Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika Beyaz Türklerin Dönüşü
 

Beyaz Türklerin Dönüşü Popüler

Makale

Yaklaşmakta olan seçimle ile ilgili olarak kendimde gözlemlediğim bazı değişikliklerin, bireysel değil  "havada hissedilen" toplumsal bir fenomenin etkisi olduğunu düşünüyordum. Gittikçe kibirli hale gelen AKP'in yüksek bir oy oranını hala korusa da, koydukları hedeflerin çok gerisine düşmesi haksız olmadığımı gösterdi. Nelerdi bu değişiklikler?

Aileyi geçelim yedi düveli proleter bir sülaleden gelen biri olarak kendimi onlara ne ölçüde dahil edebilirim bimiyorum ama bu ülkede "beyaz türkler" diye tabir edilen toplumsal tipin bütün karakteristik özelliklerini gösteriyordum; geçim derdi olmadığından ülkeyi şu ya da bu partinin yönetiyor olmasını umursamazlık, seçimlerin gerçekte hiçbirşeyi değiştiremeyeceğine ve tarihsel olarak sağcı bir ülkenin ilerici dönüşümünün ancak dış dinamiklerin zorlamasıyla gerçekleşebileceğine olan inanç ile kendini gösteren sinizm, vurdumduymazlık vb.vb.

Reşit olduktan  sonraki ilk seçimlerde gençlik hevesiyle oy kullanmış, sonraki yirmi yılda bir daha sandığa gitmeye tenezzül etmemiştim. Kişisel olarak da tam bir Oblomov olduğum için, beni yerimden kaldırıp oy atmaya teşvik edecek bir motivasyonu bulmam imkansıza yakındı. Ama işte bu defa dört gözle bekledim seçimi ve koşa koşa gittim sandığa.

Peki beyaz türklerin tipik durumu böyleyken, karşı tarafta durum ne? AKP'nin doğal tabanın oy kullanmayı dini bir görevmişcesine ciddiye aldığını, üstüne üstlük o tarafta pek az da olsa bulunabilecek  Oblomov'ların tek tek parti örgütleri tarafından yapılan organizasyonlarla rahatlarını bozmadan sandıklara taşındığını söyleyebiliriz sanırım. Bu seçimlere katılım oranı %80 çıkmış. Katılmayan o %20'inin partilere dağılımının, %80'in dağılmından çok farklı olacağını düşünüyorum. AKP'ye sempati duyan birinin oy kullanmaya sıradışı durumlar hariç gitmeyebileceği pek akla yatkın olmayan bir durumken, tuzu kuru "beyaz türkler"in önemli bir kısmının kayıtsız kalmaya devam ettiği pek ala söylenebilir.

Sözkonusu olan tam bir "uyanış" olmasa da, hafiften bir kendine geliş, durumun vehametini hafiften bir kavrayış olarak görülebilir. Muhtemelen kimi stratejist akıl hocalarının belirlediği politikalarla demokrat, değişimden yana, AB yolunda çağdaş bir partiymiş gibi görünmeyi bir süre başaran AKP, %47'in artık kemikleşmeye başlayan kendi doğal oyu olduğu inancıyla erken bir özgüvene kaptırıp bildik muhafazakar/otoriter reflekslerini daha fazla dizginleyememesi, beyaz türkler arasındaki hafif silkinişi tetikledi. Bu silkelenişte  solcu kadroların en küçük bir payı olduğunu sanmıyorum. Daha fazla sabredemeyen dinci yapıların kendi stratejik hataları ve acelecilikleri,  zaman zaman takkenin düşmesini ve kelin ara sıra görünüp parlamasını sağladı. İnsanlar, tehdit altındaki herhangi bir organizmanın can havliyle kendini korumaya çalışmasında olduğuna benzer bir tepki verdiler. Örneğin İstanbul'da Kılıçdaroğlu faktörü diye birşey olduğuna inanmıyorum. Deniz Baykal  "ceketini çıkarıp atıp aday olarak gösterseydi" bile ben oyumu verecektim. Şişli'de CHP'ye oy verilirse, kişiliğinden zerre kadar haz etmediğim Sarıgül'ün oyları bölünür de aradan AKP sıyrılır düşüncesiyle böğrüme taş basarak  DSP'den yana kullandım tercihimi, eskinin ANAP'ı ya da DYP'sinden bir aday da olsa zerre tereddüt etmez verirdim oyumu.

Türkiye'de sol taban olarak büyük bir gaflet içinde yaşıyoruz. Neyse ki sağ kadroların çapsızlığı, basiretsizliği, ölçüsüz kendilerine güvenlerinden kaynaklanan sabırsızlıkları kritik hatalar yapmalarını sağlıyor da, hep son anda dönüşü olmayan noktanın ötesine geçmekten kurtuluyoruz. Ancak papazın her zaman pilav yemeyeceği bilinen bir hikmettir. Sol ilkesel politika yapmak adına, taktiksel, popüler politikayı dışlayamaz. Hepimiz hissediyor olmalıyız ki sahip olduğu %40 oy, AKP'in uzun vadeli misyonunu kayıtsız şartsız destekleyen yekpare, homojen bir kütle değildir. Bu %40'ın sadece küçük bir kısmı ideolojik olarak arkasındadır. AKP gerçek yüzünü göstersin, örneğin açık açık batı ile işimiz olmaz, biz yüzü ortadoğuya dönük bir islam devleti olmak istiyoruz, ülkümüz neo-osmanlıdır gibi katıksız ideolojik referanslar yapsın, o %40'tan geriye ne kalacağını biliyoruz. Unutmayalım ki AKP'in mevcut oy tabanın önemli bir kısmı geçmişte ANAP, DYP gibi merkezdeki partilere oy vermişlerdir ki, bu partilerin hiçbir zaman açık dini referansları olmamıştır. İktisadi istikrardan başka derdi olmayan büyük bir merkez yüzer gezer oy vardır. Bu kronik kararsız kitle son 25 yıldır deneyip duruyor. Bu deneyci kitleyi sağın ideolojik hegemonyasına terk etmek, solun yapacağı tarihsel bir hata olur. Sözkonusu kitle, sosyalistler olarak dilediğimiz ölçütlere göre "sol" olmasa, "emek yanlısı politikalar" icra edemese dahi,  dünya ortalamasına göre sol-liberal olan bir parti tarafından pekala hegemonize edilebilir. Bu bağlamda sosyalist solun, örneğin Kemal Derviş gibi bir adamı  küresel kapitalizmin adamı diye kafadan mahkum etmesi son derece tipik bir "fakir ama onurlu genç" adam tepkisi olur. Bu taktiksel hata, 80 sonları ve 90'lardaki öğrenci hareketinin yaptığı tarihsel hatanın bir başka versiyonudur.

80 ortaları ve 90 başlarında darbe ikliminden hafiften çıkıyor olmanın gazıyla, öğrenci hareketi taktiksel politika ile mümkün olanı realize etmeye ve demokratik bir öğrenci insiyatifi kurumsallaştırmaya çalışmaktansa "devrim yapmaya" odaklandı. Böylece küçük de olsa gelişmeye açık bir mevzi kaybedildi ve üniversiteler kurumsallaşmış en küçük bir öğrenci insiyatifi olmayan, sağ liberal demogojinin at oynattığı herhangi bir alan olmanın ötesine geçemediler.Oysa ÖDTÜ'de kesinlikle  efsanevi spontan Otobüs Eylemiyle kendini belli eden ciddi bir demokrat taban vardı. 80-90'larda şimdiye kıyas bir hayli canlı öğrenci politizasyonu döneminde faal olmuş pekçok solcu aktörün bugün politikayla her türlü bağlarını koparmış olmaları da, pragmatist stratejileri dışlayan ajitatif, romantik politika pratiklerinin yaşanırken çok keyifli ama ardında hiçbirşey bırakmayan, su üzerine yazı yazmak kabilinden faaliyetler olduğunu gösterdi.

Nasıl 80'ler ve 90'larda üniversitelerde sol politikanın acil misyonu "devrim" değildi ise, bugün de acil misyon iktidar aygıtını ele geçirmeye yönelik olamaz. Kanımca sosyalist politikanın bugün en acil görevi, sosyalist politika yapmanın sürekliliğini ve bekasını garantiye almaktır. Bir din devletinde sosyalist politika yapılamaz. Dolayısıyla önümüzde duran birincil ödev, politik pratiği iki düzlemde, reel politik ve futurist politik düzlemlerde ele alıp, reel politik alanda taktiksel kısa erimli, pragmatist, populist,  ve  futurist politik düzlemde ilkesel, uzun erimli politikalar uygulamaktır. Verili kojuktürde sosyalist sol, parlementer politik alanda at koşturamaz. Enerjisini günlük hayat ilişkilerinde yatay çoğalmalara, birebir ilişkileri yaygınlaştırmaya adamalıdır. Ancak bu sırtını reel politik alana dönmesi anlamına da gelmemelidir. Reel Politik alanda, toplumun muhafazakarlaşmasına, dinselleşmesine karşı,  ülkeyi dünyanın sahip olduğu liberal demokratik ortalama seviyesinde tutacak merkez hareketler desteklenmelidir. Stalin'in bile başaramadığı "Tek Ülkede Sosyalizm" hedefini tutturamayacağımıza göre, amacımız dünyanın geri kalanından kopmamak olmalıdır. İnsanlığın bugün gelmiş olduğu noktada, bütün dünya halklarının kaderi ortak hale gelmiştir. Dünyanın geri kalanından bağımsız bir sosyalist gelişme modelini ben tasavvur edemiyorum, eden varsa buyursun ikna etsin bizi.

Aynı geminin yolcusu olan, ister istemez kader birliği etmiş halklar liginde sosyalizm ideali her zaman canlı bir ideal olarak kalacaktır. Ancak dinsel dogmaların boyunduruğuna girmiş bir ülke, diğer halklardan kopmuş ve sosyalizmden yüzlerce yıl daha da uzaklaşmıştır. Tarihte ve çağdaş dünyada sayısız örneğinden bildiğimiz gibi, bir din devletinde sosyalizm uzak bir ihtimal bile değildir. Dolayısıyla günlük hayat içindeki birebir ilişkilerimizde sosyalist politikalarımızı daha doğrusu sosyalist etik varoluşumuzu hayata geçirmeye çalışırken, parlementer politik alanda en yakın tehlike olarak muhafazkarlaşmaya karşı pragmatik konumlanışlar yapmamız gerektiğine inanmaktayım.

 

 

 

 

 

 

 

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (11)
  • onder
    avatar

    İŞCİ SINIFI YEGANE TOPLUMSAL ÖZNE MİDİR?

    İktidar konusunda yaptığım yorumda aktardığım cümlende "iktidar" gibi anlamı çok açık olmayan bir başka temel kavram daha var: işci/proleter. Bir kere işçi ve proleter'in birbirinin yerine geçer bir şekilde kullanılmadığını farettim çağdaş yazarlarda. Bu ayrım bence önemli. Klasik daha doğrusu sekter marksizmde proleterya'dan anlaşılan belli spesifik bir sınıf olarak işci sınıfı oluyor. Benim bildiğim kadarıyla Marx'ın Kapital'da analiz ettiği sömürü süreçlerinin konusu olan da bu sanayi işçi sınıfıdır. Kapital'in okuduğum iki cildinde artı-değer analizlerinin yapıldığı farkli bir sınıfı ben hatırlamıyorum. İşçi sınıfının çağrışımı Marx'ta benim gördüğüm kadarıyla oldukça nettir. Bu serpilme aşamasındaki klasik 19.yüzyıl kapitalizmin tipik sanayii işçisidir. Mutlak artı değer ve nispi artı-değer çözümlemeleri bu sınıfa sorunsuzca uygulanabiliyor. Zira işçinin satışa çıkardığı emek süresi saptanabiliyor..Günlük iş saati bellidir..Bu emek zamanının ne kadarını kapitalistin ücret olarak ödediği, ne kadarının ise artı değer yaratmak için kullandığı göreceli olarak kesin sabitlikler olarak ölçülebiliyor. Örneğin "toplumsal olarak geçerli emek üretkenliği" seviyesi standartttır. Mesala belli kalitede bir araba kaportası dünyanın her yerinde aynı emek süresi içinde üretilir..artı değer süresi ölçülür..Diyelim 9 saat işgünün 6 saati ücret olarak ödenir, 3 saati artı değer üretmek kapitalist tarafından el konulur..Bu tipik sanayii işcisi durumunda bile artı değer üretim süreçleri aslında bu kadar basit değil..Özellikle nispi artı değer üretim süreçlerine girdiğinde olay daha da karmaşıklaşıyor..Teknoloji vasitasıyla artan emek üretkenliği nispi artı değeri ne kadarlık bir süreyle hangi oranda sürdürebiliyor..

    Kimlik politikalarına sonuna kadar hayır ama içinde bulunduğumuz zamanlar, kapitalizmin üretim süreçlerinde daha önce örneği görülmemiş dönüşümlerle kendini belli etmiş post-modern zamanlar. Negri'nin dahil olduğu İtalyan Operaismo/Otonom marksist okula göre, sermaye emeğin geçirdiği dönüşümlere göre pozisyon alır..Maalesef nerde okuduğumu hatırlamıyorum ama mesala Taylorizmin nasıl işçilerin aynı mekanlar içinde nicel anlamda yoğunlaşarak bir sınıf bilinci geliştirmelerine karşı bir önlem olarak geliştirildiğini okumuştum. İşçileri farklı alt yetenek ve çıkar gruplarına böl ve idare et. Üretimi çok farklı alt süreçlere dağit vs gibi. Kapitalizm böylece işçi sınıfın geliştirdiği her duruma karşı önlemler alarak kendini koruyor.

    Burdan gelmek istediğim nokta şu; dağıtılmış, parçalanmış üretim süreçlerinde hep aynı reflekleri gösteren homojen bir sınıf yapısı olduğunu söylemek bir hayli zor. Marx'ın kapitalde yaptığı sömürü analizlerini birebir uygulayabileceğimiz yekpare homojen bir sınıfsal yapı artık yok. Lakin eğer bu doğruysa, "doğal" çıkarları otomatik olarak aynı homojen bir işçi sınıfından bahsetmemiz de pek mümkün görünmüyor. Karşımızda bir hayli parçalı sınıf kimlikleri var. Bu parçalı sınıf kimliklerinin homojen bir sınıf olarak varsayılması ve yalıtık bir iktidar merkezini ele geçirmek için devasa sınıf örgütlenmelerine gitmelerini öngörmek bir hayli sorunlu görünüyor bana. Mesala biz mühendisler bu tabloda nereye oturuyoruz? Kapital'deki sömürü süreçlerini benim ve pekçok mühendisin çalışma hayatlarına uygulamak hiç mümkün görünmüyor. Mesala "toplumsal olarak belirlenmiş genel elektrik mühendisi üretkenlik" seviyesi nedir? Ölçülemez..Mümkün değil..Peki öyleyse bir mühendisin emeği üzerindeki artı değer analizleri nasıl yapılacak? Mühendislerin çalışma koşulları, tipik işgünü standardizasyonu yapılamayacak kadar farklılık gösterir. Ücretler çok spekülatif ölçütlerle belirlenir..Peki böylesi bir emek öznesinin sınıfsal refleksleri, Marx'ın Kapital'de yaptığı sanayii işcisiyle aynı olabilir mi? Bence bir mühendisin iktisadi alan içinde ortak bir sınıfsal çıkarlar bütünü içinde olduğunu söylemek bir hayli sorunlu..Bunlar farklı refleksleri olan farklı sınıf kimlikleridir.

    Bir de üstüne üstlük, post-modern zamanlarda üretim süreçlerinden tamamen dışlanmış devasa bir toplumsal katman var artık..Ne yapacağız bunları lümpen proleterya diye, analiz edilemezler kategorisine mi atacağız?

    Bütün bunlardan gelmek istediğim nokta şu; sınıf bilincinin sadece üretim süreçlerinde oluştuğunu varsaymak muazzam bir teorik yanılgıdır ve sosyalistlerin kendilerini toplumun dar bir kesimiyle ve tek bir süreciyle ilgilenmeleri sonucunu doğurur..

    Buna karşı, toplumsal öznelerin üretim/sömürü süreçleri dışındaki oluşumlarına da odaklanmamız gerekiyor. Mesala buna bir örnek olarak etik öznelerin oluşumunu verebiliriz..Yani iktisadi sınıfsal ontolojiden dolayı değil de, etik/iradi bir seçim olarak muhalif öznelerin kurulmasını düşünebiliriz. Buna ideal bir örnek olarak Negri'nin Otonom yayıncılıktan çıkmış Yıkıcı Politika adlı kitabında yeralan Paris 1986 öğrenci olayları üzerine yazdığı mükemmeeeeel ötesi bir makalesi var..Bu makale okunabilir..Siteye bu konuda bir yazı yazmayı planlıyorum..

    Yani sonuç olarak, sosyalizm kendini sadece işçi sınıfının öncülüğüyle kısıtlayamaz. Son 20-30 yılda bildik pekaz işçi ayaklanması olmuşken, bütün anti-kapitalist ayaklanmalar hep işçi dışı kaynaklardan gelmiştir..

    ha bu kesinlikle işçi sınıfı öldü, yeni bir öncü sınıf bulmalıyız anlamına gelmez..Sadece insanların kapitalizme olan tepkisinin çok farklı şekillerde de tezahür edebildiği anlamına gelir..kendini sadece işçi sınıfı muhalefetine odaklayan bir sosyalist hareket, toplumun bağrındaki pekçok başka olası muhalefet potansiyellerine sırtını dönmüş olur..Çok basit bir kaç örnek vermek gerekirse;

    Bugünkü gençlerin ezici bir çoğunluğu için pek bir gelecek görünmüyor. Kapitalizm gereken eğitimi almış gençlere bile iş yaratabilme kapasitesinde değil..Belki yaşamlarında Marx'ın analiz ettiği sömürü süreçlerine adımlarını bile atamayacak koca bir kitle var..Sayıları sürekli artan mülteciler, topraksızlaşan köylüler, korkunç ekolojik kriz sonucu sahip oldukları avantajları kaybetme korkusuyla yaşayan küçük-burjuvalar vs.vs..Ortodoks marksizmin son tahlilde sendikalist olan mücadele perspektifleri bu yeni çıkmakta olan "işçiler"in hangi birine hitap edebilir? Bu tür olanaklar üzerine kafa yoran bir sosyalist yapı var mı?

    Klasik Marxism yükselmekte olan bir kapitalizmi analiz ediyordu..Çökmekte olan bir kapitalizme uygun sosyalist politikalar geliştirmek durumundayız.

  • onder
    avatar

    "SÖZDE" MARXİSTLER

    Herşeyden önce bir sosyalistin böyle bir dil kullanması bence bir hayli sorunlu. Bu "sözde" ifadesi çok tehlikeli çağrışımlar içeriyor. Şu anda yaygın olarak kimler tarafından kullanıldığını örnekleyerek kimseyi töhmet altında bırakmak istemem; ama en yoz sağ söylemde de sol söylemde de kullanılsa, oldukça problemli ve sosyalistlerin işinin olmaması gereken yaklaşımlara gönderme yaptığını belirtmeleyim. Sözde müslüman, sözde vatandaş, sözde markist bence biçimsel olarak aynı mantığın ürünüdür. Yani neyin sözde değil otantik olduğunun bilgisi bendedir; bunun dışındakiler "ya haindir ya aptal". Stalin'e giden yol burda başlar. Sağ otoriter mentaliteye uygundur bu yaklaşım ama sol mentalite ile yanyana getiremiyorum. Solun kollektif ruhunun şiarı Sokrates'in ünlü lafı olmalıdır bence; "Birşey biliyorum o da birşey bilmediğimdir". Ancak böyle bir yaklaşım sürekli kuşku duyan, olmuş bitmiş kapalı "doğru"lara göre değil, sürekli herşeyi sorgulayan kollektif bir varoluşu kurar. Eğer bundan ödün verir ve birtakım adamların "sözde marxisme" karşı otantik marxismin sırrını bildiklerini iddia etme hakkını tanırsak artık o oluşumdan marxist diye bahsetmenin olanağı kalmamıştır. Bugün dünyasında bir Lenin çıkamaz. Hiçbir tek süper teorisyen toplumsalı bütünüyle açıklayamaz. Sosyalist yaklaşım milyonlarca insanın birbirlerini düzelterek, karşılıklı kontrolü ve süreğen bir eleştiri/özleleştiri sürecini canlı tutmalarıyla kurulabilir ancak..

    Bütünüyle masum, katıksız olarak özgeci, koşulsuz olarak "halkının çıkarlarını" düşünen, bireysel çıkarlarının hiç önemsemeyen, egolarını yoketmiş yüksek ruhlu insanların çıkmasını bekleyip bize otantik, saf, dürüst bir marksizm sunmalarını bekleyemeyiz..Hayallerimiz böylesi mesiayanik beklentilere göre kuramayız..Yanılacağız, hata yapacağız, kendi çıkarlarımızı bazen toplumsal çıkarların önüne koyacağız..ama bu insanın doğasıdır, çözümü cadı avı olamaz..Kollektif kontrol olabilir ancak..

  • onder
    avatar

    Fetekos,

    Gündeme gelen her bir başlığı tartışmaya devam edecektim ama maalesef tartışmalar kollektif olarak sürmüyor..Genelde ikili tartışmalar haline geliyor. tartışmaları yapanlar dışında kimse tarafından okunduğunu da pek sanmıyorum..Senin de dediğin gibi bunlar çok geniş katılımlı kollektif tartışmalar yapmayı gerektiriyor..Uygun tartışma zeminleri oluşana kadar bekleyelim istersen..

    Devam etmek gerekirse de bence Forum'da her bir konu için ayrı bir başlık açıp tartışmakta fayda var..

    ama bizim site kollektfi bir tartışma platformu olmaktan çok uzak..Yeni katılımlar olana dek verimli tartışmalar yapmak sanırım pek mümkün olmayacak..

  • onder
    avatar

    İKTİDAR SORUNU

    İşte sosyalistlerin genel tahayyülünde katılmadığım ve üzerinde düşünmemiz gerektiğine inandığım temel argüman şu;

    Alýntý:
    egemen sınıf olarak iktidarda örgütlenmiş işçi sınıfı, Marksizme içkin, temel kavramdır.



    Şimdi bu saptamayı bir hayli sorunsallaştıran, kuşku duymamıza neden kavram "iktidar". Bu kavram, bizim sosyalistlerin zihninde nasıl bu denli sarih ve üzerinde sorgulamaya gerek olmayan bir kavram olarak algılanıyor ben gerçekten anlamıyorum. Klasik teoriden beridir, zihinlerimizde yer etmiş olan "iktidar" perspektifinin, kapitalist iktidar süreçlerini anlamamıza yetmediği bence çok açıktır..Çağdaş düşünürlerin çalışmalarını şöyle bir düşünelim, "iktidar" kavramının hepsinde en temel mesele olduğu görülür..Bu çok önemli bir konu..İktidar aygıtı olarak sadece devleti görmek ve onu ele geçirdiğimizde toplumsal iktidarı fethetmiş olacağımız inancı sosyalist mücadele tarihindeki en büyük hatalardan biridir bence..Sosyalistler tarihin farklı dönemlerinde pekçok kez bir iktidar organı olarak devleti ele geçirdiler ama koruyamadılar. Sadece bu tarihsel olgu bile iktidarın bir merkezi olduğu fikrini çürütmeye yeterlidir bence. Konun derinliği ve üzerine yazılan eserlerin çokluğu malum..Uzun uzun anlatmanın sonu yok..sayfalarca yazılabilir..Basitçe şu fikirler bitirmek istiyorum konuyu;

    İktidar yalıtık, merkezi bır organ, bir yapı olarak düşünmemek lazım..Bazı video oyunlarında vardır ya; en son level'da bir merkezi organa (bir gizli oda, kurtarılması gereken prens, iktidarı garantileyen bir kılıç, bir "yüzük";) ulaşılır hani..İktidar algılayışımız böyle olamaz..İktidarı merkezsiz, çok katmanlı, yaygın bir süreç olarak algılamak durumundayız. Sistem kendi içsel çelişkileri ile yönetilemez hale gelebelir..Böyle durumda hazır örgütlü bir yapı, iktidarın merkezi olarak devleti ele geçirebilir..Bu her ülkede olduğu gibi bizde de gayet mümkün..Ama bizim sosyalist iktidar perspektifimiz bu mudur? Bu iktidar merkezini ele geçirmek toplumu sosyalist dönüşüm yoluna sokar mı? Bu şekilde ele geçirilen iktidar, günlük hayat iktidarı desteklenmezse sürdürülebilir mi? Bunlar çok devasa sorunlar ve bunların kolay bir cevabı yok..Bir kez kurulunca yıkılması mümkün olmayan sosyalist iktidar insanların çoğunluğu tarafından içselleştirilmiş, günlük hayat ilişkileri üzerindeki iktidardır..

    Devamı var..

  • .

    Bunlar artık başlangıçtaki sorularım olmaktan çıkmış. Bu iş doğası gereği kolektif bir uğraştır, çaba ve etkileşim gerektirir. Gerçekten teşekkürler Önder, yazı ve yöntem titizliğinle değinmişsin tüm bunlara. Şöyle bir bakınca Marksist kuram, sosyalist deneyimler, Türkiye solunun açmazları, Sovyetler... Fakat birkaç gün izin. Sorumluluğu var ve baştan savamam. Okuyup iyice değerlendireceğim.

  • fetekos
    avatar

    Bunlar artık başlangıçtaki sorularım olmaktan çıkmış. Bu iş doğası gereği kolektif bir uğraştır, çaba ve etkileşim gerektirir. Gerçekten teşekkürler Önder, yazı ve yöntem titizliğinle değinmişsin tüm bunlara. Şöyle bir bakınca Marksist kuram, sosyalist deneyimler, Türkiye solunun açmazları, Sovyetler... Fakat birkaç gün izin. Sorumluluğu var ve baştan savamam. Okuyup iyice değerlendireceğim.

  • fetekos
    avatar

    Taktikler ve stratejiler konusunda kuramlar çok fazla bir şey söylemiyor sanırım. Marksizm ve Lenin pratiğinden çıkartılabilecek bana göre bu konuda değerli bir sonuç, tüm bunların siyasal etkinliğin içinde kavranabilecek olmasıdır. Ancak şunu belirtebilirim. Uzun vadeli hedefi gölgelemeyen, ona zarar vermeyen güncel, pragmatist olarak görülebilecek taktikler elbette uygulanmalıdır. Lenin burjuvazinin en önemli vurucu güçleri olabildiklerini gördüğü köylülere toprak dağıtmıştır 21’de. Ama bilinir ki 28’de gerçekleşen kolektivizasyon vazgeçilmez bir sosyalist hedeftir. Bu tür sezgilere sahip siyaset cambazı biri olmadığımdan benim için böyle stratejiler tayin etmek zor.

    Binde bir oy alan sosyalist siyasi partiler için seçimin anlamı toplumsal etkinliklerini ölçmek olmalı. Sanırım seçime bunun için giriyorlar. Sosyalist partiler her şeyden önce seçim partileri değil. Binde bir oy almak negatif propaganda olarak algılanabilir, haklısın. Ama başarısızlıkları, negatif propagandaları bununla sınırlı değil, ne yazık ki. Hariçten eleştirirken de çekiniyorum ama toplumsal birçok konuda taraf olamayan, halka bunları anlatamayan, bunu bırak tartışmayı yasak eden yapıların artık bu kusuru da görülmesin. Parlamenter politikada ne eylerse eylesin, senin önerdiğini hayata geçirmeye engel değil ki. 23 Nisan müsameresine hazırlanır gibi girdikleri seçime enerji harcadıklarını sanmıyorum. Seçimden bir gün önce Beyoğlu’nda ‘Akın Birdal Barışın Temsilcisi’ diye bildiri dağıtıyorlardı. İşte bu kadar anlamlı! Geçenlerde elime TİP’in Demokratikleşme için Plan isimli 77 ya da 78 tarihli yayını geçti. Sürprizlerle dolu! Detaylı ekonomik analizler, öngörüler, siyasi çıkarımlar ile müthiş bir kılavuz program. Bunca argümanın bulunduğu günümüzde sosyalist siyasi partilerin ben daha böyle bir program, taslak, vs. hazırladıklarını görmedim. Dolayısıyla halka neyi nerede anlatmayı beklerler, nasıl bir politika anlayışıdır bu, ben kavrayamıyorum. Bundan sonra seçime girseler ve yalnızca üyelerinden oy alsalar ne olur, zaten bulunmadıkları alanda hezimete de uğramış sayılmamalılar.

    Ancak papaza kızıp oruç bozmaya da niyetli değilim.

    ***
    Bulaçgiller konusu: kaziye-i makbule diyorlar, kendi dilleri ile söylersek. Kabul gören genel geçer tezleri bu aktardığın. Kaygı duyulmayacak gibi mi? Demokrasiyi geçerli kılmak için şeriat gerekli, çoğulculuğu gözeten şeriattır diyor açıkça. Bulaç’a solda kim itibar ediyor, ne kadar üzerinde durmak gerekir bilmiyorum. Son zamanlarda Fetoş yayınlarının pervasızlığıyla bir hayli deşifre olduklarını görüyorum. Zaman’da 28 Şubat sürecinde bir eleştiri yayınlanmazken şimdi satırlarından düşmüyor, Samanyolu DESA grevine Ergenekon terör örgütü (dayanılmaz ses efektleriyle tekrar tekrar kafalara kazınan ETÖ) işi diyor, vs. (Ama tabii bu grevi canla başla sahiplenen sol örgütler Ergenekon’da AKP’yi desteklemekten geri durmuyorlar.) İktidara iyice yerleşmiş olmaktan mıdır yoksa Baykal’ın en son ‘bunlar gidici, yeni görevlere hazır olmalı’ açıklamalarının bana düşündürdüğü gideceklerine karar verilmiş olmasından mıdır bilmem, iyice fevrileşerek açığa vurdular kendilerini.

    Diğerleri ise, Bulaçlarla birleşenler, birçok kavramın, kuramın evrensel tekelinden beslenen “aydın”lar, “entelektüeller”. Hiçbir ama hiçbir düşüncelerinin özgün olmadığını düşünüyorum. Bana kalırsa bu aydınlar birer acente işlevi görüyorlar, Batı’da burjuva egemenliğini güçlendirmeye yarar ne tartışılırsa onu alır buraya getirir, bazen yeniden şekillendirmeye gerek duymaz bazen de ufak tarihsel, dönemsel uygunluk rötuşları yapıp özellikle solun önüne atarlar. 70’lerden bu yana yeni sivil toplum tartışmaları, yeni sol tanımları, küreselleşme, AB açılımları, vs. konularındaki yaklaşımlarının kategorizasyonunu yapmakla meşgul olduğumuz sözde “Marksistler”dir. Şimdilerde kemalizme saldırırlar, onun çok gerisindeki unsurlarla ittifak yapmaktan çekinmeden. Zaman’da her hafta manşet olmaktan, N.Ilıcak’ın en önemli solcu övgüsünden hiç gocunmaz bir tanesi, Uras. En son biri çıkar, Laçiner, Ergenekon tavrı nedeniyle MHP’ye şeffaf demokrat parti der. Türbana özgürlük imza metninde imza sırası şöyledir: bir liberal bir ülkücü, bir liberal bir ülkücü. Bunlar sınıfsal birleşmeler olsa gerek. Eski sol örgütlerin jargonları vardır ya, sınıf düşmanı dediklerine kötü kötü sıfatlarla seslenirler hani. Bu aydınların isimleri de bende hiç sevmediğim bu dili kullanma korkusu yaratıyor. Bu nedenle tek tek anmak değil de, yeri geldikçe değerli düşüncelerini işimize yarar ölçüde ele almaktan yanayım. Ama Lenin’in ünlü formülasyonunu anımsamadan da geçemeyeceğim: “ya hainsin ya aptal”.

    Hangi yolla hangi şekilde olursa olsun Marksizme, sosyalistlere saldırmak tüm dünyada çok ciddi bir istihdam kaynağıdır. Fransa’yı ve Belçika Emek Partisi üzerinden Belçika’yı biraz izleyebiliyorum. Tarihsel ve de güncel tartışmalarına ara sıra göz atıyorum. Daha sağlam kuramsal arka plana sahip olmakla birlikte durum pek de farklı değil. Sözü geçen “aydın”ları özellikle de Avrupa “entelijansiyası”nda görmek mümkün. Asıl kazanımları bence, marksizmin kavramları da bu aydınların ideolojik, siyasi, kültürel tekelinde, düşmanın en kötüsünün, yani bizim dilimizi konuşanlarının elinde. Binlerce Marksizm çalışması yapılır. Özür dileyerek kullanacağım bu kelimeyi ama başka türlü anlatmak da mümkün değil, “kuş boku marksizmi” örnekleridir bunlar, ne akar ne kokar. Bilmem ne fabrikasında bilmem ne departmanındaki işçilerin makineyle arasındaki ilişkilerin yabancılaşma sorunsalı açısından bir değerlendirmesi türünden öteye gitmeyen çalışmalarla doludur yazın. İşin daha fenası, bunların bir kısmı, bireyci, çıkarcı, konformist yaşam tarzlarına rağmen, Marksizmin hem de en geleneksel olarak sahiplenilen belli başlı kuramlarını ağızlarından, kalemlerinden düşürmezler, yalnızca siyaset arenasında at koşturmaya devam edebilmek için. Tabii yukarıda saydığım isimlerin çoğu artık böyle bir kaygı da gütmezler.

    ***
    Kapital’in belki de en çok ele alınan açıklaması: çelişkileri çözmek için içinde serbestçe dolanabilecekleri alanı yaratmak gerekir. Aslında benim sorularla gönderme yapmak istediğim buydu. Biz bu alanı nasıl tanımlıyoruz, nasıl yaratacağız. Kapitalde makine emek çelişkisi sosyalist toplumda çözülür. Buraya kadar ele aldığın kaygı unsurların ve aşağıda da belirttiğin çelişkiler, ben genel anlamıyla sınıfsal çelişkiler demek istiyorum, nesnel ilkelerin sonuçları bizi buraya götürüyorsa, sosyalist topluma yerleştirilerek çözülür demektir. Ama makine emek çelişkisinden farklı olarak burada siyasi bir mücadele, dıştan, iradi bir müdahale söz konusudur. Bu alanı yaratmak zorundayız. Marksizmin gerçekleşmesinin siyasal etkinliğimizden başka yolu yoktur.

    Biz yukarıdaki isimlerin demokrasi kavramıyla neyi kodladıklarını artık çok iyi biliyoruz bilmesine de bunları durdurmak için nasıl bir alan yaratmalıyız. Mücadele etmemiz gerektiği kesin. Ama nasıl? Benim yanıtım, sosyalistler olarak kendi kimliğimizle uzun vadeli hedeflerimiz doğrultusunda siyasi alanda varlık göstermeyi denemeli /hedeflemeliyiz. Bu, yatıp kalkıp sosyalizm rüyası görelim anlamına gelmez. Bu sorunların, çelişkilerin çözüleceği alanın sosyalist toplum olduğunu anlatmaktan, göstermekten, içinde bulunduğumuz koşulların bunu gerçekleştirmeyi hiç de uzağa atmadığını bilmekten ve bildirmekten söz ediyorum.

    Önder, daha önce de bahsetmiştim. Ben eylemli, aktif politik duruşu olan birisi değilim, hiç olmadım. Bu nedenle, CHP konusundaki taktikleri anlamakta zorluk çekiyor olabilirim. Yukarıda sözü geçen siyasi partiler bu mücadelenin yeri midir, emin değilim. Ama eşitsizliği sürdürmek için aklı yok etmek zorunda olan bir sistemin ana taşıyıcılarından biri olan sosyal demokrat yapıya gericilikle mücadele de dahil hiçbir konuda güvenmem. Bu konuda aklıma gelen, CHP’nin, tabanını hariç tutuyorum, AKP’den ne farkı vardır? Hangi somut konuda farklı davranmıştır? Çarşaf açılımı, her mahallede Kuran kursu açma hedefi, türban dağıtması, Baykal’ın her fırsatta tekrarladığı Erdoğan’ın siyasetten silinmesini istemiyorum açıklamaları, geriye dönmüyorum bile, nasıl bir açılım sunabilir? soruları; krize çözüm olarak Baykal’ın KDV indirimini önermesi, Erdoğan’ın da uygulaması, duyduğum en zavallı kriz önlemini öneren adamın bir de ‘ben söylüyorum o yapıyor’ diyerek övünmesi, AKP’yi sistemi nedeniyle, cumhuriyete saldırdığı için değil, en iyi şekliyle yolsuzluklarıyla eleştirmesi, MHP’nin Erdoğansız bir AKP, CHP’nin ise Erdoğanlı bir AKP istemesi... Doğrudur, CHP, AKP’ye karşıdır ama bana göre onu durdurmak için değil, tamamlamak için karşıdır. AKP’ye karşı radikalleşmeyi engellemek, gerçek muhalefetin önünü tıkamak için vardır. Bu anlamda artık bir ikame ilişkisi değil, bir tamamlayıcılık ilişkisi söz konusudur, çay ve şeker gibi. (Seçime 3 parti, AKP, SP, DTP, giriyor diyen Y. Küçük’ü de bu kez anmak gerekir diye düşünüyorum). Tüm bu kaygılarımı ve sorularımı, benim için, uzun vadeli uğraşım için bunun politik bir anlam taşımamasını en başta belirttiğim eksikliğime bağlayıp eğer ekonomizmin tanımını genişletmek buraya uygun düşmezse sosyalistlerin CHP’ye oy vermelerini radikal bir hata olarak görmediğimi yineleyerek bitirmek istiyorum.

    ***
    Silah fabrikasında çalışan, bankacı, mühendis, akademisyen, vs. kapitalist sistemin kurumları içinde varlık gösteren ve de düzen karşıtı olmaya devam eden her kim olursa olsun, bunda herhangi bir sorun görmüyorum elbette. Bizler için şizofren bir politik var oluş tarzı önerin hoşuma gitti ilk önce. Doğrusu şizofren insanları ayrıcalıklı olarak görmüşümdür ve yaratıcılıklarına hayran olup yakınımda olmalarını istemişimdir. Sanırım ki şizofrenin kendini parçalı hayatlarda var eden dışa vurumu nedeniyle bu örneği verdin: reel politik alan ve günlük ilişkiler ağı. Ancak bunu kapitalist dünya içinde toplumsal anlamıyla düşününce biraz daha farklı bir sahne canlandı gözümün önünde. Şizofreni parçalı hayatlar yaşanmasıyla, parçalı düşünme sistemiyle kendini gösterir. Bu parçalardan birinde kişi kendi yaratıcılığını dışa vurabilir, bu alanda çok derin, muazzam çalışmalar da yapabilir ama diğer alanlarla ilişkisi sorunludur. Bunlarla bağlantı kuramaz. Ortaya çıkardığını, diğer alanlarla ilişkilendirmekte zorlanır. Dolayısıyla kapitalizm için pek de fena bir yurttaş türü olmaz gibime geldi. Tam tersi bu anlamda şizofren ve korsakof vatandaş yaratmak ister. Kapitalizm soyutlayan, ilişki kuran akla karşıdır. Tıbben bir gün böyle bir teşhis konabilir bana ama sosyalist kimlikle toplumsal alanda böyle bir yurttaş olmayı pek uygun bulmadım açıkçası.

    Reel politik alanda açık yansımasını bulan günlük ilişkiler ağında sosyalist politika tanımına ise katılırım.

    ***
    Sınıfsal iktidar konusuna yaklaşımını bilmiyorum. Daha doğrusu devrim teorisi açıklamanı da bilmiyorum. Tereciye tere satmak istemem ama dönüşüm sürecinde egemen sınıf olarak iktidarda örgütlenmiş işçi sınıfı, Marksizme içkin, temel kavramdır. Manifesto’da da Fransa’da İç Savaş’ta da sınıf savaşımının özünde politik olduğu açıklanır. Her sınıf, egemenliğini politik olarak kurar ve elinde tuttuğu baskı unsurlarıyla iktidarının sürekliliğini sağlar. Kapitalist ilişkiler de kendini politik alan aracılığıyla yansıtır. İktidarı hedeflemeyen sınıf ekonomik, politik taleplerini nasıl somutlaştırır, hak ve özgürlüklerini nasıl elde eder, üstyapıyı nasıl dönüştürür, hayal edemiyorum. Ama bir cümlenden yola çıkmak istemiyorum. Bu nedenle buna daha fazla değinmeyeceğim.

    ***
    Bahsedince bıkkınlık uyandırabilir kimilerinde ama onca “aşkın” Ne Yapmalıcı varken aslına başvurmayı da uygunsuz bulmuyorum. Ekonomizm eleştirisi yapılır Ne Yapmalı’da. Kısaca, ekonomizmciler, siyasetin aydın işi olduğunu, işçi sınıfının bundan anlamayacağını, onlara siyaset yapılırken güncel ekonomik sorunların ele alınması gerektiğini savunurlar. Onlara göre siyaset ekonomiyi izler. Lenin buna karşı çıkar: İşçi sınıfına bu politikayla gitmek sendikalizm demektir. Bu bir burjuva bilinç türüdür. Kapitalist ilişkilerde iyileştirmeler yapmayı öngörür. İşçi sınıfı bu güncel talepler üzerinde birleşirse, bu burjuvazinin de tolere edebileceği bir mücadele tarzı olur. Dolayısıyla işçi sınıfı ekonomik alanda birlik olamaz. Her fabrika, her atölye ya da her iş yeri çok farklı koşullara, işleyişe sahiptir. Bu birlik ancak siyaset ile sağlanır. Proleterya ancak burjuvaziye karşı mücadeleye giriştiğinde birliğini sağlar. Aynısı karşıtı için de geçerlidir. Politika her iki kutup için de birleştiren unsurdur.

    Şimdi ekonomizmin somut örnekleri yok mu? Sosyalist siyasi partiler yapmazlar mı bunu? Asıl gündem işçi sınıfının ekonomik sorunlarıdır, çalışma saatleri, çalışma koşulları, vs. Bunlar elbette çok önemli sorunlar ve mücadele konusudur ama bunun dışındakileri “suni gündem” ilan edip burjuvazi ekonomik sorunları unutturmak için suni gündem icat ediyor yaklaşımı son derece yanlıştır. Kapitalizmin taraf olduğu her tartışma konusu, işçi sınıfının da tüm toplumsal güçlerin de tartışma konusudur, politik hedefidir. Hangi ölçek suni gündemi belirler, gerçek olan sorun nasıl suni tanımını alır, anlamak mümkün değil. İşçinin gündelik çıkarları mıdır konu, tarihsel çıkarları mı? Hatta ekonomizmin tanımını siyasi alan içerisinde kısa ve uzun vadeli hedefler arasındaki uyuşmazlık olarak genişletmek doğru bir yaklaşım ise, Türkiye soluna damgasını vuran eğilimin ekonomizm olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kimi zaman kuru demokrasiciliğe kimi zaman gülünç anakronizmacılığa varan yönelişler ile şekillenmiş bir sol siyaset çizgisi ile karşılaşmak mümkündür.

    Bunu şunun için vurguladım: Ekonomizm eleştirisi yaparken üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin varlığı inkar ediliyor. Ekonomizm eleştirisi tarihsel materyalizm eleştirisine dönüyor. İnsanın en temel faaliyeti üretimdir, gereksinimlerini karşılama faaliyetidir. Tarihsel materyalizmi savunarak da ekonomizm eleştirisi yapmak mümkündür. Ekonominin belirleyicilik ilkesini, bayağılaştırmadan savunabiliriz ama tek sorun bu değildir elbette. Siyasi sorunların sınıfsal temelli olduğunu belirtmek en doğru yaklaşımdır.

    ***
    “Üretici güçlerin sorunsallaştırılması” nın ne demek olduğunu bilmiyorum, hiç rastlamadım bu deyime ya da gözden kaçırmış olmalıyım. Kolaycılık olmasın diye biraz araştırdım ama bir şey öğrenemedim. Bu nedenle önerin hakkında bir fikrim yok. Daha yukarısında belirttiğin gibi üretici güçlerin, ama insan da dahil, gelişimi üretim ilişkileri tarafından engellenir. Bu güçleri geliştirmek elbette ki önemlidir. Kapitalizmin amacı üretmekse sosyalizmin amacı da üretmektir gibi indirgemeci bir söylem ve sıkça yapıldığı gibi kaba bir çarpıtmadan genellikle Stalinizm eleştirisine gidilir. Sovyetler Birliği CIA’in açıkladığı gibi iktisadi değil politik nedenlerle çöktü. Bu konuya burada değinmeyeceğim, başka bir yazı konusudur. Ancak çöküş tek boyutlu bir konu değildir ve asla yalnızca ihanetle, vs. ile açıklanamaz. Olsa olsa bu sonuncusu bir sonuç olur. Getirmek istediğin sonuca uygun şimdilik çok çok kısa bir yanıt vereyim. Üretti, kalkındı ama boş zaman hoş zaman yaratılamadı. Boş zamanın teorisi ve pratiği yapılamadı. Sovyetler Birliği yeni insanı yaratamadı. Lenin’in Kızıl Cumartesi insanını belki. Bir başka tür yaşam tarzı örgütlenemedi, bu süreç sekteye uğradı. 1960’lardan itibaren ise Sovyetler kendi dışındakiler için sosyalist bir hedef koyamadı. Doğu’da kapitalist olmayan yol, bağlantısızlar, Batı’da tekelleri kuşatma politikası önerdi. Dolayısıyla, çok kabaca olacak ama haydi söyleyeyim, başlangıçta tercih değil zorunluluk olan tek ülkede sosyalizmi mutlaklaştırdı.

    ***
    Küresel bir antikapitalist muhalefetten söz etmek, bizim dışımızda bir dalga var biz de ona binelim, sosyalizme yelken açalım gibi bir kestirmeye yol açıyorsa bu pek elverişli bir açıklama değildir bana göre. Bu düşünce şöyle şekilleniyor: Küreselleşme bir süreçtir ve elbette arkasında tekeller, çıkar grupları vardır. Bu sürecin kendisi proleterya enternasyonalizmine evrilebilir. Nasıl olur? Basit formülasyon ile küreselleşme eşittir tekeller artı proleterya enternasyonalizmi. Demek ki küreselleşmeden tekelleri çıkartırsak geriye proleterya ent. kalır. Dolayısıyla bu düşünce tekellere karşı ama küreselleşmeye değil. AB açıklamaları gibi AB’ye girelim emeğin Avrupasını yaratalım (Havet buluşu). Ergenekon dalgasına binelim, demokrasi elde edelim gibi. İnsanın keşke diyesi geliyor!

    Burada önemli eksiklik, ünlü eşitsiz gelişme ilkesini dışlamaktır. Kapitalizm evrenselleşti, dünyanın kapitalist ilişkiler içerisinde olmayan parçası kalmadı ama eşit ölçüde, aynı derinlikte gelişmedi. Bu yasa, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin somut olarak ortaya çıkış biçimi ile ilişkilidir. Çelişkiler kapitalizmin nüfuz ettiği her yerde aynı şekilde ve yoğunlukta gelişmez. Kapitalizmin gelişmesi, feodalitenin çözülmesiyle ara sınıflar ortadan kalkar, burjuvazi ve proleterya karşı karşıya kalır, çelişkiler sadeleşir. Ancak Lenin’de pratik ile ortaya çıkan bir durum, çelişkilerin zenginleşmesidir. Carr çok net açıklıyor (aklımda kalanlar) : Burjuvazinin feodaliteyi tasfiye etmesi proleteryanın burjuvaziyi tasfiye etmesinin ilk basamağıdır. Bunu gören burjuvazi feodaliteyi tasfiye etmek istemez. Feodaliteyle ittifak kurar. Burjuva devriminin geciktiği ülkelerde (Almanya, Rusya) burjuvazi bütün ilerici niteliklerinden feragat eder. Proleteryaya karşı kendi ülkesindeki monarşilerle, feodal güçlerle işbirliği yapar. Kapitalizmin bağrındaki çelişkilere toprak sorunu da eklenir. Bu sorun da kapitalizmin sorunu haline gelir. Çelişkiler zenginleşir, bir noktada birikir. Bu aşırı birikim, çelişkilerin içinde hareket ettikleri yapıyı yadsıyacak boyuta ulaşır, bu da eşitsiz gelişimin hem içeriğini hem de sonucunu gösterir. Lenin’in deyimiyle “proleteryanın ilk muzaffer devrimi” de ilk önce orada gerçekleşir. Kısaca, her ülkedeki işçi sınıfı uluslararası sosyalist harekete, emek hareketine kendi tarihsel sorunları, konumu açısından bakar.

    Ama bu, kuramsal düzlemde tarihsel belirlenimin evrensellikten, bütünsellikten uzak olduğu anlamına gelmez. Sermaye birikim süreçleri, emek sömürü biçimleri uluslararası çerçevede analiz edilebilen kavramlardır. Hatta toplumsal güçlerin uluslararası birlikteliğini sağlamak da belki mümkün olabilir. Ancak bir adım sonrası, siyasal iktidarı hedefleyen sosyalist hareket için demek istiyorum, siyasal sınıfsal öznellik nedeniyle böyle bir uluslararası belirlenimden uzaktır. Doğrusu ben kapitalizmin krizlerinden büsbütün bir iflas beklentisi içerisinde değilim, olası kopuşların yerel nitelikleri yansıtacağını zannediyorum.

    Şimdi şu yukarıdaki küreselleşme konusunda basit formülasyona sahip görüşe yeniden dönmek istiyorum. Küreselleşmeye değil, tekellere karşı çıkarlar derken haksızlık mı ettim acaba diye bir düşündüm. Galiba bazılarına etmişim. Küreselleşmenin yoksul halkları mutsuz eden acımasız kavramlarının önüne iyi huylu bir iki sıfat getirip bunu yeniden hayata geçirmeyi de kimliği belirsiz yeni solun görevleri arasına eklemek, küreselleşmeye taraf olmak olarak değerlendirilmemeli. Bu olsa olsa kendini Marksist addeden bir ya da birkaç sivrinin bilmem hangi ekolün, ama asla Marksizmin değil, kavram matrisini kullanarak ortaya attığı bir soyut güzelliktir! Ben de bu insanlardan birinin kitabının 40. sayfasının ötesine aylardır neden geçemiyorum acaba, neden o puntolar gözümün önünde büyüyor diye düşünüp düşünüp kendime kızıyorum!

    Unutmamak lazım, bu konuda bir de bu küresel dalganın, emeğin Avrupasının cazibesine gerçekten iyi niyetiyle kapılmış Marksistler var. Onları anlatı tekniğindeki trajik çatışma yaşayan, sonunda da hep ama hep mutsuz olan kahramanlara benzetiyorum. Reel sosyalizmden öyle ya da böyle umudu kesmişlerdir, zaten bu bir daha yaşanası bir şey değildir, değil mi ki başarısız oldu. Şimdi bir yanda dünyanın geri kalanından kopuk, sosyalist olduğu kabul edilse de böylesi bir totaliter rejim korkusu var. Diğer yanda uluslararası kapitalist güçlerin rekabet güçlerini arttırmak, sömürü alanlarını genişletmek üzere birleştikleri, ortak politikalar belirledikleri, AB gibi kendi içinde bir yığın eşitsizliğin, tutarsızlığın bulunduğu yapıların piyasacı rekabetçi açgözlülüklerini tolere edecek sivil toplum örgütlerinin savunucusu sol liberaller var. İlkini kabullenirse geleneksel Marksistlerden ne farkı kalır? İkincisi de pek ağır gelir: piyasacı rekabetçi sol liberaller. İntihar edecek değil ya! Üçüncü yolu seçer. Emeğin Avrupası der, küreselleşme ama proleterya enternasyonalizmine gideninden der. Ama aslında ne der, doğrusu ben kavrayamam. Pek yaman çelişki...

    ***
    Önder, kültürel kurtuluş ve iktisadi kurtuluş ayrıksı dinamikler değildir. Tersine birlikte gelişen süreçlerdir. İktisadi etmenler tüm üstyapı unsurlarıyla bütünlük içinde, karşılıklı etkileşimle gelişir. Kültürel kurtuluşa yönelik en çok da sosyalistlerin söyleyecek sözü vardır. Daha önce söylediğim o köhne, birikimsiz, strateji taktik içerikli teorik angajmanlardan öteye geçememiş, dar örgüt yapılarından böyle açılımların gelmesi beklenmezdi elbette. Ama bu sitede gördüğüm kadarıyla bile bunu sunabilecek birikimde olan Marksistlerin sayısı az değil artık.

    ***
    Sosyalizmin bilimsel, politik yönü bulunur ama en önemlisi sosyalizm bir ahlaktır. Sosyalist olmak da beraberinde ahlaksal bir durumu dayatır, bir ahlak işidir. Marksizme bağlılık ve yaşamın çelişkileri karşısında yaşanan sapmalar, soru işaretleri… Kendimi de dışında tutmayarak söyleyeyim, benim de derdim büyük sosyalistlerin ahlak konusuyla, bütün eleştirilerine katılıyorum, özellikle huzur ile ilgili olanlarına. Ama bir de gerici burjuvazinin yıllardır biriktirdiği ideolojik, politik baskı unsurları var ve bundan etkilenmemek zor. Kant, “ancak özgür insan ahlaklı olabilir” diyor. Jose Marti de benzer şekilde “ancak kültürlü bir birey özgürleşir” diyor. Sosyalistler bu belirlenimden bağımsız değiller. Sanırım bu ahlakı geliştirmek siyasi faaliyet içerisinde mümkün olabilir. En bildik deyimiyle, durgun su kirlenir.

    Aslında bununla bağlantılı olarak, pratikten kopuk olmaktan söz ederken dar pratikçilikten değil de, sınırsız zengin teorinin belirli bir pratikle bütünleşmeden derinleşemeyeceğinden söz etmek istemiştim. Şizofren varoluşlar yerine, bu site gibi gelişkin etkileşimler ve somut çıkarımlar da sağlayan yeni toplumsal araçlarla yetkin, tutarlı varoluşlar sergileyebiliriz. Haklısın, bu anlamda bu site önemli bir siyasi pratik alanıdır.

  • onder
    avatar

    Kusura bakılmaz umarım; bir yazıya 5-6 yazıyla cevap verip bombardıman yapıyormuş gibi olabilirim ama sanıyorum takdir edilir ki, gündeme gelen konuları kısa kısa cevaplarla geçiştirmek mümkün değil..

    Dördüncü madde belki de en önemlisi..

    Bu maddede benim açımdan çok önemli iki konu var;

    Birincisi şu tanım:

    "Son derece besinsiz bir sosyalizm düşüncesi, pratikle bağlantısız bir ideolojik şekilleniş"

    Şimdi ben iddia ediyorum, Türkiyedeki mevcut bütün sol geleneklere sorulsun, sosyalizm bu ülkede niye geri diye verilecek yanıt 3 aşağı 5 yukarı bu çerçevede olur..Her yapı bütün diğer yapıları pratiğe yeterince önem vermemekle "suçlar". Bu ithamla yükseltilen talebin yanlış olmasından değil elbette..Tabii ki pratik asli olandır..Ama mesele pratiğin içeriğinin ne olduğu konusunda..Şöyle bir soralım "pratik" denince bu ülkenin solcusu genel olarak ne gibi faaliyet kümesini anlar? Kendi şahsi politikliğimin miladı olan 1986'tan beri hiçbir politik gruba angaje olmadım, hep tribünlerde kaldım..Ama tribünde geçen bu 22 yıllık süre boyunca "pratik"ten anlaşılanın bütün anlayışlar için hemen hemen aynı olduğunu gördüm. Nedir bunlar? Afişleme, kuşlama, miting, sendikal faaliyet, mahalle çalışması, halkevleri, seçim faaliyetleri vs.vs..Detaya girmeden hemen belirteyim, inanın bu faaliyetleri küçümsediğimden değil..Her rutinleşmiş faaliyet yararsız faaliyet demek değildir..Ama solun genelinde pratik denince akla gelen vizyon bu? Durum böyle olunca çok önemli bir kavram, pratik, liberallerin demokrasisi gibi bir "boş gösteren" haline geliyor..Herkes pratik diyor ama bu herkesin dilinde olan pratiğin tam olarak ne ifade ettiği pek açık değil..

    Konumumu açıkm etmek için sorayım; Mesala şu siteyi çıkarmak pratik bir faaliyet midir? Eminim solun ezici bir çoğunluğu için bu tür çabalar entellektürel gevezeliktir, sanal ortama hapsolmaktır vs.vs..Ama ben iddia ediyorum şu site etrafında, bilinen sol yapılanmalar üzerinden bir araya gelmesi asla düşünülemeyecek insanlar arasında bir iletişim kuruluyor..Siteye öykü yazmak için biri geliyor ve belki kendi gündelik hayatında asla karşılaşamayacağı sosyalist düşüncedeki insanlarla buluşuyor..Öykü okumak için gelen insan mesala senin çalışmlarından isterse göz ucuyla olsa bile haberdar oluyor..Bu etkileşimi hangi kurumsal sol yapı yapıyor?

    Şimdi anlaşılmak için yeni basitleştirerek bir örnek vermek istiyorum. Geçen Metin Çulhaoğlu aşağı yukarı bu ülkenin sosyalist çevresinin birinci halkasında 60 bin kadar insan olduğunu söylüyordu..Şimdi soru şu: 60 binlik birinci halka sosyalist bir kitlenin olduğu bir ülkede 80 öncesinden gelen geleneklerde ısrar etmenin ne gibi bir açıklaması olabilir? Karşı karşıya kaldığımız problemler böylesine ince detaylarla belirlenmiş bir ayrışmı meşru kılar mı? Bununla bağlantılı olarak şunu iddia ediyorum; eğer pratik diyorsak, devrimci pratikler bütünü soğan gibi içten dışa tabaka tabaka doğru yayılmaz mı? dolayısıyla ben diyorum ki, pratikse amacımız ilk tabaka pratik, en acil pratik, Çulhaoğlu'nun bahsettiği o 60 bin kişi arasında bir sinerji yaratmaya yönelik olmalıdır..İkinci tabaka sosyal-demokrat liberallerdir vs..

    Tabii ki toplumu ancak halkın en kalabalık yoksulları fiziki olarak dönüştürebilir ama aydınlardan yoksullara giden uzun ve çetrefilli bir yol vardır..Yoksullara 5, 10 kişi biraraya gelip seçimden seçime mahalle çalışması yaparak ulaşılamaz..Yoksullara ancak güçlü bir hareket olarak ulaşabilirsin. Şimdi icra edildiği türden mahalle çalışmaları, Semra Özal'ın Papatyalarının toplu nikah, toplu sünnet türünden pratiklerdir..Bunun da literatürde çok güzel bir adı vardır: "Güzel Ruh" yaklaşımı..

    Genç bir arkadaş şu Kitabevi bombalamasını protesto etmek için 25 kişi Şırnak'a otobüs kaldırmışlardı..Yaw kürt problemi bu kadar basit mi? Sen 25 kişi oraya gitsen noolur gitmesen noolur? Sorsan bu pratiklerin babası bir pratiktir..

    Dolayısıyla gelemk istediğim nokta şu; Evet Pratik ama Hangi Pratik? daha önce düşünülmemiş ya da daha doğrusu çok önemsenmemiş bir pratikler seti düşünmemiz gerekiyor..Tek tek ilişkileri çoğaltacak, sosyalist ruh halini süreğen kılacak ve tek tek çoğaltacak iletişim/etkileşim pratikleri..Mesala seninle bu sitede buluşmamız böyle bir pratik değil midir? Elbette denizde kum misali küçük bir pratik ama böyle böyle çoğalmak zorunda..

    İkinci noktaya gelirsek;

    Alýntý:
    Böyle bir durumda sosyalistlerin sosyalizmin nesnel karşılığını görememe nedeniyle başka tercihlerde bulunmasının bu kimliğin, bu iradenin toplumda yer etmesinin önüne set koyucu bir etkisi olabilir mi?



    Bu konuyu gündeme getirdiğin için sağol..Şahsen kişisel olarak en temel sorunsallarımdan biridir..Cümlenin ikinci kısmı, yani amaç çok önemli..Sosyalist irade toplumda nasıl yer eder? Bunun araçları nelerdir?

    Önce, şimdiye kadar bu iradenin mevcut anlayışlarla nasıl yerleştirilmeye çalıştığına bakalım..Sen iktisadi kurtuluş perspektifi dışında sosyalizmi topluma başka araçlarla sunan bir anlayış biliyor musun? Yani işin kültürel, sosyolojik, ütopik, etik, estetik yönüne gönderme yapan bir anlayış biliyor musun? Ben bilmiyorum..Bilen varsa umarım bizi aydınlatır..Peki ardından şunu sorayım, hangi ideolojide olursa olsun herhangi bir toplumsal hareket kendini salt iktisadi söylemlere mahkum ederek varolabilmiş midir? Yani mesala bakalım Fethullah hareketine..Bu salt iktisadi yönelimli bir hareket midir?

    Kabaca söylersek bugün sosyalistler ekonomik kurtuluş dışında söyleyecek pek az söze sahipler..

    Bu bağlamda bence çok önemli bir başka konuya geçeyim; Sence bugün bir günlük sosyalist etik'ten bahsedebilir miyiz? Ne alakası var denebilir..Ama toplumsal bir hareket bireylerin etik bir adanmışlığını gerektirmez mi?..Kendine sosyalist diyen ortalama birinde (genel olarak konuşuyorum, tabii ki sayısız istisnası var..İşkence tezgahlarından geçenler, mahpuslarda ömür tüketenler, bu yolda can verenler), hem de magalda kül bırakmayanlarında sen günlük bir etik duruş görebiliyor musun? İki müslüman ortak birşey üretmeye kalktıklarında nasıl bir tavır alırlar? Bunu sosyalistlerle karşılaştıralım; hadi şunu bunu yapalım de, ilk tepki bu önerinin ne kadar gereksiz olduğunu kanıtlama refleksi ile kendini gösterir..Bir sürü teorik rasyonalizasyona girilir..hadi diyelim bu aşamayı geçtin..Sıra işbölümüne geldi..Üstlenilen görevler ne gibi bir sadakatla yerine getirilir? 3-5 deneme yapılır, olmuyor diye vazgeçilir hemen..

    Bir müsluman dünyada tek başına kalsa bile inandığı değerlere göre yaşar..Mesala kimse görmüyor, tek başınayım nasıl olsa diye içki içmez ..Ama bir sosyalistin sosyalist olabilmesi için "devrimci koşulların" uygun olması gerekir..Örneğin üniversitede sosyalist olmak kolaydır..Sosyalist olarak bir akradaş çevresi kurarsın, zaman iyi geçer vs..Yani sosyalist olmanın nesnel bir karşılığını görürsün..Ama yaşlanıp kendi izole dünyana çekilmek zorunda kaldığında dünyada seninle birlikte değişmiş gibi görünür..Aslında bu durumda eleştirilecek bir yan yok..Nesnel bir dönüş olmadan insanların sosyalizme angaje olmasını beklemek onlardan peygamber olmalarını beklemek anlamına gelir..Ha işte burda önemli bir perspektif çıkıyor; sosyalistler için nesnel geri dönüşün olduğu toplumsal alanlar, yaşam alanları kurmak gerekiyor..Ha bu nasıl olur..Oturup işte bunları konuşmamız lazım belki..Üretkenlikleri arttırmak, ürünleri paylaşmak, kollektif bir üreticilik alanı yaratmak, karşılıklı biribirini etkilemek, motive etmek

    Son olarak;

    Alýntý:
    Bence ulusalcı Kemalist kesimlerden ziyade bizzat sosyalistlerin ayakta tuttuğu sosyal demokrasiden CHP’yi sistem dışına itip muhalefetin öznesi haline getirme tehlikesi belirmez mi, böyle bir izlenim yaratılmaz mı?



    Bence bunda bir abeslik yok..Zira bence partiler, bu anlamda bütün kurumsal yapılar asli kurucu güçler değildir..Mesala bugün dtp'yi kapasan kürt hareketi bitmiş mi olur?

    Hinduizm'e referansla örnekleyebilirim..Belli bir tanrısal asli güç vardır, bir de bunun somut enkarnasyonları..Bir ve aynı tanrı somut hayatta şu ya da bu formu alabilir; hani avatar diyorlar ya..Aynı tanrısal gücün duruma göre aldığı farklı somut biçimler vardır..Partileri de ben işte benzer bir maddi toplumsal gücün konjukturel şekillenişleri olarak algılıyorum..Yani önemli olan CHP değil, onu sahneye süren iten güçtür..Tabii bu konuda sosyalistler yalnız değil..CHP'yi şimdi olduğu gibi milliyetçi statükocu güçler de sahneye itebilir..


    Alýntý:
    Önder, hiçbir sosyalist bir yerde mevzilenip diğerlerini topa tutacak durumda değil, olmamalı da. Hepimiz düşünmek ve birbirimizi anlamak zorundayız sanırım.



    Bu ilkeye de tabii ki katılıyorum..Ancak bu özeleştiriyi de dışlamak anlamına gelmemeli..Biz toplum olarak duygusal, kırılgan, karışıklıktan, ruhsal çalkalanışlardan hoşlanmayan bir toplumuz..Huzur istiyoruz, gönlümüz hoş dursun istiyoruz, eleştiriden hoşlanmıyoruz..

    İki uç arasında bir optimum yakalamak elbette çok zor..Israrcı olup dan dun, kör kütük olmayan bir eleştirelleği sürekli canlı tutmak lazım..Ama bu yolda bir ömür geçer, hemen yakalanabilecek bir durum değil..Sabırlı ve ısrarcı olmak lazım belki de..

  • onder
    avatar

    Fetekoş,

    Soruların gerçekten uzun tartışmaları gerektiriyor. Kendi yanıtlarımı vereyim.

    Alýntý:

    1. Sosyalistler hangi şartlarda taktik hesaplara girişmeliler?


    Bence bunun belli şartları yoktur. Her türlü koşullarda taktik geri çekilişler, pragmatist fırsatçılıklar yapılmalı. Ancak ben daha çok reel politik alan için söylüyorum. Reel Politik alanda ilkesel maksimum programı, toplumsal gücün varsa uygularsın. Reel Politik alanda taktiksel politika yapmak, ilkesel sosyalist politika yapmayı dışlamaz..Sosyalist politika günlük hayat ilişkileri içinde yapılır bence..Reel Politik alanın yapısal kuralları var, tanımıyorum o kuralları demek mümkün değil. Bir ÖDP sempatizanı olarak ÖDP'ye yıllardır yaptığım en büyük eleştiri de bu..Partiye katılmamamın temel gerekçesi de bu..Seçimlere girmek neyi ifade eder, niye girilir? Seçimlere odaklanarak Sosyalist Devrim mi yapılacak? Tarihin hangi döneminde, dünyanın neresinde parlementer politika ile Sosyalist birikim oluşmuştur? Belki Allende, belki Chavez biraz..Ama onları hazırlayan uzun bir mücadele tarihi olduğu sanırım yadsınamaz..ÖDP son 10-15 yıldır her seçime giriyor..En fazla ne oy aldı? Seçimlere girip binde 1 oy almak pozitif propaganda mıdır yoksa kendi elinle lades olmak mıdır? ÖDP mevcut yapılanışı ve politika yöntemleri itibariyle, yani biçimsel olarak herhangi bir sistem partisinden farklı değil..Bütün enerji seçimlere ayrılırken, düşünün bu partinin yıllardır doğru düzgün bir yayın organı yok..İnternet çağında internette yok..Web sitesine bir girin resmen skandal..Peki ÖDP parlementer politikada mevcut altertnatiflere göre kendini taktiksel olarak konumlasa, bu alanda toplumsal zemini olan partileri dışarıdan desteklese, kendi enerjisini de mevcut tabanını mobilize etmeye, aralarındaki ilişkileri çoğaltmaya odaklasa daha iyi olmaz mıydı?

    2.maddedeki sorunu tam anlamadım ama sosyalistlerin CHP'yi destekleme tavrının olası negatif çağrışımlarını gündeme getiriyorsun sanırım..Bununla ilgili olarak bir yazıyı aktararak düşüncelerimi dile getireceğim..Bence karşımızda bulunan asli politik rakibin perspektifini koyma açısından semptomatik, yani yüzey anlamıyla değil örtük olarak yayılan anlamlar açısından ele alınması gereken bir yazı.
    <br />http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=831631

    Bu çok ilginç yazıdan bazı pasajlar;

    Alýntý:
    İlahi Hükümler'in temel esasları, değişmez hükümleri ve genel kuralları anlamında Şeriat, şahıslar tarafından değil de vahy sonucu belirlendiğinden, yöneticilerin ve yönetilenlerin üstünde bir Hukuk olduğu anlamına gelir. İnsanlar kendi hukuklarını yaptıklarında ister istemez bir miktar, bağlı oldukları sosyal grubun (sınıf, zümre, etnik grup, çıkar çevresi, aile, hanedan, bölge, dil, renk, ırk topluluğu, ulusal vs.) çıkarlarını gözetirler. Ama kuralları tayin eden genel esaslar harici bir kaynaktan gelmişse, doğru yorumlandıkları ve doğru biçimde ete kemiğe büründükleri takdirde adaletin tesisini sağlarlar.



    Alýntý:
    Bugünkü demokrasiler iki temel sorunu çözemiyor: Biri, siyasal çoğulculuk yanında kültürel ve toplumsal çoğulculuğa açık olamıyorlar; diğeri, iktidarı daha adil, eşitlikçi ve katılımcı yapamıyor. Mevcut durumda, iktidarı melaike ruhlu insanlar dahi kullanacak olsa, ne çoğulculuğu sağlayabilirler ne hukuki ve iktisadi adaleti tesis edebilirler. Çünkü bir başka vesile ile Hekimoğlu İsmail'in yaptığı güzel benzetme ile "eğri cetvelle doğru çizgi çizmek mümkün değildir." Sorun şu ki, elimizdeki siyaset malzemesi ve iktidar yapısı eğri cetvel hükmündedir, bununla doğru çizgi çizebileceğimizi zannediyoruz. Bu iktidar yapısından adalet çıkmaz.



    Özellikle eğri cetvelle doğru çizilemez hikmetine dikkat.

    Alýntý:
    Yeniden ahlakın yüce kaynaklarına dönmedikçe doğru ve adil iktidara ulaşamayız.



    Bilmiyorum derdimi anlatmaya yetmiş midir bu pasajlar? Bu satırların sahibi, solun yıllardır flört ettiği, entellektüel, demokrat vs diye klasifiye edilen bir adam ve geldiği nokta burası; "sınıf, zümre, etnik grup" aşan, onların ötesinde "harici" yani ulvi bir kaynak..Marksizmi kırk dereden su getirerek büyük anlatı diye mahkum ediyorlar ama büyük anlatı, aşkın yasa, harici hukuk, ulvi yasa, hilafet gibi büyük anlatıların alası olan şeyleri açık açık dile getiren biri, bizim solcularımız tarafından demokrat, entellektüel kişiliğiyle alkışlanıyor. Bir de Belge'nin seçim yorumunu ekleyelim şimdi buna:

    Alýntý:
    Türkiye’de kıyı kentleri genellikle “egemen” veya “yaygın” olanı değil ama “belirleyici” olanı gösterirler.

    Bu çerçevede CHP’nin yeniden kıyılarda öne geçme başlaması bana anlamlı geliyor. Sanki şu aşamada, “hayat tarzı” kaygısı burada ön planda rol oynuyor ve “demokrasi” arkadan geliyor. Böyleyse kötü.



    İnsanın lanet olsun dememesi mümkün mü? Cephenin beyaz türklere hitap eden vitrini CHP'in çıkışını demokrasiye bir tehdit olarak görürken, asli ajandayı takip eden derin adamı hilafet güzellemesi yapıyor, demokrasinin yapısal olarak çözümsüz olduğunu dillendiriyor. "İyi polis kötü polis"tekine benzer bir rol dağılımı..Belge'nin demokrasi algılayışına da bir dikkat edelim; demokrasi öyle yüce bir kavram ki, “hayat tarzı” kaygısının bile önünde gelmeli..Zizek üzerinden Lacan'cı çözümlemeleri takip etmenin faydası bu işte: önümüzde demokrasinin bir "boş gösteren", ideolojik bir "dikişleme", "point de capitone" olarak kullanılmasının ideal bir örneği duruyor..Boş gösteren olarak demokrasiyi kullanarak ( Vatan, Millet, bayrak vs gibi) geniş toplumsal katmanları hegemonize et, farklı ideolojik konumları tek bir mega ideoloji altında "dikişle" ve kurduğun bu yeni hegemoni vasıtasıyla hilafeti güzelle, demokrasinin aslında kesin çözüm olmadığını, aşkın ulvi bir ahlak gerektiğini vaaz et..İnsan sormadan edemiyor, yaw birader "demokrasi", "hayat tarzından" bile önde geliyorsa ne için vardır bu demokrasi yahu? Şimdi bu adamların şurekası yıllardır, devletçi, kemalist "hamaseti" eleştirmezler mi? Peki kendi yaptıkları demokrasi hamaseti değilse nedir? demokrasinin ne olduğu sorulmaz, o sadece kutsal bir hedefetir, nasıl vatan için insan canını feda ederse, demokrasi için de feda etmeli..Demokrasi için "hayat tarzı"nızdan bile gerekiyorsa feragat etmeniz gerekli..Yaw iyi de hayat tarzını da demokrasiye feda edersem ne kalacak geriye?

    Üstelik Ali Bulaç, görece olarak bu kesimin düşünen, sorgulayan "entellektüel" örneği..Genel tabanda durumun ne olduğunu sorgulamaya gerek bile yok sanırım..

    Şimdi ülkenin politika koordinatları bunlar. Bu koordinatlari biz belirlemedik ama ben bunları tanımıyorum deme şansımız da yok..Şu ülkenin şu tarihsel konjuktüründe siyasi rakiplerimiz Menşevikler değil, Çarcılar, kralcılar..Sosyalizmin geleceğinin ince detayları üzerinden ayrım çizgilerinin çekildiği bir konjuktür değil bu..Kaba hatlarla çizilen ayrımlar bunlar..Bizler ötekileştirmeyelim, muhafazakar insanlarla da bir ortak dil kurmaya çalışalım gibi fantezi politik incelikler üzerinde kafa patlatırken, atı alan Üsküdarı geçiyor..CHP ya da bir başkası benim açımdan önemli değil..Toplumun gittikçe muhafazkarlaşması karşısında alternatif Mesut Yılmaz bile olsa tercih ederdim..Karşımızdaki siyasi rakip sosyalistler için en tehlikeli rakiptir, zira bunlar adaletin, ahlakın, paylaşımın, ulvi yasaların dilini kullanarak bir ideolojik hegemoni kuruyorlar..Geçen Zizek bir Lenin alıntısına denk geldim; konu yardımsever, iyi yürekli papazlar..Lenin bolşeviklere iyi yürekli, yüce ahlaklı değil, kumarbaz, ırz düşmanı, çıkarcı papazlar lazım demiş ve birincilerin sosyalistler için çok daha büyük tehlike olduğunu belirtmiş..Bugün de bizim içinde bulunduğumuz durum tam olarak bu..


    Devamı var..

  • onder
    avatar

    3.Maddede dile getirdiğin kaygıya daha önce dile getirdiğim iki düzlemli politika anlayışıyla cevap verdiğimi sanıyorum. Yani şizofren bir politik varoluş sürdürmemiz gerektiğine inanıyorum. Reel Politik alanda oyunu kurallarına göre oynarken, bence asli sosyalist politik alanda yani günlük somut ilişkiler ağı içinde sosyalist politikanın yapılması gerektiğine inanıyorum.

    Aslında farkında olmadan hepimiz kapitalist dünya içinde şizofrenik varoluşlar sürdürmüyor muyuz? Ben silah fabrikasında çalışan sosyalist arkadaşlar biliyorum..Ve şahsen bunda bir ahlaki sorun da kendi adıma görmüyorum..O arkadaş silah fabrikasında çalışıyorsa bizler de sistemin bankalarında, çok uluslu tekellerinde, ideolojik kurumları olarak akademilerinde çalışıyoruz..Nasıl kapitalist bir dünya içinde yaşamak zorunda olmak sosyalistliğimize gölge düşürmüyorsa, kapitalizmin evrensel değişim değeri ilkelerine göre yaşıyor, bütçemizi ona göre yapıyorsak, reel politika içinde oyunu kurallarına göre oynamak da yapmaz..Nasıl kapitalist iş hayatı varoluşuna karşı, iyi kötü sosyalist bir ahlaki içselleştirmeye çalıştığımız kendi özel hayatlarımız varsa, kapitalist reel polik alana karşı, günlük hayatın içinde bulunan bir sosyalist politik alan da yaratılabilir..

    Alýntý:
    Yani bu kadar güveniyor muyuz sosyalist anlayışın alternatif bir yaşam ideali olarak sosyalistlerce gerektiği gibi sahiplenildiğine, gerçekten bir iktidar biçimi olarak düşünüldüğüne?



    İşte bu pasajda ciddi bir ayrımımız ortaya çıkıyor. Ben sosyalizmin bir iktidar biçimi olarak algılanmasına karşıyım..Sosyalizm bence bir iktidar biçimi değil iktidarı ortadan kaldırma biçimidir..Tabii bunlar çoook uzun tartışmaları gerektiren konular..Burdan girer Stalinist "Tek Ülkede Sosyalizm" perspektifinden çıkarız..Şahsen ben "geçen sefer olmadı ama bu sefer Allahın izniyle tek ülkede sosyalizmi kuracağız" yaklaşımına inanamam. Hemen şu an bütün devlet iktidarı bütün kurumlarıyla sosyalistlere devredilse koruyamayız. Eğer belli bir çoğrafyada yaşayan bir halklar çoğulluğu olarak amacımız klasik bir modernleşme olsaydı kuşkusuz şimdikilerden çok daha iyi bir ülke kurabilirdik..Bilimsel alt yapıyır kurardık, sağlık, konut, yaşanılası bir şehir çevresi gibi şeyleri yapabilirdik..Ama bunlar yapıldı..Senin de çok iyi bileceğin gibi Sovyetler bu konularda bir mucize yarattı..Ama yetmedi..Burda bir parantez açarsak sanırım seninle Sovyetlerin yıkılışı konusunda da temel ayrımımız çıkıyor..Bence Sovyetler bir takım hainlerin kumpası sonucu falan yıkılmadı..Ya da biraz düzelteyim, sadece onlar yüzünden yıkılmadı..Sosyalizm temel sorunların çözümüne yönelik "basit" bir modernleşme projesi değildir bence..Sosyalizm koca bir yeni uygarlık kurma yönünde bir projedir..Yani mesala sosyalizm üretici güçleri kapitalizm yolundan farklı bir yolla arttırmak değildir..Oysa şimdiye kadar sosyalizmin temel iddiası modernleşme, üretici aygıtların üzerindeki kapitalist pranganın kaldırılmasıydı..Yani temel iddiamız sosyalizmin üretim alt yapısını geliştirmenin kapitalizmden daha iyi bir yöntem olduğu idi..Sosyalizmin kapitalizme temel eleştirisi üretim aygıtlarının geliştirilmesinin önünün tıkadığı yönündeydi..Elbette bu perspektifin ötesine geçen sosyalist düşünürler var ama popüler sosyalist tahayyüldeki temel yaklaşım budur..Ama bence sosyalizm üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyet prangasının kaldırılmasıyla sınırlı olamaz..O bambaşka bir toplum, bambaşka bir insan uygarlığı tasavvur etmek zorundadır..Yani atıyorum mesala üretim araçlarını geliştirmeyi savunmak yerine tam aksine onu sorunsallaştırmak gerekecek belki..

    İnsanlık tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar entegre olmuş durumda..Artık bunun dönüşü yok..Hangi araçlarla nasıl olacak hiçbir fikrim yok ama yeni sosyalist kavrayış topyekun bir kurtuluş kurgulamak zorundadır..Küresel bir anti-kapitalist muhalefet yükselmek zorunda..Bunun altyapısı oluşuyor..Kapitalizm küresel hareket etmek zorunda kalıyor..Muhalefet de kürsel örgütlenmek durumunda..Sistem her defasında çok daha zor atlattığı krizlere giriyor..Dünyanın maddi kapasitesi zorlanıyor, sınıra gelindi..Kapitalizmin temel motoru olan büyümenin yapılabileceği bir dışarısı kalmadı..Bunun yanında artık ayyuka çıkmış sosyalistlerin asla gözardı edemeyeceği bir ekolojik kriz var..Unutmayalım ki klasik teori oluştuğunda doğal kaynakların sınırsızlığı varsayılıyordu, ekolojik kriz, topyekun doğal çevre çöküşü teoride hesaba katılan bir değişken değildi..Böyle bir dünyada tek ülkede bir iktidar biçimi olarak sosyalizmi kavramak büyük yanlış olur..

    Ha bu iktidar biçimi noktasına çekincemi belirttikten sonra soruna yanıtım kesin bir evet:

    Alýntý:
    Yani bu kadar güveniyor muyuz sosyalist anlayışın alternatif bir yaşam ideali olarak sosyalistlerce gerektiği gibi sahiplenildiğine



    Aslında farkettim sonradan bir nüans var..evet soru yerinde ve bence sosyalist ideal sosyalistler tarafından gerektiği gibi sahiplenilimiyor..Sosyalizm yüzeysel bir söylem olarak yaşanıyor sadece..Somut hayata somut izdüşümleri yok..Takım tutar gibi sosyalist oluyoruz..Takım tutmak nasıl benim günlük hayatımda pratik dönüşümler yaratmazsa, sosyalist olmak da yaratmıyor..Sadece bir nostalji olarak yaşıyoruz..Sosyalist olmanın a priori zorunluluğu olan ortak iş üretmekten çok uzağız..Egolar büyük, özel yaşamların toplumsal yaşamlar üzerinde sultası devam ediyor..3 kişi bir araya gelip, bir bardağı şurdan alıp buraya koyamıyoruz kollektif bir çaba olarak..Kollektif iş üretme sıfır..Sosyalist kollektivite bir söylem olmaktan çıkıp somut talepler yükseltmeye başladığında, kendi hayatlarımız sorgulayıp dünüştürmektense, günlük varoluşumuzda somut dönüşümler yaratmaktansa, o talebe neden olan yapıyı "teorik" olarak sorunsallaştırıyor ve yükümlülükten kurtuluyoruz..Öğrenciysek dersler bahane oluyor, çalışıyorsak iş hayatı bahane oluyor, aşıksak sevgilimizin talepleri bahane oluyor, sonuçta kapitalist varoluşumuzun temel rutinlerinden sosyalist olmaya vakit kalmıyor..

    Ha bu gibi açılardan haklısın..Ama yumurta kapıya dayandığında sosyalizme gerektiği gibi sarılacaktır herkes..Ve yumurta da kapıya dayanıyor..Sosyalizm gönüllü bir etik seçim olarak yaşanmak durumunda kalınınca olmuyor, ama birazcık dünyayı, insanlığı sorgulayan öznelerin çok basit bir çıkarım olarak varması gereken mantıki sonuçtur sosyalizm..İnsanlığın gelişimi bu zorunlu seçim noktasına doğru gidiyor...Bu açıdan ben kötümser değilim..paradoksal bir durum gerçi, felaketin kapıda olmasından çıkan bir iyimserlik bu..Kapitalizmin geldiği şu noktada, nüfusun ulaştığı şu akıllara zarar seviyede, insanlık tam bir çıkmaza doğru gidiyor..Şehirler yaşanılamaz hale geliyor, kaynaklar tükeniyor, enerji krizi kaçınılmaz..Sistem kendi ağırlığı altında çökeceği bir noktaya doğru gidiyor..Böyle bir dünyada artık kimse bir amerikan rüyası yaşayamaz..Hiçkimsenin yeşil pancurlu bahçeli evlerde çocuklarına hazırlayacakları bir gelecek yok..Sürekli bir gelecek, güvenlik korkusu içinde yaşanmak gerekecek..Böyle bir dünyada şimdi sahiplenilmese bile sahiplenilmek zorunda kalacaktır sosyalizm..Zira tek alternatif bu..Er ya da geç insanlar bunu görecek..

    Yani bu açıdan bence merak etmeye gerek yok, sağlamız..Arkamızda hayatın kendi maddi süreçleri var..Bundan daha büyük destek olur mu?

    Benim derdim sahne alma vaktimiz geldiğinde rollerimizi iyi ezberlemiş olmak..ancak provalarımızı yapabileceğimiz minumum koşullarının olması gerekir..Benim fanatizmim olabilir ama ben şunu iddia ediyorum; sosyalistler faşizm koşullarında bile provalarını yapar ama bir din devletinde yapamaz..Çünkü din silahtan çok daha sağlam bir iktidar kurar..Günlük hayat üzerinde Foucault'cu anlamda sağlam bir iktidardır bu..Faşizm ise kendi ötekisini yaratan bir nefreti besler için için..En uzun süreli faşizm ne kadar sürmüştür? 20 yıl, 30 yıl? Din boyunduruğu bir kez kurulduğunda bin yıl sürüyor..Faşizmi yıkmak için "basit" bir direniş örgütlemen yeterlidir..Din devletini yıkmak için koca koca Rönesanslar, Reformlar yapman gerekiyor..İnsanlığın bu kadar vakti var mı?

  • fetekos
    avatar

    Önder, saptamalarının çoğuna katılmamak, kaygılarını paylaşmamak mümkün değil. Ama kafamda beliren, kocaman oldukları için asla bir iki insanın üzerine yöneltemeyeceğim, kendi üzerime de alamayacağım, beraberce düşünülmesi şart birkaç soru var, kendi kendime sorup duruyorum kaç gündür. Belki sen de seninkilerin yanı sıra aklıma gelen bu diğer kaygıların bir ya da birkaçına katılırsın:

    1- İlkesel saplantılarla konjonktürel pragmatist konumlanmaların yadsınmaması gerektiğine katılıyorum. Sosyalistler hangi şartlarda taktik hesaplara girişmeliler? Somut olarak nasıl ve hangi düzlemde mümkündür bu? Bilemiyorum. Siyasette taktik ve strateji hakkında bilgim ve düşünme becerim yok. Ama E.H Carr’ın saptamasını da değerli buluyorum: Saf ilkesel siyaset yapılmaz. Konjonktür değerlendirilir, güç ilişkileri gözden geçirilir, siyasi özneler kendi iradeleri doğrultusunda var olan sürece müdahale ederler. (aklımda kalan)

    Böyle bir iradeye sahip miyiz, bu sürecin neresindeyiz, bu müdahalenin olanakları mevcut mu, düşünmeliyiz.

    2- Aslında bunlar, taktik, oy hesapları benim için biraz karmaşık konular. Ben daha çok böyle bir seçimin, samimiyetinden hiçbir şüphe duymadığım sosyalistlerin CHP’yi destekleme tavrının yapmış olduğu çağrışımlar, olası negatif dışsallıklarla ilgileniyorum.

    3- Kaygım çok temel. Sosyalist solun ne durumda olduğu, argümanlarını toplumsallaştıramadığı, yeni toplumsal araçları acilen devreye sokması gerektiği herkesin ezberinde olan gerçekler. Ben sosyalist düşüncenin Türkiye'de pek de sağlam temeller üzerinde geliştiğini zannetmiyorum. Sürekli kesintiye uğramış gel-gitli bir hareketin teorik çıkarımlarının da belli bir işlevsizlik sarmalında olması anlaşılır bir şey. Türkiye'de sosyalist anlayışın olgunlaşma süreçleri henüz tamamlanmamışken, türlü nedenlerle bu girişim ve gelişme adımları, bana kalırsa bunda demokrat kesimlerin de payı vardır, atılamamışken, içselleştirilememişken, söylenenler doğrultusunda ortaya demokrat/liberal kesimlerin ya da senin de tanımladığın salınan seçmenin sosyalistleştirilmesi amacı yerine, sosyalistlerin demokratlaşması tehdidi çıkmaz mı? Daha doğrusu ortaya çıkmış bu sürecin süreklilik ve hız kazanmasına yol açılmaz mı? Her sosyalist için bu tür bir kaygı geliştirmek doğru değil elbette ama bu fazlaca bireysel bir tutum olmaz mı? Yani bu kadar güveniyor muyuz sosyalist anlayışın alternatif bir yaşam ideali olarak sosyalistlerce gerektiği gibi sahiplenildiğine, gerçekten bir iktidar biçimi olarak düşünüldüğüne? Nasıl kuru demokratizme rahatça düşüldüğünü daha önce görmedik mi?

    4- Sanırım bu kadar güvenmek pek doğru değil. Son derece besinsiz bir sosyalizm düşüncesi, pratikle bağlantısız bir ideolojik şekilleniş daha önceki kuşağın, benim kuşağımın ve muhtemelen sonraki kuşağın da öyle olacak, büyük bir iletişim sıkıntısı ile karşı karşıya olmasına yol açtı. Böyle bir durumda sosyalistlerin sosyalizmin nesnel karşılığını görememe nedeniyle başka tercihlerde bulunmasının bu kimliğin, bu iradenin toplumda yer etmesinin önüne set koyucu bir etkisi olabilir mi? Değeri varsa, beni zedelediğini söyleyebilirim.

    5- Hiçbir şüphem yok ki CHP’ye oy veren sosyalistler has AKP karşıtlarıdır. Yani karşıtlığını yalnızca çağdaş, laik yaşam söyleminde değil, sınıfsal temellerle şekillendiren bir kesim. Bence ulusalcı Kemalist kesimlerden ziyade bizzat sosyalistlerin ayakta tuttuğu sosyal demokrasiden CHP’yi sistem dışına itip muhalefetin öznesi haline getirme tehlikesi belirmez mi, böyle bir izlenim yaratılmaz mı?

    6- Böyle bir muhalefet nereye evrilir?

    CHP’ye oy vermedim. Ne “demokrasi şölenine” çeşni olsun isteğim ne de AKP kayıtsızlığım neden oldu buna. Eski örgütleri, birikimsiz örgüt uzmanlığını, deneyimleri, içi geçmiş yapıları sahiplenen (mümkün değil, hiçbir bağım ve hatta bilgim yok), tek çakışla alev alacak tuhaf coşkuya sahip bir sosyalist olmadığım gibi, tüm hatalarına, erimişliğine rağmen teorik pratik birikime burun kıvıracak, onu küçümseyecek, yadsıyacak bir üst akıl da değilim. Bir tek şey; güdük de olsa sosyalistlerin ortak hareket edebilme girişimlerini desteklemekti niyetim. İşin tuhafı, ne doğru yaptığım yolunda kesin bir kanım var ne de aksini yapanların yanlış yaptıklarına mutlak inancım. Önder, hiçbir sosyalist bir yerde mevzilenip diğerlerini topa tutacak durumda değil, olmamalı da. Hepimiz düşünmek ve birbirimizi anlamak zorundayız sanırım.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #11 Önder Kurt 07-04-2009 04:33
Fetekos,

Gündeme gelen her bir başlığı tartışmaya devam edecektim ama maalesef tartışmalar kollektif olarak sürmüyor..Genel de ikili tartışmalar haline geliyor. tartışmaları yapanlar dışında kimse tarafından okunduğunu da pek sanmıyorum..Sen in de dediğin gibi bunlar çok geniş katılımlı kollektif tartışmalar yapmayı gerektiriyor..U ygun tartışma zeminleri oluşana kadar bekleyelim istersen..

Devam etmek gerekirse de bence Forum'da her bir konu için ayrı bir başlık açıp tartışmakta fayda var..

ama bizim site kollektfi bir tartışma platformu olmaktan çok uzak..Yeni katılımlar olana dek verimli tartışmalar yapmak sanırım pek mümkün olmayacak..
Alıntı
 
 
0 #10 Önder Kurt 06-04-2009 22:05
"SÖZDE" MARXİSTLER

Herşeyden önce bir sosyalistin böyle bir dil kullanması bence bir hayli sorunlu. Bu "sözde" ifadesi çok tehlikeli çağrışımlar içeriyor. Şu anda yaygın olarak kimler tarafından kullanıldığını örnekleyerek kimseyi töhmet altında bırakmak istemem; ama en yoz sağ söylemde de sol söylemde de kullanılsa, oldukça problemli ve sosyalistlerin işinin olmaması gereken yaklaşımlara gönderme yaptığını belirtmeleyim. Sözde müslüman, sözde vatandaş, sözde markist bence biçimsel olarak aynı mantığın ürünüdür. Yani neyin sözde değil otantik olduğunun bilgisi bendedir; bunun dışındakiler "ya haindir ya aptal". Stalin'e giden yol burda başlar. Sağ otoriter mentaliteye uygundur bu yaklaşım ama sol mentalite ile yanyana getiremiyorum. Solun kollektif ruhunun şiarı Sokrates'in ünlü lafı olmalıdır bence; "Birşey biliyorum o da birşey bilmediğimdir". Ancak böyle bir yaklaşım sürekli kuşku duyan, olmuş bitmiş kapalı "doğru"lara göre değil, sürekli herşeyi sorgulayan kollektif bir varoluşu kurar. Eğer bundan ödün verir ve birtakım adamların "sözde marxisme" karşı otantik marxismin sırrını bildiklerini iddia etme hakkını tanırsak artık o oluşumdan marxist diye bahsetmenin olanağı kalmamıştır. Bugün dünyasında bir Lenin çıkamaz. Hiçbir tek süper teorisyen toplumsalı bütünüyle açıklayamaz. Sosyalist yaklaşım milyonlarca insanın birbirlerini düzelterek, karşılıklı kontrolü ve süreğen bir eleştiri/özlele ştiri sürecini canlı tutmalarıyla kurulabilir ancak..

Bütünüyle masum, katıksız olarak özgeci, koşulsuz olarak "halkının çıkarlarını" düşünen, bireysel çıkarlarının hiç önemsemeyen, egolarını yoketmiş yüksek ruhlu insanların çıkmasını bekleyip bize otantik, saf, dürüst bir marksizm sunmalarını bekleyemeyiz..H ayallerimiz böylesi mesiayanik beklentilere göre kuramayız..Yanı lacağız, hata yapacağız, kendi çıkarlarımızı bazen toplumsal çıkarların önüne koyacağız..ama bu insanın doğasıdır, çözümü cadı avı olamaz..Kollekt if kontrol olabilir ancak..
Alıntı
 
 
0 #9 Önder Kurt 06-04-2009 21:29
İŞCİ SINIFI YEGANE TOPLUMSAL ÖZNE MİDİR?

İktidar konusunda yaptığım yorumda aktardığım cümlende "iktidar" gibi anlamı çok açık olmayan bir başka temel kavram daha var: işci/proleter. Bir kere işçi ve proleter'in birbirinin yerine geçer bir şekilde kullanılmadığın ı farettim çağdaş yazarlarda. Bu ayrım bence önemli. Klasik daha doğrusu sekter marksizmde proleterya'dan anlaşılan belli spesifik bir sınıf olarak işci sınıfı oluyor. Benim bildiğim kadarıyla Marx'ın Kapital'da analiz ettiği sömürü süreçlerinin konusu olan da bu sanayi işçi sınıfıdır. Kapital'in okuduğum iki cildinde artı-değer analizlerinin yapıldığı farkli bir sınıfı ben hatırlamıyorum. İşçi sınıfının çağrışımı Marx'ta benim gördüğüm kadarıyla oldukça nettir. Bu serpilme aşamasındaki klasik 19.yüzyıl kapitalizmin tipik sanayii işçisidir. Mutlak artı değer ve nispi artı-değer çözümlemeleri bu sınıfa sorunsuzca uygulanabiliyor . Zira işçinin satışa çıkardığı emek süresi saptanabiliyor. .Günlük iş saati bellidir..Bu emek zamanının ne kadarını kapitalistin ücret olarak ödediği, ne kadarının ise artı değer yaratmak için kullandığı göreceli olarak kesin sabitlikler olarak ölçülebiliyor. Örneğin "toplumsal olarak geçerli emek üretkenliği" seviyesi standartttır. Mesala belli kalitede bir araba kaportası dünyanın her yerinde aynı emek süresi içinde üretilir..artı değer süresi ölçülür..Diyeli m 9 saat işgünün 6 saati ücret olarak ödenir, 3 saati artı değer üretmek kapitalist tarafından el konulur..Bu tipik sanayii işcisi durumunda bile artı değer üretim süreçleri aslında bu kadar basit değil..Özellikl e nispi artı değer üretim süreçlerine girdiğinde olay daha da karmaşıklaşıyor ..Teknoloji vasitasıyla artan emek üretkenliği nispi artı değeri ne kadarlık bir süreyle hangi oranda sürdürebiliyor..

Kimlik politikalarına sonuna kadar hayır ama içinde bulunduğumuz zamanlar, kapitalizmin üretim süreçlerinde daha önce örneği görülmemiş dönüşümlerle kendini belli etmiş post-modern zamanlar. Negri'nin dahil olduğu İtalyan Operaismo/Otono m marksist okula göre, sermaye emeğin geçirdiği dönüşümlere göre pozisyon alır..Maalesef nerde okuduğumu hatırlamıyorum ama mesala Taylorizmin nasıl işçilerin aynı mekanlar içinde nicel anlamda yoğunlaşarak bir sınıf bilinci geliştirmelerin e karşı bir önlem olarak geliştirildiğin i okumuştum. İşçileri farklı alt yetenek ve çıkar gruplarına böl ve idare et. Üretimi çok farklı alt süreçlere dağit vs gibi. Kapitalizm böylece işçi sınıfın geliştirdiği her duruma karşı önlemler alarak kendini koruyor.

Burdan gelmek istediğim nokta şu; dağıtılmış, parçalanmış üretim süreçlerinde hep aynı reflekleri gösteren homojen bir sınıf yapısı olduğunu söylemek bir hayli zor. Marx'ın kapitalde yaptığı sömürü analizlerini birebir uygulayabileceğ imiz yekpare homojen bir sınıfsal yapı artık yok. Lakin eğer bu doğruysa, "doğal" çıkarları otomatik olarak aynı homojen bir işçi sınıfından bahsetmemiz de pek mümkün görünmüyor. Karşımızda bir hayli parçalı sınıf kimlikleri var. Bu parçalı sınıf kimliklerinin homojen bir sınıf olarak varsayılması ve yalıtık bir iktidar merkezini ele geçirmek için devasa sınıf örgütlenmelerin e gitmelerini öngörmek bir hayli sorunlu görünüyor bana. Mesala biz mühendisler bu tabloda nereye oturuyoruz? Kapital'deki sömürü süreçlerini benim ve pekçok mühendisin çalışma hayatlarına uygulamak hiç mümkün görünmüyor. Mesala "toplumsal olarak belirlenmiş genel elektrik mühendisi üretkenlik" seviyesi nedir? Ölçülemez..Mümk ün değil..Peki öyleyse bir mühendisin emeği üzerindeki artı değer analizleri nasıl yapılacak? Mühendislerin çalışma koşulları, tipik işgünü standardizasyon u yapılamayacak kadar farklılık gösterir. Ücretler çok spekülatif ölçütlerle belirlenir..Pek i böylesi bir emek öznesinin sınıfsal refleksleri, Marx'ın Kapital'de yaptığı sanayii işcisiyle aynı olabilir mi? Bence bir mühendisin iktisadi alan içinde ortak bir sınıfsal çıkarlar bütünü içinde olduğunu söylemek bir hayli sorunlu..Bunlar farklı refleksleri olan farklı sınıf kimlikleridir.

Bir de üstüne üstlük, post-modern zamanlarda üretim süreçlerinden tamamen dışlanmış devasa bir toplumsal katman var artık..Ne yapacağız bunları lümpen proleterya diye, analiz edilemezler kategorisine mi atacağız?

Bütün bunlardan gelmek istediğim nokta şu; sınıf bilincinin sadece üretim süreçlerinde oluştuğunu varsaymak muazzam bir teorik yanılgıdır ve sosyalistlerin kendilerini toplumun dar bir kesimiyle ve tek bir süreciyle ilgilenmeleri sonucunu doğurur..

Buna karşı, toplumsal öznelerin üretim/sömürü süreçleri dışındaki oluşumlarına da odaklanmamız gerekiyor. Mesala buna bir örnek olarak etik öznelerin oluşumunu verebiliriz..Ya ni iktisadi sınıfsal ontolojiden dolayı değil de, etik/iradi bir seçim olarak muhalif öznelerin kurulmasını düşünebiliriz. Buna ideal bir örnek olarak Negri'nin Otonom yayıncılıktan çıkmış Yıkıcı Politika adlı kitabında yeralan Paris 1986 öğrenci olayları üzerine yazdığı mükemmeeeeel ötesi bir makalesi var..Bu makale okunabilir..Sit eye bu konuda bir yazı yazmayı planlıyorum..

Yani sonuç olarak, sosyalizm kendini sadece işçi sınıfının öncülüğüyle kısıtlayamaz. Son 20-30 yılda bildik pekaz işçi ayaklanması olmuşken, bütün anti-kapitalist ayaklanmalar hep işçi dışı kaynaklardan gelmiştir..

ha bu kesinlikle işçi sınıfı öldü, yeni bir öncü sınıf bulmalıyız anlamına gelmez..Sadece insanların kapitalizme olan tepkisinin çok farklı şekillerde de tezahür edebildiği anlamına gelir..kendini sadece işçi sınıfı muhalefetine odaklayan bir sosyalist hareket, toplumun bağrındaki pekçok başka olası muhalefet potansiyellerin e sırtını dönmüş olur..Çok basit bir kaç örnek vermek gerekirse;

Bugünkü gençlerin ezici bir çoğunluğu için pek bir gelecek görünmüyor. Kapitalizm gereken eğitimi almış gençlere bile iş yaratabilme kapasitesinde değil..Belki yaşamlarında Marx'ın analiz ettiği sömürü süreçlerine adımlarını bile atamayacak koca bir kitle var..Sayıları sürekli artan mülteciler, topraksızlaşan köylüler, korkunç ekolojik kriz sonucu sahip oldukları avantajları kaybetme korkusuyla yaşayan küçük-burjuvala r vs.vs..Ortodoks marksizmin son tahlilde sendikalist olan mücadele perspektifleri bu yeni çıkmakta olan "işçiler"in hangi birine hitap edebilir? Bu tür olanaklar üzerine kafa yoran bir sosyalist yapı var mı?

Klasik Marxism yükselmekte olan bir kapitalizmi analiz ediyordu..Çökme kte olan bir kapitalizme uygun sosyalist politikalar geliştirmek durumundayız.
Alıntı
 
 
0 #8 Önder Kurt 06-04-2009 20:24
İKTİDAR SORUNU

İşte sosyalistlerin genel tahayyülünde katılmadığım ve üzerinde düşünmemiz gerektiğine inandığım temel argüman şu;
Alıntı:
egemen sınıf olarak iktidarda örgütlenmiş işçi sınıfı, Marksizme içkin, temel kavramdır.
Şimdi bu saptamayı bir hayli sorunsallaştıra n, kuşku duymamıza neden kavram "iktidar". Bu kavram, bizim sosyalistlerin zihninde nasıl bu denli sarih ve üzerinde sorgulamaya gerek olmayan bir kavram olarak algılanıyor ben gerçekten anlamıyorum. Klasik teoriden beridir, zihinlerimizde yer etmiş olan "iktidar" perspektifinin, kapitalist iktidar süreçlerini anlamamıza yetmediği bence çok açıktır..Çağdaş düşünürlerin çalışmalarını şöyle bir düşünelim, "iktidar" kavramının hepsinde en temel mesele olduğu görülür..Bu çok önemli bir konu..İktidar aygıtı olarak sadece devleti görmek ve onu ele geçirdiğimizde toplumsal iktidarı fethetmiş olacağımız inancı sosyalist mücadele tarihindeki en büyük hatalardan biridir bence..Sosyalis tler tarihin farklı dönemlerinde pekçok kez bir iktidar organı olarak devleti ele geçirdiler ama koruyamadılar. Sadece bu tarihsel olgu bile iktidarın bir merkezi olduğu fikrini çürütmeye yeterlidir bence. Konun derinliği ve üzerine yazılan eserlerin çokluğu malum..Uzun uzun anlatmanın sonu yok..sayfalarca yazılabilir..Ba sitçe şu fikirler bitirmek istiyorum konuyu;

İktidar yalıtık, merkezi bır organ, bir yapı olarak düşünmemek lazım..Bazı video oyunlarında vardır ya; en son level'da bir merkezi organa (bir gizli oda, kurtarılması gereken prens, iktidarı garantileyen bir kılıç, bir "yüzük") ulaşılır hani..İktidar algılayışımız böyle olamaz..İktidar ı merkezsiz, çok katmanlı, yaygın bir süreç olarak algılamak durumundayız. Sistem kendi içsel çelişkileri ile yönetilemez hale gelebelir..Böyl e durumda hazır örgütlü bir yapı, iktidarın merkezi olarak devleti ele geçirebilir..Bu her ülkede olduğu gibi bizde de gayet mümkün..Ama bizim sosyalist iktidar perspektifimiz bu mudur? Bu iktidar merkezini ele geçirmek toplumu sosyalist dönüşüm yoluna sokar mı? Bu şekilde ele geçirilen iktidar, günlük hayat iktidarı desteklenmezse sürdürülebilir mi? Bunlar çok devasa sorunlar ve bunların kolay bir cevabı yok..Bir kez kurulunca yıkılması mümkün olmayan sosyalist iktidar insanların çoğunluğu tarafından içselleştirilmi ş, günlük hayat ilişkileri üzerindeki iktidardır..

Devamı var..
Alıntı
 
 
0 #7 fetekos 05-04-2009 03:15
Taktikler ve stratejiler konusunda kuramlar çok fazla bir şey söylemiyor sanırım. Marksizm ve Lenin pratiğinden çıkartılabilece k bana göre bu konuda değerli bir sonuç, tüm bunların siyasal etkinliğin içinde kavranabilecek olmasıdır. Ancak şunu belirtebilirim. Uzun vadeli hedefi gölgelemeyen, ona zarar vermeyen güncel, pragmatist olarak görülebilecek taktikler elbette uygulanmalıdır. Lenin burjuvazinin en önemli vurucu güçleri olabildiklerini gördüğü köylülere toprak dağıtmıştır 21’de. Ama bilinir ki 28’de gerçekleşen kolektivizasyon vazgeçilmez bir sosyalist hedeftir. Bu tür sezgilere sahip siyaset cambazı biri olmadığımdan benim için böyle stratejiler tayin etmek zor.

Binde bir oy alan sosyalist siyasi partiler için seçimin anlamı toplumsal etkinliklerini ölçmek olmalı. Sanırım seçime bunun için giriyorlar. Sosyalist partiler her şeyden önce seçim partileri değil. Binde bir oy almak negatif propaganda olarak algılanabilir, haklısın. Ama başarısızlıklar ı, negatif propagandaları bununla sınırlı değil, ne yazık ki. Hariçten eleştirirken de çekiniyorum ama toplumsal birçok konuda taraf olamayan, halka bunları anlatamayan, bunu bırak tartışmayı yasak eden yapıların artık bu kusuru da görülmesin. Parlamenter politikada ne eylerse eylesin, senin önerdiğini hayata geçirmeye engel değil ki. 23 Nisan müsameresine hazırlanır gibi girdikleri seçime enerji harcadıklarını sanmıyorum. Seçimden bir gün önce Beyoğlu’nda ‘Akın Birdal Barışın Temsilcisi’ diye bildiri dağıtıyorlardı. İşte bu kadar anlamlı! Geçenlerde elime TİP’in Demokratikleşme için Plan isimli 77 ya da 78 tarihli yayını geçti. Sürprizlerle dolu! Detaylı ekonomik analizler, öngörüler, siyasi çıkarımlar ile müthiş bir kılavuz program. Bunca argümanın bulunduğu günümüzde sosyalist siyasi partilerin ben daha böyle bir program, taslak, vs. hazırladıkların ı görmedim. Dolayısıyla halka neyi nerede anlatmayı beklerler, nasıl bir politika anlayışıdır bu, ben kavrayamıyorum. Bundan sonra seçime girseler ve yalnızca üyelerinden oy alsalar ne olur, zaten bulunmadıkları alanda hezimete de uğramış sayılmamalılar.

Ancak papaza kızıp oruç bozmaya da niyetli değilim.

***
Bulaçgiller konusu: kaziye-i makbule diyorlar, kendi dilleri ile söylersek. Kabul gören genel geçer tezleri bu aktardığın. Kaygı duyulmayacak gibi mi? Demokrasiyi geçerli kılmak için şeriat gerekli, çoğulculuğu gözeten şeriattır diyor açıkça. Bulaç’a solda kim itibar ediyor, ne kadar üzerinde durmak gerekir bilmiyorum. Son zamanlarda Fetoş yayınlarının pervasızlığıyla bir hayli deşifre olduklarını görüyorum. Zaman’da 28 Şubat sürecinde bir eleştiri yayınlanmazken şimdi satırlarından düşmüyor, Samanyolu DESA grevine Ergenekon terör örgütü (dayanılmaz ses efektleriyle tekrar tekrar kafalara kazınan ETÖ) işi diyor, vs. (Ama tabii bu grevi canla başla sahiplenen sol örgütler Ergenekon’da AKP’yi desteklemekten geri durmuyorlar.) İktidara iyice yerleşmiş olmaktan mıdır yoksa Baykal’ın en son ‘bunlar gidici, yeni görevlere hazır olmalı’ açıklamalarının bana düşündürdüğü gideceklerine karar verilmiş olmasından mıdır bilmem, iyice fevrileşerek açığa vurdular kendilerini.

Diğerleri ise, Bulaçlarla birleşenler, birçok kavramın, kuramın evrensel tekelinden beslenen “aydın”lar, “entelektüeller ”. Hiçbir ama hiçbir düşüncelerinin özgün olmadığını düşünüyorum. Bana kalırsa bu aydınlar birer acente işlevi görüyorlar, Batı’da burjuva egemenliğini güçlendirmeye yarar ne tartışılırsa onu alır buraya getirir, bazen yeniden şekillendirmeye gerek duymaz bazen de ufak tarihsel, dönemsel uygunluk rötuşları yapıp özellikle solun önüne atarlar. 70’lerden bu yana yeni sivil toplum tartışmaları, yeni sol tanımları, küreselleşme, AB açılımları, vs. konularındaki yaklaşımlarının kategorizasyonu nu yapmakla meşgul olduğumuz sözde “Marksistler”di r. Şimdilerde kemalizme saldırırlar, onun çok gerisindeki unsurlarla ittifak yapmaktan çekinmeden. Zaman’da her hafta manşet olmaktan, N.Ilıcak’ın en önemli solcu övgüsünden hiç gocunmaz bir tanesi, Uras. En son biri çıkar, Laçiner, Ergenekon tavrı nedeniyle MHP’ye şeffaf demokrat parti der. Türbana özgürlük imza metninde imza sırası şöyledir: bir liberal bir ülkücü, bir liberal bir ülkücü. Bunlar sınıfsal birleşmeler olsa gerek. Eski sol örgütlerin jargonları vardır ya, sınıf düşmanı dediklerine kötü kötü sıfatlarla seslenirler hani. Bu aydınların isimleri de bende hiç sevmediğim bu dili kullanma korkusu yaratıyor. Bu nedenle tek tek anmak değil de, yeri geldikçe değerli düşüncelerini işimize yarar ölçüde ele almaktan yanayım. Ama Lenin’in ünlü formülasyonunu anımsamadan da geçemeyeceğim: “ya hainsin ya aptal”.

Hangi yolla hangi şekilde olursa olsun Marksizme, sosyalistlere saldırmak tüm dünyada çok ciddi bir istihdam kaynağıdır. Fransa’yı ve Belçika Emek Partisi üzerinden Belçika’yı biraz izleyebiliyorum . Tarihsel ve de güncel tartışmalarına ara sıra göz atıyorum. Daha sağlam kuramsal arka plana sahip olmakla birlikte durum pek de farklı değil. Sözü geçen “aydın”ları özellikle de Avrupa “entelijansiyas ı”nda görmek mümkün. Asıl kazanımları bence, marksizmin kavramları da bu aydınların ideolojik, siyasi, kültürel tekelinde, düşmanın en kötüsünün, yani bizim dilimizi konuşanlarının elinde. Binlerce Marksizm çalışması yapılır. Özür dileyerek kullanacağım bu kelimeyi ama başka türlü anlatmak da mümkün değil, “kuş boku marksizmi” örnekleridir bunlar, ne akar ne kokar. Bilmem ne fabrikasında bilmem ne departmanındaki işçilerin makineyle arasındaki ilişkilerin yabancılaşma sorunsalı açısından bir değerlendirmesi türünden öteye gitmeyen çalışmalarla doludur yazın. İşin daha fenası, bunların bir kısmı, bireyci, çıkarcı, konformist yaşam tarzlarına rağmen, Marksizmin hem de en geleneksel olarak sahiplenilen belli başlı kuramlarını ağızlarından, kalemlerinden düşürmezler, yalnızca siyaset arenasında at koşturmaya devam edebilmek için. Tabii yukarıda saydığım isimlerin çoğu artık böyle bir kaygı da gütmezler.

***
Kapital’in belki de en çok ele alınan açıklaması: çelişkileri çözmek için içinde serbestçe dolanabilecekle ri alanı yaratmak gerekir. Aslında benim sorularla gönderme yapmak istediğim buydu. Biz bu alanı nasıl tanımlıyoruz, nasıl yaratacağız. Kapitalde makine emek çelişkisi sosyalist toplumda çözülür. Buraya kadar ele aldığın kaygı unsurların ve aşağıda da belirttiğin çelişkiler, ben genel anlamıyla sınıfsal çelişkiler demek istiyorum, nesnel ilkelerin sonuçları bizi buraya götürüyorsa, sosyalist topluma yerleştirilerek çözülür demektir. Ama makine emek çelişkisinden farklı olarak burada siyasi bir mücadele, dıştan, iradi bir müdahale söz konusudur. Bu alanı yaratmak zorundayız. Marksizmin gerçekleşmesini n siyasal etkinliğimizden başka yolu yoktur.

Biz yukarıdaki isimlerin demokrasi kavramıyla neyi kodladıklarını artık çok iyi biliyoruz bilmesine de bunları durdurmak için nasıl bir alan yaratmalıyız. Mücadele etmemiz gerektiği kesin. Ama nasıl? Benim yanıtım, sosyalistler olarak kendi kimliğimizle uzun vadeli hedeflerimiz doğrultusunda siyasi alanda varlık göstermeyi denemeli /hedeflemeliyiz . Bu, yatıp kalkıp sosyalizm rüyası görelim anlamına gelmez. Bu sorunların, çelişkilerin çözüleceği alanın sosyalist toplum olduğunu anlatmaktan, göstermekten, içinde bulunduğumuz koşulların bunu gerçekleştirmey i hiç de uzağa atmadığını bilmekten ve bildirmekten söz ediyorum.

Önder, daha önce de bahsetmiştim. Ben eylemli, aktif politik duruşu olan birisi değilim, hiç olmadım. Bu nedenle, CHP konusundaki taktikleri anlamakta zorluk çekiyor olabilirim. Yukarıda sözü geçen siyasi partiler bu mücadelenin yeri midir, emin değilim. Ama eşitsizliği sürdürmek için aklı yok etmek zorunda olan bir sistemin ana taşıyıcılarında n biri olan sosyal demokrat yapıya gericilikle mücadele de dahil hiçbir konuda güvenmem. Bu konuda aklıma gelen, CHP’nin, tabanını hariç tutuyorum, AKP’den ne farkı vardır? Hangi somut konuda farklı davranmıştır? Çarşaf açılımı, her mahallede Kuran kursu açma hedefi, türban dağıtması, Baykal’ın her fırsatta tekrarladığı Erdoğan’ın siyasetten silinmesini istemiyorum açıklamaları, geriye dönmüyorum bile, nasıl bir açılım sunabilir? soruları; krize çözüm olarak Baykal’ın KDV indirimini önermesi, Erdoğan’ın da uygulaması, duyduğum en zavallı kriz önlemini öneren adamın bir de ‘ben söylüyorum o yapıyor’ diyerek övünmesi, AKP’yi sistemi nedeniyle, cumhuriyete saldırdığı için değil, en iyi şekliyle yolsuzluklarıyl a eleştirmesi, MHP’nin Erdoğansız bir AKP, CHP’nin ise Erdoğanlı bir AKP istemesi... Doğrudur, CHP, AKP’ye karşıdır ama bana göre onu durdurmak için değil, tamamlamak için karşıdır. AKP’ye karşı radikalleşmeyi engellemek, gerçek muhalefetin önünü tıkamak için vardır. Bu anlamda artık bir ikame ilişkisi değil, bir tamamlayıcılık ilişkisi söz konusudur, çay ve şeker gibi. (Seçime 3 parti, AKP, SP, DTP, giriyor diyen Y. Küçük’ü de bu kez anmak gerekir diye düşünüyorum). Tüm bu kaygılarımı ve sorularımı, benim için, uzun vadeli uğraşım için bunun politik bir anlam taşımamasını en başta belirttiğim eksikliğime bağlayıp eğer ekonomizmin tanımını genişletmek buraya uygun düşmezse sosyalistlerin CHP’ye oy vermelerini radikal bir hata olarak görmediğimi yineleyerek bitirmek istiyorum.

***
Silah fabrikasında çalışan, bankacı, mühendis, akademisyen, vs. kapitalist sistemin kurumları içinde varlık gösteren ve de düzen karşıtı olmaya devam eden her kim olursa olsun, bunda herhangi bir sorun görmüyorum elbette. Bizler için şizofren bir politik var oluş tarzı önerin hoşuma gitti ilk önce. Doğrusu şizofren insanları ayrıcalıklı olarak görmüşümdür ve yaratıcılıkları na hayran olup yakınımda olmalarını istemişimdir. Sanırım ki şizofrenin kendini parçalı hayatlarda var eden dışa vurumu nedeniyle bu örneği verdin: reel politik alan ve günlük ilişkiler ağı. Ancak bunu kapitalist dünya içinde toplumsal anlamıyla düşününce biraz daha farklı bir sahne canlandı gözümün önünde. Şizofreni parçalı hayatlar yaşanmasıyla, parçalı düşünme sistemiyle kendini gösterir. Bu parçalardan birinde kişi kendi yaratıcılığını dışa vurabilir, bu alanda çok derin, muazzam çalışmalar da yapabilir ama diğer alanlarla ilişkisi sorunludur. Bunlarla bağlantı kuramaz. Ortaya çıkardığını, diğer alanlarla ilişkilendirmek te zorlanır. Dolayısıyla kapitalizm için pek de fena bir yurttaş türü olmaz gibime geldi. Tam tersi bu anlamda şizofren ve korsakof vatandaş yaratmak ister. Kapitalizm soyutlayan, ilişki kuran akla karşıdır. Tıbben bir gün böyle bir teşhis konabilir bana ama sosyalist kimlikle toplumsal alanda böyle bir yurttaş olmayı pek uygun bulmadım açıkçası.

Reel politik alanda açık yansımasını bulan günlük ilişkiler ağında sosyalist politika tanımına ise katılırım.

***
Sınıfsal iktidar konusuna yaklaşımını bilmiyorum. Daha doğrusu devrim teorisi açıklamanı da bilmiyorum. Tereciye tere satmak istemem ama dönüşüm sürecinde egemen sınıf olarak iktidarda örgütlenmiş işçi sınıfı, Marksizme içkin, temel kavramdır. Manifesto’da da Fransa’da İç Savaş’ta da sınıf savaşımının özünde politik olduğu açıklanır. Her sınıf, egemenliğini politik olarak kurar ve elinde tuttuğu baskı unsurlarıyla iktidarının sürekliliğini sağlar. Kapitalist ilişkiler de kendini politik alan aracılığıyla yansıtır. İktidarı hedeflemeyen sınıf ekonomik, politik taleplerini nasıl somutlaştırır, hak ve özgürlüklerini nasıl elde eder, üstyapıyı nasıl dönüştürür, hayal edemiyorum. Ama bir cümlenden yola çıkmak istemiyorum. Bu nedenle buna daha fazla değinmeyeceğim.

***
Bahsedince bıkkınlık uyandırabilir kimilerinde ama onca “aşkın” Ne Yapmalıcı varken aslına başvurmayı da uygunsuz bulmuyorum. Ekonomizm eleştirisi yapılır Ne Yapmalı’da. Kısaca, ekonomizmciler, siyasetin aydın işi olduğunu, işçi sınıfının bundan anlamayacağını, onlara siyaset yapılırken güncel ekonomik sorunların ele alınması gerektiğini savunurlar. Onlara göre siyaset ekonomiyi izler. Lenin buna karşı çıkar: İşçi sınıfına bu politikayla gitmek sendikalizm demektir. Bu bir burjuva bilinç türüdür. Kapitalist ilişkilerde iyileştirmeler yapmayı öngörür. İşçi sınıfı bu güncel talepler üzerinde birleşirse, bu burjuvazinin de tolere edebileceği bir mücadele tarzı olur. Dolayısıyla işçi sınıfı ekonomik alanda birlik olamaz. Her fabrika, her atölye ya da her iş yeri çok farklı koşullara, işleyişe sahiptir. Bu birlik ancak siyaset ile sağlanır. Proleterya ancak burjuvaziye karşı mücadeleye giriştiğinde birliğini sağlar. Aynısı karşıtı için de geçerlidir. Politika her iki kutup için de birleştiren unsurdur.

Şimdi ekonomizmin somut örnekleri yok mu? Sosyalist siyasi partiler yapmazlar mı bunu? Asıl gündem işçi sınıfının ekonomik sorunlarıdır, çalışma saatleri, çalışma koşulları, vs. Bunlar elbette çok önemli sorunlar ve mücadele konusudur ama bunun dışındakileri “suni gündem” ilan edip burjuvazi ekonomik sorunları unutturmak için suni gündem icat ediyor yaklaşımı son derece yanlıştır. Kapitalizmin taraf olduğu her tartışma konusu, işçi sınıfının da tüm toplumsal güçlerin de tartışma konusudur, politik hedefidir. Hangi ölçek suni gündemi belirler, gerçek olan sorun nasıl suni tanımını alır, anlamak mümkün değil. İşçinin gündelik çıkarları mıdır konu, tarihsel çıkarları mı? Hatta ekonomizmin tanımını siyasi alan içerisinde kısa ve uzun vadeli hedefler arasındaki uyuşmazlık olarak genişletmek doğru bir yaklaşım ise, Türkiye soluna damgasını vuran eğilimin ekonomizm olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kimi zaman kuru demokrasiciliğe kimi zaman gülünç anakronizmacılı ğa varan yönelişler ile şekillenmiş bir sol siyaset çizgisi ile karşılaşmak mümkündür.

Bunu şunun için vurguladım: Ekonomizm eleştirisi yaparken üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin varlığı inkar ediliyor. Ekonomizm eleştirisi tarihsel materyalizm eleştirisine dönüyor. İnsanın en temel faaliyeti üretimdir, gereksinimlerin i karşılama faaliyetidir. Tarihsel materyalizmi savunarak da ekonomizm eleştirisi yapmak mümkündür. Ekonominin belirleyicilik ilkesini, bayağılaştırmad an savunabiliriz ama tek sorun bu değildir elbette. Siyasi sorunların sınıfsal temelli olduğunu belirtmek en doğru yaklaşımdır.

***
“Üretici güçlerin sorunsallaştırı lması” nın ne demek olduğunu bilmiyorum, hiç rastlamadım bu deyime ya da gözden kaçırmış olmalıyım. Kolaycılık olmasın diye biraz araştırdım ama bir şey öğrenemedim. Bu nedenle önerin hakkında bir fikrim yok. Daha yukarısında belirttiğin gibi üretici güçlerin, ama insan da dahil, gelişimi üretim ilişkileri tarafından engellenir. Bu güçleri geliştirmek elbette ki önemlidir. Kapitalizmin amacı üretmekse sosyalizmin amacı da üretmektir gibi indirgemeci bir söylem ve sıkça yapıldığı gibi kaba bir çarpıtmadan genellikle Stalinizm eleştirisine gidilir. Sovyetler Birliği CIA’in açıkladığı gibi iktisadi değil politik nedenlerle çöktü. Bu konuya burada değinmeyeceğim, başka bir yazı konusudur. Ancak çöküş tek boyutlu bir konu değildir ve asla yalnızca ihanetle, vs. ile açıklanamaz. Olsa olsa bu sonuncusu bir sonuç olur. Getirmek istediğin sonuca uygun şimdilik çok çok kısa bir yanıt vereyim. Üretti, kalkındı ama boş zaman hoş zaman yaratılamadı. Boş zamanın teorisi ve pratiği yapılamadı. Sovyetler Birliği yeni insanı yaratamadı. Lenin’in Kızıl Cumartesi insanını belki. Bir başka tür yaşam tarzı örgütlenemedi, bu süreç sekteye uğradı. 1960’lardan itibaren ise Sovyetler kendi dışındakiler için sosyalist bir hedef koyamadı. Doğu’da kapitalist olmayan yol, bağlantısızlar, Batı’da tekelleri kuşatma politikası önerdi. Dolayısıyla, çok kabaca olacak ama haydi söyleyeyim, başlangıçta tercih değil zorunluluk olan tek ülkede sosyalizmi mutlaklaştırdı.

***
Küresel bir antikapitalist muhalefetten söz etmek, bizim dışımızda bir dalga var biz de ona binelim, sosyalizme yelken açalım gibi bir kestirmeye yol açıyorsa bu pek elverişli bir açıklama değildir bana göre. Bu düşünce şöyle şekilleniyor: Küreselleşme bir süreçtir ve elbette arkasında tekeller, çıkar grupları vardır. Bu sürecin kendisi proleterya enternasyonaliz mine evrilebilir. Nasıl olur? Basit formülasyon ile küreselleşme eşittir tekeller artı proleterya enternasyonaliz mi. Demek ki küreselleşmeden tekelleri çıkartırsak geriye proleterya ent. kalır. Dolayısıyla bu düşünce tekellere karşı ama küreselleşmeye değil. AB açıklamaları gibi AB’ye girelim emeğin Avrupasını yaratalım (Havet buluşu). Ergenekon dalgasına binelim, demokrasi elde edelim gibi. İnsanın keşke diyesi geliyor!

Burada önemli eksiklik, ünlü eşitsiz gelişme ilkesini dışlamaktır. Kapitalizm evrenselleşti, dünyanın kapitalist ilişkiler içerisinde olmayan parçası kalmadı ama eşit ölçüde, aynı derinlikte gelişmedi. Bu yasa, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin somut olarak ortaya çıkış biçimi ile ilişkilidir. Çelişkiler kapitalizmin nüfuz ettiği her yerde aynı şekilde ve yoğunlukta gelişmez. Kapitalizmin gelişmesi, feodalitenin çözülmesiyle ara sınıflar ortadan kalkar, burjuvazi ve proleterya karşı karşıya kalır, çelişkiler sadeleşir. Ancak Lenin’de pratik ile ortaya çıkan bir durum, çelişkilerin zenginleşmesidi r. Carr çok net açıklıyor (aklımda kalanlar) : Burjuvazinin feodaliteyi tasfiye etmesi proleteryanın burjuvaziyi tasfiye etmesinin ilk basamağıdır. Bunu gören burjuvazi feodaliteyi tasfiye etmek istemez. Feodaliteyle ittifak kurar. Burjuva devriminin geciktiği ülkelerde (Almanya, Rusya) burjuvazi bütün ilerici niteliklerinden feragat eder. Proleteryaya karşı kendi ülkesindeki monarşilerle, feodal güçlerle işbirliği yapar. Kapitalizmin bağrındaki çelişkilere toprak sorunu da eklenir. Bu sorun da kapitalizmin sorunu haline gelir. Çelişkiler zenginleşir, bir noktada birikir. Bu aşırı birikim, çelişkilerin içinde hareket ettikleri yapıyı yadsıyacak boyuta ulaşır, bu da eşitsiz gelişimin hem içeriğini hem de sonucunu gösterir. Lenin’in deyimiyle “proleteryanın ilk muzaffer devrimi” de ilk önce orada gerçekleşir. Kısaca, her ülkedeki işçi sınıfı uluslararası sosyalist harekete, emek hareketine kendi tarihsel sorunları, konumu açısından bakar.

Ama bu, kuramsal düzlemde tarihsel belirlenimin evrensellikten, bütünsellikten uzak olduğu anlamına gelmez. Sermaye birikim süreçleri, emek sömürü biçimleri uluslararası çerçevede analiz edilebilen kavramlardır. Hatta toplumsal güçlerin uluslararası birlikteliğini sağlamak da belki mümkün olabilir. Ancak bir adım sonrası, siyasal iktidarı hedefleyen sosyalist hareket için demek istiyorum, siyasal sınıfsal öznellik nedeniyle böyle bir uluslararası belirlenimden uzaktır. Doğrusu ben kapitalizmin krizlerinden büsbütün bir iflas beklentisi içerisinde değilim, olası kopuşların yerel nitelikleri yansıtacağını zannediyorum.

Şimdi şu yukarıdaki küreselleşme konusunda basit formülasyona sahip görüşe yeniden dönmek istiyorum. Küreselleşmeye değil, tekellere karşı çıkarlar derken haksızlık mı ettim acaba diye bir düşündüm. Galiba bazılarına etmişim. Küreselleşmenin yoksul halkları mutsuz eden acımasız kavramlarının önüne iyi huylu bir iki sıfat getirip bunu yeniden hayata geçirmeyi de kimliği belirsiz yeni solun görevleri arasına eklemek, küreselleşmeye taraf olmak olarak değerlendirilme meli. Bu olsa olsa kendini Marksist addeden bir ya da birkaç sivrinin bilmem hangi ekolün, ama asla Marksizmin değil, kavram matrisini kullanarak ortaya attığı bir soyut güzelliktir! Ben de bu insanlardan birinin kitabının 40. sayfasının ötesine aylardır neden geçemiyorum acaba, neden o puntolar gözümün önünde büyüyor diye düşünüp düşünüp kendime kızıyorum!

Unutmamak lazım, bu konuda bir de bu küresel dalganın, emeğin Avrupasının cazibesine gerçekten iyi niyetiyle kapılmış Marksistler var. Onları anlatı tekniğindeki trajik çatışma yaşayan, sonunda da hep ama hep mutsuz olan kahramanlara benzetiyorum. Reel sosyalizmden öyle ya da böyle umudu kesmişlerdir, zaten bu bir daha yaşanası bir şey değildir, değil mi ki başarısız oldu. Şimdi bir yanda dünyanın geri kalanından kopuk, sosyalist olduğu kabul edilse de böylesi bir totaliter rejim korkusu var. Diğer yanda uluslararası kapitalist güçlerin rekabet güçlerini arttırmak, sömürü alanlarını genişletmek üzere birleştikleri, ortak politikalar belirledikleri, AB gibi kendi içinde bir yığın eşitsizliğin, tutarsızlığın bulunduğu yapıların piyasacı rekabetçi açgözlülüklerin i tolere edecek sivil toplum örgütlerinin savunucusu sol liberaller var. İlkini kabullenirse geleneksel Marksistlerden ne farkı kalır? İkincisi de pek ağır gelir: piyasacı rekabetçi sol liberaller. İntihar edecek değil ya! Üçüncü yolu seçer. Emeğin Avrupası der, küreselleşme ama proleterya enternasyonaliz mine gideninden der. Ama aslında ne der, doğrusu ben kavrayamam. Pek yaman çelişki...

***
Önder, kültürel kurtuluş ve iktisadi kurtuluş ayrıksı dinamikler değildir. Tersine birlikte gelişen süreçlerdir. İktisadi etmenler tüm üstyapı unsurlarıyla bütünlük içinde, karşılıklı etkileşimle gelişir. Kültürel kurtuluşa yönelik en çok da sosyalistlerin söyleyecek sözü vardır. Daha önce söylediğim o köhne, birikimsiz, strateji taktik içerikli teorik angajmanlardan öteye geçememiş, dar örgüt yapılarından böyle açılımların gelmesi beklenmezdi elbette. Ama bu sitede gördüğüm kadarıyla bile bunu sunabilecek birikimde olan Marksistlerin sayısı az değil artık.

***
Sosyalizmin bilimsel, politik yönü bulunur ama en önemlisi sosyalizm bir ahlaktır. Sosyalist olmak da beraberinde ahlaksal bir durumu dayatır, bir ahlak işidir. Marksizme bağlılık ve yaşamın çelişkileri karşısında yaşanan sapmalar, soru işaretleri… Kendimi de dışında tutmayarak söyleyeyim, benim de derdim büyük sosyalistlerin ahlak konusuyla, bütün eleştirilerine katılıyorum, özellikle huzur ile ilgili olanlarına. Ama bir de gerici burjuvazinin yıllardır biriktirdiği ideolojik, politik baskı unsurları var ve bundan etkilenmemek zor. Kant, “ancak özgür insan ahlaklı olabilir” diyor. Jose Marti de benzer şekilde “ancak kültürlü bir birey özgürleşir” diyor. Sosyalistler bu belirlenimden bağımsız değiller. Sanırım bu ahlakı geliştirmek siyasi faaliyet içerisinde mümkün olabilir. En bildik deyimiyle, durgun su kirlenir.

Aslında bununla bağlantılı olarak, pratikten kopuk olmaktan söz ederken dar pratikçilikten değil de, sınırsız zengin teorinin belirli bir pratikle bütünleşmeden derinleşemeyece ğinden söz etmek istemiştim. Şizofren varoluşlar yerine, bu site gibi gelişkin etkileşimler ve somut çıkarımlar da sağlayan yeni toplumsal araçlarla yetkin, tutarlı varoluşlar sergileyebiliri z. Haklısın, bu anlamda bu site önemli bir siyasi pratik alanıdır.
Alıntı
 
 
0 #6 fetekos 02-04-2009 00:39
Bunlar artık başlangıçtaki sorularım olmaktan çıkmış. Bu iş doğası gereği kolektif bir uğraştır, çaba ve etkileşim gerektirir. Gerçekten teşekkürler Önder, yazı ve yöntem titizliğinle değinmişsin tüm bunlara. Şöyle bir bakınca Marksist kuram, sosyalist deneyimler, Türkiye solunun açmazları, Sovyetler... Fakat birkaç gün izin. Sorumluluğu var ve baştan savamam. Okuyup iyice değerlendireceğ im.
Alıntı
 
 
0 #5 . 02-04-2009 00:37
Bunlar artık başlangıçtaki sorularım olmaktan çıkmış. Bu iş doğası gereği kolektif bir uğraştır, çaba ve etkileşim gerektirir. Gerçekten teşekkürler Önder, yazı ve yöntem titizliğinle değinmişsin tüm bunlara. Şöyle bir bakınca Marksist kuram, sosyalist deneyimler, Türkiye solunun açmazları, Sovyetler... Fakat birkaç gün izin. Sorumluluğu var ve baştan savamam. Okuyup iyice değerlendireceğ im.
Alıntı
 
 
0 #4 Önder Kurt 01-04-2009 20:16
Kusura bakılmaz umarım; bir yazıya 5-6 yazıyla cevap verip bombardıman yapıyormuş gibi olabilirim ama sanıyorum takdir edilir ki, gündeme gelen konuları kısa kısa cevaplarla geçiştirmek mümkün değil..

Dördüncü madde belki de en önemlisi..

Bu maddede benim açımdan çok önemli iki konu var;

Birincisi şu tanım:

"Son derece besinsiz bir sosyalizm düşüncesi, pratikle bağlantısız bir ideolojik şekilleniş"

Şimdi ben iddia ediyorum, Türkiyedeki mevcut bütün sol geleneklere sorulsun, sosyalizm bu ülkede niye geri diye verilecek yanıt 3 aşağı 5 yukarı bu çerçevede olur..Her yapı bütün diğer yapıları pratiğe yeterince önem vermemekle "suçlar". Bu ithamla yükseltilen talebin yanlış olmasından değil elbette..Tabii ki pratik asli olandır..Ama mesele pratiğin içeriğinin ne olduğu konusunda..Şöyl e bir soralım "pratik" denince bu ülkenin solcusu genel olarak ne gibi faaliyet kümesini anlar? Kendi şahsi politikliğimin miladı olan 1986'tan beri hiçbir politik gruba angaje olmadım, hep tribünlerde kaldım..Ama tribünde geçen bu 22 yıllık süre boyunca "pratik"ten anlaşılanın bütün anlayışlar için hemen hemen aynı olduğunu gördüm. Nedir bunlar? Afişleme, kuşlama, miting, sendikal faaliyet, mahalle çalışması, halkevleri, seçim faaliyetleri vs.vs..Detaya girmeden hemen belirteyim, inanın bu faaliyetleri küçümsediğimden değil..Her rutinleşmiş faaliyet yararsız faaliyet demek değildir..Ama solun genelinde pratik denince akla gelen vizyon bu? Durum böyle olunca çok önemli bir kavram, pratik, liberallerin demokrasisi gibi bir "boş gösteren" haline geliyor..Herkes pratik diyor ama bu herkesin dilinde olan pratiğin tam olarak ne ifade ettiği pek açık değil..

Konumumu açıkm etmek için sorayım; Mesala şu siteyi çıkarmak pratik bir faaliyet midir? Eminim solun ezici bir çoğunluğu için bu tür çabalar entellektürel gevezeliktir, sanal ortama hapsolmaktır vs.vs..Ama ben iddia ediyorum şu site etrafında, bilinen sol yapılanmalar üzerinden bir araya gelmesi asla düşünülemeyecek insanlar arasında bir iletişim kuruluyor..Site ye öykü yazmak için biri geliyor ve belki kendi gündelik hayatında asla karşılaşamayaca ğı sosyalist düşüncedeki insanlarla buluşuyor..Öykü okumak için gelen insan mesala senin çalışmlarından isterse göz ucuyla olsa bile haberdar oluyor..Bu etkileşimi hangi kurumsal sol yapı yapıyor?

Şimdi anlaşılmak için yeni basitleştirerek bir örnek vermek istiyorum. Geçen Metin Çulhaoğlu aşağı yukarı bu ülkenin sosyalist çevresinin birinci halkasında 60 bin kadar insan olduğunu söylüyordu..Şim di soru şu: 60 binlik birinci halka sosyalist bir kitlenin olduğu bir ülkede 80 öncesinden gelen geleneklerde ısrar etmenin ne gibi bir açıklaması olabilir? Karşı karşıya kaldığımız problemler böylesine ince detaylarla belirlenmiş bir ayrışmı meşru kılar mı? Bununla bağlantılı olarak şunu iddia ediyorum; eğer pratik diyorsak, devrimci pratikler bütünü soğan gibi içten dışa tabaka tabaka doğru yayılmaz mı? dolayısıyla ben diyorum ki, pratikse amacımız ilk tabaka pratik, en acil pratik, Çulhaoğlu'nun bahsettiği o 60 bin kişi arasında bir sinerji yaratmaya yönelik olmalıdır..İkin ci tabaka sosyal-demokrat liberallerdir vs..

Tabii ki toplumu ancak halkın en kalabalık yoksulları fiziki olarak dönüştürebilir ama aydınlardan yoksullara giden uzun ve çetrefilli bir yol vardır..Yoksull ara 5, 10 kişi biraraya gelip seçimden seçime mahalle çalışması yaparak ulaşılamaz..Yok sullara ancak güçlü bir hareket olarak ulaşabilirsin. Şimdi icra edildiği türden mahalle çalışmaları, Semra Özal'ın Papatyalarının toplu nikah, toplu sünnet türünden pratiklerdir..B unun da literatürde çok güzel bir adı vardır: "Güzel Ruh" yaklaşımı..

Genç bir arkadaş şu Kitabevi bombalamasını protesto etmek için 25 kişi Şırnak'a otobüs kaldırmışlardı. .Yaw kürt problemi bu kadar basit mi? Sen 25 kişi oraya gitsen noolur gitmesen noolur? Sorsan bu pratiklerin babası bir pratiktir..

Dolayısıyla gelemk istediğim nokta şu; Evet Pratik ama Hangi Pratik? daha önce düşünülmemiş ya da daha doğrusu çok önemsenmemiş bir pratikler seti düşünmemiz gerekiyor..Tek tek ilişkileri çoğaltacak, sosyalist ruh halini süreğen kılacak ve tek tek çoğaltacak iletişim/etkile şim pratikleri..Mes ala seninle bu sitede buluşmamız böyle bir pratik değil midir? Elbette denizde kum misali küçük bir pratik ama böyle böyle çoğalmak zorunda..

İkinci noktaya gelirsek;

Alıntı:
Böyle bir durumda sosyalistlerin sosyalizmin nesnel karşılığını görememe nedeniyle başka tercihlerde bulunmasının bu kimliğin, bu iradenin toplumda yer etmesinin önüne set koyucu bir etkisi olabilir mi?
Bu konuyu gündeme getirdiğin için sağol..Şahsen kişisel olarak en temel sorunsallarımdan biridir..Cümlenin ikinci kısmı, yani amaç çok önemli..Sosyalist irade toplumda nasıl yer eder? Bunun araçları nelerdir?

Önce, şimdiye kadar bu iradenin mevcut anlayışlarla nasıl yerleştirilmeye çalıştığına bakalım..Sen iktisadi kurtuluş perspektifi dışında sosyalizmi topluma başka araçlarla sunan bir anlayış biliyor musun? Yani işin kültürel, sosyolojik, ütopik, etik, estetik yönüne gönderme yapan bir anlayış biliyor musun? Ben bilmiyorum..Bilen varsa umarım bizi aydınlatır..Peki ardından şunu sorayım, hangi ideolojide olursa olsun herhangi bir toplumsal hareket kendini salt iktisadi söylemlere mahkum ederek varolabilmiş midir? Yani mesala bakalım Fethullah hareketine..Bu salt iktisadi yönelimli bir hareket midir?

Kabaca söylersek bugün sosyalistler ekonomik kurtuluş dışında söyleyecek pek az söze sahipler..

Bu bağlamda bence çok önemli bir başka konuya geçeyim; Sence bugün bir günlük sosyalist etik'ten bahsedebilir miyiz? Ne alakası var denebilir..Ama toplumsal bir hareket bireylerin etik bir adanmışlığını gerektirmez mi?..Kendine sosyalist diyen ortalama birinde (genel olarak konuşuyorum, tabii ki sayısız istisnası var..İşkence tezgahlarından geçenler, mahpuslarda ömür tüketenler, bu yolda can verenler), hem de magalda kül bırakmayanlarında sen günlük bir etik duruş görebiliyor musun? İki müslüman ortak birşey üretmeye kalktıklarında nasıl bir tavır alırlar? Bunu sosyalistlerle karşılaştıralım; hadi şunu bunu yapalım de, ilk tepki bu önerinin ne kadar gereksiz olduğunu kanıtlama refleksi ile kendini gösterir..Bir sürü teorik rasyonalizasyona girilir..hadi diyelim bu aşamayı geçtin..Sıra işbölümüne geldi..Üstlenilen görevler ne gibi bir sadakatla yerine getirilir? 3-5 deneme yapılır, olmuyor diye vazgeçilir hemen..

Bir müsluman dünyada tek başına kalsa bile inandığı değerlere göre yaşar..Mesala kimse görmüyor, tek başınayım nasıl olsa diye içki içmez ..Ama bir sosyalistin sosyalist olabilmesi için "devrimci koşulların" uygun olması gerekir..Örneğin üniversitede sosyalist olmak kolaydır..Sosyalist olarak bir akradaş çevresi kurarsın, zaman iyi geçer vs..Yani sosyalist olmanın nesnel bir karşılığını görürsün..Ama yaşlanıp kendi izole dünyana çekilmek zorunda kaldığında dünyada seninle birlikte değişmiş gibi görünür..Aslında bu durumda eleştirilecek bir yan yok..Nesnel bir dönüş olmadan insanların sosyalizme angaje olmasını beklemek onlardan peygamber olmalarını beklemek anlamına gelir..Ha işte burda önemli bir perspektif çıkıyor; sosyalistler için nesnel geri dönüşün olduğu toplumsal alanlar, yaşam alanları kurmak gerekiyor..Ha bu nasıl olur..Oturup işte bunları konuşmamız lazım belki..Üretkenlikleri arttırmak, ürünleri paylaşmak, kollektif bir üreticilik alanı yaratmak, karşılıklı biribirini etkilemek, motive etmek

Son olarak;

Alıntı:
Bence ulusalcı Kemalist kesimlerden ziyade bizzat sosyalistlerin ayakta tuttuğu sosyal demokrasiden CHP’yi sistem dışına itip muhalefetin öznesi haline getirme tehlikesi belirmez mi, böyle bir izlenim yaratılmaz mı?
Bence bunda bir abeslik yok..Zira bence partiler, bu anlamda bütün kurumsal yapılar asli kurucu güçler değildir..Mesala bugün dtp'yi kapasan kürt hareketi bitmiş mi olur?

Hinduizm'e referansla örnekleyebilirim..Belli bir tanrısal asli güç vardır, bir de bunun somut enkarnasyonları..Bir ve aynı tanrı somut hayatta şu ya da bu formu alabilir; hani avatar diyorlar ya..Aynı tanrısal gücün duruma göre aldığı farklı somut biçimler vardır..Partileri de ben işte benzer bir maddi toplumsal gücün konjukturel şekillenişleri olarak algılıyorum..Yani önemli olan CHP değil, onu sahneye süren iten güçtür..Tabii bu konuda sosyalistler yalnız değil..CHP'yi şimdi olduğu gibi milliyetçi statükocu güçler de sahneye itebilir..


Alıntı:
Önder, hiçbir sosyalist bir yerde mevzilenip diğerlerini topa tutacak durumda değil, olmamalı da. Hepimiz düşünmek ve birbirimizi anlamak zorundayız sanırım.
Bu ilkeye de tabii ki katılıyorum..An cak bu özeleştiriyi de dışlamak anlamına gelmemeli..Biz toplum olarak duygusal, kırılgan, karışıklıktan, ruhsal çalkalanışlarda n hoşlanmayan bir toplumuz..Huzur istiyoruz, gönlümüz hoş dursun istiyoruz, eleştiriden hoşlanmıyoruz..

İki uç arasında bir optimum yakalamak elbette çok zor..Israrcı olup dan dun, kör kütük olmayan bir eleştirelleği sürekli canlı tutmak lazım..Ama bu yolda bir ömür geçer, hemen yakalanabilecek bir durum değil..Sabırlı ve ısrarcı olmak lazım belki de..
Alıntı
 
 
0 #3 Önder Kurt 01-04-2009 18:31
3.Maddede dile getirdiğin kaygıya daha önce dile getirdiğim iki düzlemli politika anlayışıyla cevap verdiğimi sanıyorum. Yani şizofren bir politik varoluş sürdürmemiz gerektiğine inanıyorum. Reel Politik alanda oyunu kurallarına göre oynarken, bence asli sosyalist politik alanda yani günlük somut ilişkiler ağı içinde sosyalist politikanın yapılması gerektiğine inanıyorum.

Aslında farkında olmadan hepimiz kapitalist dünya içinde şizofrenik varoluşlar sürdürmüyor muyuz? Ben silah fabrikasında çalışan sosyalist arkadaşlar biliyorum..Ve şahsen bunda bir ahlaki sorun da kendi adıma görmüyorum..O arkadaş silah fabrikasında çalışıyorsa bizler de sistemin bankalarında, çok uluslu tekellerinde, ideolojik kurumları olarak akademilerinde çalışıyoruz..Na sıl kapitalist bir dünya içinde yaşamak zorunda olmak sosyalistliğimi ze gölge düşürmüyorsa, kapitalizmin evrensel değişim değeri ilkelerine göre yaşıyor, bütçemizi ona göre yapıyorsak, reel politika içinde oyunu kurallarına göre oynamak da yapmaz..Nasıl kapitalist iş hayatı varoluşuna karşı, iyi kötü sosyalist bir ahlaki içselleştirmeye çalıştığımız kendi özel hayatlarımız varsa, kapitalist reel polik alana karşı, günlük hayatın içinde bulunan bir sosyalist politik alan da yaratılabilir..

Alıntı:
Yani bu kadar güveniyor muyuz sosyalist anlayışın alternatif bir yaşam ideali olarak sosyalistlerce gerektiği gibi sahiplenildiğine, gerçekten bir iktidar biçimi olarak düşünüldüğüne?
İşte bu pasajda ciddi bir ayrımımız ortaya çıkıyor. Ben sosyalizmin bir iktidar biçimi olarak algılanmasına karşıyım..Sosyalizm bence bir iktidar biçimi değil iktidarı ortadan kaldırma biçimidir..Tabii bunlar çoook uzun tartışmaları gerektiren konular..Burdan girer Stalinist "Tek Ülkede Sosyalizm" perspektifinden çıkarız..Şahsen ben "geçen sefer olmadı ama bu sefer Allahın izniyle tek ülkede sosyalizmi kuracağız" yaklaşımına inanamam. Hemen şu an bütün devlet iktidarı bütün kurumlarıyla sosyalistlere devredilse koruyamayız. Eğer belli bir çoğrafyada yaşayan bir halklar çoğulluğu olarak amacımız klasik bir modernleşme olsaydı kuşkusuz şimdikilerden çok daha iyi bir ülke kurabilirdik..Bilimsel alt yapıyır kurardık, sağlık, konut, yaşanılası bir şehir çevresi gibi şeyleri yapabilirdik..Ama bunlar yapıldı..Senin de çok iyi bileceğin gibi Sovyetler bu konularda bir mucize yarattı..Ama yetmedi..Burda bir parantez açarsak sanırım seninle Sovyetlerin yıkılışı konusunda da temel ayrımımız çıkıyor..Bence Sovyetler bir takım hainlerin kumpası sonucu falan yıkılmadı..Ya da biraz düzelteyim, sadece onlar yüzünden yıkılmadı..Sosyalizm temel sorunların çözümüne yönelik "basit" bir modernleşme projesi değildir bence..Sosyalizm koca bir yeni uygarlık kurma yönünde bir projedir..Yani mesala sosyalizm üretici güçleri kapitalizm yolundan farklı bir yolla arttırmak değildir..Oysa şimdiye kadar sosyalizmin temel iddiası modernleşme, üretici aygıtların üzerindeki kapitalist pranganın kaldırılmasıydı..Yani temel iddiamız sosyalizmin üretim alt yapısını geliştirmenin kapitalizmden daha iyi bir yöntem olduğu idi..Sosyalizmin kapitalizme temel eleştirisi üretim aygıtlarının geliştirilmesinin önünün tıkadığı yönündeydi..Elbette bu perspektifin ötesine geçen sosyalist düşünürler var ama popüler sosyalist tahayyüldeki temel yaklaşım budur..Ama bence sosyalizm üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyet prangasının kaldırılmasıyla sınırlı olamaz..O bambaşka bir toplum, bambaşka bir insan uygarlığı tasavvur etmek zorundadır..Yani atıyorum mesala üretim araçlarını geliştirmeyi savunmak yerine tam aksine onu sorunsallaştırmak gerekecek belki..

İnsanlık tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar entegre olmuş durumda..Artık bunun dönüşü yok..Hangi araçlarla nasıl olacak hiçbir fikrim yok ama yeni sosyalist kavrayış topyekun bir kurtuluş kurgulamak zorundadır..Küresel bir anti-kapitalist muhalefet yükselmek zorunda..Bunun altyapısı oluşuyor..Kapitalizm küresel hareket etmek zorunda kalıyor..Muhalefet de kürsel örgütlenmek durumunda..Sistem her defasında çok daha zor atlattığı krizlere giriyor..Dünyanın maddi kapasitesi zorlanıyor, sınıra gelindi..Kapitalizmin temel motoru olan büyümenin yapılabileceği bir dışarısı kalmadı..Bunun yanında artık ayyuka çıkmış sosyalistlerin asla gözardı edemeyeceği bir ekolojik kriz var..Unutmayalım ki klasik teori oluştuğunda doğal kaynakların sınırsızlığı varsayılıyordu, ekolojik kriz, topyekun doğal çevre çöküşü teoride hesaba katılan bir değişken değildi..Böyle bir dünyada tek ülkede bir iktidar biçimi olarak sosyalizmi kavramak büyük yanlış olur..

Ha bu iktidar biçimi noktasına çekincemi belirttikten sonra soruna yanıtım kesin bir evet:

Alıntı:
Yani bu kadar güveniyor muyuz sosyalist anlayışın alternatif bir yaşam ideali olarak sosyalistlerce gerektiği gibi sahiplenildiğine
Aslında farkettim sonradan bir nüans var..evet soru yerinde ve bence sosyalist ideal sosyalistler tarafından gerektiği gibi sahiplenilimiyo r..Sosyalizm yüzeysel bir söylem olarak yaşanıyor sadece..Somut hayata somut izdüşümleri yok..Takım tutar gibi sosyalist oluyoruz..Takım tutmak nasıl benim günlük hayatımda pratik dönüşümler yaratmazsa, sosyalist olmak da yaratmıyor..Sad ece bir nostalji olarak yaşıyoruz..Sosy alist olmanın a priori zorunluluğu olan ortak iş üretmekten çok uzağız..Egolar büyük, özel yaşamların toplumsal yaşamlar üzerinde sultası devam ediyor..3 kişi bir araya gelip, bir bardağı şurdan alıp buraya koyamıyoruz kollektif bir çaba olarak..Kollekt if iş üretme sıfır..Sosyalis t kollektivite bir söylem olmaktan çıkıp somut talepler yükseltmeye başladığında, kendi hayatlarımız sorgulayıp dünüştürmektens e, günlük varoluşumuzda somut dönüşümler yaratmaktansa, o talebe neden olan yapıyı "teorik" olarak sorunsallaştırı yor ve yükümlülükten kurtuluyoruz..Ö ğrenciysek dersler bahane oluyor, çalışıyorsak iş hayatı bahane oluyor, aşıksak sevgilimizin talepleri bahane oluyor, sonuçta kapitalist varoluşumuzun temel rutinlerinden sosyalist olmaya vakit kalmıyor..

Ha bu gibi açılardan haklısın..Ama yumurta kapıya dayandığında sosyalizme gerektiği gibi sarılacaktır herkes..Ve yumurta da kapıya dayanıyor..Sosy alizm gönüllü bir etik seçim olarak yaşanmak durumunda kalınınca olmuyor, ama birazcık dünyayı, insanlığı sorgulayan öznelerin çok basit bir çıkarım olarak varması gereken mantıki sonuçtur sosyalizm..İnsa nlığın gelişimi bu zorunlu seçim noktasına doğru gidiyor...Bu açıdan ben kötümser değilim..parado ksal bir durum gerçi, felaketin kapıda olmasından çıkan bir iyimserlik bu..Kapitalizmi n geldiği şu noktada, nüfusun ulaştığı şu akıllara zarar seviyede, insanlık tam bir çıkmaza doğru gidiyor..Şehirl er yaşanılamaz hale geliyor, kaynaklar tükeniyor, enerji krizi kaçınılmaz..Sis tem kendi ağırlığı altında çökeceği bir noktaya doğru gidiyor..Böyle bir dünyada artık kimse bir amerikan rüyası yaşayamaz..Hiçk imsenin yeşil pancurlu bahçeli evlerde çocuklarına hazırlayacaklar ı bir gelecek yok..Sürekli bir gelecek, güvenlik korkusu içinde yaşanmak gerekecek..Böyl e bir dünyada şimdi sahiplenilmese bile sahiplenilmek zorunda kalacaktır sosyalizm..Zira tek alternatif bu..Er ya da geç insanlar bunu görecek..

Yani bu açıdan bence merak etmeye gerek yok, sağlamız..Arkam ızda hayatın kendi maddi süreçleri var..Bundan daha büyük destek olur mu?

Benim derdim sahne alma vaktimiz geldiğinde rollerimizi iyi ezberlemiş olmak..ancak provalarımızı yapabileceğimiz minumum koşullarının olması gerekir..Benim fanatizmim olabilir ama ben şunu iddia ediyorum; sosyalistler faşizm koşullarında bile provalarını yapar ama bir din devletinde yapamaz..Çünkü din silahtan çok daha sağlam bir iktidar kurar..Günlük hayat üzerinde Foucault'cu anlamda sağlam bir iktidardır bu..Faşizm ise kendi ötekisini yaratan bir nefreti besler için için..En uzun süreli faşizm ne kadar sürmüştür? 20 yıl, 30 yıl? Din boyunduruğu bir kez kurulduğunda bin yıl sürüyor..Faşizm i yıkmak için "basit" bir direniş örgütlemen yeterlidir..Din devletini yıkmak için koca koca Rönesanslar, Reformlar yapman gerekiyor..İnsa nlığın bu kadar vakti var mı?
Alıntı
 
 
0 #2 Önder Kurt 01-04-2009 17:08
Fetekoş,

Soruların gerçekten uzun tartışmaları gerektiriyor. Kendi yanıtlarımı vereyim.
Alıntı:

1. Sosyalistler hangi şartlarda taktik hesaplara girişmeliler?
Bence bunun belli şartları yoktur. Her türlü koşullarda taktik geri çekilişler, pragmatist fırsatçılıklar yapılmalı. Ancak ben daha çok reel politik alan için söylüyorum. Reel Politik alanda ilkesel maksimum programı, toplumsal gücün varsa uygularsın. Reel Politik alanda taktiksel politika yapmak, ilkesel sosyalist politika yapmayı dışlamaz..Sosyalist politika günlük hayat ilişkileri içinde yapılır bence..Reel Politik alanın yapısal kuralları var, tanımıyorum o kuralları demek mümkün değil. Bir ÖDP sempatizanı olarak ÖDP'ye yıllardır yaptığım en büyük eleştiri de bu..Partiye katılmamamın temel gerekçesi de bu..Seçimlere girmek neyi ifade eder, niye girilir? Seçimlere odaklanarak Sosyalist Devrim mi yapılacak? Tarihin hangi döneminde, dünyanın neresinde parlementer politika ile Sosyalist birikim oluşmuştur? Belki Allende, belki Chavez biraz..Ama onları hazırlayan uzun bir mücadele tarihi olduğu sanırım yadsınamaz..ÖDP son 10-15 yıldır her seçime giriyor..En fazla ne oy aldı? Seçimlere girip binde 1 oy almak pozitif propaganda mıdır yoksa kendi elinle lades olmak mıdır? ÖDP mevcut yapılanışı ve politika yöntemleri itibariyle, yani biçimsel olarak herhangi bir sistem partisinden farklı değil..Bütün enerji seçimlere ayrılırken, düşünün bu partinin yıllardır doğru düzgün bir yayın organı yok..İnternet çağında internette yok..Web sitesine bir girin resmen skandal..Peki ÖDP parlementer politikada mevcut altertnatiflere göre kendini taktiksel olarak konumlasa, bu alanda toplumsal zemini olan partileri dışarıdan desteklese, kendi enerjisini de mevcut tabanını mobilize etmeye, aralarındaki ilişkileri çoğaltmaya odaklasa daha iyi olmaz mıydı?

2.maddedeki sorunu tam anlamadım ama sosyalistlerin CHP'yi destekleme tavrının olası negatif çağrışımlarını gündeme getiriyorsun sanırım..Bununla ilgili olarak bir yazıyı aktararak düşüncelerimi dile getireceğim..Bence karşımızda bulunan asli politik rakibin perspektifini koyma açısından semptomatik, yani yüzey anlamıyla değil örtük olarak yayılan anlamlar açısından ele alınması gereken bir yazı.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=831631

Bu çok ilginç yazıdan bazı pasajlar;

Alıntı:
İlahi Hükümler'in temel esasları, değişmez hükümleri ve genel kuralları anlamında Şeriat, şahıslar tarafından değil de vahy sonucu belirlendiğinden, yöneticilerin ve yönetilenlerin üstünde bir Hukuk olduğu anlamına gelir. İnsanlar kendi hukuklarını yaptıklarında ister istemez bir miktar, bağlı oldukları sosyal grubun (sınıf, zümre, etnik grup, çıkar çevresi, aile, hanedan, bölge, dil, renk, ırk topluluğu, ulusal vs.) çıkarlarını gözetirler. Ama kuralları tayin eden genel esaslar harici bir kaynaktan gelmişse, doğru yorumlandıkları ve doğru biçimde ete kemiğe büründükleri takdirde adaletin tesisini sağlarlar.
Alıntı:
Bugünkü demokrasiler iki temel sorunu çözemiyor: Biri, siyasal çoğulculuk yanında kültürel ve toplumsal çoğulculuğa açık olamıyorlar; diğeri, iktidarı daha adil, eşitlikçi ve katılımcı yapamıyor. Mevcut durumda, iktidarı melaike ruhlu insanlar dahi kullanacak olsa, ne çoğulculuğu sağlayabilirler ne hukuki ve iktisadi adaleti tesis edebilirler. Çünkü bir başka vesile ile Hekimoğlu İsmail'in yaptığı güzel benzetme ile "eğri cetvelle doğru çizgi çizmek mümkün değildir." Sorun şu ki, elimizdeki siyaset malzemesi ve iktidar yapısı eğri cetvel hükmündedir, bununla doğru çizgi çizebileceğimizi zannediyoruz. Bu iktidar yapısından adalet çıkmaz.
Özellikle eğri cetvelle doğru çizilemez hikmetine dikkat.

Alıntı:
Yeniden ahlakın yüce kaynaklarına dönmedikçe doğru ve adil iktidara ulaşamayız.
Bilmiyorum derdimi anlatmaya yetmiş midir bu pasajlar? Bu satırların sahibi, solun yıllardır flört ettiği, entellektüel, demokrat vs diye klasifiye edilen bir adam ve geldiği nokta burası; "sınıf, zümre, etnik grup" aşan, onların ötesinde "harici" yani ulvi bir kaynak..Marksizmi kırk dereden su getirerek büyük anlatı diye mahkum ediyorlar ama büyük anlatı, aşkın yasa, harici hukuk, ulvi yasa, hilafet gibi büyük anlatıların alası olan şeyleri açık açık dile getiren biri, bizim solcularımız tarafından demokrat, entellektüel kişiliğiyle alkışlanıyor. Bir de Belge'nin seçim yorumunu ekleyelim şimdi buna:

Alıntı:
Türkiye’de kıyı kentleri genellikle “egemen” veya “yaygın” olanı değil ama “belirleyici” olanı gösterirler.

Bu çerçevede CHP’nin yeniden kıyılarda öne geçme başlaması bana anlamlı geliyor. Sanki şu aşamada, “hayat tarzı” kaygısı burada ön planda rol oynuyor ve “demokrasi” arkadan geliyor. Böyleyse kötü.
İnsanın lanet olsun dememesi mümkün mü? Cephenin beyaz türklere hitap eden vitrini CHP'in çıkışını demokrasiye bir tehdit olarak görürken, asli ajandayı takip eden derin adamı hilafet güzellemesi yapıyor, demokrasinin yapısal olarak çözümsüz olduğunu dillendiriyor. "İyi polis kötü polis"tekine benzer bir rol dağılımı..Belge 'nin demokrasi algılayışına da bir dikkat edelim; demokrasi öyle yüce bir kavram ki, “hayat tarzı” kaygısının bile önünde gelmeli..Zizek üzerinden Lacan'cı çözümlemeleri takip etmenin faydası bu işte: önümüzde demokrasinin bir "boş gösteren", ideolojik bir "dikişleme", "point de capitone" olarak kullanılmasının ideal bir örneği duruyor..Boş gösteren olarak demokrasiyi kullanarak ( Vatan, Millet, bayrak vs gibi) geniş toplumsal katmanları hegemonize et, farklı ideolojik konumları tek bir mega ideoloji altında "dikişle" ve kurduğun bu yeni hegemoni vasıtasıyla hilafeti güzelle, demokrasinin aslında kesin çözüm olmadığını, aşkın ulvi bir ahlak gerektiğini vaaz et..İnsan sormadan edemiyor, yaw birader "demokrasi", "hayat tarzından" bile önde geliyorsa ne için vardır bu demokrasi yahu? Şimdi bu adamların şurekası yıllardır, devletçi, kemalist "hamaseti" eleştirmezler mi? Peki kendi yaptıkları demokrasi hamaseti değilse nedir? demokrasinin ne olduğu sorulmaz, o sadece kutsal bir hedefetir, nasıl vatan için insan canını feda ederse, demokrasi için de feda etmeli..Demokra si için "hayat tarzı"nızdan bile gerekiyorsa feragat etmeniz gerekli..Yaw iyi de hayat tarzını da demokrasiye feda edersem ne kalacak geriye?

Üstelik Ali Bulaç, görece olarak bu kesimin düşünen, sorgulayan "entellektüel" örneği..Genel tabanda durumun ne olduğunu sorgulamaya gerek bile yok sanırım..

Şimdi ülkenin politika koordinatları bunlar. Bu koordinatlari biz belirlemedik ama ben bunları tanımıyorum deme şansımız da yok..Şu ülkenin şu tarihsel konjuktüründe siyasi rakiplerimiz Menşevikler değil, Çarcılar, kralcılar..Sosy alizmin geleceğinin ince detayları üzerinden ayrım çizgilerinin çekildiği bir konjuktür değil bu..Kaba hatlarla çizilen ayrımlar bunlar..Bizler ötekileştirmeye lim, muhafazakar insanlarla da bir ortak dil kurmaya çalışalım gibi fantezi politik incelikler üzerinde kafa patlatırken, atı alan Üsküdarı geçiyor..CHP ya da bir başkası benim açımdan önemli değil..Toplumun gittikçe muhafazkarlaşma sı karşısında alternatif Mesut Yılmaz bile olsa tercih ederdim..Karşım ızdaki siyasi rakip sosyalistler için en tehlikeli rakiptir, zira bunlar adaletin, ahlakın, paylaşımın, ulvi yasaların dilini kullanarak bir ideolojik hegemoni kuruyorlar..Geç en Zizek bir Lenin alıntısına denk geldim; konu yardımsever, iyi yürekli papazlar..Lenin bolşeviklere iyi yürekli, yüce ahlaklı değil, kumarbaz, ırz düşmanı, çıkarcı papazlar lazım demiş ve birincilerin sosyalistler için çok daha büyük tehlike olduğunu belirtmiş..Bugü n de bizim içinde bulunduğumuz durum tam olarak bu..


Devamı var..
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile