Tarihin Garip Bir İronisi Popüler
“Kürt sorununun” son zamanlarda içine girdiği süreç oldukça dikkat çekici ve sanki önceki dönemden belli bir kopma yaşıyoruz.
Bu yönelimi kabaca şu şekilde özetleyebiliriz sanırım: Son bir yıldır AKP’nin üzerinde yükseldiği ana sosyal dinamik olan cemaat(lerin koalisyonunun) ilişkilerinin Güney Doğu’ya yönelik artan bir ilgisi var. Bu bölgede uzun tarihsel süreçlere dayanan klasik cemaat ilişkileri zaten bulunmaktadır; yeni olan, AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana artarak uyguladığı ve “cemaat yardımlaşmacılığı” gibi bir isimle tanımlayabileceğimiz “faaliyet ağının” bölgeye kaydırılmasıdır. Ekonomide katı bir neo-liberal zihniyete sahip olan AKP’nin, sosyal devlet uygulamalarının yerine fiilen cemaatler üzerinden ve “hayırseverlik” temelli bir sosyal dayanışma ağından yararlandığı bilinmektedir. Bu, cemaatler tarafından belirli koşul ve ölçütlere dayalı bir seçimle belirlenme esasına göre işleyen ve “yardıma muhtaç kitlelerin” muhtaç olarak var olmalarının devamını güvence altına alan “dayanışma sistemi”, ülkenin hemen her yerinde kendi mantığı içinde başarıyla yürütülmekte ve AKP’nin tek parti olarak sürdürdüğü iktidarına da önemli bir katkıda bulunmaktadır. AKP’nin coğrafi olarak görece zayıf olduğu ve öteki düzen partilerinin de hemen hiçbirinin esamisinin okunmadığı yegane bölge Güney Doğu’dur ve Güney Doğu’daki muhalefeti oluşturan güç de adıyla sanıyla bellidir. Cemaatlerin “sosyal faaliyetlerinin” bölgeye kaydırılmasıyla başlatılıp, Erdoğan’ın yaklaşık bir yıldır tekrarlaya geldiği ve bölgedeki tüm önemli belediyeleri kazanmak istedikleri yönünde yaptığı israrlı vurgu da, aslında bölgedeki asli muhalefet odağını cepheden karşıya almaya yöneliktir.
AKP’nin Güney Doğu’yu “düşürmek” için başlattığı kampanyada yalnız olduğunu düşünmek gerçekçi olmaz. Hiç kuşku yok ki, bu faaliyet askeri bürokrasinin açık/kapalı desteği ve onayı ile sürmekte ya da en azından bu faaliyete yönelik bir muhalefet bu cepheden gelmemektedir. Bu kampanyaya muhalif olması kuvvetle muhtemel bazı askeri ve sivil unsurlar da Ergenekon Operasyonu süreci içinde etkisiz hale getirilmiş olabilirler. Herhangi bir komplo teorisine mahal vermeden belirtilmeli ki, “Ergenekon Operasyonu” esas olarak böyle bir Güney Doğu projesinin uygulanabilmesi için yürütülmekte değildir; ancak bu operasyon birikmiş birçok çelişkinin oluşturduğu yumağın tam da merkezinde yer alması nedeniyle, herhangi bir stratejik – taktik eylemde ister istemez bu alana girilmektedir.
Unutulmaması gereken tamamlayıcı öğelerden biri de, muhtemelen, Kuzey Irak Kürt Yönetimi ile doğrudan kurulacak ilişki/iletişimin niteliği olacaktır. Son aylarda su yüzünde devam eden diplomatik trafik, Irak Kürt Yönetiminin Türkiye’deki Kürtleri AKP’ye destek olmaya çağırması dikkate değerdir. Barzani’nin Nakşi kimliği ile AKP’deki paralel omurga, bazı süreçlerin kısalmasını sağlayıcı nitelikte olabilir. Çerçevenin asıl tamamlayıcısı da, yine muhtemelen, ABD’nin, konunun bütün muktedir taraflarını bir araya getirip yeni bir denklemi masanın üzerine koymuş olmasıdır. Bu yeni denklemde PKK’nın yerinin olmadığını söyleyebilir ve bu hareketin tasfiyesinin önümüzdeki ayların başlıca konusu olacağını öne sürebiliriz. DTP’nin şehirlerde neredeyse aniden başlattığı direniş hareketinin ana motivasyonunun, bu tasfiye hareketine karşı can havliyle karşı koyma güdüsü olduğu söylenebilir. DTP, neredeyse kurulduğu günden bu yana ilk kez, kendisi ile PKK arasındaki mesafeyi minimuma indirmiş ve Öcalan’ın şahsında temsil edilen ne varsa savunma pozisyonuna geçmiştir. Bu aynı zamanda, hala kör topal varlığını sürdüren sosyalist sol ve her türden demokratik muhalefet ile de mesafenin maksimuma çıkarılma kararıdır, bütün politik varlığını Kürt hareketine destek olmaya endekslemiş bazı grupları katmadan tabi ki.
Son günlerde ana akım medyanın önde gelen isimlerini (başta E. Özkök, T. Akyol, S. Turgut olmak üzere) okuduğumuzda, Kürt Sorunu konusunda Başbakan Erdoğan’a başka hiçbir alanda verilmediği kadar destek verilip belediye seçimlerinde AKP’nin kazanması temenni edilmekte ve DTP’ye yönelik yapılan eleştiriler katılaştırılmaktadır. Bellidir ki anormal bir karar değişikliği olmadığı sürece, Kürt Sorunu, gerekli askeri tedbirlerden vazgeçmemek koşuluyla, sivil alanda cemaatler üzerinden AKP’ye havale edilmekte ve bölgenin ülkeye entegrasyonu ya da Kuzey Irak’a çıkışı konusunda alternatif bir politikaya geçilmektedir. Büyük şehirli orta sınıfların omurgasını oluşturan milliyetçi – laik kitlenin, görünür olması oranında rahatsızlık duyduğu “bölücü” faaliyetin bastırılmasında “irticadan” yararlanılmasından büyük bir antipati duyması beklenmemelidir. Görüş alanına girmediği müddetçe, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı şehirlerdeki cemaat – tarikat yapılanmaları ile şu ana kadar bir problem yaşamayan bu kitleyi asıl rahatsız edebilecek olan, büyük şehirlerde yaşayan Kürt nüfusu içinde belli bir etkide bulunabilecek PKK faaliyetidir. Başbakan’ın son günlerde dile getirdiği “vatandaşın gereken durumlarda kendini savunabileceğine” yönelik yaptığı çağrı, eğer bir dil sürçmesi değilse, ufak tefek bazı çatışma ve kargaşanın büyük şehirlerde de göze alındığını ortaya koymaktadır. Oluşabilecek patırtının da esas olarak ateşli milliyetçi "under class" Türk kitlesiyle, simetrik özelliklere sahip Kürtler arasında yaşanabileceği; ne "Beyaz" ne de "Ak" Türklerin bu mevzulara, çok mecbur kalmadıkça dahil olmayacağı öngörülebilir.
Çerçevesini çizmeye çalıştığımız bu sürecin ne oranda gerçekleşebileceği, barındırdığı gerilimler ve doğurabileceği yeni sonuçlar ise komplo teorisi ve politik kurmacanın alanına girer. Ancak, bitirirken şunu da vurgulayalım ki, kurulduğu günden bu yana Cumhuriyet’in en büyük düşmanlardan birisi olarak görülen Kürtçülüğün “halledilmesinin”, diğer büyük düşman olan İslamcılığa havale edilmesi, tarihin Türkiye Cumhuriyeti’ne 85. yaş günü hediyesi olarak görülebilir. İronik ve belirsizlikler doğurabilecek bir hediyedir bu kuşkusuz.
Üye eleştirileri
-
2008-11-25 14:29:37 |Publisher| annakarenin
-
2008-11-07 09:35:13 |Administrator| AliOsman

Güçlü'nün tespitlerine destek olarak, son zamanlarda öncelikli olarak AKP çevresinin daha sonra da askerlerin dahil olduğu, PKK eleştirilirken kullanılan, 'Halen Soğuk Savaş taktikleri uyguluyorlar' ve yine PKK için 'Marksit bir Örgüt' tesbitleri bölge için düşünlen İslamlaştırma politikaların parçası olarak görülebilir. Bu söylemleri, Barzani'ye sarı ışık yakılırken, muhafazar Kürt tabanına da, 'Bunlar sol-soyalist-Marksist bunlardan uzak' durun mesajı olarak okuyorum. Melih Pekdemir'in de ifade ettiği şekliyle 'İnsanları ezersen kendilerine dayanak ararlar (PKK), onu da kaldırmaya çalışırsan başkasını bulurlar ( İslam)', yaklaşıma katılıyorum. Lakin Melih Pekdemir burada bu tehlikenin altını çiziyor ama Güçlü'nün de gayet ifade ettiği gibi mevzu bu kadar safiyene değil. Bu politikalar, belki konjektürel ama, bilinçli uygulandığına ilişkin ipuclarını hemen heryerde görebiliriz.
-
2008-11-06 08:02:26 |SAdministrator| onder

Olayın muhtemel dinamiklerini gayet makul gelen bir şekilde çözümlemişsin Güçlü.
Benim altını çizmek istediğim satırlar şu;Alýntý:
Bu aynı zamanda, hala kör topal varlığını sürdüren sosyalist sol ve her türden demokratik muhalefet ile de mesafenin maksimuma çıkarılma kararıdır, bütün politik varlığını Kürt hareketine destek olmaya endekslemiş bazı grupları katmadan tabi ki.
Türkiye sosyalist solunun DTP ve PKK hareketine artık koşulsuz mesafe koyması taraftarıyım.
Bugün kürt olmayan Türkiye nüfusunun bu hareketlerle ilintilendirdiği herhangi politik bir girişime zerre kadar itibar edebileceğine inanmıyorum. Ağızlarıyla kuş tutsalar mümkün değildir bu..
Ufuk Uras hareketi öylesine çelişkili bir durumdaki. Hem Taraf çizgisine benzer söylemler kullanarak halka şirin görünmeye çalışıyor hem de o aynı halkın ezici bir çoğunluğunun asla affetmeyeceği bir şekilde DTP'ya yakın duran bir profil çiziyor.
-
2008-11-06 05:16:38 |Publisher| Fantom
-
2008-11-06 06:20:06 |Administrator| guclu

Bence tren çoktan kaçtı bu konuda. Sosyalist sol malesef bu meseleye başından beri sağlıklı bir mesafeyle yaklaşmadı ve gerçekten barış ve eşit haklar temelinde toplumu etkileyebilecek bir faaliyet yürütül(e)medi. Uzun süre Kürt hareketine solculuk adına tabi olundu; son on yılda da olabildince uzaklaşıldı. Optimal bir mesafe asla bırakılamadı.
"Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı" çerçevesinden söze giren her yaklaşım, öz itibarıyla burjuva nitelikli bu argümanın gönderimde bulunduğu anlam dünyasını yeniden yeniden üretti. Bir ulusun, devlet biçiminde örgütlenmesinin zorunlu olup olmadığı sorunsallaştırılmadı; hatta ulusların varlığı bile pek sorgulanmadı. Lenin'in 1917 sonrasında gayet pratik ve pragmatik nedenlerle benimsediği "UKKTH" ilkesi sanki sosyalizmin temeli, özü, esasıymış gibi kabullenildi. Kürt hareketi de başlangıçta birlikte olduğu Türk sosyalistlerinden azımsanmayacak bir kibirle koptu ve yapıcı bir tarz izlemedi.
Kürt Hareketi, bugün, aslında Kürt Hareketi bile değil; Öcalan'ın itibarını koruma ve kurtarma hareketi. Tabir-i caizse otuz sene önceki "Apocular" sıfatını haiz bir nitelikte. Bu bile aslında ciddi bir geri dönüş anlamı taşıyor. Kemalistlerin Atatürk tapınısıyla çok aşırı bir benzerlik taşıdığını da ekleyeyim.
Kişisel olarak, şu anki pozisyonunda bulunan Kürt hareketine ne oyla ne de herhangi bir biçimde destek olmam, olamam. Bunu sosyalist olmaya yakıştıramam.
Yorumlar
Benim zaten bu yerel seçim öncesi iyice kafam karıştı.
Faşizmin adresini MHP bilirdik, o değişti, ya sev ya terket sloganı cemmaatçilerin ağzına sakız oldu. Çarşafın memleketi AKP idi, CHP "ne olursan ol, gel" nev'inden söylemlerle, tam da kendi tabanına zıt bir çizgide ilerliyor. MHP, birdenbire alevilerin haklarından bahsetmeye başladı. DTP, şu meşhur Ahmet Türk söylemi "demokrasi, uzlaşı, diyalog" söyleminden vazgeçip, aba altından-üstünd en,...neyse sopa göstermeye başladı. Seyreyliyorum komediyi. Ey, oy... sen nelere kadirsin...
Benim altını çizmek istediğim satırlar şu;
Alıntı:
Türkiye sosyalist solunun DTP ve PKK hareketine artık koşulsuz mesafe koyması taraftarıyım.
Bu aynı zamanda, hala kör topal varlığını sürdüren sosyalist sol ve her türden demokratik muhalefet ile de mesafenin maksimuma çıkarılma kararıdır, bütün politik varlığını Kürt hareketine destek olmaya endekslemiş bazı grupları katmadan tabi ki.
Bugün kürt olmayan Türkiye nüfusunun bu hareketlerle ilintilendirdiğ i herhangi politik bir girişime zerre kadar itibar edebileceğine inanmıyorum. Ağızlarıyla kuş tutsalar mümkün değildir bu..
Ufuk Uras hareketi öylesine çelişkili bir durumdaki. Hem Taraf çizgisine benzer söylemler kullanarak halka şirin görünmeye çalışıyor hem de o aynı halkın ezici bir çoğunluğunun asla affetmeyeceği bir şekilde DTP'ya yakın duran bir profil çiziyor.
"Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı" çerçevesinden söze giren her yaklaşım, öz itibarıyla burjuva nitelikli bu argümanın gönderimde bulunduğu anlam dünyasını yeniden yeniden üretti. Bir ulusun, devlet biçiminde örgütlenmesinin zorunlu olup olmadığı sorunsallaştırı lmadı; hatta ulusların varlığı bile pek sorgulanmadı. Lenin'in 1917 sonrasında gayet pratik ve pragmatik nedenlerle benimsediği "UKKTH" ilkesi sanki sosyalizmin temeli, özü, esasıymış gibi kabullenildi. Kürt hareketi de başlangıçta birlikte olduğu Türk sosyalistlerind en azımsanmayacak bir kibirle koptu ve yapıcı bir tarz izlemedi.
Kürt Hareketi, bugün, aslında Kürt Hareketi bile değil; Öcalan'ın itibarını koruma ve kurtarma hareketi. Tabir-i caizse otuz sene önceki "Apocular" sıfatını haiz bir nitelikte. Bu bile aslında ciddi bir geri dönüş anlamı taşıyor. Kemalistlerin Atatürk tapınısıyla çok aşırı bir benzerlik taşıdığını da ekleyeyim.
Kişisel olarak, şu anki pozisyonunda bulunan Kürt hareketine ne oyla ne de herhangi bir biçimde destek olmam, olamam. Bunu sosyalist olmaya yakıştıramam.

Güçlü, bana da çok yerinde gelen tespitler yapmışsın... Bu arada TSK nın son zamanlarda AKP ile hiç "kapışmaması" , Ergenekon sanığı paşaları bir kez ziyaret ettikten sonra, bir daha etliye sütlüye bulaşmamaları, " DTP nin karşısındaki en güçlü aday " olarak gördükleri AKP nin olası başarısına ket vurmama eğilimde olduklarını gösteriyor.
Benim zaten bu yerel seçim öncesi iyice kafam karıştı. :-) Faşizmin adresini MHP bilirdik, o değişti, ya sev ya terket sloganı cemmaatçilerin ağzına sakız oldu. Çarşafın memleketi AKP idi, CHP "ne olursan ol, gel" nev'inden söylemlerle, tam da kendi tabanına zıt bir çizgide ilerliyor. MHP, birdenbire alevilerin haklarından bahsetmeye başladı. DTP, şu meşhur Ahmet Türk söylemi "demokrasi, uzlaşı, diyalog" söyleminden vazgeçip, aba altından-üstünden,...neyse sopa göstermeye başladı.
Seyreyliyorum komediyi. Ey, oy... sen nelere kadirsin...