Feminizm'in Türkiye'deki Öncelikli Sorunsalı Ne? Popüler
Makale
Yaşam kaynağımız Güneş'in 5 milyar yıllık ömrü kaldığını öğrendiğimde bir tür hayal kırıklığı yaşamıştım. Eğer birgün bütün varoluş yokolacaksa, bugün daha iyi bir dünya için mücadele etmenin ne anlamı vardı?
{dropcaps on}
Tabii Dünyanın 4.5 milyar yaşında ve yazılı insanlık tarihinin de 5000 yıllık olduğunu hatırlayınca, 5 milyar yılın çok uzun bir süre olduğunu anlayıp üzülmekten vazgeçtim. Kendime ve insanlığa yönelik üzülmem gereken çok daha acil sorunlar olduğunu görüp, ilgimi başka alanlara yönelttim. Bu kadar uzak bir geleceğin kendi günlük yaşamıma yönelik bir izdüşümü de olamazdı, zaten istesem de bu kadar uzak bir geleceğe etkim bulunamazdı.
Şimdi böylesine karikaturize edince, bu yazıda ele almaya çalışacağım yanılsamanın ne kadar absürd olduğu ortaya çıkıyor. Ama aynı yanılsamalı yaklaşımı, toplumsal sorunların çözümüne yönelik aktivist hareketlerde gördüğümüzde o kadar absürd gelmiyor. Aksine olumlayıcı bir tınıyla adı radikalizm oluyor. Bu radikalizm 1968'in romantizmiyle dile getirilmiş "Gerçekci ol imkansızı iste" türü sloganlarla da ifadesini bulur. Ben "Hayalci ol yapılabilecek olanı iste" yaklaşımına daha sıcak bakıyorum.
Böylesi sınırsız bir hayal gücüne dayanan radikalizm Sovyetlerde dinin kökten ortadan kaldırılabileceği ya da ünlü [[Lysenko]] olayında olduğu gibi, fiziksel yasaların bile sosyalizm yararına değiştirebileceği yanılsamalarını doğurmuştu.
İnsan yaşamı sefil bir oranda kısa olduğu için, kendi yaşam süremiz içinde etkimiz olamayacak konuları değiştirebileceğimizi sanıyoruz. Bunun ne kadar beyhude bir çaba olabileceğini anlama şansını yakalayabilecek kadar bile yaşayamacağız belki de. Birşeyleri değiştirebileceğimizi sanarak bir ömür harcayabiliriz.
Bu kadar uzun bir girişi niye yaptım? Son bir iki günde sitede yaptığımız yazışmalar sayesinde feminizmin ya da feminizmin bir türünün, diğer ilerici hareketlerin de müzdarip olduğu bir hatayı yinelemekte olduğunu düşünmeye başladım; kadim toplumsal normaları bir çırpıda, kendi yaşam süremiz içinde değiştirebileceğimiz ya da yeniden anlamlandırabileceğimiz yanılsaması. En son semavi din olarak İslam dahi yaklaşık 1500 yıllık. Böylesine kadim bir kültürün öncüllerini, normlarını keyfimize göre anlamlandıramayız. Kuşaklar ötesinden gelen sabit anlamları vardır. Ulvi yaşam kodları oduğu için de faniler kendi kafalarına göre yorumlayamaz. Konuyu biraz daha açayım:
BAŞÖRTÜSÜ FEMİNİZMİN SORUNSALI OLABİLİR Mİ?
Bu soruya ben olumsuz yanıt veriyorum. Bir kere bence burda temel bir uyumsuzluk var; batının düşünsel araçlarıyla oluşmuş feminizmin perspektifi ile tamamen doğuya özgü bir fenomeni anlama çabasını içeriyor. Bu anlamda böyle bir çaba kanımca bir çeşit "oryantalizm"dir. Batının yukarıdan bakan yaklaşımı ile ezilen "türbanlı" kadınlara temel bireysel haklarını kazanmalarında destek olma yaklaşımını içeriyor.
Bu "destek"de uyumsuz olan bir başka nokta daha var; Türkiye gibi ülkelerin modernleşmelerini tamamlamadan post-modernleşmek gibi ucube bir handikapları olduğunu düşünüyorum.
Başörtüsüne feminist destek vermek post-modern bir bağlam içinde ilerici/demokrat bir yaklaşım olarak algılanbilir. Ama bizimkisi gibi feodal, babaerkil, arkaik yapılara karşı modernleşme mücadelesinin de post-modern mücadelelerin yanında eş zamanlı olarak devam ettiği bir ülkede, başörtüsüne feminist/solcu bir destek tutarlı olamıyor. ABD ya da Fransa gibi post-modern ülkelerde yalnızca İslamın değil herhangi bir dinin vecibelerini yerine getirmek devlet tarafından mutlak güvence altına alınabilir. Scientology gibi bir sosyete tarikatı bile resmi din kimliğini kazanabilmiştir. Ama misyonerlik yapıyor diye bir başka dinin temsilcilerinin kıtır kıtır kesildiği bir ülkede, post-modern bir özgürlükçülük savunması bana yapay geliyor. Bu akla aykırı eylemleri yapanların erkek olması bence konuyla çok alakalı değil.
Farkındayım, Türkiye'nin Jeopolitik konumu nedeniyle tam olarak batılı demokrasiyi uygulayamayacağı ya da Türkiye'nin İran olacağı türünden resmi ideolojinin söylemine çok yaklaştım. Yalnız ben burda durmayıp bir başka şey daha ileri süreceğim;
Adorno'nun çok ünlü ve benim çok sevdiğim bir lafı vardır; "Yanlış bir yaşam doğru yaşanamaz" . Bunu konu bağlamında şöyle uyarlıyorum ; "Yanlış bir sorunsal hakkında ilerici bir çözümleme yapılamaz". Burdaki "yanlış"da etik bir yargı olmadığını belirtmeyelim. Anlatmaya çalıştığım, türban hakkında görüş bildirmenin sosyalist bir poltikanın kapsama alanına giremeyeceğidir.
Girebileceğini varsaysak bile, etkimiz olamaz. Önümüzde duran, 1500 yıllık kadim kültürel yapılarla, devlet iktidarını elinde bulunduran modernistlerin mücadelesidir. Bu "devler arenasında" sosyalistler/feministler mevcut sınırlı güçleriyle söz etmeye kalkarlarsa, bence ancak figüran olabilirler. Bu dev mücadelenin nasıl sonuçlanacağına karşılıklı güçler dengesi karar verecektir. Yani asla türbanlılar girebilsin ya da giremesin demiyorum, bu bizim etki alanımız dışındadır, müdahale etmeye çalışmak kendi etki alanımıza giren, dolayısıyla değişimine gerçekten katkımız olabilecek alanları gözden kaçırmak anlamına gelir. Etki alanımız içinde olan ve feminizmin değiştirebileceği alanlar nedir?
FEMİNİZMİN GERÇEKÇİ ETKİ ALANI
Mevcut güç ekonomisi içinde Feminizm kanımca başörtüsü probleminin çözümünde şu ya da bu yönde bir etkide bulunamaz. İlgisini bu gibi büyük ölçekli konulara yöneltmesi hemen yanıbaşındaki problemleri gözden kaçırmasına neden olur. Kanımca birkaç ömrü dolduracak kadar bu türden yakın, realize edilebilir hedefler vardır.
Bir miktar cinsiyetler arası aşık atma türünden bir yaklaşım olacak ama şahsen ben toplumdaki cinsiyetçilikten erkeklerin daha çok çektiğini düşünüyorum. Bir kere ben cinsiyet ayrımının toplumdaki daha temel bir dinamiğin yansıması olduğunu düşünüyorum; güç ilişkileri, iktidar ilişkileri.
Burda tabii kl Foucault'cu anlamda toplumun her sathına yayılmış iktidar ilişkilerini, ya da Nietzsche'de bulunan türden güç ilişkilerini kastediyorum. Cinsellikten alınan zevkin biyolojik olduğu kadar ideolojik de olduğunu düşünüyorum. Genel iktidar dinamiklerinin özel bir izdüşümü olarak cinsellik alanında yaşanan spesifik iktidar ilişkilerinde, aktif olması "emredilen" cinsel kimlik erkektir. Bu aktif olmanın, eğer iktidar savaşından başarı ile çıkılırsa iktidara sahip olmak gibi bir ödülü varsa da erkeklerin büyük çoğunluğu gibi yenik ayrılınırsa yüzleşmek zorunda kalınan hezimet de, kadının pasifliği ile ölçülemeyecek kadar trajiktir. Bu yüzden erkek hep daha kısa yaşayan cinstir. Kısa bir Wikipedia araştırması ortalama erkek yaşam süresinin kadınınkinden daha uzun olduğu bir ülke bulunmadığını gösterecektir. Yine benzer bir araştırma yine bütün ülkelerde intihar oranın erkekler arasında çok daha fazla olduğunu kanıtlayacaktır. Sigara kullanma oranları, alkolizm, uyuşturucu bağımlılığı hep erkekler arasında daha fazladır.
Bu gibi istatistiki veriler dışında kayıtlara geçmesi mümkün olmayan bence çok daha vahim sonuçları vardır cinsiyet ayrımcılığının, özellikle bizimkisi gibi feodal kalıntıların hala çok etkili olduğu ülkelerde.
Cinselliğin sağlıklı bir şekilde yaşanamaması yüzünden, insanlardaki yaratıcı potansiyellerin güdükleşmesini kastediyorum. Bizimkisi gibi ülkelerde ergenlikten 30'lu yaşların ortasında çıkıyoruz. Karşı cinsle olan problemli ilişkilerimiz, yaratıcı potansiyellerimizin artık körelmeye başladığı yaşlara kadar çözülemiyor. Kırklı yaşlarına gelmesine rağmen bir kadınla konuşmaya başladığında sivilceleri yeni yeni çıkmaya başlamış bir delikanlı gibi sesi çatlayan, eline ayağına nasıl bir poz vereceğini bilemeyen insanlar tanıyorum.
Kurumsal iktidar yapıları sözkonusu olduğunda kişiler arası bir dayanışma ruhu oluşabilmesine rağmen, hep kadın "objesine" yönelik egosal iktidar ilişkileri sözkonusu olduğunda en yakın "dostunuz" bile tiranınız olabilir. Virilitesinin sizinkinden ne kadar daha fazla olduğunu ya direk ya da imalı her fırsatta ima edecektir.
Şimdi kurumsal iktidar yapılarının polis gücünü, silahlarını düşünürken değil, bireysel ideaolojisinin "fallik göstereni" hep kadına sahip olmak olan erkek yapılanmasını düşününce toplumsal dönüşüme olan inancımı kaybediyorum.Kadınların gönlünü kazanmak için farklı flörtlerde harcanan zamanlarla, politik faaliyetlere harcanan zamanları alt alta koyup karşılaştıralım, neden etkili bir toplumsal hareketin oluşamadığının istatiksel bir verisini bulabiliriz gibime geliyor. Ha kesinlikle insanın temel, varoluşsal cinsel ihtiyaçlarını ya da bir sevgilide bulunan güven duygusu ihtiyacını yadsımak gibi irrasyonel bir pozisyona da düşmek istemem. Ama karşı cinsle olan ilişkinin bu kadar merkeze oturmasını da bir az gelişmişlik göstergesi olarak görmeden edemiyorum. Birşeyi ne kadar bastırırsan, zihni o kadar çok meşgul edeceğini söylemek büyük bir saptama yapmış olmak anlamına gelmiyor, malumun ifadesi olmanın ötesine geçmiyor ama yine de belirteyim dedim.
Bütün bu tipik erkek bunalımlarının feminizmle ilgisi ne? Ben bu ülkede batının 1960'larda falan yaşadığı, Erich From, Wilhem Reich gibi düşünürlerce ya da Leo Buscaglia türünden pop yazarlarca ifade edilen türden, artık post-modern "culture studies", "gender politics" gibi daha moda konular karşısında itibarını yitirmiş "babadan kalma" cinsel devrim gibi taleplerin Türkiye gibi ülkelerin gündemine daha iyi oturduğu kanaatindeyim. Bu ülke ki bekaret en eğitimlilerde dahi evlilik için temel kıstasdır, o ülke ki "namus" hala can almak için nerdeyse resmi olarak kabul edilen bir gerekçedir.
Sıradan günlük hayat ilişkilerinde cinselliğin, ideoloji ile fazlasıyla yüklü yaşanmasına karşı yapılabilecekler gani gani varken ve üstelik bu ideolojik cinsellik, toplumsal mücadeleleri de geriletiyorken, başörtüsüne özgürlük gibi post-modern bir sorunsala yönelmek bana fazlasıyla lüks geliyor.
Üye eleştirileri
-
2008-03-09 12:11:03 |Unregistered| Ayse S
-
2008-03-06 18:04:14 |Unregistered| Mehmet Polat
Merhaba Önder,
Feminizmin öncelikli sorunsalını ele alırken, uzun girişinde şöyle bir sınırlama getirmişsin:
"Böylesine kadim bir kültürün öncüllerini, normlarını keyfimize göre anlamlandıramayız. Kuşaklar ötesinden gelen sabit anlamları vardır. Ulvi yaşam kodları oduğu için de faniler kendi kafalarına göre yorumlayamaz. "
Bir konuyu tartışırken bu tür bir sınırlamayı akıldan uzak tutmamak gerektiğini ben de düşünüyorum. Ama öyle görünüyor ki kendin bu sınırlamaya uymuyorsun diye düşünüyorum. Ya da "keyfi" uyum gösteriyorsun. Çünkü kadınların -doğru ya da yanlış- sorun ettiği bir konuyu, erkek olarak tartıştığını atlıyor, kendini apriori olarak bu sorunun bir parçası gibi görüyor ve dolaysız olarak kadınlar arası bir tartışmada Doğru'nun ne olması gerektiğini söylüyorsun. Dolayısıyla dolayısıyla "sosyalist" kimliğini nötr bir kimlikmiş gibi,çoğu zaman geleneksel solcu erkeklerin farkına varmadan yaptıkları gibi, "yanlış" yaptıklarını düşündüğün kadınlara dayatıyorsun.
Varsayalım ki türban konusunu sorun etmekle feministler yanlış yapıyorlar. Burada erkek solcuların yapması gereken nedir? Kadınlara doğruyu vaaz etmek mi, yoksa kendi yanlışlarını özgürce yaşayarak kendi doğrularını geliştirmek için alanı boşaltmak, bu alanı doldurmaya çalışan iktidarın etkisini kırarak kadınlara özgür tartışma ortamı yaratmalarında destek olmak mı?
Eğer ikincisi yerine birinciyi yapmaya, yani kadınlara doğruyu vaaz etmeye başlarsak; egemen sınıf iktidarına karşı-ki bu aynı zamanda toplumsal cinsiyet açısından bir erkek iktidarıdır- ezilen erkeklerin verdiği mücadelede, feministleri kendi yedek gücümüz haline getirmeye kalkışmış oluruz. Yani erkek egemenliğine karşı "insanlar arası eşitlik" sorunsalını öne çıkararak mücadele edene erkekler, tıpkı egemen sınıfın egemenliğinin dayanaklarından biri olan kadınların ikincileştirilmesini tekrarlamış olurlar. Öyleyse kadınlar ilgili bir konuda bir erkek olarak ağzımızı açtığımızda, öncelikle kadınların ne azından bizim kadar söz söyleme koşulları var mı diye düşünmemiz gerekir. Tıpka uzun girişinden alıntıladığım cümledeki gibi, bu alanda "keyfi" olmamalıyız.
Sosyalist bir erkeğin feminizm karşısındaki konumunu sorun etmeden feminizmin Türkiye'deki öncelikli sorunsalını tartışmak; bu yüzden bana "abesle iştigal" gibi geliyor. Selam ve sevgiler. Mehmet Polat
-
2008-03-06 20:45:03 |SAdministrator| onder

Merhaba Mehmet Hocam,
Senin de yazmaya başlamana sevindim.
Hocam birşeyi yeterince açık ifade edemiyorum. Forum'da Ayşe ile yaptığmız tartışmadan aşağıdaki bölümü aktarırsam sanırım daha açıklayıcı olacaktır, zira yukarıdaki yazı bu tartışmadan çıktı.
******************
“Dağınık bir ağ saldırıya geçtiğinde düşmanı sarmalar:Sayısız bağımsız güç adeta her yönden aynı noktaya saldırır ve ardından çevrede kaybolur.†(Hardt-Negri “Çokluk†sh.107)
Åžimdi kendisine böyle bir düşünceyi şiar edinmiş biri olarak, sosyalist politikanın önceliklerini belirleme gibi birşeyi talep edebilir miyim? Hayır tam aksine hiç kimse üst-kapsayıcı genel bir terim olarak sosyalist politikanın önceliklerini belirlemeye kalkmasın diyorum aksine..Ben kendi bulunduğum yerden kendi önceliklerimle vereceğim bu mücadeleyi, bir fabrika işçisi de kendi bulunduğu yerden..Negri'nin merkezi kavramı "Çokluk"un ifade ettiği de budur..Artik farkli toplumsal kesimlerin mücadelesi tek bir merkezden yönetilemez ama bu her kafadan bir ses çıkacağı anlamına gelmez..Sosyalizmin tarihsel olarak belirlenmiş bir anlamı vardır ve o da kapitalizmin lağvedilmesidir..Kendisini, sınıfsal toplumların sonuncusu olarak kapitalizme karşı konumlandırmayan hiçbir hareket sosyalist olamaz. Keza cinsiyet ayrımcılığını sınıfsal toplumla ilintilendirmeyen bir feminizm de sosyalist hareketler skalasında yerini alamaz.
Sınıf mücadelesinin, "yani anti-kapitalist mücadelenin genel persepektifi içinde kalındıkça" neyin öncelikli olduğunu belirlemeye gerek yoktur..Kim hangi yönden kapitalizme muhalefet edecekse etsin..Ne kadar çok cepheden muhalefet edilirse o kadar iyidir..Deleuze "ya o ya bu" yaklaşımına karşı "hem o hem bu" der. Seçim yapmaya, öncelik belirlemeye gerek yok..
*******************
Benin Ayşe'ye yönelik eleştirim Türbanlı öğrencilerin üniversiteye girmesini savunuyor olması değil, böyle bir desteği sosyalist politika ile ilişkilendiriyor olması, sosyalistlerin bu politikaya destek vermesi gerektiğini söylemesi idi..
Benim anladığım bu, yok eğer yanlış anladıysam, Ayşe böyle birşey talep etmiyorsa ortada zaten hiçbir sorun yok.
Ama eğer talep ediyorsa ben buna karşı çıkarım. Åžahsen aşırı zorlamama rağmen, türban mücadelesine feminist olarak değil, sosyalist olarak destek vermek gerektiği düşüncesini anlayamıyorum. Maalesef bu konuda da ikna olmam imkansıza yakın.
İzninle yine adı geçen forum başlığında bir başka alıntı yapayım:
***********************
Ben, bu topraklarda kökü ve herhani bir etnik/dinsel kimliğe aidiyeti olmayan, göçmen, yalnız, metropollerde kaybolmuş, sürdürmek olduğu yaşamı benimseyemeyen günlük hayatını katlanılabilir hale getirmeye çalışan orta yaşlı bir halis mulis proleter bir aileden gelme orta sınıf bir erkeğim. Benim kimliğim bu..Nasıl bir eşcinsel kendi varoluşunun problemlerin çözmeye çalışırsa ben de ancak son derece yaygın olmasına rağmen diğerleri gibi adı konmamış kendi "kimliğimin" mücadelesini verebilirim ancak...Kendimin olmayan sorunlara sahip çıkarak sahte bir aktivist pozu takınamam..Çünkü asla bilemem diğer kimliklerin kendilerine has problemlerini..Ben nerden bileyim bir eşcinsel ne yaşar ne hisseder..Kimse onun probleminin kendisinden daha iyi bilemez..Ve kimse de onun mücadelesini kendisinden iyi veremez..Ben kendi problemimi kapitalist üretim sürecine bağlıyorum..Ama belki bir eşcinsel, kürt, ermeni, alevi ya da kadın kendi problemini doğrudan kapitalizmle ilintilendirmiyordur. Yok ilintiledirmelisin diyemem..Belki üretim tarzı olarak kapitalizmle hiçbir çelişkisi yoktur, belki bazı kürtler gibi bağımsız bir başka kapitalist ülke isteniyordur, eşcinseller belki sadece kimliklerinin kabul edilmesini istiyordur vs.vs..Kapitalizmle ilişkilendirilmeyen hiçbir sorun benim ilgi alanıma girmiyor
******************************
Herhalde söylemeye gerek yok, benim yukarıdaki bu düşüncelerimle senin şu düşüncelerin nerdeyse birebir aynı:
"Varsayalım ki türban konusunu sorun etmekle feministler yanlış yapıyorlar. Burada erkek solcuların yapması gereken nedir? Kadınlara doğruyu vaaz etmek mi, yoksa kendi yanlışlarını özgürce yaşayarak kendi doğrularını geliştirmek için alanı boşaltmak, bu alanı doldurmaya çalışan iktidarın etkisini kırarak kadınlara özgür tartışma ortamı yaratmalarında destek olmak mı?"
Benim bütün pozisyonum kimse kendi önceliğini sosyalist mücadalenin önceliği olarak dayatmasın. Sosyalist mücadele pekçok farklı önceliğe dayanan farklı muhalif kanalların, yukarıda Negri'den yaptığım alıntıda olduğu gibi pekçok farklı yönden atağa kalkması ile kurulur.
Türban sorununa destek eğer gerçekten anti-kapitalist mücadeleler kampında yeralabilecekse ne ala..Ben olabileceğine zerre kadar ihtimal vermiyorum..Ama bu yargımı da asla ve asla bir ilke olarak dayatmıyorum..Nasıl türbanlı öğrencilere destek verilmesini gerekenler düşüncelerini istediği gibi dile getiriyorsa, ben de benimkileri dile getiriyorum..
Selamlar..
Yorumlar
Eger sosyalizme bulundugun yerden oncelikli politikalar atfetmiyorsan benzer sekilde dusunuyoruz demektir. Ama bu tartisma senin sosyalizmin "gercek gundemi, gercek sorunlari" ifadelerini kullanman uzerine basladi.
Ayrica ben zaten basortusu yasagina karsi cikmanin oncelikli bir politika alani oldugunu savunmuyorum. Sosyalist ve feminist bir kadin olarak benim icin bu konunun onemli oldugunu soyluyorum.
Ayrica bana gore - kadin ve erkek - sosyalistler cinsiyet ayrimciligina dayanan bu yasaga ozgurluk ve esitlik adina karsi cikmali. Ister oncelikli konulari olarak karsi ciksinlar, ister ucuncul gundemleri olarak. Ama sorun zaten sosyalistlerin ya laikci cepheyle yasak konusunda ortaklasmalari ya da konu hakkinda tumuyle susmalari (yasak varken susmak yasagi savunma sonucu doguruyor.)
"Lakin ben bu konuları tartışmak durumunda kalmaktan dolayı gerçekten üzülüyorum..İns anlığın tür olarak özgürleşmesiyle alakası yok bu konuların..
Ülkenin ve insanlığın gerçek sorunlara odaklanılmasını engellemek, gündemi saptırmak isteyen egemenlerin ekmeğine yağ sürüyoruz resmen..Biryerl erde oturup kıs kıs gülüyor olmalılar.."
Bu yukaridaki cumleler sana ait. "Kurkcu ve Kalyon'a ..." baslikli yazima yaptigin yorumdan alinti. Ama kendi durdugun yerden "gercek sorun" tanimlamasi yapip, benim durdugum yerden, benim hayatimi etkileyen sorunlari (ortunme ve soyunma uzerinden kadin bedeni uzerindeki erkekegemen denetim ve iktidar) onemsizlestirmi yorsan sorun yok.
Ayrica yukaridaki yorumunda soyle bir cumle geciyor:
"Türban sorununa destek eğer gerçekten anti-kapitalist mücadeleler kampında yeralabilecekse ne ala.."
Bu konuda ben soyle dusunuyorum.(Ba sortusu yasagina karsi gelisen muhalefet uzerinden dusunme bu dediklerimi. Genel anlamda soyluyorum.) Kapitalist toplumda bir bicimde bir sorun alani uzerinden muhalefet gelistiren hareketlerin hepsinin dogrudan anti-kapitalist olmalari, boyle olduklarini deklare etmeleri gerekmez. Kapitalizm hepimizi o kadar farkli ve girift bicimlerde eziyor, somuruyor ve yalnizlastiriyo r ki, buna karsi - dogrudan kapitalizmi bile hedef almadan - dayanisarak, orgutlenerek ve bu ezilme haline karsi cikarak muhalefet etmek, kendi basina bir donusum yaratma potansiyeli barindiriyor. Ayrica, muhalif toplumsal hareketlerin kendiliginden anti-kapitalist olmalarini beklemek, ya da anti-kapitalist degillerse onlari onemsiz gormek falan yerine, bu hareketlere muhalefet ettikleri sorunun kapitalizmle iliskisini gostermek onemli - bunu da sosyalist politika yapabilir iste.
Selamlar
Senin de yazmaya başlamana sevindim.
Hocam birşeyi yeterince açık ifade edemiyorum. Forum'da Ayşe ile yaptığmız tartışmadan aşağıdaki bölümü aktarırsam sanırım daha açıklayıcı olacaktır, zira yukarıdaki yazı bu tartışmadan çıktı.
******************
“Dağınık bir ağ saldırıya geçtiğinde düşmanı sarmalar:Sayısı z bağımsız güç adeta her yönden aynı noktaya saldırır ve ardından çevrede kaybolur.†(Hardt-Negri “Çokluk†sh.107)
Åžimdi kendisine böyle bir düşünceyi şiar edinmiş biri olarak, sosyalist politikanın önceliklerini belirleme gibi birşeyi talep edebilir miyim? Hayır tam aksine hiç kimse üst-kapsayıcı genel bir terim olarak sosyalist politikanın önceliklerini belirlemeye kalkmasın diyorum aksine..Ben kendi bulunduğum yerden kendi önceliklerimle vereceğim bu mücadeleyi, bir fabrika işçisi de kendi bulunduğu yerden..Negri'n in merkezi kavramı "Çokluk"un ifade ettiği de budur..Artik farkli toplumsal kesimlerin mücadelesi tek bir merkezden yönetilemez ama bu her kafadan bir ses çıkacağı anlamına gelmez..Sosyali zmin tarihsel olarak belirlenmiş bir anlamı vardır ve o da kapitalizmin lağvedilmesidir ..Kendisini, sınıfsal toplumların sonuncusu olarak kapitalizme karşı konumlandırmaya n hiçbir hareket sosyalist olamaz. Keza cinsiyet ayrımcılığını sınıfsal toplumla ilintilendirmey en bir feminizm de sosyalist hareketler skalasında yerini alamaz.
Sınıf mücadelesinin, "yani anti-kapitalist mücadelenin genel persepektifi içinde kalındıkça" neyin öncelikli olduğunu belirlemeye gerek yoktur..Kim hangi yönden kapitalizme muhalefet edecekse etsin..Ne kadar çok cepheden muhalefet edilirse o kadar iyidir..Deleuze "ya o ya bu" yaklaşımına karşı "hem o hem bu" der. Seçim yapmaya, öncelik belirlemeye gerek yok..
*******************
Benin Ayşe'ye yönelik eleştirim Türbanlı öğrencilerin üniversiteye girmesini savunuyor olması değil, böyle bir desteği sosyalist politika ile ilişkilendiriyo r olması, sosyalistlerin bu politikaya destek vermesi gerektiğini söylemesi idi..
Benim anladığım bu, yok eğer yanlış anladıysam, Ayşe böyle birşey talep etmiyorsa ortada zaten hiçbir sorun yok.
Ama eğer talep ediyorsa ben buna karşı çıkarım. Åžahsen aşırı zorlamama rağmen, türban mücadelesine feminist olarak değil, sosyalist olarak destek vermek gerektiği düşüncesini anlayamıyorum. Maalesef bu konuda da ikna olmam imkansıza yakın.
İzninle yine adı geçen forum başlığında bir başka alıntı yapayım:
***********************
Ben, bu topraklarda kökü ve herhani bir etnik/dinsel kimliğe aidiyeti olmayan, göçmen, yalnız, metropollerde kaybolmuş, sürdürmek olduğu yaşamı benimseyemeyen günlük hayatını katlanılabilir hale getirmeye çalışan orta yaşlı bir halis mulis proleter bir aileden gelme orta sınıf bir erkeğim. Benim kimliğim bu..Nasıl bir eşcinsel kendi varoluşunun problemlerin çözmeye çalışırsa ben de ancak son derece yaygın olmasına rağmen diğerleri gibi adı konmamış kendi "kimliğimin" mücadelesini verebilirim ancak...Kendimi n olmayan sorunlara sahip çıkarak sahte bir aktivist pozu takınamam..Çünk ü asla bilemem diğer kimliklerin kendilerine has problemlerini.. Ben nerden bileyim bir eşcinsel ne yaşar ne hisseder..Kimse onun probleminin kendisinden daha iyi bilemez..Ve kimse de onun mücadelesini kendisinden iyi veremez..Ben kendi problemimi kapitalist üretim sürecine bağlıyorum..Ama belki bir eşcinsel, kürt, ermeni, alevi ya da kadın kendi problemini doğrudan kapitalizmle ilintilendirmiy ordur. Yok ilintiledirmeli sin diyemem..Belki üretim tarzı olarak kapitalizmle hiçbir çelişkisi yoktur, belki bazı kürtler gibi bağımsız bir başka kapitalist ülke isteniyordur, eşcinseller belki sadece kimliklerinin kabul edilmesini istiyordur vs.vs..Kapitali zmle ilişkilendirilm eyen hiçbir sorun benim ilgi alanıma girmiyor
******************************
Herhalde söylemeye gerek yok, benim yukarıdaki bu düşüncelerimle senin şu düşüncelerin nerdeyse birebir aynı:
"Varsayalım ki türban konusunu sorun etmekle feministler yanlış yapıyorlar. Burada erkek solcuların yapması gereken nedir? Kadınlara doğruyu vaaz etmek mi, yoksa kendi yanlışlarını özgürce yaşayarak kendi doğrularını geliştirmek için alanı boşaltmak, bu alanı doldurmaya çalışan iktidarın etkisini kırarak kadınlara özgür tartışma ortamı yaratmalarında destek olmak mı?"
Benim bütün pozisyonum kimse kendi önceliğini sosyalist mücadalenin önceliği olarak dayatmasın. Sosyalist mücadele pekçok farklı önceliğe dayanan farklı muhalif kanalların, yukarıda Negri'den yaptığım alıntıda olduğu gibi pekçok farklı yönden atağa kalkması ile kurulur.
Türban sorununa destek eğer gerçekten anti-kapitalist mücadeleler kampında yeralabilecekse ne ala..Ben olabileceğine zerre kadar ihtimal vermiyorum..Ama bu yargımı da asla ve asla bir ilke olarak dayatmıyorum..N asıl türbanlı öğrencilere destek verilmesini gerekenler düşüncelerini istediği gibi dile getiriyorsa, ben de benimkileri dile getiriyorum..
Selamlar..
Feminizmin öncelikli sorunsalını ele alırken, uzun girişinde şöyle bir sınırlama getirmişsin:
"Böylesine kadim bir kültürün öncüllerini, normlarını keyfimize göre anlamlandıramay ız. Kuşaklar ötesinden gelen sabit anlamları vardır. Ulvi yaşam kodları oduğu için de faniler kendi kafalarına göre yorumlayamaz. "
Bir konuyu tartışırken bu tür bir sınırlamayı akıldan uzak tutmamak gerektiğini ben de düşünüyorum. Ama öyle görünüyor ki kendin bu sınırlamaya uymuyorsun diye düşünüyorum. Ya da "keyfi" uyum gösteriyorsun. Çünkü kadınların -doğru ya da yanlış- sorun ettiği bir konuyu, erkek olarak tartıştığını atlıyor, kendini apriori olarak bu sorunun bir parçası gibi görüyor ve dolaysız olarak kadınlar arası bir tartışmada Doğru'nun ne olması gerektiğini söylüyorsun. Dolayısıyla dolayısıyla "sosyalist" kimliğini nötr bir kimlikmiş gibi,çoğu zaman geleneksel solcu erkeklerin farkına varmadan yaptıkları gibi, "yanlış" yaptıklarını düşündüğün kadınlara dayatıyorsun.
Varsayalım ki türban konusunu sorun etmekle feministler yanlış yapıyorlar. Burada erkek solcuların yapması gereken nedir? Kadınlara doğruyu vaaz etmek mi, yoksa kendi yanlışlarını özgürce yaşayarak kendi doğrularını geliştirmek için alanı boşaltmak, bu alanı doldurmaya çalışan iktidarın etkisini kırarak kadınlara özgür tartışma ortamı yaratmalarında destek olmak mı?
Eğer ikincisi yerine birinciyi yapmaya, yani kadınlara doğruyu vaaz etmeye başlarsak; egemen sınıf iktidarına karşı-ki bu aynı zamanda toplumsal cinsiyet açısından bir erkek iktidarıdır- ezilen erkeklerin verdiği mücadelede, feministleri kendi yedek gücümüz haline getirmeye kalkışmış oluruz. Yani erkek egemenliğine karşı "insanlar arası eşitlik" sorunsalını öne çıkararak mücadele edene erkekler, tıpkı egemen sınıfın egemenliğinin dayanaklarından biri olan kadınların ikincileştirilm esini tekrarlamış olurlar. Öyleyse kadınlar ilgili bir konuda bir erkek olarak ağzımızı açtığımızda, öncelikle kadınların ne azından bizim kadar söz söyleme koşulları var mı diye düşünmemiz gerekir. Tıpka uzun girişinden alıntıladığım cümledeki gibi, bu alanda "keyfi" olmamalıyız.
Sosyalist bir erkeğin feminizm karşısındaki konumunu sorun etmeden feminizmin Türkiye'deki öncelikli sorunsalını tartışmak; bu yüzden bana "abesle iştigal" gibi geliyor. Selam ve sevgiler. Mehmet Polat

Selam Onder,
Eger sosyalizme bulundugun yerden oncelikli politikalar atfetmiyorsan benzer sekilde dusunuyoruz demektir. Ama bu tartisma senin sosyalizmin "gercek gundemi, gercek sorunlari" ifadelerini kullanman uzerine basladi.
Ayrica ben zaten basortusu yasagina karsi cikmanin oncelikli bir politika alani oldugunu savunmuyorum. Sosyalist ve feminist bir kadin olarak benim icin bu konunun onemli oldugunu soyluyorum.
Ayrica bana gore - kadin ve erkek - sosyalistler cinsiyet ayrimciligina dayanan bu yasaga ozgurluk ve esitlik adina karsi cikmali. Ister oncelikli konulari olarak karsi ciksinlar, ister ucuncul gundemleri olarak. Ama sorun zaten sosyalistlerin ya laikci cepheyle yasak konusunda ortaklasmalari ya da konu hakkinda tumuyle susmalari (yasak varken susmak yasagi savunma sonucu doguruyor.)
"Lakin ben bu konuları tartışmak durumunda kalmaktan dolayı gerçekten üzülüyorum..İnsanlığın tür olarak özgürleşmesiyle alakası yok bu konuların..
Ülkenin ve insanlığın gerçek sorunlara odaklanılmasını engellemek, gündemi saptırmak isteyen egemenlerin ekmeğine yağ sürüyoruz resmen..Biryerlerde oturup kıs kıs gülüyor olmalılar.."
Bu yukaridaki cumleler sana ait. "Kurkcu ve Kalyon'a ..." baslikli yazima yaptigin yorumdan alinti. Ama kendi durdugun yerden "gercek sorun" tanimlamasi yapip, benim durdugum yerden, benim hayatimi etkileyen sorunlari (ortunme ve soyunma uzerinden kadin bedeni uzerindeki erkekegemen denetim ve iktidar) onemsizlestirmiyorsan sorun yok.
Ayrica yukaridaki yorumunda soyle bir cumle geciyor:
"Türban sorununa destek eğer gerçekten anti-kapitalist mücadeleler kampında yeralabilecekse ne ala.."
Bu konuda ben soyle dusunuyorum.(Basortusu yasagina karsi gelisen muhalefet uzerinden dusunme bu dediklerimi. Genel anlamda soyluyorum.) Kapitalist toplumda bir bicimde bir sorun alani uzerinden muhalefet gelistiren hareketlerin hepsinin dogrudan anti-kapitalist olmalari, boyle olduklarini deklare etmeleri gerekmez. Kapitalizm hepimizi o kadar farkli ve girift bicimlerde eziyor, somuruyor ve yalnizlastiriyor ki, buna karsi - dogrudan kapitalizmi bile hedef almadan - dayanisarak, orgutlenerek ve bu ezilme haline karsi cikarak muhalefet etmek, kendi basina bir donusum yaratma potansiyeli barindiriyor. Ayrica, muhalif toplumsal hareketlerin kendiliginden anti-kapitalist olmalarini beklemek, ya da anti-kapitalist degillerse onlari onemsiz gormek falan yerine, bu hareketlere muhalefet ettikleri sorunun kapitalizmle iliskisini gostermek onemli - bunu da sosyalist politika yapabilir iste.
Selamlar