Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika ODP : Niyet Neydi, Akibet Ne Oldu, Bak !
 

ODP : Niyet Neydi, Akibet Ne Oldu, Bak ! Popüler

Ali Osman’in ODP’yi konu aldigi ve dogru tespitler iceren yazisini okuyunca, ayni sureci yasamis biri olarak ben de iki satir yazayim istedim.

 {dropcaps on}

Oncelikle, ana sorunun "bircok kilidi acabilecek tek bir anahtar" imgesi etrafinda tanimlanabilecegini dusunuyorum. Yani Turkiye Sosyalist Hareketi'nin butun sorunlarina cozum, tum dertlerine derman olarak tasarlanmis bir parti olarak ODP imgesi. Bu oyle bir tasarimdi ki, {shadowboxwtw2 width=300px,float=right,textpadding=10px,bold=yes,italic=yes,shadowcolor=#000000,textcolor=black,align=right,sbmargin= 2px 4px,sbbackgrndcol=#fff,sbbordercolor=1px solid #555,shadowbotomwidth=-5px,shadowrightwidth=-5px,shadowbordercolor=1px solid #ddd,echo=yes} ODP, hem tum solun birligini saglayacak hem yeni bir politik hat yaratacak hem sol kulturu ve o zamanlar cok soylenegeldigi gibi, “politika yapis tarzini” degistirecekti; hem devrimci hem demokrat hem Marksist hem ozgurlukcu olacak, kadin haklarina ve isci mucadelesine ayni oran ve kivamda destek verecek, hatta destek vermekle de kalmayarak “sol bir dalga yaratip” bu mucadeleleri orgutleyecekti. Bir de bunlarin uzerine solun geleneksellesmis parti/orgutlenme modeline alternatif getirerek “parti olmayan parti” olacakti.{/shadowboxwtw2}

 

 

Partinin kurucu cevre/kadrolari birbirinden farkli gecmis, kultur ve yonelimlerden geliyordu. Solculuk/sosyalizm tarifleri dahi birbirini tutmayan cevreler vardi. Bu farkliliklar yuzunden zaman zaman hir gur de olmuyor degildi dogrusu ama inkar edilmesi zor bir gercek vardir ki sanirim o gunleri ODP catisi altinda yasamis herkes teslim eder, o da, ODP en azindan kurulus doneminde gerek yarattigi heyecan, gerek eylemli olarak toplumsal yasamda varolma hali gerekse de bir ilgi odagi olarak Turkiye Sosyalist Hareketi’nin 12 Eylul sonrasi en onemli denemesi niteligini tasimaktadir. Eylemli olarak varolma halinin onemli oldugunu dusunuyorum. ODP’yi en azindan baslangic noktasinda ayirt edici kilan oge, reflekslerini oldukca iyi kullanabilmesi, tepki verme bakimindan asla gec kalmamasidir. Yeni bir parti olarak, en azindan kurulus surecinde toplumun onemli bir kesimiyle gorus alisverinde bulunulmus, emekci siniflarin temsilcileriyle baglanti saglanmis, universite dunyasiyla ciddi bir etkilesim yaratilmis, medya ile de azimsanmayacak duzeyde pozitif bir diyalog kurulmus durumdaydi. Hatta o gunlerde, partinin eylem tarzinin fazla medyatik bulundugu unutulmamalidir.

 

 

Partinin kurulus doneminde, ulkeyi yoneten Refah-Yol koalisyonu ile TSK’nin yonlendirdigi “laik” gucler arasinda gerilim tirmaniyordu. Bir de buna “Susurluk Kazasi” ile baslayan surec eklenince, siyasal konjonktur aktif olmaya, meydana cikmaya, tepki vermeye uygun hale geldi. Aksamlari isik yakma eylemleri, “ceteleri supurme” eylemleri, medyada bol bol boy gosterme firsatini da yaratinca ODP bir anda sosyalistlerin kamuoyundaki sozcusu konumuna geliverdi. Maalesef bu konjonktur Refah-Yol’a karsi surdurulen ve 28 Subat 1997’de doruga cikan mudahalenin manipulasyonuna ugrayarak yon degistirdi. NATO kaynakli Gayrinizami Harp mekanizmasinin teshiri ve tasfiyesi ugrasi, birdenbire “Turkiye laiktir, laik kalacak” sloganinda billurlasan zihniyete kurban verildi. Egemenlerin tepismesinde, ODP istemeden de olsa katalizor rolu oynadi. Kanimca partinin kurulus doneminde politik olarak zirveye ciktigi an ya da olay Sultanahmet Meydani’nda duzenlenen ve yaklasik, abarti olmasin ama, yuz bin kisinin katildigi “Ne Refahyol Ne Hazirol!” mitingidir. Bu miting, deyim yerindeyse ODP’nin etkide bulunabildigi ve orgutlenmesinde katkida bulundugu en onemli politik olaylardan biridir.

 

 

Parti zaten birbirinden cok farkli niyet ve taleplerle kurulmustu. Bribiriyle celiskili de olabilen bu niyet ve taleplerin etrafinda uzlastirilabilecekleri bir ideolojik-politik dusunsel cekirdek de ne yazik ki yaratilamadi. Surec icinde de malum tartisma ve olaylar sonucu, bircok kisi ve cevre kendi “dukkanina” geri dondu ve sonuc olarak cok yazik oldu.

 

 

Bu, daha uzerinde epey yazi yazmayi gerektirecek bir konu. Mutlaka daha yazacak bir seyler olacaktir.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (9)
  • bulent
    avatar

    eskınden hanlar vardı. yolcular gelırler kalırlar hos sohbetler ederlerı.yol uzun ve zahmetlı ıdı.oysa sımdı oteller var.malları getıren goturen sırketler var.ıste boyle olunca yol kenerların da hanlara turıstık gezıler duzenlenır.odp de tarıhdekı yerını alır.bılem hatırlarmısınız bır zamanlar sosyalızım ansıklopedısı vardı yenıden basılırsa yerını alır.kalan tordu ne yapacak cıglıklar yankılana bılecekmı sevgılerle

  • AliOsman
    avatar

    Mehmet'e getirdiğim eleştiriye düzeltme : Ciddi anlam farklılaşması yaratacak bir durum. Mağduriyet olarak kullandığım ifadenin aslı Mağruriyetdir ( Mağrur olma hali). anlam kayması için özür dilerim. Åžuan ev taşıyor olmamdan dolayı Mehmet'in yazısına daha sonra cevap vereceğim.

  • onder
    avatar

    Ardakadaşlar,

    Birşeyi yanlış yapıyoruz gibi; Yorumlar kısmını düpedüz araştırma/inceleme türünde yazılar için kullanıyoruz. Önemli yazılar yorumlar kısmında araya gidiyor. Malum yorum yazıldığı yazıyla bırlıkte zaman geçtikçe sitenin arkalarına biryere atılıyor. Eski yazıları bir takım modüllerle hatırlatmak mümkün olsa da, aynı şeyi Yorumlar için yapmak zor..

    Mehmet hocam, ilk yaptığın yorum -katılmadığım kısımları olsa da- oldukça önemli analizler içeriyor. Bu yazının Yorum olarak kalması yazık..Yeterince ilgi çekmez. Eğer senin için mahsuru yoksa bunu önsayfaya Makale olarak koyalım.

    Genel olarak da böyle arkası gelmesini bekleyeceğimiz, ciddi ve uzun analizleri Forum'da yapalım derim..Yorum kısmına bunu Forum'da tartışıyoruz diye bir not düşüp asıl yazıyı Forum'a yazmak lazım..Zira dediğim gibi yorumlar ait olduğu yazıya bağımlı iken Forum'da kategorize edilmiş bir halde her zaman göz önünde olur..

    Forum ya da Makale..Böyle yazıları araya vermeyelim..

  • mehmetpolat
    avatar

    Evet Önder, yazı yanıt olarak biraz uzun ve ayrıntılı. Bu tür konuları bağımsız yazı olarak hazırlayıp ön sayfaya yollasam iyi olur. Ama bu yazı bence burada kalsın. Ne de olsa buradaki diğer yazılarla ilintili yazdım ve onlarla bir bütünlüğü olduğunu düşünüyorum.Kolay gelsin.

  • mehmetpolat

    Merhaba Ali Osman,

    Bir şeyler yapmak isteyip de örgütsüz olmanın nasıl bir mağduriyet yarattığını yaşadıktan sonra, tabi ki ihtiyaçlarıma ve düşüncelerime -üstelik nasıl yapılacağı hakkında epeyce bir fikrim/deneyimim olmasına rağmen- yanıt vermeyen bir örgüte üye olmanın mağduriyetini yaşıyorum.

    Bu anlamda hem kişisel olarak, hem de örgütlü/örgütsüz kişiler açısından fark ya da utanç yaratıcı bir durum olduğunu düşünmüyorum. Son ana kadar örgütsüz/bir örgüte karşı olan insanların bile yapabileceği çok önemli şeyler vardır. Örneğin Plehanov, Ekim Devrimi’nin erken olduğunu yıllar boyu dile getirmiş, Lenin’le karşı saflarda yer almış, yalnızca Rusya’da değil tüm dünyada Marks-Engels sonrası sosyalizmin duayeni olarak muamele görmüş biridir. Ama devrim gerçekleştikten sonra bir kenara çekilmiş ve tezlerini savunmaya uğraşmamıştır. Ya da Troçki. Stalin’le mücadelesinin sonucunu hayatıyla ödemiş, bu sırada iktidara gelmek için herhangi bir komplo peşinde koşmamıştır. Bir topluluğun parçası olmadıkları gibi, o topluluğun eylemini fiili olarak durdurup başka bir toplulukla eylemde bulunmaya çalışmayışları, onların sosyalizm tarihindeki yerini bugün açısından etkilemiyor. Çünkü bütün bir dönemi değerlendirirken, eleştirdikleri topluluğun eylem ve düşünceleri kadar, onların eleştirilerini de dikkate almaya devam ediyoruz.

    Politika her ne kadar toplumsal bir eylem olsa da, sonuçta bireysel gereksinimlerimizi de gidermek üzere politikayla uğraşıyoruz. Bu çerçeveden bakarak örgütlü olmakla olmamak arasındaki farkı “tek başına ya da çok başına olma farkı” gibi yorumlamak, bunun üzerinden değerlendirmeler yapmak; bir cebir problemini aritmetik yöntemlerle çözmeye kalkışmak gibi olur. Bu konuda sanırım farklı düşünmüyoruzdur.

    “İçeri-dışarı” kavramlarına gelince. Ekpress dergisinin 15 Ocak 2008 tarihli sayısında Zizek’in İstanbul konuşmasının ikinci bölümünü tesadüfen okudum. Biraz farklı bir bağlamda bu kavramları kullanıyordu. Tam olarak onun gibi değil ama orada kullanılana yakın bir şeyden bahsediyorum.

    Bir şeyi eleştiriyoruz. Bir bakıyoruz, eleştirdiğimiz de bizimle birlikte başka bir şeyi eleştirmeye başlıyor. Konuyu söylem düzeyinde ve anlık bir değişiklik çerçevesinde düşünenler açısından bu rahatlatıcı bir durum yaratıyor. Daha ötesini hesaba katanlar için vahim bir durum olduğu açık: Eleştirilen, eleştirildiği sorunun nesnel nedeni olmayı sürdürürken, söylemini kendini eleştirenlerle aynılaştırarak, bir anlamda eleştiricilerini “içeri” alarak, onların bundan sonra nesnel eleştiri yoluyla kendini dönüştürme/yıkma ihtimalini marjinalleştiriyor. Nesnel eleştiriciler artık ortada eleştirilecek bir şey kalmamış gibi gören asıl kitle içinde, “iyi niyetli ama bir şey yapmayan insanlar” durumuna düşüyor. Haliyle kendilerini üreterek büyümeleri mümkün olmadığından, hayat eski tas eski hamam devam ediyor.

    “İç-dışâ€ sözcüklerini kullanışım her ne kadar konuya uzaklık-yakınlık anlamına geliyorsa da, daha çok yukarıdaki bağlamda kullanıyorum. Tabi ki, üstelik aynı konular çerçevesinde, içeride ve dışarıda olmanın üstünlük ya da yetersizlikleri var. Ama üzerinde durduğum bu değil. Bu yüzden, içeriden biri olarak eleştirirken ya da eleştirilere yanıt verirken, öncelikle insanlarla hangi ortak ve nesnel zeminde durduğumu görmeye çalışıyorum. Solda alışık olduğumuz üzere sözlerdeki benzerlik/farklılıklara bakarak nesnel ortaklık/ayrılıkları saptamaya çalışırız. Bundan uzak durmayı yeğliyorum. Böylece kendini solda tanımlayan herkesin geniş bir toplumsal ilişkiler ağı ve uzun bir tarihsel süreç açısından, en azından bugün birbirinden pek de farklı olmadığı ana fikrime de sadık kalıyorum.

  • AliOsman
    avatar

    Mehmet,

    İfadelerinin geneline katılmakla beraber yöntemsel olarak bazı itirazlarım olacak. Bunlardan birincisi, her ne kadar ÖDP'den başka gidecek olmadığı için buradayım diyorsan da örgütlü olmanın dayanılmaz mağduriyetini yaşıyorsun. Tersinden bir durum da söz konusu değil tabii. Yani örgütlü olmanın utanılacak bir yanı da yok elbet...

    İkincisi, 'İçeridekiler', 'dışarıdakiler' tesbitleri yapmışsın. Oldukça yoğun işlerimizin arasında ÖDP'yi takip etmeye çalışırken elbetteki atladığımız, takibinde zorlandığımız noktalar vardır, olacaktır. Ama bu durum örgütlü arkadaşlar için de geçerli olabilir. Bir başka bakış açısı ile örgütlü olmak da bazı 'körlükleri' beraberinde getirebilir. Bu da onun kendi hadikabıdır.

    Bazı yapıların ancak ve ancak içeriden müdahale ile dönüştürülebileceğini biz de biliyor-tahmin ediyoruz. Ama bizim bu sitede tartışmaya çalıştığımız konular, ortaya koymaya çalıştığımız yeni yöntemler, bakış açıları da 'dışarıdan' 'İçeriyi' besleyebileceğini unutma derim. Yani bu açıdan, senin bakışının tersine, 'içeri', 'dışarı' diye kavramların olmadığı ya da olmaması gerektiğini göstermez mi ?

  • mehmetpolat

    ÖDP NEDİR?

    Baştan belirteyim: Kuruluşundan bir yıl sonra katıldığım ÖDP’nin halen aktif üyesiyim. Katılışımın birinci nedeni, şu anda da sürmekte olan, yaşadığım yerde pratik olarak bir örgütte yer almaya duyduğum ihtiyaçtır. İkinci nedeni, yine sürmekte olduğu haliyle sözümü özgürce dile getirebileceğim bir ortam oluşudur. İkinci neden yüzünden başka bir örgütte değil de hala ÖDP’deyim. Ama bunun somut sonucu, ilk nedende belirttiğim ihtiyacı başka bir örgütte de giderebilecek olmaktan öte geçmiyor. Öyleyse ÖDP’de oluşumun nedeni, tıpkı ÖDP’yi sözlü eleştiriye tabi tutarak ayrı duran arkadaşlarınkiyle aynıdır. Sonuçta bu benim çelişkim ya da paradoksum değil, yaşanılan hayatın bir parçası olarak taşıdığım bir açmazdır. Başka bir yer olmadığı için buradayım. Burası ise ne kendi amaçlarına, ne benim ihtiyaçlarıma uygun düşmüyor. Biricik olumlu yanı, bana benzer insanlarla ilişkiye geçmeme ister istemez araçlık etmesi. İhtiyaçlarımın giderilmesini bana rağmen sağlamıyor. Bunu ancak ben kendi çabamla ve yapının yeterliliği ölçüsünde gerçekleştiriyorum. Yetersiz gördüğüm yerde eleştirmekle uğraşamayacak denli bir ihtiyaç içindeysem, dışında kalmak zaten işimi kolaylaştırmıyor. Yapıyor, paylaşıyor, yapının kendisinin yapamadığını ona rağmen gerçekleştirmeye uğraşıyorum. Eğer bu yapıya derin bir umutla bağlı olsaydım, bu durum büyük hayal kırıklığı yaratırdı. Değilim. Herkes gibi umudumu kendi çabamla ve kurabildiğim ilişkilere dayanarak ayakta tutmaya çalışıyorum. Ve kendimi yapı içi ilişkilerin büyüsüne fazlasıyla kaptırdığımda, tıpkı kapitalizmin kendisine fayda sağlayan bir özelliğinden yola çıkarak sistem karşıtlığından vazgeçen birinin durumuna düşeceğimi de unutmamaya çalışıyorum.

    Herkes daha farklı bir sol yapıya evrilme şansına ne kadar sahipse, bence ÖDP de o kadar sahip. Ya da herkes bu kafayla yaşadığımız sorunların içinden çıkma şansından ne kadar uzaksa, ÖDP de o kadar uzak. Yüzlerce yılda milyonlarca insanın yarattığı tarih açısından bakılınca, bir avuç insanın yaşanan hayatı değiştirmeye yetmeyen çabalarının hiçbir önemi yok. Ya da bir değişim yaşandığında, bir zamanlar birilerinin yaptığının da somutun son biçimine sağladığı katkı aniden önem kazanabilir. Ama hayatı gelecekçi düşüncelerle ve böylesine boş bir umut peşinde değil, çözdüğümüz/çözemediğimiz somut sorunlar içinde, o an ne düşünürsek düşünelim bu somutluk tarafından koşullandırılan düşüncelerimizle ve yine bu somutluğun koşullandırdığı pratikler üreterek yaşıyoruz. Pratikte yarattığımız mükemmellikleri bile aşamadığımızda, bir süre sonra hatalarımızın sürekli ayağımıza dolanarak yürüyüşümüzü engellemesi gibi, ağır prangalara dönüşmesine şahit oluyoruz. Öyleyse o zaman için herkesin mükemmel diye alkışladığı bir durumu, başka bir zamanın değişmiş algısıyla hatalarla dolu davranışlar diye mi değerlendirmemiz gerekiyor? Ya da sürekli mükemmeli yaratmanın yolu, geçmişten başlayarak an’a kadar sürekli yanlışlar aramakla uğraşmak ve gördüğümüz her yanlışı reddetmek adına hiçbir somut değişim yaratmaya muktedir olmayan mutlak doğruları savunmaktan mı geçiyor? İdeolojik-teorik olarak bu mümkün olsa bile, politik-pratiği nereye koyacağız? Hayatı bir an için durdurup, mükemmel bir ideoloji üzerinde yükselen, doğru teorilerden beslenen, şaşmaz politikalar üretmemiz, pratiği buna göre biçimlendirmemiz mümkün mü?

    Arkadaşların eleştiri ağırlıklı ÖDP değerlendirmelerini okuduğumda, pek çoğunun içerde yapılan eleştirilerin oldukça gerisinde kaldığını ve ideoloji/teori/sol kültür/politika tercihleri açısından eleştirilen şeyle büyük ölçüde benzerlikler taşıdığını düşündüm. Her zamanki gibi eleştiri eleştirilenden farklı olmanın kanıtı ya da farklılaşma yolu değil. Yalnızca üçüncü kişiler gözünde “farklılık” algısı yaratmaya yarıyor. Daha fazlası için nesnel dönüşüm şart. Bunu gerçekleştirene kadar eleştiriyi dışa vurmanın ya da içte tutmanın nasıl ayırt edileceğinin, bence bir önemi yok. Sonuçta tarih önünde her birimiz yaptıklarımız ve yapamadıklarımızla hesap vereceğiz, niyetimizin ya da sözlerimizin ne olduğuna göre değil. Ve gelecekte kimse bu hesapla ilgilenmeyecek bile olsa, şu an bunu biliyor olmamız, yalnızca kendimizle kurduğumuz ilişki açısından önemli.

    Doğruyu söylemek, yanlıştan kurtulmaya yetmiyor. Ya erkendir, dolayısıyla ana hattı doğru bile olsa söylenenlerin pratik değeri ütopyadan öte geçmez. Ya da zamanı ve yeridir ama doğruyu kabul ettirici işlerle yeterince uğraşılmamıştır. Söylenenden daha önemlisi, söyleyen/koşullar/dinleyen arasında düşünce – eylem birlikteliğini kararlı bir süreklilik içinde yaratmaktır. Eğer bunun üzerine konuşmuyorsak, hayatında ayağını topa değdirmemiş ve para kazanmak uğruna reyting almaktan başka amacı olmayan maç yorumcularından daha farklı değiliz.

    Yine de ÖDP’yi değerlendirmek istiyorsak, bunu kendimizi ÖDP’nin yaptıkları ve söyledikleriyle sınırlamadan yapmamız gerekir. Ve benim gibi “içerideki” biri bunu söylerken, “dışarıdaki” arkadaşların bakış açısını ters yüz ederek yapmadığına emin olmalıdır. “İçerde” olmanın avantajıyla, dışarıdan eleştirilen şeylerin düzeltilmesine rağmen yine de aynı eleştiri gerekçelerini ürettiğini yeterince yaşadıktan sonra, şu an bundan eminim. ÖDP Türkiye solunun 12 Eylül/duvarın çöküşü ve daha bir çok şeyden sonra kendini aşmak üzere çıktığı yolun sonuna gelişinin somut ifadesidir. Hiç bir şey yoksa bile, şu an ÖDP’de sol adına – hepimizin saçmalığını onaylayacağı şeyler dışında – bir şey yapmak ve söz söylemek için yeterince özgürlük var. Ama kişilerin çabasının ötesinde bunu sürekli kılmak için kendini üreten bir yan yok. Bu durumda topluluğun sorumlu yöneticileri böyle bir şeyi gerçekleştirmiyor diye eleştirmek anlamsızlaşıyor. İçeride ya da dışarıda olalım, yapmak gerekiyor. Yapılacak şey, bugüne kadar yapılanların yetersiz kaldığı göz önünde tutulursa, kesinlikle bir icazete ihtiyaç duymayan şeylerdir. Zaten icazet arandığında, bugüne kadarkilerin yetersizliğinden bahsetmek de anlamsızlaşıyor. Kaldı ki icazet verildiğinde de, yalnızca yetersizliği kanıtlanmış şeylerin kendini yeniden üretmesi sonucuna varılıyor. Örneğin bu bağlamda Ahmet İnsel’in “ağabeyler gitsin” yollu eleştirisi boşa kürek çekmek anlamına geliyor. Çünkü varolan bir şeyi göndermenin yolu, artık ondan bahsetmeye bile gerek kalmayışı yüzünden başka bir şeyin gerçekleşmesiyle eş zamanlıdır. Bahsediliyorsa, henüz aşılma olasılığı yoktur ve büyük olasılıkla niyetlerden bağımsız olarak bir yer değişikliği teklif ediliyordur.

    Ya da politik pratikten bir örnek: ÖDP’nin kuruluş yılları aynı zamanda özelleştirmelerin doruk noktasına ulaştığı bir döneme rastlıyordu. Herkes gibi hükümetlerin bu uygulamalarına karşı çıkıyorduk. Her ne kadar devlet kapitalizminden başka bir şey olmayan geçmişteki ve yürürlükteki sosyalizm uygulamalarını eleştirsek bile, pratik eylemimizin toplumda yarattığı algı yeni bir devletçiliği savunmaktan öte geçmiyordu. Peki hem devletçiliğin, hem de piyasanın dışında antikapitalist bir seçenek yaratmak gerektiğini bilmiyor muyduk? Pek ala biliyor, ama bunu gerçekleştirecek toplumsal kesimlerin hala diğer seçenekleri tüketmeyişi ve solun hala sistemden beslenen aydınların oluşturduğu bir hareket oluşu yüzünden, eylemimiz uzak hedefleri yaşanan somutluktan çıkarıcı ölçüde kararlı ve sürekli olmuyordu. Buna ister aydınların küçük burjuvalığı, ister solcuların geleneksel ideolojiyi savunması, ister bizim halkın doğu kültürünün etkisiyle devlet baba mitini aşamayışı diye açıklayalım. O an beliren mücadele hedefinin alternatifi bir türlü eş zamanlı olarak çıkmadı. Ancak özelleştirmelerin uzun süreli etkileri ve bütün toplumsal yaşamı kucaklayışından sonra eylemin toplumsal özneleri ortaya çıkmaya başladı. Ancak sol yapıların bu özneleri kucaklayamayacak kadar dermansız kaldığı koşullarda. Ve bu durumu solu eleştirmekte kullanacağımıza, toplumsal muhalefetin kendisini kökten değiştirmesi için bir fırsat gibi görmek de mümkün. Hangi açıdan baktığımıza bağlı. Bu durumdaki solun eleştirisi bazen bana solcuların kendini rahat hissetmek için zamanın akıp gidişini seyre dalmasından farksız görünüyor.

    Bu arada kendi bilinçli çabalarımızın ve ek olarak Susurluk/Kürt sorunu/AB’ye katılım gibi yaşanan somut durumların yarattığı ideolojik etkiler altında, küreselleşmenin dayatmalarına tereddütlü bakan devletin değişim sancılarıyla dolu bir süreçten geçtiğimizi hatırlayalım. Ayrıca, bir yandan küreselleşme baskısına İslami örtü altında karşı koyan hareketlerin yaşadığımız coğrafyadaki etkinliğini, ülkemizde bu İslamileşmenin ANAP döneminde uygulanan neoliberalizmle iç içe geçişini, TÜSİAD –MÜSİAD çekişmesi olarak izlediğimiz geleneksel işbirlikçi-tekelci sermaye çevrelerinin ihracat seferberliği-özelleştirmeler çerçevesinde yükselen İslamcı orta burjuva kökenli sermaye çevreleriyle kaynaşma sancılarını hesaba katalım. (Bir not: Bu kaynaşma ancak geçen yıl MÜSİAD’ta temsil edilen halka açık şirketlerin borsada işlem görmeye başlamasıyla, bu arada YİMPAÅž benzeri hesabı kitabı belirsiz şirketlerin kayıt altına alınmasıyla mümkün oldu.) 12 Eylül’ün dehlizinden çıkmaya çalışan solun “susma sustukça sıra sana gelecek” çağrılarıyla başlattığı çete karşıtı eylemlerin, “Türkiye laiktir laik kalacak” biçimini almasının önüne geçebilir miydik? Daha çok olsak, elbette geçebilirdik. Daha akılcı olsak, topluma daha sevimli görünsek, daha çok çalışsak, elbette çoğalabilirdik. Peki bütün bu eylemleri ve akılları hangi koşullarda yaratacaktık? Yukarıda söylediğim karma karışık koşullarda değil mi? Dolayısıyla ÖDP’nin çevresindeki akademisyenleri harekete geçirerek düşensel zenginlik yaratmayı bile başaramadığını söylemek, o günün koşullarında bu zenginliğin nasıl bir şey olacağını fazla hesaba katmadan, yalnızca sonuçlarının iyi olacağı varsayımına dayalı bir önerme olarak, anlamsız görünüyor. Tıpkı partinin diğerlerinden en önemli farkı olan çok sesliliğin yurttan sesler korosundan öte geçemeyişi gibi. Çünkü doğru bir fikrin dile getirildiği koşullar, hayatın önceden kestirilmesi zor zenginliği yerine, önceden ne oldukları bilinen solcuların bir araya gelişiyle belirleniyordu. “Bunlar zaten bölünür” diye uzak kalanlar haklı çıktı. Başka bir şey yapmadıkları sürece ne kadar haklıydılar?

    Özetle, bir yanlış eleştirilerek değil, tüketilerek doğrultulabilir. Paris Komünü’nün yıkılacağını bile bile içinde yer almak ve buradan çıkartılan dersleri Ekim Devrimi’ne kadar yaşatmak ancak böyle mümkün oldu. Bugün Güney Amerika’daki denemeler dışında Ekim Devrimi’ni, dolayısıyla geleneksel sol politika yapma tarzını aşmaya yönelik bir pratik görmüyorum. Henüz buradan küresel ölçekte bir teori çıkartmak için de çok erken olduğunu düşünüyorum. Bir süre daha herkes kendi yöntemini uygulamakta ısrar edecek gibi görünüyor.

    Oysa salt teorik düzeyde, Ekim Devrimi daha ilk gününden itibaren kendini eleştirmeye başlayarak zaten kendini aşmıştı. Yıllar sonra Sovyetlerin dağılışına ilişkin değerlendirmelerde bile hala o zamandan kalma eleştiriler dayanak alınıyor. Örneğin bürokrasinin gericiliğinden bahsediliyor. Ama hemen bunun neden değil, sonuç olduğu söyleniyor. Pratik olarak bürokrasiye gerek duyurtmayacak bir üretkenliğe nasıl geçileceği salt fikir düzeyinde ve ütopik projeler olarak ifade ediliyor. Henüz bürokrasiyi önleyici somut pratikler, zaten Ekim Devriminden beri bilinen doğrudan demokrasi, dönüşümlü yöneticilik, yönetenlerin geri çağrılabilmesi, merkezi kararların tartışılarak alınması vs.dir.

    Kapitalizm daha fazlasını yapmaya elverecek ölçüde gelişmediği sürece, daha iyi bir devrim yapılamıyor. Yine de üstünde düşünüyor, pratik olarak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Çünkü hiç kimse kapitalizmin hangi alanda neyi ne kadar yaptığından ve bunun uzun süreli sonuçlarının ne olacağından emin değil. Yaşadığımız hayatın yalnızca bir tane okulu var, o da yaşamak… Mehmet Polat. 27 Mart 2007

  • bulent
    avatar

    bırlık de dusunmeyı beceremeyın ce ortak bırcok seyde uretılmıyor. gecmısde bız tek dogru olarak kendı guruumuzu bılır ve onun cevresınde bulunurduk.sonradan baktıgımda ıse 16 yaslarında aslında mahlemız veya okulumuz ne ıse bızde on dan olur yada tam tersı onun karsısına duserdık. daha sonra bıraz okumaya baslayın ca bıraz elıstırı yapıncada savunma ıstenır yada dıslanırdık .bırden bıra yanlızlıga ıtılır ve bunu korkusu olurdu uzerımız de .kısaca korku ve yanlızlasma duygusu ıle cogu kez ses cıkarmazdık.takı 80 sonun da tek basımıza kalıp baska alanları da kesıf edım kendımızı orlarda da var etmeye baslayınca elestırı ve daha degısık soylemlerden ben en azından cekınmedım. ıcınde bulundugum sosyal yapı artık okadr cok degısmısdı baska alanlarda da ıfade edebılıyordum. bu muzık alanı ıdı rock ıle tanısmıs ve cesıtlı guruplarla dınletıler duzenlıyor ve benzerı ısler yapıyordum.turkıyenın dısındakı sol ıle de tanısıyorve bızden ne kadar farkllı olduklarını gozluyor yanı abı ve bacı kavramları yok oluyor pek cok renk oldugunu gozluyor.ve bu yapı ıcınde odp ıle tanısıyor ve yenı sol daha farklı dusunurken.yıne eskı adıyet uzerınden yuruyenlerın sozunun gectıgı bızlerın ıse bır renk olarak orda bulundugu hısıne kapılıyorsun.buyrun gelın denmısdı ozamanlar...yınede bunca yıl ordayım ve mucedeleden hıc vac gecmıs degılım.yıne bırseyler olacaksa odp nın ıcınden olacagına ınanıyorum.burda sesız bır cogunluk var ve bu tortu bırgun yansımasını bulacak .lıderler lıderlık sevdasından faz gececekler.beslendıklerı sey lıderlık sola yakısmadıgını gorduklerı zaman

  • onder
    avatar

    Güçlü,

    Bence ÖDP'nin "başarısızlığını" ya da bir dönem "başarılı gibi görünmesini" ülkedeki konjüktürle açıklamaya çalışmıssın gibi geldi bana. Ben biraz farklı bakıyorum;

    Bence ortada bir "başarısızlık" var. Ama bence bu "başarısızlık" seçimlerde etkileyici düzeyde bir oy alamamakla, ya da solun farklı anlayışlarını bir çatı altında toplayamayıp, farklı unsurların kendi yollarına gitmesi ile nitelenecek bir başarısızlık değil. Başarısızlığı bu terimlerle açıklamak bence ÖDP'nin de vakti zamanında değiştirmeye çalıştığı standart politika yapma anlayışının terimleriyle düşünmek anlamına gelir.

    Belli tarihsel dönemlerde, arayıp bulmaya çalıştığımız en mükemmel politika her ne ise, onu dahi uygulasak yukarıdaki terimlere göre başarılı olmak mümkün olmayabilir. Sadece ülkede değil, dünyada sosyalizmin inanılmaz prestij kaybettiği bir dönemde politika yapmaya çalıştı ÖDP. Dolayısıyla kimse çıkıp da, ÖDP şu kadar oy alabildi diye eleştirme hakkına bence sahip değildir. Böyle bir dönemde parti yönetimine 10 tane klonlanmış Lenin de konsaydı çok da farklı olamazdı.

    ÖDP'nin başarısızlığı kanımca, egemen politik başarı kriterlerine kendisinin de uymaya çalışmasıdır. Ne bilim, falanca seçimlerde %5-6 oy almayı hedeflemesi, ve böyle bir konjüktürde asli misyonunu gözardı etmesidir. Tam da değiştirmeye çalıştığı politika yapma tarzını, onca karşı retoriğe karşı birebir yeniden üretmesidir. ÖDP yeni bir politika yapma tarzı yaratma ya da parti olmayan parti şeklinde ifade edilen misyonunu hiçbir zaman tam anlamıyla sahiplenmedi. Bu tarihsel olarak çok önemli bir misyondu ve ÖDP bunun için üzerine düşen hiçbir görevi yapmadı. Tutup falanca beldenin belediyesini ele geçirmeye çalışmakla bütün enerjisini harcadı. Bunu yaparak sistem partilerini birebir taklit etmiş oldu. Efsanevi Fatsa deneyiminin Hopa'da ya da bir başka yerde yinelenebileceğini sandı. Koşulların ve dünyanın radikal bir biçimde farklı olduğunu aklına bile getirmedi. Bırakalım yeni bir politika kavrayışını geliştirmeyi, 30 yıllık bir nostaljinin peşine takıldı. Değiştirmeye çalıştığı politika tarzını yeniden üretmekten başka hiçbirşey yapmadı..

    ÖDP "parti olmayan parti" hedefine gerçekten sadık kalmış olsaydı, seçimlerde iki yüz küsür bin oy alabilmiş olması başarısızlık sayılmazdı. Bu rakam ortak bir hedefe kilitlenmiş, ortak bir tarihsel misyonu yüklenmiş insanları ifade ediyor olsaydı muazzam bir rakam olurdu. ÖDP'nin "yeni bir politika yapma tarzı" geliştirmek şeklinde özetlenebilecek tarihsel misyonu açısından bırakalım iki yüz bini, 5 bin, 10 bin bile inanılmaz büyük bir rakamdır. Aynı hedefe kilitlenmiş 5 bin insan nuazzam toplumsal bir güçtür.

    Sorun şu ki, ÖDP içindekiler sosyalizmin futuristik bir proje olduğunu, üç boyutlu zamana göre politika yapmaları gerektiğini unutttular. Geçmişten ders çıkarmadıkları gibi, geleceğe yönelik herhangi bir projeksiyonları da olmadı..Sadece "şimdi"ye kilitlendiler. Başarıyı hemen şimdi, kendi yaşamları içinde yakalamak istediler. O ÖDP'nin TV'lere dahi çıktığı dönemlerde bazıları cimrinin çil çil altın hayal etmesi gibi, yüzde bilmem kaç oylar, bilmem nerelerin belediye başkanlığı, hatta belki 10% barajını aşmak gibi hayallere kapıldılar. Sonraki kuşaklara sıfır noktasından daha ileride bir başlangıç yapabilmelerine imkan sağlayacak bir birikim yaratma gibi mutevazi bir hedefle yetinemediler.

    Ama gelinen noktada seçimlerde iki yüz küsür bin oy alabilmekten çok daha trajik bir başarısızlık var; Bundan 30-40 yıl sonra kimse ÖDP'yi hatırlamayacak bile. Sol tarihimizin partiler mezarlığındaki herhangi bir parti olarak yerini alacak.

    Aradaki farkı görmek için şöyle bir karşılaştırma yapalım; aradan geçen 90 yıldan sonra Bolşevik harekatın muazzam bir külliyatı vardır değil mi? Adamlar neleri tartışmış, ne gibi yöntemler uygulamış birebir takip edebilirsiniz. ÖDP'nin geride bıraktığı ne var? Ciddi bir tek analiz hatırlıyor musunuz? Ali Osman biraz vurucu olsun diye pragmatik bir yaklaşımla sormuş; Ya kardeşim kendiniz yapamadıysanız, üyeniz akademisyenlere belli konularda ciddi analizler de mi yaptıramadınız diye. Gerçekten de öyle. Åžöyle bir düşünelim; ÖDP'nin AB konusundaki politikaları nedir diye ciddi bir araştırma yapmak isteyen insan nerelere başvurabilir, hangi kaynaklardan faydalanabilir. Bolşeviklerin falanca konudaki tavrı nedir diye merak edersen, ne bilim git Iskra'nn falanca sayısına bak, ya da bilmem kaçıncı parti kongresi bildirgesini oku, ya da Lenin'in falanca kitabını oku diyebilirsin? ÖDP sözkonusu olursa ne yapacaksın? Herhangi bir ÖDP teorisyeni çıkıp da falanca konuda duruşumuz falan falan nedenlerden dolayı şudur diyebilmiş midir?. Hemen her konuda son derece kaçak güreşmek anlamına gelen bir Havet'çi yaklaşım tek yapabildikleri şey olmuştur. Egemen politika yapma anlayışını sadece havetçilik gibi bir nosyonu türkçemize kazandırarak aşabilmişlerdir ancak..

    Bu kadar uzun bir zaman boyunca bu kadar başarısız olabilmiş bir parti ancak Türkiye'de yaşayabilir herhalde. Deniz Baykal'a kızarız..Ama Baykal'da kızdığımız şey Baykal'ın şahsına has birşey değil aslında. Bu toprakların politik kültürüne has birşey..Onca başarısızlığa rağmen Baykal'ın koltuka ısrar etmesiyle, işgal ettiği alanın sosyalist sol adına muazzam önemi nedeniyle ÖDP'nin hala kenara çekilmemesi bence tamamen aynı toplumsal marazın göstergesidir. Dünyanın hiçbir yerinde buna izim verilmez.

    ÖDP kendisi tarihsel misyonunu üstlenemiyor, ama birilerinin üstlenmesine de izin vermiyor, aktif olarak engellemiyor tabii..İnsanlarda, çıkmayan candan umut kesilmez hesabı son derece vakit kaybettirici yanılsamalı bir umut yarattığı için. ÖDP olduğu sürece solun zaten güdük tabanı yeni birşeyler yapma enerjisini ve motıvasyonunu bulamıyacak, tavır "ÖDP var ya" olacak..O olan ÖDP'nin de ne yapabildiği ortada..

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #9 bulentbarn 01-08-2008 13:36
eskınden hanlar vardı. yolcular gelırler kalırlar hos sohbetler ederlerı.yol uzun ve zahmetlı ıdı.oysa sımdı oteller var.malları getıren goturen sırketler var.ıste boyle olunca yol kenerların da hanlara turıstık gezıler duzenlenır.odp de tarıhdekı yerını alır.bılem hatırlarmısınız bır zamanlar sosyalızım ansıklopedısı vardı yenıden basılırsa yerını alır.kalan tordu ne yapacak cıglıklar yankılana bılecekmı sevgılerle
Alıntı
 
 
0 #8 mehmetpolat 28-03-2008 17:22
Evet Önder, yazı yanıt olarak biraz uzun ve ayrıntılı. Bu tür konuları bağımsız yazı olarak hazırlayıp ön sayfaya yollasam iyi olur. Ama bu yazı bence burada kalsın. Ne de olsa buradaki diğer yazılarla ilintili yazdım ve onlarla bir bütünlüğü olduğunu düşünüyorum.Kol ay gelsin.
Alıntı
 
 
0 #7 Önder Kurt 28-03-2008 16:54
Ardakadaşlar,

Birşeyi yanlış yapıyoruz gibi; Yorumlar kısmını düpedüz araştırma/incel eme türünde yazılar için kullanıyoruz. Önemli yazılar yorumlar kısmında araya gidiyor. Malum yorum yazıldığı yazıyla bırlıkte zaman geçtikçe sitenin arkalarına biryere atılıyor. Eski yazıları bir takım modüllerle hatırlatmak mümkün olsa da, aynı şeyi Yorumlar için yapmak zor..

Mehmet hocam, ilk yaptığın yorum -katılmadığım kısımları olsa da- oldukça önemli analizler içeriyor. Bu yazının Yorum olarak kalması yazık..Yeterinc e ilgi çekmez. Eğer senin için mahsuru yoksa bunu önsayfaya Makale olarak koyalım.

Genel olarak da böyle arkası gelmesini bekleyeceğimiz, ciddi ve uzun analizleri Forum'da yapalım derim..Yorum kısmına bunu Forum'da tartışıyoruz diye bir not düşüp asıl yazıyı Forum'a yazmak lazım..Zira dediğim gibi yorumlar ait olduğu yazıya bağımlı iken Forum'da kategorize edilmiş bir halde her zaman göz önünde olur..

Forum ya da Makale..Böyle yazıları araya vermeyelim..
Alıntı
 
 
0 #6 AliOsman KOCAK 28-03-2008 15:43
Mehmet'e getirdiğim eleştiriye düzeltme : Ciddi anlam farklılaşması yaratacak bir durum. Mağduriyet olarak kullandığım ifadenin aslı Mağruriyetdir ( Mağrur olma hali). anlam kayması için özür dilerim. Åžuan ev taşıyor olmamdan dolayı Mehmet'in yazısına daha sonra cevap vereceğim.
Alıntı
 
 
0 #5 mehmetpolat 28-03-2008 12:54
Merhaba Ali Osman,

Bir şeyler yapmak isteyip de örgütsüz olmanın nasıl bir mağduriyet yarattığını yaşadıktan sonra, tabi ki ihtiyaçlarıma ve düşüncelerime -üstelik nasıl yapılacağı hakkında epeyce bir fikrim/deneyimi m olmasına rağmen- yanıt vermeyen bir örgüte üye olmanın mağduriyetini yaşıyorum.

Bu anlamda hem kişisel olarak, hem de örgütlü/örgütsü z kişiler açısından fark ya da utanç yaratıcı bir durum olduğunu düşünmüyorum. Son ana kadar örgütsüz/bir örgüte karşı olan insanların bile yapabileceği çok önemli şeyler vardır. Örneğin Plehanov, Ekim Devrimi’nin erken olduğunu yıllar boyu dile getirmiş, Lenin’le karşı saflarda yer almış, yalnızca Rusya’da değil tüm dünyada Marks-Engels sonrası sosyalizmin duayeni olarak muamele görmüş biridir. Ama devrim gerçekleştikten sonra bir kenara çekilmiş ve tezlerini savunmaya uğraşmamıştır. Ya da Troçki. Stalin’le mücadelesinin sonucunu hayatıyla ödemiş, bu sırada iktidara gelmek için herhangi bir komplo peşinde koşmamıştır. Bir topluluğun parçası olmadıkları gibi, o topluluğun eylemini fiili olarak durdurup başka bir toplulukla eylemde bulunmaya çalışmayışları, onların sosyalizm tarihindeki yerini bugün açısından etkilemiyor. Çünkü bütün bir dönemi değerlendirirke n, eleştirdikleri topluluğun eylem ve düşünceleri kadar, onların eleştirilerini de dikkate almaya devam ediyoruz.

Politika her ne kadar toplumsal bir eylem olsa da, sonuçta bireysel gereksinimlerim izi de gidermek üzere politikayla uğraşıyoruz. Bu çerçeveden bakarak örgütlü olmakla olmamak arasındaki farkı “tek başına ya da çok başına olma farkı” gibi yorumlamak, bunun üzerinden değerlendirmele r yapmak; bir cebir problemini aritmetik yöntemlerle çözmeye kalkışmak gibi olur. Bu konuda sanırım farklı düşünmüyoruzdur.

“İçeri-dışarı” kavramlarına gelince. Ekpress dergisinin 15 Ocak 2008 tarihli sayısında Zizek’in İstanbul konuşmasının ikinci bölümünü tesadüfen okudum. Biraz farklı bir bağlamda bu kavramları kullanıyordu. Tam olarak onun gibi değil ama orada kullanılana yakın bir şeyden bahsediyorum.

Bir şeyi eleştiriyoruz. Bir bakıyoruz, eleştirdiğimiz de bizimle birlikte başka bir şeyi eleştirmeye başlıyor. Konuyu söylem düzeyinde ve anlık bir değişiklik çerçevesinde düşünenler açısından bu rahatlatıcı bir durum yaratıyor. Daha ötesini hesaba katanlar için vahim bir durum olduğu açık: Eleştirilen, eleştirildiği sorunun nesnel nedeni olmayı sürdürürken, söylemini kendini eleştirenlerle aynılaştırarak, bir anlamda eleştiricilerin i “içeri” alarak, onların bundan sonra nesnel eleştiri yoluyla kendini dönüştürme/yıkm a ihtimalini marjinalleştiri yor. Nesnel eleştiriciler artık ortada eleştirilecek bir şey kalmamış gibi gören asıl kitle içinde, “iyi niyetli ama bir şey yapmayan insanlar” durumuna düşüyor. Haliyle kendilerini üreterek büyümeleri mümkün olmadığından, hayat eski tas eski hamam devam ediyor.

“İç-dışâ€ sözcüklerini kullanışım her ne kadar konuya uzaklık-yakınlı k anlamına geliyorsa da, daha çok yukarıdaki bağlamda kullanıyorum. Tabi ki, üstelik aynı konular çerçevesinde, içeride ve dışarıda olmanın üstünlük ya da yetersizlikleri var. Ama üzerinde durduğum bu değil. Bu yüzden, içeriden biri olarak eleştirirken ya da eleştirilere yanıt verirken, öncelikle insanlarla hangi ortak ve nesnel zeminde durduğumu görmeye çalışıyorum. Solda alışık olduğumuz üzere sözlerdeki benzerlik/farkl ılıklara bakarak nesnel ortaklık/ayrılı kları saptamaya çalışırız. Bundan uzak durmayı yeğliyorum. Böylece kendini solda tanımlayan herkesin geniş bir toplumsal ilişkiler ağı ve uzun bir tarihsel süreç açısından, en azından bugün birbirinden pek de farklı olmadığı ana fikrime de sadık kalıyorum.
Alıntı
 
 
0 #4 AliOsman KOCAK 28-03-2008 08:54
Mehmet,

İfadelerinin geneline katılmakla beraber yöntemsel olarak bazı itirazlarım olacak. Bunlardan birincisi, her ne kadar ÖDP'den başka gidecek olmadığı için buradayım diyorsan da örgütlü olmanın dayanılmaz mağduriyetini yaşıyorsun. Tersinden bir durum da söz konusu değil tabii. Yani örgütlü olmanın utanılacak bir yanı da yok elbet...

İkincisi, 'İçeridekiler', 'dışarıdakiler' tesbitleri yapmışsın. Oldukça yoğun işlerimizin arasında ÖDP'yi takip etmeye çalışırken elbetteki atladığımız, takibinde zorlandığımız noktalar vardır, olacaktır. Ama bu durum örgütlü arkadaşlar için de geçerli olabilir. Bir başka bakış açısı ile örgütlü olmak da bazı 'körlükleri' beraberinde getirebilir. Bu da onun kendi hadikabıdır.

Bazı yapıların ancak ve ancak içeriden müdahale ile dönüştürülebile ceğini biz de biliyor-tahmin ediyoruz. Ama bizim bu sitede tartışmaya çalıştığımız konular, ortaya koymaya çalıştığımız yeni yöntemler, bakış açıları da 'dışarıdan' 'İçeriyi' besleyebileceği ni unutma derim. Yani bu açıdan, senin bakışının tersine, 'içeri', 'dışarı' diye kavramların olmadığı ya da olmaması gerektiğini göstermez mi ?
Alıntı
 
 
0 #3 mehmetpolat 27-03-2008 21:06
ÖDP NEDİR?

Baştan belirteyim: Kuruluşundan bir yıl sonra katıldığım ÖDP’nin halen aktif üyesiyim. Katılışımın birinci nedeni, şu anda da sürmekte olan, yaşadığım yerde pratik olarak bir örgütte yer almaya duyduğum ihtiyaçtır. İkinci nedeni, yine sürmekte olduğu haliyle sözümü özgürce dile getirebileceğim bir ortam oluşudur. İkinci neden yüzünden başka bir örgütte değil de hala ÖDP’deyim. Ama bunun somut sonucu, ilk nedende belirttiğim ihtiyacı başka bir örgütte de giderebilecek olmaktan öte geçmiyor. Öyleyse ÖDP’de oluşumun nedeni, tıpkı ÖDP’yi sözlü eleştiriye tabi tutarak ayrı duran arkadaşlarınkiy le aynıdır. Sonuçta bu benim çelişkim ya da paradoksum değil, yaşanılan hayatın bir parçası olarak taşıdığım bir açmazdır. Başka bir yer olmadığı için buradayım. Burası ise ne kendi amaçlarına, ne benim ihtiyaçlarıma uygun düşmüyor. Biricik olumlu yanı, bana benzer insanlarla ilişkiye geçmeme ister istemez araçlık etmesi. İhtiyaçlarımın giderilmesini bana rağmen sağlamıyor. Bunu ancak ben kendi çabamla ve yapının yeterliliği ölçüsünde gerçekleştiriyo rum. Yetersiz gördüğüm yerde eleştirmekle uğraşamayacak denli bir ihtiyaç içindeysem, dışında kalmak zaten işimi kolaylaştırmıyo r. Yapıyor, paylaşıyor, yapının kendisinin yapamadığını ona rağmen gerçekleştirmey e uğraşıyorum. Eğer bu yapıya derin bir umutla bağlı olsaydım, bu durum büyük hayal kırıklığı yaratırdı. Değilim. Herkes gibi umudumu kendi çabamla ve kurabildiğim ilişkilere dayanarak ayakta tutmaya çalışıyorum. Ve kendimi yapı içi ilişkilerin büyüsüne fazlasıyla kaptırdığımda, tıpkı kapitalizmin kendisine fayda sağlayan bir özelliğinden yola çıkarak sistem karşıtlığından vazgeçen birinin durumuna düşeceğimi de unutmamaya çalışıyorum.

Herkes daha farklı bir sol yapıya evrilme şansına ne kadar sahipse, bence ÖDP de o kadar sahip. Ya da herkes bu kafayla yaşadığımız sorunların içinden çıkma şansından ne kadar uzaksa, ÖDP de o kadar uzak. Yüzlerce yılda milyonlarca insanın yarattığı tarih açısından bakılınca, bir avuç insanın yaşanan hayatı değiştirmeye yetmeyen çabalarının hiçbir önemi yok. Ya da bir değişim yaşandığında, bir zamanlar birilerinin yaptığının da somutun son biçimine sağladığı katkı aniden önem kazanabilir. Ama hayatı gelecekçi düşüncelerle ve böylesine boş bir umut peşinde değil, çözdüğümüz/çöze mediğimiz somut sorunlar içinde, o an ne düşünürsek düşünelim bu somutluk tarafından koşullandırılan düşüncelerimizl e ve yine bu somutluğun koşullandırdığı pratikler üreterek yaşıyoruz. Pratikte yarattığımız mükemmellikleri bile aşamadığımızda, bir süre sonra hatalarımızın sürekli ayağımıza dolanarak yürüyüşümüzü engellemesi gibi, ağır prangalara dönüşmesine şahit oluyoruz. Öyleyse o zaman için herkesin mükemmel diye alkışladığı bir durumu, başka bir zamanın değişmiş algısıyla hatalarla dolu davranışlar diye mi değerlendirmemi z gerekiyor? Ya da sürekli mükemmeli yaratmanın yolu, geçmişten başlayarak an’a kadar sürekli yanlışlar aramakla uğraşmak ve gördüğümüz her yanlışı reddetmek adına hiçbir somut değişim yaratmaya muktedir olmayan mutlak doğruları savunmaktan mı geçiyor? İdeolojik-teori k olarak bu mümkün olsa bile, politik-pratiği nereye koyacağız? Hayatı bir an için durdurup, mükemmel bir ideoloji üzerinde yükselen, doğru teorilerden beslenen, şaşmaz politikalar üretmemiz, pratiği buna göre biçimlendirmemi z mümkün mü?

Arkadaşların eleştiri ağırlıklı ÖDP değerlendirmele rini okuduğumda, pek çoğunun içerde yapılan eleştirilerin oldukça gerisinde kaldığını ve ideoloji/teori/ sol kültür/politika tercihleri açısından eleştirilen şeyle büyük ölçüde benzerlikler taşıdığını düşündüm. Her zamanki gibi eleştiri eleştirilenden farklı olmanın kanıtı ya da farklılaşma yolu değil. Yalnızca üçüncü kişiler gözünde “farklılık” algısı yaratmaya yarıyor. Daha fazlası için nesnel dönüşüm şart. Bunu gerçekleştirene kadar eleştiriyi dışa vurmanın ya da içte tutmanın nasıl ayırt edileceğinin, bence bir önemi yok. Sonuçta tarih önünde her birimiz yaptıklarımız ve yapamadıklarımı zla hesap vereceğiz, niyetimizin ya da sözlerimizin ne olduğuna göre değil. Ve gelecekte kimse bu hesapla ilgilenmeyecek bile olsa, şu an bunu biliyor olmamız, yalnızca kendimizle kurduğumuz ilişki açısından önemli.

Doğruyu söylemek, yanlıştan kurtulmaya yetmiyor. Ya erkendir, dolayısıyla ana hattı doğru bile olsa söylenenlerin pratik değeri ütopyadan öte geçmez. Ya da zamanı ve yeridir ama doğruyu kabul ettirici işlerle yeterince uğraşılmamıştır . Söylenenden daha önemlisi, söyleyen/koşull ar/dinleyen arasında düşünce – eylem birlikteliğini kararlı bir süreklilik içinde yaratmaktır. Eğer bunun üzerine konuşmuyorsak, hayatında ayağını topa değdirmemiş ve para kazanmak uğruna reyting almaktan başka amacı olmayan maç yorumcularından daha farklı değiliz.

Yine de ÖDP’yi değerlendirmek istiyorsak, bunu kendimizi ÖDP’nin yaptıkları ve söyledikleriyle sınırlamadan yapmamız gerekir. Ve benim gibi “içerideki” biri bunu söylerken, “dışarıdaki† arkadaşların bakış açısını ters yüz ederek yapmadığına emin olmalıdır. “İçerde” olmanın avantajıyla, dışarıdan eleştirilen şeylerin düzeltilmesine rağmen yine de aynı eleştiri gerekçelerini ürettiğini yeterince yaşadıktan sonra, şu an bundan eminim. ÖDP Türkiye solunun 12 Eylül/duvarın çöküşü ve daha bir çok şeyden sonra kendini aşmak üzere çıktığı yolun sonuna gelişinin somut ifadesidir. Hiç bir şey yoksa bile, şu an ÖDP’de sol adına – hepimizin saçmalığını onaylayacağı şeyler dışında – bir şey yapmak ve söz söylemek için yeterince özgürlük var. Ama kişilerin çabasının ötesinde bunu sürekli kılmak için kendini üreten bir yan yok. Bu durumda topluluğun sorumlu yöneticileri böyle bir şeyi gerçekleştirmiy or diye eleştirmek anlamsızlaşıyor . İçeride ya da dışarıda olalım, yapmak gerekiyor. Yapılacak şey, bugüne kadar yapılanların yetersiz kaldığı göz önünde tutulursa, kesinlikle bir icazete ihtiyaç duymayan şeylerdir. Zaten icazet arandığında, bugüne kadarkilerin yetersizliğinde n bahsetmek de anlamsızlaşıyor . Kaldı ki icazet verildiğinde de, yalnızca yetersizliği kanıtlanmış şeylerin kendini yeniden üretmesi sonucuna varılıyor. Örneğin bu bağlamda Ahmet İnsel’in “ağabeyler gitsin” yollu eleştirisi boşa kürek çekmek anlamına geliyor. Çünkü varolan bir şeyi göndermenin yolu, artık ondan bahsetmeye bile gerek kalmayışı yüzünden başka bir şeyin gerçekleşmesiyl e eş zamanlıdır. Bahsediliyorsa, henüz aşılma olasılığı yoktur ve büyük olasılıkla niyetlerden bağımsız olarak bir yer değişikliği teklif ediliyordur.

Ya da politik pratikten bir örnek: ÖDP’nin kuruluş yılları aynı zamanda özelleştirmeler in doruk noktasına ulaştığı bir döneme rastlıyordu. Herkes gibi hükümetlerin bu uygulamalarına karşı çıkıyorduk. Her ne kadar devlet kapitalizminden başka bir şey olmayan geçmişteki ve yürürlükteki sosyalizm uygulamalarını eleştirsek bile, pratik eylemimizin toplumda yarattığı algı yeni bir devletçiliği savunmaktan öte geçmiyordu. Peki hem devletçiliğin, hem de piyasanın dışında antikapitalist bir seçenek yaratmak gerektiğini bilmiyor muyduk? Pek ala biliyor, ama bunu gerçekleştirece k toplumsal kesimlerin hala diğer seçenekleri tüketmeyişi ve solun hala sistemden beslenen aydınların oluşturduğu bir hareket oluşu yüzünden, eylemimiz uzak hedefleri yaşanan somutluktan çıkarıcı ölçüde kararlı ve sürekli olmuyordu. Buna ister aydınların küçük burjuvalığı, ister solcuların geleneksel ideolojiyi savunması, ister bizim halkın doğu kültürünün etkisiyle devlet baba mitini aşamayışı diye açıklayalım. O an beliren mücadele hedefinin alternatifi bir türlü eş zamanlı olarak çıkmadı. Ancak özelleştirmeler in uzun süreli etkileri ve bütün toplumsal yaşamı kucaklayışından sonra eylemin toplumsal özneleri ortaya çıkmaya başladı. Ancak sol yapıların bu özneleri kucaklayamayaca k kadar dermansız kaldığı koşullarda. Ve bu durumu solu eleştirmekte kullanacağımıza , toplumsal muhalefetin kendisini kökten değiştirmesi için bir fırsat gibi görmek de mümkün. Hangi açıdan baktığımıza bağlı. Bu durumdaki solun eleştirisi bazen bana solcuların kendini rahat hissetmek için zamanın akıp gidişini seyre dalmasından farksız görünüyor.

Bu arada kendi bilinçli çabalarımızın ve ek olarak Susurluk/Kürt sorunu/AB’ye katılım gibi yaşanan somut durumların yarattığı ideolojik etkiler altında, küreselleşmenin dayatmalarına tereddütlü bakan devletin değişim sancılarıyla dolu bir süreçten geçtiğimizi hatırlayalım. Ayrıca, bir yandan küreselleşme baskısına İslami örtü altında karşı koyan hareketlerin yaşadığımız coğrafyadaki etkinliğini, ülkemizde bu İslamileşmenin ANAP döneminde uygulanan neoliberalizmle iç içe geçişini, TÜSİAD –MÜSİAD çekişmesi olarak izlediğimiz geleneksel işbirlikçi-teke lci sermaye çevrelerinin ihracat seferberliği-öz elleştirmeler çerçevesinde yükselen İslamcı orta burjuva kökenli sermaye çevreleriyle kaynaşma sancılarını hesaba katalım. (Bir not: Bu kaynaşma ancak geçen yıl MÜSİAD’ta temsil edilen halka açık şirketlerin borsada işlem görmeye başlamasıyla, bu arada YİMPAÅž benzeri hesabı kitabı belirsiz şirketlerin kayıt altına alınmasıyla mümkün oldu.) 12 Eylül’ün dehlizinden çıkmaya çalışan solun “susma sustukça sıra sana gelecek” çağrılarıyla başlattığı çete karşıtı eylemlerin, “Türkiye laiktir laik kalacak” biçimini almasının önüne geçebilir miydik? Daha çok olsak, elbette geçebilirdik. Daha akılcı olsak, topluma daha sevimli görünsek, daha çok çalışsak, elbette çoğalabilirdik. Peki bütün bu eylemleri ve akılları hangi koşullarda yaratacaktık? Yukarıda söylediğim karma karışık koşullarda değil mi? Dolayısıyla ÖDP’nin çevresindeki akademisyenleri harekete geçirerek düşensel zenginlik yaratmayı bile başaramadığını söylemek, o günün koşullarında bu zenginliğin nasıl bir şey olacağını fazla hesaba katmadan, yalnızca sonuçlarının iyi olacağı varsayımına dayalı bir önerme olarak, anlamsız görünüyor. Tıpkı partinin diğerlerinden en önemli farkı olan çok sesliliğin yurttan sesler korosundan öte geçemeyişi gibi. Çünkü doğru bir fikrin dile getirildiği koşullar, hayatın önceden kestirilmesi zor zenginliği yerine, önceden ne oldukları bilinen solcuların bir araya gelişiyle belirleniyordu. “Bunlar zaten bölünür” diye uzak kalanlar haklı çıktı. Başka bir şey yapmadıkları sürece ne kadar haklıydılar?

Özetle, bir yanlış eleştirilerek değil, tüketilerek doğrultulabilir . Paris Komünü’nün yıkılacağını bile bile içinde yer almak ve buradan çıkartılan dersleri Ekim Devrimi’ne kadar yaşatmak ancak böyle mümkün oldu. Bugün Güney Amerika’daki denemeler dışında Ekim Devrimi’ni, dolayısıyla geleneksel sol politika yapma tarzını aşmaya yönelik bir pratik görmüyorum. Henüz buradan küresel ölçekte bir teori çıkartmak için de çok erken olduğunu düşünüyorum. Bir süre daha herkes kendi yöntemini uygulamakta ısrar edecek gibi görünüyor.

Oysa salt teorik düzeyde, Ekim Devrimi daha ilk gününden itibaren kendini eleştirmeye başlayarak zaten kendini aşmıştı. Yıllar sonra Sovyetlerin dağılışına ilişkin değerlendirmele rde bile hala o zamandan kalma eleştiriler dayanak alınıyor. Örneğin bürokrasinin gericiliğinden bahsediliyor. Ama hemen bunun neden değil, sonuç olduğu söyleniyor. Pratik olarak bürokrasiye gerek duyurtmayacak bir üretkenliğe nasıl geçileceği salt fikir düzeyinde ve ütopik projeler olarak ifade ediliyor. Henüz bürokrasiyi önleyici somut pratikler, zaten Ekim Devriminden beri bilinen doğrudan demokrasi, dönüşümlü yöneticilik, yönetenlerin geri çağrılabilmesi, merkezi kararların tartışılarak alınması vs.dir.

Kapitalizm daha fazlasını yapmaya elverecek ölçüde gelişmediği sürece, daha iyi bir devrim yapılamıyor. Yine de üstünde düşünüyor, pratik olarak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Çünkü hiç kimse kapitalizmin hangi alanda neyi ne kadar yaptığından ve bunun uzun süreli sonuçlarının ne olacağından emin değil. Yaşadığımız hayatın yalnızca bir tane okulu var, o da yaşamak… Mehmet Polat. 27 Mart 2007
Alıntı
 
 
0 #2 bulentbarn 25-03-2008 23:17
bırlık de dusunmeyı beceremeyın ce ortak bırcok seyde uretılmıyor. gecmısde bız tek dogru olarak kendı guruumuzu bılır ve onun cevresınde bulunurduk.sonr adan baktıgımda ıse 16 yaslarında aslında mahlemız veya okulumuz ne ıse bızde on dan olur yada tam tersı onun karsısına duserdık. daha sonra bıraz okumaya baslayın ca bıraz elıstırı yapıncada savunma ıstenır yada dıslanırdık .bırden bıra yanlızlıga ıtılır ve bunu korkusu olurdu uzerımız de .kısaca korku ve yanlızlasma duygusu ıle cogu kez ses cıkarmazdık.tak ı 80 sonun da tek basımıza kalıp baska alanları da kesıf edım kendımızı orlarda da var etmeye baslayınca elestırı ve daha degısık soylemlerden ben en azından cekınmedım. ıcınde bulundugum sosyal yapı artık okadr cok degısmısdı baska alanlarda da ıfade edebılıyordum. bu muzık alanı ıdı rock ıle tanısmıs ve cesıtlı guruplarla dınletıler duzenlıyor ve benzerı ısler yapıyordum.turk ıyenın dısındakı sol ıle de tanısıyorve bızden ne kadar farkllı olduklarını gozluyor yanı abı ve bacı kavramları yok oluyor pek cok renk oldugunu gozluyor.ve bu yapı ıcınde odp ıle tanısıyor ve yenı sol daha farklı dusunurken.yıne eskı adıyet uzerınden yuruyenlerın sozunun gectıgı bızlerın ıse bır renk olarak orda bulundugu hısıne kapılıyorsun.bu yrun gelın denmısdı ozamanlar...yın ede bunca yıl ordayım ve mucedeleden hıc vac gecmıs degılım.yıne bırseyler olacaksa odp nın ıcınden olacagına ınanıyorum.burd a sesız bır cogunluk var ve bu tortu bırgun yansımasını bulacak .lıderler lıderlık sevdasından faz gececekler.besl endıklerı sey lıderlık sola yakısmadıgını gorduklerı zaman
Alıntı
 
 
0 #1 Önder Kurt 25-03-2008 19:58
Güçlü,

Bence ÖDP'nin "başarısızlığın ı" ya da bir dönem "başarılı gibi görünmesini" ülkedeki konjüktürle açıklamaya çalışmıssın gibi geldi bana. Ben biraz farklı bakıyorum;

Bence ortada bir "başarısızlık" var. Ama bence bu "başarısızlık" seçimlerde etkileyici düzeyde bir oy alamamakla, ya da solun farklı anlayışlarını bir çatı altında toplayamayıp, farklı unsurların kendi yollarına gitmesi ile nitelenecek bir başarısızlık değil. Başarısızlığı bu terimlerle açıklamak bence ÖDP'nin de vakti zamanında değiştirmeye çalıştığı standart politika yapma anlayışının terimleriyle düşünmek anlamına gelir.

Belli tarihsel dönemlerde, arayıp bulmaya çalıştığımız en mükemmel politika her ne ise, onu dahi uygulasak yukarıdaki terimlere göre başarılı olmak mümkün olmayabilir. Sadece ülkede değil, dünyada sosyalizmin inanılmaz prestij kaybettiği bir dönemde politika yapmaya çalıştı ÖDP. Dolayısıyla kimse çıkıp da, ÖDP şu kadar oy alabildi diye eleştirme hakkına bence sahip değildir. Böyle bir dönemde parti yönetimine 10 tane klonlanmış Lenin de konsaydı çok da farklı olamazdı.

ÖDP'nin başarısızlığı kanımca, egemen politik başarı kriterlerine kendisinin de uymaya çalışmasıdır. Ne bilim, falanca seçimlerde %5-6 oy almayı hedeflemesi, ve böyle bir konjüktürde asli misyonunu gözardı etmesidir. Tam da değiştirmeye çalıştığı politika yapma tarzını, onca karşı retoriğe karşı birebir yeniden üretmesidir. ÖDP yeni bir politika yapma tarzı yaratma ya da parti olmayan parti şeklinde ifade edilen misyonunu hiçbir zaman tam anlamıyla sahiplenmedi. Bu tarihsel olarak çok önemli bir misyondu ve ÖDP bunun için üzerine düşen hiçbir görevi yapmadı. Tutup falanca beldenin belediyesini ele geçirmeye çalışmakla bütün enerjisini harcadı. Bunu yaparak sistem partilerini birebir taklit etmiş oldu. Efsanevi Fatsa deneyiminin Hopa'da ya da bir başka yerde yinelenebileceğ ini sandı. Koşulların ve dünyanın radikal bir biçimde farklı olduğunu aklına bile getirmedi. Bırakalım yeni bir politika kavrayışını geliştirmeyi, 30 yıllık bir nostaljinin peşine takıldı. Değiştirmeye çalıştığı politika tarzını yeniden üretmekten başka hiçbirşey yapmadı..

ÖDP "parti olmayan parti" hedefine gerçekten sadık kalmış olsaydı, seçimlerde iki yüz küsür bin oy alabilmiş olması başarısızlık sayılmazdı. Bu rakam ortak bir hedefe kilitlenmiş, ortak bir tarihsel misyonu yüklenmiş insanları ifade ediyor olsaydı muazzam bir rakam olurdu. ÖDP'nin "yeni bir politika yapma tarzı" geliştirmek şeklinde özetlenebilecek tarihsel misyonu açısından bırakalım iki yüz bini, 5 bin, 10 bin bile inanılmaz büyük bir rakamdır. Aynı hedefe kilitlenmiş 5 bin insan nuazzam toplumsal bir güçtür.

Sorun şu ki, ÖDP içindekiler sosyalizmin futuristik bir proje olduğunu, üç boyutlu zamana göre politika yapmaları gerektiğini unutttular. Geçmişten ders çıkarmadıkları gibi, geleceğe yönelik herhangi bir projeksiyonları da olmadı..Sadece "şimdi"ye kilitlendiler. Başarıyı hemen şimdi, kendi yaşamları içinde yakalamak istediler. O ÖDP'nin TV'lere dahi çıktığı dönemlerde bazıları cimrinin çil çil altın hayal etmesi gibi, yüzde bilmem kaç oylar, bilmem nerelerin belediye başkanlığı, hatta belki 10% barajını aşmak gibi hayallere kapıldılar. Sonraki kuşaklara sıfır noktasından daha ileride bir başlangıç yapabilmelerine imkan sağlayacak bir birikim yaratma gibi mutevazi bir hedefle yetinemediler.

Ama gelinen noktada seçimlerde iki yüz küsür bin oy alabilmekten çok daha trajik bir başarısızlık var; Bundan 30-40 yıl sonra kimse ÖDP'yi hatırlamayacak bile. Sol tarihimizin partiler mezarlığındaki herhangi bir parti olarak yerini alacak.

Aradaki farkı görmek için şöyle bir karşılaştırma yapalım; aradan geçen 90 yıldan sonra Bolşevik harekatın muazzam bir külliyatı vardır değil mi? Adamlar neleri tartışmış, ne gibi yöntemler uygulamış birebir takip edebilirsiniz. ÖDP'nin geride bıraktığı ne var? Ciddi bir tek analiz hatırlıyor musunuz? Ali Osman biraz vurucu olsun diye pragmatik bir yaklaşımla sormuş; Ya kardeşim kendiniz yapamadıysanız, üyeniz akademisyenlere belli konularda ciddi analizler de mi yaptıramadınız diye. Gerçekten de öyle. Åžöyle bir düşünelim; ÖDP'nin AB konusundaki politikaları nedir diye ciddi bir araştırma yapmak isteyen insan nerelere başvurabilir, hangi kaynaklardan faydalanabilir. Bolşeviklerin falanca konudaki tavrı nedir diye merak edersen, ne bilim git Iskra'nn falanca sayısına bak, ya da bilmem kaçıncı parti kongresi bildirgesini oku, ya da Lenin'in falanca kitabını oku diyebilirsin? ÖDP sözkonusu olursa ne yapacaksın? Herhangi bir ÖDP teorisyeni çıkıp da falanca konuda duruşumuz falan falan nedenlerden dolayı şudur diyebilmiş midir?. Hemen her konuda son derece kaçak güreşmek anlamına gelen bir Havet'çi yaklaşım tek yapabildikleri şey olmuştur. Egemen politika yapma anlayışını sadece havetçilik gibi bir nosyonu türkçemize kazandırarak aşabilmişlerdir ancak..

Bu kadar uzun bir zaman boyunca bu kadar başarısız olabilmiş bir parti ancak Türkiye'de yaşayabilir herhalde. Deniz Baykal'a kızarız..Ama Baykal'da kızdığımız şey Baykal'ın şahsına has birşey değil aslında. Bu toprakların politik kültürüne has birşey..Onca başarısızlığa rağmen Baykal'ın koltuka ısrar etmesiyle, işgal ettiği alanın sosyalist sol adına muazzam önemi nedeniyle ÖDP'nin hala kenara çekilmemesi bence tamamen aynı toplumsal marazın göstergesidir. Dünyanın hiçbir yerinde buna izim verilmez.

ÖDP kendisi tarihsel misyonunu üstlenemiyor, ama birilerinin üstlenmesine de izin vermiyor, aktif olarak engellemiyor tabii..İnsanlar da, çıkmayan candan umut kesilmez hesabı son derece vakit kaybettirici yanılsamalı bir umut yarattığı için. ÖDP olduğu sürece solun zaten güdük tabanı yeni birşeyler yapma enerjisini ve motıvasyonunu bulamıyacak, tavır "ÖDP var ya" olacak..O olan ÖDP'nin de ne yapabildiği ortada..
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile