Süpriz Katil Garson Değil Engels (Mi?) Popüler
Makale
Gerilim filmlerinde hani şu bildik klişe vardır ya; bütün öykü boyunca maksatlı olarak bütün dikkat olağan şüpheliye, garsona, aldatan eşe, mirasa konmak isteyen akrabaya vs yöneltilir. Ama filmin sonunda gerçek katilin hiç beklenmedik biri olduğu ortaya çıkar. Benzer bir durumun Marxist teorik yapının katlinde de sözkonusu olabileceği, nerdeyse ta en baştan beri akıllara gelen bir kuşku olagelmiş. Bu fikre ben de artık kendimi çok yakın hissediyorum; biliyorum kabul etmesi çok zor ama bence katil Stalin değil Engels.
Amerikalıların bir huşu içinde "founding fathers"/kurucu babalar diye adlandırdıkları Washington, Jefferson, Franklin gibi marksizmin kurucu babalarından biri olarak Engels'in aranan "katil" olduğunu kabul etmek pek sineye çekilebilecek gibi birşey değil.
Peki cinayet silahı nedir? Kanımca, sosyalist teoriye eklemlenen "bilimsel" sıfatı. Cinayeti çözen Sherlock Holmes kim? "Tarih Ve Sınıf Bilinci" kitabıyla Georg Lukacs. Sözkonusu kitabın bir dönüm noktası olduğu pekçok yerde iddia edilir. Bu kitabıyla Lukacs sonraki bütün heteredoks marksist akımların esin kaynağı olmuştur. Mesala Frankfurt Okulu üzerindeki etkisi çok büyüktür.
Bilimsel'lik iddiası niye suç aletidir? Malum bilimsellik iddiası, iddia sahibine tartışılmaz bir otorite verir. Bilimsel bilginin taşıyıcısı olduğuna inan biri, bilimsel buyruklar uyarınca yaptığı herşeyin halkın çakarına olduğunu düşünür ve bütün eylemleri "son tahlilde" meşru kılınır. Sıradan kitle başka disiplinlerde oduğu gibi marksist teoride de bilimsel bilgiye uzak olacağından, kaçınılmaz olarak neyin doğru olduğunu bilen liderlerlere partiye boyun eğmek zorundadır, aksi takdirde kesin olgular yerine hurafelerin hizmetçisi olarak elimine edilmek zorundadır.
Engels'in nesnel bilimsel olma iddiasına karşı Marx'da teorinin "modus operandi"si, gerçek özü "yabancılaşma/meta fetişizm"dir. Ancak meta fetişizmi fiziksel bilimlerdeki gibi nötr, kesin bir bilimsel fenomen değil, özneler arası sosyal ilişkilerin bir sonucudur. Bazı iddialara göre, "1844 Elyazmaları"ndaki genç Marx, olgun Marx'tan, mücadelenin doğru devrimci politik kavrayışına daha yakındır.
Holloway, "İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek" adlı kitabında bu konuyu son derece güzel bir şekilde ele alıyor. Bir kez de burdan tavsiye olunur.
Üye eleştirileri
-
2008-12-05 04:48:22 |Publisher| mehmet özgür
-
2008-12-03 06:32:58 |Administrator| guclu

Mehmet merhaba,
Stalin'in aşırıya giden ve süreç içinde devrimin zıddına dönüşen politikaları, 1918 bahar aylarında Lenin döneminde köken alan bir sürece yaslanır; ama burada atlanmaması gereken bir durum var ki, Lenin, Troçki ve öteki önderler, hatta belki bir dönem Stalin bile, demokratik hakların görece kısıtlandığı, merkeziyetçi eğilimlerin güçlendiği bir dönemin içinde olduklarının ve bu dönemin de sosyalist ideallerden uzaklaştıracak özellikler taşıdığının farkındalardı. Yani yaptıkları işlerin sosyalist idealler için tehlike taşıdığının bilincindeydiler; bunu belli bir dönem için katlanılması gereken bir süreç olarak görüyorlardı. En azından benim okuduklarımdan çıkardığım sonuç budur. Anarşistlere yapılanlar, Kronstad olayı falan, doğal olarak kabul edilebilir şeyler değil. Ama kabul edelim ki 18-24 arası dönem ile 30'larda yerleştirilen baskı rejimi arasında çok büyük farklar var. Partinin artan gücüne rağmen Sovyetlerin egemenliğinin sürmesi, devrimin yarattığı çok sesli ve politik özgürlüklerin olabildiğince kullanıldığı ortamın varlığı, milliyetler meselesinde Rus milliyetçiliği karşısında yıllarca ezilmiş tüm uluslara kendi kaderlerini tayin hakkının koşulsuz tanınması, bütün bunlar sürerken de içerde Beyaz Ordu'ya, dışarıda da Polonya ile sürdürülen savaş ve müthiş bir kıtlık. Çok ama çok zor bir dönem ama ana ilkelerin revize edilmeden savunulduğu bir süreç. Lenin döneminin "Asr-ı Saadet" olduğunu söylemek mümkün değil, zaten SSCB'de zorluk ve refahın görece en az olduğu yıllar, ironik ama 80'lerin ikinci yarısı, istatistiksel olarak :-)
Stalin'in farkı, "zorunluluk" olarak kabul edilip sorunsallaştırılan politikaların sosyalizmin kendisi haline getirilmesi ve buna itiraz eden, kafası yatmayan herkesin yok edilmesi. "Tek Ülkede Sosyalizm", mesela, resmen Stalin'in ortaya attığı bir kavramdır ve bundan önce "ustaların" hiçbirisince söz edilmemiştir. Lenin'in bu kavramla en ufak bir ilişkisi yoktur mesela. Ya da parti içinde uyumsuz, muhalif herkesin yok edilmesinin de Lenin ile bir alakası yok; çünkü Lenin hemen her zaman partisinde önce azınlık pozisyonunda olduğu halde, uzun müzakere ve ikna süreçleri çerçevesinde önerdiği politikayı kabul ettiren bir önder. Stalin'in yaptığı bütün tasfiyelerde öncelikle "eski bolşevikler" denen ve devrime bizzat katılan kuşağı hedef alması asla tesadüf değildir. Bırakın sovyetleri, partinin bile gücünü minimuma indirmiştir. En yakınında çalışan çok az sayıda insan dışında hemen herkes ölümün nefesini ensesinde hissetmiştir.Beria ve Molotov hariç tüm MK ve Politbüro üyeleri sabah evden çıkarken akşam eve dönüp dönemeyeceklerini bilemez bir halde eşleriyle vedalaşırlarmış. Tuhaf bir sistem.Kruşçev'in Stalin sonrasında bürokrasiyi güçlendirerek tek adam yönetimine alternatif arayışına girdiğini okumuştum. Hele ki sovyetlerin kukla olmaktan çıkartılıp belirli görevlerine geri dönmesini istemesi ise kendisinin sonunu getirmiş. Muhtemelen bu hamleyi, Brejnevcilere karşı bir hamle olarak yapmıştır ama 1960'ların ortasında sovyetlerin iktidarsız hali ayan beyan ortadadır ve 1917'ye doğru bir dönüş olasılığı bile yönetimi çok korkutmuş olsa gerek.
Ayrıca Leninist parti de dönemsel olarak nitelik değiştiren bir yapı. Parti deyince akla, kadrolar, MK, Komsomol, hiyerarşi, gizlilik falan geliyor şu an ama 1917'deki parti ile 1902'de "Ne Yapmalı?" da önerilen parti arasında her bakımdan büyük farklar var. Partinin 1917'de sovyetlerde seçim yoluyla çoğunluğu elde ettiği de unutulmamalı. Ben "Tüm İktidar Sovyetlere" sloganının asla ve kat'a bir kandırmaca olduğunu düşünmüyorum. Lenin görüp görülebilecek en açık liderlerden birisidir ve neredeyse sıfır takiye yapmıştır. Bütün görüşlerini azınlıkta kalma pahasına savunmuştur. Eğer gerçek düşüncesi "Tüm İktidar Merkez Komitesine" yönünde olsaydı bunu da kesinlikle savunurdu düşüncesindeyim...
-
2008-12-03 04:49:04 |Publisher| mehmet özgür

konu ayrı ayrı yerlere gitmiş ama ben de bundan faydalanarak başka bir sıkıntımı belirteyim :-)
"Lenin, Marks ve Engels'ten politik bir kopuşu temsil eder. Onların yapmadığı örgüt tartışmasını doğrudan pratiğin içinde yapar ve devrimle sonuçlandırır. Stalin ise Lenin'den bir kopuştur. Devrimin ortaya çıkardığı özgürlükçü enerjiyi, tartışma ortamını, çok sesliliği büyük bir güçle yok eder."
aslında burada marx'ın, engels'in rusya'da edinimi meselesi de giriyor işin içine. ama öncelikli olarak metodda bir sorun var sanki. zira sovyet devrimi'ni neredeyse hegelci bir özün (lenin'in öğretisi) açılıp, tamamına ermesi olarak anlatmak hatalı geliyor. bu tür bir tarih anlatmak bir noktada leninist parti teorisinin işe yararlığını anlatacak bir söyleme dönüşüyor.
ikinci değinmek istediğim, sonuçlarıyla itibariyle tehlikeli gördüğüm stalin'e kadar özgürlükçü/demokratik bir ortam vardı söylemi. oysa kronstadt ve mahno hareketinin ezilmesi, anarşistlerin başına gelenler v.b. lenin zamanının, troçki'nin komutanı olduğu kızılordusuyla becerilen işler. keza parti içinde myasnikov gibi, kollantai gibi (sol)komünistlerin de sesinin kısılması gibi durumlar var. sovyetlerin devlet aygıtı haline dönüşmesi de aynı dönemde. ki bunu stalin'i eleştirdiği miras yazılarında, lenin de anlatır bir nevi özeleştiri olarak.
asıl konuya dönersem, bilim kavramının engels üzerinden plekhanov, lenin, stalin çizgisini takip ettiği önder'in bahsettiği gibi yeni bir iddia değil. 60 sonrası dönemde marksizmi yeniden biçimlendirmeye çalışan çoğu insanın yaptığı bir şey. Engels'in, her ne kadar mektuplarında buna şerhler düşse de, önder'in bahsettiği tarzda özellikle rusya'da "bilimci" bir noktadan edinilme imkanı sağlayan bir kapı araladığı bence de mantıklı, ama burada marx'ın da kapital'de bu şekilde yorumlanacak şeyler söylediğini de unutmadan.yine de bence öncelikli olan sanki rus devrimcilerin entelektüel ortamı. Ve bu entelektüel ortamda edinilmiş bulunan bir devrimci iş yapma tarzının (başarıya! ulaştığı için) çoğunlukla sorgulanmaması. bunu "proletarya diktatörlüğü" kavramının seyri konusunda hal draper yapmıştı. kavramın marx/engels/lenin v.d. açısından nasıl anlaşıldığı noktasında... zira kavram her ne kadar ortak olsa da, rusya'ya geçişte anlamsal kırılma ortaya çıkıyor ve hiç de 1917'nin şartlarına indirgenmeyecek bir şekilde, öncülleri devrimci marksistlerin (lenin, troçki, v.d.) ilk yazılarında bulunabiliyor. Aynı durumun bilim kavramı sebebiyle marx ve engels için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Zira daha 1900lere gelmeden, bakunin marksistlere gayet net bir şekilde bunun hatırlatmasını/eleştirisini yapıyor. Kendilerini bilim üzerinden meşrulaştıran kızıl aydınların yönetimine yol açacakları sebebiyle... dolayısıyla burada marx iyiydi de arkadaşı kötüydü gibi bir pozisyonda tahkim etmektense, zira burada odağa hep nesneye alıyoruz, o nesnelerle kurulan ilişkiye yöneltmek daha doğru geliyor.
-
2008-12-02 13:10:51 |SAdministrator| onder
-
2008-12-02 15:54:01 |SAdministrator| onder

Engels'i belirttiğin anlamdan savunmamak mümkün mü Güçlü? Engels'i "bu anlamdan" sahiplenmek gerektiğine aynen senin gibi inanmıyor olsaydım kendimle çelişirdim. Engels sonuçta "kurucu babalarımızdan" biri. Daha en son gönderdiğim Korotonomedya'daki Taraf tartışmasında cansiparhane Deniz'in anısına yönelik densiz saldırıya bütün nefretimi dile getirmişken, böylesine nefretle eleştirdiğim adamların yaptığı işin aynısını tutup kendim yapar mıyım?
Şu içinde yaşadığımız koşullarda 10 yıllık bir makale bile gözümüze eski ve bugünü anlamaya yetmeyecek gibi görünürken, 19.yüzyılın ikinci yarısında dile getirilmiş çözümlemelerin bugünü birebir açıklaması elbette beklenemez..
Yalnız Deniz ile Engels arasında çok önemli bir fark var..Deniz bir militanken Engels bir teorisyendir. Hani şu "Düşünce öldürür" türü bir laf vardır ya, o yüzden Engels, Deniz gibi eleştiriden muhaf olamaz..Marx da olamaz..Engels'in "bilimsel sosyalizm" algılayışı bugün hala zihinleri belirlemeye devam ediyor; TV'de ratgeldiğim marxistlerin çözümleme yöntemleri hala bu yaklaşımla belirleniyor; buyur en sevdiğim adamlardan biri Olan Ahmet Çakmak'ın gözlemi;
http://www.birgun.net/writer_index.php? category_code=1185986455&news_code=1224717071&year=2008&month=10&day=23
Sungur Savran'ı ve Kürkçü'yü Çakmak'ın eleştirdiği tarzda konuşturan Marx değil Engels'dir. Engels'in bilimsel sosyalizm paradigması bugün hala en büyük ana akım sosyalist kavrayıştır; yeni kavrayış denemelerinin tartışılmasının önündeki en büyük engel Engels'tir..Adamın adı üstünde ingilizce çoğul ekini türkşeymiş gibi okursan adam resmen Engeller çokluğu..İşin geyiği tabii;-)
Stalin'in konusunda yaklaşımlarımız ise hala çok farklı; Stalin'e olan gıcık konusunda farkımız yok. İnsanlığın sosyalist birikimine etkisi belki de yüzlerce yıl sürecek zararlar vermiş resmen bir felakettir..Ama dediğim gibi Stalin'i birey olarak çok merkeze koyuyorsun; Bolşeviklerde demek ki yanlış olan birşeyler vardı da böyle çapsız, piskopat, paranoyak, despot bir adam önplana çıkabildi..Çıkarmasaydınız kardeşim, sosyalist adamlar değil miydiniz? Hani Irak'ta Saddam çıkar anlarım ama sosyalist devrim yapmış kadrolar arasından Stalin nasıl çıkar..Bunu bir kaza olarak görmek olayları anlamamızı radikal bir şekilde engeller..
Özetlersem Stalin çıkmasaydı, Yezhov diye bir sapık çıkardı, o olmasa Beria diye bir piskopatı konuşuyor olurduk..Beria'ya bak Himmler'den geri kalır yanı..Hadi onlar olmadı Molotov çıkardı..Egosu büyük adam kıtlığı mı var? Bolşeviklere kadar gitme, ben günlü hayat ilişkilerimden pekçok proto-Stalin, proto-Beria'lar görüyorum..Gayet mülayim bir adamdan Stalin'e giden mesafa çok fazla değil..
Bak bu konuda tekrar Hegel'in "aklın kurnazlığı", "cunning of reason" kavrayışını hatırlatayım; hani şu Napolyon'u gördüğünde "Bakın atının üstünde Mutlak Tin" geçiyor demesinin arkasındaki kavrayış; Mutlak akıl tarihsel açılımı içinde bazı fanileri kendi çıkarları için kullanır..Stalin de mevcut güç ilişkilerinin iç dinamiklerinin yarattığı biri; onu mutlak bir "villain" haline getirmek aslında olduğundan daha fazla abartmak anlamına gelir; oysa sonuçta bu gürcü "imam hatibiniden" mezun biri altı üstü..Eğer kişisel ayak oyunları ile bu kadar büyük bir güç toplayabildiyse insanlığın gördüğü en üyük dahilerden biri olması gerekir..
Hitler'i düşünürsek daha iyi anlaşabiliriz gibime geliyor; şimdi senin yaklaşımını uyarlarsak, o koca Nazi faşist aygıtı sadece Hitler diye bir onbaşının sapık fikirleri yüzünden ortaya çıktı sonucuna varmamız gerekir ki absürd olduğunda sanırım hem fikirizdir..Sovyetler ve Stalin'in durumunda da farklı bir şey sözkonusu değil bence..
-
2008-12-03 00:50:26 |Administrator| guclu

Önder,
Tabi ki Stalin gökten inmedi, belirli ilişkilerin sonucu oraya geldi ve iktidarda kaldı ölene kadar ama onu sadece bir sonuç olarak görmek, neden olduğu bütün her şeyi ikincileştirir. Sovyet devrimi ve SSCB kendisinden önceki tüm sosyalist deneyim ve birikimden kopuş niteliği taşır. Gramsci yazmamış mıydı "Kapital'e rağmen devrim" diye? Ne Marks ne Engels ne de öteki sosyalist önderlerin beklenti ve umutlarının dışında bir yerde bir devrim yaptı Bolşevikler ve tarihsel özgüllüğü kesin olarak var bu olayın; buna bağlı olarak da kendisinden önceki ve sonraki tarihsel dilimi birbirinden ayırma işlevi görüyor düşüncesindeyim. Bu nedenle Engels'in etkisi, mesela Kautsky ve Bernstein üzerinde fiili olarak çok daha fazladır da Lenin üzerinde az, Stalin üzerinde çok azdır.
-
2008-12-02 08:41:58 |Administrator| guclu

Önder,
Seninle yazıştıktan sonra, beni Engels'i savunmaya iten ana motivasyonun ne olduğu konusunda düşündüm ve kafamda belli bir sonuca ulaştım. Paylaşayım.
Öncelikle, senin kapitalizmin gündelik hayatta vücut bulmuş ilişki, sömürü ve tahakkümüne yönelik sürdürülmesi gereken mücadele ve özgürleşme çabasına yaptığın vurguya kesinlikle katılıyorum ve bundan sonraki dönemin en "politik" çabasının da bu olacağını düşünüyorum.
Buraya kadar bir sorun yok. Ama iş gelip de Engels ve yaşadığı döneme dayanınca bu yaklaşımın çok bir anlamı kalmıyor gibime geliyor. 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın ortalarına kadar süren bir dönemde sosyalizmi salt siyasal iktidarı ele geçirip aşağıdan yukarı/yukarıdan aşağı bir tarzda kurulabilecek bir sistem olarak görmenin bence bir sakıncası yok. Kapitalizm daha o dönemde şu anki gibi bütün hücrelerimize kadar işlemiş durumda değil, meta üretimi toplumların ana örgütleniş sebebine dönüşmüş vaziyetinden uzak ve hala kaçılabilecek bir "dışarısı" var. Şu anki durum ise buna imkan vermeyen bir hal. Marks'ın, Engels'in, Lenin'in dönemleri kapitalizmin hakikaten de o dönemdeki anlamıyla politik mücadele yoluyla yıkılabilmesinin mümkün olduğu bir zaman dilimi. Kapitalizm yıkılıp sosyalist ilişkilerin "kurucu babaların" önerdiği biçimiyle kurulmasının maddi imkanı fazlasıyla mevcuttu; Stalin'e duyduğum büyük tepkinin nedeni de bu zaten. Kurduğu sistem sosyalizm falan değildi, devlet eliyle ve çok sert bir sanayileşme ve modernleşme projesini hayat geçirdi. Sosyalizmi kurduğu Rus ulusal devleti merkezli federasyonunun resmi ideolojisi haline getirip, kendisinden sonraki tüm sosyalist akıma temizlenmesi çok güç bir zehir bıraktı.
Neyse, demem o ki, bugünkü çelişkilerden ve yeni görüşlerden yola çıkıp o dönemi tartışıp mahkum etmek adil bir duruş değil. Engels'in görüşlerinin bugün de moto mot doğru olduğunu savunmak akıllıca değildir kuşkusuz ama o gün mantıklı gelmiş ve milyonlarca emekçi ve devrimciyi peşinde süreklemiş bir yaklaşımı da bugünkü birikimimiz çerçevesinde savunulacak yanlarıyla hak ettiği yere koymak gerekir düşüncesindeyim.
-
2008-12-02 00:56:11 |Administrator| guclu

Ali Osman,
Kesinlikle haklısın. Muhtemelen çocuklarımızın büyük çoğunluğu, eğer "içten yanmalı" olarak sosyalist bilince ulaşmazlar veya taze bir devrimci kuşak gelişmezse, zamanında biz yürüyüş yaparken Tilya'da, Best'te oturup seyreden kitlenin çocuklarından hiçbir fark taşımayan bir hayata sahip olacaklar, korunaklı küçük burjuva yaşantılarımızı devam ettirecek bir nakit akışının süreceği varsayımıyla...
Düşünsene bu çocuklar ile bizim çocukluğumuz arasında hiçbir alaka yok neredeyse. Daha ilkokula gitmeden özel yuvalar, sonra özel ilkokullar, AVM'ler, özel korumalı sitelerde süren steril çocukluk, yıllar geçtikçe peşinde koşturulacak olan özel okullar, girilecek özel okullar, çok büyük ihtimalle kazanılacak "vakıf üniversiteleri", belki de tek bir gün otobüse binmeden, minibüs sırasına girilmeden geçen yıllar, ilk kez askerde karşılaşılan "halkımız"...
Anneler hakkındaki yorumunda da yerden göğe haklısın. Kadınlar çoğunlukla daha "gerçekçidir", bunu da unutmamak lazım. Hemen hepsinin içinde yıllardır nüve olarak taşıdıkları hırs ve arzular, artık belli bir olgunluğa geldi ve zaptedilemez boyutlara ulaştı. Artık sınıf atlama arzusu mu ve birikmiş özlemlerin bastırılamayan patlaması mı denilir, bilemiyorum ama bizim dönemin solcu kadınlarının çok büyük çoğunluğu belli ki bazı şeylerin acısını çıkarıyorlar.
Burada sözünü ettiğim şey, Ayşe, Fatma gibi tekil örnekler değil, genel bir grubun tavrı ve son derece dikkat çekici...
-
2008-12-01 09:58:46 |Administrator| AliOsman

Güçlü, işin aslı bizim tartıştığımız konu 'kuşak nedir ve tanımı ne olmalı ?' gibi bir şey değildi. Diğer taraftan, 'Kuşak' neye tekabül eder bilmiyor olamam herhalde... Mevzu şuydu : Göz önünde olanlar dahil olmak üzere eskisi-yenisi solcu ebeveynler, neden kendisinden sonra gelecek kuşaklara kendi politik duruşlarını aktaramıyorlar ? Bu durumda sadece dışsal nedenlere mi bağlamak gerekiyor ? Yani devlet baskısı, açık-kapalı faşizm koşulları, muhtelif manipülasyonlar... Yoksa gayet basit içsel sorunlar bu konuda daha mı etkili ?
Eğer dışsal baskılar bu denli etkili olsaydı. Bu ülkede Alevi ya da Kürt topluluğu bulmak belki de olanaksız olurdu. Ha denebilirki dini ve etnik kökenler ile bu durum açıklanmaz. Kısmen katılmak ile beraber aslolanın bir önceki kuşağın dirayetli duruşu olduğunu düşünüyorum.
Milliyetçi bir babanın, milliyetçi bir çocuğu olması ya da islamcı bir ailenin islamcı çocukalar yetiştirmesi ne kadar doğal geliyor değil mi ? Aynı şey solda olsa 'kendi akıllanmadı, çocuğu da yakıyor' yaklaşımı ilk aklagelen olurdu.
Bir çok arkadaşın ailesel durumlarına baktığımda için kan ağlıyor. Okulda sol tandansı olan kadın arkadaşalrımız bile kocalarını bu sol 'illetten' uzak tutma peşinde... Orta sınıfın konforunu kaybetme ihtimalleri bile onları delirtiyor. Şimdi bu insanlardan nasıl bir çocuk yetiştirmesini bekliyorsun ? Çocuğun lümpen olma olasılığı ile toplumcu değerlere sahip olma arasında, sizce hangisi daha yüksek olasılık ?
-
2008-12-01 08:59:31 |Administrator| AliOsman

Güçlü, Vedat Türkali'nin GÜVEN Romanını okuduğunu düşünüyorum.Konusu 1950 yıllarında geçen bu roman referans alınırsa bile yaşananlar, en azından İstanbul ölçeğinde, bir kuşağa tekabül ediyor denebilir. Cemil Meriç'in Antakya'da 40'lı yıllarda Nazım'ı okuduğu için tutuklandığını düşürsek, olay sadece İstanbul ile de sınırlı olmayabileceğini görürüz. Hatta abartayım, bu durumu Çerkez Etem'in 'sosyalizan-islami' Yeşil Ordu girişimine kadar götürebiliriz..
-
2008-12-01 09:31:13 |Administrator| guclu

Ali Osman,
Kuşak, belli bir yaş dilimindeki aşağı yukarı tüm insanları içine katabileceğin bir grubu tarif eder. "Güven" epi topu yirmi otuz kişinin etrafında döner ki bu tam olarak o zamanki gerçekliğe denk gelir. 1940'larda bu ülkede solcu olarak taş çatlasa birkaç yüz kişi vardı ki buna sempatizanlar falan da dahil. Bunlar kuşak falan oluşturamaz. Türkiye'nin günümüzdeki berbat halinin de en büyük nedeni sosyalist bir geleneğin tarihsel olarak varolmamasidir. Bunda, sosyalizmin yayılmaması için özel çaba harcayan Kemalistlerin de hatırı sayılır bir rolü vardır.
Tekil şahısların varlığı, bir kuşağın belirtisi olamaz düşüncesindeyim. Taa 1960'ların başına kadar bu ülkede meşru bir sol kimlik malesef ortaya çıkamadı.
-
2008-12-01 09:46:02 |Administrator| guclu

Önder,
Stalin'i oluşturan, Rusya'nın ve dünya devrimci hareketinin tarihsel koşulları. Yaşananların, adamın psikopat olmasıyla bir alakası yok doğrudan. Milyonlarca cahil köylünün yaşadığı, kapitalizmin tam gelişmediği bir Doğu toplumunda, tamamı Batılı bir düşünce dünyasına ait devrimcilerin önderliğinde sosyalist bir devrim yapılıyor; şiddetli bir iç savaş ve kıtlık süreci devrimin dayandığı işçi sınıfını hızla eritiyor. Devrimin planlayıcı beyini önce suikaste uğruyor, sonra da felç geçirip aktif devrimciliğin dışına çıkıyor. Önder kadronun çok arka planında kalan ve sosyalist bilinci çok aşağıda bir militan olan Stalin bu süreçte gitgide güçlenip yönetimi ele alıyor. Bu sırada malesef Avrupa'da da bir devrim gerçekleşmiyor, kalkışmalar bozguna uğruyor. Stalin belki de gerçekten başlangıçta sosyalizm olduğunu sandığı bir şeyi kurmaya çalışıyor ama sonuçta hedeflenenin tam zıddı bir düzenin çok katı bir şekilde inşası söz konusu oluyor. Stalin, entrika olarak adlandırılabilecek bütün poarti içi oyunları mükemmel oynayan birisi ve devrimin diğer önderlerinin de aslında bu işlerden zerre kadar çakmadığı anlaşılıyor. Ne büyük teorik birikimine rağmen Troçki ne de çok genç olmasına rağmen "partinin sevgilisi" denilen Buharin, Stalin'le baş edemiyorlar. Zinovyev, Kamenev gibi öteki önder kadrolar ise Stalin'le Troçki'ye karşı ittifak kurup ardından bir bir tasfiye ediliyorlar.
Bu arada sözünü ettiğin Topraksızlar Hareketi, EZLN falan, Marks ve Engels'in kapıştığı ütopik sosyalizm ile ne kadar alakalı, çok emin değilim. Latin Amerika gerilla hareketi bambaşka bir kategori sanki ve Fourier ve Saint Simon ile uzaktan yakından ilgileri yok.
Ben de tatmin olmuyorum şu anki tartışmadan.
-
2008-12-01 07:42:55 |Administrator| guclu

Ali Osman,
Memlekette ciddiye alınabilecek ilk solcu kuşağı 68'liler ve biz de onların çocuklarıyız. Ne Aziz Nesin, ne Nazım ne öteki solcular bir kuşak oluşturamayacak kadar az sayıdaki bir insan topluluğu. 68'liler ise babası, anası solcu olmayan insanlar, kendilerini yaratmış insanlar. 1. Kuşak dediğim insanlar Türkiye'den değil, dışarıdaki insanlar zaten ve yaklaşık 100-150 sene önce yaşamışlar...
-
2008-12-01 07:47:34 |SAdministrator| Murat

Olamıyor, gösteremiyor Ali Osman. O kadar netim. İtiraf ediyorum uzun bir süredir siteye uğramamamın sebebi buydu. Ulan gündüz sen lay lay siteye gir, yazılanları oku, dilin döndüğünce bir şeyler karala. İşyerinde insanlarla güzel güzel konuş. Akşam eve gidince çocuğuna bağır, çağır. Günün stresini onlardan çıkar. Sonradan üzülüyorsun ama nafile, çocuğunu, eşini üzmüşsün bir kere. Teori-pratik ayrımını en çok burada yaşıyorum. Zor işler gerçekten. Çok çalışmak lazım çook.
-
2008-12-01 08:58:17 |SAdministrator| onder

Güçlü,
Stalin konusunda anlattıklarına itiraz eden mi var? Hepimizin bildiği Stalin işte. Yalçın Hoca da Türkiye standartlarına çevirirsek Stalim imam hatip mezunu biridir derdi..
Sen Stalin ile ilgili sonuçları dile getirmişsin. Ben ise o sonuçları neyin hangi süreçlerin doğruduğu ile ilgiliyim..Senin kavrayışına göre Stalin sosyalizmin bütün güzel yönlerine ihanet etmiş, hain, piskopoat vs bir adam..Ki bunlara itiraz eden herhalde Gelenek, Sosyalist İktidar dergisi çevresi falan kalmıştır herhalde..Belki onlar bile sorgulamaya başlamıştır..Senin kavrayışının sorunlu yapısı şu; Stalin gibi bir adam çıkmamış olsaydı herşey güllük gülistanlık olacak, sovyet deneyimi yozlaşmayacaktı..Ben bundan son derece kuşkuluyum..Devrim esnasında muazzam bir güç savaşı yaşanıyor, bunlar iktidar mücadelesinin kaçınılmaz kurallarına göre cereyan eden dinamiklerdir..Stalin olmasaydı yozlaşma olmazdı demek olayları kişi eksenli düşünmek, hümanist perspektifli bakmak anlamına gelir..Tek tek bireylerin olayların akışı üzerinde çok belirleyici olabileceğini iddia etmektir ki ben bu yaklaşıma hiç yakın durmuyorum..
Stalin bir sonuçtur, neden değil.
Daha düşük ölçekli mütavazi birikimlere örnek bulmakta pek zorlanılacağını düşünmüyorum; Topraksızlar hareketi, ELZN, sosyal forumlar , küreselleşme karşıtı hareketler vs..
Ha bunların hiçbirine merkezi önem atfettiğimden falan değil..Yalnız kendileri ve klasik iktidar eksenli mücadele arasındaki paradigma farkı açısından ipuçları veriyorlar...İktidar eksenli mücadelenin dışında da yapılabileceklerin olduğunu kanıtlıyorlar..Ama Engels olsaydı bunları ütopik sosyalistler olarak niteleyeceğinden kuşku duymuyorum..
Marx hakkındaAlýntý:"Ütopik Sosyalizm" Marks'ın tüm hayatı boyunca mücadele ettiği sol içindeki iki akımdan birisidir, ötekisi ise anarşizmdir. "Ütopik Sosyalizm"in defterini düren Marks'tır. Toplumun maddi üretim ilişkilerinden bağımsız hiçbir sosyalist ilişkinin gerçekleşemeyeceğini ortaya atan adam her şey den önce Marks'tır."
Marx öyle demiş olsa bile bunlar üzerine düşünülmeyecek mi? Önceki yorumumda da zaten klasik marxisme yönelik eleştirilerin işin siyasi, ideolojik boyutunda olduğunu söyledim..
Bak bütün bunları geçelim; en somut kendi bireysel hayatlarımızın verilerinden çıkalım; yani şu an şu Türkiye'de senin kafandaki kriterlere göre uygun süper kalite bir sosyalist parti olsaydı, günlük hayatın ne kadar değişirdi? O süper partinin bir üyesi olmak senin bireysel hayatını ne kadar değiştirirdi..Muhtemelen partinin yönetim kademeleri bir takım politikalar belirler, belli eylem programları çıkarır sen ben de inançlı üyeler olarak uyardık..Ama gerçek hayatlarımızı çok da sorgulamadan, partili olmanın verdiği vicdan rahatlığı ile şimdi nasıl yaşıyorsak çok da farkı olmadan yaşardık..
Ama Engels geleneğinin mahkum ettiği "ütopik" mücadele alanlarında, mücadele ediyor olmak yaşamın kendisi haline geliyor..Bir özel hayat ve mücadele hayatı diye bir yabancılaşma sözkonusu olmuyor..
Bilimsel sosyalizm eksenli mücadeleye karşı ve Fetişizm eleştirisi üzerine dayalı mücadele işte böylesi yaşamın her alanına ait sorgular yapmayı sağlayabiliyor..Mesala şimdi yeri gelmiştir, Stalin nasıl Stalin oldu sorusunu bir kez daha soralım..
İşte Stalin, tek tek bireylerin mücadeleyi kendi yaşamlarını dahi yabancılaşma/fetişizm ekseninde sorgulamayı gerektirecek kadar genişletmeyip, sadece iktidar eksenli, kurumsal mücadele hatlarını benimseyen anlayışlardan çıkmıştır..İktidar eksenli mücadele her güç ilişkisi gibi bir kariyer mücadelesidir, dışsal bir ilişkiler ağıdır..Kariyerist, egoist kişilikler herhangi kurumsal bir yapıda olduğu gibi hiyerarşi basamaklarını kendi çok belli etmeden çıkabilir..
Neyse ya. çok keyif alarak yazamıyorum nedense..Güzel bir yazı çıkmıyor ortaya..İyi ifade edemediğimi hissediyorum..
Eğer bu konuda tartışmaya hevesliysen şu kitabı bir oku ondan sonra tartışalım..Yoksa benim yazdıklarım çok havada kalıyor...
-
2008-12-01 07:31:50 |Administrator| AliOsman

Güçlü 1. Kuşakta bu sorunlar yoktu diyorsun ama Türkiyedeki ilk kuşaktan ilk aklıma gelen Nazım'ın oğlu Mehmet, Hasan Hüseyin'nin kızı, Ruhi Su'nun oğlu... Aziz Nesin'in oğlu görece daha iyi durumda olduğu için hiç yazmıyorum. Bunlar birinci kuşak sayılabilir mi bilmiyorum ama sorun sadece bizim kuşakda ya da bizden sonrakilerde değil.
Solculuk bu memlekette çoğunlukla baba mesleği olarak görülmüş ve bir sonraki kuşak baba mesleğini devam ettirmek istememiş. Belki çok basit olacak ama bu durum sanıyorum, aileye zaman ayırmama, ev ahalisini bezdirircesine politikanın içinde olma, eve göre dışarıyı-dışarıdaki hayatı tercih etmek bence temel olabilecek sorunlar gibi geliyor.
Sendikalar, örgütler için dünya zaman harcayan 'baba' kendi ailesine ne kadar zaman ayırıyor, ne kadar sevkat-sevgi-anlayış gösteriyor ? belli değil. Hadi Önder'in teorisi ile bağdaştırayım, dışarıda 'bilimsel' sosyalizm ile yaşayan 'baba', içeride ne kadar 'baba' olabiliyor ?
-
2008-12-01 07:01:23 |Administrator| guclu

Önder,
"Ütopik Sosyalizm" Marks'ın tüm hayatı boyunca mücadele ettiği sol içindeki iki akımdan birisidir, ötekisi ise anarşizmdir. "Ütopik Sosyalizm"in defterini düren Marks'tır. Toplumun maddi üretim ilişkilerinden bağımsız hiçbir sosyalist ilişkinin gerçekleşemeyeceğini ortaya atan adam her şey den önce Marks'tır.
"Ütopik Sosyalizm"in, bu arada hangi önermeleri gerçekçi çıktı, anlatabilir misin? "Daha düşük ölçekli mütevazi birikimler" yavaş yavaş hangi birikimi yaratıyorlar? Gerçekten merak ediyorum. Bir yerlerde insanlar kendi sosyalist ilişkilerini kurdular ve tarım komünlerinde mi yaşıyorlar? Kapitalizm içinde bir gedik mi açtılar, öyleyse neden göremiyoruz?
Stalin bir öcü değil, sosyalist hareketin kendi ilkelerinden vazgeçtiği takdirde nasıl bir canavarlık yaratabileceğinin ispatı. 1917 Devrimini yapan lider kadronun ön saflarında yer almayan, yüksek örgütsel kabiliyeti ile tabanı süreç içinde eline alan, önder kadrosunda yer almadığı Bolşevik Partisinin tüm lider kadrosunu yok eden, iktidarı elde etmek için devamlı ittifak kurup, süreç içinde tüm ortaklarını tasfiye eden, sosyalizmde o ana kadar hiç bulunmayan "kişiye tapma kültünü" bizzat yaratan, illegalitenin en karanlık günlerinde bile çok sesliliğe ve tartışma özgürlüğüne sahip Bolşevik Partisinde 1920lerin sonundan itibaren konuşmayı ve tartışmayı yasaklayan, Marksizmi resmi bir devlet ideolojisi haline getirip içine milliyetçi öğeler katan, başta İspanya olmak üzere Avrupa'nın hiçbir yerindeki sosyalist harekete hiçbir destek vermeyen Stalin'dir. Kızıl Ordu, kurulduğu dönemde ne rütbenin ne de bildiğimiz anlamda hiyerarşinin olmadığı bir yapıyken, Stalin 1950'lerde mareşal üniformalı bir devlet başkanı haline gelmiş ve Çarlık Rusyası'na paralel devlet aygıtlarının oluşturulmasını tamamlamıştı. Lenin 1. Dünya Savaşı'nda "Devrimci Yenilgicilik" denen yaklaşımı, yani Rusya'nın yenilgisinin devrimin önünü açacağını savunurken, Stalin "Büyük Rusya Ananın" savunulması içerikli bir milliyetçi politikayı hayat geçirmişti. Dört milyon komünisti öldüren birisinden söz ediyorum. Zinovyev, Kamenev, Buharin, Troçki, bütün devrimci önderleri ortadan kaldırmakla kalmadı, tarihi de yeniden yazdırdı. Fotoğrafları bile değiştirdi.
Stalin, Lenin'in son günlerinde partinin genel sekreteridir. O tarihte o pozisyon, sonradan sahip olacağı emsalsiz kudreti haiz olmayan idari bir görevdir. Lenin son günlerinde, Stalin'in ciddi milliyetçi eğilimler taşıyan ve merkeziyetçi görüşleri nedeniyle yönetim kademesinde yer almasının sakıncalı olduğu konusunda görüş bildirir. Lenin'in ölümünden sonra Troçki'nin eline, Stalin'i tasfiye etme fırsatı geçer ama bunu yapmaz; Stalin'in hödük, kalın ve çok da parlak olmayan görünüşüne aldanır muhtemelen ve ciddiye pek almaz. Sonucun ne olduğunu biliyoruz.
Stalin, kendisinden önce sosyalizmin teori ve pratiğinde varolmayan ne kadar negatif öğe varsa bizzat sorumlusudur. Çünkü o kadar adamı Lenin kestirmedi, enternasyonalizmin çanına ot tıkayan Troçki değildi, sönümlenmesi hedeflenen bir devleti devasa boyutlara ulaştıran da Engels değildi, "Tek Ülkede Sosyalizm" ise Marks'ın eseri değildir.
-
2008-12-01 06:21:13 |Administrator| guclu

Ali Osman,
Bizim kuşak için kesinlikle haklısın. Babamız, amcamız, teyzemiz, halamız solculuk yaptı birçoğumuzun ama oldukça az sayıda insanın çocuğu, yeğeni, torunu mücadeleye devam etti, Kürt hareketi hariç. Ama bu durum muhtemelen ilk kuşak komünistler için çok geçerli değil; adamlar çoğunlukla sülalece olayın içindeler. Marx'ın çocukları, damatları falan da örgütlü sosyalistler. Bolşeviklerin çocukları, eşleri de olayların parçası.
Bu arada Mehmet Perinçek, birçok bakımdan babasına çok benzeyen bir eleman ve aynı Kuzey Kore'de olduğu gibi, bir süre sonra Parti yönetimini devralacaktır. "Babadan oğula sosyalist iktidar yöntemi" 21. yüzyıl sosyalizmine şahane bir katkı!!
-
2008-12-01 06:35:08 |SAdministrator| onder

Sistem insanları depolitize etme açısından 80'ler ve 90'lar muazzam başarılı oldu. Bizden önceki kuşak; dayılar, amcalar adeta zorunlu olarak, doğallıkla şu ya da bu şekilde politizen olmuş belli bir entellektüel meraka sahip olmuştu..Bizim kuşak öncekiler kadar olmasa da yaşamlarıyla ülkenin politik gündemi arasında bir ilişki kurabiliyordu, belli bir doğal politizasyon sürecinin son demlerini yaşadık..Bizden sonraki kuşak iyice kayıp..
Dayılarımız, amcalarımız, teyzelerimiz aktif olarak politikanın içindeydi..Biz 12 Eylül kuşağı olduk ama yine de az çok politiktik..Oysa kuzenlerime bakıyorum zerre kadar bir politik kavrayışları yok; bambaşka dünyada yaşıyorlar. Çok ama çok zor koşullarda yaşamalarına ve dolayısıyla belli bir isyanı barındırmalarına rağmen bu isyan öylesine alakasız ki; ne bilim mesala niye benim de herkes gibi altımda bir araba yok, niye istediğim gibi sınırsızca harcıyamıyorum "haksızlığına" karşı bir isyan..Herhangi düzenli ciddi bir gelir olmamasına rağmen, cüzdanlara bakıyorsun 7-8 tane kredi kartı.
-
2008-12-01 05:34:55 |Administrator| AliOsman

Güçlü,
'Marx’ın kızı Eleanor Marx, Friedrich Engels için “O, bizim işçi ordumuzun generalidir” diyordu... ' Birden aklıma geldi.Marx Türk olsa, ihtimalen kızı ya manken olurdu ya da bir lümpen... O kadar örneği var ki şimdi bir liste yapmaya üşendim. Hatta şöyle bir şey söyleyeyim daha iddalı olsun : Ben Doğu Perinçek'in oğlu hariç babasının (birebir) yolundan giden kimseyi hatırlamıyorum. Bir çoğu aynen yukarıda söylediğim gibi 'lümpen' tanımına çok uygunlar.
-
2008-12-01 04:26:35 |SAdministrator| onder

Stalin'in bu öcüleştirilmesine, şimdik popüler tabirle ötekileştirilmesine, sosyalist mücadele içinde bir kazaymış gibi bakılmasına oldum olası sıcak bakmadım..
Bu adam Stalin olana kadar hangi aşamalardan geçti bir düşünmek lazım..Bir anda bildiğimiz Stalin olarak çıkmadı..Stalin Lenin'den bir kopuş ise onca yıllık mücadele tarihinde nasıl oldu farkedilip tasviye edilmedi? Carr'ın kitabındaydı sanırım, Stalin'in Lenin'in ölmesini geciktirmek için elinden geleni yapıyor, kendi kadrosunu tam olarak yerleştirmek için Lenin kültüne ihtıyac duyuyor..Yani oldukça geç bir tarihe kadar iktidarı hala sağlam değil..Demek ki uzun yıllar kadro içinde gerçek bir Bolşevik olarak görüldü..
Hadi diyelim en baştan beri piskopattı, nasıl olur da devrim yapmış bir kadro aralarındaki bu piskopatı tasviye edemedi?
Lenin ile Stalin elbette kıyaslanamaz..Lenin elbette büyük bir politik dehadır..Ama burda benim gündeme getirdiğim, Althusser gibi anti-hümanist, kişilerden bağımsız bir süreç. Founding father olarak Engels çıkıyor sosyalist ideoloji bir bilimdir diyor, biz toplumun maddi yasalarının bilimsel bilgisine sahibiz, tarihn çelikten yasalarının sözcüsüyüz diyor..Bunun ne gibi bir otorite yaratacağı açık olsa gerek..
Statik, kurumsal, oluşmayan, olduğu gibi kalan, "evrensel" kurumlar ve süreçler sosyalist düşüncenin bağrına hançer gibi saplanmıştır..Eh bunda da Engels'in payı az değil..
Çıktı Fourier, Saint-Simon naif, herhangi bir uygulaması olmayan düşüncelere sahip hayalperestlerdir dedi..Ama bugün görülüyor ki sadece makro açılımlara odaklanan "bilimsel" sosyalizm" koca bir enkaz olarak bütün insanlığın üzerine çökerken, daha düşük ölçekli mütevazi girişimler yavaş yavaş bir birikim yaratıyor..
Yani Engels'in Ütopik dedikleri daha gerçekçi, bilimsel dedikleri de ütopik çıktı bir anlamda..
-
2008-12-01 02:50:46 |Administrator| guclu

Önder,
Yazdıkların aklıma yatmıyor. Lysenko gibi bir zırva'nın Engels'ten kaynaklandığını iddia etmek çok katı bir indirgemecilik düşüncesindeyim. Stalin'i, tarihsel koşullardan arındırıp, doğrudan Engels'e bağlamak ise düpedüz yanılgı. Stalin, o dönemki Rus marksistlerinin tamamı içinde, Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler dahil, en domestik, en taşralı, en az enternasyonalist ve teorik bakımdan Marksizme en uzak kişi. Devrimin bütün özgürlükçü ve demokratik ruhunu yok edip, bütün devrimcileri sırayla katleden Stalin'in Engels ile ilişkisini kurmak bence çok zor.
Engels'e yöneltilebilecek en büyük eleştiri "tarihsel materyalizm" kavramının anlaşılır hale getirilmesi uğruna şemalaştırılmasıdır. Çizgisel bir tarih anlayışına kapı açılmasıdır ama bunun da ne SSCB ile ne de Lysenko ile bir alakası olduğunu sanmıyorum. Stalin'in tüm uğraşı, devrimin bastırılması, yaygınlaştırılmasının engellenmesi ve bütün demokratik süreçlerin peyder pey ortadan kaldırılmasıdır. 1895 yılında ölen Engels'in bunda nasıl bir sorumluluğu olabilir ki? Rusya'da devrim olması dahi beklenmiyordu o yıllarda...
-
2008-12-01 03:02:10 |SAdministrator| onder

Güçlü,
"tarihsel materyalizm kavramının anlaşılır hale getirilmesi uğruna şemalaştırılması,çizgisel bir tarih anlayışına kapı açılması" az buz birşey değil ama 1895 ile 1930'lar arasındaki mesafe çok azdır..Kaldı ki Engels'e yönelitilebilecek en büyük suçlama da yukarıda ele eldığın şey değil, "bilimsel"lik iddiasıdır..Yazımda belirttiğim gibi savunduğun ideolojinin bilimsel olduğunu düşünüyorsan karşındakinin fikirlerinin bilimdışı, zırvalıklar da olduğuna inanıyorsun demektir..Ki bu muazzam bir otoriter yaklaşımdır..Engels'den Stalin'e varan da işte bu "doğrunun yegane savunucusu" olma iddiasıdır..Bununla Lysenko arasındaki bağ bence çok açık..
Holloway'in kitabını bir okumanı öneriyorum (ha bu arada Hollloway benim burdaki yaklaşımım gibi sert değil)..Okursan tartışma daha sağlam bir zeminde ilerler..
-
2008-12-01 03:30:19 |Administrator| guclu

Önder,
Lenin, Marks ve Engels'ten politik bir kopuşu temsil eder. Onların yapmadığı örgüt tartışmasını doğrudan pratiğin içinde yapar ve devrimle sonuçlandırır. Stalin ise Lenin'den bir kopuştur. Devrimin ortaya çıkardığı özgürlükçü enerjiyi, tartışma ortamını, çok sesliliği büyük bir güçle yok eder. Troçkist falan değilim ama Stalinizm sosyalizm içinde büyük bir kırılma noktasıdır ve köken olarak Engels'e değil, Ortodoks Hristiyanlığın, Rus milliyetçiliği ile devletçi bir ekonomik modelin karışımıdır. "Rusların her zaman bir çara ihtiyacı vardır." diyen bir adamın Engels ile ne alakası olabilir?
-
2008-12-01 04:11:46 |Administrator| guclu

‘BİZİM İŞÇİ ORDUMUZUN GENERALİ’
28 Kasım 2008
Marksizmin ikinci kemanı Friedrich Engels 28 Kasım’da bugünden 188 yıl önce Almanya Wuppertal’da doğdu. Marx’ın kızı Eleanor Marx, Friedrich Engels için “O, bizim işçi ordumuzun generalidir” diyordu...
Friedrich Engels 28 Kasım 1820’de Prusya’nın Ren eyaletindeki Barmen kentinde doğdu. Babası ailesine karşı despot bir fabrikatördü. Genç bir adamken,anlaşamadığı babası onu Manchester’daki pamuk fabrikasının yönetimine yardımcı olması için İngiltere’ye gönderdi. Oradaki yoksullukla sarsıldı, 1845’te İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı bir makale yayınladı. Aynı yıl, editörlüğünü Paris’teki Karl Marx’ın yaptığı Franco-German Annals adlı dergiye yardım etmeye başladı. Marx’la kişisel tanışmalarının ardından ikisi de kapitalizm üzerine aynı bakış açısına sahip olduklarını fark etti ve birlikte çalışmaya başladılar. Marx"ın 1845’te Fransa’dan sürülmesinden sonra, diğer Avrupa ülkelerine nazaran daha fazla ifade özgürlüğü vaad eden Belçika’ya gitmeye karar verdiler. 1845’te Engels, Marx’ı İngiltere’ye götürdü. George Harney’in de olduğu Çartist hareketin liderleriyle tanıştılar. 1847’de Engels ve Marx birlikte broşür yazmaya başladı. Temelini Engels’in Komünizmin İlkeleri kitabının oluşturduğu bu 12 bin kelimelik broşür 6 haftada bitirildi; amacı komünizmi kitleler için anlaşılabilir kılmaktı. Komünist Manifesto adı verilen bu broşür Şubat 1848’de yayımlandı. Martta Engels ve Marx Belçika’dan kovuldu. Köln’e taşındılar ve radikal bir gazete olan Yeni Rengazetesini çıkarmaya başladılar. Engels, 1848 devriminin bir katılımcısıydı. Elberfeld’deki ayaklanmada aktifti, Prusyalılara karşı düzenlenen Baden Seferi’nde Baden-Palatinate ayaklanmasındaki serbest güçlerin komutanı August Willich’in yaveri olarak savaştı. 1849’da ülkeyi terketmeye zorlanan Engels ve Marx Londra’ya gitti. Marx ailesi Engels’in verdikleri dışında yoksulluk içinde yaşadı. 1870’te Londra’ya taşınmadan önce, Engels, Marx’a yeterli geliri sağlayabilmek için babasının Manchester’deki fabrikasında çalışmaya gitti. Marx’ın 1883’teki ölümünün ardından, Engels yaşamını Marx’ın yazılarını çevirmeye ve düzenlemeye adadı. Ayrıca tek eşli evliliğin erkeklerin kadınlar üzerinde baskı kurmak için ortaya attığı tek taraflı yalan olduğunu söyleyerek feminist kurama önemli katkıda bulundu.
http://www.birgun.net/actuel_index.php?news_code=1227829427&day=28&month=11& year=2008
-
2008-12-01 02:21:04 |SAdministrator| onder

Güçlü,
Engels'in Ortodoks Marxismin kurucusu olduğu yeni birşey değil..Bunu sadece Holloway'de değil başka kaynaklarda da duydum..
Ha bunu detaylandırmak öyle hadi deyince olacak birşey değil..Çalışmak lazım..Ama yine de akşama Holloway'den bir iki alıntın yaparım..
Malum marxist teori 3'lü bir saçayağı üzerine oturur; İngiliz Ekonomi-Politiği, Alman Felsefesi ve Fransız Siyaseti. Klasik marxisme yönelik eleştirilerin büyük bir çoğunluğu işin ekonomi politiğine yönelik değil. Marx kendi hayatının önemli bir kısmını da ekonomi-politiğe adamıştır. Sorun teorinin ekonomi politik kısmında değil, siyaset ve felsefe boyutunda..Hemen bütün ortdoksi eleştirileri çoğunlukla marximin felsefe ve siyaset boyutuna yöneliktir..Şöyle bir düşünülürse Marx'ın temel ilgi alanında aslında felsefe ve siyaset değil ekonomi politik olmamıştır..Dolayısıyla Kapital'e yönelik kimsenin çok kökten bir eleştirisi yok..1844 El Yazmalarının genç Marx'ına duyulan saygı ise olgun Marx'ın çuvallamış olmasından falan değil..Elyazmalarında ele aldığı çok önemli konulara bir daha geri dönmemesi..
İşin Siyaset ve Felsefe boyutunda laf etmek de Engels'e düşmüş..Ancak Engels de, founding father olsa da Marx çapında biri değil..Marxist teorinin felsefe ve siyaset ayaklarının naif, statik bir yapıya evrilmesinde katkısı büyüktür..
Mesala "Doğanın Diyalektiği" son derece kötü bir kitaptır. Felsefi bir kitap olmanın çok ötesinde, bir dinsel, ya da metafizik bir kitaptır..Nereye baksa "diyalektik" görür..Her yerde ikili bir çatışma görür..Mesala elektron ve proton diyalektiği olumluyor gibi görünür, ama quantum fiziğiyle atom altına indiğin zamana onlarca farkli atom altı parçacık olduğu görülür..Bu durum Engels'in gösterdiği özenin bir demo'su gibidir..Yüzeyde görünenden metafizik çıkarımlar yapmak..
Engels'in bu bilimci yaklaşımı, gitmiş Sovyetler'de Lysenko gibi bir skandala yol açmıştır..Proleter fizik, proleter kimya, proleter biyoloji gibi absürdlükleri çağrıştıran saçmalıklar gündeme gelmiştir..
Engels'in etkisi, ta bugün hala sekter "marxist" örgütlerde hissedilir..Bilimsellik iddiası, sosyalizmin totalitarizme dönüşmesindeki en önemli gerekçedir..
Sorun dolayısıyla Marx'ı kurtarma meselesi değil..Marx kendi asli alanında ekonomi-politik de dehasını kabul ettirmiş bir büyük adam..Burjuvalar bile kabul ediyor büyüklüğünü..
Sorun, sosyalizmin nasıl olup da Sovyet trajedisine vardığıdır..Stalin'in doğuranın ne olduğunu sorgulamaktır..Yıkım bütün insanlık için büyük olmuştur..Dolayısıyla kökü Engels'e kadar gitse bile sorgulama durmamalıdır..Stalin durduk yerde, gökten zembille inmedi.."Stalin'i geç Lenin'de ara kökeni" yaklaşımı da yetmiyor..Teorinin orjinaline kadar gitmek gerekiyor..Burda da Engels maalesef büyük bir indirgemeci olarak görünüyor..
-
2008-12-01 00:42:32 |Administrator| guclu

Önder,
Bu ciddi bir iddia. Elinden geliyorsa, dilin dönüyorsa, Adorno, Lukasc gibi düşünürlere de referans vererek, bu iddianın nasıl temellendiğini açabilir misin? Marx'taki hangi öğeyi Engels deforme etmiş? Çünkü Marx'ın tüm çalışmalarının birinci elden tanığı ve en büyük yardımcısı Engels'in bizzat kendisi. Engels, Marx'ın en önemli bütünleyicisi.
Aslında "sorun" olarak adlandırılan her şey Marx'ın yazdıklarında mevcut. Marx'ı "kurtarmak" için Engels'ten kurtulma çabası bana çok anlamlı gelmiyor. Çünkü, malum, Marx'ı kurtarma adına elde "Genç Marx" tarafından kaleme alınmış "1844 El Yazmaları" kaldı. Marx "1844 El yazmaları"ndan ibaret olamaz.Koskoca "Das Kapital" var.
Bence, Marx'ı ve Marksizmi kendi bütünlüğü ve tarihsel sürekliliği içinde algılamak lazım. Her dönem ve koşulda farklı öğeler eklenip çıkmış ve hala devam eden bir düşünsel sistem olarak görüp, sosyalist ideolojinin en büyük besin kaynağı olarak değerlendirmek lazım.
-
2008-11-30 15:58:59 |Administrator| AliOsman
-
2008-11-30 16:05:44 |SAdministrator| onder

O işin espiri boyutu Ali Osman..Tabii ki yaygın kullanımıyla Engels katildir demek istemedim..
Yalnız pejoratif anlamda ideolojik/ortodoks marxism'in kurucu Marx'ın kendisi değil Engel'tir saptaması bence önemli.
Sanıyorum ülkede en çok okunan klasik "Ne yapmalı?" ise ikincisi de Engel'in "Bilimsel ve Ütopik Sosyalizm" adlı risalesidir. Adorno'nun dediği gibi Engels'in ve bu kitabın dünya marxismi üzerine yıkıcı etkisi çok büyük olmuştur..
Yorumlar
son paragrafa gelirsek, tam katılamayacağım . nisan tezleri/devlet ve devrim'den, bahsi geçen pratik uygulamalara geçişin bu kadar kolay olması biraz da lenin'in bence hiç de gocunmayacağı takiyeciliğiyle alakalı. zira ayrıntı'dan çıkan iki olgu temelli kitap (bolşevikler ve işçi denetimi, rusya'da sovyetler) lenin'in kaleminde nasıl da olayın tüm iktidar merkez komitesine doğru olduğunu gösteriyor. kronstadt zamanı, denizcileri ingiliz işbirlikçiliğiy le suçlayıp; olay devletin zaferiyle sonuçlandığında "tabii ki değildiler, yanlış söyledik" minvalinde konuşan/yazan bir ekipti lenin/troçki. tabii bütün söylediklerim devrimci çözümün de-leninizasyon gibi yerden geçtiğini ifade etmek değil. söylemek istediğim: sovyet devrimin oluşmasında belli bir dönemde eşit güçte savaşan, birbirlerine hasım olsalar da genel çerçeveyi devrim yönünde biçimlendiren diğer devrimcileri de unutmamak gerektiği. zira bunun sonuçları bence engels'in yazdıklarından çok daha sakatlayıcı.
Stalin'in aşırıya giden ve süreç içinde devrimin zıddına dönüşen politikaları, 1918 bahar aylarında Lenin döneminde köken alan bir sürece yaslanır; ama burada atlanmaması gereken bir durum var ki, Lenin, Troçki ve öteki önderler, hatta belki bir dönem Stalin bile, demokratik hakların görece kısıtlandığı, merkeziyetçi eğilimlerin güçlendiği bir dönemin içinde olduklarının ve bu dönemin de sosyalist ideallerden uzaklaştıracak özellikler taşıdığının farkındalardı. Yani yaptıkları işlerin sosyalist idealler için tehlike taşıdığının bilincindeydile r; bunu belli bir dönem için katlanılması gereken bir süreç olarak görüyorlardı. En azından benim okuduklarımdan çıkardığım sonuç budur. Anarşistlere yapılanlar, Kronstad olayı falan, doğal olarak kabul edilebilir şeyler değil. Ama kabul edelim ki 18-24 arası dönem ile 30'larda yerleştirilen baskı rejimi arasında çok büyük farklar var. Partinin artan gücüne rağmen Sovyetlerin egemenliğinin sürmesi, devrimin yarattığı çok sesli ve politik özgürlüklerin olabildiğince kullanıldığı ortamın varlığı, milliyetler meselesinde Rus milliyetçiliği karşısında yıllarca ezilmiş tüm uluslara kendi kaderlerini tayin hakkının koşulsuz tanınması, bütün bunlar sürerken de içerde Beyaz Ordu'ya, dışarıda da Polonya ile sürdürülen savaş ve müthiş bir kıtlık. Çok ama çok zor bir dönem ama ana ilkelerin revize edilmeden savunulduğu bir süreç. Lenin döneminin "Asr-ı Saadet" olduğunu söylemek mümkün değil, zaten SSCB'de zorluk ve refahın görece en az olduğu yıllar, ironik ama 80'lerin ikinci yarısı, istatistiksel olarak
Stalin'in farkı, "zorunluluk" olarak kabul edilip sorunsallaştırı lan politikaların sosyalizmin kendisi haline getirilmesi ve buna itiraz eden, kafası yatmayan herkesin yok edilmesi. "Tek Ülkede Sosyalizm", mesela, resmen Stalin'in ortaya attığı bir kavramdır ve bundan önce "ustaların" hiçbirisince söz edilmemiştir. Lenin'in bu kavramla en ufak bir ilişkisi yoktur mesela. Ya da parti içinde uyumsuz, muhalif herkesin yok edilmesinin de Lenin ile bir alakası yok; çünkü Lenin hemen her zaman partisinde önce azınlık pozisyonunda olduğu halde, uzun müzakere ve ikna süreçleri çerçevesinde önerdiği politikayı kabul ettiren bir önder. Stalin'in yaptığı bütün tasfiyelerde öncelikle "eski bolşevikler" denen ve devrime bizzat katılan kuşağı hedef alması asla tesadüf değildir. Bırakın sovyetleri, partinin bile gücünü minimuma indirmiştir. En yakınında çalışan çok az sayıda insan dışında hemen herkes ölümün nefesini ensesinde hissetmiştir.Be ria ve Molotov hariç tüm MK ve Politbüro üyeleri sabah evden çıkarken akşam eve dönüp dönemeyecekleri ni bilemez bir halde eşleriyle vedalaşırlarmış . Tuhaf bir sistem.Kruşçev' in Stalin sonrasında bürokrasiyi güçlendirerek tek adam yönetimine alternatif arayışına girdiğini okumuştum. Hele ki sovyetlerin kukla olmaktan çıkartılıp belirli görevlerine geri dönmesini istemesi ise kendisinin sonunu getirmiş. Muhtemelen bu hamleyi, Brejnevcilere karşı bir hamle olarak yapmıştır ama 1960'ların ortasında sovyetlerin iktidarsız hali ayan beyan ortadadır ve 1917'ye doğru bir dönüş olasılığı bile yönetimi çok korkutmuş olsa gerek.
Ayrıca Leninist parti de dönemsel olarak nitelik değiştiren bir yapı. Parti deyince akla, kadrolar, MK, Komsomol, hiyerarşi, gizlilik falan geliyor şu an ama 1917'deki parti ile 1902'de "Ne Yapmalı?" da önerilen parti arasında her bakımdan büyük farklar var. Partinin 1917'de sovyetlerde seçim yoluyla çoğunluğu elde ettiği de unutulmamalı. Ben "Tüm İktidar Sovyetlere" sloganının asla ve kat'a bir kandırmaca olduğunu düşünmüyorum. Lenin görüp görülebilecek en açık liderlerden birisidir ve neredeyse sıfır takiye yapmıştır. Bütün görüşlerini azınlıkta kalma pahasına savunmuştur. Eğer gerçek düşüncesi "Tüm İktidar Merkez Komitesine" yönünde olsaydı bunu da kesinlikle savunurdu düşüncesindeyim ...
"Lenin, Marks ve Engels'ten politik bir kopuşu temsil eder. Onların yapmadığı örgüt tartışmasını doğrudan pratiğin içinde yapar ve devrimle sonuçlandırır. Stalin ise Lenin'den bir kopuştur. Devrimin ortaya çıkardığı özgürlükçü enerjiyi, tartışma ortamını, çok sesliliği büyük bir güçle yok eder."
aslında burada marx'ın, engels'in rusya'da edinimi meselesi de giriyor işin içine. ama öncelikli olarak metodda bir sorun var sanki. zira sovyet devrimi'ni neredeyse hegelci bir özün (lenin'in öğretisi) açılıp, tamamına ermesi olarak anlatmak hatalı geliyor. bu tür bir tarih anlatmak bir noktada leninist parti teorisinin işe yararlığını anlatacak bir söyleme dönüşüyor.
ikinci değinmek istediğim, sonuçlarıyla itibariyle tehlikeli gördüğüm stalin'e kadar özgürlükçü/demo kratik bir ortam vardı söylemi. oysa kronstadt ve mahno hareketinin ezilmesi, anarşistlerin başına gelenler v.b. lenin zamanının, troçki'nin komutanı olduğu kızılordusuyla becerilen işler. keza parti içinde myasnikov gibi, kollantai gibi (sol)komünistle rin de sesinin kısılması gibi durumlar var. sovyetlerin devlet aygıtı haline dönüşmesi de aynı dönemde. ki bunu stalin'i eleştirdiği miras yazılarında, lenin de anlatır bir nevi özeleştiri olarak.
asıl konuya dönersem, bilim kavramının engels üzerinden plekhanov, lenin, stalin çizgisini takip ettiği önder'in bahsettiği gibi yeni bir iddia değil. 60 sonrası dönemde marksizmi yeniden biçimlendirmeye çalışan çoğu insanın yaptığı bir şey. Engels'in, her ne kadar mektuplarında buna şerhler düşse de, önder'in bahsettiği tarzda özellikle rusya'da "bilimci" bir noktadan edinilme imkanı sağlayan bir kapı araladığı bence de mantıklı, ama burada marx'ın da kapital'de bu şekilde yorumlanacak şeyler söylediğini de unutmadan.yine de bence öncelikli olan sanki rus devrimcilerin entelektüel ortamı. Ve bu entelektüel ortamda edinilmiş bulunan bir devrimci iş yapma tarzının (başarıya! ulaştığı için) çoğunlukla sorgulanmaması. bunu "proletarya diktatörlüğü" kavramının seyri konusunda hal draper yapmıştı. kavramın marx/engels/len in v.d. açısından nasıl anlaşıldığı noktasında... zira kavram her ne kadar ortak olsa da, rusya'ya geçişte anlamsal kırılma ortaya çıkıyor ve hiç de 1917'nin şartlarına indirgenmeyecek bir şekilde, öncülleri devrimci marksistlerin (lenin, troçki, v.d.) ilk yazılarında bulunabiliyor. Aynı durumun bilim kavramı sebebiyle marx ve engels için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Zira daha 1900lere gelmeden, bakunin marksistlere gayet net bir şekilde bunun hatırlatmasını/ eleştirisini yapıyor. Kendilerini bilim üzerinden meşrulaştıran kızıl aydınların yönetimine yol açacakları sebebiyle... dolayısıyla burada marx iyiydi de arkadaşı kötüydü gibi bir pozisyonda tahkim etmektense, zira burada odağa hep nesneye alıyoruz, o nesnelerle kurulan ilişkiye yöneltmek daha doğru geliyor.
Tabi ki Stalin gökten inmedi, belirli ilişkilerin sonucu oraya geldi ve iktidarda kaldı ölene kadar ama onu sadece bir sonuç olarak görmek, neden olduğu bütün her şeyi ikincileştirir. Sovyet devrimi ve SSCB kendisinden önceki tüm sosyalist deneyim ve birikimden kopuş niteliği taşır. Gramsci yazmamış mıydı "Kapital'e rağmen devrim" diye? Ne Marks ne Engels ne de öteki sosyalist önderlerin beklenti ve umutlarının dışında bir yerde bir devrim yaptı Bolşevikler ve tarihsel özgüllüğü kesin olarak var bu olayın; buna bağlı olarak da kendisinden önceki ve sonraki tarihsel dilimi birbirinden ayırma işlevi görüyor düşüncesindeyim . Bu nedenle Engels'in etkisi, mesela Kautsky ve Bernstein üzerinde fiili olarak çok daha fazladır da Lenin üzerinde az, Stalin üzerinde çok azdır.
Şu içinde yaşadığımız koşullarda 10 yıllık bir makale bile gözümüze eski ve bugünü anlamaya yetmeyecek gibi görünürken, 19.yüzyılın ikinci yarısında dile getirilmiş çözümlemelerin bugünü birebir açıklaması elbette beklenemez..
Yalnız Deniz ile Engels arasında çok önemli bir fark var..Deniz bir militanken Engels bir teorisyendir. Hani şu "Düşünce öldürür" türü bir laf vardır ya, o yüzden Engels, Deniz gibi eleştiriden muhaf olamaz..Marx da olamaz..Engels' in "bilimsel sosyalizm" algılayışı bugün hala zihinleri belirlemeye devam ediyor; TV'de ratgeldiğim marxistlerin çözümleme yöntemleri hala bu yaklaşımla belirleniyor; buyur en sevdiğim adamlardan biri Olan Ahmet Çakmak'ın gözlemi;
www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1185986455&news_code=1224717071&year=2008&month=10&day=23
Sungur Savran'ı ve Kürkçü'yü Çakmak'ın eleştirdiği tarzda konuşturan Marx değil Engels'dir. Engels'in bilimsel sosyalizm paradigması bugün hala en büyük ana akım sosyalist kavrayıştır; yeni kavrayış denemelerinin tartışılmasının önündeki en büyük engel Engels'tir..Ada mın adı üstünde ingilizce çoğul ekini türkşeymiş gibi okursan adam resmen Engeller çokluğu..İşin geyiği tabii;-)
Stalin'in konusunda yaklaşımlarımız ise hala çok farklı; Stalin'e olan gıcık konusunda farkımız yok. İnsanlığın sosyalist birikimine etkisi belki de yüzlerce yıl sürecek zararlar vermiş resmen bir felakettir..Ama dediğim gibi Stalin'i birey olarak çok merkeze koyuyorsun; Bolşeviklerde demek ki yanlış olan birşeyler vardı da böyle çapsız, piskopat, paranoyak, despot bir adam önplana çıkabildi..Çıka rmasaydınız kardeşim, sosyalist adamlar değil miydiniz? Hani Irak'ta Saddam çıkar anlarım ama sosyalist devrim yapmış kadrolar arasından Stalin nasıl çıkar..Bunu bir kaza olarak görmek olayları anlamamızı radikal bir şekilde engeller..
Özetlersem Stalin çıkmasaydı, Yezhov diye bir sapık çıkardı, o olmasa Beria diye bir piskopatı konuşuyor olurduk..Beria' ya bak Himmler'den geri kalır yanı..Hadi onlar olmadı Molotov çıkardı..Egosu büyük adam kıtlığı mı var? Bolşeviklere kadar gitme, ben günlü hayat ilişkilerimden pekçok proto-Stalin, proto-Beria'lar görüyorum..Gaye t mülayim bir adamdan Stalin'e giden mesafa çok fazla değil..
Bak bu konuda tekrar Hegel'in "aklın kurnazlığı", "cunning of reason" kavrayışını hatırlatayım; hani şu Napolyon'u gördüğünde "Bakın atının üstünde Mutlak Tin" geçiyor demesinin arkasındaki kavrayış; Mutlak akıl tarihsel açılımı içinde bazı fanileri kendi çıkarları için kullanır..Stali n de mevcut güç ilişkilerinin iç dinamiklerinin yarattığı biri; onu mutlak bir "villain" haline getirmek aslında olduğundan daha fazla abartmak anlamına gelir; oysa sonuçta bu gürcü "imam hatibiniden" mezun biri altı üstü..Eğer kişisel ayak oyunları ile bu kadar büyük bir güç toplayabildiyse insanlığın gördüğü en üyük dahilerden biri olması gerekir..
Hitler'i düşünürsek daha iyi anlaşabiliriz gibime geliyor; şimdi senin yaklaşımını uyarlarsak, o koca Nazi faşist aygıtı sadece Hitler diye bir onbaşının sapık fikirleri yüzünden ortaya çıktı sonucuna varmamız gerekir ki absürd olduğunda sanırım hem fikirizdir..Sov yetler ve Stalin'in durumunda da farklı bir şey sözkonusu değil bence..
Seninle yazıştıktan sonra, beni Engels'i savunmaya iten ana motivasyonun ne olduğu konusunda düşündüm ve kafamda belli bir sonuca ulaştım. Paylaşayım.
Öncelikle, senin kapitalizmin gündelik hayatta vücut bulmuş ilişki, sömürü ve tahakkümüne yönelik sürdürülmesi gereken mücadele ve özgürleşme çabasına yaptığın vurguya kesinlikle katılıyorum ve bundan sonraki dönemin en "politik" çabasının da bu olacağını düşünüyorum.
Buraya kadar bir sorun yok. Ama iş gelip de Engels ve yaşadığı döneme dayanınca bu yaklaşımın çok bir anlamı kalmıyor gibime geliyor. 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın ortalarına kadar süren bir dönemde sosyalizmi salt siyasal iktidarı ele geçirip aşağıdan yukarı/yukarıda n aşağı bir tarzda kurulabilecek bir sistem olarak görmenin bence bir sakıncası yok. Kapitalizm daha o dönemde şu anki gibi bütün hücrelerimize kadar işlemiş durumda değil, meta üretimi toplumların ana örgütleniş sebebine dönüşmüş vaziyetinden uzak ve hala kaçılabilecek bir "dışarısı" var. Şu anki durum ise buna imkan vermeyen bir hal. Marks'ın, Engels'in, Lenin'in dönemleri kapitalizmin hakikaten de o dönemdeki anlamıyla politik mücadele yoluyla yıkılabilmesini n mümkün olduğu bir zaman dilimi. Kapitalizm yıkılıp sosyalist ilişkilerin "kurucu babaların" önerdiği biçimiyle kurulmasının maddi imkanı fazlasıyla mevcuttu; Stalin'e duyduğum büyük tepkinin nedeni de bu zaten. Kurduğu sistem sosyalizm falan değildi, devlet eliyle ve çok sert bir sanayileşme ve modernleşme projesini hayat geçirdi. Sosyalizmi kurduğu Rus ulusal devleti merkezli federasyonunun resmi ideolojisi haline getirip, kendisinden sonraki tüm sosyalist akıma temizlenmesi çok güç bir zehir bıraktı.
Neyse, demem o ki, bugünkü çelişkilerden ve yeni görüşlerden yola çıkıp o dönemi tartışıp mahkum etmek adil bir duruş değil. Engels'in görüşlerinin bugün de moto mot doğru olduğunu savunmak akıllıca değildir kuşkusuz ama o gün mantıklı gelmiş ve milyonlarca emekçi ve devrimciyi peşinde süreklemiş bir yaklaşımı da bugünkü birikimimiz çerçevesinde savunulacak yanlarıyla hak ettiği yere koymak gerekir düşüncesindeyim .
Kesinlikle haklısın. Muhtemelen çocuklarımızın büyük çoğunluğu, eğer "içten yanmalı" olarak sosyalist bilince ulaşmazlar veya taze bir devrimci kuşak gelişmezse, zamanında biz yürüyüş yaparken Tilya'da, Best'te oturup seyreden kitlenin çocuklarından hiçbir fark taşımayan bir hayata sahip olacaklar, korunaklı küçük burjuva yaşantılarımızı devam ettirecek bir nakit akışının süreceği varsayımıyla...
Düşünsene bu çocuklar ile bizim çocukluğumuz arasında hiçbir alaka yok neredeyse. Daha ilkokula gitmeden özel yuvalar, sonra özel ilkokullar, AVM'ler, özel korumalı sitelerde süren steril çocukluk, yıllar geçtikçe peşinde koşturulacak olan özel okullar, girilecek özel okullar, çok büyük ihtimalle kazanılacak "vakıf üniversiteleri" , belki de tek bir gün otobüse binmeden, minibüs sırasına girilmeden geçen yıllar, ilk kez askerde karşılaşılan "halkımız"...
Anneler hakkındaki yorumunda da yerden göğe haklısın. Kadınlar çoğunlukla daha "gerçekçidir", bunu da unutmamak lazım. Hemen hepsinin içinde yıllardır nüve olarak taşıdıkları hırs ve arzular, artık belli bir olgunluğa geldi ve zaptedilemez boyutlara ulaştı. Artık sınıf atlama arzusu mu ve birikmiş özlemlerin bastırılamayan patlaması mı denilir, bilemiyorum ama bizim dönemin solcu kadınlarının çok büyük çoğunluğu belli ki bazı şeylerin acısını çıkarıyorlar.
Burada sözünü ettiğim şey, Ayşe, Fatma gibi tekil örnekler değil, genel bir grubun tavrı ve son derece dikkat çekici...
Eğer dışsal baskılar bu denli etkili olsaydı. Bu ülkede Alevi ya da Kürt topluluğu bulmak belki de olanaksız olurdu. Ha denebilirki dini ve etnik kökenler ile bu durum açıklanmaz. Kısmen katılmak ile beraber aslolanın bir önceki kuşağın dirayetli duruşu olduğunu düşünüyorum.
Milliyetçi bir babanın, milliyetçi bir çocuğu olması ya da islamcı bir ailenin islamcı çocukalar yetiştirmesi ne kadar doğal geliyor değil mi ? Aynı şey solda olsa 'kendi akıllanmadı, çocuğu da yakıyor' yaklaşımı ilk aklagelen olurdu.
Bir çok arkadaşın ailesel durumlarına baktığımda için kan ağlıyor. Okulda sol tandansı olan kadın arkadaşalrımız bile kocalarını bu sol 'illetten' uzak tutma peşinde... Orta sınıfın konforunu kaybetme ihtimalleri bile onları delirtiyor. Şimdi bu insanlardan nasıl bir çocuk yetiştirmesini bekliyorsun ? Çocuğun lümpen olma olasılığı ile toplumcu değerlere sahip olma arasında, sizce hangisi daha yüksek olasılık ?
Stalin'i oluşturan, Rusya'nın ve dünya devrimci hareketinin tarihsel koşulları. Yaşananların, adamın psikopat olmasıyla bir alakası yok doğrudan. Milyonlarca cahil köylünün yaşadığı, kapitalizmin tam gelişmediği bir Doğu toplumunda, tamamı Batılı bir düşünce dünyasına ait devrimcilerin önderliğinde sosyalist bir devrim yapılıyor; şiddetli bir iç savaş ve kıtlık süreci devrimin dayandığı işçi sınıfını hızla eritiyor. Devrimin planlayıcı beyini önce suikaste uğruyor, sonra da felç geçirip aktif devrimciliğin dışına çıkıyor. Önder kadronun çok arka planında kalan ve sosyalist bilinci çok aşağıda bir militan olan Stalin bu süreçte gitgide güçlenip yönetimi ele alıyor. Bu sırada malesef Avrupa'da da bir devrim gerçekleşmiyor, kalkışmalar bozguna uğruyor. Stalin belki de gerçekten başlangıçta sosyalizm olduğunu sandığı bir şeyi kurmaya çalışıyor ama sonuçta hedeflenenin tam zıddı bir düzenin çok katı bir şekilde inşası söz konusu oluyor. Stalin, entrika olarak adlandırılabile cek bütün poarti içi oyunları mükemmel oynayan birisi ve devrimin diğer önderlerinin de aslında bu işlerden zerre kadar çakmadığı anlaşılıyor. Ne büyük teorik birikimine rağmen Troçki ne de çok genç olmasına rağmen "partinin sevgilisi" denilen Buharin, Stalin'le baş edemiyorlar. Zinovyev, Kamenev gibi öteki önder kadrolar ise Stalin'le Troçki'ye karşı ittifak kurup ardından bir bir tasfiye ediliyorlar.
Bu arada sözünü ettiğin Topraksızlar Hareketi, EZLN falan, Marks ve Engels'in kapıştığı ütopik sosyalizm ile ne kadar alakalı, çok emin değilim. Latin Amerika gerilla hareketi bambaşka bir kategori sanki ve Fourier ve Saint Simon ile uzaktan yakından ilgileri yok.
Ben de tatmin olmuyorum şu anki tartışmadan.

aslında yazılanın söylenenin tersine bir şey söylemek pek mümkün değil; zira olgular bu yönde. daha önceki mesajda ifade etmeye çalıştığım, sovyetlerin kuruluşuna kadar (stalin'e kadar diyeyim) dönemin bolşevik parti ve daha inceltirsek lenin'in manevraları üzerinden okunup, anlatılması. tarihsel materyalizm derken, bir anda pre-marksist özne merkezli bir tarihsel anlatının ortaya çıkması. buradaki özne merkezli derken, tamamen insansızlaştırılmış değil; daha çok bir tarihsel durumun asli etkeni olarak partinin/liderin temel alınması. bunun en büyük zararı da bizim leninizm dışı bir politik pratik tasavvur ederken, çok zorlanmamız. zira elimizde neredeyse "iyi uygulanması" yeterli bir reçete var. zira tarihte bastrlmış diğer politik devrimci teoriler, türler mücadelesinde, evrime ayak uyduramamış :-)
son paragrafa gelirsek, tam katılamayacağım. nisan tezleri/devlet ve devrim'den, bahsi geçen pratik uygulamalara geçişin bu kadar kolay olması biraz da lenin'in bence hiç de gocunmayacağı takiyeciliğiyle alakalı. zira ayrıntı'dan çıkan iki olgu temelli kitap (bolşevikler ve işçi denetimi, rusya'da sovyetler) lenin'in kaleminde nasıl da olayın tüm iktidar merkez komitesine doğru olduğunu gösteriyor. kronstadt zamanı, denizcileri ingiliz işbirlikçiliğiyle suçlayıp; olay devletin zaferiyle sonuçlandığında "tabii ki değildiler, yanlış söyledik" minvalinde konuşan/yazan bir ekipti lenin/troçki. tabii bütün söylediklerim devrimci çözümün de-leninizasyon gibi yerden geçtiğini ifade etmek değil. söylemek istediğim: sovyet devrimin oluşmasında belli bir dönemde eşit güçte savaşan, birbirlerine hasım olsalar da genel çerçeveyi devrim yönünde biçimlendiren diğer devrimcileri de unutmamak gerektiği. zira bunun sonuçları bence engels'in yazdıklarından çok daha sakatlayıcı.