(Hegel/Feuerbach) ve Fransız Sosyalizmi (Saint-Simon, Fourier).

    Bu üç kaynak arasındaki geçişleri, birbirlerini nasıl etkilediklerini biliyor muyuz?

    Kapital'i sen de okuyorsun. Orda proleteryanın bir toplumsal fail olarak çıkmasını, devrimin öznesi olarak çıkışını analiz eder mi? Artı-değer analizinden proleteryanın özne olarak çıkışına geçişin nasıl olduğunu açıklıyor mu? Ben hatırlamıyorum. Eğer sen denk geldiysen bizimle paylaşsan çok iyi olur.

    Marxismin 3 saç ayağından İngiliz Ekonomi-Politiği içinde emek/değer analizini yapar, emek sömürüsünü ortaya koyar. Toplumsal fail olarak proleteryanın bilinçli bir sınıf şeklinde çıkışı ise diğer iki saç ayağında analiz edilir. Ancak bu iki ayak ekonomi-politik kadar detaylı incelenememiştir ve bildiğim kadarıyla Engels de bunu dolaylı yoldan itiraf etmiştir. Sanıyorum "yükselen mücadelenin acil devrimci gerekleri yüzünden teorimizi farklı disiplinlere uygulamakta yetersiz kaldık" gibi birşey söylemiş.

    Ekonomi-politik devrimin öznesi olarak bir sınıfın ortaya çıkışının dinamiklerini analiz etmek için yeterli değildir. Yani sömürünün varlığı devrimci öznenin çıkışının garantisini sunmaz. Öyle olsaydı serflerin ya da kölelerin de devrimci özne olmasından bahsedebilmemiz gerekirdi.

    Sömürü devrimci öznenin oluşumunda "gerekli" (başka bir ifadeyle "nesnel";) koşuldur ama hem gerekli hem yeterli koşul değildir. Fransız Sosyalizmi (ve sanıyorum ayrıca Alman ideolojisi) üzerinden de işin "öznel"/iradi böyutu devreye girer. Marxismin ekonomi-politik boyutu tarihsel olmayabilir yani zamanla değişmeyebilir (ki ben bundan da kuşkuluyum), sabit yönü bu olabilir Ama Alman İdeolojisi ve Fransız Sosyalizmi ayaklarına geldiğimiz zaman işin rengi çok değişir. Bir kere Marx'in en büyük felsefi temeli olan Hegel gündeme geldiği anda zaten çok hiddetli, sonu gelmez felsefi tartışmaların ortasında buluruz kendimizi, zira Marxismdeki "Tarihin kendi bağımsız bir aklı vardır" fikri, yani "tarihin zorunlu akışı olduğu fikrinin" çıktığı yer burasıdır. İşte Tarihin bütün akışı "Mutlak Tin"in kademe kademe kendisini realize etmesidir. Sonuç, başlangıç içinde ta en başından içerilir.

    Bu iki ayak, Fransız Sosyalizmi ve Alman İdeolijisi, belki de ekonomi-politiğin nesnel çözümlemelerini arkasına alarak mücadelenin toplumsal fail oluşturucu dinamiklerini açıklamakta kullanılır. Hegel'deki Mutlak Tin gider Marx'taki proleterya gelir.

    Zizek Lenin'i çok tutar. Tam da toplumsal failin oluşumunu ekonomi-politik analizlerinden bağımsızlaştırdığı için değil midir Lenin'in büyüklüğü? Marx'ta devrimin öznesi bellidir; Sanayi işçisi. Köylü de nerden çıktı.? Kapital'da tek bir yerde köylü geçiyor mu? Ben hatırlamıyorum, okumam üzerinden çok zaman geçti.

    Biraz provakatif bir ifade olacak ama Marx'a referansla Lenin en büyük revizyonisttir. Menşeviklerle, Kautsky ile tam da marxismin ortodoks kavranışı sebebiyle çatışmıyor muydu? Lenin'in rakipleri "sosyalist bir işçi devrimi için Rusya'da kapitalizm yeterince gelişmemiştir, dolayısıyla ilk görevimiz burjuva devrimi yapmaktır" diyorlardı, ki "kitaba" bakılacak olursa haksız da değillerdi. Zizek, "Lenin'in karşı karşıya olduğu durumla bizim karşı karşıya olduğumuz durum birbirine çok benziyor, o yüzden Lenin'e tekrar dönmemiz gerekir" der. Sonuna kadar katılıyorum. Biz de Lenin gibi daha önce karşılaşılmamış bir durumla yüz yüzeyiz.

    Lenin'in yaptığı sıçramayı yapmak durumundayız. Niye? Bizim de karşımızda yeni devrimin öznesi olacak bir toplumsal faili tanımlamak ve göreve çağırmak misyonu var. Menşevikler gibi kapitalizmin proleteryayı yeterince pişirmesini bekleyemeyiz. Lenin nasıl Narodnik hareketin muazzam mücadelesini "bunlar teoriye uymuyor, bunlar işçi değil" diyerek dışlamayıp Bolşevik devrime eklemlediyse, bugün de bizler karşımıza çıkacak her olası toplumsal muhalefet olasılığını sosyalizmle buluşturmak zorundayız.

    Şunu sorayım: Marx'ın Toplumsal fail olarak İşçi Sınıfını seçmesinin gerekçesi nedir? Bir hayli indirgemeci, şematik olacağını bilerek, tartışmayı basitleştirmek adına ben gerekçeyi şöyle özetliyorum:

    Artı-değer sabit kalmaz. Yani kapitalist "tatmin edici bir artı-değer seviyesini tutturdum, bu bana hayli hayli yeter" deyip kanaatkar olamaz. Daha doğrusu kanaatkar olsa bile o tatmin olduğu artı-değer seviyesini sabit tutamaz. Zira pazardaki yegane kapitalist kendisi değildir. Bir başka kapitalist pazara girer, aynı metayı daha üretken bir alet kullanarak daha ucuza mal eder ve bir nispi-artı değer sağlar ve pazarda avantajı ele geçirir, önceki kapitalistimiz geride kalmamak için aynı emek üretkenliği seviyesini yakalamak zorundadır. Ama teknolojiyi devreye soktukça sermaye bileşimi değişir, sabit sermaye, değişken sermayeye oranla sürekli artar. Ancak artı-değer değişken sermaye, yani işci emeğine ödenen ücret üzerinde yapılan gasptan doğar. Artan teknolojik bileşim fabrika ölçeğini sürekli arttırır (klasik azalan karlar yasası: aynı toplam kar miktarını yakalamak için, sabit sermayaye oranla payı azalan değişken sermayeyi sürekli arttırmak, böylece fabrika ölçeğini büyütmek). Dolayısıyla işçi sınıfını kitlesel olarak sınırsızca büyütmek zorunda kalır. Nispi-artı değer yarışı fabrika ölçeğini büyütür, ama artan fabrika ölçeği de işçi kitlesini büyüttükçe büyütür. Ve böylece ortaya devasa bir işçi kitlesi çıkar. Bu işçiler aynı büyük ölçekli fabrika içinde üretim yapar, hatta iş dışında da aynı gettolarda birarada yaşar. Bu aynı mekanlar içinde birarada yaşayan işçi sınıfı kitlesinin sürekli artan nicel gücü, devrimin asli öznesi olarak çıkmasının temel nedenidir.

    Benim tezim bu. Yanlışlanmayı dört gözle bekliyorum.

    Bu tezi doğrulamak için en büyük kanıtım da "proleterya diktatörlüğü" kavramıdır. Neden, bu kadar itici tınıları olmasına rağmen, sanki başka bir kavram yokmuş gibi "proleterya diktatörlüğü" seçilmiştir. Politik rakiplerimiz haklı olarak "siz açıkca bir diktatörlük istiyorsunuz" demogojisi yaptıklarında savunumuz nasıl olur? Ya proleterya toplumun ezici çoğunluğu haline gelir, bu çoğunluğun küçük bir azınlık üzerindeki diktasıdır. Dolayısıyla senin anladığın anlamda diktatörlük değildir" diye açıklama yapmaz mıyız?

    Ha demek ki işçi sınıfının toplumun ezici çoğunluğu olacağı fikri, onun bir devrimci özne olarak seçilmesine neden olan temel dinamiktir. Bugün bu dinamikten aynı rahatlıkla bahsedebiliyor muyuz? İşçi sınıfı toplumun ezici çoğunlu mudur? Bariz bir şekilde hayır. Türkiye'de çalışan kesimin 60% hizmet sektöründe imiş.

    Peki emeğin her türünü torba bir kavram olarak "proleterya"nın içine tıkıştırarak bu açmazı aşmış olur muyuz? Bence hayır. Zira sınıfın oluşumdaki çok önemli mekan boyutunu gözden kaçırırız. Mekan öznenin ortaya çıkışındaki çok belirleyici bir değişkendir. Devasa bir demir-çelik fabrikasında binlerce işçinin aynı çatı altında çelik üretmesiyle, 5-10 aşçının/bulaşıkçının/kominin bir otelde çalışması aynı emek süreçleri değildir. Her iki kesim de sömürülüyordur ama öznelleşme dinamikleri aynı değildir.Falanca Otelde çalışan 50 hizmet işçisi filanca otelde çalışan diğer 50 hizmet işçisiyle hayatları boyunca karşılaşmayabilirler. Birbirlerinin yüzünü bile görmeyen yalıtık küçük küçük işçi grupları, nasıl, hangi mekan içinde biraraya gelecekler de çıkarlarının ortak olduğunu, aynı kollektif öznenin bileşenleri olduklarını anlayacaklar? Bu soru gözardı edilebilir mi, ya da adeta halı altına süpürür gibi geniş bir "proleterya" kavramı içine atılarak çok farklı emek mekanları içinde farklı sömürü dinamikleri yaşayan insanlar homojenleştirilebilir mi? Bu farklılıkları tektipleştirmek anlamına gelmez mi? Çelik işçileri için uygun olan örgütlenme/parti modeli, ya da ideolojik çağrı bulaşıkçılar için uygun olamıyabilir. Çelik işçileri için nasıl bir ideolojik çağrıda bulunacağımız az çok biliyoruz ama sayıları çok daha fazla olan bulaşıkçılara, komilere, aşçılara ulaşmanın bir yolunu bilmiyoruz.

    Burda dikkat..Şöyle bir karşı çıkışın var:

    Alýntý:
    Tülin Öngen’in birkaç konferansında çalışmalarını izleme fırsatı buldum, oldukça değerli çalışmalar Türkiye’de de yapılıyor. Öngen, “artı değer üretmese de harcadığı emek zamanının karşılığı ödenmediği için sömürülen” emekçi kesimlerden bahsediyor ve Türkiye emekçi sınıfının analizini bu tanımlamalar doğrultusunda çok güzel gerçekleştiriyor



    Lütfen dikkat; Kimse yeni beliren toplumsal katmanlar sömürülmüyor demiyor. Söylenen, dikkat çekilen sömürünün salt varlığının toplumsal özne oluşumu için yeterli olmadığı. Bak "Negri: Kitlesel İşçi/Toplumsal İşçi" adlı yazımda aktardığım mükemmel bir gözlemi vardı Negri'nin tekrar aktarıyorum;



    Alýntý:
    Geldiğim yerde, bir bankada memur olmak zamanında hatırı sayılır bir toplumsal statü bahşederdi. Ancak gerçekte, bir bilgisayarda yazı yazan kadın bankada, yakınındaki kimya fabrikasında da tamamen benzer şekilde yerine getirebileceği aynı görevleri üstleniyordu. Tek fark fabrikada çalışarak kazanacağı on üç maaşıyla karşılaştırıldığında yıllık on beş aylık bir maaşı olmasıydı. Ne var ki "işçi" olmayan bankadaki bu kadın belli bir toplumsal statüye sahip olduğunu kabul eder. Burada ele alınan, durumun gerçekliğinden kopmuş arızi bir psikolojik tutumdur. O halde mesele buradaki emek biçimini, işgünü biçimini (yani zamanını) ve üçüncü olarak da harekete geçirilen özgül değerlenme biçimini analiz etmektir.



    Dikkat: Negri burda banka memuru kadın sömürülmüyor demiyor. Tam aksine yandaki kimya fabrikasında da aynı işi yapıyor olabilirdi diyor. Burda altının kalın kalın çizilmesi gereken bir nokta var, bence çok önemli;

    Alýntý:
    Ne var ki "işçi" olmayan bankadaki bu kadın belli bir toplumsal statüye sahip olduğunu kabul eder. Burada ele alınan, durumun gerçekliğinden kopmuş arızi bir psikolojik tutumdur.



    Karşımızda "arızi bir psikolojik tutum" var. Yıkmamız gereken bariyer bu, ötesine geçmemiz gereken açmaz bu. Ha elbette bu bariyerin yıkılmasında etkili olan maddi süreçler var, kapitalizmin çelikileri arttıkça bu banka memurumuz hiç de ayrıcalıklı olmadığını anlayacaktır. Keza Negri 2009'da o aynı banka memuruna baksa (zira yukarıdaki lafları sanırım 80'lerde ediyor), eminim küfredip duran bir zavallı görecektir karşısında. Şimdi bankada gişe görevlisi olduğu için övünen insanlar var mıdır? Ha bu anlamda özne olmanın maddi süreçleri işbaşında, ama bu insanlar kendileri gibi olanlarla belirli bir mekan içinde iletişime geçmez ve kollektif etkileşime giremezlerse asla bir sınıfın bileşeni olarak ortaya çıkmazlar. Hal böyleyken onları Marx'ın analiz ettiği 19.yüzyıl fabrika işçisiyle aynı sınıf bilincini oluşturabileceğini söylemek radikal bir indirgemecilik olur. Hoş Marx'ın ideal farbika işçisi de sınıf bilinci oluşturmaktan bir hayli uzak ama en azından potansiyel olarak devrimci özelliğe sahip.

    Burdan bir başka çok önemli başlığa geçelim;

    TOPLUMSAL İŞÇİ

    Söyle bir analiz yapmışsın:

    Alýntý:
    Durgun artı nüfus dediği faal emek ordusunun bir kesimini oluşturan, bir işte çalışmaları düzensizlik gösteren ve “sermayeye emek gücü deposu” olarak nitelediği “özel kapitalist sömürü kollarının geniş tabanını” oluşturan kesimleri, mesela ev sanayini (Türkiye’de şu an ne kadar yoğun olduğunu biliyoruz), yedek sanayi ordusunu, gezginci ekipleri, vs. proleter nüfustan ayıran hiçbir iz yoktur Kapital’de. Nispi artı nüfusun biçimleri ve yedek sanayi ordusunu incelediği kısımlarda izlenebilir bu tespitler.



    Ben bu konuda o kadar emin değilim. Bir kere Marx'ta bir "üretici emek", "üretici olmayan emek" ayrımı var. İkinciler birincinin sermaye ile girdiği mücadelenin dinamiklerinde etkili olan değişkenlerdir ama sınıf mücadlesinde taktiksel olarak devreye girerler. Ama asli mücadele "üretken" yani artı değer üreten ve aynı mekanda çalışan işçilerle sermaye arasındadir. Neden böyle olduğunu verdiğim örneklerle açıklamaya çalıştım. Hadi diyelim ben kısıtlı marksizm bilgimle Marx'ın gerçekten neyi kastettiğini anlamıyorum. Bunu samimiyetle kabul ederim. Ancak kabul edersin ki Marx'ın gerçekte neyi kastettiğinden ziyade onun söylediklerinin nasıl yaşandığı ve somutta nasıl uygulandığı daha belirleyici..Ben yalnızca Türkiye sosyalist hareketine değil bütün insanlığın sosyalist hareketine baktığım zaman, temel vurgunun hep sanayi işçisine olduğunu görüyorum. 1 Mayıslar'da Emeği temsil eden koca koca pankartalarımızda resmedilen kimdir? Üzerinde tulumu, zincirlerini kıran koca koca kaslı, bıyıklı erkek işçi. Peki komunizmin simgesi Orak-Çekiç hangi emek tiplerine gönderme yapar? Alternatif simgeler farklı mı? Çark, Başak..Hadi bunlar simge diyelim. Peki mücadelemizin örgütleri kime yönelik? Birsürü klasik fabrika işçisine yönelik sendikalarımız var. Peki aynı mekanlarda çalışma şansı olmayan emeğin farklı katmanları arasındaki iletişimi/etkileşimi kuracak, dolayısıyla sınıf bilinci oluşturacak ne gibi örgütlenmelerimiz var?

    Çok güzel bir ayrım yapmışsın: İşçileşme ile proleterleşme aynı şey değildir demişsin. Negri'nin "Toplumsal İşçi" derken kasettiği tam da böyle birşey. Sen Tülin Öngen'in “artı değer üretmese de harcadığı emek zamanının karşılığı ödenmediği için sömürülen” emekçi kesimlerden bahsettiğini söylüyorsun. Negri çok daha ileri gidiyor, "Yıkıcı Politika" adlı makale seçkisinde. Evinde oturup aylak aylak TV seyreden biri bile sömürünün nesnesidir diyor.

    Şimdi Marx'ta olduğunu söylediğin Proleterleşme kavramı, Negri'ye göre Marx'ın Grundrisse'de ve Kapital'in yayınlanmayan efsanevi 7.bölümü "The Results Of Immediate Process of Production"da bahsettiği bir ayrımla ilgili. Bu ayrımdan bahsetmeden önce bu çok önemli iki metnin yayınlama tarihlerine bakmak lazım: Grundrisse 1941, "The Results Of Immediate Process of Production" ise çok daha geç bir tarihte yayınlanıyor, yanlış hatırlamıyorsam 1950'lerde. Yani bunlar çok geç tarihler ve bildiğimiz haliyle reel marksizmin oluşumuna katılamamış metinler.

    Marx bu iki metinde "Emeğin Biçimsel Boyunduruğu"/(Formal Subsumption of Labor) ve "Emeğin Gerçek Boyunduruğu"/(The Real Subsumption Of Labor) arasında ayrım yapar ve emeğin farklı kesimlerini ele alır.

    Biçimsel Boyunduruk aşamasında Kapitalizm yayılmasını, dünya üzerinde entegrasyonunu tamamlamamıştır. Gerçek boyunduruk aşamasında toplumun tamamına yayılmıştır ve küresel entegrasyonunu tamamlamıştır. İşte bu aşamada toplumun proleterleşmesi (toplumsal emek) tamamlanır, kapitalizm hayatın her köşeşine bucağına sızmıştır. Ancak problemler de burda başlar. Çok farklı emek türlerini tek bir ortak ölçü ile ölçme sorunu ortaya çıkmıştır. Bunun için kullanılan ölçü de "soyut emek"dir. Yani homojen, her türlü emek tipini öçmek için kullanılan bir ortak ölçü birimi. Bu noktada değerin ölçüsü çıplak zaman (emek zamanı) olmaya başlar. Yani senin Tülin Öngen'den aktardığın durum gerçekleşir bir anlamda. Ancak işler bu aşamadan sonra çok karmaşıklaşır. Değerin (dolayısıla sömürünün) ölçüsünün salt çıplak zaman olması, toplumsal failin oluşumuna yönelik altından kalkılması çok güç teorik açmazlar doğurur (Negri bu açmazları son derece üretken bulur). Emeğin gerçek değil, biçimsel boyunduruk aşamasında, yani kapitalizmin hala bir dışarısı olduğunda emek/değer analizleri ve bununla bağlantılı olarak mücadele hattını belirlemek kolaydı..Ama gerçek boyunduruk aşamasında (real subsumption of labor diye arattırabilirsin) soyut emek kategorisi toplumsal failin ortaya çıkışı süreçlerini çok karmaşık hale getirir.

    Açıkcası biraz bol keseden atmaya başlamış olabilirim..Bu konuları kollektif bir çabayla analiz etmek gerekiyor..Yalnız kaldığım için motive olamıyorum. Ortak bir çalışma grubu oluşturulabilirse kollektif bir okuma yapabiliriz. Grundrisse'yi (Ve Negri'nin bunun üzerine yazdığı Marx Ötesi Marx) kitabını ve Kapital I'in çok geç yayınlanan 7. bölümünü okuyabiliriz. Bakış açımızı çok etkileyecek metinler bunlar.

    Bu yazıyı şu sonuçla bitirmek istiyorum; Grundrisse'in ve Kapitalin yayınlanmayan 7.bölümünün sonradan ortaya çıkan varlıkları (Grundrisse edit edilmemiş, taslak halindeki fragmanlarmış. Ancak her iki metinde de Marx'ın bilinen analizlerinin çerçevesinin dışına çıkan görüşler dile getiriliyormuş), Marx'ın emek-değer teorisini oluşturma esnasında çok ama çok zorlandığını, ve yine de muhtemelen istediği gibi sonuçlandırılamamış, çok sancılı bir süreç olduğunu kanıtlıyor. Bir de buna Marx'ın Kapital'i yanılmıyorsam 6 cilt planlamasına karşın ancak tek cildini bizzat yayınlandığını, diğer ikisinin de Engels tarafından redakte edildikten belki de muhtemeldir ki istemeden tahrif edilmiş haliyle yayına verildiğini ekleyelim, Marx'ın emek/değer teorisini sonlandıramadığını görürüz. Ancak emek/değer teorisi bizim koca mücadele tarzımızı, örgütlenme pratiklerimiz 150 yıl boyunca belirlemiş olan, diğer bütün her analizin çıktığı ana kaynak. Emek/değer teorisinde herhangi bir açmaz varsa bu bütün bir sosyalist mücadele modelimizde bir açmaz olduğunu gösterir.

    Oysa bu tamamlanmamış eser bütün bir mücadele tarzımızı belirliyor. Marx'ın eseri insanlığın kollektif çabası ile yazılmaya devam ediyor. Onu bitmiş, tamamlanmış bir eser olarak algılamak bizi hiç ilerletmez.

    Marx kapitalin gelişim çizgisini çok iyi tahmin etmiş. Küreselleşmeden 150 yıl önce o çok popüler küreselleşmeyi öngörmüş. Ama bu ekonomi-politiğin alanıdır, o mükemmel ekonomi politik analizler, özne oluşturucu süreçler hakkında çok fazla şey söylemez, söyleyemezdi de zaten. Bunu bulacak olan yeni kuşaklardır.
    Tamam toplum proleterleşiyor (toplumsal emek haline geliyor), Marx bunu görmüş. Ama yaşayarak biliyoruz ki, sömürünün yaygınlaşması bıçak kemiğe dayandığı anda bile bir toplumsal özne yaratmıyor. İnsanlık yokoluşun eşiğine doğru gidiyor, günlük 2 doların altında yaşayan 2 milyar insan var deniyor. En doğal hak olan temiz içme suyuna bile ulaşamayan milyarlarla ölçülen nüfüs var. Ekolojik kriz sömüründen de acil bir problem olarak karşımızda duruyor. Daha ne olsun? Böylesine devasa problemler karşısında bile kitlesel bir fail çıkmıyorsa ne zaman çıkacak?

    Bütün bunlar varken, iradeciliğe vurgu yapmayı, kapitalizmin irrasyoniletesini işfa etmeyi, işin ahlaki boyutuna vurgu yapmayı nasıl dışlarız?

    Negri'nin kendisini ayrıcalıklı gören şu banka memurunu sosyalizme nasıl kazanacağız? Bir takım çok teferruatlı artı-değer analizleriyle sömürüldüğünü ona kanıtlayarak mı? Böyle bir yaklaşımla kimi inandırabiliriz? Güçlü'nün mükemmel bir saptaması vardı:

    Alýntý:
    Her şeyin fazlasıyla kişiliksizleşip parçalandığı, hayatın tüm alanlarının piyasa tahakkümüne girdiği “küresel çağda”, piyasa sistemi ve kapitalizmin neredeyse, elmanın ağaçtan düşmesi kadar doğal olarak kabul edilmesini sağlayan konsensusu bozmak/bozmaya çabalamak, görülebilecek en devrimci vazifelerden birisi olsa gerek.



    Emin olun nerdeyse birebir aynı şeyler benim de defalarca aklıma gelmişti. Bu çok önemli bir saptama. İnsanlar kapitalizmi olumsal, başka türlü de olabilecek birşey olarak algılamıyor. Kendilerini sömürülüyormuş olarak algılamıyorlar. Uygarlığın daha farklı bir seyir de izleyebileceğini düşünmüyorlar. 5000 yıllık özel mülkiyetin belirlediği bilinçler bunlar.

    Güçlü'nün hilafına şimdiye kadar ki bütün sosyalist yapılar, sömürünün bütün insanlar tarafından en azından potansiyel olarak algılandığını varsaydılar. Dolayısıyla koca bir sosyalist politika neye endekslendi? (Bence) Sömürüldüğünü düşünen insanların, sömürüyü kaldırmak için nasıl bir örgütlenmeye gitmeleri gerektiği üzerine. Yani bütün devrimci mücadele, ülkeleri işgal altında olan bir halkın düşmana karşı bir ordu örgütlemesi kabilinden yapılandırıldı. Sömürünün bilinci kesin, önsel bir veri olarak varsayıldı. Ama sosyalizmin 150 kusur yıllık mücadele tarihi, sömürünün default olarak her insanın bilincinde var olmadığını gösterdi.

    O yüzden ben tercih yapmak gerekirse işin iradi boyutuna her zaman daha fazla vurgu yapılması, sömürü kadar yabancılaşma argümanları üzerinden kapitalizmin deşifre edilmesi, "irrasyonalitesinin gösterilmesi", ahlaki eleştirinin ön plana çıkarılması taraftarıyım. İşin maddi süreçlerini analiz etmek, aydınların, teorisyenlerin işidir. Ben kompleks artı-değer teorileriyle yiyecek ekmek peşindeki insana gidemem.

    Murat Belge'nin bence çok sağlam bir saptaması vardı çok eskiden: "Sosyalizmi zorunlu olduğu için değil güzel olduğu için istemeliyiz".

    Son olarak şunu belirtmek istiyorum;

    Bir kaygın var; bu tür arayışlar, yani sosyalizmin maddi analizleri dışında öznel/iradi yönlerine vurgu yapmak sınıf analizlerinden uzaklaştırıyor, materyalizmden idealizme savrulmayı getiriyor diyorsun. Bu kaygını paylaşıyorum. Böyle bir tehlike var. Ama bu sonuç biz sosyalistlerin böyle bir arayışa girmemizden değil, tam aksine bizim misyonumuz olan birşeyi liberallere kaptırmamız yüzünden oluyor. Eğer üzerimize düşen görevi yapmış olsaydık, Taraf bizim argümanlarımızı kullanarak liberal bir hegemoni yaratamazdı. Bugün Taraf'ın resmen gasp ettiği pozisyon, "yeni sol"un pozisyonudur.

    Taraf'ın 50-60 bin okuru arayış içindeki sosyalizmin birinci halka tabanıdır. Karşılarında yegane alternatif olarak geleneksel sosyalistleri gören yönünü kaybetmiş insanların sarıldığı yılandır. Taraf'ın argümanları sosyalist solun konjuktürel, taktik hegemonik mücadelesinin, sosyalizme geçişleri için köprü vazifesi görecek argümanları olmalıydı. Bunları kullanmak sosyalistliğimize helal getirmezdi. Doğa gibi toplum da boşluk sevmez. Senin dolduramadığın yeri dolduran birileri çıkar. Yaşadığımız son 20-30 yılın konjüktürü "Tek Yol Devrim" diyecek, taviz vermeyecek, geri adım atmayacak iktidar perspektifli bir konuktür değildi. Reel Sosyalist bloğun çöktüğü, daha henüz faşist bir darbeden çıkmış ve ezelden beri sağcı/muhafazakar olagelmiş bir toplumda tavizsiz, devrimci, iktidar perspektifli bir mücadele verilemezdi. ÖDP'ye gelene dek sosyalistler şimdi Taraf'ın yaptığı gibi önce yıllarca sürecek bir teorik konumlanış, propaganda ve iletişim sürecinden geçmeliydi. Eğer bu yapılmadıysa bunun bence yegane gerekçesi, sömürü farkındalığını "a priori" bir bilinç durumu olarak "varsayan", bir an önce hali hazırda bulunan sömürü karşıtlığını örgütlemek itkisi olarak kendini belli eden nesnelci, tarihin zorunlu bir mantığı olduğunu kabul eden "tarihsel materyalizm"in çarpık kavranışıdır. Nasıl Taraf bugün "iyi huylu bir kapitalizm güzellemesinin" teorisini özgürlük, demokrasi, hukuk devleti, insan hakları vs gibi "boş gösteren"lerin hegomonik biraraya getirilişi üzerinden yapıyorsa, bizler de çok uzun bir zamandır aynı boş gösterenleri "kapitalizmin asla revize edilemeyeceğini" göstermek için hegemonize ediyor olmalıydık. Kapitalizm koşullarında gerçek demokrasi olamaz, kapitalizm oldukça devlet varolmaya devam edecek vs diyebilmeliydik. Ha geniş halk kitlelerine yine ulaşamazdık ama hiç olmazsa Taraf'ın tirajı 60 binken Birgün tirajı 5000'de kalmazdı, adımız ulusalcıya, devletçiye, milliyetçiye çıkmazdı. Yeni zamanlara uygun bir sosyalist kavrayış arayışı içinde olan kendi olası yoldaşlarımızı bayat bir liberal söyleme kaptırmazdık.

    Çok dağınık oldu affola..

  • onder
    avatar

    Fetekos,

    Ortak noktalarımız çok ama ayrıldığımız noktalar da var.
    Mesala Sence bilimler nasıl ilerler, kendini dönem dönem revize ederek ama özünü koruyarak kesintisiz bir süreç olarak mı yoksa bir nevi paradigmatik sıçramalarla mı? Bununla ilgili olarak ikinci sorum da şu: evrenin tamamını açıklayabilecek bir süper bilim var mıdır, mesala fizik evrenin tamamını açıklayabilir mi?

    Birinci soruya benim cevabım ikinci şık. Bilimler kesintisiz olarak gelişmez, pradigmatik sıçramalarla, ya da farklı paradigmaların eklemlenmesi ile ilerler. En bariz bir kaç örneği verelim: Newton fiziği kendi kümesi içinde doğrudur; eylemsizlik prensibi, etkinin eşit ölçüde tepki oluşturması ya da ünlü F = ma yanlıştır diyebilir miyiz? Ama atom altı alanına girdiğin zaman Newton fiziği toptan iflas eder, Kuantum fiziğine gerek duyulur. Keza dünyayı terk edip bu sefer çok küçük parçacıkların alanına doğru değil de tersine çok büyük göksel cisimlerin alanına girersen Newton fiziği yine işe yaramaz, Einstein'ın relativitesine ihtiyaç duyulur. Eğer bilim insanları, Newton fiziğinin alanı içinde düşünmeye devam etselerdi Kuantum fiziği, ya da Görecelilik fiziği geliştirilebilir miydi?. Bilim adamlarının Newton fiziğinin ötesinde düşünebilmesi sence kolay olmuş mudur?

    Bir başka örnek de Geometri alanında; Öklid geometrisi "doğrudur" ama kendi tanım aralığında doğrudur; o tanım aralığında iki noktadan gerçekten de sadece bir doğru geçer. Ama meridyenlerin durumunda olduğu gibi iki noktadan (kutuplar) sonsuz sayıda doğru da geçebilir.

    Bu örneklerle gelmek istediğim nokta şu; bilimsel teoriler dümdüz ya da revizyonları temsil eden kıvrımları eklerse yılankavi bir çizgi olarak ilerlemez. Bence sürekli sağdan soldan eklemlenmelerle birbirine dolaşan bir iplikler bütünü gibidir. Bir tanesini çekip alamazsın.

    Sonra ikinci soruya gelelim; herşeyi açıklayan bir meta teori olabilir mi? Bidiğim kadarıyla şu anki teorik fiziğin en önemli araştırma konusu Unified Field, Birleşik Alan teorisi.

    http://en.wikipedia.org/wiki/Unified_field_theories

    Yani evrenin külliyen açıklayacak tek bir global teori. Ama bulamıyorlar, kimse böyle bir birleşik alan teorisi yaratamıyor. Aksine konular derinleştikçe işin içinde çıkılamaz hale geliyor, resmen bilim adamları metafiziğe dalmak zorunda kalıyorlar (dinciler de bu durumu göbek atarak karşılıyorlar tabii).

    Yani iki soruyla gelmek istediğim nokta şu: Marksizmi her tanım aralığında, her durumda her şeyi açıklayabilen, fizikçilerin yapamadığını yapabilen bir "Birleşik alan Teorisi" olarak algılamak Marxisme yapılacak en büyük haksızlıktır. Şu son 20 yılda marksizme yapılan saldırıların bu kadar başarılı olması biraz da marksizmi böyle bir meta teori olarak algılamanın doğurduğu zaafiyet değil midir?

    İnsan denen canlıların yarattığı toplum, sayısız dinamiği olan pekçok disiplinin koordinasyonuyla açıklanabilecek son derece kompleks bir yapı. Böyle bir yapı, bipolar, ikici (bir anlamda manikeist, iyi kötü, brujuva proleterya karşıtlığına) dayanan bir algılayışla bence açıklanamaz.
    Geçen de söyledim, mesala Engels'in "Doğanın Diyalektiği" bugün son bilimsel gelişmelerden az çok haberdar olan biri karşısında bile tutunabilecek bir kitap değil. Engels sırf diyalektik'i savunmak adına Doğadan "bilimsel" örnekler veriyor ama tam da yapmak istediği şeyin tersine hizmet ediyor. Bipolar düşünme insanın ilk kez düşünmeye başladığında aklına gelmiştir belki de. Bütün dinlerde bir iyiyle kötünün savaşı vardır. Bir iyi gök tanrı vardır, bir de kötü yeraltı tanrısı; yin, yang bütünlüğü vs.vs. Doğanın böyle basitçe iki ana güçün savasımıyla açıklamak son derece naif kaçıyor.

    Ha bu Engels'in değerini düşürür mü? Tabii ki hayır. Popper bilimsel olan yanlışlanabilir olandır der ya, bence çok doğru. Yanlış olamayan, çürütülemeyen meta fiziğin, dinlerin alanıdır bilimin değil.

    2500 yıl önce felsefe çıkar çıkmaz idealizm, materyalizm ayrımı oluştu. İlk dönem materyalistleri evreni somut bir kaç tözle açıklamaya çalışmışlardır: Mesala sanırım Anaksimandros'tu, evren dört temel tözden oluşmuştur der; Ateş, toprak, su, hava. İdealizmin babası Permenides de dış dünyayı küçümsemiş, bir yanılgı alanı olduğunu söylemiştir. Plato da evrensel mutlak İdea'larla düşünmenin yolunu açmıştır. Şimdi Anaksimandros bize çok çocukca gelen yanlış bir teori ileri sürdü diye bilimselliğine ya da materyalistliğine zarar gelir mi? O zamanki bilgi seviyesine göre bilinen ile doğayı materyalist bir gözlemle, somut maddelerle açıklamaya çalışmıştır ki günümüzün bir quantum fizikçisinden daha az değerli bir bilimsel yöntem uygulamıştır denemez.

    Bizim kurucu babalarımızın durumu da bütün doğayı o anda bildikleriyle, ateşle
    toprakla, suyla açıklamaya çalışan Anaksimandros'un durumundan farklı değildir. Kurucu babalarımızın yaşadıkları dünyada bugün kesin bir veri olarak aldığımız çok temel bilimsel gelişmeler yoktu. TV, Telefon, Uçak, Otomobil, İnternet vs.vs. Bütün bunların hepsi sınıf savaşımının dinamiklerini radikal olarak etkilemiş bilimsel ilerlemelerdir.

    Ha elbette İnternet icat oldu diye sınıf savaşımının temel dinamikleri değişmemiştir ama bunların olduğu bir dünyada sınıf savaşımı aynı kalamaz.

    Mücadeleyi, 19.yüzyıl, 20.yüzyıl ilk çeyreği içinde verilmiş klasiklerle örgütlemeye çalışmak bizatihi o klasiklerin ruhuna aykırı davranmaktır. Bence gerçek bir marksist bildiği herşeyi unutup, sıfırdan, bir tabula rasa ile başlamayı bile göze alabilecek kadar materyalist düşünüşüne güvenebilir. Benim anladığım Marxist en uç durumda, bizzat Marx'ı bile gözden çıkarmaktan korkmaz. Aman kutsal kelama aykırı sapkın bir ideolojiye kaptırmayayım korkusuna kapılmaz. İçinde bulunduğu maddi koşulları analiz eder, sorunlarım ne diye sorar, çözümlerini verili olguları düşünerek çözmeye çalışır.

    Ben şöyle bir yaklaşım öneriyorum; Marx'ı, Engels'i, Lenin'i unutalım bir süreliğine. Somut bir kaç birey olarak içine atılmış olduğumuz şu maddi koşullardan, toplumcu, kollektif bir yapılanma adına ne yapabiliriz? Şu senin benim içinde bulunduğumuz durumdan çıkışın anahtarını 19.yüzyıldan çıkıp Marx veremez bize. Bunu bizzat bizler düşünüp bulmak zorundayız, çünkü içinde bulunduğumuz son derece spesifik özgül durumu bizden daha iyi kimse analiz edemez. Yanlış anlaşılmasın bunu Marxisme alternatif bir "toplumsal teori" olarak sunmuyorum, olabildiğince somut bir durumun doğrudan muhattapları olarak somut tahlilinden bahsediyorum. Yani tanım aralığı çok sınırlı bu verili durumda neler yapılabilir hele bir onu düşünelim önce. Ben kendi adıma yakın gelecekteki menzilimi şöyle sınırlıyorum; Ezici çoğunluğu radikal sağcı olan şu ülkede kendim gibi anti-kapitalist olan, başka bir dünya özleyen insanlarla işleyen bir kollektivite içinde nasıl biraraya gelebilirim? Gücüm nedir, alet kutumda hangi aletler var, onları kullanarak ne gibi bir yapıyı derer çatarım.? Soru bu..Ha bu aşamayı geçip işleyen bir toplumsal hareket oluşmaya başlarsa, kapasitem artacak, alet kutum zenginleşecektir. O zaman da onlarla ne yapabilirim onu düşünürüm. Alet kutum ancak başımı sokabileceğim bir kulube yapmaya izin veriyorsa, sırf hayallerimden vazgeçmeyeceğim diye illa ki koca bir malikane yapacağım diye ısrar etmem. Zira şu anda sağanak yağmur yağıyor ve benim hemen bulunduğum yerde islanmaktan kurtulmam lazım. Hal böyleyken, içinde bulunduğumuz durum buyken altyapının üstyapıyı belirlediği fikri doğru bile olsa benim şu an karşı karşıya bulunduğum somut sorunu çözmekte somut bir projeksiyon sunamıyor, iş üretme odaklı bir yaklaşım değil. Ha bu makro teorizasyonları tamamen unutalım anlamına gelmez.
    Son yorumunda makro teori düzeyinde de karşı olduğum noktalar var, ona bir sonraki yorumumda değineyim.

  • fetekos
    avatar

    Yazıda ve yorumlarda katıldığım görüşlerin bazılarından yola çıkarak birkaç naçizane vurgu yapayım.

    Güçlü’nün birinci maddesi Francis Bacon’ın pek yerinde bulduğum “Karanlıkta bütün renkler bir araya gelir” aforizmasını anımsatıyor bana. Bacon bununla, anlamın sözü yönetmesi gerekirken, sözün anlamı yönettiği tartışmaları kastediyor ve bu tartışmalarda (kendi dönemindeki dini içerikli tartışmalar) kafa karışıklığından ve de bilgisizlikten meydana gelen sahte birliklerin oluştuğunu, bu karışıklıkların da yanlış yönlendirmelere neden olarak sonuçta sağlıklı tartışma ortamını yok ettiğini belirtiyor. Toplumsal analizin tüm nesnel altyapısal belirlenimlerinden sıyrılması ve beliren olguların “yalnızca” öznel-iradeci süreçlere sıkıştırılması, hareket alanlarının daraltılması, kapitalizmin “yalnızca” irrasyonelliğinin vurgulanması da bana bir karartma olarak görünüyor ve açıkçası, sınıf mücadelelerinin belirleyiciliğinin göze görünür olduğu durumlarda bu tip tartışmaların alevlenmesi de tartışmaları kısır döngüye iten bir mistifikasyon olabileceğini düşündürüyor. Bir uca, öznel-iradeci anlayışlara itiraz ederken diğer ucu, pozitivist bir yaklaşımı, savunmuyorum (nesneyle karşılıklı ilişkisi içerisinde tanımlanması gerektiğini düşündüğüm öznenin, ya da failin, siyasal etkinliği sırasında bilimsel olarak belirlenmiş yolları sapmasız izlemesi gerektiği gibi bir düşüncenin absürdlüğünden söz etmeye gerek yok sanırım). Burada en çok pozitivizm ve öznel yaklaşımlar arasında bir "denge"den, etkin bir sentezden bahsedebilirim.

    Benzer şekilde birinci maddeden yola çıkılarak “teçhizatın” yenilenmesi konusunda yapılabilecek saptamalar var. En son, Önder’in bir yazısıyla ilgili, Marxisme içkin bazı belirlenimlerin update edilebilir olduğunu ve bunun Marxismin özüne aykırı bulunmayacağını belirtmiştim. Ancak aykırı olmayacak olandan ve bilinçli ya da bilinçsiz aykırı olandan ne anladığımı “kesinlikle şimdilik” yöntemle sınırlı olarak biraz daha açmak istiyorum.

    Günümüzde çeşitlenmiş, gözümüze yeni halleriyle gözüken ve bize kesin veriler sunan olguların, bunların içsel hareketlerini sağlayan temel yasalar göz önüne alınmadan Marxisme yeni bir eklenti olarak sunulmasına temkinli yaklaşmaktan yanayım. Marxism adına bazı işlevli updatelerin yapılabilmesi bana göre, öncelikle Marx’ın “somut bir durumdan soyutlamaya giden, sonra yeniden somutu üreten” ve özellikle Kapital’de net okunabilen yönteminin çok iyi kavranmasını ve göz ardı edilmemesini gerektirir.

    Marx’ı tek tek nesnelerle ilişkili kılmak onun modelini uygunsuz şekilde indirgemek demektir. Onun için nesnelerin hareketlerini açıklayan ilişkiler önemlidir, hareketin genel yasalarını toplumsal gelişim süreçlerini açıklamak için kullanır. Hareketin genel yasalarınıysa üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki etkileşim olarak açıklar. Bu doğrultuda, toplumda “tahakküm zinciri”ni oluşturan zıtlıkların her birinin temelde söz konusu çelişkinin özgül görüngüleri olduğunu tespit etmek bu yönteme uygun bir değerlendirmedir. Yoksa cinsiyet çatışmasıyla, cinsel kimliklerle, etnik zıtlıklarla vs. ilgilenen, toplumsal mücadeleyi bu boyutlarıyla ele alan bir Marx yaratmak, üstelik de daha 1. dönem yapıtlarında emek sermaye çelişkisini yalnızca ezilenlerin değil, tüm insanlığın kurtuluşunun motoru olarak gören Marx’ı tanımışken bana mümkün görünmüyor.

    Marx’ın bütüncül çerçevesini yok sayıp Marx’ı bir “ahlakçı”, bir “hümanist” olarak algılayan yaklaşımlarsa (şimdi aklıma gelen bir örnek: Belge’nin, yeni değil çok önceleri, Marx’ın “aslında moralist bir yazar” olduğunu belirtmesi gibi) Marxism adına iş görmeden de pekala günümüz sorunlarına çare arayabilirler. Açıkçası, ben bunu hiç de küçümsemiyorum. Toplumdaki tüm zıtlıklar bu tür yaklaşımların beslenmesi, gelişimi ve hatta belki de evrilmesi için bir hareket alanı oluşturabilir. Daha da ötesi, olası sosyalist yapılanmaların da bu kitleyle temasa geçmesi, etkileşime girmesi yeni toplumsal kanallar yaratması açısından da önemli bir etkinlik alanı oluşturabilir. Bununla beraber, Önder’in çok eski bir yazısında pek isabetli belirttiği gibi, bütün bu “iyi niyetli” açılımları (kendi bireysel özgürlükleri peşinde taleplerini sıralayan kesimler) Marksist ölçütlere vurmak zorunda olmamalıyız.

    Dolayısıyla özgün olma kaygısından yola çıkan Marxist yorumlara kurban edilemeyecek kadar değerli buluyorum bu yöntemi. İşte şüphesiz yapılması gerekli updatelerin verimli, üretken bir işlevinin olması için Marx’ın ilk dönem eserleri de dahil tüm eserlerinde özellikle Kapital’in tüm belirlenimleri, alt kuramları, sistemin işleyiş yasalarında geçerli olan bu yöntem bilgisini, her dönemde ve her koşul, her yerel özellik için yeniden devreye sokmak gerektiğini düşünüyorum. Tüm çağdaş olguları bir bütüne oturtarak ve tarihsel sürekliliğini göz ardı etmeyerek yapılacak böyle bir çalışmanın müthiş katkılar da sunabileceğini sanıyorum. (Bence bu yöntem konusu kesin bir biçimde daha fazla değerlendirmeyi ve vurguyu hak ediyor. Hele de konu bazı kaynaklarda kapitalizmin bu tür soyutlamalardan geçirilerek tespit edilmiş içsel çelişkilerini silik hale getirmeye yarıyorsa, bu, öze ilişkin en dikkat edilmesi gereken konudur kanımca)

    Marx’ta determinist sınırlar yok derken, pek çok yeni olgunun yanı sıra günümüz işçi sınıfı tanımı için elde edilecek ipuçları aklımdan geçmekteydi. Hiç bıkmadan her karşılaşılan ve konuşulan insana tekrar tekrar satır satır Kapital’e dönmenin günümüzü yorumlamak için ne kadar önemli olduğunu anlatmak gerekiyor bence. Herhalde Kapital’i, bunun için 1. cildi de yeterli, inceleyen birisi, Marx’ın 19.yy. İngiliz büyük sanayi işçisi ve dönemindeki en gelişkin kapitalist üretim tarzını incelemesinden yola çıkarak yapmış olduğu çözümlemelerden, proleterleşmenin işçileşme ile bir ve aynı şey demek olmadığını çıkarır. Bununla ilgili açık ve örtük birçok saptama var Kapital’de. Çok önemli bir tanesi: büyük sanayi işçisi dışındaki kesimin “üretim araçlarının özel kişilerin malı olduğu”, yani toplumsal kesimlerin üretim araçlarından koparıldığı sürece proleterleşeceği açıkça okunabilir. Bu konuda “toplumsal açıdan bakıldığında, işçi sınıfı emek sürecine doğrudan katılmadığı zaman bile, tıpkı sıradan bir emek aracı gibi sermayenin tamamlayıcı bir parçasıdır” ve “emekçi daha kendini sermayeye satmadan önce sermayeye aittir” Marx’ın bütüncül bakış açısından çıkarım yapılabilecek değerli pasajlar. Durgun artı nüfus dediği faal emek ordusunun bir kesimini oluşturan, bir işte çalışmaları düzensizlik gösteren ve “sermayeye emek gücü deposu” olarak nitelediği “özel kapitalist sömürü kollarının geniş tabanını” oluşturan kesimleri, mesela ev sanayini (Türkiye’de şu an ne kadar yoğun olduğunu biliyoruz), yedek sanayi ordusunu, gezginci ekipleri, vs. proleter nüfustan ayıran hiçbir iz yoktur Kapital’de. Nispi artı nüfusun biçimleri ve yedek sanayi ordusunu incelediği kısımlarda izlenebilir bu tespitler.

    Şimdi bu tespitle elbette ki yetinmeyelim. Daha Marx hayattayken bile değişme kaydeden sınıf yapılarının günümüzde aldığı biçimler kimseyi şaşırtmaz. Çeşitli proleterleşme süreçleri içerisinde enformel sektör, geçen gün sözünü ettiğim geri dönüşüm işçileri gibi bir çok tanımlama belirebilir. “Üretim araçlarından koparılan emekçi kesimlere” son derece anlamlı bir tanımla “toplumsal proleterya” denildiğini biliyorum. Benzer şekilde, Marx’ın Kapital’de artı değer analizlerinin konusu olan maddi üretim etrafında tanımlanan büyük sanayi proleteryası çerçevesini genişletip Marksist kavramlarla günümüz emek sömürü biçimi analizleri, artı değer üretimini aşan üretim tanımları yapılmakta (Ellen M. Wood, Sınıftan Kaçış). “Maddi üretim”de beliren artı-değer sömürüsüne ek olarak her türlü sömürüyü dahil eden bir “sömürü” kavramı etrafında şekillenen işçi sınıfı tanımları kullanılmakta artık. Tülin Öngen’in birkaç konferansında çalışmalarını izleme fırsatı buldum, oldukça değerli çalışmalar Türkiye’de de yapılıyor. Öngen, “artı değer üretmese de harcadığı emek zamanının karşılığı ödenmediği için sömürülen” emekçi kesimlerden bahsediyor ve Türkiye emekçi sınıfının analizini bu tanımlamalar doğrultusunda çok güzel gerçekleştiriyor. Kısaca, işçi sınıfı oluşumuna tarihsel olarak her dönemde yenilenen ekonomik, siyasi, ideolojik saptamalar eşliğinde ve de karşıt sınıfların etkileşimi çerçevesinde yaklaşılmalıdır. Bununla, Marx’ın çözümlemelerinden uzaklaşıldığını zannetmiyorum, tersine onun ipuçlarıyla hareket edildiğini söylemek mümkün: bütünün biçim olarak farklılaşan ama öze intibak eden parçaları, yeni olguları ifade etmek için güzel bir başlangıç tanımlaması. Şimdi bu konuda çalışmaların en önemli vizyonu, bu çözümlemelerin somutla ve yerel olanla bağlantısının, siyasi etkinlik açısından işlevsiz, bulanık dolaylılaştırma girişimlerine, rastlantısal ilişkilere, süreçlere indirgenmeden (son ifade için altını çizme aletini kullanamadım, çizilmiş varsayın) kurulmasıdır.

    Burada yeniden oluşturulması üzerine düşünülen solla ilgili söylemleri de dikkat çekici buldum. Ancak Güçlü’ye eklemek ya da vurgulamak istediğim birkaç nokta var. Teorik edinimler konusunda temelde Amerika’yı yeniden keşfetmeyi gerektirecek boyutta bir açlık içerisinde olmadığımız kesin. Ünlü “somut durumun somut tahlili” konusunda Marxist yöntemin çok şey söylediğini ve daha da yeni söylemler üretilebileceğini düşünüyorum. Ancak bu, sosyalistlerin Marxismi anlayışlarında bir sorun görülemeyeceği anlamına gelmiyor. Tam tersi, çok daha öncesine götürmek ya da çok daha boyutlandırmak da mümkünken güncel olanla yetinerek örnek vermek gerekirse, son 1 yıldır maruz kalınan içi boş demokrasi kavramıyla şekillenmiş ideolojik kuşatmanın “sol”u afallatması yalnızca dışsal nedenlere bağlanmamalı (üstelik yalnızca “yeni sol”cular değil, radikal sol denilen kesim de dahil “afallayanlara”, o kadar ki sahip çıktıkları grev için Ergenekon işi söylemlerine bile "demokrasi" uğruna kulak tıkar durumdalar). Köklü bir Marksist kültürün bulunmadığını düşündüğüm sol tarihimizde ben ciddi bir algısal iflas yaşanmış olduğunu görüyorum. Türkiye’nin örgütlü sol tarihçesini pek iyi bilmiyorum, siz bunun nereden başladığını daha iyi tespit edebilirsiniz ama ben Sovyetler’in çöküşü diyeyim şimdilik. Önlerine konan hedeflerin bu tür dışsal ve ek olarak yerel baskı rejimleri aracılığıyla alt üst olması solu uç noktalara itti. Biri uluslar arası ideolojik odaklardan kaynaklanan saldırının getirisi yeni kavramlarla süslenmiş yeni sol söylemleriyle, belki Güçlü’nün çok güzel tespit ettiği nesnel süreçleri açıklayan teorizasyonun ikamesi olarak öne sürülmekte olan bilimlerin etkisiyle Marksizmin bütüncül çerçevesinden giderek koparken, diğer kesim de başka bir yoldan gene Marxismden uzaklaşıyordu. Lenin’in tüm özgül katkılarının, modelinin Marxist özü atlanarak ancak dogmatik strateji, örgüt, taktik ezberine indirgenmesiyle gene bu teorik mirasın geliştirilmesinden vazgeçildiğini, sonuçta da tarihten günümüze bu anlamda pek de bir teorik kazanım kalmadığını, kalanın da hayli aşınmış olduğunu düşünüyorum. Her iki kesimin de ideolojik saldırılar karşısında zayıf bulunmalarını biraz da burada görmek gerekli. Bu insanların düşünsel yapısına damgasını vuran unsurların günümüz dinamiklerinde karşılığını bulamaması nedeniyle uğramış oldukları zihinsel çöküş, türlü yeni olgulara yorum getirememeleri ya da yanlış yorumlar getirmeleri, düşünsel esneklik ve zihinsel dinamizmin kayboluşu, Önder’in çok güzel ifade ettiği gibi sağda solda gördüklerine tav olmalarına yol açtı.

    Dolayısıyla, ben oluşturulacak yeni bir Marksist solun bu önemli işlevi, teorik açılımlar sunma işlevini, yerine getirmesi gerektiğini de düşünüyorum. Özellikle tüm toplumsal konuları siyasetin dışına atan mekanizmada öğütülmüş kuşaklara sosyalizmi tanıtmaya başlamak çok ciddiye alınması gereken bir iş ve bu, büyük sorumluluk taşıyor. İlkesiz ve Marxist formasyondan uzak bir siyaset değil, teorik formasyonla birlikte tüm etkinlik kanallarının işlevsel kullanımına açık bir yapı. Mücadele alanı anlamındaysa, örgüt, parti, sendika kapsamını aşan, siyasete doğrudan katılımı bulunmayan dinamikleri etkin kılacak bir çalışma alanı belirlemek son derece önemli. Her ne kadar Türkiye örgüt çöplüğü görüntüsüne sahip olsa da örgütlenmenin gerekliliği konusunda bir şüphem bulunmuyor ama basit bir parti programına indirgenmiş belli sistematiklerin projeksiyonu olma niteliğinden öte bir şey anlatamayan söylemlerle değil, yepyeni, kapsamlı, işlevli, yetkin, entelektüel bir dünya görüşü kazandırmaya yönelik kanallar, alanlar geliştirilmek zorunda.

    Önümüzdeki günler böyle bir yapılanma için bize ne gibi ipuçları sunuyor? Ben her ne kadar somut tahlillerde asla bir iktidarı basitçe ele geçirmeyle sınırlı değil, ama ekonomik, kültürel, siyasal, toplumsal öngörüleri içeren ayrıntılı, kapsamlı bir devrimci teoriyle şekillenmiş bir siyasal iktidar perspektifine sahip olsam da, “işçi sınıfının sosyalizm kaderi” türünden fanteziler üretecek kadar hayalci değilim. Hatta sosyalizmle işçi sınıfı ilişkisinin şu an anlamlılık derecesinin oldukça düşük olduğunu görmemek mümkün değil. Ancak bu durum, sosyalist çözümlemeleri zihinsel bir egzersiz olarak algılamama da neden olmuyor. Krizin, kapitalist dinamiklerin gereği dalgalanmaların tek başına bir sosyalist hareket yaratacağını hiç beklemiyorum, aslında böyle bir hareketlenmeyi yüklenecek ideolojik, siyasal motivasyona sahip kitlelerin, toplulukların da bulunduğunu zannetmiyorum. Ama krizin, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de asla sönümlenmeyen açık ya da örtük sınıfsal mücadele eşliğinde toplumsal alanda yeni ayrıştırmalar, etkileşimler, hareketlenmeler yaratabileceğini ve bunun siyasi alanda kazanacağı boyutları sosyalistlerin iyi okuması gerektiğini düşünüyorum. Hareketi yükseltmese de bu tür süreçlerin onun oluşumuna katkı sağlayacağını, besleyebileceğini, en azından ayakta tutabileceğini zannediyorum.

    (Sürekli başından kalktığım için kesik kesik olmuşsa, yazım hatalarıyla doluysa da düzeltemeyecek kadar yoruldum, kusuruma bakılmasın şu ara)

  • onder
    avatar

    "GELECEK İLİŞKİLERİ ŞİMDİDEN İNŞA ETMEK" ya da "NERDEN BAŞLAMALI"

    Bu konuları konuşmaya devam etmek istiyorum ama kısa kısa ele almak bir hayli güç. Neyse herşeyi tek bir defada tartışacağız diye birşey yok. Bu konular o kadar önemli ki, dönüp dönüp tartışmak ve bunları elden geldiğince genel kavramsal duruşumuz, günlük teorik dilimiz olarak inşa etmeye çalışmamız lazım.

    Güçlü'nün yazısını okudukça şaşırıyorum. Zira bu yazıda ortaya konan teorik duruşla benimkisi öylesine birebir örtüşüyor ki daha önceki sert tartışmalarda yaşanan, uzlaşmaz gibi görünen ayrımlar nasıl ortaya çıktı anlayamadım şimdi. Neyse süreç içinde yanlış anlamalar olabiliyor demek ki.

    Bugün de bence sosyalist teori içinde en çok yanlış anlaşılan konuların başında gelen "Sosyalist İlişkilerin Bugünden YaşanaMAyacağı" meselesinde görüşlerimi paylaşmak isterim.

    Politzer tarihsel materyalizmden ya da Nikitin Ekonomi-Politiğinden öğrendiğimiz şablon şudur:

    Alýntý:
    "Sosyalizme gelen kadar bütün üretim tarzları kendinden önceki üretim tarzının bağrında gelişir. Feodal üretim ilişkileri köleci toplumda, kapitalist üretim ilişkileri de feodalizm içinde yeşermiştir. Ancak bunların hepsi özel mülkiyeti farklı şekilde realize eden modellerdi, dolayısıyla bir kesişim peryotları, iç içe geçtikleri bir dönem olabilir. Özel mülkiyetin ilgası demek olan sosyalizm ise kapitalizm içinde kendi ilişkilerini kuramaz. Sosyalist ilişkiler ancak bir devrim ile üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyet kurulduktan sonra realize edilebilir"



    Bu kadim marksist "hikmet"in kimi açılardan doğru olduğunu yadsıyamam. Ancak pekçok başka örnekte olduğu gibi, belli bir doğruya gönderimde bulunan bir tez zaman içinde kemikleşerek doğru içeriğinden uzaklaşıyor.

    Yukarıdaki tez günümüzdeki sosyalist "hareketler" açısından nasıl tezahür ediyor? Bu tezin etkisi altında şimdiye kadarki tüm sosyalist hareketler mücadeleyi yalıtık, merkezi iktidar organı olarak devleti ele geçirmek üzerine yapılandırdı. Bunun sonucu olarak da ana yönelik yapılabilecek olanlar hep bilinmez bir geleceğe havale edildi. Üzerine basarak söylüyorum, burda itiraz ettiğim nokta, bazı çok temel meselelerin kapitalist toplum içinde de kısmi olarak çözülebileceği olasılığını gündeme getirmek için değildir. Bu anlamda ben de tam anlamıyla katıksız bir ortodoksum. Mesala kapitalizm koşulları içinde işssizlik, eğitim, sağlık, barınma vs gibi sorunlar asla kökten çözülemez.

    Benim itirazım daha çok şu yönde:

    Sosyalist ilişkilerin kapitalizm bağrında yeşeremeyeceği fikri mücadeleyi, dışssal iki aşamaya bölerek bence çok önemli bir özelliği olan sürekliliğini sekteye uğratıyor, aşamacı, şabloncu daha önce de tartıştığımız gibi olmuş bitmiş sabit kendiliklerin Varlık tabanlı mantığına mahkum ediyor. Mücadele kesintisizdir, süreklidir. Mücadele bence bir oluştur, yaşamın kendisidir, insan varoluşunun özüdür.

    Bu devrim sonrasına havale edici yaklaşıma ikinci itirazım da kapitalist üretim modelinin post-modern dönüşümünü gözden kaçırmasıdır. Post-modern kapitalizmin en ayırt edici özelliği nedir: Bence üretim süreçlerini parçalaması, merkezsizleştirmesidir, fabrika modelinin dışına taşıması ve toplumun tamamını bir fabrika haline getirmesidir. Bugün eskisi gibi emek-sermaye mücadelesinin mekanını saptayamıyoruz, lokalize edemiyoruz zira yaşamın her anı emek-sermaye mücadlesinin alanı haline geldi. O bence oturma odamızda bile devam ediyor.

    Bu nasıl ortaya çıktı? Burda Negri'nin (daha doğrusu İtalyan Operaismo okulunun) tezini hatırlamak lazım: İşçi sınıfı sermayenin dönüşümlerine göre değil, Sermaye emeğin mücadelesinin kazanımlarına göre kendini konumlandırır.

    İşçi sınıfının ilksel avantajı olan toplumsallığının bir sınıf oluşturmadaki önemini gören, klasik fabrika mekanın işçileri büyük sayılarda biraraya getirerek toplumsallaştırdığını anlayan sermaye, işçi sınıfının üretim süreçleri içindeki toplumsal mekanlarını dağıttı. Hizmet sektörü daha yaygın hale gelince tek tek emekçilerin günlük hayatın spontanlığı içinde biraraya gelip toplumsallaşmalarını sağlayan alanlar kayboldu. Şimdi çok iyi bildiğimiz parçalanmış toplum, atomize öznellikler yaratıldı.

    Dolayısıyla bence "Nerden başlamalı" sorusuna verilecek yanıt, bir toplumsal fail oluşumun olmazsa olmaz en önemli gereği olan toplumsal etkileşim alanlarının, yani basitçe kamusal alanların yeniden kazanılmasına çalışmaktır. Emekçi sınıfın yaşam alanları birbirinden çok uzak farklı katmanlarının buluşmasını, birbirleriyle iletişime/etkileşime geçmesini sağlayacak yeni yaşam alanların kurulmasıdır.

    Sermayenin şehirleşme modelinin bile ideolojik olduğunu düşünüyorum; hep insanları birbirinden koparıcı, toplumsal yaşam alanlarını yok edici yönde tasarımlandığını düşünüyorum.

    Bu eğilime karşı çıkmak, yeni kollektif alanlar, yeni toplumsal mekanlar oluşturmak "geleceği şimdiden inşa etmektir" ama devrim sonrasını beklemek gerekmiyor. Tamam sermayenin büyük megapollerinde bunu somut mekanlar olarak realize etmek imkansız olabilir, ama şimdi yapmaya çalıştığımız gibi İnternet üzerinden olabilir. Biriyle gerçek hayat içinde düzenli olarak biraraya gelemeyebilirim, ya da varoşlardaki emekçilerle organik ilişkiler kuramayabilirim. Pratik olarak mümkün değil. Ama İnternet üzerinden bu toplumsallık kurulabilir. Daha önce ulaşmamız mümkün olmayan farklı emekçi katmanlarıyla organik bir iletişimi yerleştirebiliriz.

  • guclu
    avatar

    Yanlış anlaşılmak istemem; "terörist" sıfatı, kurulu düzen tarafından eyleme başvuran tüm muhaliflerin yakasına yapıştırılan bir yaftadır ve bu sıfatın meşruiyetinin altını oymak gibi bir görev de sosyalistler için mecburidir. Bunun yolu da sosyalist eylem biçimine hak ettiği meşruiyeti kazandırmak olmalıdır. Bu da gerçekten yeni bir eylem biçiminin geliştirilmesiyle mümkündür. Sonsuz yaratıcılık gerektiren, yepyeni formatların, yeni taleplerin gündeme getirilmesiyle söz konusu olabilir. İlk aklıma gelen örnek de yerel seçimler öncesinde Ankara'da Kızılay kaldırımlarında yüzler plastik topla top oynama "eylemi" geliyor. Komik gelebilir ama bence son derece "radikal" ve sonuna kadar da meşru bir eylemdi.

  • guclu
    avatar

    Bana öyle geliyor ki çok ama çok temel şeylerin yeniden hatırlatılması, hayata geçirilmesine ihtiyaç duyulan bir durumdayız. Mesela "terörist" denilen bütün eylemci sola bir lanet gibi yapışmış olan sıfatı ne yapıp edip etkisiz hale getirmemiz başlıca yükümlülüklerimiz arasında olmalı. Bu da kuşkusuz, sosyalist eylem biçiminin yeniden tarif edilmesini gerektiriyor. Dün Bostancı'da yaşanan opersyonda ortalama insanın neden "teröristin" bu kadar süre dayandığını, neden daha önce öldürülemediğini sorgulayan bakış açısını bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız.

    Önder'in çok güzel biçimde vurguladığı ve sosyalistlerin genelinin gözü kapalı biçimde inandığı "halkın/emekçilerin/işçilerin temsilcisi olma halinin" bizim hüsn-ü kuruntumuz olduğunu unutmayalım. Öyle bir temsilcilik durumumuz yok. Bunun kabulu bile başlı başına bir aşama olacaktır.

  • onder
    avatar

    Peşinen söyleyeyim bu tartışma çok uzun olur. Uzun yazılar affola. Çok kritik sorunsalları masaya getirdi Güçlü. Uzun uzun tartışmak lazım.

    Daha Güçlü'nün açtığı konulara tam anlamıyla el atamamışken Ali Osman da bence çok önemli iki konuyu dile getirdi:

    1.

    Alýntý:
    'Hareket' sensin, hareket benim, hareket biziz... Ve bu hareketin bir beyni yok. Bu hareket network mantığında yürüyor. Yani her yer hem beyin, hem de kol-bacak. Bildiğimiz bir form değil. İnsan gibi, kuş gibi, aslan gibi bir şey değil. Hiçbir şekli olmayan ama her şeklide barındıran bir şey...



    Burda sadece bir ek olarak bir çekincemi dile getirmek istiyorum:

    "Network" olarak bir toplumsal hareketi çok da fazla bilinemezci bir yaklaşımla mistik birşeymiş gibi ele almamak lazım. Network'un çözümleyici bir uslamlamaya ele alınabileceğini düşünüyorum. Ama Bu bence elbette klasik marksizmde olduğu gibi pozitivist anlamda "bilimsel" olmayacaktır. Çözümleyici akıl kadar, başka akıl türlerini, sanatsal, etik analiz pratiklerini de kullanabilmeliyiz. Yani hareket kendiliğinden oluşacak birşey değil, kararlı bir iradeyi gerektiriyor bence.

    2. Bu madde çok daha önemli;

    Alýntý:
    'Kollektif başarı' bizler için temel anahtar işlevi görmeli. Eğer 5-10 kişi bir araya gelmiş ve bir ortak proje üretmeye çalışıyorsa, bu projenin başarı ile sonuçlanması, bence devrim yapmaktan bile önemli. Üst üste konan başarılı projeler, kollektiviteye olan inancı arttıracak ve yeni projelerin oluşturulması için yakıt olacaktır. Bunun için ortak projelere zaman ayırmak, özveride bulunmak, belki de kendi kendimize verdeceğimiz en önemli görevlerden biridir diye düşünüyorum



    Buna sonuna kadar katılıyorum. Yalnız işe bir de farklı perspektif getirmek istiyorum. Yabancılaşma perspektifinden bakmak. Yabancılaşma konusu bu denli merkezi bir konu olmasına rağmen maalesef marksizmin gelişiminde önemini kaybediyor. Mesala ben yabancılaşma kavramına dayalı bir söylemin örneğin bir anti-emperyalizm yaklaşımından yeni bir sosyalist rönesans açısından çok daha verimli olacağını düşünüyorum.

    Düşünelim şu ana kadar kapitalizm karşısındaki temel duruşumuz neydi? Emek sömürüsü değil mi? Peki anti-kapitalistliğimiz bu noktada duracak mı? Yani sadece bu açıdan mı karşıyız kapitalizme? Eğer öyleyse kursağımızı doyurursak kapitalizmle problemimiz bitecek mi? Şu anda bazı klasik sektörler dışında sömürüldüğünü düşünen, sömürüyü iliklerinde hissedenler kim? Eğer muhalefeti sadece sömürüye endekslersek kendi kendimizi çok sınırlarız..Şu sitedeki bizlerin hangisi Marx'ın Kapital'de analiz ettiği anlamda sömürülüyoruz? Ee o zaman niye hala sosyalistiz..

    İşte bu açıdan Marxismim çok zengin açılım potansiyellerine sahip bir teorik zenginliği es geçiyoruz; yabancılaşma. 1844 Elyazmalarını tekrar okumalıyız belki de. Ve bunu çağdaş yazarlarla da desteklemeliyiz.

    Kapitalizmin en büyük tahribatı belki sömürüden daha çok, insanı yaratıcı bir faaliyet olarak "iş"i doğal terapotik özünden uzaklaştırmısıdır. İnsanı insanı yapan yaratıcı faaliyet olarak "iş"i dışsal, yabancı, angarya bir faaliyet haline getirmesidir.

    Negri'nin henüz şöyle sezinleme düzeyinde algıladığım bir saptaması var;
    Bir "iş" yapmak için bir araya gelen insanların kollektivitesi özsel olarak devrimcidir, başka bir ifadeyle kurucudur, birikim oluşturucudur. Yani sosyalistler olarak eylemliliğimizi araçsal bir mantıkla ele almamalıyız sadece. Kollektif Eylemin kendisi (çok genel anlamda yaratıcı eylemi kastediyorum, mitinge katılma anlamında bir eylem değil aklımdaki) özsel olarak, yapısı gereği "kurucudur", "hareket oluşturucudur". Yani salt kollektif eylemlilik, kollektif bir varoluş içinde olmanın kendisi başlı başına bir hedeftir. Yani

    Alýntý:
    "Üst üste konan başarılı projeler, kollektiviteye olan inancı arttıracak ve yeni projelerin oluşturulması için yakıt olacaktır"



    Kollektivitenin doğasında var zaten motive edici özellik. Diyelim insanın bütün iktisadi sorunlarını çözdük, sorunlarımız bitecek mi? Bence kapitalizmin en temel yıkıcı özelliği bizi yapısal özelliğimiz olan kollektif çalışmadan/işten uzaklaştırması, varoluşumuzu yabancılaştırıcı monoton işe mahkum etmesidir. Kollektif çalışma gelecekteki uzak bir hedefe doğru yönelmek zorunda değil, kollektif çalışma kendinde bir amaçtır bence.

  • AliOsman
    avatar

    Başlıklar halinde ben de nacizane katkılarda bulunayım.

    1. Bilgi birikimin artması ve pragmatik bakış, 'yatay bilme' halinin azalmasına, buna karşın dikey birikimi olan insanların artmasına sebebiyet verdi. Ve dikey bilgi birikimi ise toplumsallıktan uzaklaşıp daha çok özel merak/hobi düzeyinde vucut buldu. Örneğin arabalar, elektronik,, silahlar, NBA, Futbol, IT sektörü, popüler müzik, 'mesleki derinlik' konularında inanılmaz detaylar sahip olan insanların, en basitinden 15-20 yıl öncesi Türkiyesi ya da dünyası ile ilgili bilgileri, Üniversite sınavına hazırlandığı kadarla kalmış durumda. Yatay bilginin ise neredeyse hayatta bir karşılığı yok. Hemen her konuya karşı ilgi duymak, bu konular hakkında 3-5 kitap, 5-10 dergi okumak popülaritesini yitirdi. Bunu yerine Ahmet'in arabalar ile ilgili engin bilgisi, zaten 'derin' mevzular ile ilgilenilmediği için Ahmet'e hem ciddi bir popülerite sağlıyor, hem de bu popülariteye ulaşmak yatay bilgilenmeye göre çok daha kolay oluyor. Konu ile ilgili 3-5 terminoloji, bir kaç kavram, bolca sayı yanyana geldimi alsana 'derya-deniz' bilgi. Dikey bilgi sahibi insandan da etrafında ne oluyor, ne olmuş, niye olmuş, olmasa başka bir şey olabilir miymiş sorularına ilişkin yanıt beklemek de o derece saçma oluyor.

    Bu anlamda yatay bilginin popülaritesi bence toplumsal mevzular için önemli sayılabilecek yapı taşlarından.

    2. Bilgi ve kollektivite yaklaşımını sonuna kadar destekliyorum. 19. yüzyılın 'gökdelenleri' tek başına ya da 2-3 kişi ile dikilebiliyordu. 21. yy da bunu ancak binlerce hatta onbinler ile beraber yapabilirsiniz. Böylelikle çözüm için söylenen sözler, yazılan yazılar, üretilen fikirler 3-5 kişinin değil, onbinlerin hatta yüzbinlerin olacaktır. Yani hepimiz aslında çözümün birer parçası olduğumuz an teker dönmeye başlayacaktır.

    3. Sınıftan, etnik kimlikten, mezhepsel farklılıklardan bağımsız olarak söylüyorunm : 'Hareket' sensin, hareket benim, hareket biziz... Ve bu hareketin bir beyni yok. Bu hareket network mantığında yürüyor. Yani her yer hem beyin, hem de kol-bacak. Bildiğimiz bir form değil. İnsan gibi, kuş gibi, aslan gibi bir şey değil. Hiçbir şekli olmayan ama her şeklide barındıran bir şey...

    4. İktidarı talep etmek, rededilmesi gereken bir yaklaşım. 'Toplumu dönüştürme' isteği de bir o kadar muhlak ve gereksiz. 'Kollektif başarı' bizler için temel anahtar işlevi görmeli. Eğer 5-10 kişi bir araya gelmiş ve bir ortak proje üretmeye çalışıyorsa, bu projenin başarı ile sonuçlanması, bence devrim yapmaktan bile önemli. Üst üste konan başarılı projeler, kollektiviteye olan inancı arttıracak ve yeni projelerin oluşturulması için yakıt olacaktır. Bunun için ortak projelere zaman ayırmak, özveride bulunmak, belki de kendi kendimize verdeceğimiz en önemli görevlerden biridir diye düşünüyorum.

  • onder
    avatar

    "HAREKETİN" ÖZNESİ KİMDİR?

    İşte şahsen kendi adıma bundan daha önemli bir tartışma başlığı tanımıyorum. Tıkandığımız nokta bu, olası yeni açılımın çıkacağı yer de bu. Güçlü şöyle saptamış bu durumu:

    Alýntý:
    Öyleyse solcuların, sosyalistlerin önlerine koymaları gereken esas ve sahici hedef, herhangi bir toplumsal kesimi (işçiler, öğrenciler, kadınlar, Aleviler, Kürtler vs) örgütlemek yerine, kendilerini var edebilecekleri, kendilerini bir hareket olarak kurabilecekleri ilişkileri inşa etmek olmalıdır. Görünürdeki en politik hedef bu olsa gerektir.



    Ben de Negri: Kitlesel İşçi/Toplumsal işçi başlıklı yazımda şöyle ifade etmiştim:


    Alýntý:
    Buna karşın "toplumsal işçi" kapitalist üretim tarzına karşı, boyunduruk altındaki tüm insanları muhalefetin asli aktörleri olarak sahneye davet eder. Bu tabloda küçük burjuva aydın, sınıf-ı vecip proleteryayı dışarıdan örgütleyen yardımcı sınıf değil, bizzat proleteryanın eşit ölçüde devrimci bileşenlerinden biridir. Aydının misyonu o dışsal "kitlesel işçiyi" örgütlemek değil, kapitalizm karşısında kendini sınıfın bir bileşeni olarak örgütlemektir.



    Görüldüğü gibi burda tamamen mutabıkız. Bu bence sosyalist sol açısından tarihsel öneme sahip bir saptamadır. (Elbette patenti bizde değil. Onyıllardır bunu söyleyen çağdaş marksistler var.) Burda sözkonusu olan sosyalist solun tahayyülünde resmen paradigmatik bir sıçramadır. Bu solun temsiliyetçi (ve aynı zamanda bence liderlere tabii olma anlamında teslimiyetçi), kendi sorunlarını birilerine havale edici pasif, dışsal statükosunu aşıp aktif politikaya, kendi sorunlarını sahip çıkıcı bir mentaliteye geçişi ifade eder. Bu mentalite her bir bireyi toplumsal mücadelenin bizatihi faili olarak sahneye davet eder. Bu mantıkla mücadeleye işçi sınıfı, köylü, işssizler vs gibi dışsal özneleri, mazlumları kurtarma olarak değil, bizzat kendimizi kurtarma olarak bakarız. Bu politika sadece, "prangalarından başka kaybedecek birşeyi olmayan", fabrika modelinin "kitlesel işçisi"ni değil kapitalizm karşısında tüm insan gruplarını devrimin bir öznesi olarak görür.

    Bence ileriki yıllarda en büyük görevimiz bu paradigmatik sıçramayı sosyalist solun genel kavrayışı haline getirmek. Geldiğimiz aşamada bu çok önemli saptamayı ancak şimdi olduğu gibi ikili tartışmalarda gündeme gelen teorik bir tartışma konusu olarak yaşıyoruz. Henüz bunun pratiklerimizi belirleyici olduğu bir aşamaya gelemedik. Zaten bence karşısında ezildiğimiz en acil ödev de bu. Bu Newton fiziğinden Quantum fiziğine geçiş kadar zor bir süreç.

    Şimdiye kadar dahil olduğumuz klasik paradigmanın fabrika işçisini yegane toplumsal fail olarak gören temsiliyetçi/teslimiyetçi teorik duruşunun yüzlerce yıldır uygulanan bir pratikler bütünü vardı. Oysa bütün toplumsal katmanları toplumsal fail olarak görmeye başladığımızda, test edilip onaylanmış, denenmiş pratikler bütünümüz yok. Bu "yeni" mücadelenin "deneysel" olması gibi bir sonucu doğuruyor. Oldukça puslu bir kıta bu yeni pratikler bulma çabası. Kaybolma olasılığı elbette çok yüksek. Eskiden o temsiliyetçi bakış açımızda belli bir pratik kavrayışımız vardı: işte sendikal mücadele verilir, mahalle çalışması yapılır, halkevleri vs üzerinden halk bilinçlendirilir falan. Bu pratikler tamamen gündemden kalkmıştır diyemez kimse. Hegelci bir kavramı çağıralım yardımımıza. Hegel koruyarak aşma anlamına gelen Aufheben kavramını kullanır. Yani önceki ilkeler tamamen gündemden kalkıp tamamen yeni ilkeler ortaya çıkmaz. Öncekiler korunur, ve yeninin içinde farklı bir konfigurasyonla yerini alır.

    Sanırım şu konuda hepimiz anlaşırız:

    "Prangalarından başka kaybedecek birşeyi olmayan" fabrika işçisinin örgütlenmesi, bir hareket olması ile bir banka memurunun örgütlenmesi birebir örtüşemez. İki durumdaki özne olma, sınıfsal bilinç oluşturma süreçleri biribirinden çok farklıdır. Bence pekçok olası ayrımdan en önemlisi banka memuru gibi entellektüel/hizmet emeğinin temsiliyetçi bir yaklaşımla örgütlenemeyeceğidir. Entellektüel emek süreç içinde çok daha aktif olmak durumundadır. Bu doğrudan demokrasi taleplerini daha fazla gündeme getiriyor bence.

    İşte devasa soru karşımızda; banka memuru/doktor/mühendis/avukat/öğrenci vs şimdiye kadar ezberlediğimiz klasik pratiklerle örgütlenemezse, nasıl bir alternatif pratikler bütünü arayışı içinde olmalıyız?

    Kanımca bu sorunun önceki sosyalist paradigmada alışık olduğumuz türden bir cevabını hiçbir fani veremez. Zira böyle bir çaba, koca hayatı bütün dinamikleri ile formule etme çabasına benzer (Bu açıdan Nietzsche'nin radikal idealizm eleştirisine kulak vermeliyiz. Hayat bir iki aşkın formüle indirgenemez). Başka bir deyişle dört başı mamur bir "Türkiye Tahlili" oluşturmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Mücadele bence belli ölçüde deneysel ve doğaçlama olmalıdır. Bu yeni çok failli projeksiyona göre hayatın bütün alanları politiktir. Dolayısıyla "politik olan" tanımını terketmeliyiz belki de. Her türlü insani varoluş pratiklerini mücadelenin olası alanı olarak değerlendirmeliyiz. Yani falanca eylem "devrimcidir"/"politiktir" filanca entellektüel alandır gibi ayrımlara gidemeyiz.

    Alternatif pratik bütününü formüllerle ifade etmek imkansız ama Kendimce somut örneklerle betimlemeye çalışınca aklıma şunlar geliyor:

    Hep söylediğim gibi kapitalizm karşısında çok failli bir dünyada bizimkisi gibi bir site farklı varoluşlara sahip özneleri biraraya getiren hareket oluşturma yönünde kurucu bir pratiktir. "Yaw ne farkı var eskiden de dergi/gazete sosyalist mücadelede önemli bir yere sahipti" denebilir. ama bizim sitenin klasik ileteşim anlayışından radikal bir kopuşu ifade ettiğini düşünüyorum. Bir kere bizim sitede bir temsiliyet yok, yazar/okur, öğreten adam ve oğlu ayrımı yok. İletişime araçsal olarak bakmıyoruz. Sitede biraraya gelmeyi somut hayatta organik ilişkilere bir köprü olarak görüyoruz. Post-modern kapitalizmin parçaladığı aslında özne oluşturucu birer kamusal alanlar olan üretim süreçlerinin biraraya getirici yönlerini başka bir düzlemde yeniden kuruyoruz. Bir banka memuru ile bir öğretmen başka ne gibi bir toplumsal alanda bir toplumsal fail oluşturmak üzere biraraya gelebilir ki?

    Buna rağmen siteyi klasik iletişim paradigmasına göre oluşturabilirdik. Örneğin malum örnekleri gibi çarşaf çarşaf miting resimlerini basabilir, sendika haberleri verebilir, bas bas sosyalistliğimizi ifşa ederdik. Etkimiz de malum yine aynı kesimler olurdu. Ama bir Öykü yarışması düzenliyoruz, doğrudan politik olmayan insanlarla farklı kanallar üzerinden de biraraya geliyoruz. Klasik kanalları, kurumları kullanarak asla biraraya gelemeyeceğimiz insanlarla buluşuyoruz. Bir anlamda bir nüve halinde olsa bile, işçi sınıfı gibi bir toplumsal özne olma iddiasını yükseltiyoruz. Kendimizi bir aracı, işçi sınıfının temsilcisi olarak değil bizzat fail olarak ortaya koyuyoruz.

    Kuşkusuz denizde kum tanesi kadar küçük bir etki. Ama henüz etkisiz olsa bile toplumsal parçalanmışlık döneminin maddi koşullarıyla örtüşen bir pratik bu. Dolayısıyla "iradi" çaba gösterildiğinde etkisi de büyüyecektir.

  • onder
    avatar

    HAREKET OLMA

    Mantıksal olarak önsel olan konuyla başlayalım, zira bence diğer bütün başlıkların temel hedefi budur. Yani bir hareket olabilme adına bütün bu tartışmalar yapılır. Hareket olma sosyalist solun üzerinde uzlaştığı belki de yegane başlıktır. Herkez bir hareket olunmasına vurgu yapar, bence ayrımın ortaya çıktığı, zurnanın da zırtladığı yer hareket olmanın araçları, kanalları üzerinedir. Pandora'nın kutusunu açtıran da bu meseledir, yoksa kimse hareket olunmamalı demiyor sanırım. Mesele kimler, hangi "kurucu" pratikleri kullanarak, hangi amaca yönelik olarak hareket olur sorusu.

    Alýntý:
    Öncelikle kapitalizmin içerdiği ve sebep olduğu bütün eşitsizlik ve baskı ilişkilerinin radikal bir sorgulamasını yapacak bir muhalif hareketi hayata geçirmek zorundayız. Bu da öncelikle yukarıda tanımlamaya çalıştığım çerçevede “hareket” olmayı gerektirdiği için basit bir iş değildir.



    Güçlü'nün bu saptamsına tabii ki katılıyorum ama şöyle bir açmaz var bu pasajda: Hareket hem amaç hem araç olarak sunuluyor. Aslında bu "dairesel uslamlama" bir düşünsel zaafı ifade etmiyor. Pradoksal bir durum var burda: Hareket olmak bence gerçekten hem araçtır hem de amaç. Aslında sosyalist solun şimdiye kadar ki temel handikapı bence tam da hareket olmanın bu paradoksal yönünün gözden kaçırılmasıdır. Yani hareket olmanın bu dairesel, yani hem amaç, hem araç olma özelliğinin gözden kaçırılmasıdır. Biraz indirgemeci olma riskini göze alarak iddia edebiliriz ki, sosyalist sol hareket olmayı dairesel değil çizgisel olarak ele aldı. Yani sığ bir nedensellik, sebep-sonuç şeklindeki çizgisel mantığa mahkum etti. İşte önce parti, ya da örgüt şeklinde kurumsal bir yapı ile kendini ifade eden hareket olunur, sonra bu hareket sosyalist devrimi yapmak adına merkezi iktidarı ele geçirmek üzere mücadale eder. Hareket olmanın başlı başına "kurucu" bir mücadele olduğu unutulur. Hareket olma yaşayan bitimsiz bir süreçtir bence. "Tamam hamdolsun hareket olduk artık" denilebilecek lokalize edilebilir bir momenti bence yoktur. Tıpkı devrim gibi hareket olma da "süreklidir".

    Bu noktada devasa bir teorik sorun karşımıza heyula gibi dikiliyor: Hareket'in öznesi kimdir ve hangi pratikler hareket olma açısından "kurucudur" (constitutive). Bu devasa soruya kendi yorumlarımı getirmeden önce, kurucu hareket pratiklerini hiçbir zaman çökelmemesi gerektiğini düşünüyorum. Kurucu (constitutive) karşısında kurulmuş güç (constituted) vardır. Kurulmuş güçün en tipik örneği Devlet'tir. Kurucu güç olarak başlamış bir hareket de zamanla kristalize olup, çökelerek dinamizminin yitirir ve kurulmuş gücün bir örneği haline gelir. Mevcut sosyalist partilerin ve statüko haline gelen devrimler de böyle değil midir?

    Bir sonraki yorumda hareketin öznesi ile ilgili yazıdaki merkezi pasaja geçeceğim.





    Bence son 20-30 yı

  • onder
    avatar

    Oldukça toparlayıcı bir yazı olmuş. Ben özellikle çok önemli bulduğum başlıkların altını yazıyı uzatma riskine rağmen çizmek istiyorum, zira çok önemli buluyorum bunları. Bu başlıklar bence önümüzdeki yıllarda tartışma çerçevemizi oluşturmalı diye düşünüyorum:

    1.

    Alýntý:
    Bu mevzuların (teorik yenilenme adına çok zor kavramların dolaşıma sokulması Ö.K) , sadece bu mevzulardan az biraz anlayan, eskisinden de çok daha az sayıdaki insana yönelen, bir nevi “skolastik” üretebileceği hissindeyim, en azından bu riski taşıdığı kanısındayım.



    2.

    Alýntý:
    Bu kadar yoğun bir iletişim bombardımanının yaşandığı ve bilgi alanlarının çok fazla çeşitlendiği bir dünyada, üstün kabiliyetli ve her şeyi bile sosyalist dehalar beklemek boşunadır. Biz 21. yüzyıl insanları olarak, 19. yüzyılın insanlarına göre hem çok daha fazla şey biliyoruz hem de çok daha fazla kaynağa, çok daha çabuk ulaşabilme avantajına sahibiz. Kolektif olarak ortaya koyabileceklerimiz ve teorik olarak üretebileceklerimiz “ustalar”ın dönemine göre daha büyük bir potansiyele işaret ediyor. Bu potansiyelin, kinetiğe dönüşüp dönüşmemesi ise apayrı bir durumdur



    Alýntý:
    Bizi ancak “kendi kollarımız” ve kolektif bir iradeyle yaratacağımız “duruşumuz” kurtarabilir.



    3.
    Yazının bence çekirdeğini oluşturan en önemli, altının kalın kalın çizilmesi gereken ve şahsen paradigmatik sıçramayı gündeme getiren tez:

    Alýntý:
    Öyleyse solcuların, sosyalistlerin önlerine koymaları gereken esas ve sahici hedef, herhangi bir toplumsal kesimi (işçiler, öğrenciler, kadınlar, Aleviler, Kürtler vs) örgütlemek yerine, kendilerini var edebilecekleri, kendilerini bir hareket olarak kurabilecekleri ilişkileri inşa etmek olmalıdır. Görünürdeki en politik hedef bu olsa gerektir.



    4. Bence çelişik (daha doğrusu circular reasoning dedikleri türden) bir ifadeyle dile getirilmiş olan son derece merkezi hareket olma sorunu. Circular reasoning tanımını eleştirel olarak kullanmıyorum, bence bu hareket olma sorunsalının doğasında var..Daha sonra döneceğim bu konuya.

    Alýntý:
    Öncelikle kapitalizmin içerdiği ve sebep olduğu bütün eşitsizlik ve baskı ilişkilerinin radikal bir sorgulamasını yapacak bir muhalif hareketi hayata geçirmek zorundayız. Bu da öncelikle yukarıda tanımlamaya çalıştığım çerçevede “hareket” olmayı gerektirdiği için basit bir iş değildir.



    Alýntý:

    Hayır, elimizde hazır yanıtlar yok, toplumun sorunlarını bilen ve iktidara geçer geçmez reçetesini uygulamaya başlayacak doktorlar da değiliz. Toplum kapitalizmin elinde ne kadar hastaysa biz de o kadar hastayız. Belki tek avantajımız, hasta olduğumuzu bilmemiz



    5.

    Alýntý:
    Her şeyin fazlasıyla kişiliksizleşip parçalandığı, hayatın tüm alanlarının piyasa tahakkümüne girdiği “küresel çağda”, piyasa sistemi ve kapitalizmin neredeyse, elmanın ağaçtan düşmesi kadar doğal olarak kabul edilmesini sağlayan konsensusu bozmak/bozmaya çabalamak, görülebilecek en devrimci vazifelerden birisi olsa gerek.



    6.

    Alýntý:
    Ben bunun yanı sıra, “bir duruş, bir tavır olarak sosyalist kimlik” tasavvurunu öneriyorum. Hayat tarzlarının taşıyıcısı, insanlardır ve insanların hayata ve olaylara karşı duruşları, tavırları belirleyicidir. Toplumsal bir olay gerçekleştiği zaman, sosyalistlerin bu olay karşısında takınacakları tavır, alacakları tutum öbür insanların gözünde de sabit olmalıdır.



    7. Yazının bence ikinci en önemli tezi:

    Alýntý:
    Sanırım geçen son yirmi yılda kafamıza dank eden en önemli gerçek, “tarihin zorunlu bir akışının olmaması”dır. Yani sosyalizm insanlığın kaçınılmaz kaderi değildir; ancak ve ancak sosyalistler toplumu örgütleyebildikleri ve üstelik bunu dünya çapında başarabildikleri oranda yaklaşabileceğimiz bir hedeftir. Yani “iradi müdahalenin” zorunluluğu bulunmaktadır ve ancak “yaparsak” sosyalizme ulaşabileceğiz.



    Buna ek olarak:

    Alýntý:
    Yine aynı şekilde, işçi sınıfının da, çağımızdaki hali, biçimi ve bölümlenmesiyle, sosyalizm ile zorunlu bir ilişkisi bulunmuyor.



    8.

    Tüm bunları üst üste koyduğumuzda, politik olarak nereden başlamak gerektiği sorusuyla karşılaşıyoruz. Bunun hiçbir şekilde basit bir yanıtı olmamakla beraber, bana öyle geliyor ki, yok edilme tehlikesi yaşayan temel hakların bir başlangıç noktası oluşturabileceğini düşünüyorum. Sağlık ve eğitim bu temel hakların başında gelmektedir. İnsanlık, kitlesel olarak açlık ve evsizlik gibi tehlikeler ile henüz burun buruna gelmediği için, sağlık ve eğitim savunulması gereken temel haklar olarak pozisyonundadır. Bunlara yakın gelecekte, muhtemelen, sağlıklı ve temiz bir suya ulaşma hakkı da eklenecektir. Bu hakların savunulması kuşkusuz sosyalistlerin tek başına başarabileceği bir şey değildir. Ancak ve ancak “aşağıdaki” ve “sıradan” insanların sahiplenmesi koşuluyla bu haklar korunabilir;

    9.

    Alýntý:
    Kuşkusuz dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış olarak duran özgürlükçü, devrimci, reformist sol hareketlerin reddedilmesini gerektiren bir durumda değiliz. Ne Morales ne Chavez ne Marcos ne Fidel ne Bove ne Lafontaine ne Livingstone ne Lula ne de onca eleştirimize rağmen U. Uras’ı bir kenara atacak lükse sahibiz.



    Bu konuları böyle madde madde saptamış olmamız çok öneml. Şimdi ben bu çok önemli başlıklar üzerine kendi yorumlarımı ekleyeceğim.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #16 Önder Kurt 05-05-2009 01:14
Fetekos,

Bazı konularda benden farklı düşünüyor olman elbette "sonraki görüş alış verişimizi kilitlemesin"e yolaçmaz. Bilakis bu istenilen birşeydir. Hatta benim şimdiye kadar yazdıklarım, yani ortodoks solu eleştirimin özü de aslında "aynılaştırmaya " karşı "farklılığı" öne çıkarmaktır. Marxism'de benim eleştirdiğim ortodoks damarın Hegelci kökenlerinden kaynaklandığını düşünüyorum. Malum Hegel'de sağlam bir "Evrensel"ci mantık vardır. Tarihin kesin bir amacı vardır. Bütün herşey "Mutlak Tin" gerçekleşmesini n ara aşamalarıdır. Buna karşın ben Marxist birikime çağdaş felsefenin kaznımlarını eklemleme taraftarıyım; post-yapısalcıl ık, Negri, Deleuze, Foucault vs. Bu düşünürler de ikili diyalektik düşünüşe karşı, "çokluğu", "farklılığı" öne çıkarırlar. Bunlar daha çok "fark" felsefesidir.

Benim pozisyonum -şimdiye kadar yazdıklarımdan açık olması lazım- farklılığı kabul etmek üzerine kurulu. Kanımca "farklılıklar"d an korkmamak lazım.

Aslında bu durum temel ayrım noktalarımızdan birinde de ortaya çıkmıyor mu? Senin sınıf kavrayışın daha çok homojen tek bir "proleter" tanımına dayanıyor. Bense proleteryanın sadece genel bir soyutlama olduğunu, ama özünde çok "farklı" bileşenleri olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla farklı düşünüyor olman beni hiç bozmaz. Aksine ben, ajitatif değil fikirlerini argütmantasyonl ara dayandıran bir ortodoks arkadaşım olmasını hep istedim. Zira ben bu kadar sayfalar dolusu yazarak dile getirdiğim kendi pozisyonumundan bir hayli kuşku duyuyorum. Çağın ideolojik saldırısının etkisinde kalmış olabileceğimden kuşkuluyum. Bu açıdan ben de "Henüz Marx’ın, Engels’in, Lenin’in sunduklarından yeterince yararlanabildiğ imi" sanmıyorum. Ancak ve ancak, "sadece" bu "kurucu babaların" ortaya koydukları külliyata güvenerek çağımızı anlayabileceğim ize inanmıyorum. Gereklidir ama yeterli değildir. Belli bir ulusal karakterimiz vardır ya. Bunun sadece sağ'da olduğunu düşünüyoruz. Hani bir "dış mihraklar" söylemi vardır ya sağda. Benzer komplocu bir mantık solumuzda da var, çağdaş düşünürlere karşı. İşte efendim bunlar aklımızı bulandırmak için burjuvazinin piyasaya sürdüğü satılık kalemlerdir vs söylemi. Klasik teoriyi asla ve asla aşılmış gibi kabul edemeyiz. Bugün Melih Pekdemir'in bir yazısı var:

Alıntı:

http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1187090030&day=04&month=05&year=2009&action=catlist
Altangillerin Mehmet'i "işçi sınıfı artık folklorik bir sınıftır" demiş. İnsanın tepesini attıran iğrenç bir söylem. Melih Abi gereken cevabı vermiş. Çağımızı anlamaya çalışmalıyız diye bu tür saçmalıklara da savrulmamalıyız elbette. Ancak ihtiyatı elden bırakmayacağız diye de paranayok olmayalım. Zihinsel kapasitemize güvenelim. Bak benim çok ciddi bir endişem var, açayım biraz;

Çuvaldızı kendimize batıralım biraz. Tamam dünyada sosyalizmin gerilediği bir çağa denk düştük. Ancak gözden kaçırmayalım, sosyalist mücadelemizde çok ama çok büyük hatalar yapıldı. Öyle çok uzaklara gitmiyorum. Bizim öğrencilik yıllarımızda, kabaca 1985-1995 arasında ODTÜ'de azımsanamayacak bir politizasyon yaşanmıştı. Üstelik iletişimin bu kadar kolay olmadığı (internet cep telefonı yoktu), darbe ertesi bir dönemdi bu. Ancak yaşadığımız şu döneme bir gram bir birikim bırakılamadı. Şu an ODTÜ bildiğim kadarıyla bizim dönemin politizasyonunda çok uzak. Bu başarısızlıkta eski geleneklerin ajitatif sığ ve son derece aceleci politikalarının payı büyüktür.

Neoliberal ideolojinin gerilemeye girdiği, solun muhtemelen yeniden yükselişe girmesinin beklenebileceği önümüzdeki yıllarda benzer hataların yapılacağından endişeliyim. Çünkü gelenekçiler "Ya işte gördünüz, post-modernizm, neoliberalizm çöktü, haklı olduğumuz ortaya çıktı" ajitasyonlarıyla aynı aceleci, sabırsız, rituelistik bir mücadele hattı öne çıkarılabilecektir. Kurucu babalar bize yeter, başkasına ihtiyacımız yok, babadan kalma ideolojimiz bize yeter, bildik örgütlenme modelimize geri dönmeliyiz mantığı bizi bir dolap beygiri gibi daha önce geçtiğimiz kısır döngüne sokar. O yüzden ortodoks yaklaşım teoride doğru bile olsa pratikte nasıl yaşanacağını iyi düşünmek lazım.

Bir iki yanlış anlama üzerine yorumlarımla toparlayayım. Zira çok haklısın bu tartışmaları zamana yaymamız daha iyi olur. Sonuçta farklı düşündüğümüz başlıklar ortaya çıktı. Karşılıklı okumalarımızda birbirimize karşı hangi argümanlarla çıkacağımız daha iyi biliyoruz şimdi. Notlarımızı da ona göre alırız.

Son notlarımla bu tartışmayı başka yazılarda daha derli toplu devam etmek üzere ağlayabiliriz,tabii senin ekleyeceğin son notlar olmazsa.

ETKİLEŞİM Mİ "BİLİNÇ TAŞIMA" MI?

Eğer katı atık işçileriyle ilşikini "başka birçok paylaşıma ek olarak bir teori aktarımı" olarak görüyorsan zerre kadar itirazım olmaz. Benim açımdan bu "bilinç aktarımı" değil "etkileşim"dir. Bu basit bir kavram kaydırması değil. Zira ben "bilinç aktarımı"ndan "bir örgütün kitle çalışması"nı anlıyorum. Yani işçilere bir örgütün/hareketin sorumlusu olarak gidip, onlara gerçekleri gösterip harekete kazanmalarını, bilinen tabiriyle "adam kafalamayı" kastediyorum.

Şöyle demişsin:

Alıntı:
"Ben önce bir insan, sonra da az çok aydın olma yolunda ilerleyen birinin ihtiyaç duyduğu değiştirme, dönüştürme, etki etme, etkilenme etkinliğini, parçası olduğum toplum içerisinde duyumsamak isterim"
İnanır mısın bu pasaj (kullandığın tüm etkin fiillerin önüne "karşılıklı" ibaresini eklemek kaydıyla), benim bir önceki yorumumda bu site etrafında biraraya gelen "biz"e yönelik çözümlemelerimde dile getirmeye çalıştığım şeyin ta kendisiydi. Pasajındaki kiliti kavram şu: "parçası olduğum toplum içerisinde".. Çoşkuyla "Haa İşte Tam Da BU!!!" demek istiyorum. Hakikaten öyle.

Dikkat ettiysen benim en temel itiraz noktam TEMSİLİYET ve DIŞSALLIK. Yani hariçten kendini başkaları için ulvi bir misyonla atamak. Gerçekte ne hissetiklerini bilmeden, nasıl bir yaşamı sürdükleri hakkında aslında hiç bir fikrin olmadan Robin Hood'luğa soyunmak. Gideyim işçilere ajit-pro çekeyim, aydınlatayım partimize kazandıralım mantığı. Katı atık işçileri ile arandaki bağlantının detaylarını bilmiyorum (aklıma gelmişken onlarla kurduğun etkileşimi fotoğraflarla falan bize aktarırsan bence çok iyi olur). Eğer onları parçası olduğun bir toplum olarak görüyorsan kime söz hakkı düşer ki? Benim itirazım güvenlikli Soyak Sitesinde oturup Armutlu'da mahalle çalışması yapmak türünden faaliyetlere. Ya da 5 yıl boyunca yan gelip yatıp, seçim zamanı varoşları örgütlemeye. Benim talebim herkesin bizzat bulunduğu yaşam alanları örgütlemesi, hayatın her anını yabancılaşma ya da dışsallık olmadan örgütlemesi.

Şu bilinen -galiba- Çin atasözü vardır ya: "Yoksula karnını doyurması için balık verme, balık tutmasını öğret". Benzer şekilde farklı işçi gruplarını kafalamaya çalışmaktan ziyade, kendi kurtuluşlarının sadece ve sadece kendi ellerinde olduğunu, çıkarlarının savunusu asla ve asla kimseye havale etmemesi gerektiğini anlatmak. Kendi öz örgütlerini fanatikçe savunmalarını vaaz etmek.

Ha ciddi bir teorik/pratik sorun var. Farklı "bağımsız" öz örgütlenmeler kapitalizme karşı nasıl aynı mecralarda akacaklar aralarında nasıl bir etkileşim olacak? Burda "biz" ile orda kağıt işçileri nasıl ortak platformlarda bir araya geleceğiz, nasıl kollektif bir etkileşim kuracağız. Bu soruya cevabım elbette yok, buna herhangi birinin şimdiden cevap verebileceğini de sanmıyorum. Daha önce de dediğim gibi bu ancak hareketlerin kollektif aklı ile olabilecek birşey.

"DAR" /"GENİŞ" SINIF

Sanırım bir yanlış anlama var, benim senin sınıfı nasıl algıladığını düşündüğüme yönelik. Şöyle demişsin.

"Mesela, diyelim ki ben son derece dar bir sınıf ve özne tanımına sahibim, olmadığımı ve sınıf tanımını hangi kavramlar çerçevesinde hangi katmanları kapsayacak şekilde genişletilmiş olarak kabul ettiğimi açıkladım ama gene de diyelim ki öyleyim, gene de bu “dar” katmanın devindirici, dönüştürücü gücünü az çok seçebiliyorum."

Bilmiyorum nerde böyle bir izlenim verdim. Ama ben senin sınıf kavramını "dar" değil tam aksine aşırı "geniş", çok "genel" olduğunu düşünüyorum. Dikkat edersen torba kavram olarak proleterya kavramı dedim.

Ben aksine sadece sınıf tanımlamaların değil, herhangi bir tanımlamanın olabildiğince "dar", olabildiğince "spesifik" olması taraftarıyım. Genellemelere karşıyım. Çok geniş sınıf tanımlamaları, farklı yapıların özgünlüklerini gözden kaçırır..Mesala önceki yorumumda betimlediğim "biz" ile katı atık işçilerinin, ya da Tuzla işçilerinin aynı özne kategorisi altında toplanabileceğine inanmıyorum.

Bir benzetmeyle, hepimiz genel sosyalist tanımına uyarız. Ama hepimizin bütün davranışları, tepkileri, beğenileri, refleklesleri aynı olamaz. Benzer şekilde kapitalizm bütün emekçilerin zararına olması açısından hepimiz tek bir genel kategori içinde yeralabilirz. Ama her emekçi katmanı kapitalizme tepkisini tamamen aynı süreçlerden geçip, aynı reflekslerle göstermek zorunda değildir.

Ardından gelen satırlarda da

Alıntı:
Bunun karşısına koyulan çok katmanlı, bol pratikli öznenin benim kafamda silikleşmemesi için (üstelik bu katmanlar benim de özne tanımıma giriyor) bu hareketin devindirici gücü, devinim öğesi, yani dikey boyutunu görmeye gereksinmem var.
demişsin. Burda dikey boyuttan ne kastettiğini bilmiyorum.

Neyse..Burda kesiyorum..Fark lılıklarımız bundan sonraki görüş alış verişimiz kilitleyeceğini ben hiç sanmıyorum, zira kolay gerilen biri olmama rağmen bütün farklılıklara rağmen sen tartışma tarzın oldukça yapıcı..Yargıla mıyor, mahkum etmiyor, sıfatlandırmıyo r..Anlamaya ve anlatmaya çalışıyor..Öyle olmasa kesip atar, tartışmaları uzatmazdın..Uma rım bundan sonra da böyle gider.
Alıntı
 
 
0 #15 fetekos 04-05-2009 22:12
Önder,

Ben bu “dava”da ayrışmalardan ziyade ortak yanların vurgulanmasında n yanayım. Elbette temel konuda hemfikiriz, bundan daha fazla mutluluk verecek bir nimet olamaz ve geçen yazımın sonunda belirttiğim gibi sömürüsüz ve insanca yaşam özlemi benim her anlamda, her alanda ortak payda ölçütümdür. Ama bazı konularda ben senin gibi düşünmüyorum gördüğün üzre. Bundan, emin ol, hiç ama hiç rahatsızlık duymuyorum. Umarım sen de duymuyorsundur. Bu durumun, sonraki görüş alış verişimizi kilitlemesini kesinlikle istemem. Zamana yayarak tartışmakta fayda var. Statik tanımlamalar, katı yorumlar yapmaktan kaçınıyorum, böyle geçişsiz açıklamalara da hiç inancım yok zaten. Ama kendimle ilgili bir şeyden çok eminim: Henüz Marx’ın, Engels’in, Lenin’in sunduklarından yeterince yararlanabilmiş değilim. Öğrenmeye ve anlamaya, günümüzü yorumlamaya devam ederken bu potansiyeli azami derecede kullanmak istiyorum. Sana yazmış olduğum sevdiğim bir tespit vardı: Birikimli bir Marxist, bir olgunun iki zıt yönünü birini ya da diğerini yok saymadan yeniden kurgulayabilen kişidir. İşte, bu o kadar kolay bir iş değil ve çokça emek istiyor.

Ben senin okumalarından teorik düzeyde bihaber olduğumdan, bazı şeyleri anlamam için somut göndermeler gerekir sanırım. Mesela, diyelim ki ben son derece dar bir sınıf ve özne tanımına sahibim, olmadığımı ve sınıf tanımını hangi kavramlar çerçevesinde hangi katmanları kapsayacak şekilde genişletilmiş olarak kabul ettiğimi açıkladım ama gene de diyelim ki öyleyim, gene de bu “dar” katmanın devindirici, dönüştürücü gücünü az çok seçebiliyorum. Bunun karşısına koyulan çok katmanlı, bol pratikli öznenin benim kafamda silikleşmemesi için (üstelik bu katmanlar benim de özne tanımıma giriyor) bu hareketin devindirici gücü, devinim öğesi, yani dikey boyutunu görmeye gereksinmem var. Öznenin tarifini şekillendiren nesne ile ilişkisi, başka bir deyişle mücadele içindeki devinimi tanımlanmalı. Kavramsal düzeyin ötesinde bu çok katmanlı kitlenin politik hedefini somut kılacak, onu hayata geçirecek hangi somut ve özgün pratik ya da pratikler söz konusudur, bu kitlenin bir dönüştürücü (ya da yıkıcı mı denmeli) güç olduğunu gerekçelendirec ek argüman ve pratik nedir, bunu somut olarak görmeliyim. Belki sözünü ettiğin öz örgütlenmeden sonraki somut adım. Çünkü önemi tartışmasız olmakla birlikte başlı başına bu, kitlenin devrimci gücünü göstermek üzere kafamda maddi bir şey oluşturmuyor. Bu soruları özellikle sana yönelttiğimden değil, kafamda oluşanları yansıtmak için yazdım.

Bitirmeden;
Bir şeye fazlaca anlam yüklemişsin ama temelde yanılmış da değilsin, buna biraz değinmek istiyorum. Ben önce bir insan, sonra da az çok aydın olma yolunda ilerleyen birinin ihtiyaç duyduğu değiştirme, dönüştürme, etki etme, etkilenme etkinliğini, parçası olduğum toplum içerisinde duyumsamak isterim. Bu, soluk aldığım her ortam için geçerlidir. Dolayısıyla, benim (ya da herhangi birinin) katı atık işçileriyle yapmış olduğum sohbetin içerisinde başka birçok paylaşıma ek olarak bir teori aktarımı barındırmasının , fazlaca bir fayda beklenmese de pek de işlevsiz olacağını, en azından dogmatik bir ders verme şemasında olacağını zannetmiyorum. Birey olarak bizlerin tek tek ya da belli sosyal gruplar içerisindeki insanlar üzerinde etkili olabileceğimize , aynı zamanda onlardan etkilenebileceğ imize inanıyorum. Benim ya da tekil birinin bu sohbeti bir örgütün kitle çalışması niteliğinde değildir. Sana cep telefonunun takım elbisesinden daha ucuz olduğunu belirten arkadaşına canlı emek olgusunu anlatman gibi ben de neden kendilerine işçi demelerinde haklı olduklarını, atıkların mülkiyeti konusundaki düşüncelerimi belirtebilirim. Hatta bunun dışında da düzenlediğimiz bir konferansta, bir atölye çalışmasında ben onlara kapitalizme karşı olmalarını temellendirecek , yorumda sözünü ettiğim kavramlar hakkında görüşlerimi aktarıp onlardan da benim yorumlarımı, gözlemlerimi geliştirecek son derece önemli saptamalar edinebilirim. İşte, bu faydalı bir etkileşim olabilir. Bu, benim edinmiş olduğum sosyalist birikimin belki içinde yaşadığımız ülkeye özgü kültürel, siyasal, yapısal özellikler nedeniyle aydın kesimde doğmasından kaynaklı bir durumdur. Beni onlar karşısında bu nesnel belirlenim dışında ayrıcalıklı kılan hiçbir unsur yoktur. Belki bu, Gramsci’nin ünlü aydın kitle diyalektiğinde olduğu gibi çevremle temas kurma, karşılıklı etkileşim içerisine girme durumunu icra etmemdir. Bu, tek yönlü, tek boyutlu bir etkinlik değildir, benim (ya da herhangi birinin) de buna önce bir insan olarak gereksinimim vardır.

Tabii, sen buradan yola çıkarak “bilinç taşıma” kavramına itiraz ediyorsun. Bu itirazına ben de belli koşullar içerisinde katılıyorum. Yapılmadığını düşündüğüm, “algısal çöküş”ü gerekçelendirdi ğim, bu yukarıdaki “sohbet” değil. Tam da şunun yapılması: Sosyalist oluşumlarda çoğunlukla görüldüğü gibi “sosyalizme gebe işçi sınıfı”na basit, işlevsiz, tek yönlü, etkileşime kapalı, ezberci, senin de deyiminle pedagojik, her iki kesim için de hiçbir faydası bulunmayan “teorik bilgi aktarımı” şeklinde bir kitle faaliyet türü seçilmesi. Ben bunun toplumsal mücadele açısından pek bir anlamı bulunacağını zannetmiyorum. Ayrıca Türkiye’de şu an böyle bir faaliyet için uygun alan kaldığını da düşünmüyorum. Sosyalist oluşum, ilk yorumumda aktardığım gibi bütün etkileşim kanallarını kullanan, yetkin faaliyet alanları yaratabilen ve kitleyle temasını bu kanallar aracılığıyla karşılıklı olarak sürdürebilen bir zemin hazırlamak zorundadır.

Ancak bu sosyalist oluşum için işlevsiz olacağını belirttiğim basit teori aktarımı “bilinç taşıma” kavramı ile aynı şey değil. Bilinç konusuna önceki yorumda azıcık değinmiş ve kapitalizmin gelişiminin nesnel süreçlerinin bir bilinçlenme yaratmadığını belirtmiştim. Bunu söylerken elbette anlamış olacağın gibi Lenin’den ve Rusya’ya özgü durumdan yola çıkmıştım. Lenin’in konuya katkısını, “dışarıdan bilinç” kavramını biliyoruz. Lenin’de bu kavram, tamamen Rusya’ya has bir olgunun getirisidir. Gerçekten kapitalizmin nesnel gelişiminin tek başına bir bilinç oluşturma işlevi için yeterli olmadığı tarihsel olgularla da kanıtlanıyor. İngiltere’de Almanya’ya kıyasla gelişkin bir işçi sınıfı vardı. Buna rağmen, Almanya’da bulunan felsefi birikim, aydını işçi sınıfına taşıdı, aynı şey İngiltere’de olmadı. Rusya’da, diyor Lenin, işçi sınıfı güdüktü ama gelişkin bir sosyal demokrasi geleneği ve politik birikimi vardı ve aydınını gene işçi sınıfına taşıdı. Bence bu, müthiş bir çalışma alanı, beni de fazlasıyla heyecanlandırıy or ama maalesef benim konu hakkında yeterli donanımım yok. Çağrışımlarla ilerleyebiliyor um ancak.

Şimdi Lenin döneminde değiliz elbette. Bu nedenle geleneksel sorunun çözümünde bizim sormamız ve yanıtlamamız gereken birçok karmaşık soru var: “çok temel bakış açısı farklılığımız” ile ilgili bir soru mesela: sınıf bilinci ile sosyalist bilinç aynı şey midir? Buna yanıtlarımızın geçmişten farklı olarak bugün “hayır” olacağına eminim. Mesela bir milliyetçinin, dindar bir işçinin de sınıf bilinci bulunabilir ama sosyalist bilince sahip değildir. Güçlü’nün bugün aktardığı Aysever’in 1 Mayıs yazısında değindiği Hak-İş ve Türk-İş üyelerinin sınıf bilincinden yoksun oldukları iddia edilebilir mi? Sınıf üyelerini oluşturan üst yapısal özellikler bugün 19. yy.’la ve 20.yy’ın başlarına kadar olan dönemle karşılaştırılam ayacak kadar farklı, heterojen bir sınıf yapısıyla karşı karşıyayız. Birçok unsur bu katmanların bütünlüğünü bozmuş durumda. Eskisi gibi sınıf bilincinin sosyalist bilince eşit ya da denk olmadığını görüyoruz. Sınıf bilincinin artık yalnızca dışarıdan kazanılması söz konusu değil. Türlü etmenler sayesinde içeriden de pekala edinilebiliyor. Buraya kadar hiçbir sorun yok. Ama iş sosyalist bilince gelince, böyle düşünmüyorum. Ben “bilinç götürme”, “bilinç taşıma” kavramlarından hoşlanmıyorum. Ne var ki, sınıf bilincinin değil ama sosyalist bilincin kazanılmasının görünüşte dışsal ama tam da temas ettiği unsurla etkileşim düzeyi oldukça yüksek olduğundan içselleşmiş böyle bir eyleyiciye de bir gerek oluşturabileceğ ini zannediyorum. Buna “dışarıdan edindiği/kazand ığı/aldığı sosyalist bilinç” demeyi daha uygun buluyorum. Belki bundan sonra aydının, sosyalist aydının toplumsal işlevi üzerine de düşünmek yerinde olacaktır.

Not: Marx’tan vazgeçmiş olduğunu düşünmediğim, ikinci önerine verdiğim önemden anlaşılmalı. Ama gene de ben vazgeçsem de senin vazgeçmeyeceğin i belirtmen pek sağlam bir güvence oluşturdu :-)
Alıntı
 
 
0 #14 Önder Kurt 03-05-2009 19:39
Yorumlarına cevap vermeye devam edeyim, ama bir yandan okuyup bir yandan cevap vereceğim için kopuk kopuk olabilir.

Alıntı:
Teknolojiye bağlı yeni üretim biçimleri, üretim alanları, emek süreçlerinin yeniden örgütlenmesi, vs. salt zorunlu teknik seçişler değildir. Tam tersine, bu teknolojilerin üretim süreçlerinde kullanımı emeğin köleleştirilmesini kolaylaştıran, denetimini arttıran, sömürü biçimlerini esnekleştiren süreçlerin tamamlayıcısıdır. Dolayısıyla, tüm bu yenilikler bağımsız değişken değildir, sınıf mücadelesinin bizzat göbeğindedir, onun ayrılmaz bir parçasıdır, belirleyeni de bu mücadelenin oluşturduğu zaman ve mekandır.


Bu pasajının hemen hemen aynısını ben söyledim. "Negri: Kitlesel İşçi/Toplumsal İşçi" başlıklı yazımı tekrar değerlendirmeni öneriyorum. O yazının temel tezi yukarıdaki pasajında dile getirdiğin senin tezinle aynı. Bak o yazıda şu lafı etmişim:


Alıntı:
Operaismo okulu hakkinda herhangi bir tanıtıcı metinde, bu akımın tanımlayıcı temel tezlerinden biri olarak şunun altı çizilir;

"Burjuvazi proleteryanın sınıf mücadelesinin kazanımlarına göre kendini sürekli yapılandırır."


Bir başka ifadeyle ilksel olan, ilk hamleyi yapan proleterya, buna karşın kendini yeniden konumlandıran burjuvazidir.
Başka bir yerinde de sınıf mücadelesinin satrancında beyazla oynayan işçi sınıfı, siyahla oynayan burjuvazidir demiştim. Yani ilk hamleyi yapan işçi sınıfı, onun hamlesine göre kendini yeniden yapılandıran, yani ikinci hamleyi yapan burjuvazidir. Ardından şunu demişim:

Alıntı:
Zihnimizin doğal kavrayışına aykırı gelen bir saptamadır bu. Zira sermayenin maddi/ontolojik yasaları, çelişik doğası gereği rekabetçi piyasa ortamında kendini zorunlu olarak dönüştürdüğünü ve proleteryanın da kapitalizmin aldığı yeni biçimlere göre kendi mücadelesini revize ettiğini düşünmeye daha çok meyilliyizdir.
Yani ben de senin ifadenle "Teknolojiye bağlı yeni üretim biçimleri, üretim alanları, emek süreçlerinin yeniden örgütlenmesi, vs. salt zorunlu teknik seçişler değildir" diye düşünüyorum.

Ancak bu, burjuvazinin yaptığı karşı hamleler sonucunda işçi sınıfın kendini içinde bulduğu sınıf savaşımın dinamiklerinin değişmediği anlamına gelmez. Sınıf savaşımı elbette mutlaktır, her daim vardır ama bu hep aynı dinamiklerle var olduğu anlamına gelmez. 19.yüzyıldaki sınıf savaşı, 21.yüzyıldakiyle birebir örtüşmez. 19.yüzyıldan bakarak görülmesi mümkün olmayan tamamen yeni tahakküm biçimleri çıkmıştır. Bu anlamda "teknolojinin gelişmesi hiç bilinmedik temel ilişkilerin ortaya çıkmasına yol açmadığı" fikrine hiç katılamayacağım. Bu konuda ısrarlıysan, Kapital'da Marx'ın analiz ettiği artı-değer analizlerini, örneğin bir otelde beraber çalışan garsonlara, aşçılara, halkla ilişkiler uzmanına, bir banka şubesinde çalışan memurlara, mühendislere, sağlık hizmetlilerine, avukatlara, öğretmenlere, bilgisayar programcılarına vs.vs uygulaman lazım. Zira Marx benim bildiğim kadarıyla emeğin bu türlerinin emek süreçlerinin analizini yapmaz. Ancak bu emek türlerinde çalışan emekçilerin sayısı, Marx'ın Kapital'de analiz ettiği sanayii işçisini sayısını defalarca katlamıştır..Çok farklı düşünebiliriz ama herhalde şunu kabul etmek durumundasın diye düşünüyorum:

Marx bütün kurtuluş projesini, bütün örgütlü mücadele perspektifini, Kapital'de analiz ettiği sanayii işçisi tipinin toplumun ezici çoğunluğu olacağı fikrine dayandırdı. Beklentisi sanayii işçisinin sayısının olabildiğince artacağı fikriydi. Proleterya Diktatörlüğü kavramın dayandığı temel de budur. Lenin'in büyüklüğü bunun illa da böyle olması gerekmediğini göstermekti. İşçi sayısı çok az bir ülkede devrimi örgütledi. Benzer bir durum da bugün bizim karşımızda. Ancak Lenin'inkiden çok daha kompleks bir durumla karşı karşıyayız zira o büyük Narodnik, (Sosyalist Devrimciler), SD hareketinin çok uzun mücadale kazanımları üzerinde Bolşevikleri örgütledi. Türkiye'de böyle güçlü bir sınıfsal mücadele geleneği olmadığı gibi, sınıfsal yapı çok daha parçalı.

Koskoca 3 ciltilik Kapital'de tamamen demir/çelik, devasa tekstil, tersane vs gibi sektörlerde çalışan işçilerin sömürü sürecini analiz etmiş olması, bütün hesaplarını bu tip işçilere dayandırdığını gösterirken, "Yok Hayır, Marx rastgele bu tarz emek süreçlerini analiz etti. Aynı yöntem bulaşıkçılara, bankacılara vs de uygulanabilir" diyemeyiz. Gözlerimizin önünde olup biten gerçekler var; Burjuvaji sınıf mücadelesi geleneği güçlü, dolayısıyla yatırımın yüksek riskli olduğu yerlerden kaçırıyor sınıf-bilinci-oluşturucu sanayii üretimini. Bunları henüz yeterince kapitalizme entegre olamamış 3.dünya ülkelerine kaydırıyor. Kendi merkez ülkelerinde ise, parçalanmış, çok katmanlı hizmet sektörünü öne çıkarıyor. Bu bariz olguları gözlerimiz kapayabilir miyiz?

Şimdi çok temel bir bakış açısı farklılığımıza gelelim:

Alıntı:
Katı atık işçileriyle yaptığımız sohbette onlara artı değer teorisini, paranın dolanım biçimlerini ne yazık ki şimdilik anlatmadık. Ama bu, emekçi sınıflar teorik formasyona uygun değiller, kapitalizmin tarihsel görevlerini tamamladığı ve emeği toplumsallaştırdığı için yerini başka bir sisteme bırakacağını, kapitalist toplumun iktisadi devinim yasasının bunu gösterdiğini anlamazlar anlamına gelmez.
Yapılmadığını, ihmal edildiğini düşündüğün, Türkiye solcuların "algısal çoküş" yaşadığını düşündüğün alan bu mu?

Sevgili Fetekoş, Türkiye ve bütün dünya sosyalistlerinin kesinlikle en iyi bildiği mücadele biçimi tamı tamına da budur. Hatta bildikleri yegane mücadele yöntemi budur. 150 yıllık sosyalist mücadelenin yapageldiği sadece budur. Yaşadığımız zamanlarda hiçbir yükseliş yaratamayan yöntem de bu.

Bu tipik bilinç taşıyıcılığı perspektifidir. Artı-değer teorilerini anlatmakla, dolayısıyla işcilerin bilinçlerinde biryerde gücül bir halde yatan bilinci açığa çıkarmak görevine atanmış kabul edemezsin kendini. Zira bu seninle o katık işçileri arasında eşitsiz ve dışsal bir ilişki yaratır. Kendini anlatan, açıklayan, öğreten; işçileri de söylediklerini uygulayan teba durumuna indirgersin, bu pedagojik bir yaklaşımdır. Kanımca terk edilmesi gereken de tam olarak böyle bir mücadele perspektifidir. İşçilerin kendi zihinsel kapasitelerine, kendi mücadelelerini örgütleme yetilerine güvenmek durumundayız. Doğrudur; "Marx, kütüphanelerde yıllarını harcadığı ekonomi politik teorilerini seçkin akademisyenler okusun diye değil, işçi sınıfı için, onun mücadelesine bilimsel bir temel hazırlamak için ortaya koymuştur", ancak öğretilerini işçilere aktarsı diye bir takım liderleri vekil de tayin etmemiştir. Bence daha çok emekçilerin kendi sorunlarının çözümünü birilerine havale etmeden kendi ellerine almalarını sağlayacak yöntemsel aygıtı sunmak istemiştir. Aksi takdirde onun eseri tefsir yapacak bir ruhban sınıfını gerektiren dinsel bir öğreti haline gelir, ki şu ana kada da bence böyle yaşanmıştır.

Tarih işçilerin/emekçilerin kendi mücadelelerini örgütleyemecek acizler kütlesi olmadığını kanıtlamıştır. Paris Komünü, Sovyetlerin kendiliğinden ortaya çıkması vs gerektiğinde işçi sınıfın kendi mücadele yapılarını kurabildiğini gösterir. Sen istediğin kadar katı atık işçilerine artı-değer teorilerini anlatmaya çalış, onlardan biri olmazsın. Onlardan biri olabilmen için, onların sahip olduğu varoluşa sahip olman gerekir. Boş vakitlerinde onlara artı-değer teorilerini anlatarak mücadelelerini örgütlemelerini sağlayamazsın. Bu bağlamda Güçlü'nün çok önemli saptamasına tekrar vurgu yapayım:

Alıntı:
Öyleyse solcuların, sosyalistlerin önlerine koymaları gereken esas ve sahici hedef, herhangi bir toplumsal kesimi (işçiler, öğrenciler, kadınlar, Aleviler, Kürtler vs) örgütlemek yerine, kendilerini var edebilecekleri, kendilerini bir hareket olarak kurabilecekleri ilişkileri inşa etmek olmalıdır. Görünürdeki en politik hedef bu olsa gerektir.
Bu pasajda demek istenen, herkesin bizzat, fiziksel olarak bulunduğu çevrede, kendi varoluş koşuları içinde "kendisini" örgütlemesidir. Belli bir toplumsal kesim, (kesinlikle kimlik mücadelelerinde n bahsetmiyorum) ancak kendi kendisinin öz örgütlenmesini yaparsa, temsiliyeti mutlak bir biçimde dışlarsa, Sovyetlerin içine düştüğü yozlaşmayı engelleyebilir. Temsiliyetin, vekaletin girdiği yerden sosyalizm çıkar.

Devrim öncesinde Sovyetler nasıl yapılanmıştı? İşçilerin, köylülerin, askerlerin kendi bağımsız sovyetleri vardır. Her bölgenin kendi sovyetleri vardı. Koca ülkeyi devrimci bir duruma getiren de Sovyetlerin bu öz örgütlenmesi idi. Dejenerasyon, temsili merkezi kurumların Sovyetleri yetkisini kendi üzerlerine almarıyla başladı bence. Sovyetlerin ilk zamanlardaki başarısı bence çok net bir biçimde, bilinç birliği kadar mekan birliğinin de önemli olduğunu gösteriyor. Ancak aynı ortak fiziksel varoluş koşullarını paylaşan insanlar toplumsal bir fail olarak ortaya çıkar bence (ideolojik ortaklıkla beraber tabii ki).

Bak somut bir durumdan yola çıkalım. Aşağıdaki analizde, "biz"i yani bu sitede biraraya gelen, pekçok ortak yönü olan belli bir toplumsal kimliği, bir sınıf olarak ortaya koyacağım.

Önce bu "biz"i bir betimlemeye çalışayım:

Biz öğrenciliğinde kaçınılmaz olarak solcu olmus, ardından uzun yıllar iş hayatında geçirmiş, pratik sosyalist mücadele ile bağlantısı nostalji ve romatizm düzeyinde kalmış orta yaşlı bir grup insanız. Haklısın maddi süreçler belirleyicidir, ki bizi de belirlemişlerdi r. "Biz" gelir seviyesi ortalamanın üzerinde insanlarız. Geçim sıkıntımız yok. Boğazımızdan bir ekmek geçsin, çocuklarımız okusun diye Tuzla işçileri gibi resmen kelleyi koltuğa alarak çalışmak zorunda değiliz. Bizzat bu yüzden sosyalistliğimi z de takım tutmanın ötesine pek geçemez, arada bir rakı masasında toplanır, zevkle "ne olacak bu memleketin hali" tartışmaları yapar, gündemdeki güncel olaylar üzerine fikir teatisinde bulunur, eski canlı eylem günlerimizi yaad ederiz. Bizim "maddi" sınıfsal durumumuz bu. Bizi mobilize edecek motivasyonu, "mahalle çalışmaları", "sendikal çalışmalar" vs ile sağlayamazsın. Çünkü "maddi" gerçekliğimiz bizi böyle somut bir mücadeleye zorlamaz. "Maddi" gerçekliğimiz, çocuklarımızı nasıl iyi bir kolejde okutabileceğimi zi, yaz tatilimizi bu sefer nerde geçireceğimizi düşünmeye zorlar sadece. Sınıfsal yapımızın maddi gerçekliği bu. Kapitalist üretim modelinin bize doğrudan bir zararı yok, sömürüldüğümüzü düşünmeyiz. Kapitalizmin rantını yiyoruz biz de. Ama bu kapitalizme karşı olmadığımız anlamına gelmez. Zira sahip olduğumuz birikim sayesinde biliyoruz ki, kapitalizm uzun vadede çıkar yol değildir, çocuklarımız için bir gelecek sunamaz. Toplumun ezici bir çoğunluğu yoksulluk içinde inim inim inlerken, bizim için de güzel bir dünya olamayacağını biliyoruz. Ama bunu bilmek, bizi hemen şu anda mobilize edecek, eyleme zorlayacak kadar direk, dolaysız bir bilinç değildir. Kötü bir gelişme olduğunda küfür ederiz lanet olsun ne olacak bu memleketin hali deriz ama sonra döner bildiğimiz yaşamı sürdürmeye devam ederiz. İyi bir sosyalist hareket çıksa da şu ülkeyi kurtarsa diye bekleriz. Güçlü bir sosyalist kitle partisi çıkarsa oyumuzu vermek için koşarız. Yani kendimizi sahnede değil seyirci koltuklarında görürüz. Hani zaten egemen sosyalist bilincimiz bize toplumu dönüştürecek maddi gücün, "asıl" toplumsal failin işçi sınıfı olduğunu vaaz eder ya, böylece vicdani sorumluluğumuzu da savuşturmuş oluruz. Ne yapalım devrimin öznesi görevinin bilincinde değil, oturup birgün uyanmasını beklemekten başka çare yok. Daha ısrarcı, daha örgütçü olanlarımız beklemez, işçi sınıfını dürtmeye, uyandırmaya çalışır. Ama onlar bile kendilerini fail olarak görmez, dışsal bir özne olarak işçi sınıfını örgütlemeye çalışır.

Şimdi bu yukarıda içinde bulundukları "maddi" sınıfsal varoluş koşullarını betimlediğim "biz" ile ne yapacağız? Bu betimlediğin küçük-burjuva sınıfıdır, işçi sınıfının mücadelesinde belirleyici bir güce sahip değil midir diyeceğiz?
İyi ama klasi jargonun küçük-burjuva diye küçümsediği bu "sınıf" şu yaşadığımız zamanlarda en az klasik işçi sınıfı kadar büyük bir kitle değil mi? Hatta belki de onu bile geçti.

Şimdi bu sınıf sosyalizme nasıl kazanılacak? Katı atık işçileri için uygulanan yöntem bizim için de uygulanabilir mi?

Bu sınıfı bir bütün olarak değil şu site etrafında biraraya gelenler olarak ele alalım, ki tartışma daha sade hale gelsin. Şimdi tanım kümemizi sadece bu siteyle sınırladığın zaman, klasik mücadele yöntemlerinin hiç işe yaramayacağı bence çok daha bariz olarak ortaya çıkıyor. Zira bu sitede biraraya gelenler belli bir birikime sahip, Marxist teoriyi az çok zaten bilen insanlar. Kollektif olarak ortaya çıkarabildikler i sadece bu site, ki onu da hakkını vererek yapamıyoruz. Bilinçse işte bilinç. Ama işte o bilinç kollektif birşeyler üretmek için bir itki sağlayamıyor, bir motivasyon yaratamıyor.

İşte ben diyorum ki, bizim misyonumuz şu içinde bulunduğumuz kendi maddi sınıfsal varoluş koşularımız, kendi gerçekliğimiz içinde, "kendimiz gibi" olanlarla kendimizi kollektif bir hareket olarak yapılandırmaktı r. Bu hareketin, başka hareketlerle, örneğin katı atık işçileriyle kapitalizme karşı nasıl bir ortak mecraya gireceğini şimdiden öngöremeyiz. Eylem pratiklerimizi, bütün olası hareketleri kapsayacak bir mega hareket oluşturmaya odaklayamayız çünkü menzlimiz buna yetmez ve alet çantamızda da böyle çok uzun vadeli bir projeksiyon yapmamızı sağlayacak araçlar yok. Yeteri kadar veriye, ilişkiye, bağlantıya sahip değiliz. Zira bu tür kapsamlı öngörülerde bulunmak, uzun vadeli politikalar geliştirmek ancak kendimiz bir hareket olarak yapılandığımız zaman mümkün olur.

Ha kendimiz bir hareket olarak yapılandırmanın pratikleri nelerdir? Buna tek başına cevap verebilecek biri olamaz. Bu ancak kollektif bir akılla mümkün olabilir. Kollektif bir yaratıcılık, farklı kollektif eylem pratikleri geliştirmek gerekir. Kadim rituellerimiz aşan yeni eylem tarzları, kollektif yaratıcı projeler geliştirmek durumundayız. Ama tüm bunları gerçekleştirebi lmek için, herşeyden önce iletişim ağlarımızı yaymak durumundayız. Bizim gibiler nerde ne yapıyor, bağlantımızı nasıl sıkı tutarız, ilişkilere yenilerini nasıl ekleriz, diğer oluşumlarla (örneğin katı atık işçileriyle) nasıl eklemlenebiliri z, çok farklı kaynaklardan doğup, ana yatakta birleşen akarsu kolları gibi ortak mecrada nasıl birleşebiliriz vs gibi sorulara cevap bulmak, tek bir merkezi süper örgütlenme fantezisi içinde olmaktan çok daha büyük açılımlara sahip gibi görünüyor bana.

Diğerleriyle ortak bir mecrada akmaya başlayabilmemiz için, öncelikle kendi maddi koşullarımızın pınarından taşıp, küçük bir dere olarak akmaya başlamamız gerekir, zira ana nehir yatağı bulunduğumuz noktadan çok uzakta bulunuyor. Öncelikle 3-5, her ne kadarsak artık, kollektif birşeyler üretebilme, ortak hareket edebilme, projeler yaratabilme yetisine sahip olmalıyız. Hele bir bakalım, birlikte iş üretebiliyor muyuz?

Henüz bireysel özel hayatlarında çıkıp bir kollektivite içine dahil olamamış insanlardan, tek bir merkezden yönetilen bir hareketin programına göre disiplinli bir mücadele içinde olmalarını beklemek, ingilizcede "wishful thinking" dedikleri şeyi çağrıştırıyor bende. Mevcut bütün sosyalist yapıların tam olarak yaptıkları da bu..Hadi bir parti kurduk, gelin. Şu anda karşımızda olan yegane projeksiyon, yegane politika bu.. Hadi insanlar akın akın geldi partinize diyelim..Ne yapacaksınız, ortak hiçbir pratikleri,hiçb ir ortak gündelik varoluşu olamayan insanlarla? Birşey yapmalarına gerek yok, bize oy versinler yeter. Ne yapılacaksa biz yaparız.

Bu şablon tutmuyor artık. Bu yaklaşım mobilize etmiyor insanları. Çünkü insanları kendi maddi varoluşları içinde yakalayamıyor, kendi problemlerinin çözümü için değil, dışsal başka toplumsal yapıların çözümü için göreve davet ediyor. Yani gelin sorunlarınızı çözelim değil, gelin yoksulların sorununu çözelim çağrısı yapıyor. İnsanların kendilerinin değil başklarının sorununu çözmeye çağrı yapmak, onlardan peygamber olmalarını, yüce gönüllü olmalarını beklemektir. Bence kendi öz sorunlarımızdan yola çıkarak kendimizi örgütlemek durumundayız.

Kısa kısa cevap vereyim diyorum ama olmuyor. Neyse burda keseyim.
Alıntı
 
 
0 #13 Önder Kurt 03-05-2009 09:53
Fetekoş,

Malum bu tartışma uzadıkça uzar ki beni hiç bozmaz ancak derli toplu yapmaya çalışmak lazım.

Ben yeni başlıklar açmadan sadece bazı yanlış anlamaları düzeltemeye çalışayım zira şu aşamada söyleyebilecekl erimin hepsini tükettim.

Öncelikle şunu belirteyim; en son yorumum çok uzun olduğu için çok fazla imla hatası, dil sürçmeleri falan olmuştu. Bu yüzden defalarca değişklik yaptım, sildim, ekledim vs. Tekrar okursan çok fazla değişiklik olduğunu görebilirsin. Ama sen çok hızlı davranmışsın ve yorumumu ilk biçimiyle sanırım bir yere kopyalamışsın ve ordan alıntı yapmışsın. Yazımın ilk halinde Kapital'ın 2. ve 3. ciltleri Engels tarafından yazılmış dediğimi farkettim ve hemen düzelttim. Tabii ki Engels tarafında yazılmış değil yayınlanmış demek istemiştim. Kapital'in 6 cilt olarak planlandığını da wiki'de şu tanıtım yazısından almıştım ama yanlış yorumlamışım

Alıntı:
http://en.wikipedia.org/wiki/Grundrisse
Burda "all six sections of Marx's economics (of which only one, Das Kapital, ever reached a final form)." diye bir ifade görünce hemen atladım zira benzer bir ifadeyi başka yerde de okuduğumu çok iyi hatırlıyorum. Zaten o yüzden hemen atladım..Sanırım Penguin baskısındaki önsözde geçiyordu..Bulursam aktarırım Kapital'ı Marx'ın şu anda elimizde olan halinden çok daha kapsamlı olarak planladığına dair. Ana mesaj buydu zaten.

İkinci olarak da ben asla ve asla emek/değer teorisi iflas etmiştir demiyorum. Hamdolsun Marxistim. O yüzden kesinlikle

Alıntı:

Dedikleri gerçekleşsin, üretime robotlar hakim olsun da bitsin artık bu canlı emek sömürüsü! Ondan sonra sen sağ ben selamet
ironisi üzerine almam. Bu Taraf'ın falsifikatörlerinin işidir. Marxist teorinin pekçok tezini yanlış yorumluyor olabilirim ama birşeyi çok iyi anladığımı sanıyorum: Canlı emek olmadan artı-değer olmaz. Çok sevdiğim bir örneğim vardır bunun için: Kapitalistler, işçileri tamamen gereksiz hale getirecek, bir ucundan inek verip öteki ucundan sucuk alacakları bir makine icat etseler kullanamazlar, çünkü bu bütün karı öldürür. Çünkü bu makineden çıkacak ürün sadece ölü emek içerir ve artı-değerin kaynağı canlı emek son ürüne katılmış olmaz.

Bir ikinci örnek de bir anım. Birkaç arkadaş biraraya gelmiş sohbet ediyorduk. Bir tanesini elindeki pahallı şirket telefonun gösterip: "Ne ilginç değil mi: Şu insanlığın en yüksek teknolojisini içeren ürün, en ilkel teknoloji ile yapılan bir Armani takım elbiseden daha ucuz" Bunun üzerine ben de "Eeh tabii ki öyle, Telefon otomasyon süreçleri ile üretilir. Son ürünün fiyatına katılan yeni canlı emek çok küçüktür. Fiyatı da içerilen emek miktarı belirlediğine göre fiyatı da böylece düşük olur. Oysa Armani takım elbise daha fazla canlı emek içerir ve fiyatı yüksektir."

Yani ürüne katılan yeni canlı emek yoksa değer de yoktur. Kapitalizmin kendi mezarını kazdığını söyler Marxism. Niye? Tam da bu uzlaşmaz iki eğilim yüzünden. Kapitalizm nispi artı-değer yarışı yüzünden teknolojiyi kullanarak bir tarafından inek verilip diğer tarafından sucuk alınacak makineye üretmeye zorlanır ama diğer yandan da bir metanın üretimine gittikçe daha az işçi emeğinin katılması artı-değer oranını düşürür.

Marxismin ekonomi-politik teorisi değil asli olarak benim kafamda soru işaretleri yaratan. (Hoş son Negri okumam yüzünde orda da soru işaretleri oluştu ama bunlara girmek çok ciddi okumalar yapmayı gerektiriyor). Ben daha çok bu emek/değer analizleri nasıl oluyor da işçi sınıfının devrimci özne olarak çıkmasını gerektiriyor, işte onu anlamıyorum. İşte bu noktada problem var

Yani soru şu; Marxist Teoriye göre İşçi Sınıfı neden Devrimci Özne/Toplumsal Fail olarak ortaya çıkmıştır ve bu nasıl bir örgütlenme modelini doğurmuştur?

Sorum bu ve üzgünüm ama yazdıklarından bir cevap alabilmiş değilim. O yüzden bir kez de Güçlü'nün madde madde yöntemini kullanarak toparlayayım. Böylece belki tartışma daha elle tutulur bir hale gelir:


1. Kapitalist üretim süreci işçileri aynı "fabrika" çatısı altında biraraya getirir ve rekabet koşullarında onların sayılarını sürekli arttırır.

2. Gitttikçe artan sayılarda aynı mekanlarda çalışan "fabrika" işçileri, bu kaçınılmaz/doğal toplumsal ve kollektif varoluşları sayesinde, -en azından potansiyel olarak- bir sınıf bilinci geliştirmeye en uygun kesimdir. Başka hiçbir sınıfsal katman bu kadar büyük bir niceliğe ve homojenliğe sahip değildir.

3. İşçilerin çıkarları bir sınıf olarak aynıdır, aynı koşullarda yaşarlar ve aynı maddi koşullar -materyalist bakış açısı gereği- aynı bilinçleri doğurmak durumunda olduğuna göre, homojen bir sınıf bilinci geliştirirler.

4. Böyle bir toplumsal fail tanımı kendine tekabül eden örgüt modelini doğurur; tıpkı temsil ettiği sınıf gibi örgüt de homojendir, tek bir sınıfı temsil ettiğine göre tek bir merkezi olan bir yapı olmak zorundadır.

5. Sınıf homojen olduğuna göre, doğru ideoloji/politika da tek olmak zorundadır. Sorun doğru analiz yöntemlerini uygulayarak o tek doğru politikanın ne olduğunu saptamaktır.

Şimdi ben yaşadığım çevreye baktığım zaman böyle bir perspektifi doğruluyan olgular görmüyorum. Çok parçalı yapılar görüyorum. İnsanların üretim süreçleri içinde oynadıkları rollerden daha çok, kültürel,etnik, kimlik gibi ikincil unsurların kendilerini nasıl tanımladıklarında belirleyici olduğunu görüyorum.

Neyse dağıldım..Burda keseyim..Sonra devam ederim.

Ha bu arada bir başka noktayı da radikal biçimde yanlış anlamışsın:

Alıntı:
Son olarak, Marx’ı, Engels’i ve Lenin’i bir süreliğine de olsa unutma önerine yokum.
Ben burda görünen yüzey anlamıyla bir talepte bulunmuyordum. Marx'ı yoksaymak mümkün mü ya teessüf ederim, böyle birşey talep etmiş olabilir miyim?

Ben burda bir soyutlama yapmaya davet ediyordum; Yani varsayalım Marx, Engels, Lenin adlı düşünürler bu dünyaya hiç gelmedi. Ne yapacaktık, sömürü diye birşeyin varlığında hiç haberdar olamıyacak mıydık?

Bu soyutlamyı yapma talebimin gerekçesi ise şu;

Dünyanın şu konjuktüründe, dünyanın şu muhafazakar ülkesinde şu bir avuç sosyalist olarak üzerinde düşünmemiz gereken sorunsallar emek/değer teorisini ince detayları mı? Varsayalım 5-10 kişi ıssız bir adaya düştük, hayatta kalmak için gidip Das Kapital'e mi bakacağız?

Şu an, ama gerçekten ŞU AN, karşı karşıya kaldığımız ivedi problemlerin cevabı Marx ya da Lenin'de mi? Ha koca bir kitle partisisindir, güçlü bir örgütsündür, önümüzdeki 5-10 yılın politika stratejisini belirlemeye çalışıyorsundur anlarım. Marx ya da Lenin, 2009 yılının Türkiyesinde oraya buraya dağılmış, tek tük 3-5 sosyalistin nasıl, hangi yöntemler, hangi araçlar kullanarak birbirlerini bulacaklarını, tesadufi tanışıklıkların ı nasıl bir kollektivitiye ve hatta belki bir toplumsal hareketin nüvesine çevirecekleri bilgisinin reçetesini vermez. Zira bu problem Vietnam'da farklı çözülür, Arjantinde farklı, Türkiye'de farklı..

Benim demek istediğim buydu..Yoksa merak etme sen vazgeçsen bile ben vazgeçmem..Anca k o büyük düşünürlerin ettikleri her kelamı da bir vahiy olarak kabul etmem..Seninle nasıl tartışıyorsam onlarla da tartışırım.
Alıntı
 
 
0 #12 fetekos 03-05-2009 05:39
Önder,

Bu iki yorumunu sıraya koyup yazdıklarımdan süreklilik arz eden bir bütün oluşturabilir miyim, bilmiyorum. Sen de yazının dağınık olduğunu belirtmişsin, o halde benimki de öyle olursa kusura bakılmasın artık.

***
İlk yorumunda bilim hakkında yazdıkların bilgilendirici oldu gerçekten. Ancak Marx’ın, Marxismin evrenin tüm parçalarını, toplumun tüm hücrelerinin hareket biçimlerini açıklamak gibi bir işlevi olduğunu zannetmiyorum. Marx’ın ve Kapital’in değeri, 19. yy.da ortaya çıkan sorunları çözmeye yönelmesi değil, günümüze de yanıt olabilmesindedi r. Bunu sağlayan en önemli yönüyse, bu nitelikteki sorunları çözebilmek üzere geliştirilmiş olan “yöntemi”dir. Aksini düşünen varsa, 20.yy. kapitalizminin Marx’ın öngördüğü biçimde gelişmediğini bir iktisatçı olarak çokça okudum ve dinledim ama gene de dinlemeye hazırım. Yazıda özellikle Marx’ın yönteminden bahsettim, gerekli updatelerin bu yöntemi göz ardı etmeden, ona uygun olarak yapılmasının önemini açıkladım. Marxismin pozitivizm olduğu iması varsa yazdıklarımın bir yerinde, hala narkozun etkisinde olduğumu gösterir bu, hiç ciddiye alınmasın, hemen üzerine basılıp geçilsin.

Marxismin senin, benim sorunumuzu çözüp çözemeyeceği hangi sorunumuzu çözmesini beklediğimize bağlı. Marx, insana topyekün bir yaşam kılavuzunu önüne hazır olarak sunmaz ki. Ama dikkat edersek içinde yaşadığımız dünyada geçerli servet edinme biçiminin nasıl yabancılaşmamız a neden olduğunu, ne kadar aksi yönde çırpınsak da davranışlarımız ı, toplumla, insanla ilişkilerimizi nasıl etkilediğini tespit edebiliriz. Dolayısıyla, çağdaş insan toplumunun yaşam olgusunu açıklayan birçok ipucu bulunabilir Marxismde.

“Kurucu babalarımızın yaşadıkları dünyada... temel bilimsel gelişmeler yoktu. TV, Telefon, Uçak, Otomobil, İnternet vs.vs.” sen bunu teknolojik, elektronik vs. hayatı kolaylaştıran yenilikleri Marxismi bir alt üst ediş dinamiği olarak sunmuyorsun elbette. Sunanlar için iki çift lafım var ama: Dünyada milyarlarca insan açlıkla boğuşur, milyarlarcası yoksulluk sınırında yaşamaya mahkum edilirken, eğitim, sağlık hizmetleri çoğu ülke halkı için lüks iken, gelir dağılımı adaletsizliği akıl almaz boyutlara ulaşmışken, dünyanın tüm doğal dengeleri tehdit altındayken, yanı başımızda en ileri medeniyetin acaba ne için en ilkel savaşına tanık olurken, biri kalkıp da dünyanın bilmem neresine 2 saatte gidebilmenin, internette farklı dünyaları keşfetme olanağının nimetlerinden bahsediyorsa, bir de bunu Marxismin, toplumsal mücadelenin önüne koyuyorsa, vay haline!

Gene de aşağıda senden alıntıladıkları ma bir ek vurgu yapmak istiyorum:

“Bütün bunların hepsi sınıf savaşımının dinamiklerini radikal olarak etkilemiş bilimsel ilerlemelerdir.
Ha elbette İnternet icat oldu diye sınıf savaşımının temel dinamikleri değişmemiştir ama bunların olduğu bir dünyada sınıf savaşımı aynı kalamaz.”

Teknolojik gelişmeler şüphesiz sınıf mücadelesini etkilemiştir. Ama senin de bahsettiğin gibi teknolojinin gelişmesi hiç bilinmedik temel ilişkilerin ortaya çıkmasına yol açmaz. Bu yeniliklerin hiçbirisinin kullanımı üretim ilişkilerinin sınırlarını aşamaz. Teknolojiye bağlı yeni üretim biçimleri, üretim alanları, emek süreçlerinin yeniden örgütlenmesi, vs. salt zorunlu teknik seçişler değildir. Tam tersine, bu teknolojilerin üretim süreçlerinde kullanımı emeğin köleleştirilmes ini kolaylaştıran, denetimini arttıran, sömürü biçimlerini esnekleştiren süreçlerin tamamlayıcısıdı r. Dolayısıyla, tüm bu yenilikler bağımsız değişken değildir, sınıf mücadelesinin bizzat göbeğindedir, onun ayrılmaz bir parçasıdır, belirleyeni de bu mücadelenin oluşturduğu zaman ve mekandır. Güçlü’nün aktardığı işyerlerindeki tuvaletlere konması planlanan kart sistemini, gözlerini fazlaca kurcaladığının bankada çalışanın tepesine konan kameradan tespit edilip nedeninin sorgulanmasını düşünelim (Türkiye’de). İşçi hareketi bu saldırılara karşı güçsüzse ve buna karşı koyamıyorsa, bu teknolojik gelişmenin nesnel sonucu falan değildir. Marx “determinizmind en” söz eden “uzman”lar ne gariptir ki sınıf mücadelesinden sıyrılmış bir teknolojik kullanımın fetişizminden kaçınmamaktadır lar. Dedikleri gerçekleşsin, üretime robotlar hakim olsun da bitsin artık bu canlı emek sömürüsü! Ondan sonra sen sağ ben selamet. (Bir gün sosyalizm ütopyasını bırakıp kapitalizm ütopyasına da başlar mıyız acaba? Olur mu olur!)

***
Sovyetler Birliği’nin çöküşünü yalnızca ihanetlere bağlamıyorum. Doğrusu, neden sonuç ilişkisini bu kadar mekanik biçimde kurmam mümkün değil. Bunu dile getirmiştim ama yeterince vurgulayamamışı m demek ki. Birçok maddi sürecin yanı sıra, evet şüphesiz Kruşçev gibi revizyonistleri n oldukça katkısı var ama yalnızca ihanetlerle açıklamak tüm düşünce sistemime aykırıdır. (Fakat iyi ki anımsattın Sovyetleri, Holodomoru bitirmedim ben daha :-) ) Neyse, buradan ulaştığın algısal çöküş iddiama itirazının bu temelinin var olmadığını belirteyim. Tabii bu, gene de tutarsızlık yaptığımı düşünmene engel olmayabilir ama tutarsız olmaktan da korkmam. Israr ediyorum, Türkiye solunda algısal çöküş yaşanıyor. Ama bu Marxismin Türkiye’de gelişememesini yalnız başına açıklamaz. Ben, yalnızca dışsal nedenlerle açıklanmasın demek istedim ve yeni örgütlenmede bir gereğe işaret ettim. Türkiye’de değil, tüm dünyada dışsal nesnel nedenleri ve onların öznele etkisini göz ardı ettiğim çıkmaz buradan. Hem bu ihanet konusunda neden her durumda iyimser olmam gereksin ki? Bana benzetmek gibi olmasın, Engels de Komün’ün ekonomik hatalarından Proudhoncuları sorumlu tutmuş, Komün’ün “Sosyalizmin Proudhoncu ekolü için bir mezar” olduğu değerlendirmesi ni yapmıştı (Fransa’da İç Savaş’a Önsöz galiba). Artık Engels de benim kadar basit çelişkilere düşmemiştir sanırım :-)

***
Kapitalizmin irrasyonalitesi nin öne çıkartılması, iradi süreçlerin vurgulanması, kapitalizmin servet edinme biçiminin yok edilmesi için örgütlenecek toplumsal mücadelenin tamamlayıcısıdı r. Maddi, nesnel süreçlere tercih edilesi, ikame edilesi bir şey değildir. Katı atık işçileriyle yaptığımız sohbette onlara artı değer teorisini, paranın dolanım biçimlerini ne yazık ki şimdilik anlatmadık. Ama bu, emekçi sınıflar teorik formasyona uygun değiller, kapitalizmin tarihsel görevlerini tamamladığı ve emeği toplumsallaştır dığı için yerini başka bir sisteme bırakacağını, kapitalist toplumun iktisadi devinim yasasının bunu gösterdiğini anlamazlar anlamına gelmez. Tersine, Marx, kütüphanelerde yıllarını harcadığı ekonomi politik teorilerini seçkin akademisyenler okusun diye değil, işçi sınıfı için, onun mücadelesine bilimsel bir temel hazırlamak için ortaya koymuştur. Sosyalist devrimin kapitalist toplumun ekonomik çelişkilerinin kaçınılmaz sonucu olduğunu düşündüğü için ekonomik devinim yasalarını incelemeye girişmiştir. Kapital’in önsözünde Alman işçi sınıfının Kapital’e göstermiş olduğu büyük ilginin onun için en büyük ödül olduğunu yazar. Ben şahsen kime, nasıl, nerede, ne anlatmam gerekiyorsa onu anlatmaktan kaçınmayacağım. Buna, kapitalizmin içsel çelişkileri, kriz dinamikleri, değer yasası, soyut emek somut emek, paranın işlevleri, artı-değer teorileri vs. de dahil, su hakkının elimizden alınması, Kaz Dağları’nın yağmalanması konuları, işyerinde tacize uğrayan, saçından sürüklenerek tecavüz edilen, töre cinayetleri vahşetinin kurbanı olan kadınların durumu, penceremin önünde kumru, karga, sokakta kedi, köpek beslememe itiraz eden insanlara canlıların yaşam hakkını savunmak da dahildir. Sosyalizm benim için böylesi bir süreç işidir.

***
Marx’la, eserleriyle ilgili konulara gelince: Açıkçası Marx’ı yorumlamak çok büyük bir iş ve ben bunu tek başıma yapma yeteneğine de cesaretine de sahip değilim. Söylediklerinde n yola çıkarak ve okuduğum kadarıyla Marx’ı izleyerek birkaç şey söyleyeceğim. Ancak bu, tamamen benim henüz oldukça yetersiz kişisel izlenimimdir, edinimimdir ve Marx’ı yanlış ya da eksik yorumlamam katiyen Marx’la, Marxismle ilgili herhangi bir nesnel durumu yansıtmaz.

Şimdi ilerlemeden ekleyeyim:
“Marx'ın Kapital'i yanılmıyorsam 6 cilt planlamasına karşın ancak tek cildini bizzat yayınlandığını, diğer ikisinin de Engels tarafından yazıldığını ekleyelim” demişsin.
Öncelikle ben bildiklerimi aktarayım: Marx, Kapital’i sondan başa doğru, 4. ciltten (Artı-Değer Teorileri) 1. cilde doğru yazdı. 4. cildin metinlerini 1860 başlarında tamamladı, 3. cildin tamamlanması 60 ortalarını buldu. 1864-65 arasında ilk 3 cildi düzenledi. Birinci cilt 1867’de yayınlandı. İkinci cildi 70 ortalarında basıma hazırlayan Engels’ti, Marx’ın ölümünden sonra, 1885’te basılabildi. 3. cildin basım tarihiyse 1894. Bunları Engels’in basıma hazırladığını, biliyoruz, belki katkı da sunmuştur da bizzat yazdığı hakkında nereden bilgi sahibiyiz, bilmiyorum. Öyle olsa da beni bozmaz gerçi.

Marx’ın iktisadi öğretisi, eğer her türlü dogmatik sapmalardan kaçınmak istiyorsak, mutlaka kendi evrimi içerisinde değerlendirilme lidir. Bu iktisadi teori oldukça düzensiz, değişiklikler gösteren bir gelişim sergiler. İşte, biliyoruz ki 1840’lar Marx’ın da Engels’in de tarihsel materyalizmi geliştirdikleri süreçtir. İnsanların iradelerinden bağımsız olarak, maddi üretim ilişkilerini vurguladıkları ve üretici güçlerin gelişiminin bu ilişkilerin belirleyicisi olduğunu tespit ettikleri dönemdir. Bu gözlemler sonucu, toplumun gelişim formasyonlarını üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki etkileşimle açıklarlar. Daha önce burjuva iktisadının yöntemini eleştiren Marx’ın ekonomi alanındaki çalışmaları asıl 1850’nin başında başlar. Uzunca bir süre burjuva iktisatçılarını n çalışmalarını inceler. Ancak birkaç yıl sonra değer ve artı-değer teorilerini ortaya çıkarır. Bu, çok uzasın istemiyorum ama Marx’ın ekonomi politik öğretisini kendi gelişimi içerisinde incelemenin önemini yanlış değerlendirmele re, haksız yergilere karşı vurgulamak istiyorum. İlk dönemdeki iktisat yazını diğerlerinden farklıdır. Mesela 1846’ydı sanırım, Felsefenin Sefaleti’nde Marx’ın emek-değer teorisi Ricardo’nun teorisiyle neredeyse aynıdır. Soyut emek kavramı burada yoktur. Ama gene de “meta olarak emek” artı değer üretir ve buna kapitalist değer yasasına uygun olarak el konulur. Ricardo’nun parayı salt dolaşım aracı olarak gören miktar teorisine dayanan para teorisini de benimser. Ama Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da miktar teorisini, Proudhon’un para teorisini müthiş bir şekilde eleştirir, paranın işlevini kapitalist üretim ilişkileri kavramıyla açıklar. 1850’lere kadar burjuva iktisadının terminolojisini kullanır. Bu dönemden sonra ekonomi politik alanındaki değişimini kendisi de Katkı’da açıklar ve iktisat incelemelerine ancak 1850’de Londra’da dönebildiğini, British Museum’da toplanmış ekonomi politik tarihi malzemesinin bolluğunun, burjuva toplumu gözlemek için Londra’nın uygun mekanı sağlamasının, Kalifornia ve Avustralya altınının bulunmasının ve burjuva toplumunun yeni gelişme aşamasının onu yeniden işe başlamaya sevk ettiğini belirtir (Katkı Önsöz). İlk kez değer ve artı-değer teorilerini bildiğim kadarıyla Grundrisse’te formülize eder.

Sen burada bahsettikten sonra Grundrisse’i hızlıca ve etkinsiz bir şekilde okumuş olduğumu fark ettim. Anımsadığım kadarıyla çevirisi rahatsız etmişti beni. Sonra Kapital’in büyüsü sarınca bir daha da dönmedim. Kesin yeniden okumalı. İsmini verdiğin iki metni de okuduğumu anımsamıyorum. Bahsettiklerini anlayabilmem için okumam lazım.

“(Grundrisse edit edilmemiş, taslak halindeki fragmanlarmış. Ancak her iki metinde de Marx'ın bilinen analizlerinin çerçevesinin dışına çıkan görüşler dile getiriliyormuş) , Marx'ın emek-değer teorisini oluşturma esnasında çok ama çok zorlandığını, ve yine de muhtemelen istediği gibi sonuçlandırılam amış, çok sancılı bir süreç olduğunu kanıtlıyor.”

Marx, Grundrisse’te genel çerçevesinin dışına çıkmasından ziyade, yukarıda sözünü ettiğim gibi, değer ve artı değer teorilerini ilk kez formülize ediyor, değer teorisinden artı değer teorisine geçişi gerçekleştiriyo r. Değer teorisi Grundrisse’te verildiği şeklinde bile bana eksik kalmış bir teori izlenimi vermedi. Marx, Ricardo’nun emek zamanı ölçütünü aşıyor, kapitalist üretim tarzında toplumsal emeğin kendine has niteliğine ilişkin gerekli emek zamanından söz ediyor. Buna ek olarak, değer fiyat ayrıştırmasını gerçekleştiriyo r. Gene Grundrisse’te değer kavramına bir katkısı da “meta üreticisi emeğin ikili karakteri”dir, soyut, somut emek. Bunları yaparken eminim zorlanmıştır Önder ama, haydi biraz ajitatif olsun, çıkardıkları derginin kapatılmadan önceki son sayısında, henüz yıl 1849, “ Son sözlerimiz her zaman ve her yerde işçi sınıfının kurtuluşu olacaktır” diyen Marx ve Engels, bu zorluğun devrimci gönüllüleridirl er.

Marx’ın değer teorisi hakkında bir Alman burjuva iktisatçısının can alıcı ve çok dikkat çekici bir itirafını aktararak kapatayım konuyu:

“Marx’a karşı mücadele verenlerin tüm görevleri değer kuramının çürütülmesi olmalıdır, çünkü bir kez bu aksiyom benimsenince Marx’ın en katı mantıkla çıkarmış olduğu tüm sonuçları kabul etmek gerekecektir.”

***
“Ama bu ekonomi-politiğ in alanıdır, o mükemmel ekonomi politiğin özne oluşturucu süreçleri hakkında çok fazla şey söylemez, söyleyemezdi de zaten... Böylesine devasa problemler karşısında bile kitlesel bir fail çıkmıyorsa ne zaman çıkacak?”

Eğer söylemek istediğin, kapitalizmin gelişiminin nesnel süreçlerinin bir bilinçlenme yaratmadığıysa, katılıyorum sana. Ama unutmayalım ki, Marxismde doğrudan doğruya bilinç değil, onu oluşturan maddi temeller ortaya konur. Bilinç oluşumuysa, ödüm patlıyor bilinemezciliğe düşmekten ama bence bitmemiş ve tamamlanmayacak bir süreç. Ama kastettiğin hareketin öncü gücü ise, Marx bu gücü açıkça gösterir. Bu güç proleteryadır. “...ve zorunlu olarak, bütün öteki sınıflara karşı en açık bir muhalefet durumunda bulunan bir sınıf doğar, bu sınıf, toplum üyelerinin çoğunluğunun meydana getirdikleri bir sınıftır; köklü bir devrim zorunluluğunun bilinci, komünist bir bilinç olan ve elbette ki kendileri de, bu sınıfın durumunu gösterdikleri zaman başka sınıflarda da oluşabilen bu bilinç, bu sınıfın içinden fışkırır...” Marx, toplumun diğer kesimlerinde komünist bilincin kaynağı olarak proleteryanın konumunu gösteriyor. Kapitalist sistemin işleyişinin analizine de proleteryanın özgül konumundan, daha doğrusu, öncelikli tespiti olan proleteryanın tarihsel misyonundan hareketle başlıyor. Bir yerde sormuştun, Marx, artı değer analizine başlamadan çok önce özneyi belirtiyor ve artı değer analizi de dahil tüm devrimcileştiri lmiş ekonomi politiği işçi sınıfına sunuyor.

“Marx'ın Toplumsal fail olarak İşçi Sınıfını toplumsal fail olarak seçmesinin gerekçesi nedir?... Bu aynı mekanlar içinde birarada yaşayan işçi sınıfı kitlesinin sürekli artan nicel gücü, devrimin asli öznesi olarak çıkmasının temel nedenidir.”

Önce ilk kısmı: Bir bütün olarak toplumun içinde barındırdığı ilişki ve çelişkiler yansımasını tam olarak proleteryanın konumunda bulur. Bununla kalmaz, bu çelişkileri çözecek, bütünü dönüştürecek olan da çelişkilerin bağrındakidir. Hegel’in Hukuk Felsefesine Katkı’da Marx konumu net açıklıyor:

“radikal zincirlere vurulmuş bir sınıfın, bir burjuva-sivil toplum sınıfı olmayan bir sivil toplum sınıfının, bütün toplumsal sınıfların yıkılmasını oluşturan bir toplumsal sınıfın, acılarının evrenselliği ile evrensel bir niteliğe sahip bulunan ve özel bir haksızlığa değil ama haksızlığın kendisine uğratıldığı için özel hak istemeyen, artık tarihsel bir nitelikle değil ama yalnızca insanal nitelikle övünen... kısacası, insanın bütünsel yitimi olan ve öyleyse insanın bütünsel bir yeniden fethi olmadıkça kendini yeniden fethedemeyen bir alanın oluşmasında yatıyor. Toplumun özel bir sınıf içinde gerçekleşen bu yıkımını, proletarya oluşturuyor.”

“...proleterya toplumun özel bir sınıf olarak çözülüşüdür”

İkinci kısmın ikinci saptaması (nicel güç):
Burada yanlışlanacak bir şey göremedim. Nicel güç önemlidir tabii. Ama buradan ulaştığın saptama için varsaydığın işçi sınıfı tanımı gene büyük sanayiyi kapsamış yalnızca. Dolayısıyla sınıf tanımına biraz daha değineyim. Sanayi işçisinin yanı sıra üretim araçlarından yoksun, harcadığı emeğin karşılığı ödenmediği için sömürülen proleterleşmiş hizmet sektörü çalışanları, emekliler, kamu çalışanları, enformel sektör çalışanları, yedek işçi ordusu vs. sınıf bölmelerini oluşturur (Dolayısıyla bir hayli kalabalık bir kitledir). Bu katmanlar mücadele içerisinde birbirlerine yakınlık ve uzaklıkları belirlenecek unsurlardır.

İkinci kısmın birinci saptaması (aynı mekanlar):
Hobsbawm’a ait new left review’da yayınlanmış bir makale var. O da senin belirttiğine benzer bir şeyi ifade ediyor yazısında. Metin var bende ama şu an yanımda değil, pdf halde bulursam isteyene gönderirim. Gayet güzel bir makale. Ona göre, anımsadığım kadarıyla 19.yy.’da sınıf bilinci belirttiğin gibi geniş sanayi kentlerinde yaşayan işçiler arasında gelişkin iken, dağınık yaşadıkları metropollerde daha zayıf. Evet, doğru bir tespit bence de. Ama bu da o ünlü mücadelenin bir parçası değil mi? Bu bir arada olma durumunu yok etmek için türlü politikalar uygulamaz mı karşı sınıf? Buralarda örgütlenme de buna göre biçim alacaktır sanırım.

Son olarak, Marx’ı, Engels’i ve Lenin’i bir süreliğine de olsa unutma önerine yokum. Kapital’i, Grundrisse’i, Doğanın Diyalektiğini, vs. kolektif olarak okuma ve çalışma önerine sonuna kadar varım!

"Sömürüsüz ve daha insanca bir dünya ütopyası"na sahip olan herkesle bir yerde buluşulur.
Yeter ki “biraz da biz ölelim” de-me-ye-lim!
Alıntı
 
 
0 #11 Önder Kurt 02-05-2009 03:36
Fetekoş,

Bu yorumda da senden farklı düşündüğüm tikel teorik konularla ilgili görüşlerimi dile getireceğim. Tümdengelimli bir yöntem izleyeceğim; tümdengeleceğim çıkış noktası ise çok önemli bir ortak saptama olacak;

Alıntı:
Mücadele alanı anlamındaysa, örgüt, parti, sendika kapsamını aşan, siyasete doğrudan katılımı bulunmayan dinamikleri etkin kılacak bir çalışma alanı belirlemek son derece önemli. Her ne kadar Türkiye örgüt çöplüğü görüntüsüne sahip olsa da örgütlenmenin gerekliliği konusunda bir şüphem bulunmuyor ama basit bir parti programına indirgenmiş belli sistematiklerin projeksiyonu olma niteliğinden öte bir şey anlatamayan söylemlerle değil, yepyeni, kapsamlı, işlevli, yetkin, entelektüel bir dünya görüşü kazandırmaya yönelik kanallar, alanlar geliştirilmek zorunda
Bu çok önemli, harfi harfine katıldığım, hatta diyebilirim ki benim politik duruşumun ideal bir özeti olan ama maalesef inanılmaz ölçülerde zor bir misyon. Bu öylesine devasa bir talep ki bunu başarmak devrim yapmaktan daha küçük çaplı bir başarı olmaz.

Şimdi bu talebi yükselttiğimize göre demek ki şimdiye kadar bu yapılmamış. İşte tümdengelişe başlayacağım yer burası. Yani soru şu: Türkiye sosyalist hareketi şimdiye kadar bu talebi niye gerçekleştiremedi?

İşin ilginç tarafı bu soru Sovyetlerin niye çöktüğü sorusuna da benziyor. Sovyetlerin çöküşüne senin yaklaşımını az çok biliyorum; Sen -yanlışsam düzeltirsin umarım- Sovyetlerin çöküşünü Lenin'den ya da Stalin'den sonra gündeme gelen teorik sapmaya bağlıyorsun. Yani marksizm içindeki klasik revizyonizm eleştirisi içinde düşünüyorsun. Başka bir ifadeyle teorinin özünde yanlış/eksik olan birşeylerin varlığına yani "nesnel" nedenlere değil, bir takım bozguncuların revizyonistlerin ihanetine bağlıyorsun. Ve böylece son yorumundaki şu görüşlerinle hafif bir çelişkiye giriyorsun bence:

Alıntı:
Marx’ın bütüncül çerçevesini yok sayıp Marx’ı bir “ahlakçı”, bir “hümanist” olarak algılayan yaklaşımlarsa (şimdi aklıma gelen bir örnek: Belge’nin, yeni değil çok önceleri, Marx’ın “aslında moralist bir yazar” olduğunu belirtmesi gibi) Marxism adına iş görmeden de pekala günümüz sorunlarına çare arayabilirler.
Yukarıdaki pasajda Marx'ın "ahlakçı", "hümanist" algılanışını eleştiriyorsun ama Sovyetlerin çöküşünü bir takım hainlerin ihanetine bağlayarak kendi deyiminle devrim sürecini "“yalnızca” öznel-iradeci" dinamiklerle ilintilendirip, kendin ahlakçı, hümanist (insanların maddi süreçlerden daha etkili olması anlamında hümanist) bir yaklaşım sergilemiyor musun?. Neyse konu bu değil ama bence benzer bir yaklaşımı, yukarıda dile getirdiğin talebi Türkiye sosyalist hareketinin gerçekleştirememesini açıklarken de gösteriyorsun;

Alıntı:
Köklü bir Marksist kültürün bulunmadığını düşündüğüm sol tarihimizde ben ciddi bir algısal iflas yaşanmış olduğunu görüyorum.
Nasıl Sovyetlerin çöküşünü bir takım kötü niyetlilerin iktidarı ele geçirmesine bağlıyorsan burda da "algısal iflasa" bağlıyorsun. Yani yanılmaz bir klasik teori vardır, sorun onda olamaz, son dönemlerdeki teorik sapmalardan kaynaklanan bir yolunu, yönünü kaybetme sözkonusudur.

Bence bu yaklaşım tam da şu anda egemen gelenekçi solun "ahlakçı" pozisyonudur. Bizim solumuz aslında en ahlakçı olan değil midir? Yalnız biz ahlak eleştirisini kapitalizme yöneltirken onlar kendilerinden olmayan diğer sosyalistlere yöneltiyorlar. Onların yaklaşımı tam da bu. Teorimizde yanlış olan hiçbirşey yoktur, sorun insanların o teoriye yeterince sahiplenmemesidir, sosyalist ilkelere ihanet etmeleridir.

Şimdi bu bakış açısına basitçe şöyle karşı çıkılabilir;

Eğer bizde yeterince "marksist birikim" yok diye, ya da "algısal iflas" nedeniyle sosyalizm güdük kaldiysa, neden diğer hiçbir ülkede de sosyalizm artık iktidarda değil (Küba'yı tenzih ederek) ya da marxist hareketin çok güçlü olduğu herhangi bir ülkeden bahsedemiyoruz? Benim bir iddiam var, parantez içinde onu dile getireyim; İnsanlık henüz Marx'ın öngördüğü biçimde tek bir sosyalist devrim yapabilmiş değildir. Marx'ın bizzat kendisi Rusya'yı olası bir devrim ülkesi adayları listesinden çıkarmıştı. 20.yüzyıl "devrimlerinin" tamamı da işçi değil, ulusal kurtuluş hareketleriyle bulaşık devrimler ya da köylü devrimleriydi..Neyse bunlar hep ana konudan saptırabilir bizi. Tümdengelimi başlatan sorumu yinleyim: Yükselttiğin talebi Türkiye sosyalist hareketi niye gerçekleştirememiştir?

Bu soruya cevabı ben senin gibi marksist birikimin az olması gibi "öznel" faktörlerde aramıyorum. Bence problem çok daha yapısal, teorinin temel yapıtaşlarındaki problemlerle ilintili. Bolşevikler bence -Lenin'in işçinin yanına köylüyü eklemesi dışında- tamamen "teoriyi" takip etmişlerdir. Bu açıdan başarısız da olmamışlardır. Negri'nin mükemmel bir saptaması var, çerçeveleyip koyuyorum buraya:

Alıntı:
"Sovyetler başarısız olduğu için çökmedi, aksine aşırı başarılı olduğu için çöktü" A.Negri.
Ne ifade eder bu? Ben şunu anlıyorum; Sosyalizm gelişmeci, modernleşmeci okul içinde kalınarak yaşandı ki bu da Lenin ya da Stalin suçu değil, bizzat Marxismin yapılanışından kaynaklanıyor. Marxism üretici güçler üzerindeki özel mülkiyet boyunduruğunu kaldırıp, onları sınırsızca geliştirmekle sınırlı birşey olarak algılandı. Yabancılaştırıcı çalışma pratikleri aşılamadı, "angarya işin" yerine "yaratıcı/üretici iş" konulamadı. Bu bence en az sömürü kadar aşılması gereken merkezi bir sorunsaldır, ki yaşadığımız zamanlarda yabancılaşma kanımca sömürüden çok daha derin bir problemdir. Dolayısıyla kapitalizme karşı çok daha etkili bir muhalefetin örgütlenmesine olanak verir. Bu yabancılaşma/sömürü alternatiflerini not edelim başka yazılarda da döneceğim.

Şimdi şunu soruyorum; Klasik külliyatta en az sömürü kadar yabancılaşmayı ele alan hangi eser vardır? Benim bildiğim "1844 Elyazmaları" vardır ki o da genç Marx tarafından yazılmış ve bildiğim kadarıyla Marx bu konuya bir daha asla geri dönmemiştir.

Marx'tan sonra Georgy Lukacs "Tarih ve Sınıf Bilinci"nde ele alıyor konuyu. Lukacs da daha sonra Frankfut Okulu'nu etkiliyor. Yani şöyle bir baktığın zaman, kapitalizme karşı böylesine önemli bir eleştiri resmen defteri dürülüp rafa kaldırılıyor. Lukacs nerdeyse afaroz ediliyor ve adam daha sonra çaresiz kalıp kendi kendini mahkum ediyor.

İddiam şu; Marxist teori taa en başından sömürüye odaklandı, yabancılaşmayı aşmak rafa kaldırdı. Yabancılaşma devrim sonrasına ertelendi, ki Sovyet deneyiminde modernleşmeci, sanayileşmeci gelişme mantığı yüzünden devrim sonrasında da aşılamadı. Bütün muhalefet sömürü üzerine odaklandı. Tamam kapitalist üretim mantığı içinde kalınarak yabancılaşma aşılamaz, ama bu yabancılaşma sayesinde bir ideolojik hegemonya kurulamayacağı (gramscici anlamda) sonucunu doğuramaz. Nasıl dinler cennet vaadiyle bir ideolojik bir odak oluşturabiliyorlarsa yabancılaşmanın aşılması vaadi de anti-kapitalist bir muhalefet kurmak için gereken eleştirelliği yaratır.

Sömürü sosyalist muhalefeti örgütleyici yegane eleştiri olageldi ama sömürünün analizi toplumsal failin oluşması mekanizmasını tam olarak açıklayabildi mi?

Şimdi bu geçiş üzerine düşünelim biraz. Şunu iddia ediyorum ben; sömürünün kusursuz analizi başka birşeydir, toplumsal failin nasıl oluştuğunu analiz etmek başka. Bu ikisi arasındaki geçiş üzerine düşünüyor muyuz?

Marxismin üç saç ayağı üzerinde yükseldiği söylenir;
İngiliz Ekonomi-Politiği (Smith, Ricardo), Alman İdeolojisi ya da Felsefesi(Hegel/Feuerbach) ve Fransız Sosyalizmi (Saint-Simon, Fourier).

Bu üç kaynak arasındaki geçişleri, birbirlerini nasıl etkilediklerini biliyor muyuz?

Kapital'i sen de okuyorsun. Orda proleteryanın bir toplumsal fail olarak çıkmasını, devrimin öznesi olarak çıkışını analiz eder mi? Artı-değer analizinden proleteryanın özne olarak çıkışına geçişin nasıl olduğunu açıklıyor mu? Ben hatırlamıyorum. Eğer sen denk geldiysen bizimle paylaşsan çok iyi olur.

Marxismin 3 saç ayağından İngiliz Ekonomi-Politiği içinde emek/değer analizini yapar, emek sömürüsünü ortaya koyar. Toplumsal fail olarak proleteryanın bilinçli bir sınıf şeklinde çıkışı ise diğer iki saç ayağında analiz edilir. Ancak bu iki ayak ekonomi-politik kadar detaylı incelenememiştir ve bildiğim kadarıyla Engels de bunu dolaylı yoldan itiraf etmiştir. Sanıyorum "yükselen mücadelenin acil devrimci gerekleri yüzünden teorimizi farklı disiplinlere uygulamakta yetersiz kaldık" gibi birşey söylemiş.

Ekonomi-politik devrimin öznesi olarak bir sınıfın ortaya çıkışının dinamiklerini analiz etmek için yeterli değildir. Yani sömürünün varlığı devrimci öznenin çıkışının garantisini sunmaz. Öyle olsaydı serflerin ya da kölelerin de devrimci özne olmasından bahsedebilmemiz gerekirdi.

Sömürü devrimci öznenin oluşumunda "gerekli" (başka bir ifadeyle "nesnel") koşuldur ama hem gerekli hem yeterli koşul değildir. Fransız Sosyalizmi (ve sanıyorum ayrıca Alman ideolojisi) üzerinden de işin "öznel"/iradi böyutu devreye girer. Marxismin ekonomi-politik boyutu tarihsel olmayabilir yani zamanla değişmeyebilir (ki ben bundan da kuşkuluyum), sabit yönü bu olabilir Ama Alman İdeolojisi ve Fransız Sosyalizmi ayaklarına geldiğimiz zaman işin rengi çok değişir. Bir kere Marx'in en büyük felsefi temeli olan Hegel gündeme geldiği anda zaten çok hiddetli, sonu gelmez felsefi tartışmaların ortasında buluruz kendimizi, zira Marxismdeki "Tarihin kendi bağımsız bir aklı vardır" fikri, yani "tarihin zorunlu akışı olduğu fikrinin" çıktığı yer burasıdır. İşte Tarihin bütün akışı "Mutlak Tin"in kademe kademe kendisini realize etmesidir. Sonuç, başlangıç içinde ta en başından içerilir.

Bu iki ayak, Fransız Sosyalizmi ve Alman İdeolijisi, belki de ekonomi-politiğin nesnel çözümlemelerini arkasına alarak mücadelenin toplumsal fail oluşturucu dinamiklerini açıklamakta kullanılır. Hegel'deki Mutlak Tin gider Marx'taki proleterya gelir.

Zizek Lenin'i çok tutar. Tam da toplumsal failin oluşumunu ekonomi-politik analizlerinden bağımsızlaştırdığı için değil midir Lenin'in büyüklüğü? Marx'ta devrimin öznesi bellidir; Sanayi işçisi. Köylü de nerden çıktı.? Kapital'da tek bir yerde köylü geçiyor mu? Ben hatırlamıyorum, okumam üzerinden çok zaman geçti.

Biraz provakatif bir ifade olacak ama Marx'a referansla Lenin en büyük revizyonisttir. Menşeviklerle, Kautsky ile tam da marxismin ortodoks kavranışı sebebiyle çatışmıyor muydu? Lenin'in rakipleri "sosyalist bir işçi devrimi için Rusya'da kapitalizm yeterince gelişmemiştir, dolayısıyla ilk görevimiz burjuva devrimi yapmaktır" diyorlardı, ki "kitaba" bakılacak olursa haksız da değillerdi. Zizek, "Lenin'in karşı karşıya olduğu durumla bizim karşı karşıya olduğumuz durum birbirine çok benziyor, o yüzden Lenin'e tekrar dönmemiz gerekir" der. Sonuna kadar katılıyorum. Biz de Lenin gibi daha önce karşılaşılmamış bir durumla yüz yüzeyiz.

Lenin'in yaptığı sıçramayı yapmak durumundayız. Niye? Bizim de karşımızda yeni devrimin öznesi olacak bir toplumsal faili tanımlamak ve göreve çağırmak misyonu var. Menşevikler gibi kapitalizmin proleteryayı yeterince pişirmesini bekleyemeyiz. Lenin nasıl Narodnik hareketin muazzam mücadelesini "bunlar teoriye uymuyor, bunlar işçi değil" diyerek dışlamayıp Bolşevik devrime eklemlediyse, bugün de bizler karşımıza çıkacak her olası toplumsal muhalefet olasılığını sosyalizmle buluşturmak zorundayız.

Şunu sorayım: Marx'ın Toplumsal fail olarak İşçi Sınıfını seçmesinin gerekçesi nedir? Bir hayli indirgemeci, şematik olacağını bilerek, tartışmayı basitleştirmek adına ben gerekçeyi şöyle özetliyorum:

Artı-değer sabit kalmaz. Yani kapitalist "tatmin edici bir artı-değer seviyesini tutturdum, bu bana hayli hayli yeter" deyip kanaatkar olamaz. Daha doğrusu kanaatkar olsa bile o tatmin olduğu artı-değer seviyesini sabit tutamaz. Zira pazardaki yegane kapitalist kendisi değildir. Bir başka kapitalist pazara girer, aynı metayı daha üretken bir alet kullanarak daha ucuza mal eder ve bir nispi-artı değer sağlar ve pazarda avantajı ele geçirir, önceki kapitalistimiz geride kalmamak için aynı emek üretkenliği seviyesini yakalamak zorundadır. Ama teknolojiyi devreye soktukça sermaye bileşimi değişir, sabit sermaye, değişken sermayeye oranla sürekli artar. Ancak artı-değer değişken sermaye, yani işci emeğine ödenen ücret üzerinde yapılan gasptan doğar. Artan teknolojik bileşim fabrika ölçeğini sürekli arttırır (klasik azalan karlar yasası: aynı toplam kar miktarını yakalamak için, sabit sermayaye oranla payı azalan değişken sermayeyi sürekli arttırmak, böylece fabrika ölçeğini büyütmek). Dolayısıyla işçi sınıfını kitlesel olarak sınırsızca büyütmek zorunda kalır. Nispi-artı değer yarışı fabrika ölçeğini büyütür, ama artan fabrika ölçeği de işçi kitlesini büyüttükçe büyütür. Ve böylece ortaya devasa bir işçi kitlesi çıkar. Bu işçiler aynı büyük ölçekli fabrika içinde üretim yapar, hatta iş dışında da aynı gettolarda birarada yaşar. Bu aynı mekanlar içinde birarada yaşayan işçi sınıfı kitlesinin sürekli artan nicel gücü, devrimin asli öznesi olarak çıkmasının temel nedenidir.

Benim tezim bu. Yanlışlanmayı dört gözle bekliyorum.

Bu tezi doğrulamak için en büyük kanıtım da "proleterya diktatörlüğü" kavramıdır. Neden, bu kadar itici tınıları olmasına rağmen, sanki başka bir kavram yokmuş gibi "proleterya diktatörlüğü" seçilmiştir. Politik rakiplerimiz haklı olarak "siz açıkca bir diktatörlük istiyorsunuz" demogojisi yaptıklarında savunumuz nasıl olur? Ya proleterya toplumun ezici çoğunluğu haline gelir, bu çoğunluğun küçük bir azınlık üzerindeki diktasıdır. Dolayısıyla senin anladığın anlamda diktatörlük değildir" diye açıklama yapmaz mıyız?

Ha demek ki işçi sınıfının toplumun ezici çoğunluğu olacağı fikri, onun bir devrimci özne olarak seçilmesine neden olan temel dinamiktir. Bugün bu dinamikten aynı rahatlıkla bahsedebiliyor muyuz? İşçi sınıfı toplumun ezici çoğunlu mudur? Bariz bir şekilde hayır. Türkiye'de çalışan kesimin 60% hizmet sektöründe imiş.

Peki emeğin her türünü torba bir kavram olarak "proleterya"nın içine tıkıştırarak bu açmazı aşmış olur muyuz? Bence hayır. Zira sınıfın oluşumdaki çok önemli mekan boyutunu gözden kaçırırız. Mekan öznenin ortaya çıkışındaki çok belirleyici bir değişkendir. Devasa bir demir-çelik fabrikasında binlerce işçinin aynı çatı altında çelik üretmesiyle, 5-10 aşçının/bulaşıkçının/kominin bir otelde çalışması aynı emek süreçleri değildir. Her iki kesim de sömürülüyordur ama öznelleşme dinamikleri aynı değildir.Falanca Otelde çalışan 50 hizmet işçisi filanca otelde çalışan diğer 50 hizmet işçisiyle hayatları boyunca karşılaşmayabilirler. Birbirlerinin yüzünü bile görmeyen yalıtık küçük küçük işçi grupları, nasıl, hangi mekan içinde biraraya gelecekler de çıkarlarının ortak olduğunu, aynı kollektif öznenin bileşenleri olduklarını anlayacaklar? Bu soru gözardı edilebilir mi, ya da adeta halı altına süpürür gibi geniş bir "proleterya" kavramı içine atılarak çok farklı emek mekanları içinde farklı sömürü dinamikleri yaşayan insanlar homojenleştirilebilir mi? Bu farklılıkları tektipleştirmek anlamına gelmez mi? Çelik işçileri için uygun olan örgütlenme/parti modeli, ya da ideolojik çağrı bulaşıkçılar için uygun olamıyabilir. Çelik işçileri için nasıl bir ideolojik çağrıda bulunacağımız az çok biliyoruz ama sayıları çok daha fazla olan bulaşıkçılara, komilere, aşçılara ulaşmanın bir yolunu bilmiyoruz.

Burda dikkat..Şöyle bir karşı çıkışın var:

Alıntı:
Tülin Öngen’in birkaç konferansında çalışmalarını izleme fırsatı buldum, oldukça değerli çalışmalar Türkiye’de de yapılıyor. Öngen, “artı değer üretmese de harcadığı emek zamanının karşılığı ödenmediği için sömürülen” emekçi kesimlerden bahsediyor ve Türkiye emekçi sınıfının analizini bu tanımlamalar doğrultusunda çok güzel gerçekleştiriyor
Lütfen dikkat; Kimse yeni beliren toplumsal katmanlar sömürülmüyor demiyor. Söylenen, dikkat çekilen sömürünün salt varlığının toplumsal özne oluşumu için yeterli olmadığı. Bak "Negri: Kitlesel İşçi/Toplumsal İşçi" adlı yazımda aktardığım mükemmel bir gözlemi vardı Negri'nin tekrar aktarıyorum;



Alıntı:
Geldiğim yerde, bir bankada memur olmak zamanında hatırı sayılır bir toplumsal statü bahşederdi. Ancak gerçekte, bir bilgisayarda yazı yazan kadın bankada, yakınındaki kimya fabrikasında da tamamen benzer şekilde yerine getirebileceği aynı görevleri üstleniyordu. Tek fark fabrikada çalışarak kazanacağı on üç maaşıyla karşılaştırıldığında yıllık on beş aylık bir maaşı olmasıydı. Ne var ki "işçi" olmayan bankadaki bu kadın belli bir toplumsal statüye sahip olduğunu kabul eder. Burada ele alınan, durumun gerçekliğinden kopmuş arızi bir psikolojik tutumdur. O halde mesele buradaki emek biçimini, işgünü biçimini (yani zamanını) ve üçüncü olarak da harekete geçirilen özgül değerlenme biçimini analiz etmektir.
Dikkat: Negri burda banka memuru kadın sömürülmüyor demiyor. Tam aksine yandaki kimya fabrikasında da aynı işi yapıyor olabilirdi diyor. Burda altının kalın kalın çizilmesi gereken bir nokta var, bence çok önemli;

Alıntı:
Ne var ki "işçi" olmayan bankadaki bu kadın belli bir toplumsal statüye sahip olduğunu kabul eder. Burada ele alınan, durumun gerçekliğinden kopmuş arızi bir psikolojik tutumdur.
Karşımızda "arızi bir psikolojik tutum" var. Yıkmamız gereken bariyer bu, ötesine geçmemiz gereken açmaz bu. Ha elbette bu bariyerin yıkılmasında etkili olan maddi süreçler var, kapitalizmin çelikileri arttıkça bu banka memurumuz hiç de ayrıcalıklı olmadığını anlayacaktır. Keza Negri 2009'da o aynı banka memuruna baksa (zira yukarıdaki lafları sanırım 80'lerde ediyor), eminim küfredip duran bir zavallı görecektir karşısında. Şimdi bankada gişe görevlisi olduğu için övünen insanlar var mıdır? Ha bu anlamda özne olmanın maddi süreçleri işbaşında, ama bu insanlar kendileri gibi olanlarla belirli bir mekan içinde iletişime geçmez ve kollektif etkileşime giremezlerse asla bir sınıfın bileşeni olarak ortaya çıkmazlar. Hal böyleyken onları Marx'ın analiz ettiği 19.yüzyıl fabrika işçisiyle aynı sınıf bilincini oluşturabileceğini söylemek radikal bir indirgemecilik olur. Hoş Marx'ın ideal farbika işçisi de sınıf bilinci oluşturmaktan bir hayli uzak ama en azından potansiyel olarak devrimci özelliğe sahip.

Burdan bir başka çok önemli başlığa geçelim;

TOPLUMSAL İŞÇİ

Söyle bir analiz yapmışsın:

Alıntı:
Durgun artı nüfus dediği faal emek ordusunun bir kesimini oluşturan, bir işte çalışmaları düzensizlik gösteren ve “sermayeye emek gücü deposu” olarak nitelediği “özel kapitalist sömürü kollarının geniş tabanını” oluşturan kesimleri, mesela ev sanayini (Türkiye’de şu an ne kadar yoğun olduğunu biliyoruz), yedek sanayi ordusunu, gezginci ekipleri, vs. proleter nüfustan ayıran hiçbir iz yoktur Kapital’de. Nispi artı nüfusun biçimleri ve yedek sanayi ordusunu incelediği kısımlarda izlenebilir bu tespitler.
Ben bu konuda o kadar emin değilim. Bir kere Marx'ta bir "üretici emek", "üretici olmayan emek" ayrımı var. İkinciler birincinin sermaye ile girdiği mücadelenin dinamiklerinde etkili olan değişkenlerdir ama sınıf mücadlesinde taktiksel olarak devreye girerler. Ama asli mücadele "üretken" yani artı değer üreten ve aynı mekanda çalışan işçilerle sermaye arasındadir. Neden böyle olduğunu verdiğim örneklerle açıklamaya çalıştım. Hadi diyelim ben kısıtlı marksizm bilgimle Marx'ın gerçekten neyi kastettiğini anlamıyorum. Bunu samimiyetle kabul ederim. Ancak kabul edersin ki Marx'ın gerçekte neyi kastettiğinden ziyade onun söylediklerinin nasıl yaşandığı ve somutta nasıl uygulandığı daha belirleyici..Ben yalnızca Türkiye sosyalist hareketine değil bütün insanlığın sosyalist hareketine baktığım zaman, temel vurgunun hep sanayi işçisine olduğunu görüyorum. 1 Mayıslar'da Emeği temsil eden koca koca pankartalarımızda resmedilen kimdir? Üzerinde tulumu, zincirlerini kıran koca koca kaslı, bıyıklı erkek işçi. Peki komunizmin simgesi Orak-Çekiç hangi emek tiplerine gönderme yapar? Alternatif simgeler farklı mı? Çark, Başak..Hadi bunlar simge diyelim. Peki mücadelemizin örgütleri kime yönelik? Birsürü klasik fabrika işçisine yönelik sendikalarımız var. Peki aynı mekanlarda çalışma şansı olmayan emeğin farklı katmanları arasındaki iletişimi/etkileşimi kuracak, dolayısıyla sınıf bilinci oluşturacak ne gibi örgütlenmelerimiz var?

Çok güzel bir ayrım yapmışsın: İşçileşme ile proleterleşme aynı şey değildir demişsin. Negri'nin "Toplumsal İşçi" derken kasettiği tam da böyle birşey. Sen Tülin Öngen'in “artı değer üretmese de harcadığı emek zamanının karşılığı ödenmediği için sömürülen” emekçi kesimlerden bahsettiğini söylüyorsun. Negri çok daha ileri gidiyor, "Yıkıcı Politika" adlı makale seçkisinde. Evinde oturup aylak aylak TV seyreden biri bile sömürünün nesnesidir diyor.

Şimdi Marx'ta olduğunu söylediğin Proleterleşme kavramı, Negri'ye göre Marx'ın Grundrisse'de ve Kapital'in yayınlanmayan efsanevi 7.bölümü "The Results Of Immediate Process of Production"da bahsettiği bir ayrımla ilgili. Bu ayrımdan bahsetmeden önce bu çok önemli iki metnin yayınlama tarihlerine bakmak lazım: Grundrisse 1941, "The Results Of Immediate Process of Production" ise çok daha geç bir tarihte yayınlanıyor, yanlış hatırlamıyorsam 1950'lerde. Yani bunlar çok geç tarihler ve bildiğimiz haliyle reel marksizmin oluşumuna katılamamış metinler.

Marx bu iki metinde "Emeğin Biçimsel Boyunduruğu"/(Formal Subsumption of Labor) ve "Emeğin Gerçek Boyunduruğu"/(The Real Subsumption Of Labor) arasında ayrım yapar ve emeğin farklı kesimlerini ele alır.

Biçimsel Boyunduruk aşamasında Kapitalizm yayılmasını, dünya üzerinde entegrasyonunu tamamlamamıştır. Gerçek boyunduruk aşamasında toplumun tamamına yayılmıştır ve küresel entegrasyonunu tamamlamıştır. İşte bu aşamada toplumun proleterleşmesi (toplumsal emek) tamamlanır, kapitalizm hayatın her köşeşine bucağına sızmıştır. Ancak problemler de burda başlar. Çok farklı emek türlerini tek bir ortak ölçü ile ölçme sorunu ortaya çıkmıştır. Bunun için kullanılan ölçü de "soyut emek"dir. Yani homojen, her türlü emek tipini öçmek için kullanılan bir ortak ölçü birimi. Bu noktada değerin ölçüsü çıplak zaman (emek zamanı) olmaya başlar. Yani senin Tülin Öngen'den aktardığın durum gerçekleşir bir anlamda. Ancak işler bu aşamadan sonra çok karmaşıklaşır. Değerin (dolayısıla sömürünün) ölçüsünün salt çıplak zaman olması, toplumsal failin oluşumuna yönelik altından kalkılması çok güç teorik açmazlar doğurur (Negri bu açmazları son derece üretken bulur). Emeğin gerçek değil, biçimsel boyunduruk aşamasında, yani kapitalizmin hala bir dışarısı olduğunda emek/değer analizleri ve bununla bağlantılı olarak mücadele hattını belirlemek kolaydı..Ama gerçek boyunduruk aşamasında (real subsumption of labor diye arattırabilirsin) soyut emek kategorisi toplumsal failin ortaya çıkışı süreçlerini çok karmaşık hale getirir.

Açıkcası biraz bol keseden atmaya başlamış olabilirim..Bu konuları kollektif bir çabayla analiz etmek gerekiyor..Yalnız kaldığım için motive olamıyorum. Ortak bir çalışma grubu oluşturulabilirse kollektif bir okuma yapabiliriz. Grundrisse'yi (Ve Negri'nin bunun üzerine yazdığı Marx Ötesi Marx) kitabını ve Kapital I'in çok geç yayınlanan 7. bölümünü okuyabiliriz. Bakış açımızı çok etkileyecek metinler bunlar.

Bu yazıyı şu sonuçla bitirmek istiyorum; Grundrisse'in ve Kapitalin yayınlanmayan 7.bölümünün sonradan ortaya çıkan varlıkları (Grundrisse edit edilmemiş, taslak halindeki fragmanlarmış. Ancak her iki metinde de Marx'ın bilinen analizlerinin çerçevesinin dışına çıkan görüşler dile getiriliyormuş), Marx'ın emek-değer teorisini oluşturma esnasında çok ama çok zorlandığını, ve yine de muhtemelen istediği gibi sonuçlandırılamamış, çok sancılı bir süreç olduğunu kanıtlıyor. Bir de buna Marx'ın Kapital'i yanılmıyorsam 6 cilt planlamasına karşın ancak tek cildini bizzat yayınlandığını, diğer ikisinin de Engels tarafından redakte edildikten belki de muhtemeldir ki istemeden tahrif edilmiş haliyle yayına verildiğini ekleyelim, Marx'ın emek/değer teorisini sonlandıramadığını görürüz. Ancak emek/değer teorisi bizim koca mücadele tarzımızı, örgütlenme pratiklerimiz 150 yıl boyunca belirlemiş olan, diğer bütün her analizin çıktığı ana kaynak. Emek/değer teorisinde herhangi bir açmaz varsa bu bütün bir sosyalist mücadele modelimizde bir açmaz olduğunu gösterir.

Oysa bu tamamlanmamış eser bütün bir mücadele tarzımızı belirliyor. Marx'ın eseri insanlığın kollektif çabası ile yazılmaya devam ediyor. Onu bitmiş, tamamlanmış bir eser olarak algılamak bizi hiç ilerletmez.

Marx kapitalin gelişim çizgisini çok iyi tahmin etmiş. Küreselleşmeden 150 yıl önce o çok popüler küreselleşmeyi öngörmüş. Ama bu ekonomi-politiğin alanıdır, o mükemmel ekonomi politik analizler, özne oluşturucu süreçler hakkında çok fazla şey söylemez, söyleyemezdi de zaten. Bunu bulacak olan yeni kuşaklardır.
Tamam toplum proleterleşiyor (toplumsal emek haline geliyor), Marx bunu görmüş. Ama yaşayarak biliyoruz ki, sömürünün yaygınlaşması bıçak kemiğe dayandığı anda bile bir toplumsal özne yaratmıyor. İnsanlık yokoluşun eşiğine doğru gidiyor, günlük 2 doların altında yaşayan 2 milyar insan var deniyor. En doğal hak olan temiz içme suyuna bile ulaşamayan milyarlarla ölçülen nüfüs var. Ekolojik kriz sömüründen de acil bir problem olarak karşımızda duruyor. Daha ne olsun? Böylesine devasa problemler karşısında bile kitlesel bir fail çıkmıyorsa ne zaman çıkacak?

Bütün bunlar varken, iradeciliğe vurgu yapmayı, kapitalizmin irrasyoniletesini işfa etmeyi, işin ahlaki boyutuna vurgu yapmayı nasıl dışlarız?

Negri'nin kendisini ayrıcalıklı gören şu banka memurunu sosyalizme nasıl kazanacağız? Bir takım çok teferruatlı artı-değer analizleriyle sömürüldüğünü ona kanıtlayarak mı? Böyle bir yaklaşımla kimi inandırabiliriz? Güçlü'nün mükemmel bir saptaması vardı:

Alıntı:
Her şeyin fazlasıyla kişiliksizleşip parçalandığı, hayatın tüm alanlarının piyasa tahakkümüne girdiği “küresel çağda”, piyasa sistemi ve kapitalizmin neredeyse, elmanın ağaçtan düşmesi kadar doğal olarak kabul edilmesini sağlayan konsensusu bozmak/bozmaya çabalamak, görülebilecek en devrimci vazifelerden birisi olsa gerek.
Emin olun nerdeyse birebir aynı şeyler benim de defalarca aklıma gelmişti. Bu çok önemli bir saptama. İnsanlar kapitalizmi olumsal, başka türlü de olabilecek birşey olarak algılamıyor. Kendilerini sömürülüyormuş olarak algılamıyorlar. Uygarlığın daha farklı bir seyir de izleyebileceğin i düşünmüyorlar. 5000 yıllık özel mülkiyetin belirlediği bilinçler bunlar.

Güçlü'nün hilafına şimdiye kadar ki bütün sosyalist yapılar, sömürünün bütün insanlar tarafından en azından potansiyel olarak algılandığını varsaydılar. Dolayısıyla koca bir sosyalist politika neye endekslendi? (Bence) Sömürüldüğünü düşünen insanların, sömürüyü kaldırmak için nasıl bir örgütlenmeye gitmeleri gerektiği üzerine. Yani bütün devrimci mücadele, ülkeleri işgal altında olan bir halkın düşmana karşı bir ordu örgütlemesi kabilinden yapılandırıldı. Sömürünün bilinci kesin, önsel bir veri olarak varsayıldı. Ama sosyalizmin 150 kusur yıllık mücadele tarihi, sömürünün default olarak her insanın bilincinde var olmadığını gösterdi.

O yüzden ben tercih yapmak gerekirse işin iradi boyutuna her zaman daha fazla vurgu yapılması, sömürü kadar yabancılaşma argümanları üzerinden kapitalizmin deşifre edilmesi, "irrasyonalites inin gösterilmesi", ahlaki eleştirinin ön plana çıkarılması taraftarıyım. İşin maddi süreçlerini analiz etmek, aydınların, teorisyenlerin işidir. Ben kompleks artı-değer teorileriyle yiyecek ekmek peşindeki insana gidemem.

Murat Belge'nin bence çok sağlam bir saptaması vardı çok eskiden: "Sosyalizmi zorunlu olduğu için değil güzel olduğu için istemeliyiz".

Son olarak şunu belirtmek istiyorum;

Bir kaygın var; bu tür arayışlar, yani sosyalizmin maddi analizleri dışında öznel/iradi yönlerine vurgu yapmak sınıf analizlerinden uzaklaştırıyor, materyalizmden idealizme savrulmayı getiriyor diyorsun. Bu kaygını paylaşıyorum. Böyle bir tehlike var. Ama bu sonuç biz sosyalistlerin böyle bir arayışa girmemizden değil, tam aksine bizim misyonumuz olan birşeyi liberallere kaptırmamız yüzünden oluyor. Eğer üzerimize düşen görevi yapmış olsaydık, Taraf bizim argümanlarımızı kullanarak liberal bir hegemoni yaratamazdı. Bugün Taraf'ın resmen gasp ettiği pozisyon, "yeni sol"un pozisyonudur.

Taraf'ın 50-60 bin okuru arayış içindeki sosyalizmin birinci halka tabanıdır. Karşılarında yegane alternatif olarak geleneksel sosyalistleri gören yönünü kaybetmiş insanların sarıldığı yılandır. Taraf'ın argümanları sosyalist solun konjuktürel, taktik hegemonik mücadelesinin, sosyalizme geçişleri için köprü vazifesi görecek argümanları olmalıydı. Bunları kullanmak sosyalistliğimi ze helal getirmezdi. Doğa gibi toplum da boşluk sevmez. Senin dolduramadığın yeri dolduran birileri çıkar. Yaşadığımız son 20-30 yılın konjüktürü "Tek Yol Devrim" diyecek, taviz vermeyecek, geri adım atmayacak iktidar perspektifli bir konuktür değildi. Reel Sosyalist bloğun çöktüğü, daha henüz faşist bir darbeden çıkmış ve ezelden beri sağcı/muhafazak ar olagelmiş bir toplumda tavizsiz, devrimci, iktidar perspektifli bir mücadele verilemezdi. ÖDP'ye gelene dek sosyalistler şimdi Taraf'ın yaptığı gibi önce yıllarca sürecek bir teorik konumlanış, propaganda ve iletişim sürecinden geçmeliydi. Eğer bu yapılmadıysa bunun bence yegane gerekçesi, sömürü farkındalığını "a priori" bir bilinç durumu olarak "varsayan", bir an önce hali hazırda bulunan sömürü karşıtlığını örgütlemek itkisi olarak kendini belli eden nesnelci, tarihin zorunlu bir mantığı olduğunu kabul eden "tarihsel materyalizm"in çarpık kavranışıdır. Nasıl Taraf bugün "iyi huylu bir kapitalizm güzellemesinin" teorisini özgürlük, demokrasi, hukuk devleti, insan hakları vs gibi "boş gösteren"lerin hegomonik biraraya getirilişi üzerinden yapıyorsa, bizler de çok uzun bir zamandır aynı boş gösterenleri "kapitalizmin asla revize edilemeyeceğini " göstermek için hegemonize ediyor olmalıydık. Kapitalizm koşullarında gerçek demokrasi olamaz, kapitalizm oldukça devlet varolmaya devam edecek vs diyebilmeliydik . Ha geniş halk kitlelerine yine ulaşamazdık ama hiç olmazsa Taraf'ın tirajı 60 binken Birgün tirajı 5000'de kalmazdı, adımız ulusalcıya, devletçiye, milliyetçiye çıkmazdı. Yeni zamanlara uygun bir sosyalist kavrayış arayışı içinde olan kendi olası yoldaşlarımızı bayat bir liberal söyleme kaptırmazdık.

Çok dağınık oldu affola..
Alıntı
 
 
0 #10 Önder Kurt 01-05-2009 22:32
Fetekos,

Ortak noktalarımız çok ama ayrıldığımız noktalar da var.
Mesala Sence bilimler nasıl ilerler, kendini dönem dönem revize ederek ama özünü koruyarak kesintisiz bir süreç olarak mı yoksa bir nevi paradigmatik sıçramalarla mı? Bununla ilgili olarak ikinci sorum da şu: evrenin tamamını açıklayabilecek bir süper bilim var mıdır, mesala fizik evrenin tamamını açıklayabilir mi?

Birinci soruya benim cevabım ikinci şık. Bilimler kesintisiz olarak gelişmez, pradigmatik sıçramalarla, ya da farklı paradigmaların eklemlenmesi ile ilerler. En bariz bir kaç örneği verelim: Newton fiziği kendi kümesi içinde doğrudur; eylemsizlik prensibi, etkinin eşit ölçüde tepki oluşturması ya da ünlü F = ma yanlıştır diyebilir miyiz? Ama atom altı alanına girdiğin zaman Newton fiziği toptan iflas eder, Kuantum fiziğine gerek duyulur. Keza dünyayı terk edip bu sefer çok küçük parçacıkların alanına doğru değil de tersine çok büyük göksel cisimlerin alanına girersen Newton fiziği yine işe yaramaz, Einstein'ın relativitesine ihtiyaç duyulur. Eğer bilim insanları, Newton fiziğinin alanı içinde düşünmeye devam etselerdi Kuantum fiziği, ya da Görecelilik fiziği geliştirilebili r miydi?. Bilim adamlarının Newton fiziğinin ötesinde düşünebilmesi sence kolay olmuş mudur?

Bir başka örnek de Geometri alanında; Öklid geometrisi "doğrudur" ama kendi tanım aralığında doğrudur; o tanım aralığında iki noktadan gerçekten de sadece bir doğru geçer. Ama meridyenlerin durumunda olduğu gibi iki noktadan (kutuplar) sonsuz sayıda doğru da geçebilir.

Bu örneklerle gelmek istediğim nokta şu; bilimsel teoriler dümdüz ya da revizyonları temsil eden kıvrımları eklerse yılankavi bir çizgi olarak ilerlemez. Bence sürekli sağdan soldan eklemlenmelerle birbirine dolaşan bir iplikler bütünü gibidir. Bir tanesini çekip alamazsın.

Sonra ikinci soruya gelelim; herşeyi açıklayan bir meta teori olabilir mi? Bidiğim kadarıyla şu anki teorik fiziğin en önemli araştırma konusu Unified Field, Birleşik Alan teorisi.

en.wikipedia.org/wiki/Unified_field_theories

Yani evrenin külliyen açıklayacak tek bir global teori. Ama bulamıyorlar, kimse böyle bir birleşik alan teorisi yaratamıyor. Aksine konular derinleştikçe işin içinde çıkılamaz hale geliyor, resmen bilim adamları metafiziğe dalmak zorunda kalıyorlar (dinciler de bu durumu göbek atarak karşılıyorlar tabii).

Yani iki soruyla gelmek istediğim nokta şu: Marksizmi her tanım aralığında, her durumda her şeyi açıklayabilen, fizikçilerin yapamadığını yapabilen bir "Birleşik alan Teorisi" olarak algılamak Marxisme yapılacak en büyük haksızlıktır. Şu son 20 yılda marksizme yapılan saldırıların bu kadar başarılı olması biraz da marksizmi böyle bir meta teori olarak algılamanın doğurduğu zaafiyet değil midir?

İnsan denen canlıların yarattığı toplum, sayısız dinamiği olan pekçok disiplinin koordinasyonuyl a açıklanabilecek son derece kompleks bir yapı. Böyle bir yapı, bipolar, ikici (bir anlamda manikeist, iyi kötü, brujuva proleterya karşıtlığına) dayanan bir algılayışla bence açıklanamaz.
Geçen de söyledim, mesala Engels'in "Doğanın Diyalektiği" bugün son bilimsel gelişmelerden az çok haberdar olan biri karşısında bile tutunabilecek bir kitap değil. Engels sırf diyalektik'i savunmak adına Doğadan "bilimsel" örnekler veriyor ama tam da yapmak istediği şeyin tersine hizmet ediyor. Bipolar düşünme insanın ilk kez düşünmeye başladığında aklına gelmiştir belki de. Bütün dinlerde bir iyiyle kötünün savaşı vardır. Bir iyi gök tanrı vardır, bir de kötü yeraltı tanrısı; yin, yang bütünlüğü vs.vs. Doğanın böyle basitçe iki ana güçün savasımıyla açıklamak son derece naif kaçıyor.

Ha bu Engels'in değerini düşürür mü? Tabii ki hayır. Popper bilimsel olan yanlışlanabilir olandır der ya, bence çok doğru. Yanlış olamayan, çürütülemeyen meta fiziğin, dinlerin alanıdır bilimin değil.

2500 yıl önce felsefe çıkar çıkmaz idealizm, materyalizm ayrımı oluştu. İlk dönem materyalistleri evreni somut bir kaç tözle açıklamaya çalışmışlardır: Mesala sanırım Anaksimandros't u, evren dört temel tözden oluşmuştur der; Ateş, toprak, su, hava. İdealizmin babası Permenides de dış dünyayı küçümsemiş, bir yanılgı alanı olduğunu söylemiştir. Plato da evrensel mutlak İdea'larla düşünmenin yolunu açmıştır. Şimdi Anaksimandros bize çok çocukca gelen yanlış bir teori ileri sürdü diye bilimselliğine ya da materyalistliği ne zarar gelir mi? O zamanki bilgi seviyesine göre bilinen ile doğayı materyalist bir gözlemle, somut maddelerle açıklamaya çalışmıştır ki günümüzün bir quantum fizikçisinden daha az değerli bir bilimsel yöntem uygulamıştır denemez.

Bizim kurucu babalarımızın durumu da bütün doğayı o anda bildikleriyle, ateşle
toprakla, suyla açıklamaya çalışan Anaksimandros'u n durumundan farklı değildir. Kurucu babalarımızın yaşadıkları dünyada bugün kesin bir veri olarak aldığımız çok temel bilimsel gelişmeler yoktu. TV, Telefon, Uçak, Otomobil, İnternet vs.vs. Bütün bunların hepsi sınıf savaşımının dinamiklerini radikal olarak etkilemiş bilimsel ilerlemelerdir.

Ha elbette İnternet icat oldu diye sınıf savaşımının temel dinamikleri değişmemiştir ama bunların olduğu bir dünyada sınıf savaşımı aynı kalamaz.

Mücadeleyi, 19.yüzyıl, 20.yüzyıl ilk çeyreği içinde verilmiş klasiklerle örgütlemeye çalışmak bizatihi o klasiklerin ruhuna aykırı davranmaktır. Bence gerçek bir marksist bildiği herşeyi unutup, sıfırdan, bir tabula rasa ile başlamayı bile göze alabilecek kadar materyalist düşünüşüne güvenebilir. Benim anladığım Marxist en uç durumda, bizzat Marx'ı bile gözden çıkarmaktan korkmaz. Aman kutsal kelama aykırı sapkın bir ideolojiye kaptırmayayım korkusuna kapılmaz. İçinde bulunduğu maddi koşulları analiz eder, sorunlarım ne diye sorar, çözümlerini verili olguları düşünerek çözmeye çalışır.

Ben şöyle bir yaklaşım öneriyorum; Marx'ı, Engels'i, Lenin'i unutalım bir süreliğine. Somut bir kaç birey olarak içine atılmış olduğumuz şu maddi koşullardan, toplumcu, kollektif bir yapılanma adına ne yapabiliriz? Şu senin benim içinde bulunduğumuz durumdan çıkışın anahtarını 19.yüzyıldan çıkıp Marx veremez bize. Bunu bizzat bizler düşünüp bulmak zorundayız, çünkü içinde bulunduğumuz son derece spesifik özgül durumu bizden daha iyi kimse analiz edemez. Yanlış anlaşılmasın bunu Marxisme alternatif bir "toplumsal teori" olarak sunmuyorum, olabildiğince somut bir durumun doğrudan muhattapları olarak somut tahlilinden bahsediyorum. Yani tanım aralığı çok sınırlı bu verili durumda neler yapılabilir hele bir onu düşünelim önce. Ben kendi adıma yakın gelecekteki menzilimi şöyle sınırlıyorum; Ezici çoğunluğu radikal sağcı olan şu ülkede kendim gibi anti-kapitalist olan, başka bir dünya özleyen insanlarla işleyen bir kollektivite içinde nasıl biraraya gelebilirim? Gücüm nedir, alet kutumda hangi aletler var, onları kullanarak ne gibi bir yapıyı derer çatarım.? Soru bu..Ha bu aşamayı geçip işleyen bir toplumsal hareket oluşmaya başlarsa, kapasitem artacak, alet kutum zenginleşecekti r. O zaman da onlarla ne yapabilirim onu düşünürüm. Alet kutum ancak başımı sokabileceğim bir kulube yapmaya izin veriyorsa, sırf hayallerimden vazgeçmeyeceğim diye illa ki koca bir malikane yapacağım diye ısrar etmem. Zira şu anda sağanak yağmur yağıyor ve benim hemen bulunduğum yerde islanmaktan kurtulmam lazım. Hal böyleyken, içinde bulunduğumuz durum buyken altyapının üstyapıyı belirlediği fikri doğru bile olsa benim şu an karşı karşıya bulunduğum somut sorunu çözmekte somut bir projeksiyon sunamıyor, iş üretme odaklı bir yaklaşım değil. Ha bu makro teorizasyonları tamamen unutalım anlamına gelmez.
Son yorumunda makro teori düzeyinde de karşı olduğum noktalar var, ona bir sonraki yorumumda değineyim.
Alıntı
 
 
0 #9 fetekos 01-05-2009 20:46
Yazıda ve yorumlarda katıldığım görüşlerin bazılarından yola çıkarak birkaç naçizane vurgu yapayım.

Güçlü’nün birinci maddesi Francis Bacon’ın pek yerinde bulduğum “Karanlıkta bütün renkler bir araya gelir” aforizmasını anımsatıyor bana. Bacon bununla, anlamın sözü yönetmesi gerekirken, sözün anlamı yönettiği tartışmaları kastediyor ve bu tartışmalarda (kendi dönemindeki dini içerikli tartışmalar) kafa karışıklığından ve de bilgisizlikten meydana gelen sahte birliklerin oluştuğunu, bu karışıklıkların da yanlış yönlendirmelere neden olarak sonuçta sağlıklı tartışma ortamını yok ettiğini belirtiyor. Toplumsal analizin tüm nesnel altyapısal belirlenimlerin den sıyrılması ve beliren olguların “yalnızca” öznel-iradeci süreçlere sıkıştırılması, hareket alanlarının daraltılması, kapitalizmin “yalnızca” irrasyonelliğin in vurgulanması da bana bir karartma olarak görünüyor ve açıkçası, sınıf mücadelelerinin belirleyiciliği nin göze görünür olduğu durumlarda bu tip tartışmaların alevlenmesi de tartışmaları kısır döngüye iten bir mistifikasyon olabileceğini düşündürüyor. Bir uca, öznel-iradeci anlayışlara itiraz ederken diğer ucu, pozitivist bir yaklaşımı, savunmuyorum (nesneyle karşılıklı ilişkisi içerisinde tanımlanması gerektiğini düşündüğüm öznenin, ya da failin, siyasal etkinliği sırasında bilimsel olarak belirlenmiş yolları sapmasız izlemesi gerektiği gibi bir düşüncenin absürdlüğünden söz etmeye gerek yok sanırım). Burada en çok pozitivizm ve öznel yaklaşımlar arasında bir "denge"den, etkin bir sentezden bahsedebilirim.

Benzer şekilde birinci maddeden yola çıkılarak “teçhizatın” yenilenmesi konusunda yapılabilecek saptamalar var. En son, Önder’in bir yazısıyla ilgili, Marxisme içkin bazı belirlenimlerin update edilebilir olduğunu ve bunun Marxismin özüne aykırı bulunmayacağını belirtmiştim. Ancak aykırı olmayacak olandan ve bilinçli ya da bilinçsiz aykırı olandan ne anladığımı “kesinlikle şimdilik” yöntemle sınırlı olarak biraz daha açmak istiyorum.

Günümüzde çeşitlenmiş, gözümüze yeni halleriyle gözüken ve bize kesin veriler sunan olguların, bunların içsel hareketlerini sağlayan temel yasalar göz önüne alınmadan Marxisme yeni bir eklenti olarak sunulmasına temkinli yaklaşmaktan yanayım. Marxism adına bazı işlevli updatelerin yapılabilmesi bana göre, öncelikle Marx’ın “somut bir durumdan soyutlamaya giden, sonra yeniden somutu üreten” ve özellikle Kapital’de net okunabilen yönteminin çok iyi kavranmasını ve göz ardı edilmemesini gerektirir.

Marx’ı tek tek nesnelerle ilişkili kılmak onun modelini uygunsuz şekilde indirgemek demektir. Onun için nesnelerin hareketlerini açıklayan ilişkiler önemlidir, hareketin genel yasalarını toplumsal gelişim süreçlerini açıklamak için kullanır. Hareketin genel yasalarınıysa üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki etkileşim olarak açıklar. Bu doğrultuda, toplumda “tahakküm zinciri”ni oluşturan zıtlıkların her birinin temelde söz konusu çelişkinin özgül görüngüleri olduğunu tespit etmek bu yönteme uygun bir değerlendirmedi r. Yoksa cinsiyet çatışmasıyla, cinsel kimliklerle, etnik zıtlıklarla vs. ilgilenen, toplumsal mücadeleyi bu boyutlarıyla ele alan bir Marx yaratmak, üstelik de daha 1. dönem yapıtlarında emek sermaye çelişkisini yalnızca ezilenlerin değil, tüm insanlığın kurtuluşunun motoru olarak gören Marx’ı tanımışken bana mümkün görünmüyor.

Marx’ın bütüncül çerçevesini yok sayıp Marx’ı bir “ahlakçı”, bir “hümanist” olarak algılayan yaklaşımlarsa (şimdi aklıma gelen bir örnek: Belge’nin, yeni değil çok önceleri, Marx’ın “aslında moralist bir yazar” olduğunu belirtmesi gibi) Marxism adına iş görmeden de pekala günümüz sorunlarına çare arayabilirler. Açıkçası, ben bunu hiç de küçümsemiyorum. Toplumdaki tüm zıtlıklar bu tür yaklaşımların beslenmesi, gelişimi ve hatta belki de evrilmesi için bir hareket alanı oluşturabilir. Daha da ötesi, olası sosyalist yapılanmaların da bu kitleyle temasa geçmesi, etkileşime girmesi yeni toplumsal kanallar yaratması açısından da önemli bir etkinlik alanı oluşturabilir. Bununla beraber, Önder’in çok eski bir yazısında pek isabetli belirttiği gibi, bütün bu “iyi niyetli” açılımları (kendi bireysel özgürlükleri peşinde taleplerini sıralayan kesimler) Marksist ölçütlere vurmak zorunda olmamalıyız.

Dolayısıyla özgün olma kaygısından yola çıkan Marxist yorumlara kurban edilemeyecek kadar değerli buluyorum bu yöntemi. İşte şüphesiz yapılması gerekli updatelerin verimli, üretken bir işlevinin olması için Marx’ın ilk dönem eserleri de dahil tüm eserlerinde özellikle Kapital’in tüm belirlenimleri, alt kuramları, sistemin işleyiş yasalarında geçerli olan bu yöntem bilgisini, her dönemde ve her koşul, her yerel özellik için yeniden devreye sokmak gerektiğini düşünüyorum. Tüm çağdaş olguları bir bütüne oturtarak ve tarihsel sürekliliğini göz ardı etmeyerek yapılacak böyle bir çalışmanın müthiş katkılar da sunabileceğini sanıyorum. (Bence bu yöntem konusu kesin bir biçimde daha fazla değerlendirmeyi ve vurguyu hak ediyor. Hele de konu bazı kaynaklarda kapitalizmin bu tür soyutlamalardan geçirilerek tespit edilmiş içsel çelişkilerini silik hale getirmeye yarıyorsa, bu, öze ilişkin en dikkat edilmesi gereken konudur kanımca)

Marx’ta determinist sınırlar yok derken, pek çok yeni olgunun yanı sıra günümüz işçi sınıfı tanımı için elde edilecek ipuçları aklımdan geçmekteydi. Hiç bıkmadan her karşılaşılan ve konuşulan insana tekrar tekrar satır satır Kapital’e dönmenin günümüzü yorumlamak için ne kadar önemli olduğunu anlatmak gerekiyor bence. Herhalde Kapital’i, bunun için 1. cildi de yeterli, inceleyen birisi, Marx’ın 19.yy. İngiliz büyük sanayi işçisi ve dönemindeki en gelişkin kapitalist üretim tarzını incelemesinden yola çıkarak yapmış olduğu çözümlemelerden , proleterleşmeni n işçileşme ile bir ve aynı şey demek olmadığını çıkarır. Bununla ilgili açık ve örtük birçok saptama var Kapital’de. Çok önemli bir tanesi: büyük sanayi işçisi dışındaki kesimin “üretim araçlarının özel kişilerin malı olduğu”, yani toplumsal kesimlerin üretim araçlarından koparıldığı sürece proleterleşeceğ i açıkça okunabilir. Bu konuda “toplumsal açıdan bakıldığında, işçi sınıfı emek sürecine doğrudan katılmadığı zaman bile, tıpkı sıradan bir emek aracı gibi sermayenin tamamlayıcı bir parçasıdır” ve “emekçi daha kendini sermayeye satmadan önce sermayeye aittir” Marx’ın bütüncül bakış açısından çıkarım yapılabilecek değerli pasajlar. Durgun artı nüfus dediği faal emek ordusunun bir kesimini oluşturan, bir işte çalışmaları düzensizlik gösteren ve “sermayeye emek gücü deposu” olarak nitelediği “özel kapitalist sömürü kollarının geniş tabanını” oluşturan kesimleri, mesela ev sanayini (Türkiye’de şu an ne kadar yoğun olduğunu biliyoruz), yedek sanayi ordusunu, gezginci ekipleri, vs. proleter nüfustan ayıran hiçbir iz yoktur Kapital’de. Nispi artı nüfusun biçimleri ve yedek sanayi ordusunu incelediği kısımlarda izlenebilir bu tespitler.

Şimdi bu tespitle elbette ki yetinmeyelim. Daha Marx hayattayken bile değişme kaydeden sınıf yapılarının günümüzde aldığı biçimler kimseyi şaşırtmaz. Çeşitli proleterleşme süreçleri içerisinde enformel sektör, geçen gün sözünü ettiğim geri dönüşüm işçileri gibi bir çok tanımlama belirebilir. “Üretim araçlarından koparılan emekçi kesimlere” son derece anlamlı bir tanımla “toplumsal proleterya” denildiğini biliyorum. Benzer şekilde, Marx’ın Kapital’de artı değer analizlerinin konusu olan maddi üretim etrafında tanımlanan büyük sanayi proleteryası çerçevesini genişletip Marksist kavramlarla günümüz emek sömürü biçimi analizleri, artı değer üretimini aşan üretim tanımları yapılmakta (Ellen M. Wood, Sınıftan Kaçış). “Maddi üretim”de beliren artı-değer sömürüsüne ek olarak her türlü sömürüyü dahil eden bir “sömürü” kavramı etrafında şekillenen işçi sınıfı tanımları kullanılmakta artık. Tülin Öngen’in birkaç konferansında çalışmalarını izleme fırsatı buldum, oldukça değerli çalışmalar Türkiye’de de yapılıyor. Öngen, “artı değer üretmese de harcadığı emek zamanının karşılığı ödenmediği için sömürülen” emekçi kesimlerden bahsediyor ve Türkiye emekçi sınıfının analizini bu tanımlamalar doğrultusunda çok güzel gerçekleştiriyo r. Kısaca, işçi sınıfı oluşumuna tarihsel olarak her dönemde yenilenen ekonomik, siyasi, ideolojik saptamalar eşliğinde ve de karşıt sınıfların etkileşimi çerçevesinde yaklaşılmalıdır . Bununla, Marx’ın çözümlemelerind en uzaklaşıldığını zannetmiyorum, tersine onun ipuçlarıyla hareket edildiğini söylemek mümkün: bütünün biçim olarak farklılaşan ama öze intibak eden parçaları, yeni olguları ifade etmek için güzel bir başlangıç tanımlaması. Şimdi bu konuda çalışmaların en önemli vizyonu, bu çözümlemelerin somutla ve yerel olanla bağlantısının, siyasi etkinlik açısından işlevsiz, bulanık dolaylılaştırma girişimlerine, rastlantısal ilişkilere, süreçlere indirgenmeden (son ifade için altını çizme aletini kullanamadım, çizilmiş varsayın) kurulmasıdır.

Burada yeniden oluşturulması üzerine düşünülen solla ilgili söylemleri de dikkat çekici buldum. Ancak Güçlü’ye eklemek ya da vurgulamak istediğim birkaç nokta var. Teorik edinimler konusunda temelde Amerika’yı yeniden keşfetmeyi gerektirecek boyutta bir açlık içerisinde olmadığımız kesin. Ünlü “somut durumun somut tahlili” konusunda Marxist yöntemin çok şey söylediğini ve daha da yeni söylemler üretilebileceği ni düşünüyorum. Ancak bu, sosyalistlerin Marxismi anlayışlarında bir sorun görülemeyeceği anlamına gelmiyor. Tam tersi, çok daha öncesine götürmek ya da çok daha boyutlandırmak da mümkünken güncel olanla yetinerek örnek vermek gerekirse, son 1 yıldır maruz kalınan içi boş demokrasi kavramıyla şekillenmiş ideolojik kuşatmanın “sol”u afallatması yalnızca dışsal nedenlere bağlanmamalı (üstelik yalnızca “yeni sol”cular değil, radikal sol denilen kesim de dahil “afallayanlara” , o kadar ki sahip çıktıkları grev için Ergenekon işi söylemlerine bile "demokrasi" uğruna kulak tıkar durumdalar). Köklü bir Marksist kültürün bulunmadığını düşündüğüm sol tarihimizde ben ciddi bir algısal iflas yaşanmış olduğunu görüyorum. Türkiye’nin örgütlü sol tarihçesini pek iyi bilmiyorum, siz bunun nereden başladığını daha iyi tespit edebilirsiniz ama ben Sovyetler’in çöküşü diyeyim şimdilik. Önlerine konan hedeflerin bu tür dışsal ve ek olarak yerel baskı rejimleri aracılığıyla alt üst olması solu uç noktalara itti. Biri uluslar arası ideolojik odaklardan kaynaklanan saldırının getirisi yeni kavramlarla süslenmiş yeni sol söylemleriyle, belki Güçlü’nün çok güzel tespit ettiği nesnel süreçleri açıklayan teorizasyonun ikamesi olarak öne sürülmekte olan bilimlerin etkisiyle Marksizmin bütüncül çerçevesinden giderek koparken, diğer kesim de başka bir yoldan gene Marxismden uzaklaşıyordu. Lenin’in tüm özgül katkılarının, modelinin Marxist özü atlanarak ancak dogmatik strateji, örgüt, taktik ezberine indirgenmesiyle gene bu teorik mirasın geliştirilmesin den vazgeçildiğini, sonuçta da tarihten günümüze bu anlamda pek de bir teorik kazanım kalmadığını, kalanın da hayli aşınmış olduğunu düşünüyorum. Her iki kesimin de ideolojik saldırılar karşısında zayıf bulunmalarını biraz da burada görmek gerekli. Bu insanların düşünsel yapısına damgasını vuran unsurların günümüz dinamiklerinde karşılığını bulamaması nedeniyle uğramış oldukları zihinsel çöküş, türlü yeni olgulara yorum getirememeleri ya da yanlış yorumlar getirmeleri, düşünsel esneklik ve zihinsel dinamizmin kayboluşu, Önder’in çok güzel ifade ettiği gibi sağda solda gördüklerine tav olmalarına yol açtı.

Dolayısıyla, ben oluşturulacak yeni bir Marksist solun bu önemli işlevi, teorik açılımlar sunma işlevini, yerine getirmesi gerektiğini de düşünüyorum. Özellikle tüm toplumsal konuları siyasetin dışına atan mekanizmada öğütülmüş kuşaklara sosyalizmi tanıtmaya başlamak çok ciddiye alınması gereken bir iş ve bu, büyük sorumluluk taşıyor. İlkesiz ve Marxist formasyondan uzak bir siyaset değil, teorik formasyonla birlikte tüm etkinlik kanallarının işlevsel kullanımına açık bir yapı. Mücadele alanı anlamındaysa, örgüt, parti, sendika kapsamını aşan, siyasete doğrudan katılımı bulunmayan dinamikleri etkin kılacak bir çalışma alanı belirlemek son derece önemli. Her ne kadar Türkiye örgüt çöplüğü görüntüsüne sahip olsa da örgütlenmenin gerekliliği konusunda bir şüphem bulunmuyor ama basit bir parti programına indirgenmiş belli sistematiklerin projeksiyonu olma niteliğinden öte bir şey anlatamayan söylemlerle değil, yepyeni, kapsamlı, işlevli, yetkin, entelektüel bir dünya görüşü kazandırmaya yönelik kanallar, alanlar geliştirilmek zorunda.

Önümüzdeki günler böyle bir yapılanma için bize ne gibi ipuçları sunuyor? Ben her ne kadar somut tahlillerde asla bir iktidarı basitçe ele geçirmeyle sınırlı değil, ama ekonomik, kültürel, siyasal, toplumsal öngörüleri içeren ayrıntılı, kapsamlı bir devrimci teoriyle şekillenmiş bir siyasal iktidar perspektifine sahip olsam da, “işçi sınıfının sosyalizm kaderi” türünden fanteziler üretecek kadar hayalci değilim. Hatta sosyalizmle işçi sınıfı ilişkisinin şu an anlamlılık derecesinin oldukça düşük olduğunu görmemek mümkün değil. Ancak bu durum, sosyalist çözümlemeleri zihinsel bir egzersiz olarak algılamama da neden olmuyor. Krizin, kapitalist dinamiklerin gereği dalgalanmaların tek başına bir sosyalist hareket yaratacağını hiç beklemiyorum, aslında böyle bir hareketlenmeyi yüklenecek ideolojik, siyasal motivasyona sahip kitlelerin, toplulukların da bulunduğunu zannetmiyorum. Ama krizin, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de asla sönümlenmeyen açık ya da örtük sınıfsal mücadele eşliğinde toplumsal alanda yeni ayrıştırmalar, etkileşimler, hareketlenmeler yaratabileceğin i ve bunun siyasi alanda kazanacağı boyutları sosyalistlerin iyi okuması gerektiğini düşünüyorum. Hareketi yükseltmese de bu tür süreçlerin onun oluşumuna katkı sağlayacağını, besleyebileceği ni, en azından ayakta tutabileceğini zannediyorum.

(Sürekli başından kalktığım için kesik kesik olmuşsa, yazım hatalarıyla doluysa da düzeltemeyecek kadar yoruldum, kusuruma bakılmasın şu ara)
Alıntı
 
 
0 #8 Önder Kurt 28-04-2009 15:56
"GELECEK İLİŞKİLERİ ŞİMDİDEN İNŞA ETMEK" ya da "NERDEN BAŞLAMALI"

Bu konuları konuşmaya devam etmek istiyorum ama kısa kısa ele almak bir hayli güç. Neyse herşeyi tek bir defada tartışacağız diye birşey yok. Bu konular o kadar önemli ki, dönüp dönüp tartışmak ve bunları elden geldiğince genel kavramsal duruşumuz, günlük teorik dilimiz olarak inşa etmeye çalışmamız lazım.

Güçlü'nün yazısını okudukça şaşırıyorum. Zira bu yazıda ortaya konan teorik duruşla benimkisi öylesine birebir örtüşüyor ki daha önceki sert tartışmalarda yaşanan, uzlaşmaz gibi görünen ayrımlar nasıl ortaya çıktı anlayamadım şimdi. Neyse süreç içinde yanlış anlamalar olabiliyor demek ki.

Bugün de bence sosyalist teori içinde en çok yanlış anlaşılan konuların başında gelen "Sosyalist İlişkilerin Bugünden YaşanaMAyacağı" meselesinde görüşlerimi paylaşmak isterim.

Politzer tarihsel materyalizmden ya da Nikitin Ekonomi-Politiğ inden öğrendiğimiz şablon şudur:

Alıntı:
"Sosyalizme gelen kadar bütün üretim tarzları kendinden önceki üretim tarzının bağrında gelişir. Feodal üretim ilişkileri köleci toplumda, kapitalist üretim ilişkileri de feodalizm içinde yeşermiştir. Ancak bunların hepsi özel mülkiyeti farklı şekilde realize eden modellerdi, dolayısıyla bir kesişim peryotları, iç içe geçtikleri bir dönem olabilir. Özel mülkiyetin ilgası demek olan sosyalizm ise kapitalizm içinde kendi ilişkilerini kuramaz. Sosyalist ilişkiler ancak bir devrim ile üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyet kurulduktan sonra realize edilebilir"
Bu kadim marksist "hikmet"in kimi açılardan doğru olduğunu yadsıyamam. Ancak pekçok başka örnekte olduğu gibi, belli bir doğruya gönderimde bulunan bir tez zaman içinde kemikleşerek doğru içeriğinden uzaklaşıyor.

Yukarıdaki tez günümüzdeki sosyalist "hareketler" açısından nasıl tezahür ediyor? Bu tezin etkisi altında şimdiye kadarki tüm sosyalist hareketler mücadeleyi yalıtık, merkezi iktidar organı olarak devleti ele geçirmek üzerine yapılandırdı. Bunun sonucu olarak da ana yönelik yapılabilecek olanlar hep bilinmez bir geleceğe havale edildi. Üzerine basarak söylüyorum, burda itiraz ettiğim nokta, bazı çok temel meselelerin kapitalist toplum içinde de kısmi olarak çözülebileceği olasılığını gündeme getirmek için değildir. Bu anlamda ben de tam anlamıyla katıksız bir ortodoksum. Mesala kapitalizm koşulları içinde işssizlik, eğitim, sağlık, barınma vs gibi sorunlar asla kökten çözülemez.

Benim itirazım daha çok şu yönde:

Sosyalist ilişkilerin kapitalizm bağrında yeşeremeyeceği fikri mücadeleyi, dışssal iki aşamaya bölerek bence çok önemli bir özelliği olan sürekliliğini sekteye uğratıyor, aşamacı, şabloncu daha önce de tartıştığımız gibi olmuş bitmiş sabit kendiliklerin Varlık tabanlı mantığına mahkum ediyor. Mücadele kesintisizdir, süreklidir. Mücadele bence bir oluştur, yaşamın kendisidir, insan varoluşunun özüdür.

Bu devrim sonrasına havale edici yaklaşıma ikinci itirazım da kapitalist üretim modelinin post-modern dönüşümünü gözden kaçırmasıdır. Post-modern kapitalizmin en ayırt edici özelliği nedir: Bence üretim süreçlerini parçalaması, merkezsizleştir mesidir, fabrika modelinin dışına taşıması ve toplumun tamamını bir fabrika haline getirmesidir. Bugün eskisi gibi emek-sermaye mücadelesinin mekanını saptayamıyoruz, lokalize edemiyoruz zira yaşamın her anı emek-sermaye mücadlesinin alanı haline geldi. O bence oturma odamızda bile devam ediyor.

Bu nasıl ortaya çıktı? Burda Negri'nin (daha doğrusu İtalyan Operaismo okulunun) tezini hatırlamak lazım: İşçi sınıfı sermayenin dönüşümlerine göre değil, Sermaye emeğin mücadelesinin kazanımlarına göre kendini konumlandırır.

İşçi sınıfının ilksel avantajı olan toplumsallığını n bir sınıf oluşturmadaki önemini gören, klasik fabrika mekanın işçileri büyük sayılarda biraraya getirerek toplumsallaştır dığını anlayan sermaye, işçi sınıfının üretim süreçleri içindeki toplumsal mekanlarını dağıttı. Hizmet sektörü daha yaygın hale gelince tek tek emekçilerin günlük hayatın spontanlığı içinde biraraya gelip toplumsallaşmal arını sağlayan alanlar kayboldu. Şimdi çok iyi bildiğimiz parçalanmış toplum, atomize öznellikler yaratıldı.

Dolayısıyla bence "Nerden başlamalı" sorusuna verilecek yanıt, bir toplumsal fail oluşumun olmazsa olmaz en önemli gereği olan toplumsal etkileşim alanlarının, yani basitçe kamusal alanların yeniden kazanılmasına çalışmaktır. Emekçi sınıfın yaşam alanları birbirinden çok uzak farklı katmanlarının buluşmasını, birbirleriyle iletişime/etkil eşime geçmesini sağlayacak yeni yaşam alanların kurulmasıdır.

Sermayenin şehirleşme modelinin bile ideolojik olduğunu düşünüyorum; hep insanları birbirinden koparıcı, toplumsal yaşam alanlarını yok edici yönde tasarımlandığın ı düşünüyorum.

Bu eğilime karşı çıkmak, yeni kollektif alanlar, yeni toplumsal mekanlar oluşturmak "geleceği şimdiden inşa etmektir" ama devrim sonrasını beklemek gerekmiyor. Tamam sermayenin büyük megapollerinde bunu somut mekanlar olarak realize etmek imkansız olabilir, ama şimdi yapmaya çalıştığımız gibi İnternet üzerinden olabilir. Biriyle gerçek hayat içinde düzenli olarak biraraya gelemeyebilirim , ya da varoşlardaki emekçilerle organik ilişkiler kuramayabilirim . Pratik olarak mümkün değil. Ama İnternet üzerinden bu toplumsallık kurulabilir. Daha önce ulaşmamız mümkün olmayan farklı emekçi katmanlarıyla organik bir iletişimi yerleştirebilir iz.
Alıntı
 
 
0 #7 Güçlü Kuvvetli 28-04-2009 14:14
Yanlış anlaşılmak istemem; "terörist" sıfatı, kurulu düzen tarafından eyleme başvuran tüm muhaliflerin yakasına yapıştırılan bir yaftadır ve bu sıfatın meşruiyetinin altını oymak gibi bir görev de sosyalistler için mecburidir. Bunun yolu da sosyalist eylem biçimine hak ettiği meşruiyeti kazandırmak olmalıdır. Bu da gerçekten yeni bir eylem biçiminin geliştirilmesiy le mümkündür. Sonsuz yaratıcılık gerektiren, yepyeni formatların, yeni taleplerin gündeme getirilmesiyle söz konusu olabilir. İlk aklıma gelen örnek de yerel seçimler öncesinde Ankara'da Kızılay kaldırımlarında yüzler plastik topla top oynama "eylemi" geliyor. Komik gelebilir ama bence son derece "radikal" ve sonuna kadar da meşru bir eylemdi.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile