AB Garantörlüğünde Demokrasi Popüler
Makale
1970 ve 80'lerde, gerek Latin Amerika, gerek Afrika, gerekse Yunanistan ve Türkiye gibi Avrupa Ülkeleri'nde ABD kaynaklı askeri darbeler yaşandı. Rotadan çıkmış veya çıkmak üzere olan ülkelere bu darbeler ile ‘ayar’ veriliyordu. Ardından gelen baskı ve yıldırma süreçleri ise tüm bu ülkelerde, neredeyse, karbon kopya denebilecek düzeyde yaşandı.
Sovyetlerin dağılma süreci ile beraber dünyada hemen her şeyin değişmeye başlamasından, darbeler de nasibini aldı. Gelişen internet -televizyon teknolojileri, özelleştirmeler ile beraber devletin toplumsal yaşamdaki rolü azalmaya başladı. Ve oluşan bu boşluk ‘özgürlükçü demokrasi’ (ÖD) rüzgarı ile dolduruldu. Buradaki temel itiraz, internet-TV teknolojilerine ya da ÖD’nin kendisine değil, bu araçların ve kavramların hangi amaçla kullanılıyor olmasınadır. Neo-Liberalizm, demokrasi-özgürlükler-serbest piyasa ekonomisi üçgeninde bir ideolojik yapılanma oluşturdu. Bu kavramların hepsine solun yüklediği anlamlar ile neo-liberallerin yükledikleri arasında çok ciddi ve ideolojik düzeyde farklılıkların olması tabiki kaçınılmaz bir gerçektir. İlk kavram olan demokrasinin Avrupa ölçeğindeki garantörü, AB olarak karşımıza çıktı. 1990’ların başlarında bağımsızlıklarını kazanan eski Doğu Blok'u ülkeleri ile AB görüşmeleri 1995 sonrasında alel-acele başlatıldı. Rusya’nın ekonomik anlamda güçlenmeden can-hıraş bir şekilde başta Polonya, Romanya, Bulgaristan olmak üzere Çek Cumhuriyet, Macaristan AB şemsiyesi altına alındı. Böylelikle bu ülkelerdeki ‘demokrasi’ AB tarafından garanti edilmiş oldu. Başka bir deyişle, neo-liberal politikalar, ‘demokrasi’ katalizörü ile bu coğrafyada çok rahat uygulanmaya başlamış oldu. Olay sadece ekonomik politikalar düzeyinde kalmadı elbette. NATO’nun sürece dahil edilmesi ile askeri bir hal de aldı. Yine gayet acele sayılabilecek bir şekilde, Polonya’ya füze rampaları yerleştirilme kararı alındı. Bu füzelerin yönünün doğuya, Rusya’ya doğru olduğunun altını çizmeye sanırım ihtiyaç yoktur. AB çatısına alınma sırası Ukrayna ve Gürcistan’a geldiğinde, petrol fiyatlarının yükselmesi ve devletin dağılan kurumsallığını asgari ölçekte toparlayan Rusya; AB-ABD-NATO üçgeninin tabiri caizse ‘gazına gelen’ tahtadaki piyon Gürcistan’ın hamlesini de fırsat bilerek sürece müdahale etti. Bu iş böyle gidemez mesajını verdi. Hem Ukrayna ve hem Gürcistan, hem de Tacikistan’da ‘Turuncu Devrimler’ yaparak bölgedeki gücünü arttırtan ABD, Rusya’yı evinde sıkıştırmaya devam edecek gibi görünüyor. Ama Rusya, ABD-AB gibi elinde ‘demokrasi’ kozu olmayınca 1970-80’lerde yapılan tarza dönüş yapıp, tanklar ve toplar ile satranç tahtasındaki elini güçlendirmeye çalışıyor. Rusya, elindeki koz eksikliğini ekonomik bazı yaptırımlar uygulayarak kapatmaya çalışıyor. Geçen kış Ukrayna’ya doğalgazı kesmesi sonucu Ukraynalılar’ın nasıl zor bir kış geçirdiklerini herkes hatırlayacaktır. Rusların bölgedeki başka bir avantajı da çevre ülkelerinin demografik öğeler. Hemen hepsinde, %10 ile % 30 arasında Rus kökenli vatandaşlar yaşıyor. Ve bunların ekonomi içindeki yerleri de azımsanmayacak durumda. Özellikle Ukrayna’nın kuzey bölgesi, yani ülke nufusunu neredeyse üçde biri Rusya yanlısı. Rusya’nın verdiği mesaj gayet net : Bu ülkeler dünya üzerinde kaldığı sürece, onlar gidici, biz kalıcıyız ve ciddi bir gücüz. Turuncu Devrim’in bir uzantısı sayılabilecek Ergenekon vakası da son günlerde memleketimiz gündemini kaplamış durumda. 3. dünya ülkelerindeki ulusal ve ‘ülke çıkarları’ yaklaşımı, her yıl büyümek zorunda olan uluslararası şirketler için önemli bir sorun haline gelmeye başladı. Bölge coğrafyasında önemli aktörlerden olan Türkiye’deki Ulusal Odaklar, gerek silah zoru, gerek bazı ülkeleri büyük (özellikle askeri) ihalelere sokmayarak, gerek boykotlarla, gerekse yasal değişimleri aksatarak baş ağrıtır hale gelmişti. Ve bu grubun bir an önce tasviyesi gerekiyordu. Ordunun siyasetteki gücü ortadayken, Ergenekon süreci boyunca nerdeyse sessiz kalması, büyük operasyonun arkasında AKP-MIT değil, ABD-CIA olduğunun altını çiziyor. Ergenekon süreci bir tasviye sürecidir. Yani varolan kadroların kapsamdışı bırakılması ... Çünkü ne Ergenekon kendiliğinden bu kadar derin ve karmaşık bir şekilde örgütlenebilir, ne de ülkenin silahlı güçleri bu müdahaleye sessiz kalabilirdi. Şurası gayet açık ki bu kadar sessizliğin arkasında, en üst kademe yöneticisine kadar tüm askeri erkan hakkında çok ciddi dosyaların mevcut olmasının yattığı artık su götürmez bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor . Kim kafasını kaldırırsa ipliği pazara çıkacak gibi görünüyor. İşte bu sebeplerden dolayı ,son günlerde özellikle sol içerisinde yaşadığımız ‘demokrasi’ ve darbe karşıtlığı talepleri için daha dikkatli bir söylem tutturmamız gerekiyor. Dün Susurluk’da sokağa dökülen sol, büyük neo-liberal fotoğrafta bir aktör olmak istemediği için Ergenekon mevzusunda daha akliselim davranmaya çalışıyor. Bu tasviye elbetteki solun da işine yarayacaktır. Ama nasıl ve kimin için demokrasi sorularına cevap vermeden, solun temel belirleyenlerinden olan anti-kapitalist duruşun altı çizilmeden, bu işlere karga tulumba atlanamaz. Özellikle Liberal Sol tarafından, Mevlanaya da öykünerek, söylenen ‘demokrasi için kim olursan ol, gel’ ifadesi bizi puslu havalarda pusulasızlaştırır.
Üye eleştirileri
-
2008-09-01 08:17:58 |Administrator| AliOsman
-
2008-09-02 05:52:50 |Administrator| AliOsman

Mesajım yarım kalmış :Her batılı devlet, yılık % 10 civarında büyüme öngürülen Rusya'dan payını almak için telaş içinde... 2012, 2015 satış öngörüleri çoktan yapıldı. Kuzey Amerika ve Batı Avrupa'da görünen bir büyüme beklentisi yok. Haliyle Tüm batı umutlarını Hindistan, Çin ve Rusya'ya çevirmiş durumda... Cheyney'in Rusya'ya sert çıkışlarının arkasının gelmesi (en azından bu sertlikte) çok zor bence. Tüm kozlar ABD-NATO-AB'de değil. Ama Rusya elindekilerini iyi kullanabilir mi ? Onu zaman gösterecek. 1970'lere kadar dünyanın süper güçlerinden biri olması ve dünya siyasetine yön verme konusundaki tecrübeleri dikkate alınırsa, önümüzdeki günler satranç oyunlarına gebe gibi görünüyor... Rusya oyunu bırakamaz. Çünkü kendi evine oynuyor. İleride atacağını düşünerek, bir kaç gol yer mi ? bilemem. Ama benim Rusya için tahminim, katı defans-kontraatak futbolu...
-
2008-08-27 09:25:26 |SAdministrator| onder

Gürcistan krizi ile Rusya yeniden sahnede güçlü bir şekilde yerini alıyor gibi görünüyor. Yarın, 28 ağustos'da da Tacikistan'da Şangay birliğini topluyormuş. Rusya bayağı kararlı çıktı be. İşin ilginç tarafı, ana akım gazetelerde konuyla ilgili yapılan haberlerde yorumcuların şaşırtıcı bir şekilde Rusya sempatisi seziliyor..
Şöyle naif bir karşılaştırma bile bizde Taraf'ın temsil ettiği "demokrasi kampı" ile "totaliter" kamp arasındaki karşılaştırma bir fikir verir bence;
Demokrasi kampında kimler var; Sarkozy, Merkel, Saakaşvili, Bush, Yuşenko, yeminli sosyalizm düşmanı Polonya, Baltık ülkeleri..Demokrasiyi bunlar temsil ediyorsa ne demeli bilmem ki..
-
2008-08-26 01:11:35 |Administrator| guclu

Soyut bir demokrasi talebi, artık Sol'un gündeminden çıkmak zorunda. 1980 sonrası gerileme koşullarında açık faşizm düpedüzken, Sol'un ana gövdesi demokrasi mücadelesini merkeze koydu. Yanlış değildi ama eksikti. Demokrasiyi askıya alanlar ABD hegemonyası ve kapitalistlerdi. Demokrasi mücadelesi ancak ve ancak anti-kapitalist bir icerikle doldurulabilirse anlam kazanabilirdi ama malesef dolaşıma giren ve o dönemde "sivil toplumcu" olarak adlandırılan düşünce sistematiği, politik olarak yenilmiş olan sosyalist hareketin ideolojik koordinatlarını da büyük ölçüde zayıflattı. 2008 yılına geldiğimizde ise demokrasiden öteye bir hedef ve demokratlıktan gayrı bir kimlik savunamayacak kadar sağa kaymış bir solcu kitlesi ortaya çıktı. Sözünü ettğim demokrasi ise bildiğimiz, "şekli demokrasi", yani çok partili ve seçimlerle hiçbir şeyin değiştirilmesinin mümkün olmadığı defalarca kanıtlanmış "parlamenter demokrasi". Demokrat kisi ise bunu savunan zat-ı muhterem. Bu türden bir demokratlığın olmazsa olmaz içeriği ise "askeri vesayete karşı olmakla" kuvvetlendirilir. Böyle demokrasiyi kurmak ise ancak AB'ye girerek veya "AB reformları" adı verilen neoliberal müktesabatı kabul etmekle mümkün. AB bürokratları ise baş müttefik doğal olarak.
AB'yi savunmak mümkündür; bunu sosyalist hareketin stratejik ve taktik gereklilikleri içinde savunmak da mümkündür. Askeri vesayetin her türlüsüne karşı olmak da yanlış değildir. Problemli olan, solculuğu AB destekçiliğine ve demokratlığın dar sınırlarına indirgemektir. Sol, kendisini AB ile sınırlı tutamayacak kadar geniş bir idealler manzumesine sahip çıkmalıdır.
Yorumlar
Şöyle naif bir karşılaştırma bile bizde Taraf'ın temsil ettiği "demokrasi kampı" ile "totaliter" kamp arasındaki karşılaştırma bir fikir verir bence;
Demokrasi kampında kimler var; Sarkozy, Merkel, Saakaşvili, Bush, Yuşenko, yeminli sosyalizm düşmanı Polonya, Baltık ülkeleri..Demok rasiyi bunlar temsil ediyorsa ne demeli bilmem ki..
AB'yi savunmak mümkündür; bunu sosyalist hareketin stratejik ve taktik gereklilikleri içinde savunmak da mümkündür. Askeri vesayetin her türlüsüne karşı olmak da yanlış değildir. Problemli olan, solculuğu AB destekçiliğine ve demokratlığın dar sınırlarına indirgemektir. Sol, kendisini AB ile sınırlı tutamayacak kadar geniş bir idealler manzumesine sahip çıkmalıdır.

Rusya, Türkiye'den ( ve diğer malum ülkelerden) gelen malları gümrüklerde bekletmeye başladı. Yok sayım yapacağız, yok evrakları inceliyoruz, yok laboratuar sonuçları bekleniyor... Bölgenin liderliğine oynamak, fikren güzel ve milliyetçilerin-antiemperyalistlerin gururlarını okşayıcı tarafının da olduğu kesin. Ama iş devlet yönetimine gelince böyle çuvallatırlar adamı. Rusya, Türkiye ve diğer ülkerlere 'ayar' vermeye başladı. Türkiyenin toplam ihracatı 4 milyar dolar. Bu rakam Almanya ve Fransa için ihmal edilebilir olabilir. Ama Türkiye için hayati önem taşıyor. Rusya işi bir adım daha ileri götürüp, hukukunun olduğu ülkelere, 'sizler de zorluk çıkartmaya başlayın derse' bak o zaman işin rewngi çok değişebilir. Dünya kadar batılı firma, Rusya'ya yatırım yapıyor ya da niyetinde... Buradaki temel dert yıllık 10