Makaleler Bütün Yazılar Makale Mizah MİZAHTA KRİZ VAR!
 

MİZAHTA KRİZ VAR! Popüler

Makale

Mizah hakkında yazı yazmak bana mı düştü diye düşündüm önce.

Fakat sonra bir arkadaşımla aramızda geçen bir diyalog aklıma geldi. Ona her şey hakkında fikir beyan etmemesi gerektiğini, dahası  kapasitesi gereği de edemeyeceğini  belirtmiştim. “Doğal olarak” herkes her şeyi bilemezdi. Ama o vatandaş olması itibariyle her şey hakkında konuşabileceğini, buna da kimsenin engel olamayacağını söyledi. İlk başta antipatik gelen bu düşünce aslında yüzyıllar önce Rousseau tarafından dile getirilmişti. Toplum Sözleşmesi’nin ithaf bölümünde yönetici değil, vatandaş olma durumundan kaynaklı olarak devlet üzerine yazı yazdığını, yönetici olsaydı konuşmayıp zaten uygulamaya geçeceğini söyler. Aynı şekilde, ama bu sefer çağdaş dönemde, gelenekten yana olan, daha doğrusu geleneği rehabilite eden Gadamer, uzmanlığın yurttaşın özgürlüğü bağlamındaki tehlikelerinden söz eder. Aristokratik Aristoteles ise, ancak eşitlerin birbiriyle tartışabileceğini öne sürer; bir konuda iki kişiden biri diğerine göre daha bilgiliyse, burada bir tartışma yürütülemez. Demek ki, bu her şey hakkında fikir beyan etme meselesi büyük filozofların da meselesi olmuştur. Ben bu seferlik hakkımı Aristoteles’ten değil Rousseau’dan yana kullanarak, yazmaya girişeceğim.

Tekrar konumuza dönecek olursak, en azından bir mizah “tüketicisi” olarak, ama hem de gündelik hayatımda büyük kitlelere ya da “takipçilere” değilse bile kendi küçük dünyamda, ailemde, çevremde doğal olarak, kendiliğinden mizah yapan biri olarak bu konuda birkaç kelam etme hakkını kendimde görüyorum. Konuyu işlerken  kimi atlamalar, eksikler, yanlışlar (özellikle hafızamdan ötürü) yaparsam, sizler de yorumlarınızda lütfen bunları düzeltir ya da tamamlarsınız. Meseleyi belli bir akademik alanda örneğin sosyolojik ya da felsefi alana bağlı kalarak ele almayacağım ama arada bir takım notlar düşebilirim.

Mizah belki en temelde sözlü ve yazılı olarak ayrılabilir. (Bir analiz hep ayrımla, ayırmayla başlar ya. Burada tanımı geçiyorum. Burada karışık bir anlatım kullanacağım, çünkü derdim dediğim gibi bilimsel bir analiz değil. Kaldı ki bu da beni aşar. Sadece fikir beyan etme hakkımı kullanıyorum.)

Benim (yazılı) mizahla ilk karşılaşmam –muhtemelen kendi kuşağımdaki diğerleri gibi- Gırgır sayesinde oldu. “Küçük yaşlarımda”, okumayı henüz öğrendiğim zamanlar. Dolayısıyla, keloğlanları, nasreddin hocaları okumadan önce, -belki bir çocuk için erken sayılabilecek yaşta- siyasi hicivle, cinsel esprilerle tanıştım; Çünkü Gırgır’ın yanı sıra Çarşaf ve Fırt da okuyordum. Ailem çocuk okusun da ne okursa okusun düsturuyla hareket etmiş olacak ki, bir sınırlamayla karşılaşmadım. Derslerim de iyi olduğu sürece bir sorun yoktu. O zamanlar, bugün olduğu gibi, “uzmanlar”, her naneye karışmadığı için, örneğin özellikle orta-sınıf ailelere çocuk yetiştirme vs. konusunda henüz dikte edemedikleriiçin, aileler de çocuklar da daha özgürdü, yönlerini bugüne nazaran daha fazla kendileri belirliyordu. Televizyondan haber izleyecek yaşta değildim, ama ben zaten bir sürü haberi karikatür dergilerinden izleyebiliyor, siyasi liderlerin adlarını görüşleriyle birlikte ezbere sayabiliyordum. Demirel’i nedense bir ahtapot ya da deniz anası gibi hatırlıyorum. Yumuşak ve her yere yayılan cinsten. Çünkü kilolarından dolayı abartarak, çok geniş çiziyorlardı.  Bir kere kedi değil ama dansöz olarak çizdiklerini çok net hatırlıyorum. Gırgır’da en sevdiğim bölüm de karikatüre bir çizer olarak meraklı olmamama rağmen, “çiçeği burnundalar” köşesiydi. Bu köşeye acemilerin gönderdiği çizimler, yanlış hatırlamıyorsam, derginin ustası Oğuz Aral tarafından değerlendiriliyor ve ona göre iyi bir karikatürün nasıl ete kemiğe büründürülebileceği anlatılıyordu. Karikatürün kendisinden çok, iyi karikatürün nasıl çizilebileceği, işin mutfağı, doğrusu daha çok ilgimi çekmişti. Çünkü sırlar ortaya seriliyor. Tabiri caizse, karikatürün büyüsü bozuluyordu. Bir karikatürün üstünde çizerin kimliği yazılıyordu ama o karikatürün onun tarafından çizildiği, nasıl çizildiği hayalde canlanmıyordu. Sanki, karikatür, birden bire, kendiliğinden o sayfaya yapışıvermişti. (Bu acemi karikatüristler bölümü, bildiğim kadarıyla, günümüzde Uykusuz’da da yürütülmektedir. Ama, karikatürler hakkında bir eleştiri yapılmıyor. Belki böylesi bir tutumu, bir bilenin tepeden bakışı olarak gördükleri için, bu uygulamaya girmemiş olabilirler.)

Gırgır’ın dünya çapında en çok satan (1. ya da 2. sırada) –bugün orta çapta bir gazetenin tirajından kat kat fazla tiraja sahip olan- bir karikatür dergisi olduğunu, daha önemlisi bir referans rolü oynadığını, gündem belirlediğini, karşılaştırmak gerekirse örneğin bugün “magazin” ne ifade ediyorsa, o gün Gırgır’ın öyle bir şey ifade ettiğini söylersem herhalde abartmış olmam.

Öyle ya da böyle, iyi kötü, TRT diye bir televizyon kanalı vardı. Üstelik sinema da yetmişlerde, seks furyasına dalmadan hemen önce, tam gaz gidiyordu (Adana’da o yıllarda, nüfusun daha da az olduğunu hatırlayarak, bine yakın sinemadan söz edilir; az buz değil).  Gırgır’ın karşısında hem televizyon, hem de sinema vardı.  Bunlara rağmen. Çünkü günümüzde bu araçlardan şikayet edilmekte (üstelik listeye bir de internet eklenmiştir), örneğin dergiciliğin gelişmemesinde bunlar neden olarak gösterilmekte. Ama bu bir tercih meselesidir demek istiyorum. Şöyle: Sinema, televizyon, internet olduğu için insanlar okumuyor değil, insanlar okumadığı için bunlar var oluyor. Ya da şöyle: Sanki televizyon vs. kalksa insanlar yapacak bir şey bulamayıp bir günde kitap okumaya başlayacaklarmış gibi. Bu, elektrik kesintisine gösterilen tepkiye benziyor. Elektrik kesilince, insanlar “ah ne iyi oldu, keşke elektirik hiç gelmese, hiç böyle sohbet edememiştik” derler. Ama aslında elektiriğin geri gelmesini beklerler. Bu planlanmış, amaçlı, sahici bir sohbet değildir. Geçicidir, talidir. Hatta çoğu zaman insanlar sohbet bile etmez, yatar uyur.    

Üstelik Gırgır, belki de Darbe öncesi çatışmalı dönemin bir ürünüydü. İnsanlar, değil okumaya, nefes bile almaya zor vakit buluyordu. Hercü merç içinde, nümayüşlü bir dönemdi. Ama insanlar o zaman bile Gırgır okuyordu. Üstelik iddia ediyorum, o dönemin ortalama bir genci, hayatında en çok kitabı da o dönem okumuştur.

Şu da olabilir: Ölüm-kalım meselelerinden kalan zamanı en verimli şekilde kullanmak zorunluysa, bir karikatür dergisi bu ihtiyacı optimum şekilde karşılayabilirdi. Neden? Çünkü, karikatürün (tek kare), özellikle çizgi romanın sinemayla ortak bir özelliği var. İkisi de sinematografik, görüntülü. Bu nedenle, az yazı, çok çizgi, hatta yorumsuz karikatürler; “anlık” haberler, fikirler, mesajlar verebilir. Kestirmeden (ya da yüzeysel yoldan) bir çok şey öğrenilebilir. Üstelik –estetik- bir zevk alarak. Ya da isterseniz eğlenerek. İngilizlerin, en “kara” meselelerle, örneğin ölümle, cenazeyle ince alay sayesinde baş etmeleri gibi. Mizah, ölümle bile alay etme fırsatı veriyor bize. İrlandalıların cenazeyi tabutunda ayağa dikip, karşısına geçip, içip, gülüp eğlenmeleri herhalde bunun uç noktasıdır.

Dolayısıyla, İngilizlerin, İrlandalıların; diğerlerinin karalar bağlayıp ağıt yaktığı bir değişikliğe kara mizahla yaklaşmaları herhalde bize mizahın çok kültürlülüğünü gösterir. Ama evrensel mizahın da olabileceğini gösteren veriler olmalı. Yoksa güçlü yazısız karikatürler (herhalde sahici karikatürler bunlar) dünyanın her yerinde aynı tepkiyi almazdı. Bu açıdan, karikatür biçimselliği ile, müziğe ya da plastik sanatlara, mimariye yaklaşmakta, ama yine de içerdiği kavram ya da mesaj, onların yanına geçmesini de engellemekte.  Başka bir örnek: internette yayılan amatör bir videoya bütün dünya gülebiliyor. Bu duruma somut son bir örnekse, Irak’ta basın toplantısında Bush’u hedef alan bir Iraklının attığı, Bush’unsa bir salvoyla karşıladığı ayakkabıdır. Eylem, bence o kadar komik ve etkilidir ki, ertesinde dünyanın dört bir tarafında, amaçları farklı olan protestolarda bile birilerine ayakkabı fırlatılır. Hedef –ya da ayakkabı- yerini bulmuştur. 

Darbe sonrasına gelecek olursak, benim ve yaşıtlarımın biraz daha serpildiği bu dönemde kasetleri ortaya çıktı. Özellikle İstanbul’da yaşamayanlar, ortalığı kasıp kavuran kabare gösterilerinden bu kasetler sayesinde haberdar olabiliyor, onları “dinleyebiliyordu”. Demek ki o dönem aynı zamanda plağın yavaş yavaş tarihe karıştığı, bireysel amatör kayıt imkanı sağlayan ses kasetinin sahneye çıktığı dönemdi. Böylece kayıt bağlamında korsan da belirmişti. İşin ilginç yanı, bireysel amatör kayıt imkanının korsana da hizmet etmesiydi. Korsanın belirmesi, o kayıt teknolojisi versiyonunun özü gereğiydi. Bu, demokrasi paradoksunu hatırlatıyor.

Kabare ve bunun (seks değil!) ses kasetlerinden söz ederken aslında Zeki-Metin’den söz ediyorum. Onların başta yazar Haldun Taner’le işbirliğinden doğan biraz yerli biraz yabancı kabare gösterileri (Devekuşu Kabare), hem toplumsal hiciv, hem de onu süsleyen belden aşağı mizah, bizi bir süre idare etti. Kasetleri dinliyorduk, seyretmiyorduk. Bu durum, günümüz gençliğine –bir gün bu ifadeyi kullanacağım aklıma gelmezdi-, yetersiz, gülünç, hatta saçma gelebilir. Çünkü bu Avatar’ı radyodan dinlemek gibi bir şeydi. Ama bizim için garip bir şey yoktu; radyo tiyatrolarına, radyodaki çocuk bahçelerine alışkındık. Diyalogları ezberleyip, aramızda oynuyorduk. O kasetlerin kaçar defa dinlendiğini varın siz tahayyül edin. Ama mizah böylece tekrar tekrar üretiliyordu ve hala görüntüye pek bir ihtiyacımız yoktu. (TV’de özel kanallar henüz açılmamıştı).

Bu dönem, taklitlerin de ortaya çıktığı dönem (taklit her zaman vardı elbette ama bu dönem bir furya haline geldi). Metin Akpınar bile –çünkü taklit bence oyuncu için geri bir şeydir, sadece tekniktir- kabarelerinde başkaları yanında Erbakan taklidi yapmıştır. Ama unutulmaz bir taklit örneğidir.

Taklitlerin şöyle bir özelliği var bana göre, özellikle bire bir, ham taklitlerin. Bunlar, bir yorum, eleştiri katılmadığı üzere tehlikesizdir. Dolaysıyla, “mizah her şeyden önce eleştiridir” tezinden yola çıkarsak, bunlar mizah değildir (ama taklit yine de zevk verir). Sadece taklittir. Darbenin hemen sonrası, meşhur şapkalarını alıp gitmiş siyasetçilerin taklidinin yapılması (gerçi taklitçiler kimi taklitlerini dönemin siyasetçileri önünde de yaptıklarını söylerler; doğrudur çünkü tehlikesizdir), aslında iki yönlü işleyebilir. Birincisi, onların etkisizliğini göstermek; arkalarından teneke çalmak gibi, küçük bir öğrencinin öğretmen sınıfta olmadığı zaman onun taklidini yapması gibi (artık sahnede olmayan, egemen gücü yitirmiş –o dönem siyasi yasaklı- birilerinin taklidini yapmak, ondan gelebilecek baskı ve zararlardan kaçınmış olmanın kolaycılığı). İkincisi, tam tersine, onları hatırlatmak, unutturmamak için. Siyasi liderler sahneden çekilmişse bile, diğer sahnedeki taklitleri, onları topluma hatırlatır. Hangisi bilemem ama, bu iki itki farklı yönlerden etkili olmuş olabilir. Taklidin yorumuna da bağlı. Ama o dönem taklitler, genelde yorumsuz, neredeyse bir fotoğraf gerçekliğinde taklitlerdi diye hatırlıyorum.

Aynı dönem, karikatürden ve mizah dergilerinden bir okur olarak koptuğum dönemlerdi. Bir sürü kişisel neden olabilir. Ama onlarla ileride (üniversitede) tekrar buluşacaktık. Yalnız kafam karışık; mizah dergilerinde hem nitelik hem nicelik, açısından aşırı belden aşağı espri ve seks konulu çizgi romanların ağırlık bulması bu dönem mi, yoksa ikinci mizah krizi, 90’ların sonuna doğru mu hatırlamıyorum. Bu dönemde ilgilenmediğim için net bir şey söyleyemeyeceğim.

Darbe sonrası insanların yapacak bir şeyi yoktu. Kelimenin tam anlamıyla yapacak bir şey yoktu. “Sağlıklı Yaşam İçin Spor”  diye bir zırıltı çıkmıştı –bugünlerin spor/zayıflama fanatikliğini aratmayacak cinsten-. Bütün millet, kadın erkek, çoluk çocuk, o komik eşofmanlar ya da eşortmanlar içinde koşuyordu. Nereye koşuyordu bu insanlar? (Zeki-Metin’in “Nereye Bakıyor Bu Adamlar” filmine nazire olarak). İnsanların, toplumun elinden siyaset yapma hakkı alınmıştı. Ve bütün halk koşuyordu. Bence komik bir durum. İsterseniz, traji-komik. Ben de birkaç kez koştuğumu hatırlıyorum. Çocuktum, top oynadım acıktım kabilinden. Böylece, siyaset ya da isterseniz politika, mizahtan da çekilmişti. Gırgır’a ne olmuştu, ne zaman kapanmıştı hatırlamıyorum. Bir süre daha gittiklerini sanıyorum. Gırgır’ın bir sürü yeni dergi yavruladığını biliyorum. Dediğim gibi taşlama adına bir Zeki-Metin aklımda kalmış. Onlar da tartışılır. TV’de ise abuk sabuk oyalamalar, mizahın karikatürü denebilecek türden “skeçler” dönemi başlar.

O dönemlerde parlayan genç bir tiyatro adamı Ferhan Şensoy aklıma geliyor. Hiçbir oyununa gitmedim, ama oyunlarını okudum. Hem geleneksel, bence hem de Fransız etkisinden kaynaklı kelime oyunlarıyla süslü (zira kelime oyunları Fransızcaya çok uygundur. Bir çok dilde olduğundan daha fazla sesteş kelimeleri, ifadeleri vardır. Ve bunlarla oynayarak mizah yaparlar. Şensoy, Galatasaray sonra Sorbonne’da okumuştur), gelenekten güç alan, ve dönemi için sert eleştiriler içeren ( örn. “Şahları da Vururlar”, 80’lerin başı, İran’ı anlatırken, Türkiye’yi anlatır), geleneksel toplumsal hicvi yeniden canlandıran ürünler vermeye başlar; yazar, yönetir, oynar, vs. Zeki-Metin’in sulu zırtlak hicivlerinden sonra, bunlar daha gerçekçi, ama hem de “fantastik”, daha zekice, daha derin, üzerine daha çok kafa yorulmuş güldürülerdir. Televizyona da birkaç program yaptığını hatırlıyorum: “Varsayalım İsmail”, insanı arada bırakan, bir tuhaf yapan, gülsem mi dedirten bir fantastik komedi dizisiydi. Çünkü, gülmek için önce bir anlamak gerekiyordu. Ayrıca sizi gülerken sandalyeden düşüren cinsten bir komedi değildi. Kahramanın ikide bir tekrarladığı “oğlum Osman” sözü o zamanlarda dillere pelesenk olmuştu. Her ne hal ise, F. Şensoy da, sonradan popüler olacak ve az çok benzer biçimler kullanacak olan Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, vs gibi isimlere yol açmıştır. Ama patikayı ilk açanın heyecanını sonradan gelenler asla yaşayamaz. Ayrıca söz konusu isimlerin böyle bir mirası kabul edip etmediklerini de bilmiyoruz.

İstanbul’da adaptasyon/çeviri bulvar komedileri gırla gider (bunlar her daim vardır, ama bazen seyircileri daha da artabilir). Bir “müzikaller çağı”dır başlar, bugün bile söz konusu müzikaller kimilerince özlemle anılır. Bu sakil, isterseniz rüküş müzikaller turneye çıkar ve taşrada nerdeyse, taşranın adını bile duymadığı Broadway müzikalleri gibi karşılanır. Komedi olmaktan ziyade, zavallı bir gülünçlük içerirler. Sanki kadın matinelerinin yeni versiyonu gibidirler. Her şey eğlence Tanrı’sına kurban edilir. Türkiye toplumu, Heidegger’in modern insana egemen olan -kelimenin tam anlamıyla- “oyalanma” diye bahsettiği türden bir kapana kıstırılır. İnsanlar bir yandan koşarken, bilet parasını ödeyebilenler de müzikallere tutulur. İnsanların eğlence diye gittikleri şeyler, ertesinde yerini bir türlü giderilemeyen bir can sıkıntısına bırakır. Bu, ileride daha da kabaracak olan bir durumun henüz başlangıcıdır.

Karikatür, gazetelerde bir anlatım aracından ziyade bir dolgu malzemesine dönüşür ya da “bu da olsun” diye alıkonulur. Arka sayfa güzelinden pek bir farkı yoktur.

Ancak, seksenlerin sonu, doksanların başı, mizah dergiciliğinin, yakın dönem ikinci doğuşuna tanık olacaktır. Bu tanıklık, seksenler nadasının, siyasetten kültüre –bugün kimliğe; kültürle bağlantılıdır- geri çekilişin (kimilerince ilerleyişin) ertesinde, ve toplumsal hareketlenmeyle beraber, seksen öncesi Gırgır okuyan çocukların liseye, daha ziyade üniversiteye gelişine tekabül eder. Bu bir rastlantı olabilir ama sadece bu değil. Toplumun diğer kesimlerinin de artık sakil müzikallerden bıktığı, kof mizahtan elini ayağını çektiği dönemdir. Canlı kanlı mizah, dergilerde yerini bulmaya başlar. Bunların en popüleri Limon, sonra isim değiştirip Leman olacaktır. Gerçi bu mizah, Gırgır’ın bütüncül bakışından ziyade muhalif olmakla birlikte kişisel, fantastik, kimi zaman da Gırgır’ın naifliğini darmadağın eden türden çığırtkan, hatta saldırgan bir mizahtır. Burada bireyciliğe, bireyin, özellikle gencin dünyasına daha fazla yaklaşıyoruz. Seksen kuşağının (78 kuşağı değil) o ikircikli, ikili, çelişkili, gergin değil ama tedirgin, moda deyimle araftaki halini yansıtır. Bu bakımdan samimidir. Samimiyet okurlarında karşılığını bulur. Leman’ın toplumsalla bireyselin dengesini yeterince kurabildiğini sanmıyorum. Örneğin içe dönük yanı ağır basar. Dönemi ya da kuşağı temsilen yaptığı öz eleştiriyi bazen öyle noktalara vardırır ki dışarıyı unutur. Leman neyse okurları da biraz öyleydi galiba, tersi de doğru. Okurlar, söz konusu dengesizliği kutsayan Leman’ı bağrına basar. Okur, demek ki herkes  öyleymiş der, o halde sorun yok. Kendi dengesizliğinin pek de farkında olmayan seksen kuşağı ve Leman, aynı anda hem “entel”i (kır kökenli olup kentlileşme çalışanı ama bunu bir türlü beceremeyeni),  hem de “zonta”yı/“maganda”yı (yine kırdan gelmiş ama değişmeye, kentlileşmeye pek de niyeti olmayanı) kınar, eleştirir. Bunları komik ya da daha ziyade gülünç durumlara sokar, öyle çizer. Bu bakımdan, kırdan gelen, ne yaparsa yapsın, ister entelleşsin, ister zontalaşsın, değişsin ya da değişmesin, Leman ve okuruna bir türlü yaranamaz, kentliler tarafından kabul görmez. Fakat asıl soru, dengesiz, hatta şizofrenik karakteriyle bu sözde kentli, ne kadar kentlidir?

Özetle, meşhur eksen kaymıştır (o zamandan beri de kayıktır zaten). Gırgır’ın siyasi hicvi, Leman’da kültür ya da kimlik hicvine dönüşür. Buna ilişkin en katı karikatürlerden birini hatırlıyorum. PKK’lı olduklarını kılık kıyafetlerinden tahmin ettiğimiz eli silahlı kişiler, plajda denize doğru koşmaktadır. Tabelada da galiba PKK kampı yazmaktadır –yazıyor muydu tam hatırlayamıyorum-. Meğer PKK kampı, tatil kampıymış. Genel olarak mesaj bu. İnsanların kıllı ve mümkün olduğunca çirkin çizildiğini hatırlıyorum. Karikatür, mesajın esprisi dışında figürleri mümkün olduğunca sevimsiz gösteren bir yanı vardı. Aşırı kıllı ya da koyu esmer Kürt imgesi, tipik bir önyargıdır, tam tersine çoğu beyaz, buğday tenlidir, güneşten yanmış olabilirler çiftçi iseler. Dahası, sanki Türkler ya da kendini Türk diye tanımlayanlar daha az kıllıymış gibi. Eski Türkler aslında, diğer Asyatik halklar gibi kösedir –isterseniz, kılsızlık bağlamında daha kadınsıdır-. Bunlar bir anlam ifade etmez, traş bıçağı sektöründe değilseniz.

Üstelik, T.Erdoğan “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” dedi, bütün millet ayağa kalktı. Bu karikatürün, başka bir grup söz konusu olduğunda, bu ifadeden ne farkı var? PKK’lılar tatil mi yapmaktadır dağlarda? İyi niyetli yaklaşmaya çalışırsak, belki çizer, bir siyasi hatta fiziksel çatışmadan espri çıkarmaya çalışmış olabilir. Hatta niyeti, çizdiği kişileri sevimli, hatta “normal” –bunlar o denli de korkunç adamlar değil, komikler yahu gibi- göstermek olabilir. Ya da “savaşma seviş” mesajı vermek istemiş bile olabilir. Ama sonuç okur açısından, en azından milliyetçi/ırkçı sinyaller alan benim için ne yazık ki öyle olmadı.

Elbette, bir sürü yahudi fıkrası, hele nazizim yahudi ilişkisi üzerine fıkralar, bizim topraklarda bektaşi, laz fıkraları vardır. Bunlar doğru önyargılardan kaynaklanabileceği, yanlış önyargılardan da kaynaklanabilir. Bunlar, şimdilerde nefret suçu ya da  siyaseten doğruluk bağlamında ele alınabilir. Ama bunlar engellenemez de, bir şekilde, sözlü, yayılır, belleklerde kayıtlıdır. “Kutsal” değerlere dair mizah yapılabilir mi ya da “her şey mizah konusu olabilir” önermesi, sonuca varmış bir tartışma değil. Örnekse, yakın zamanda İslam dünyasını ayağa kaldıran karikatürler, resmi dahi tabu olan kişinin hem de karikatürü çizilirse, elbet kıyamet kopar; burada içerikten ziyade, islami perspektiften bakarsak onun bir şekilde taklit edilmesi, resminin yapılması. Karikatürün olumlu bir içeriği olsaydı bile kabul edilemezdi. Aynı Batı, örneğin Monty Python, İsa üzerine bir komedi filmi çekmişti ve İngilizler gülmekten çatlamıştı.  Ama aynı İngilizler Kraliçe’ye yumurta atamaz, atmaz zaten. Kilise, İngiltere’de taçtan daha geridedir. Ve İngilizler kraliçelerine hayrandır. Bu tür kutsal meselelerde sanırım püf noktası incelik ya da nüktedanlık. Bununla birlikte belki de nüktedanlığı bile kaldıramayacak meseleler vardır.  Ama yanlış bilmiyorsam, Hayyam’ın Tanrı’yı bizzat sırat köprüsüne davet eden dizeleri bu nüktedanlığa bir örnek olabilir. Biçimsel olarak hatırlamıyorum ama mealen şöyleydi: Köprü yaptırmışsın kulların geçsin diye, o köprüden hele bir sen geç ey Tanrım. Hayyam bunu söylediği için kıyamet kopmamıştır. (Kıyamet kopartan başkaları var tabii.)

Bush’a ayakkabı fırlatan gazeteciyi tekrar hatırlayalım. Irak’ın feci durumu ortada. Irak’taki işgalle dalga geçilmez ama mizahı yapılabilir. Mizah, cıvataları gevşetene kadar güldürecek diye bir şey de yok. Amerikalı çizerler, bu konuyu Bush eleştirisiyle birlikte, galiba en çok ele alan karikatüristler olmuştur. Ayakkabı fırlatan kişiyse, herhalde komiklik olsun diye fırlatmadı. O zaman duyduğuma göre bu hareket, Orta Doğu’da hakaret etmek için yapılan bir eylemmiş –düelloya davet için eldiven fırlatmak gibi bir şey-. Ama komik olduğu da ortada. Çünkü o an Bush’u normalin dışında bir akışa soktu. Bu Bush’un düşmesi gibi bir şey. Buna güleriz. Ayrıca, örneğin “canlı bomba” olmak yerine bulduğu bu yol –önceden üzerine düşünüp düşünmediğini bilmiyorum; herhalde planlamıştır-, bir bombadan çok daha etkili oldu. Çünkü her yerde bomba patlıyor, ama her yerde ayakkabı fırlatılmıyor (artık fırlatılıyor). Üstelik, bir liderin itibarını zedelemekten daha tehlikeli ne olabilir, bu bir nevi onun ölmesi gibi bir şeydir. Bütün bunlar, “mizah etkili bir silahtır” tezini güçlendiriyor.

Uzlaşmadan mizah çıkmayacağını sezebiliyorum. Çatışmanın mizahı olabilir ancak. Şaşırtıcı olan, sürpriz olan ve bize bir duygu ileten çatışmadır. Sürpriz varsa güleriz. Her şey yolunda ve normal giderken niye gülelim ki? Muz kabuğuna basıp düşen adam esprisi klasiktir. Düşene güleriz. 1. Normal akış bozulmuştur, kesintiye uğramıştır; anormale güleriz (Bergson, “Gülme”). 2. Biz değil de o düştüğü için güleriz. Düşme bizim başımıza geldiğinde komik olmaz. Fiziksel ya da ruhsal bir acı, bir bozulma hissederiz. Başkaları varken, sosyal olarak eksikliğimizi hissettirmemek için kendimiz de kendimize gülebiliriz. Ama yalnızken düştüğümüzde kendimize güldüğümüzü pek sanmıyorum.

 Leman, dönemin de izin verildiği ölçüde çiçeklenmesiyle birlikte, giderek bir mizah dergisi misyonunu aşıp, neredeyse minyatür bir siyasal parti, bir endüstri haline gelir. Bu dönem aynı zamanda, özel TV ve radyo kanallarının yasadışı yayına geçmeye başladığı yıllardır. TV’nin hem mecaz, hem sözlük anlamında, renklendiği yıllar. Öğrenci hareketlerinin, hem sol, hem islami cenahtan yükseldiği dönemdir (ikinci kesim, seksenli yılları okumakla ve solu entelektüel açıdan yakalamaya çalışmakla geçirmiştir). Aynı dönemde, çalışanlar da, özellikle kamu kesimi olmak üzere, sendikalaşmaya başlar ve eylemlerle süreci hızlandırmaya çalışır. O dönemin en büyük ve etkili eylemi olarak, Zonguldak maden işçilerinin Ankara’ya yürüyüşünü hatırlıyorum. Faili meçhullerin de tırmanışa geçtiği ya da geçmeye başladığı zamanlardı. Susurluk’ta kamyon herhalde o zaman çarpmıştı. Sonra Madımak. Her şey karman çorman görünüyordu. Dünya da öyleydi. Şimdi hatırlayamadığım ve metni de boğmak istemediğim için buraya alamadığım bir sürü başka  eylem, olay aklımıza gelebilir.

Bu örnekleri sıralamamın nedeni, tıpkı seksen öncesinin toplumsal hareketliliğine paralel biçimde nasıl Gırgır gözdeleşmişse, 90’larda da benzer biçimde Leman değer kazanmış ve izleyicileri tarafından maddi manevi yüceltilmiştir. O kadar ki, Gırgır’ın hayal edemeyeceği, belki de hayal etmeyeceği bir konuma gelmiş, imkanlar edinmiştir.

Mizahtan taşarak, kültüre sıçrayan Leman kendi kültür merkezini, ileride şubelerini kurmakla kalmamış; tişört, rozet, vs. şeyler ürettirip satarak okurlarının teveccühünü paraya çevirmeyi de bilmiştir. Bir yayın organının maddi baskılardan kurtulmasına, finansal olarak rahatlamasına, çalışanlara adam gibi maaş/telif sağlamasına, herhalde karşı çıkacak değiliz. Yine de, bu işte yanlış giden bir şeyler vardı. Burada, mizah, özelinde karikatür, sanki amaçtan ziyade araçlaşmıştı. Sanki, Lemancılara, Gırgır’dan sonra herhalde çok satan ikinci dergi durumuna geçme, geniş bir okur ağına sahip olma, gündem belirlemede etkili olma vs gibi özellikler az, bir çizerin ya da bir mizah yazarının o dönem için kazandığı itibar yetersiz gelmişti. Herhalde daha fazlasını istiyorlardı ya da kapasitelerinin ancak yüzde beşini kullanıyorlardı. Bunları bilemeyiz. Ama görünen odur ki, dergi ya da mizah, başka alanlara (kültür, sanat, siyaset, ticaret, eğlence, klişeleşmiş “muhalefet”) sıçramanın ilkel ve en alttaki basamağıdır. Sanki kendilerini var eden şeyden bir an önce kurtulma, kozadan çıkma illetine tutulmuşlardı. Kimse başladığı noktada kalmaz, kalmamalı da zaten. Gelişmeye de –ne demekse-, karşı çıkmıyoruz. Ama bu serüvende, meşhur amaç-araç paradoksunu gözden kaçırmamak ve her seferinde yeniden kurulması gereken o dengeyi küçümsememek lazım.

Elbette Leman da yavruladı. Büyüyen bir şey, bir süre sonra parçalanmaya mahkum herhalde. Üniversite yıllarımda dergiyi düzenli denebilecek şekilde takip etmiştim. Tişört, bardak filan almadım. Dergiyle hediye ettikleri takvimler vardı. Birkaç tane takvimim olmuştur. Sonraları belki takvimleri de satmışlardır, haberim yok. (Şimdilerde, Uykusuz da böyle hediye takvimler veriyor, ileride belki bir de Uykusuz Kültür Merkezi açılır, kimbilir). Kültür merkezini gerçi merak etmiştim, ama İstanbul’a gidişlerim de yoluma çıkmadı, ben de zorlamadım. Kültürün böyle kutulanabilir bir şey olduğuna inanmamamdan zorlamadım belki. Leman Kültür benim vazgeçilmezim değildi.

Leman’dan popüler isimler yetişti. Ünleri, Leman’ı aştı. Aklıma ilk gelenler Cem Yılmaz, Gani Müjde, Erdil Yaşaroğlu (umarım isimleri dergiyi karıştırmıyorumdur). Artık magazin dergisi fotoğraflarında,  ekranda, beyaz perdede, internette, görünürleştiren her yerde, yanlarında bir gülme efektiyle görüyoruz onları. Perdenin arkasından çıkıp gelmişler gibi. Hep neşeliler. İnsan “kıskanıyor”. Allah neşelerini daim kılsın. Bir tür, ilk dinleyicileri ve onlar sayesinde yıldızlaşma yoluna giren sonunda da yıldız olan Rock müzisyeni arasındaki hazin hikaye gibi. Doğrusu takip ettiğim halde bir Leman manyağı olmadığım için, bu hüzünlü hikayede pek bir rolüm yok, omuz silktim. Ama, daha genç okurların, Leman’la bizden sonra tanışanların en azından bir kısmının biraz sarsıldığını tahmin edebilirim. Bir sürü hikaye yaşamamıştık belki ama bir sürü hikaye dinlemiştik, okumuştuk. Rock yıldızı hikayesi de bunlardan biriydi. Yabancısı değildik. Bizde hayret uyandıran bir durum yoktu. Bütün duyarlılığına rağmen anlaşılmaz bir de duyarsızlığı olan, ve karşı tarafı bu ikisini bünyesinde nasıl bağdaştırabildiğine dair şaşırtan seksen kuşağı, Leman’ı kendi haline bırakabilir,  bıraktı da. Mizah dergisi okumanın yaşla bir ilgisi yoktur; çok sonraları başka dergiler takip ettim, ettik. Kaldı ki, Lemancılar da seksen kuşağına dahildir. Bizden belki birkaç yaş büyüktürler, hatta küçük olanları da vardır. Birlikte yetiştiğimizi bile söyleyebilirim. Aynı dönemin insanları olduğumuz belli. Örneğin oturup konuşulsa, mizaha ve örneğin Lemana dair, benzer tespitleri bile yaparlar. Biliyorlar. Mesele, çubuğun hangi uca doğru eğildiği. Kuşağın meşum dengesizliğini nasıl dengede tuttukları. Bu ülkede lanetlenmiş bir kuşak varsa, o da seksen kuşağıdır diyor,  kuşağın her alanda yöneteceği bir ülkeden –henüz zaman var, biraz daha yaşlanmak gerekiyor- açıkçası pek hazzetmeyeceğimi belirterek bu paragrafı bitiriyorum (bu konuyu belki başka bir metinde açarım).  

Herhalde yukarıdaki isimlerden prototip olan Cem Yılmaz’dır. Moda deyimle “marka” olmuş olanı. Çok fazla ele almayacağım ama şu Yılmaz’a yakıştırılan meddahlık ve birkaç yıl önce gündeme gelen “kavuk” meselesi hakkında bir şeyler söylemek isterim.

Ayrıntısına giremeyeceğim ama meddahlık, bilenler bilir, bizim geleneksel sahne sanatlarımızdan. Sahne demek de pek doğru değil ya. Zira sahne yoktu. Her yer sahneydi. Meddah, kendini dinleyecek bir cemaat bulunca işini yapardı. Masal anlatma gibi, hikaye anlatma geleneği. Çocuklara masal anlatılıyorsa, büyüklere de meddah hikaye anlatırdı. Taklitler ve komik unsurlarla da süslenirdi. Bir de kıssadan hissesi vardı. Meddahın derdi bir şeyler anlatmaktı. Dönemi yansıttığı gibi, dönemi, toplumu eleştirirdi de.

Stand-up ise bence bir Amerikan geleneğinden geliyordur. Durup dururken çıkmış bir şey olamaz. “Zen ve Motorsiklet Bakım Sanatı”nda, Amerika’daki meddahlığa benzer bir gelenekten, köy köy kasaba kasaba gezen hikaye anlatıcılarından bahsedilir. Kaldı ki, hikaye anlatma dünyanın dört bir tarafında, gelenekten gelen kadim bir söz sanatıdır. Ama modern Amerikan stand-up’ında  uzun ve klasik aşamaları olan tek bir hikayeden söz edilmez. Güldürü, spotlar halinde akıp gider. Makbul olanı da taklitlere pek fazla dayanmayan, yüzü acayip ifadelere büründürmeye gerek duyulmadan yapılanıdır. Böylece, sözün gücüne yüklenilir, tam bir söz mizahına dayanılır. Çünkü seyirciler karşılarında bir şaklaban değil, işi ciddiye alan bir stand-upçı ister. Yüz ve hareket komiği Jerry Lewis geleneğini yaratmıştır –elbette Lewis bir stand-upçı değildi- ve oldukça da demodedir; bir bebeği güldürmek için de suratımızı ekşitiriz (Bugün aynı geleneği Jim Carrey’in izlediğini düşünüyorum).  Amerikan stand-upında, bizde sanılanın ya da öyle tanıtılanın tersine, sonuna kadar siyasi, muhalif ve hiciv ağırlıklı  bir damar da olduğunu öğrenmiştim. Üstelik bu damarın en önemli temsilcisi, Amerikalı stand-upçıların piri de sayılan, adını sanını şimdi hatırlamadığım, birkaç yıl önce hayattan ayrılmış bir stand-upçı (George diye bir isim hatırlıyorum). Youtube’da bu stand-upçının birkaç videosunu izlemiştim. Elbette İngilizcem esprilere bütünüyle hakim olmama yeterli gelmediyse de, bu sanatçının Irak Savaşı’ndan girip, Bush’tan çıktığını, beyaz-zenci ayrımıyla ilgili bir sürü şey anlattığını, özetle, toplumu makro düzeyde neler ilgilendiriyorsa o konularda insanları kahkahadan geçirdiğini ve seyircileri hükümet aleyhine propagandaya çağırdığını izledim, anladım. Öylesine siyasi mizahi eleştiriler yapıyordu ki, o türden eleştirilerin onda birini burada söylemeye, yazmaya pek kimse cesaret edemez, sahne bulamaz.  Başka bir örnek, biyografik bir filmde izlediğim yine Amerika için meşhur zenci bir stand-upçı.  Zenci olmak hemen her işte olduğu gibi bu işte de dezavantaj. Üstelik eski bir mahkum. Küçük bir radyoda dj olarak başladığı yola biraz da gönülsüzce stand-upçı rolünde devam ediyor. Amerika’nın meşhur Cumartesi bilmemnesi programına çıkarıyorlar. Yetmişli yıllar. Televizyonda özgürce konuşamadığı için orayı terkeder, çünkü zenci tarzı mizah yapmaktadır, yakası açılmadık laflar etmektedir ve beyaz egemenliğini mizahla eleştirmektedir. Sonunda başladığı yere, radyosuna döner, filmin bir yerinde Cosby’i beyazların soytarısı olmakla suçlar. Fakat bu adamlar sert oldukları kadar komik şeyler de anlatmaktadır.  Amerika’daki sınırsız ifade özgürlüğünden dem vurulabilir. Kaldı ki ben sınırsız olduğunu da sanmıyorum. Yakın örnek, 11 Eylül’den bu yana hükümetler terör riskini bahane ederek, Amerikalıların alışık olmadığı bir tarzda özgürlüklere bir takım kısıtlamalar getirdi. Mesele, baskının olması ya da olmaması değil. Çok büyük ihtimalle,Amerika’da da C. Yılmaz, A.Demirer tarzı stand-up yapan yüzlerce stand-upçı vardır. Mesele, tercihinizi hangi yönde kullandığınız. Irak savaşına dair bir mizah mı, yoksa komşunuzun köpeğinin bahçenize yaptığı kakayla ilgili bir espri mi? Mizahı üreten ve tüketen için aynı tercih geçerli. Stand-upçı diyelim baskı olmadığı halde tercihini bu yönde kullanmışsa bu önemli. Önemli olan baskı olduğu zaman değil, olmadığı zaman nasıl davrandığımız. Baskı altında hemen herkes aynı şeyi yapar. Sorun o değil. Hem biz, onda bir bile olsa, o onda biri istiyoruz.

C.Yılmaz, kanımca karikatürlerini canlandırıyordu. Karikatür esprisini sahneye taşıyordu. Kısaca karikatürünü sahnede sözlerle, “jest ve mimiklerle” çizmeye çalışıyordu. Karikatürlerini takip edenler “atıl kurt”, “uzaylı” “süpermen” vs. türünden esprilerine yeterince doymuştu. Şimdi madem çizmiyordu, bunları pek ala sahneye taşıyabilirdi. Ancak karikatürleri zaten görmüş olanların, sahnede ilginç bir şey bulabileceklerini sanmıyorum. Kaldı ki, duyduğum eleştirilerden biri şöyle bir şeydi: “Adam, bizim kendi aramızda yaptığımız esprileri sahnede yapıyor”. Bu eleştirinin özü, sahnede sıradan, hatta banal bir şeyler görüldüğüdür. Seyirciyi belki bir kere kandırabilirsiniz, ama ertesinde aynı seyirci kendisinin de yapabileceği bir şeyi bilet parası ödeyip izlemez, kendi yapabiliyorsa, zaten gider kendi yapar. Sözün çizgiye, çizginin söze aktarılamadığı durumlar olabilir. Karikatür sahneye aktarılamayabilir, aktarılsa bile o stand-up değil başka bir şey olur. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi, güçlü stand-upçılar, (taklitler, abartılı surat ifadeleri vs. gibi) imgesel temsillerden ziyade sözel temsiller kullanır. Kendi esprisine de katıla katıla gülmez. Örneğin sessiz sinema döneminden bir Buster Keaton ekolü hatırlanmaya değer. Adam hiç gülmez, beton surat.

Ayrıca, parçalı, spotlu yapısı, meddahın geleneksel, bütünlüklü, başı sonu olan uzun hikayesinden farklılaşıyor. Her, bir şeyler anlatan meddah olsaydı, hepimiz birer meddah olurduk. Gerçi Şekspir “dünya bir sahne hepimiz oyuncuyuz” demiş ama. O zaman sıradan olduğumuzu, star olmadığımızı kabul edeceğiz.

Taklitlere gelince, kedi de, Süpermen de aynı şekilde konuşuyor. Onun robotik, kesik kesik hareketleri ve miki sesi, bütün karakterlere egemen oluyor. O zaman ayrışması gereken karakterler, tek ve aynı ses ve harekette ilerliyor. Oyunculuk beklemiyoruz. Ama bunları bir de oyunculukla sunayım, ilkel şekli olan taklitle canlandırayım diyorsanız, beklenti yükselir.

Sonuç olarak, C. Yılmaz, taklitler yapmaya çalışarak geleneğe yaklaşır görünürken, ancak bunu tam anlamıyla başaramazken, öte yandan da sözel temsilleri daha çok kullanan Amerikan tarzı stand-uptan uzaklaşıyor. Dolayısıyla bence ne meddahtır, ne de stand-upçı. İsterseniz, özgündür diyebilirsiniz.

Son bir not eklemek gerekirse, geleneğin bugün doğaçlama denen tuluat tekniği aslında başlı başına bir tekniktir. Özellikle Ortaoyunu’nda gösterilecek oyun, ayrıntılarıyla, diyaloglarıyla elde yoktur, oyuncular oyunun kanavasını bilir (synopsise benzer). Dolayısıyla o iskeleti ete büründürmek, oyuncuların maharetine kalmıştır. Her seferinde de bu değişir. Seyirciye göre, ya da havanın durumuna göre, oyuncu deyim yerindeyse taşı gediğine oturtur.

Kavuk meselesine gelince, kavuğu bir önceki kuşaktan alanlar, hem usta çırak ilişkisinde olmaları, hem de geleneksel gösteri sanatına önemli bir katkıda bulunmaları itibariyle bunu hakkederler. Kavuğu teslim eden ustanın, çırağa, sen çıraktın şimdi usta oldun, demesi anlamında.

Ayrıca kavuk, kavuk sahibi tarafından takdir edilen kişiye devredilir. Takdir, ustanındır. Bu bakımdan, örneğin C.Yılmaz’ın bu hiyerarşiye bir katkısı olduğunu düşünmüyorum, muhtemelen kavuğu umursadığını da sanmıyorum. Kavuğu, Münir Özkul’dan devralan Ferhan Şensoy’un onu şimdilik kendine saklamasını da haklı buluyorum. Muhtemelen, kavuk, söz konusu gelenek yok olduğu için (son yıllarda özellikle Belediyelerce Ramazan eğlenceleri adı altında alelacele yaptırılan Ortaoyunu, Karagöz  vs. gösteriler komik değil, traji-komiktir), ve şimdilik canlandırılması, daha doğrusu modernize edilmesi pek mümkün görünmediği için, bu tür denemelere, katkılara girişen Şensoy’da sonsuza kadar kalacak, o ölünce de mezar taşına oturtulacak gibi görünüyor.  Geleneğin Şensoy’dan önceki son temsilcileri Erol Günaydın ve Münir Özkul da göçtükten sonra  eski usta filan da kalmayacak.

Tekrar karikatüre, dergiye dönersek, yukarda resmedilmeye çalışılan Leman’daki bu palazlanma ve çarpık eleştirel yaklaşımın etkisiyle, bir dönem karikatür-mizahtan ayrı düştüm. Bu arada, üç yabancı mizah ustasıyla tanıştım. Biri İsrail’den Eprahim Kishon, diğeri İtalya’dan Giovanni Guareschi, üçüncüsü de bu topraklardan bir Ermeni Yervant Odyan. Her üçü de son derece yakın, yerel bir o kadar da evrensel mizahi roman yazarı. İlkinin “Don Camillo” serisi bir kez daha okunmaya değer. İtalya’da bir kasaba papazı ile aynı kasabanın kızıl komünist belediye başkanı arasında geçenleri hikaye eder. Tabii, tüm kasaba halkı da sırası geldikçe bu olaylara karışır. Papaz Don Camillo, biraz bönce olan başkanı hileyle hurdayla alt eder hep. Komik ama ciddi bir pratik komünizm eleştirisidir, daha ziyade. Ama bundan papaz da payını alır. (Başkanın Sovyetlere ziyareti evlere şenliktir. Hayal kırıklığıyla döner, kasabasına). Kishon, hikayeler şeklinde yazar, yazdıkları kimi zaman diyalogtur. İsrail’in hantal bürokrasisini, aptal yönetimini, siyasetçilerini, sofuluğunu eleştirir. Aile üzerine de renkli bir mizahı vardır. Sonuncu yazarı, kendini sosyalist sayan, Kürt/Türk/Ermeni olarak tanımlayan herkese öneririm. Odyan, “Yoldaş Pançuni”yi 1900’lerin başında yazmıştır (1. Böl. 1909; 2.Böl. 1914; Aras Yay. 2000). Siyaset ve özellikle örgütçü Ermeni sosyalistler hakkında keskin bir mizahi eleştiridir. Kitap biçimsel olarak Pançuni’nin parti merkezine yazdığı mektuplardan oluşur. Hikaye ise 1908’de Doğu Anadolu’da birkaç kasabada geçer. Osmanlı, Ermeniler, Kürtler, Türkler, herkes işin içindedir. Pançuni Ermenileri örgütlemeye çalışırken, “bu millet adam olmaz” gibi bir şeyler der ve sürekli onlardan şikayet eder. Ama kimin kimi örgütlediği de pek belli değildir. Kitabın resimleri, daha doğrusu karikatürleri de ünlü bir karikatürist olan Aleksandr Saruhan’a ait (1938 baskısı). Bir süre İstanbul’da Gavroş adlı Ermeni bir mizah dergisine çizdikten sonra Mısır’a göç eden Saruhan, Mısır karikatürünün de kurucusu sayılıyormuş. Bu yönden de ilginç.

Yukarıda söz ettiğim karikatürü tekrar hatırlarsanız; çizer PKK gibi netameli bir konuda komik bir şeyler yapmaya çalışmıştı. Bu üç yazar da, iki toplum arasında, hatta bir toplumun kendi içinde savaş çıkaracak denli ciddi, önemli meseleler üzerine yazıyor. Bir tanesi Kilise ve komünizm  arasındaki (hele İtalya’da) “uzlaşmaz çelişki” ve “bitmez tükenmez mücadele”ye dair hınzırca eleştirilerde bulunurken, diğeri sosyalist bir Ermeni’nin köylü Ermenileri Osmanlı’ya isyana ve sosyalizme teşvikini ele alıyor. Her iki konuda son derece ciddi ve “kutsal”. Hele yazıldıkları dönemler dikkate alınırsa. Odyan, Pançuni’yi tanıtırken, “Türkiye’de doğmuş olduğundan ‘aşlama’ bir Rus Ermenisidir” diye söz eder. Karışık ya da suyunun suyu gibi bir şey; pek de saf olmayan bir Ermeni, -tabii burada aşlamanın ne olduğunu bilmek gerek-. Bu cümleyle yazar, kendisini de tarif etmiş olur. Çünkü kendisi de Türkiye doğumludur. Bunu bir Türk değil bir Ermeni yazıyor. Kendiyle dalga geçmek bu olsa gerek. Bu biraz da, örneğin Türkiye’de yaşayanların, Almancılara üstten bakışı gibi bir şey. Kürt Türk fark etmez, bu dışarılıklı yerli olmakla ilgili. 

Öyleyse yapılabiliyor. Bu konuların, meselelerin mizahını üstelik tarafları bile gülümsetebilecek ya da güldürebilecek şekilde yapıyorlar. Herhalde bu iş için biraz nüktedanlık ya da İngilizlerin “wit” dediği dediği türden bir şeyler gerek. Buradan bir tez çıkarmak gerekirse, söylendiği gibi “mizah ciddi bir iştir”.

Bizden, örneğin Aziz Nesin’den pek okumadığımı söylersem umarım kimse beni mahçup etmez. Birkaç mizahi hikaye okuduğum aklımda kalmış ama hikayeler değil. Oyunlarını okumuştum. “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” adlı eserinin TV uyarlamasını hayal meyal hatırlıyorum, o dönem popüler olduğunu da. Birkaç yıl önce tiyatroda da seyrettim. Muzaffer İzgü’den de sanırım “Donumdaki Para”yı okumuştum. Aziz Nesin’in deyimleşmesi, toplumun “tam Aziz Nesin’lik” deyişi, onun ne kadar benimsendiğine dalalettir.

O zamanları düşününce, aklımda yer etmiş komedi filmleri pek fazla değil ama bir tanesi yerli “Züğürt Ağa”, diğeri “Tanrılar Çıldırmış Olmalı” (2. ya da 3.sü değil, 1.si). Televizyon kanallarında ise dikkat çekici bir şey yok gibiydi. Gerçi, Yılmaz Erdoğan-Demet Akbağ ikilisini öne çıkaran “Mükremin Abi” dizisi herhalde bu zamanlarda başlamış, pek çok seyircinin de ilgisini çekmişti. (Y.Erdoğan, oyunlarıyla ele alınması gereken bir figür olabilir, ancak metnin giderek şiştiğini düşünerek, şimdilik burada değinmekle yetiniyorum; ayrıca yorumlarda onun hakkında eklemeler yapılabilir). Ekonomik kriz de yaklaşmaktadır. Millet, özellikle küçük tasarrufçu, elindeki dövizin ne kadar yükselip düştüğünü öğrenirken neredeyse kalp krizi geçirecektir. Tıpkı 94 krizi gibi, 2001 Bankalar krizi de, ne yazık ki seksen öncesi banker krizini hatırlatır. Marx’ın bir sözü var: Tarihte bir olay ilk kez cereyan ettiğinde trajiktir, ikinci kez ceryan ettiğinde traji-komiktir.

Bu sıralarda, “showman” diye bir kavramla tanışırız. Herhalde 90’ların ortaları. Aynı sıralarda, TRT’nin Atina eski muhabiri Reha Muhtar bir özel kanalda bu sefer eşi benzeri görülmemiş bir haber tarzıyla karşımıza çıkar. “Reha Muhtar, sen yine Atina’dan bildir!”  esprisi çevrede sıkça duyulur. Ekrandan, odamızın içine doğru bağıran bu “anchorman”in (yeni başka bir kavram) ciddi mi komik mi yoksa korkunç mu olduğuna bir türlü karar veremiyoruz. Sanki her şey arada duruyor da bir santimle o yana ya da bu yana devrilecekmiş gibi.

Mizah dergileri çıkmaya devam ediyor ama bütün bu görüntülerin gölgesinde kalmış gibi. Üstelik, herhalde bu dönemde dergiler sekse sarmış durumda. Feministler, kadınların bu karikatür ve çizgi romanlarda aşağılandığından, cinsel obje haline getirildiğinden şikayet etmekte. Çizgi roman derken, küçükken bizim üç otuz paraya aldığımız hatta birbirimizden kiraladığımız, dahası kimi zaman komşuların evinin önünde çöpe atılacaklar arasında bulduğumuz, mürekkebi bile çıkabilen çizgi romanlar birden lüks kitapçıların şık vitrinlerini süslemeye başlar. Gözlerimize inanamıyoruz. Sonra öğreniyoruz ki, parlak kapaklarıyla, kaliteli kağıt ve baskılarıyla okuru imrendiren bu yüksek fiyatlı çizgi romanları okumak matah hatta seçkince bir şeymiş. O kadar ki, entelektüel olmanın ilk adımlarından biri sayılmaktadır; örneğin 50’lerin “caz plağı” koleksiyonuna sahip olmak gibi bir şey. Bunun gibi dün tu kaka edilen fantazi, korku, polisiye, best-seller ya da ucuz roman türdeki kitaplar sanki bugün intikam alırcasına sahnedeki yerlerine geçiyorlar. Mizah kitapları bile bu kadar ön planda değil. Her şey alt üst olmakta. Asteriks okumak tarih okumakla aynı şey sayılmakta. Bilenler bilir, Asteriks Fransız milliyetçiliğinin tipik bir örneğidir.  Ten Ten’de de alt metinde benzer milliyetçiliğe, ırkçılığa rastlanır.

Yıllar önce T.Özal Red Kit’ten başka kitap okumadığını söylediğinde topa tutulmuştu, bugün Red Kit’in atının adını bilmek kültür düzeyinin göstergesi sayılıyor. Leman’ın birkaç yıl önce eleştirmeye başladığı “entel”ler hummalı bir mesaiye girişiyorlar. Herhalde bu mesailer hala sürmektedir. Şairler sadece sinema filmlerinden, yazarlar sadece şarkılardan dürülmeye çalışılıyor. Ulaşmada ya da edinmede kolaylık, ölçü haline geliyor.             

Bu sıralarda, “one man show”ların gündeme alındığını söylemiştik. Bundan hemen önce, belki de aynı zamanda “talk show” diye bir şeyle tanışıyoruz. Bunların başlıca amacı mizah olmamakla beraber, araya espriler, (Y.Erdoğan’ın deyişiyle) şakalar, belki fıkralar (fıkra artık demodedir; Cenk Koray, Halit Kıvanç fıkra anlatırdı örneğin) sıkıştırılıyor. Bir televizyoncu neden böyle bir işe girildiğinin ekonomik nedenlerini anlatırken –çünkü aynı zamanda ekonomik bakımdan kritik dönemlerdir; 94 krizinden henüz çıkamadan 2001 krizine girilecektir-, bu gösteri-programların ucuz olduğunu belirtir, doğal olarak bir kişiye para ödenmektedir. Böylece TV kanallarda, herhalde radyolarda da, o günden beri sona ermeyen bir “konuşma” çağı, amiyane tabirle bir “çene yarıştırma” çağı başlar. Örneğin Tv programlarını alıp radyoya taşısak hiçbir şey fark etmez. Nitekim showmanlerin, eskisi yenisi, çoğu radyo kökenli. Herkes –sözde- konuşmakta ama ne konuşulduğunun pek de bir önemi yoktur. Yeter ki konuşulsun, gülünsün; neşe. Diğer programlarda, örneğin “tartışma” programlarında mantık ters işler, bu sefer de yeter ki konuşulsun, kavga edilsin; öfke. Konuşarak güldürme öne çıkınca, bu durumun karikatür, mizah dergileri üzerindeki etkileri düşünülebilir.

Fakat bu tek kişilik gösterilerin ilkel biçimlerinde de yine diyalog halinde konuşulur. Ama bu sahici bir diyalog değildir. Diyalogun göremediğimiz karşı kişisi, dişi lafı verir, asıl konuşmacı da bu lafa karşı lafı gediğine oturtur. Ama başlangıçta (kısmen) hesaplı kitaplı hazırlanan bu konserve espriler sahici bir diyalog sağlamaktan uzaktır.

Diğer versiyonda ise seyirciler telefonla konuşmaya katılırlar. Burada hesaplı kitaplı, provalı bir durum söz konusu değildir (o zamanlar en azından bugün olduğu gibi stüdyo seyircilerinin, belki diğer tür katılımların ayarlandığını sanmıyoruz; Tv’ciler henüz, günümüzde olduğu denli masumiyetlerini yitirmiş değillerdi.  Ama bugün böyle kurgusal efektler yapılabildiğinden haberdarız). Seyircinin farkında olmadan vereceği dişi laf beklenir, denk geldiğinde, bu taraf şanslıysa, uygun espriyi patlatır.

Her ne hal ise, iki versiyon da aslında bilerek ya da bilmeyerek geleneksel teknikleri  kullanır: Klasik “A-Ne hakla, B-Otuzbeşe bakla”. Demek ki gelenek sizi öyle bir yerlerden gelip bulur ki, siz bunu reddetseniz bile başınıza gelir.

(Sözde) Batılı değerler Doğulu bir biçimde işlenir. Fakat bu kültürelliğe fazla batmayalım. Çünkü bu doğulu biçimin aslında evrensel olduğunu bile düşünebiliriz. Tıpkı hikaye anlatma sanatı gibi. Diyalog evrensel değil midir? Ya da diyaloglu mizah başka coğrafyalarda başka biçimlerde mi işler?

“One Man Show”lar giderek kalabalıklaşır, ekipler büyür, stüdyolar genişler. Konuklar kabul edilir. Tekrar aralara skeç dönemi başlar. Fakat “konuşma” yine merkezdedir. Derken yeni bir kavramla karşılaşırız: “Sit.com” lar (durum komedileri; Burada bu konuya giremeyeceğim.)  

Yukardaki “show”lar, “sit.com”lar, varyasyonlarıyla devam ediyor. Demek yaşadığımız güne geldik.

Burada mizahtan ayrılarak Tv-internet rekabeti üzerine –ekonomi öğretisini dışta bırakarak- çok kısa genel bir şeyler söylemeyi denemek isterim. Tv kanalları eski önemini kaybetmiş olabilir. “İnternet çağı” vs. Bence, insanlar o an kullandıkları şeyi vazgeçilmez bulabilirler, halbuki yenisi çıktığında öncekini kaldırıp atarlar. Bilgisayarda, internette kullandığımız pek çok donanımın, yazılımın nasıl çöpe gittiğine tanık olduk. Bugün insanlar, bir Tv programında dendiği gibi, internette örneğin kendi yayınlarını, mizahlarını yapıyorsa da (idoller çağında ya da değil, insanlar her zaman kendi mizahlarını yapmıştır) “sosyal paylaşım ağları”nın (yine yeni bir kavram) bir gün çöp olacağı söylenebilir, elbette yeni tür ve biçimleri çıkınca (gelecekteki olanakları şu an biz bilemeyiz;  fütürist değiliz, ama fütüristçe şeyler de söyleyebiliriz). Bunların vazgeçilmez ve kalıcı olduğunu iddia edenler, internet çağına vurgun olanlar, kanımca, bilgisayarla/internetle en geç tanışanlardır. Teknolojinin gelip geçici özelliğinin farkında olmayanlar, dahası şimdide yaşayanlardır. Bunlardan bir gelecek öngörüsü çıkmaz, çıkamaz. Çünkü hayalleri, ufukları bugünle sınırlıdır.

Ancak, yukarıdaki paragrafla çelişki oluşturabilecek şekilde, şu da denebilir, belki de denmelidir:  Tv kanalları, radyolar, mizah dergileri, diğer konvansiyoneller, daha kuşaklarca devam edebilir. Teknolojinin eski türleri bir süre daha yenileriyle birlikte devam edebilir. En azından, iyice yaygınlanmış bir internete doğmuş kuşaklar nüfusta baskın bir oran yakalayıncaya, onlardan öncekiler yok oluncaya kadar. Fakat burada etkili olan bir düşünce daha var. Bir kuşağın yok olması, onun kültür ve geleneğinin de bir anda sona ermesi değildir herhalde. O da tıpkı genlerini aktardığı gibi, kültürünü de yeni doğmuşlara aktarır. “The Wall” filmini seyretmiş olanlar hatırlayabilir. Sonunda duvar patlar, parçalar etrafa yayılır, küçük bir çocuk zarar görmemiş olan tuğlaları üst üste koyar. Umutsuz bir son. Ya da isterseniz, sonsuz döngü.

 Ayrıca, kültürün sona erdiği görülse, sanılsa bile, yeninin içine sızar ya da tortular bırakır ve başka temsillerle işlemeye devam edebilir. Bir kültürün silinip, yerine yenisinin gelmesi için uzun bir zaman ister, belki de hiç silinmez, bütünlüğü kaybolsa bile. Örneğin feministçe bakıldığında kadının ezilmesi tarih boyunca sürüp gitmektedir. Erkek egemen kültür; teknoloji ve başka bir çok makro değişkene rağmen, binlerce yıldır devamede gelmiştir.

Karikatür, mizah dergileri, geleneksel/modern sahne sanatları vs. gibi mizahın, güldürünün klasik araçları, değişen teknoloji karşısında, ki teknolojiyi de kültürün bir parçası sayarsak, dönüşecek, hatta yok mu olacak? Bütün bunları müzelik nesneler gibi mi göreceğiz?

Tekrar ana meseleye dönecek olursak, mizah toplumsal muhalefete bağlı bir şey midir? Eleştiri ve muhalefetin yükseldiği, toplumsal hareketliliğin çoğaldığı zamanda, mizah da aynı dalgada sörf yapmaz mı? Dalga alçaldığında mizah da, koflaşıp, sadece bir “entertainment”, bir “eğleşme/eğlence”, “oyalanma” aracına dönüşmez mi? (Soruyu daha geniş bağlamda sanat için de sorabiliriz). Bu sınırlı anlatımda, bunun böyle olduğunu gözlemledim.

2001 ekonomik krizinden bu yana, uzlaşma ya da kimilerince toparlanma dönemine girildiği için, ortada da sarsıcı sosyopolitik bir muhalefet , tüm katmanlara kültürel olarak da sızan türden bir muhalefet olmadığı üzere mizah da krize girmiştir görüşündeyim. Ortada “komik” bir durum yok. Ve bu can sıkıcı. Yine de, durum o kadar da umutsuz olmamalı. Yayın hayatına geçmesinden bu yana ilk yıl düzenli, sonra ara ara izlediğim Uykusuz dergisi dikkat çekici. Leman’dan daha dengeli bulduğumu ve onun tahtına yakıştırdığımı söyleyebilirim. Umarım ikinci bir Leman vakası olmazlar.

Taklitler açısından, bir taklitçi, bu dönemin siyasetçileri için taklitleri yapılabilecek öne çıkan bir yanları yok demişti. Bu taklitleri yapılmaya bile değmez demenin kibarcası. Haksız sayılmaz. Yıllar önce Erbakan’ın elinde sebze dolu bir fileyle meclise gelip “bu file kaça doluyor?” diye seslenişini hatırlayanlar olabilir (ne file kaldı ne bir şey, ama şimdi marketler bez torbalar satıyor. “Organik/doğal”, şimdi ikinci kez ama “yapay” olan olarak karşımızda, çünkü anormal olan o artık. Traji-komik). Ya da, çok sonraları kendi aramızda,  işaret parmağımızı hafif eğik bir şekilde öne uzatıp, üzerine bir gözlük kondurup, “bu kim?” diye sorardık. Cevabın “Erdal İnönü” olduğunu bilenler çıkabilir. E.İnönü, omuzlara alınmamak için yerlere yatardı. Eskiler, zaten stand-upçı ya da meddah, karagöz gibiydiler. Onların taklidini yapmaya gerek bile yoktu. Yine de bol bol yapılırdı.

Son olarak, mizah üzerinde baskı var sözüne de pek katılmıyorum. Herşeyin üzerinde ne kadar baskı varsa onun da üzerinde o kadar baskı var. Ya da şöyle, bir tek onun üzerinde baskı yok. Üstelik mizah, bir ahtapot gibi daracık bir delikten öbür tarafa yara almadan geçebilir. Çünkü anlatım yolları çok fazla, eğip bükerek amacına ulaşabilir. Mizah zaten eğmek değil mi? Ama nesnel bir gazete haberinin ya da bir inceleme kitabının, lamı cimi bir kenara koyup doğrudan bir anlatıma ihtiyacı var.

İçinden geçtiğimiz dönemin koyu bir dönem olduğu düşünülebilir. Muhafazakarlığın, mizaha, gülmeye karşı durduğu vs. Ve insanların da ortada görünür bir baskı olmadığı halde kendiliğinden, içerden bir baskıyla gülmeyi ketleyeceği, bunlara boyun eğeceği. Hele gelenekte “ağır ol da molla desinler” gibi atasözleri varken, dinsel insana nefis kontrolü hakimken. Çünkü gülme biraz da kontrolden çıkma, kontrol dışı bir duygunun ifadesi. Üstelik gülmenin sakınılması gereken bir önemli özelliği de başkasına sirayet etmesi, virüs gibi çoğalması, karşıt uçtaki ağlama da öyle. Gülme ayıplanır da, ağlama o kadar ayıplanmaz, küçümsenmez, gizlenmez (hiç yoktan kadınlar için),  halbuki o da kontrolden çıkmadır. Aristoteles’in Poetika kitabının “komedya” bölümünün kayıp olmasının sırrı, okuyanlar hatırlayacak, Eco’nun polisiye-filozofik kurgusu “Gülün Adı”nın sonunda ortaya çıkar. O halde, mufazakarlaşan ya da daha da muhafazakarlaşan bir toplumda gülme, dolayısıyla müsebbibi mizah ayıplanıp, eleştirilebilir. Ama günümüzden daha muhafazakar olduğunu sandığımız, tahmin ettiğimiz Osmanlı’da bir sürü mizahi figür, komik gösteri geleneği hayat bulmuştur. Büyük halkbilimci Pertev Naili Boratav’ın Nasreddin Hoca üzerine kitabı, (Selçuklu döneminde) Hoca’nın sadece bilgece konuşmadığını, naifçe göle yoğurt çalmadığını, o eyleminin dışında, hem bugünün Türkçesiyle anlaşıbilecek hem dönemin dilinde söylenmiş açık saçıklıktan öte bir vulgarlık ve doğrudanlıkla belden aşağı bir mizah yaptığını öğreniyoruz, elbette bunu Hoca yapıyorsa yine de bir hikmeti vardı. Tepki anında gelir; kitap muzır neşriyattan sansürlenir, yasaklanır.  Çünkü Boratav, Çocukların Nasreddin Hocası yalancı mitini yıkmıştır. Benzer şekilde, Karagöz de yetişkinleri eğlendiren, güldüren bir oyun idi. Bunların yetişkin yanları, aslında temeli, budanarak Cumhuriyet döneminde sahte bir modernleştirme vs. ile “zararsız” karar kılınmıştır. Bu örnekler eminim çoğaltılabilir, aklıma gelenler şimdilik bunlar (halkbilimciler, tiyatro tarihçileri, edebiyatçılar ve alanın akademik ya da değil diğer uzmanlarının yaptığı bir sürü çalışma var.)

O zaman şöyle sorabiliriz. Madem eskiler muhafazakardı, peki bu kadar gülmek neyin nesi? Tersinden sorarsak, bu kadar gülüyorlarsa yoksa o kadar da muhafazakar değiller miydi?

Günümüzde ise, izleyenler olmuştur, Cüppeli Hoca mizah yönü gayet gelişmiş bir "zat" –arada ipin ucunu kaçırmasa-. Anladığım kadarıyla da, radikal, keskin bir geleneği temsil ediyor.                       

Bam telinin muhafazakarlık değil de muhalefet olduğunda ısrarlıyım. Uzlaşmaya doğru gidildikçe, çatışmalar yerini başka tür biçimlere bıraktıkça, mizahın yok olacağı kanısındayım. Bu nedenle, yazının başlığını “Mizahta Kriz Var!” diye attım. Elbette “mizah sonsuza kadar yaşar” karşı tezi de getirilebilir. Tartışılır.

Eskilerin deyişiyle “sürç-i lisan ettiysek affola”.

 

Not: Muhafazakarlık kavramının çok tartışmalı ve sorunlu bir kavram olduğunu bilerek, burada geniş anlamda kullansam da, aslında her zaman ve her coğrafyada, ya da her dönemde ille de dinsel içerikle birlikte ele alınmaması gerektiğinin farkındayım.

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
9.7
İçerik/Fikir 
 
10.0  (1)
Üslup 
 
9.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
MİZAHTA KRİZ VAR! 2010-11-15 13:11:11 nur
Genel Puan 
 
9.7
İçerik/Fikir 
 
10.0
Üslup 
 
9.0
Eleştiren nur    Kasım 15, 2010

Eğlence...

Çok eğlenceli ve içerikli bir yazı olmuş. Elinize ve beyninize sağlık.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (3)
  • hasever
    avatar

    Sevgili İsmet,

    Çok güzel, kitap tadında ve çapında bir yazı olmuş. Eline ve beynine sağlık.

    Memlekette mizah durumunu ve onun şu andaki “emekçileri” olarak piyasada bulunan ve son dönemlerde daha ziyade sinemaya merak saran; Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Ata Demirer ve Beyazıt Öztürk’ü kafamda çevirmişliğim var. Senin sahip olduğun kadar kapsamlı bir mizah geçmişim olmasa da “aklımın erdiği” ki üniversite yıllarıma denk gelir, 90-91’li yıllardan bu yana bu piyasadan haberdarımdır daha doğrusu bu alan da algılayıcılarımın kapsam alanında.

    Leman’la başlayan mizah dergisi okurluğum aslında itiraf etmelim ki Selçuk Erdem’le sınırlı kalmıştır. Leman’ı alır, hızla Selçuk’un sayfasını bulur ve okurdum. Benim için gerisi teferruattı. Aslında gözünden kaçmış, yoksa benim mi gözümden kaçtı, Leman’la birlikte bir de “edebiyat” ortaya çıktı. Yanılıyor muyum? Nihat Genç, (ismini hatırlamakta hep zorluk çekmişimdir; neydi neydi...) Cezmi Ersöz ve adını hatırlayamadığım, küçük puntolarla yazan bir kaç kişi daha. Bunlar da mizah dergileriyle hayatlarımıza giriyorlardı. (Ahmet Telli, Cezmi Ersöz ve Hürriyet gazetesi için, gurbette, katta el sürülmemesi gereken şeylerdir derim!)

    Dergilerden sonra hayatımıza giren özel televizyonlarla birlikte benim aklımda yer edinen ilk komedi Mükremin Abi’dir; başarılı bir işti. İkinci denemesinin başarısız olması da birincisinin başarılı olduğunu teyit ediyor, bence. Neyse, Yılmaz Erdoğan için yorumlarda değinebiliriz demişsin, biraz değineyim. Evvela, şu anda “çok güzel hareketler bunlar” programıyla çok kötü, felaket tüketici ve deforme edici bir iş yapıyor. Bilmesi gerekir aslında; futbolculuk, mankenlik veya “star”lık türü bir şeye ön ayak oluyor. Kısacası, meşhurluğa yeni bir kapı açmış bulunuyor. Bahsettiğin “Kriz”lerden biri de bu olsa gerek. Hem tiyatroyu hem komediyi hem de “olası” zekayı televizyona kurban ediyor. Televizyon ki, müthiş tüketen bir şeydir.

    Yılmaz Erdoğan, bence, İstanbul’da yaşamanın ve yine “sol”suzluğun bedelini ödüyor. Bunu göz ardı edemeyiz. Toplumsal bir hareketin olmadığı yerde bireysel bir çıkış uzun ömürlü olamıyor. Hatırlıyorum, Celalettin Cerrah’la halı saha maç yapması gerekti ve yaptı. Bu tüketici bir şeydir. Ve adaşı, esas Yılmaz’ın yani, çok uzağında durduğu bir ilişki biçimidir. Neyse. Yine bence, en önemli çalışmasını Cebimde Kelimeler’le yapmıştır arkasından Bana Bir Şehler oluyor’la yanlışa hedefli ama son kaliteli işini görmüştür. Vizon Tele 1-2 için en fazla “samimi” diyebilirim zaten son iki filmi ki özellikle “organize işler” yapılmasa daha iyi olurdu derecesindedir. Ha söylemiş olayım, son filminden umutluydum, yanılmadım. Bir Şarlo denemesi yapmış. Yalnız olmamış; hiç olmamış. Yılmaz, gittikçe eleştiriyi unutur oldu. Doğal olarak mizah ta unutulmuş olunuyor.

    Cem Yılmaz’a gelince. Bir soru sorayım? Bit hayli zamandır memleketten uzağım, acaba diyorum sinema kredi doldurma dersi mi oldu. Her önüne gelenin ve büyük bir rahatlıkla dalıverdiği bir alan oldu. Bak Mahsun bu sefer de “Nevyorka” gitmiş. Cem için karikatürlerini sahnede sergiliyor demişsin. Ben Cem’in karikatürünü hatırlamıyorum yalnız şunu bilmesi gerekir anlık zeka patlamalarıyla sinema yapılmaz. Gora’ya bak, sonra arog ve en son yahşi batı, filmler baştan sona yamalı. Ha bir örnek mi ister, vereyim. Can Yücel okusun; zeka nasıl sanata katılıyor görmüş olu.n(Hokkabaz, Cem için çizgi dışıdır. Ve bence orada iyi bir performans sergilemiştir.)

    Ata Demirer için ne diyebilirim. Sempatik buluyorum ve fakat çok kötü sinema rolleri var. Gani Müjde’nin (Leman tayfasından olduğunu bilmiyordum) Osmanlı Cumhuriyeti adlı o berbat filminde berbat oynadığını üzülerek yazıyorum.

    Gani Müjde’ye gelince, bence, Levent Kırca’yla aynı familyadan. Müthiş yeteneksiz. Ne diyebilirim, bu yeteneksizlikleriyle nasıl bu kadar uzun soluklu kalmışlar hayret. Ve bence esas marifetleri burada. Geçenlerde TRT Türk’te 1976 yılında yaptıkları bir skeci izledim (Levent Kırca – Oya Başer). Ya olacak şey değil, 2010 eksi 1976 yani tam 34 yıldır vatandaş espri yapamıyor ama hep gündemde kalıyor. Marifet burada. (Hani, Yalçın Hoca’nın, Yaşar Kemal için Sabancı’dan aktardığı bir anekdot var. Sabancı, Yaşar Kemal’e “Yaşar, sen ticarette atılmış olsaydın biz hiçbirimiz ekmek yiyemezdik” demiş ya o hesap. Hem Levent Kırca hem de Gani Müjde bu işin ticaretine vakıf olmuş kişiler.)

    Yalnız, Zeki-Metin için bir ayrı parantez açmak gerekiyor. Bahsini ettiğin “kasetten kabare” dönemini hatırlıyorum ve hatta onun bir uzantısı olan “Geceler”i canlı seyretme fırsatım oldu. Ankara’da, adını hatırlayamadığım bir spor salonunda seyretmiş ve çok gülmüştüm yanılmıyorsam 13-14 yaşlarındaydım. Bugünden bakınca, aslında hiç de fena bir iş olmadığını görüyorum, kaldı ki nasıl sansüre takılmamışlar hayret.

    Metin, inanılmaz çirkinleşiyor. Çok parası olduğu söyleniyor; parasında gözüm yok yalnız gözümün önündeki şişkinliği nerde duracak bilmiyorum. Bir gün ekranda patlayacak gibi geliyor bana. Zeki’den çok çok yetenekli; hatta Zeki’nin yeteneksiz olduğunu düşünüyorum fakat Zeki daha bir esaslı durdu.

    Ferhan Şensoy için söylediklerine pek ekleyecek bir şeyim yok. En son “Pardon”unu izledim ve bence oldukça başarılıydı. Belki onun için, Derya Baykal ile evliliği nasıl o kadar uzun sürmüş sorusu asıl soru olur ki “özel hayat”a girer biz girmeyelim. Kavuğu hala kendisinde tuttuğunu bilmiyordum. Sanırsam, Rasim Tekin biraz etrafında döndü o işin ama olmadı. Gerçi bu da terk edilmesi gereken bir şey olsa gerek. Hatırlarsın, Nasreddin Hoca işi de buna benziyor ve benim en son hatırladığım; o çocuk, neydi adı, Kadir Çöpdemir’e bakracı vermişlerdi. Neylersin?

    Beyazıt Öztürk’e gelince. Memur çocuğu, temiz aile çocuğu, velhasıl henüz çocukluk devresini aşamamış biri. Hiç standupını izlemedim. O havayı o çocuktan bir türlü alamıyorum yalnız Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü’de performansı en az Haluk Bilginer seviyesindeydi.

    Evet. Sanırım işin kilit noktası “muhalefet”te gizli. Bunu en çok Grup Yorum’da gözlemledim; düşüşleri, Dev-Sol’un dramatik düşüşüne ne kadar paraleldir...

    Türkiye toprağı, şu an itibarıyla, ot yeşertecek gibi görünmüyor. Hem, zaten bu toprağa inat, kök salacağım diyen birleri de henüz ortada görünmüyor. Cem Yılmaz, geçenlerde, “neden benden başka kimse gelmedi?” diye soruyordu. Mizah dergilerinden ekrana kim niye gelmedi bilmiyorum fakat mizahtan zengin olmayı acayip mizahi buluyorum!

    Sevgili İsmet,

    Bununla iki etti. Sana en az iki yazı borcum var. Kendime görev addettiğim ve sürekli ertelediğim iki yazıyı sen yazmış oldun; ben de sefasını sürdüm. (İyi ki de yazmamışım, senin kadar lezzet ve malzeme katamazdım) Birincisi mi, ““Ne olacak bu dünyanın hali?” (Gecikmis Bir "Siyaset Meydani" Kritigi)”. O programı ben de izledim. Hem de baştan sona. Hem de ruh sağlığımı tehlikeye atarak. Hani Ali Kırca, Mehmet Altan’a; Mehmet Atlan, Ali Kırca’ya “Marksist, Komünist” iltifatlarında bulunuyorlardı ya, ben ekran başında dudak ısırıyordum. Neyse, orada içimde kalan tek şey, birilerinin ki o biri orda yoktu, Besim Tibuk’a “Paran olmasa şu dediklerini en fazla mahalle kahvesinde söyleyebilirdin o da taş şakırtısından duyulmazdı” demedi. Demiş oldum.

    Tekrar, eline sağlık. Sağ ol!

    Hasan

  • ismet tekerek
    avatar

    Mevcut ve muhtemel yorum ve eleştiriler için teşekkür.
    Maddi bir hata: Şensoy Sorbonne değil Strasbourg'da öğrenim görmüş, hafızam benim yanıltmıştır olabilir. Böyle bir hata varsa Şensoy ve okurlardan özür dilerim. Ne var ki bu, Sorbonne ya da Strasbourg, dikkat çektiğim nokta açısından bir fark yaratmıyor. Strasbourg da Fransızdır.

  • AliOsman  - RE: MİZAHTA KRİZ VAR!
    avatar

    Anlatılan bizim hikayemiz olmuş. Müptelası olduğumuz Limon-Leman Dergisi,repliklerini ezberlediğimiz Zeki-Metin... Biraz geç oldu ama nefis bir yazı kaleme almışsın İsmet. Eline sağlık.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #3 AliOsman KOCAK 10-02-2011 21:03
Anlatılan bizim hikayemiz olmuş. Müptelası olduğumuz Limon-Leman Dergisi,replikl erini ezberlediğimiz Zeki-Metin... Biraz geç oldu ama nefis bir yazı kaleme almışsın İsmet. Eline sağlık.
Alıntı
 
 
0 #2 ismet tekerek 22-11-2010 14:55
Mevcut ve muhtemel yorum ve eleştiriler için teşekkür.
Maddi bir hata: Şensoy Sorbonne değil Strasbourg'da öğrenim görmüş, hafızam benim yanıltmıştır olabilir. Böyle bir hata varsa Şensoy ve okurlardan özür dilerim. Ne var ki bu, Sorbonne ya da Strasbourg, dikkat çektiğim nokta açısından bir fark yaratmıyor. Strasbourg da Fransızdır.
Alıntı
 
 
0 #1 hasever 14-11-2010 02:18
Sevgili İsmet,

Çok güzel, kitap tadında ve çapında bir yazı olmuş. Eline ve beynine sağlık.

Memlekette mizah durumunu ve onun şu andaki “emekçileri” olarak piyasada bulunan ve son dönemlerde daha ziyade sinemaya merak saran; Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Ata Demirer ve Beyazıt Öztürk’ü kafamda çevirmişliğim var. Senin sahip olduğun kadar kapsamlı bir mizah geçmişim olmasa da “aklımın erdiği” ki üniversite yıllarıma denk gelir, 90-91’li yıllardan bu yana bu piyasadan haberdarımdır daha doğrusu bu alan da algılayıcılarım ın kapsam alanında.

Leman’la başlayan mizah dergisi okurluğum aslında itiraf etmelim ki Selçuk Erdem’le sınırlı kalmıştır. Leman’ı alır, hızla Selçuk’un sayfasını bulur ve okurdum. Benim için gerisi teferruattı. Aslında gözünden kaçmış, yoksa benim mi gözümden kaçtı, Leman’la birlikte bir de “edebiyat” ortaya çıktı. Yanılıyor muyum? Nihat Genç, (ismini hatırlamakta hep zorluk çekmişimdir; neydi neydi...) Cezmi Ersöz ve adını hatırlayamadığı m, küçük puntolarla yazan bir kaç kişi daha. Bunlar da mizah dergileriyle hayatlarımıza giriyorlardı. (Ahmet Telli, Cezmi Ersöz ve Hürriyet gazetesi için, gurbette, katta el sürülmemesi gereken şeylerdir derim!)

Dergilerden sonra hayatımıza giren özel televizyonlarla birlikte benim aklımda yer edinen ilk komedi Mükremin Abi’dir; başarılı bir işti. İkinci denemesinin başarısız olması da birincisinin başarılı olduğunu teyit ediyor, bence. Neyse, Yılmaz Erdoğan için yorumlarda değinebiliriz demişsin, biraz değineyim. Evvela, şu anda “çok güzel hareketler bunlar” programıyla çok kötü, felaket tüketici ve deforme edici bir iş yapıyor. Bilmesi gerekir aslında; futbolculuk, mankenlik veya “star”lık türü bir şeye ön ayak oluyor. Kısacası, meşhurluğa yeni bir kapı açmış bulunuyor. Bahsettiğin “Kriz”lerden biri de bu olsa gerek. Hem tiyatroyu hem komediyi hem de “olası” zekayı televizyona kurban ediyor. Televizyon ki, müthiş tüketen bir şeydir.

Yılmaz Erdoğan, bence, İstanbul’da yaşamanın ve yine “sol”suzluğun bedelini ödüyor. Bunu göz ardı edemeyiz. Toplumsal bir hareketin olmadığı yerde bireysel bir çıkış uzun ömürlü olamıyor. Hatırlıyorum, Celalettin Cerrah’la halı saha maç yapması gerekti ve yaptı. Bu tüketici bir şeydir. Ve adaşı, esas Yılmaz’ın yani, çok uzağında durduğu bir ilişki biçimidir. Neyse. Yine bence, en önemli çalışmasını Cebimde Kelimeler’le yapmıştır arkasından Bana Bir Şehler oluyor’la yanlışa hedefli ama son kaliteli işini görmüştür. Vizon Tele 1-2 için en fazla “samimi” diyebilirim zaten son iki filmi ki özellikle “organize işler” yapılmasa daha iyi olurdu derecesindedir. Ha söylemiş olayım, son filminden umutluydum, yanılmadım. Bir Şarlo denemesi yapmış. Yalnız olmamış; hiç olmamış. Yılmaz, gittikçe eleştiriyi unutur oldu. Doğal olarak mizah ta unutulmuş olunuyor.

Cem Yılmaz’a gelince. Bir soru sorayım? Bit hayli zamandır memleketten uzağım, acaba diyorum sinema kredi doldurma dersi mi oldu. Her önüne gelenin ve büyük bir rahatlıkla dalıverdiği bir alan oldu. Bak Mahsun bu sefer de “Nevyorka” gitmiş. Cem için karikatürlerini sahnede sergiliyor demişsin. Ben Cem’in karikatürünü hatırlamıyorum yalnız şunu bilmesi gerekir anlık zeka patlamalarıyla sinema yapılmaz. Gora’ya bak, sonra arog ve en son yahşi batı, filmler baştan sona yamalı. Ha bir örnek mi ister, vereyim. Can Yücel okusun; zeka nasıl sanata katılıyor görmüş olu.n(Hokkabaz, Cem için çizgi dışıdır. Ve bence orada iyi bir performans sergilemiştir.)

Ata Demirer için ne diyebilirim. Sempatik buluyorum ve fakat çok kötü sinema rolleri var. Gani Müjde’nin (Leman tayfasından olduğunu bilmiyordum) Osmanlı Cumhuriyeti adlı o berbat filminde berbat oynadığını üzülerek yazıyorum.

Gani Müjde’ye gelince, bence, Levent Kırca’yla aynı familyadan. Müthiş yeteneksiz. Ne diyebilirim, bu yeteneksizlikle riyle nasıl bu kadar uzun soluklu kalmışlar hayret. Ve bence esas marifetleri burada. Geçenlerde TRT Türk’te 1976 yılında yaptıkları bir skeci izledim (Levent Kırca – Oya Başer). Ya olacak şey değil, 2010 eksi 1976 yani tam 34 yıldır vatandaş espri yapamıyor ama hep gündemde kalıyor. Marifet burada. (Hani, Yalçın Hoca’nın, Yaşar Kemal için Sabancı’dan aktardığı bir anekdot var. Sabancı, Yaşar Kemal’e “Yaşar, sen ticarette atılmış olsaydın biz hiçbirimiz ekmek yiyemezdik” demiş ya o hesap. Hem Levent Kırca hem de Gani Müjde bu işin ticaretine vakıf olmuş kişiler.)

Yalnız, Zeki-Metin için bir ayrı parantez açmak gerekiyor. Bahsini ettiğin “kasetten kabare” dönemini hatırlıyorum ve hatta onun bir uzantısı olan “Geceler”i canlı seyretme fırsatım oldu. Ankara’da, adını hatırlayamadığı m bir spor salonunda seyretmiş ve çok gülmüştüm yanılmıyorsam 13-14 yaşlarındaydım. Bugünden bakınca, aslında hiç de fena bir iş olmadığını görüyorum, kaldı ki nasıl sansüre takılmamışlar hayret.

Metin, inanılmaz çirkinleşiyor. Çok parası olduğu söyleniyor; parasında gözüm yok yalnız gözümün önündeki şişkinliği nerde duracak bilmiyorum. Bir gün ekranda patlayacak gibi geliyor bana. Zeki’den çok çok yetenekli; hatta Zeki’nin yeteneksiz olduğunu düşünüyorum fakat Zeki daha bir esaslı durdu.

Ferhan Şensoy için söylediklerine pek ekleyecek bir şeyim yok. En son “Pardon”unu izledim ve bence oldukça başarılıydı. Belki onun için, Derya Baykal ile evliliği nasıl o kadar uzun sürmüş sorusu asıl soru olur ki “özel hayat”a girer biz girmeyelim. Kavuğu hala kendisinde tuttuğunu bilmiyordum. Sanırsam, Rasim Tekin biraz etrafında döndü o işin ama olmadı. Gerçi bu da terk edilmesi gereken bir şey olsa gerek. Hatırlarsın, Nasreddin Hoca işi de buna benziyor ve benim en son hatırladığım; o çocuk, neydi adı, Kadir Çöpdemir’e bakracı vermişlerdi. Neylersin?

Beyazıt Öztürk’e gelince. Memur çocuğu, temiz aile çocuğu, velhasıl henüz çocukluk devresini aşamamış biri. Hiç standupını izlemedim. O havayı o çocuktan bir türlü alamıyorum yalnız Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü’de performansı en az Haluk Bilginer seviyesindeydi.

Evet. Sanırım işin kilit noktası “muhalefet”te gizli. Bunu en çok Grup Yorum’da gözlemledim; düşüşleri, Dev-Sol’un dramatik düşüşüne ne kadar paraleldir...

Türkiye toprağı, şu an itibarıyla, ot yeşertecek gibi görünmüyor. Hem, zaten bu toprağa inat, kök salacağım diyen birleri de henüz ortada görünmüyor. Cem Yılmaz, geçenlerde, “neden benden başka kimse gelmedi?” diye soruyordu. Mizah dergilerinden ekrana kim niye gelmedi bilmiyorum fakat mizahtan zengin olmayı acayip mizahi buluyorum!

Sevgili İsmet,

Bununla iki etti. Sana en az iki yazı borcum var. Kendime görev addettiğim ve sürekli ertelediğim iki yazıyı sen yazmış oldun; ben de sefasını sürdüm. (İyi ki de yazmamışım, senin kadar lezzet ve malzeme katamazdım) Birincisi mi, ““Ne olacak bu dünyanın hali?” (Gecikmis Bir "Siyaset Meydani" Kritigi)”. O programı ben de izledim. Hem de baştan sona. Hem de ruh sağlığımı tehlikeye atarak. Hani Ali Kırca, Mehmet Altan’a; Mehmet Atlan, Ali Kırca’ya “Marksist, Komünist” iltifatlarında bulunuyorlardı ya, ben ekran başında dudak ısırıyordum. Neyse, orada içimde kalan tek şey, birilerinin ki o biri orda yoktu, Besim Tibuk’a “Paran olmasa şu dediklerini en fazla mahalle kahvesinde söyleyebilirdin o da taş şakırtısından duyulmazdı” demedi. Demiş oldum.

Tekrar, eline sağlık. Sağ ol!

Hasan
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile