Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika "Köşe Yazarlığı" diye Bir Meslek Var Mı?
 

"Köşe Yazarlığı" diye Bir Meslek Var Mı? Popüler

Makale

Çetin Altan'ın bilirsiniz standart bir eleştirisi vardır; aklımda kaldığı kadarıyla  "Eğer bir doktorsanız, dünyanın her köşesinde doktorluk yapabilirsiniz. Peki eğer bir general iseniz ya da milletvekili, heryerde aynı saygıyı görür ve aynı işlevi yerine getirebilir misiniz?" türünden bir mesajı vadı.

Benzer bir sorgulama da benim aklıma "köşe yazarlığı" ya da "kanaat önderi" türünden aslında herhangi bir uzmanlık gerektirmeyen ama bizde çok etkili ve çok önemli olarak algılanan "meslek"ler konusunda geliyor. Arka arkaya düzgün bir iki cümle kurabilecek kadar yazmasını bilen ve dünya/ülke gündemini minimal ölçülerde takip edebilen herhangi biri yeteri kadar da bağlantısı varsa "köşe yazarı" olabilir. Aslında, gelmek istediğim noktanın az çok sezinlenmeye başladığını varsayarak, eleştirimin kapsamını bütün bir gazetecilik "meslek"ine yöneltmek istiyorum. Ben, özellikle internet Web 2.0 devriminden sonra, artık gazetecilik mesleğinin herhangi özgün bir işlevi kaldığını düşünmüyorum.

Basılı gazetenin tek alternatif olduğu, haber aktarımının belli çok özel ve görece pahalı kanallar gerektirdiği çağlarda gazeteciliğin, köşe yazarlığının somut bir gönderimi vardı. Ama artık bu ve benzeri mesleklerin altın çağı bence bitmiştir. Gazetecinin kaçınılmaz çarpıtıcı dolayımı, doğrudan iletişimin önünde bir engeldir.

Ne demek istediğimi, kuantum fiziğinden bir örnekle açıklamak istiyorum; Heisenberg'in "Belirsizlik Prensibi". Yani atom altı parçacıkların yanlış hatırlamıyorsam aynı anda hem lokasyonun hem de hızının ya da kütlesinin belirlenemeyceği prensibi. Burada sözkonusu olan gözlemcinin, aktarılmak istenen fenomen üzerindeki bozucu/çarpıtıcı etkisidir.

Benzerlik açısından aradaki mesafe çok fazla da olsa, gözlemci/aktarıcı olarak gazetecinin subjektif konumunun da toplumsal olayların aktarılmasında belirsizlik prensibinde olduğu gibi yapısal bir çarpıtıcı/bozucu etkisi olduğuna inanıyorum.

Bu duruma yönelik ikinci bir eleştiri de, post-modern zamanlarda toplumun kimlik/sınıf spektrumun çok fazla genişlemiş, görünen saydamlığa rağmen toplumsal katmanlar arasındaki iletişimin/etkileşimin çok fazla opaklaşmış olması olgusundan yöneltilebilir. Bu çok farklılaşmış katmanlar arasındaki iletişim/etkileşim, kendisi de belli bir subjektif konumu kaçınılmaz olarak tutan gazeteciler dolayımı üzerinden sağlanamaz. Pekçok farklı toplumsal katman/kimlik arasındaki etkileşim/iletişim, faillerin doğrudan aracısız teması sayesinde sağlanabilir ancak.

Bana bu yazıyı yazdıran olumlu gelişmeyi de aktarırsam, meramım daha net ortaya çıkacaktır diye düşünüyorum; Emrah Altındiş adlı genç bir arkadaş Birgün'de köşe yazılarına başlamış. Şimdi konuya "köşe yazarlık"ını eleştirmekle başlayıp, birinin köşe yazarı olmasını olumlu bir gelişme gibi göstermem çelişik gelecektir. Ama sanıyorum Emrah'ın asıl mesleğini aktarırsam bu görünen çelişki en azından "meslek" olarak köşe yazarlığı eleştirim açısından giderilmiş olacaktır; Kısa bir görüşmemiz ve bir süre İnternet üzerinden yazışmış olmamızdan bildiğim kadarıyla Emrah bir bilim-adamı olma yolunda ilerleyen, hani şu "parlak genç" dedikleri türden biri. Biyoloji/Genetik alanında master'ını ODTÜ'de tamamladıktan sonra sanıyorum doktora çalışmaları için İtalya'da bulunuyor. O yüzden olsa gerek Birgün'deki 3 yazısı da İtalya'dan olmuş.

Şimdi Emrah ile mesala Nihat Genç gibi zamanımızın tipik kanaat önderini, "köşe yazarını" karşılaştıralım. Ya da mesala şu Deniz'i Ogün Samast'la eşitleyip Taraf'ta köşe kapan tipi.  Biri asli ve somut bir başka mesleği icra ediyor, yaşamını da bu asli mesleği üzerinden idame ediyor. Köşe yazarlığını ise toplumun pekçok farklı özel konumundan birini dillendirmek için ek bir faaliyet olarak kullanıyor. Diğerinde ise yaşamını "yazarak", "öğreterek"  kazanan biri sözkonusu. Emrah'ın durumunda karşımızda bir toplumsal karakteri dillendiren somut bir tip var. İçinde bulunduğu kendi özgün somut koşulları, belli bir gerçekliği kendisi istemese de dile getirmeye zorlar. Emrah üzerinden belli bir somut toplumsal fail konuşur. Nihat Genç'in durumunda ise adeta metafizik bir kişilik sözkonusudur, bir gazeteci/"düşünür" olarak metafizik konumu dile getirdiği düşünceleri de o konumun kendi dinamikleri distorsiyona uğratır, bir fail olarak maddi/somut bir zemini yoktur.

Bunları söylemek kesinlikle bütün görüş dile getirenlerin Emrah'ın durumunda olduğu gibi zor edinilen, yüksek bir uzmanlık gerektiren bir pozisyonda olması gerektiği anlamına gelmez. Toplumu oluşturan kimlikler nasıl çok çeşitliyse, o denli de çeşitli konumdan yazılabilir. Temel ölçüt sadece "bunları dile getiren hangi somut toplumsal kimlik konumundan konuşuyor" sorusudur bence. Porfesyonel Gazeteci ya da Profesyonel Devrimci olamaz.

Lakin eleştirimin ikinci yönü hala geçerliliğini koruyor; Emrah gibi genç ve somut bir toplumsal fail pozisyonunu dolduran birine yazdırmak Birgün'ün çok olumlu bir hamlesidir. Ancak bu olumlu hareketin yapıldığı iletişim formatının hala ancak bütün olası özne konumlarının yazabileceği değil de sadece hasbel kader belirlenmiş belli özne konumlarının yazmasına olanak tanıyabilecek arkaik bir format olması ise, önümüzdeki uzunca bir süre daha bir eleştiri konusu olamamaya devam edecek anlaşılan. İnsanların büyük bir çoğunluğu için bu bir sorunsal teşkil etmeyecek. Solcu tahayyüllerimizde aslolanın falanca ya da filanca kanaat önderlerinin hikmetlerini dile getirmesi ve toplumu yönlendirmesi değil de, bütün farklı somut toplumsal faillerin aracısız biraraya gelmesi gerektiği fikri pek bir yer edinemeycek galiba.

Her olumlu gelişme biranda olmuyor ne yapalım.

 

 

 

 

 

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (2)
  • onder
    avatar

    Hasan,

    Gazeteciler bana yeni bir sınıf olarak çıkmış gibi görünüyor..Meramımı anlatmak için abartılı bir genelleme yapıyorum tabii ki..Daha makul olmak için hadi burjuvazinin bir alt-kaltmanı haline geldi diyelim. Dolayısıyla bugün gazeteci, kapsamı biraz genişletirsek yazar olmak artık sınıf atlamaya tekabül eder. Benim için gazeteci/yazar olma hevesi çok büyük oranda sınıf atlama hevesidir.

    Herhangi mecazi bir anlamda kullanmıyorum sınıfı; bildik son derece klasik anlamda gazeteci/yazar artık bağımsız bir sınıftır diyorum. Yani üretim süreci içinde karakteristik bir rolü olan, herhangi bir başka sınıfın değil kendisini kendine has çıkarlarını korumaya çalışan, yani bildik anlamda sınıfsal çıkarları olan bir toplumsal grup var artık karşımızda..

    Türkiye'ye has görünüyor; en azından ben gazeticlerin birer "celebrity" / "şöhret" olduğu, birer rock-star gibi algılandığı ve bu denli vitrinde oldukları başka bir ülke bilmiyorum. Aksine İnternet'in muazzam yükselişi ile birlikte yurttaş-gazeteci, yurttaş-yazar karakterleri yaygınlaştı ve "büyük gazeteci", "büyük yazar" kültleri gerileme trendine girdi..Bütün dünyada egemen medya artık İnternet'tir ve adsız insanların bloglarıdır..

    Peki Türkiye'nin böyle bir ucube çıkarmasının sebebi ne? Benim cevabım yine "kültür". Köşe yazıları, okumayan, düşünmesini bilmeyen, araştırmasını sevmeyen, "bir bilene sormayı" tercih eden bir kültürün dokusuna çok iyi uydu..Köşe yazıları bir anlamda "beyin için fast-food" işlevi görmeye başladı..

    Bir Müzik yazarı, soyadı aklıma gelmedi bak, şu İdefix'in kurucusu Metin adlı zat, Kayahan hakkında o çok popüler olduğu zamanlarda şu saptamayı yapmıştı; Kayahan semirmiş şehirli orta sınıf için arabesk yapıyor..

    Bu saptamanın önemi şu; semiren "şehirli" orta sınıfı arabesk dinlemeyi kendine yakıştıramıyor, ancak gerçek anlamda kaliteli müzik dinlemek için gereken zihinsel gelişime ve estetik algılayışa erişememiş..O yüzden özde aynı olan arabesk zevkini, estetik açıdan "meşru" bir form altında sürdürebiliyor..

    Köşe yazıları bu toplumda zihin için benzer bir işlevi yerine getiriyor; 3-4 köşecinin söyledikleri üzerinden entellektüel bir faaliyet sürdürüldüğü yanılsaması yaşanabiliyor..

    İş burda kalsaydı bizi ilgilendirmezdi; insanı kahreden, solun da kendini bu egemen "entellektüel" tarz içinde varetmeye çalışması..

    Şimdi tek bir veri dile getireceğim, başka lafa gerek yok;

    Dikkat ettiniz mi bilmem, bu ülkede marxist teori adına yazılmış nerdeyse tek bir kitap yoktur..Metin Çulhaoğlu'nun 3.ciltlik devasa bir eseri vardır, ama önceki makalelerinin toplamıdır..Ancak ben, içinde bulunulan durumu alıp üzerine marxist bir çözümlemede bulunan kitapları kastediyorum..Bu anlamda verilmiş benim bildiğim bir tek Melih Pekdemir'in "Kral Çıplak" kitabı vardır..

    Türkiye'de marxist sol, binde bilmem kaç oy aldığı için değil işte bu yüzden çok geridir..1980'e milat koyun, sonrasında ortaya çıkan gelişmeleri düşünün; İletişim devrimi, küreselleşme, kürsel ısınma/çölleşme, ulus-devletlerin gerilemesi, reel komunizmlerin çöküşü, "tarihin sonu" vs.vs.vs..Yani Marxismin kurucu babaları yaşıyor olsa, cilt cilt kitaplar yazdıracak gelişmeler..Dünyanın bilinen düzeni radikal dönüşümler geçirmiş, Türkiye solunun elindeki "teorik kaynaklar" ne? Bahsi geçen devasa gelişmelerin hiçbirini öngörmesi mümkün olmayan Mahir Çayan'ın, Kaypakkaya'nın, Kıvılcımlı'nın risaleleri..Günümüzde dinlerin yükselişte olduğu bir çağda esin almak için Kıvılcımlı diyorlar hala..

    Sol adına kaleme alınan herşey "köşe yazarlığı" mentalitesi ile kaleme alınmıştır..Yazarlarımız bazen şikayet eder; bir köşe yazısı sınırları içinde bu konuyu ele almak zor diye; alma o zaman..İletişimin bu kadar yaygınlaştığı bir ortamda niye kendi kendini köşe yazısı formatına hapsediyorsun?

    Türkiye'de, İnternet iletişimini devrimci potansiyellerini değerlendirmekte bu kadar sefil düzeyde olmamız nedeniyledir ki, köşe yazarlığı bu kadar etkili oluyor..Bir başka ifadeyle, köşe yazarlığı, sol muhalefetin yeni zamanların iletişim formatına adapte olup kendisini aşamamasının semptomudur..Ortada tutarlı, teorik gözlükle dile getirilmiş ve hepsinden önemlisi bizzat üretim süreçleri içinde yer alan gerçek üreticiler tarafından ifade edilmiş fikirler olmadığı için, toplumsal meseleler üzerinde asalak bir varoluş sürdüren makaleci/oturumcu/uzman/"bir bilen" "sınıfı" peydahlandı..

    Galiba Hippilerin bir sloganı vardı; 30 yaşının üzerindeki kimseye güvenmeyin; ya da bir başka versiyonu "içeri düşmemiş olana güvenmeyin".

    Benim versiyonum da şu; üretim sürecinin yabancılaştırıcı cenderesinde sıkışmış olmayanlara güvenmeyin..

    Kapitalist korporasyonlar içince varoluş mücadelesi vermek zorunda olmayan, yazarak para kazanan insanlar, kapitalizmin gerçekten ne anlama geldiğini de bilmez, bilemez..Varoluşu buna imkan veremez..Üretim sürecinden kaynaklanan asli sorunsallarla değil, yüzeydeki görüngülerle uğraşırlar..

    Sınıfın çıkarlarını o sınıfın bizatihi üyesi olanlar dile getirebilir ancak..

    Türkiye solu da bu gerçeği gözardı edip, mevcut star sistemine ucundan eklemlenip, egemenlerin iletişim formatını takip etmeye devam ederse, sisteme profesyonel yazar yetiştiren altyapı kulupleri olmanın ötesine geçemez..Dikkat edin vitrindeki en katıksız liberal yazarlar hep Cumhuriyet Ankara bürosu yetiştirmesidir..Son zamanlarda Cumhuriyetin bu işlevini Birgün devralmış görünüyor..Bunca yıllık yayın hayatında Birgün sol adına bir taban hareketlenmesi tetikleyebildi mi? Çıktığında sol hangi durumdaysa bugün de aynı durumda..Hatta daha geride..Birgün'ün bütün "başarısı" Taraf'a "genç yetenek" yetiştirmek oldu; Cemil Ertem vs gibiler..

    Oysa sol dediğimiz şey emekçiler için emekçiler tarafından yepyeni bir dünya tasarısı olduğu kadar yepyeni bir iletişim modeli tasarısı da değil midir? İstediği kadar sosyalist içerikte yazsınlar, mevcut bütün sol medya, Burjuva egemen iletişim modeli içinde kalmaktadaır..Egemen iletişim koordinatlarının kendisi rededilip, dışına çıkılmadıkça devrimci bir iletişim platformu yaratmak mümkün değildir..

    Neyse bu tartışma bana yeni bir yazı konusu verdi; "Postmodern Zamanların Sofistleri; Köşeciler."

    Umarım en kısa zamanda yazarım..

  • hasever
    avatar

    Önder,

    Yazıyı yazalı çok olmuş ama ben yeni okudum. Bu yüzden benim için "yeni" sayılır. (Bir arkadaşım, "okunmamış gazetenin günü geçmemiştir" derdi. Bu sözü buraya aktarmadan önce sanki doğru gibime geliyordu ama şimdi "saçma" durdu sanki; yoksa ben mi yanlış aktarıyorum!) Kaldı ki yazın “gazete” yüzeyselliğinden uzak zaten...

    Gazetecilik mesleğine olumlu-olumsuz özel bir ilgim olmamakla birlikte, üzerine düşünmüşlüğüm vardır. Güncelle uğraştıklarından olsa gerek hiç "derinlikli" olanına rastlamadım. Özellikle son dönemlerde "uzman" olarak piyasaya çıkanlar ve yaşı nispeten benim yaşıma yakın duranları artık izleyemiyorum.

    Derinlikten uzak olup bu kadar göz önünde olmak, gündem belirlemek ya da belirlenmiş gündemin mecrasını tayin etmek başka hiçbir mesleğe nasip olmayan bir ayrıcalık olsa gerek. Aslında işin kendi içinde bir tutarlılığı yok değil: Biraz debili olsan bu kadar "güncele" kapılmaz, gider başka bir iş yaparsın...

    Hatırlıyorum. İlk okuduğum "gazeteci" kitaplarından biri "Emret Komutanımdı" ikincisi ise "Tank sesiyle uyanmak" üçüncüsü, bir daha gazeteci kitabı okumamak... Hakikaten, o kalınlıkta bir kitap yazıp, o kadar sabun köpüğü kalabilmek nasıl bir marifet. Mehmet Ali Biran 32. Gün'ün TRT günlerinden bu yana sanki hep aynı cümleleri kuruyor...

    Memleketin “ateşli” gündemlere sahip olduğu şu günlerde, gazete ve tv’ler “köşe insanları”ndan geçilmiyor.

    (Biraz konu dışı olacak ama) Hele televizyon. Ya nasıl bir alettir bu böyle. O kutuda durup sevimli kalabilmiş bir tane allahın kulu olmaz mı (kendi adıma). Bir iki örneği var. Yılmaz Erdoğan, kişisel sempati duyduğum biri, artık televizyonda seyretmeye katlanamıyorum. Ya o ne öyle, ne zaman bu “gereksizliğe” (hala sempatim var yoksa başka bir kelime düşünüyordum) bir son verecek. Tiyatro televizyona kurban edilecek bir şey değildir Yılmaz, lütfen bitir şu programı. Ben zaplamaktan bıktım siz oynamaktan bıkmadınız. Müjde Ar sevdiğim bir tiptir NTV’de bir program yaptı artık bakamıyorum. Nuray Mert’e dair hiçbir “yorumum” yoktu arktık nefret derecesinde sevmiyorum. Ya allahınızı severseniz, bir kadın niye bu kadar “erkek” gibi olur...

    Gazetecilikten çıkmıştık. Kapanışı Ruşen Çakır’la yapayım... “Reha Muhtar’a bir gün ceza vermek gerekirse hazırladığı haber bültenlerini izletmek kafi” derdim. Şimdi aynısını Ruşen için düşünüyorum..

    Gazeteci-Kunatum fiziği örneğin tam damak tadıma uygun bir “buluş” olmuş, beynine sağlık...

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #2 Önder Kurt 24-09-2010 21:25
Hasan,

Gazeteciler bana yeni bir sınıf olarak çıkmış gibi görünüyor..Mera mımı anlatmak için abartılı bir genelleme yapıyorum tabii ki..Daha makul olmak için hadi burjuvazinin bir alt-kaltmanı haline geldi diyelim. Dolayısıyla bugün gazeteci, kapsamı biraz genişletirsek yazar olmak artık sınıf atlamaya tekabül eder. Benim için gazeteci/yazar olma hevesi çok büyük oranda sınıf atlama hevesidir.

Herhangi mecazi bir anlamda kullanmıyorum sınıfı; bildik son derece klasik anlamda gazeteci/yazar artık bağımsız bir sınıftır diyorum. Yani üretim süreci içinde karakteristik bir rolü olan, herhangi bir başka sınıfın değil kendisini kendine has çıkarlarını korumaya çalışan, yani bildik anlamda sınıfsal çıkarları olan bir toplumsal grup var artık karşımızda..

Türkiye'ye has görünüyor; en azından ben gazeticlerin birer "celebrity" / "şöhret" olduğu, birer rock-star gibi algılandığı ve bu denli vitrinde oldukları başka bir ülke bilmiyorum. Aksine İnternet'in muazzam yükselişi ile birlikte yurttaş-gazetec i, yurttaş-yazar karakterleri yaygınlaştı ve "büyük gazeteci", "büyük yazar" kültleri gerileme trendine girdi..Bütün dünyada egemen medya artık İnternet'tir ve adsız insanların bloglarıdır..

Peki Türkiye'nin böyle bir ucube çıkarmasının sebebi ne? Benim cevabım yine "kültür". Köşe yazıları, okumayan, düşünmesini bilmeyen, araştırmasını sevmeyen, "bir bilene sormayı" tercih eden bir kültürün dokusuna çok iyi uydu..Köşe yazıları bir anlamda "beyin için fast-food" işlevi görmeye başladı..

Bir Müzik yazarı, soyadı aklıma gelmedi bak, şu İdefix'in kurucusu Metin adlı zat, Kayahan hakkında o çok popüler olduğu zamanlarda şu saptamayı yapmıştı; Kayahan semirmiş şehirli orta sınıf için arabesk yapıyor..

Bu saptamanın önemi şu; semiren "şehirli" orta sınıfı arabesk dinlemeyi kendine yakıştıramıyor, ancak gerçek anlamda kaliteli müzik dinlemek için gereken zihinsel gelişime ve estetik algılayışa erişememiş..O yüzden özde aynı olan arabesk zevkini, estetik açıdan "meşru" bir form altında sürdürebiliyor..

Köşe yazıları bu toplumda zihin için benzer bir işlevi yerine getiriyor; 3-4 köşecinin söyledikleri üzerinden entellektüel bir faaliyet sürdürüldüğü yanılsaması yaşanabiliyor..

İş burda kalsaydı bizi ilgilendirmezdi ; insanı kahreden, solun da kendini bu egemen "entellektüel" tarz içinde varetmeye çalışması..

Şimdi tek bir veri dile getireceğim, başka lafa gerek yok;

Dikkat ettiniz mi bilmem, bu ülkede marxist teori adına yazılmış nerdeyse tek bir kitap yoktur..Metin Çulhaoğlu'nun 3.ciltlik devasa bir eseri vardır, ama önceki makalelerinin toplamıdır..Anc ak ben, içinde bulunulan durumu alıp üzerine marxist bir çözümlemede bulunan kitapları kastediyorum..B u anlamda verilmiş benim bildiğim bir tek Melih Pekdemir'in "Kral Çıplak" kitabı vardır..

Türkiye'de marxist sol, binde bilmem kaç oy aldığı için değil işte bu yüzden çok geridir..1980'e milat koyun, sonrasında ortaya çıkan gelişmeleri düşünün; İletişim devrimi, küreselleşme, kürsel ısınma/çölleşme , ulus-devletleri n gerilemesi, reel komunizmlerin çöküşü, "tarihin sonu" vs.vs.vs..Yani Marxismin kurucu babaları yaşıyor olsa, cilt cilt kitaplar yazdıracak gelişmeler..Dün yanın bilinen düzeni radikal dönüşümler geçirmiş, Türkiye solunun elindeki "teorik kaynaklar" ne? Bahsi geçen devasa gelişmelerin hiçbirini öngörmesi mümkün olmayan Mahir Çayan'ın, Kaypakkaya'nın, Kıvılcımlı'nın risaleleri..Gün ümüzde dinlerin yükselişte olduğu bir çağda esin almak için Kıvılcımlı diyorlar hala..

Sol adına kaleme alınan herşey "köşe yazarlığı" mentalitesi ile kaleme alınmıştır..Yaz arlarımız bazen şikayet eder; bir köşe yazısı sınırları içinde bu konuyu ele almak zor diye; alma o zaman..İletişim in bu kadar yaygınlaştığı bir ortamda niye kendi kendini köşe yazısı formatına hapsediyorsun?

Türkiye'de, İnternet iletişimini devrimci potansiyellerin i değerlendirmekt e bu kadar sefil düzeyde olmamız nedeniyledir ki, köşe yazarlığı bu kadar etkili oluyor..Bir başka ifadeyle, köşe yazarlığı, sol muhalefetin yeni zamanların iletişim formatına adapte olup kendisini aşamamasının semptomudur..Or tada tutarlı, teorik gözlükle dile getirilmiş ve hepsinden önemlisi bizzat üretim süreçleri içinde yer alan gerçek üreticiler tarafından ifade edilmiş fikirler olmadığı için, toplumsal meseleler üzerinde asalak bir varoluş sürdüren makaleci/oturum cu/uzman/"bir bilen" "sınıfı" peydahlandı..

Galiba Hippilerin bir sloganı vardı; 30 yaşının üzerindeki kimseye güvenmeyin; ya da bir başka versiyonu "içeri düşmemiş olana güvenmeyin".

Benim versiyonum da şu; üretim sürecinin yabancılaştırıc ı cenderesinde sıkışmış olmayanlara güvenmeyin..

Kapitalist korporasyonlar içince varoluş mücadelesi vermek zorunda olmayan, yazarak para kazanan insanlar, kapitalizmin gerçekten ne anlama geldiğini de bilmez, bilemez..Varolu şu buna imkan veremez..Üretim sürecinden kaynaklanan asli sorunsallarla değil, yüzeydeki görüngülerle uğraşırlar..

Sınıfın çıkarlarını o sınıfın bizatihi üyesi olanlar dile getirebilir ancak..

Türkiye solu da bu gerçeği gözardı edip, mevcut star sistemine ucundan eklemlenip, egemenlerin iletişim formatını takip etmeye devam ederse, sisteme profesyonel yazar yetiştiren altyapı kulupleri olmanın ötesine geçemez..Dikkat edin vitrindeki en katıksız liberal yazarlar hep Cumhuriyet Ankara bürosu yetiştirmesidir ..Son zamanlarda Cumhuriyetin bu işlevini Birgün devralmış görünüyor..Bunc a yıllık yayın hayatında Birgün sol adına bir taban hareketlenmesi tetikleyebildi mi? Çıktığında sol hangi durumdaysa bugün de aynı durumda..Hatta daha geride..Birgün' ün bütün "başarısı" Taraf'a "genç yetenek" yetiştirmek oldu; Cemil Ertem vs gibiler..

Oysa sol dediğimiz şey emekçiler için emekçiler tarafından yepyeni bir dünya tasarısı olduğu kadar yepyeni bir iletişim modeli tasarısı da değil midir? İstediği kadar sosyalist içerikte yazsınlar, mevcut bütün sol medya, Burjuva egemen iletişim modeli içinde kalmaktadaır..E gemen iletişim koordinatlarını n kendisi rededilip, dışına çıkılmadıkça devrimci bir iletişim platformu yaratmak mümkün değildir..

Neyse bu tartışma bana yeni bir yazı konusu verdi; "Postmodern Zamanların Sofistleri; Köşeciler."

Umarım en kısa zamanda yazarım..
Alıntı
 
 
0 #1 hasever 24-09-2010 12:43
Önder,

Yazıyı yazalı çok olmuş ama ben yeni okudum. Bu yüzden benim için "yeni" sayılır. (Bir arkadaşım, "okunmamış gazetenin günü geçmemiştir" derdi. Bu sözü buraya aktarmadan önce sanki doğru gibime geliyordu ama şimdi "saçma" durdu sanki; yoksa ben mi yanlış aktarıyorum!) Kaldı ki yazın “gazete” yüzeyselliğinde n uzak zaten...

Gazetecilik mesleğine olumlu-olumsuz özel bir ilgim olmamakla birlikte, üzerine düşünmüşlüğüm vardır. Güncelle uğraştıklarında n olsa gerek hiç "derinlikli" olanına rastlamadım. Özellikle son dönemlerde "uzman" olarak piyasaya çıkanlar ve yaşı nispeten benim yaşıma yakın duranları artık izleyemiyorum.

Derinlikten uzak olup bu kadar göz önünde olmak, gündem belirlemek ya da belirlenmiş gündemin mecrasını tayin etmek başka hiçbir mesleğe nasip olmayan bir ayrıcalık olsa gerek. Aslında işin kendi içinde bir tutarlılığı yok değil: Biraz debili olsan bu kadar "güncele" kapılmaz, gider başka bir iş yaparsın...

Hatırlıyorum. İlk okuduğum "gazeteci" kitaplarından biri "Emret Komutanımdı" ikincisi ise "Tank sesiyle uyanmak" üçüncüsü, bir daha gazeteci kitabı okumamak... Hakikaten, o kalınlıkta bir kitap yazıp, o kadar sabun köpüğü kalabilmek nasıl bir marifet. Mehmet Ali Biran 32. Gün'ün TRT günlerinden bu yana sanki hep aynı cümleleri kuruyor...

Memleketin “ateşli” gündemlere sahip olduğu şu günlerde, gazete ve tv’ler “köşe insanları”ndan geçilmiyor.

(Biraz konu dışı olacak ama) Hele televizyon. Ya nasıl bir alettir bu böyle. O kutuda durup sevimli kalabilmiş bir tane allahın kulu olmaz mı (kendi adıma). Bir iki örneği var. Yılmaz Erdoğan, kişisel sempati duyduğum biri, artık televizyonda seyretmeye katlanamıyorum. Ya o ne öyle, ne zaman bu “gereksizliğe” (hala sempatim var yoksa başka bir kelime düşünüyordum) bir son verecek. Tiyatro televizyona kurban edilecek bir şey değildir Yılmaz, lütfen bitir şu programı. Ben zaplamaktan bıktım siz oynamaktan bıkmadınız. Müjde Ar sevdiğim bir tiptir NTV’de bir program yaptı artık bakamıyorum. Nuray Mert’e dair hiçbir “yorumum” yoktu arktık nefret derecesinde sevmiyorum. Ya allahınızı severseniz, bir kadın niye bu kadar “erkek” gibi olur...

Gazetecilikten çıkmıştık. Kapanışı Ruşen Çakır’la yapayım... “Reha Muhtar’a bir gün ceza vermek gerekirse hazırladığı haber bültenlerini izletmek kafi” derdim. Şimdi aynısını Ruşen için düşünüyorum..

Gazeteci-Kunatum fiziği örneğin tam damak tadıma uygun bir “buluş” olmuş, beynine sağlık...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile