"Kirli Beyaz" Yakalı Kalabilmek Popüler
Makale
İnsan için “ifade etmenin” asıl anlamı, genetik olarak taşıdığı ve sonradan geliştirdiği vasıflarını(yeteneklerini) baskı altında kalmadan uygulayabilmesidir. Bu eylemlilik, başlangıçta doğayla bütünlük içerisinde hareket eden ilkel insan için söz konusu değildi; zira henüz sosyalleşmemiş ve bilinci yeterince gelişmemiş olduğundan, “ifade” kavramının ötesinde, fiziksel ihtiyaçlarının görülmesi esastı.
Modern döneme ait insanın psişik ve sosyal ihtiyaçları dediğimiz de ise; normal koşullarda tanımlanmış birçok ifade biçimi olmasına karşın, çoğunluk için sadece “dayatılan”, ya da -birey tarafından geliştirilmiş özgün alternatifleri olmadığı için- “koşulsuz kabul edilen” suni ifade biçimlerinden söz edebiliyoruz. Düşünsel bir sıçramanın ötesinde kaotik bir değişimi öngören bu olgu, kümülatifte günümüz toplumunu onarılması güç çıkmazlarla karşı karşıya bırakacak bir etkiye sahiptir.
Günün büyük kısmını mesai kültürünün gereklerine bağlı olarak ofis ortamında geçirenler için sorun, tek taraflı baskının hüküm sürdüğü “patolojik” koşullar içerisinde giderek kronikleşmekte, ve kendi doğasına yabancılaşma sürecine giren insanı geri dönüşü imkansız şekilde biçimlendirmektedir. Ruhsal bütünlüğün yegane koruyucusu olan doğal ve özgün ifade biçimlerinin aktif kılınamaması nedeniyle bireyin yaşadığı psikolojik travma bir kenara, baskı ortamında doğrudan maruz kaldığı, ruhsal bütünlüğünü parçalayan ikincil bir müdahale söz konusudur. Sorunu kısa vadede köklü yöntemlerle çözmek güç olduğundan, bireylerin kişisel olarak geliştirdikleri korunma yöntemleri önem kazanmaktadır. Farkında olarak ya da olmadan yaşadığımız psikolojik travmanın temel nedeni olan patolojik işyeri atmosferini ve bu atmosferin yaratıcılarını, içsel olarak geliştirip duruma kontrollü şekilde uyguladığımız zihinsel baskı araçlarıyla etkisiz kılmanın hafife alınamayacak bir yöntem olduğu kanısındayım ki psikoloji literatüründeki mevcut savunma mekanizmalarından biriyle bağlantısını kurmakta mümkün. Söz konusu baskı araçları ilk çağrıştırdığı anlamının dışında paradoks bir durum içerip aslında içe dönüktür ve maruz kaldığımız saldırıları ve algılama sistemimize temas eden olumsuz etkileri soğuran bir yapıya(beceriye) sahiptir. Peki bu korunma mekanizmasını besleyen ya da istenildiğinde harekete geçiren enerji nereden ve nasıl sağlanır? Oldukça basit: “Patolojik” diye nitelendirdiğimiz atmosferin dışından; hayatı tüm parametreleriyle kavrayıp olabildiğince çözümlemeye çalışarak. İnsanın kendi varoluş yolculuğuna gecikmeyle çıkması gibi bir şey; farkındayım. O yüzden pek az “cesur” kişi için “kökten” çözüm üretebilecek bir yöntemin belki de ilk basamağı bu.
Ünlü Çek yazar Franz Kafka “Dönüşüm” adlı kitabında pazarlamacılık yapan kitap kahramanının bir sabah “böceğe” dönüşmüş olarak uyanmasını, patronu dahil ev halkının kahramana bakış açılarının nasıl değiştiğini anlatır. Herkes iğrenmektedir ondan. Hem patronuna hem de ailesine artık para kazandıramayacağından bir hiçtir aynı zamanda. İnsansal özelliklerini zamanla yitirip tamamen kendine yabancılaşması ve hayvani bir görüntüyle metaforikleşmesidir olup biten. İşte biz de Kafka’ nın kitabında söz ettiği dönüşümün aksi ekseninde bir savunma taktiği kurma şansına sahibiz. Kitapta tanımlanan dönüşümün geliştiği zemin, hayatlarını çıkar dengeleri üzerine kuran insanlar tarafından belirlenmektedir. Dolayısıyla, böcekleşme riski taşıyan “bizlerin” oluşturacağı içsel "pan-zemin" ve tarafımızca geliştirilecek belirleyicilik yetisi “tersine dönüşüm” için gerekli ön-koşullardır, güvenli ve baskın ilişki sürecinin temel unsurlarıdır. Bu kapsam içinde “gerilim” yaratıcılarının “böcekleşmesi” kaçınılmazdır.
Sorunun çözümünde “bıçağın sırtı”, bilincin ulaştığı “inisiyatif dışı devinim” ya da “refleks tavır” noktasıdır ki yeterince kontrollü uygulanmaması durumunda baskı uygulayanların çok daha olumsuz ve radikal müdahaleler üretmesine neden olur ve bireyi ortamı terk etmekle karşı karşıya bırakabilir. Burada şu vurguyu özellikle yapmak gerekiyor: Çözümü, “ortamdaki baskı unsurlarına rağmen özellikle ve öncelikle ruhsal bütünlüğü koruyabilme ve doğal kişilik uzantılarının, yetenek ve vasıfların körleşmelerine karşı direnç” ekseninde tanımladığımız için “devamlılık amaçlı pragmatik değerlendirme” yanlışına düşmemeliyiz. Aksi takdirde yersiz polemiklere ve demagojilere neden oluruz. Günümüz gerçekliğinde, ne hiç kimse para kazanmadan yaşayabilir, ne de sorunun muhatapları bizler “şu dakikadan sonra” boş zaman doldurmanın dışında sanatla ya da gerçek anlamda bilimle uğraşabiliriz(En azından doğru yaşam seçeneklerinin önemli ölçüde azaldığını ve yol ayrımlarının çoktan geride bırakıldığını varsayıyorum. Bu da, özellikle hedeflediğim kitleyi kesin hatlarıyla çiziyor sanıyorum). Reel koşullar içerisinde bu yöntemin “aspirin” mantığına dayalı bir çözümü çağrıştırdığını itiraf etmekle birlikte, kimilerimiz için daha dramatik sonuçlar da yaratabilir ki onlar yel değirmenlerini küçümseme becerisini gösterebilenler olacaktır...
Yukarıda mekanizmamızın nereden ve nasıl beslendiği sorusuna; biraz daha farklı bir ifadeyle, “patolojik ortamın dışından, duyargalarımızın (algı sistemimizin) hayatın tüm uyaranlarına karşı tamamen açılmasıyla” yanıtını vermiştik. Düşünce tarihi varoldukça hayata dair tüm fenomenlerin çözümlenmesi konusunda slogan işlevi gören bu tümce, şu an üzerinde durduğumuz sorunun çözümüne de sözcülük yapması açısından önemli. Çünkü “patolojik ortamın dışından” kasıt, insanın başlangıçta parçası olduğu doğanın ta kendisidir. Ancak burada, güncele bağlı kuram geliştirmeye çalıştığımız için özellikle kendi içerisinde dejenere olmuş dışsalın tamamını kastediyoruz. Daha genel bir ifadeyle, kır ve kent bileşimi bizim reel beslenme mekanımızdır. Fark edileceği gibi, bireyin yabancılaşmaya karşı direnci yalnızca ofis ortamında değil, dejeneratif kent ortamında da devam etmek durumundadır. Ofis ortamıyla onun dışsalı arasındaki tek fark, yabancılaştırma ivmelerindeki farktır. Ofis ortamı birinci derece zorunlu bağımlılık gerektirdiğinden ve “tutsaklığın” sınırları daha net belirtildiğinden, “sentetik” hedeflere koşullandırılan bizleri yabancılaştırma ivmesi daha yüksektir. Yani nitel olarak olumsuz anlamda daha etkindir. Bununla birlikte, ofis dışı yaşamın da bireyi yabancılaştırma noktasındaki etki biçimleri nicel olarak ofis içine kıyasla çok daha yüksektir. Buna neden olan onlarca organik parametreden söz etmek mümkün. Toplumun klişeleşmiş moral değerlerinden başlayıp, güncel medyanın pompaladığı suni kültürel argümanlara kadar uzanan bir zincir bu. “Modernizm ötesi(?!)” duruma bütünüyle geçişle daha nelerin ekleneceğiyse belirsiz. Dolayısıyla zorunlu altyapı için ilk adım, kişinin yabancılaşma olgusunu "öz" itibarıyla kavraması ve zamanla türbülansına kapıldığı her türlü olumsuz etki biçimini kendi lehine dönüştürerek tek tek mücadele silahları kılabilecek bilinç yetkinliğine erişmesidir.
Bilimsel bilgi ve analitik düşünme yetileriyle donatılmamış bilinç, maruz kaldığı etkilere karşı savunmasızdır ve bu etkilerin ayrımını yapacak düzeyde gelişmemiş olduğundan, doğru-yanlış, iyi-kötü, ya da lehte-alehte karşıt kavramlarını doğru algılayıp tavır alacak durumda da değildir; bütünüyle edilgendir. İstikrarsız yaklaşımlardan korunmak için ya koşulsuz olarak tahakküm altına girer -ki karşı tavrı olmadığı için yaşadığı edilgenlikten rahatsızlık duymaz- ya da geliştirdiği savunma mekanizmalarının elverdiği ölçüde, duyduğu içsel rahatsızlığın şiddetini kendi yöntemleriyle aza indirgeyerek (veya bastırarak) durumu idare etmeye çalışır. Sorun, bilinç düzeyinde köklü çözülmediğinden, süreç içerisinde somatik bedensel rahatsızlıklar yaşanmaya başlanır. Somatik rahatsızlık(lar), asıl nedenlerinden bihaber yaşandığında kişi için içinden çıkılmaz depressif durumlara neden olur (Bu noktadan itibaren modern psikiyatrinin alanına giriyor ve kesiyorum).
Uygulamamız gereken yöntem, anlaşıldığı gibi, ilk aşamada sorunu tıbbi somatik rahatsızlıklar ve/veya psişik sorunlar düzeyine çıkarmamak ve doğal ifade olanaklarını kısmen de olsa edinmek veya uygulayabilmek için, tüm koşulları olabildiğince kapsayan, bilincin entelektüel açıdan beslenmesine yöneliktir. Dolayısıyla uygun altyapının oluşturulması ekseninde “yabancılaşma” kavramıyla birlikte karşımıza çıkan bir diğer kritik kavram “entelektüelliktir”. Tek başına ussal(akli) ve vicdani karşı duruşu tanımlayan bu kavram, sözünü ettiğimiz korunma yönteminde bütünüyle uygulanamadığından ne yazık ki gerçek yerini alamıyor (Aslında bu detay, bizi söz konusu sorunsalın dışına alıp kendimizle daha köklü ve derinden hesaplaşmamız gerektiğini çağrıştırarak, hayatı tüm bileşkeleriyle kucaklayan başat bir kavrama dönüşüyor).
“Akli ve vicdani açıdan doğru karşı duruş, yani entelektüel bakış, hayat karşısında almamız gereken genel tavrı tanımlamakla birlikte, üzerinde tartıştığımız sorunu da kapsayıcı özelliğe sahiptir”, demiştik. Ne var ki, çoğu uygulamada, asli yerini kaybetme olgusuyla karşı karşıya kaldığından gerçek anlamını pratikte kısmen yitirmektedir. Modern toplumun, özellikle sıkıntılı ofis mahkumları; “kirli beyaz yakalılar” için “kırılma noktasını” işaret eden bu kritik tespit, “entelektüel bakışın” gerçek yerine oturtulmasını sağlayacak yeterli moment sağlanamadığı sürece, bireyin giderek varoluş nedenlerinin ortadan kalktığı, baskıya güdümlü “temiz beyaz yakalılara” dönüşmelerine neden olacaktır. Vurgulamaya çalıştığım şey; söz konusu momentin “yettiği kadarıyla” oluşturulmasından önce, bireyin sorunu yaşamsal olarak ortaya koyup, çözüm için “başlangıçta” arzu duymasıdır. “Mutlu” temiz beyaz yakalılar için aykırılıktan ve sürekli sentez oluşturan içsel yapıdan söz edilemeyeceği için sorun yoktur ve/fakat çoğunluğu bu profile sahip kişiler oluşturmaktadır. Bu hatırlatmayı, sıkıntılı bireyin kurmak zorunda kaldığı “ikili” ya da “çoğul” ilişkilerin de “indirekt” etki biçimlerinden, dolayısıyla baskı unsurlarından biri olduğunu vurgulamak açısından yaptım. Sıkıntılı birey için, özgürlüğün nispeten yaşandığı eş-konum ilişkilerinde(mesai arkadaşlığı) çözüm amaçlı karşı tavrı gösterecek itkinin anlamsızlığı, nötr motivasyon üretmekte ve can sıkıcı kısırdöngünün zeminini her defasında parlatmaktadır (Bunun öznel bir değerlendirme olduğunun farkındayım. Ancak küçümsenmeyecek bir gerçekliğin de ifadesidir).
Daha önce belirttiğim gibi, kısa vadede kökten çözüm üretme şansımız olmadığından, “yeterli” değil, “yettiği kadarıyla” moment oluşturacak potansiyeli irdelemek ve korunma amaçlı hayata geçirmek durumundayız. Bu düşündürücü noktada tek gülümseten yan, uygun karşı duruştan kaynaklanan bu potansiyelin -her ne kadar hayata tamamen geçirilemese de- saklı içsel bir güç, bir atalet olarak varlığını koruyabilmesi, birey için gerektiğinde moral motivasyon üretebilmesidir. Hayatın çözümlenmesi sürecinde kemikleşerek bireyde yer eden ve öznelliğini de biçimlendiren bu içsel yapının parçalanması, dışsalındaki baskın olumsuz etkilere rağmen güçtür, fakat olanaksız değildir. Kendi gücünün sınırlarını belirleyen en önemli unsur, oluşumu sırasındaki bilimsel bilgi sistematiği ve bireyin yalın tavır koyma konusundaki kararlılığıdır. Savunma taktiğimizin iskeletini bu içsel gücün aktif kılınması oluşturmalıdır.
“İçsel potansiyelin aktif kılınması”, yalnızca bu potansiyeli bilincinde barındıran birey için anlam ifade ediyor gibi görünmekle birlikte; olup bitenlerin farkına dışarıdan müdahaleyle varan, söz konusu potansiyele sahip olmayan, ancak çözümü “içtenlikle arzulayan” kişi için de anlam ifade eder. Çünkü ilk hareketin belki de tek kışkırtıcı gücüdür bu istek. Tam bu noktada bir özeleştiri yapmak gerekiyor: Daha önce değindiğim, “eş-konum ilişkileri karşısında sıkıntılı bireyin nötr tavrı”, bu konumdaki bireyler tarafından, sorunun farkında olmayan kişi ya da kişilerin, içsel potansiyellerinin oluşturulması ve aktif kılınması amacıyla gereksinim duydukları olumlu dışsal müdahale için yeniden sorgulanmalı.
Buraya kadar , “böcekleştirme” metaforiği ekseninde yabancılaşma ve entelektüel bakış kavramsal uyarılarını ve hatırlatmalarını da dikkate alarak genel bir formülasyon tanımı yapmaya çalıştık. Bu formülasyonun şu aşamada en aktif parametresi, hayatı tam anlamıyla kucaklayan ve ciddi düzeyde altyapı gerektiren “entelektüel bakış” tır. Entelektüel bakış için gerekli psişik ve sosyal itki ise “yabancılaşma” olgusunun birey/kişi tarafından somut olarak hissedilmesidir. Sorunun mağdurları için “birey” ve “kişi” sıfatlarının kullanımı dikkat çekmiştir. Bu da çözüm ekseninin farklı bir figürüdür aslında. Bu arada önemli bir nüansa da değinmek gerekiyor: Bilgiye sahip olmayı isteme ve onu kullanabilme sorunsalı kimilerince salt “içkin” bir anlam ifade eder. Yani insan, kendiliğinden bu eyleme yatkınlık gösterir, ve onlar için tavır alıp almama çelişkisi bütünüyle yaşanmaz. Edilgenliğin farklı şekilde kamufle edilmiş, ve kısmen meşrulaştırılmış(!) bu hali, entelektüel bakışla birebir örtüşmez. Bu, kimi düşünür ve yazarların aydın-entelektüel ayrımından söz ederken öne sürdükleri temel argümanlardan biridir. Özellikle bu paragrafta değindiğimiz noktaların, asıl sorunumuzun dışına taşan genel ifadeler olduğu söylenebilir. Ancak, bu tespiti yapmadan önce, insanın hayattan asla tamamen yalıtılamayacağını; ne kadar yalıtılırsa yalıtılsın, nefes almak için öncelikle kendisini kuşatan mekana değil, dışarıya gereksinim duyacağı gerçeğini, yaşadığı nefessizliğin doğrudan ya da dolaylı yaşamsal bir çok parametreye bağlı olduğunu, tüm bu parametrelerin kendi aralarında görünen ve/veya üstü örtük ilişkide bulunduklarını dikkate almakta yarar var.
Ne trajiktir ki, hayatın doğal dinamikleriyle akış sürecinde bu hareketin bir uzantısı olarak olumluluk üreten ve tek sıkıntısı kendini anlatabilmek olan bireyler olarak özgür irademizle yaşamak varken, “tek yanlı erk ve daha çok kapital” saplantılarından ötürü, metazorik olarak maruz kaldığımız ve neredeyse tarihin(bazı dönemler ve lokasyonlar dışında) bütününe yakınını kapsayan bir tahakküm dönemine bağımlıyız. Bu tahakkümün en yoğun uygulandığı yerlerden biri, hayatın temel gerekçesi kılınan “ücret” yanılsamasıyla güdümlü hale getirildiğimiz “iş yeri” ortamlarıdır. Sıklıkla vurguladığımız “entelektüel bakış” yöntemi soruna bütünsel ve kökten yaklaştığından, “böcekleştirme” metaforiğinde sunduğumuz çözüm kısmi kalacaktır. Bunu daha önce de ima etmeye çalıştım ve/fakat “böcekleştirme metaforiğinin” “entelektüel bakışla” bağlantısını kurmamız, bize iş yeri ortamında içsel potansiyelimizin olabildiğince(yettiğince) aktif kılınması için gerekli; çünkü, korunma amaçlı olarak belirlediğimiz yöntemin beslendiği reel mekanla yapıcı bağlantıyı kuran en kapsayıcı parametre “entelektüel bakış”tır.
Şimdi bir an düşünün ve hissetmeye çalışın; bizimle oynayan insanların ve yapmamızı istedikleri şeylerin böcekten de öte ne kadar “boktan” olduğunu.
Murat Müfettişoğlu
Üye eleştirileri
Yorumlar
Alıntı:
Burada bahsi geçen yöntem bence yönetenin de destekleyeceği bir gazını alma yöntemi. Kötü durumda kazanılacak moral motivasyon sadece işimizi yapmamızın devamını sağlar. Fakat katılıyorum, entelektüellik iyidir. Hayatın her alanında düzgün insan olmak gerekir.Daha önce belirttiğim gibi, kısa vadede kökten çözüm üretme şansımız olmadığından, “yeterli†değil, “yettiği kadarıyla†moment oluşturacak potansiyeli irdelemek ve korunma amaçlı hayata geçirmek durumundayız. Bu düşündürücü noktada tek gülümseten yan, uygun karşı duruştan kaynaklanan bu potansiyelin -her ne kadar hayata tamamen geçirilemese de- saklı içsel bir güç, bir atalet olarak varlığını koruyabilmesi, birey için gerektiğinde moral motivasyon üretebilmesidir.

Onların böcekten de öte ne olduklarını biliyoruz da yazı somuttan çok uzak gibi geldi bana. Yazının içinde de geçtiği gibi çözüm için uygulamada yapılacak ufak bir hata yönetenin daha baskıcı olmasını da getiriyor.
Burada bahsi geçen yöntem bence yönetenin de destekleyeceği bir gazını alma yöntemi. Kötü durumda kazanılacak moral motivasyon sadece işimizi yapmamızın devamını sağlar. Fakat katılıyorum, entelektüellik iyidir. Hayatın her alanında düzgün insan olmak gerekir.