Makaleler Bütün Yazılar Makale Edebiyat Post-modernist Şiir(!)'deki Sefaletin Çözümlenmesi/ Serkan Engin
 

Post-modernist Şiir(!)'deki Sefaletin Çözümlenmesi/ Serkan Engin Popüler

Makale

Şiir, imgelerin, bir ya da daha çok izlek etrafında, metinsel bütünlük oluşturacak şekilde örgütlenmesidir. Bu tanımdan da çıkarsanabileceği gibi, Şiir’in temel birimi imge’dir. Çünkü Şiir, doğal dil içinde gelişen ve/ama özerk bir üst-dildir. Bu da imgeler aracılığıyla, doğal dilin söz diziminin bilinçli olarak bozulup özgün bir dizgeyle yeniden kurulmasıyla oluşturulur. İmge, doğal dili dönüştürerek sınırlarını genişletir ve yeni anlatım olanakları sağlar. Sözcüğün, sabit sözlük anlamının ötesine geçmesine yol açar.

 

Post-modernist Şiir(!)’deki Sefaletin Çözümlenmesi

Günümüzde yazılan şiirin en büyük sorunsalı, anlam’la olan ilişkisinde gizlidir. Şiir’in, daha doğrusu şairin, anlam karşısında aldığı tavır, bunda etkili olmaktadır. Şiir ile anlam ilişkisini çözümleyebilmek için önce Şiir’i tanımlamakla işe başlamamız gerekir.

Şiir, imgelerin, bir ya da daha çok izlek etrafında, metinsel bütünlük oluşturacak şekilde örgütlenmesidir. Bu tanımdan da çıkarsanabileceği gibi, Şiir’in temel birimi imge’dir. Çünkü Şiir, doğal dil içinde gelişen ve/ama özerk bir üst-dildir. Bu da imgeler aracılığıyla, doğal dilin söz diziminin bilinçli olarak bozulup özgün bir dizgeyle yeniden kurulmasıyla oluşturulur. İmge, doğal dili dönüştürerek sınırlarını genişletir ve yeni anlatım olanakları sağlar. Sözcüğün, sabit sözlük anlamının ötesine geçmesine yol açar.

Sözcük, tek başına, alımlayan her bireyde, kalıplaşmış, donuk, sabit bir yansıma bulur. Bu yüzden hiçbir sözcük tek başına, imge’nin oluşturduğu çarpıcı çağrışım özelliğine sahip değildir. Sözcüğün çift anlam yüklenmesi amacıyla harflere bölünmesi ( b/aşka…gibi) yeni bir çağrışım oluşturmadığı için imge’yi oluşturamaz, ancak teknik bir oyun düzeyinde kalır.

İmge, iki ya da daha çok sözcüğün, somut-soyut, soyut-somut, somut-somut, soyut-soyut, ya da bunların kombinasyonlarına dayalı bir ilintiyle, örnekseme (analoji) yapılmasıyla oluşturulur. İmge’nin işlevi, anlam’ı etkin bir şekilde iletebilmek için çağrışım yoluyla çarpıcı bir duyumsatma olanağı sağlamasıdır.

Şiir, imgelerle yazıldığı;sözcük tek başına imge olamayacağı ve her imge en az iki sözcükten oluştuğu için Şiir’in temel birimi sözcük değil imge’dir. Yani, “Şiir sözcüklerle değil imgelerle yazılır”. İmge’yi bir atoma benzetirsek, sözcükler, atomu oluşturan çekirdek, proton, nötron ve elektronlardır. Atomun bileşenleri, doğada, birbirlerinden bağımsız olarak bulunamazlar ve ancak bütünsel olarak atomu oluşturarak işlevsel bir varlığa sahip olurlar. Sözcükler de ancak, imge’yi oluşturmak üzere örgütlendiklerinde Şiir’de işlevsellik kazanırlar.

Bu arada belirtmek gerekir ki içinde imge bulunmayan şiirler(!) için, bütün olarak bir imge oluşturdukları savını öne sürenler, imge oluşturmayı beceremeyenlerin ekmeğine yağ sürmekten öte bir şey yapmazlar…Söz açılmışken, dize’nin tanımı üzerinde durmakta da yarar var. Dize, imge ya da imgelerin, şiirin metinsel bütünlüğüm içerisinde, anlam ortak paydasında oluşturdukları ara toplamdır. Yani ,imge ya da imgeler dize’yi, dizeler de şiiri oluşturur.

Şiir’de imge, nesnel gerçekliğin insan bilincinde, estetiksel olarak öznel yansımasıdır. Bu yansıtma, aynadaki gibi birebir olmayıp, nesnel gerçekliğin şairin bilincinde alımlanıp dönüştürülerek dışsallaştırılmasıdır.

Şiir, doğal dilin içinde kendi dizgesini geliştiren özerk yapılı bir üst-dil olduğuna göre, dilin temel işlevi olan bildirişim, Şiir’in de ayrılmaz bir parçasıdır. Bu da Şiir’in anlam’dan soyutlanamayacağı gerçeğini ortaya koyar. Dolayısıyla, Şiir’in temel birimi olan imge, anlamsız olamaz.

Şiir’de anlam rastlantısal değil içkindir. Şair, nesnel gerçekliği öznel olarak estetiksel düzlemde dönüştürerek imgelerle yansıttığına göre, kaynağını nesnel gerçeklerden alan imge, içkin olarak anlam taşır.

Aslında yanlış imge yoktur: Anlamlı olan imge ve anlamsız olan saçma vardır. İmge ya da saçma üretimini belirleyen, şairin bilinçsel yapısındaki ideolojik tutumdur.

İmge, şair tarafından dışsallaştırıldığı andan itibaren, nesnel gerçekliğe artı değer olarak eklemlenir. Buradan çıkarsanabileceği gibi Şiir, nesnel gerçekliğe bir müdahaledir. Bu dönüştürücü müdahale, ancak devrimci bir bilinç tarafından gerçekleştirilebilir. Dışsallaştırılan imge, nesnel gerçekliğin bir parçası olarak okura ulaşır ve okurun bilincinde, her okurun bilinç ve estetik algı düzeyine göre yankılanır. Yani, şiiri okuyan bireyin bilincinde yeniden üretilerek içselleştirilir. Buna yansımanın yansıması diyebiliriz. Bu da okurun bilinç ve estetik algı düzeyine artı değer katar. Daha ötesi, her okumada yeni çağrışımlar sağlayarak okurun bireysel dönüşümüne sürekli katkıda bulunur.

Şair, yazarak kendini gerçekleştirir ve ontolojik bir anlam kazanır, çünkü varoluşu anlamı kılan, bireyin somut ya da imgesel düzlemde, üretimle, nesnel gerçekliğe artı değer katmasıdır. Şair yazdıkça nesnel gerçeklikle beraber kendini ve okuru dönüştürür; bu da toplumsal dönüşüme katkı yapar. Nesnel ve öznel gerçeklik, diyalektik bir bütün olarak karşılık etkileşim içindedir. Toplumsal gerçeklik, her ne kadar bireyin bilincini sınırlasa da, şair birey, bu ablukayı yarabilen ve toplumdaki tüm bireyler için yıkmaya çalışan kişidir. Aksi takdirde, kapitalist üretim ilişkilerinin olduğu bir toplumda, sosyalist şairin varlığından söz edilemezdi zaten…

Gelelim saçma’ya…Doğada saçma yoktur. Her şey, diyalektik bir bütün olarak, sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir. Saçma ise kendine ve doğaya yabancılaşmış bireyin hastalıklı zihinsel tasarımıdır. Nesnel gerçekliği dönüştürerek yansıtmadığı, nesnel karşılığı bulunmadığı, doğaya aykırı olduğu için yapaydır. Dışsallaştırıldığında, nesnel gerçeğe artı değer olarak eklemlenemez. Okura ulaştığında ise daha ilk okumada tükenir. Seken bir mermi gibi, alımlanamadan okurun bilincinden geri döner ve yazınsal çöplüğü boylar. Anlam taşımadığı için bildirişim işlevinden yoksun olan saçma, dilsel değildir. Dolayısıyla saçma’yla yazılan metin de şiir değildir.

Emperyalist kapitalizmin Şiir’deki izdüşümü olan post-modernist şiir(!), anlam’ı hiçleyen yapısıyla, imge’lerle değil saçma’larla yazılmaktadır. Anlam içermediği için bildirişim yetisi yoktur; bildirişim içermediği için dilsel değildir; dilsel olmadığı için de aslında şiir değildir!!!

Post-modernist şiir(!), kendine ve doğaya yabancılaşmış bireyin narsist mırıltılarıdır. Şairin kendisini ve okuru dönüştürme yetisinden yoksundur. Yığma saçma’ların, metinsel bütünlükten yoksun olarak yazılmasıyla oluşan post-modernist şiir(!), yabancılaşmayı oluşturan kapitalizme karşıt tavır geliştirmeyen edilgen bireyin yazdığı şiir(!)dir.

Kapitalizm, varlığını korumak ve sürdürmek için her türlü muhalif tavrı sindirmek ister. Dizgeye muhalif olan Şiir’i anlamsızlığa boğup edilginleştirerek, Şiir’in bireyi ve toplumu dönüştürme yetisini silebilmek için post-modernizm denilen, saçmalığın daniskasına işlerlik kazandırmaya çalışmaktadır. Böylece, dizgeyle uyuşan ve sömürü şartlarını kolaylaştıran, örgütsüz ve edilgen bireyler oluşturmayı amaçlamaktadır…

Bu noktada, İlhan Berk’in Yazko Edebiyat’ın 33’üncü sayısındaki söyleşisinden bir alıntı yapalım. İlhan Berk, Şiir’de anlam’a ilişkin şunları söylemektedir: “ Anlama gelince.Doğrusu asıl savaşım onun üzerinde toplanmıştır benim. Nedendir bilmiyorum, ben anlamı şiire pek yatkın bulmam. Kimi kitaplarımda onu düşman bile bilmişimdir. Anlam, sanki benim üvey evladımdır. Ama şunu da söyleyeyim; sonuçta şiir şiir ise, anlamlıdır.”Kendi içinde çelişkili bu ifadenin sahibi olan İlhan Berk ve benzerleri, anlam’ı hiçleyen tavırlarıyla, post-modernizmin gölgesinde, bilerek ya da bilmeyerek emperyalist kapitalizmin uşaklığını yapmaktadırlar. Şiir’in post’u deliktir.


SERKAN ENGİN

Ekin Sanat Aralık 2005
Berfin Bahar Ocak 2006
YKY 2006 Şiir Yıllığı
Kıyı Yaz 2007
Karalama Sayı 2 2007

Alıntı ile Cevapla

 

Üye eleştirileri

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Post-modernist Şiir(!)'deki Sefaletin Çözümlenmesi/ Serkan Engin 2010-09-28 12:59:22 YEWANDE

Bir kaç tanesini okudum. Mantığımız terazisinde her zaman şiirin güzelliğini anlayamayız, bazen sadece ritmi yakalayabilir ve sezgilerimizle kavrayabiliriz. Anlam planında herşey açık olmak zorunda da değildir. Bir şiir bir bütün olarak illa bir şeyi anlatma derdinde ve bir iddisında olmadığının kanıtı değil midir? Bu şiirin özgürlüğü, sınırsızlığığını ve kalıba dökülemezliğini ve sığdırılamazlığının gücünü anlatır.
Bütünden değil parçalar-mısralar arasında gezinmelerimde yine de, sahneye uygun tutarlı ve özgün imgelemler yaratılmış durumda. Ya da ritm ya tonlamayı, kavramsal illiyet bağını kuramamış olabiliriz. Duygular ötesi bir arayış ve sezgisel bir savruluşun hoyratlığı ve bir dışavurum da olabilir.Sarhoşken içten içe duygulanımlarımız dağınık, birbirinden kopukta olsa bize hüzünlü bir şiiri hatırlatmazmı? Yine de sentaks ve içses yakalanmış görünüyor. Alışagelmiş şiirler olmasa da hiç kimse en azından bunların şiir olmadığını iddia edemez. Okunabilirliği anlamlı kılan netlik değil bazen de görecelik ve geçiciliktir.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
Post-modernist Şiir(!)'deki Sefaletin Çözümlenmesi/ Serkan Engin 2010-09-28 12:05:53 Serkan Engin

Birkaç post-modernist şiir! örneği


Birkaç post-modernist şiir! örneği vermenin daha da açımlayıcı olacağını düşünüyorum. İşte o örneklerden bazıları:

1-

OKUNAMAZKIYIL

Buna bunca budun konuşma
İriğine varıyor biçimsiz sokakların
Temelli yiğit apartmanları
Yıkamıyor kaç zemandır
Humma Baş tacı yara
Bazı kaş kaldırmalar
Burun bükmeler oğurunca
Çık tepelerine fılkıran ağıçların
Bakış karesinde irsî
Kişiler nefes nefese yoğurduğunca
Yurdum budur konuşma
Meşalle katle vacib surat
Bukleleri ile bulunur kadın
Bir dil ittire kaktıra hürriyet
Öğrülür ham tezkeresinden
Fenalığında kişniş mezağarların
Taştılığın baharında mıcmır ekin
Oynaş durur sevgilinin yüzünde
Bir güneşe güllah mevzili mıh
Sevgilinin memesine notalar kor Üfle

Serkan IŞIN

***

2-

bilinmedik bir dilde psikotik bir metin

çı çı çıçıçı çı çı çıçıçı
yuvezü marnata ça
3.gezegenden biri her perfect body
la menita schizopphrenia
la la la la palavra
eller kendi boğazında sonunda

not: suzanne takes you down
to her place near the river

bilinmedik bir dilde adamo metni

vous permetter munsieur?
juste avant le maniage?

tombe la neige
tu ne viendras pas ce soir

la la la lah tumbe la neige
la la la lah touta est blane
du desespair

la la la lah kar yagğıyor
la la la lah her şey umutsuzluktan
bembeyaz

kar yağınca
bu gece gelmeyeceksin
inşallah! inşallah! inşallah!

bilinmedik bir dilde türkçe metin

enerji! bu cok fazla kullanılıyor artık.
şimdi şu anda benim sana borcum yok
lublu lublu lublu delica tezza

60 mi, 70 mi o zaman?
70, yalnız ben cebimden oderim,
iyi 70 o zaman bir şiir icin!

non sono dans la gardenia
no energia, no energia!
nena viju, nena viju nena viju!
durokov vidit nehaçun
aptalları görmeyi istemiyorum

60 mi 70 mi o zaman?

bilinmedik bir dilde heloise metni

yeah yeah ye yeah ye
my heloise i got to please her
toray classy çowelleaaah
la grande heloisaaaa
la la la la pietessa
onun sevgisi benim ama o yok.

not: i find it hard to realize
that love was in her eyes.
it’s dying now..

Lale Müldür

***

3-

abdal'ın bağ/ı

bağlar bozuldu, üzümler/de terkin
yazılmış, bütün niyetler; kapı dışına
itilmiş, o amayı okumuş; bu kaçıncı adındı senin,
şu bağbozumu mu; uzanmış bir avuntuya

düşmüş halin, el-pençe divan durur
o yedi iklimin; hangi ikliminde
sendin, yüzünü çevirendin; bir ten'e kusur
zannedilen neydi; kapalı pencerelerde

zira boşalmış kadehlere dikilmiş,
gözün, çevir; aştığın kıldan köprüleri
geçerken, kimmiş düş/eli bir niyetten silinmiş
peki söyle; acep hatırlar mısın, o gül'çine dönenleri

-hey sen de mi uzlete düşmüş bir şarabı,
içtin; o halde nasıl anlamazsın çıplaklığımızı,
bir de şu yüzü üzüme kararmış bağ/ları...

ali özgür özkarcı

***

4-

taya mektup

ağrır, ağarırsa gülden sis
taylar mı rahvan, orman dalar
harfler, de ki hafriyat, hafriyat
sonra siz, kazma ila kalem
birleşiirsiniz

taşır, soluğunda hem ham, hem olmuş bağ
toy mu denir, ormanlara rahvan giren tay
sızar, nal izleri: pegassos
sonra siz, unutmuş vefa çanları
diliniz şeffaf, şeffaf mı dersiniz

bir yerlerde bel ki
orman ile tay, kesişiirsiniz

karada taylar, hala, atlara teyelli
sonra siz, sahih orman mütercimleri:
nesne ile akis
itişiirsiniz

mehmet öztek

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
10
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (19)
  • onder
    avatar

    Murat,

    "Son zamanlarda yazdıklarını bir kez daha oku", "beni şaşırtmaya devam ettiğini söylemeliyim" gibi ünlemlerin düşüncelerimi sorgulamaya sevkettiğini düşünüyorsan yanılıyorsun. Emin ol en küçük bir çağrışım yapmıyor. Neyi ima ettiğin hakkında en küçük bir fikir uyandırmıyor. Bunlar analitik bir düşünce dile getirmiyor..Önceki yazdıklarımla bir çelişki içinde bulunduğumu düşünüyorsan, alıntı yaparsın, linkini verirsin bak şu şu söylediklerin, daha önce dile getirdiğin şu şu fikirlerle bağdaşmıyor dersin, neden bağdaşmadığına yönelik çözümlerini eklersin ha o zaman ben de otururum sorgularım haklı mı acaba diye..Uygulayageldiğin yöntem mesnetsiz yargılardan öte birşey ifade etmiyor.

    Konuya dönecek olursak; aslında ben hiç öyle "yüksek" felsefi meseleler hakkında falan konuşmuyorum; yaygın algılanışı anlamında "politik" bir derdim var; kapitalizm insanlığı yavaş yavaş -belki artık hızla- korkunç bir geleceğe doğru sürüklüyor. "Bana ne 7 milyar insanın derdi beni mi gerdi" diye düşünüp kalan 30-40 yıl her ne kadarsa artık kalan yaşamımı mümkün oduğunca keyifli geçirmeye bakayım diyebilirim ama diyemiyorum..İnsanlığı kurtarma hevesiyle değil, kendi varoluşumu pasif bir organizma varoluşuna indirgemek istemediğimden..

    Buna karşın sen hangi konumdan konuşuyorsun..Bilemem tabii ama bana bir edebiyatçı olarak anlaşılması mümkün bir şekilde yaratıcılığın bireysel yönünü korumaya çalışıyorsun gibi geliyor. Zira yaratıcılığın bireysel yönü politik olarak sorgulamaya açılırsa Ego-idealinin meşruluğu da kuşkulu hale gelecektir..Tabii herkesin bir Ego-ideali olmak zorundadır ve onu mümkün olduğu kadar yüceltmeye çalışır..Dolayısıyla senin bireysel varoluşunu sorgulamak benim işim değildir..Edebiyat içinde kalındığı sürece beni ilgilendirmez..Ha kişisel fikrimi soruyorsan, ben edebiyatın insanlığın kurtuluşuna yönelik katkısı konusunda kuşkuluyum..Zira edebiyat bireysel bir faaliyettir daha doğrusu gittikçe bireysel bir faaliyet haline geitirlimiştir, daha da önemlisi kapitalist pazar ilişkilerine eklemlenmiştir..Başka şeyler bir yana sadece bu bile benim edebiyata karşı politik/felsefi kaynaklarım itibariyle kuşku duymam için yeterlidir..Ha ama 7 milyar insanın nasıl bir varoluş seçeceği beni ilgilendirmez tabii ki, tek tek her insanın bireysel varoluşu benim kafamı yoracak birşey olamaz..

    Benim itirazım, kişiler kendi bireysel varoluşlarını genel politik ilkelerle meşrulaştırmaya kalktığında ortaya çıkar..İşte tam bu nedenle Aslı Erdoğan, Elif Şafak gibilere karşı Özgürlükçü Bir Edebiyat Adına yazıdizimi kaleme aldım..Bu iki tip, son derece bariz egosentrik "üretimlerini" Deleuze ile meşrulaştırmaya çalıştıklarına dair yazıları görünce itirazımı yükselttim..Bireyci bir varoluşa karşı en yoğun tiksintiye sahip, "çokluk"un düşünürünün kullanılması açık bir gasptır..Müdahalem bu noktada gündeme gelmiştir..Yoksa Aslı Erdoğan adından birinin egosunu ne kadar büyüttüğü beni ilgilendirmez..O ana kadar adını duymuş olmaktan öte hakkında bir bilgim yoktu..

    Şimdi o yüzden gel kendimize karşı dürüst olalım ve şu özne/ego meselesini hangi bağlamda ele aldığımızı kendimize soralım..Her ikimiz de bu sorgulamayı kendi içinde yapsın..Zira bu meselenin bir toplumsal kurtuluş projesi bağlamında ele alınmasıyla edebi yaratıcılık bağlamında ele alınması çok farklı sonuçlar doğurur..Politik/felsefi alanda bir kere senin sık sık başvurulmasını talep ettiğin gibi sezgisel/duygusal/imgesel bir "uslamlama"ya yer yoktur..Felsefe sağınlık, sarihlik, mantıki tutarlılık peşindedir..Ha Kant'ın noumenon'u, Hegel kendinde-şey'i, Lacan'ın The Real'i gibi bu tür bir sağınlığa açık olmayan aşkın/transendental bir bölge vardır,ama bu görüngüler/fenomenler düzeyinde sağınlıktan ödün vermek anlamına gelmez.

    İşinde bulunduğumuz post-modern çağ New Age mistifikasyonlar, Zizek'in obscurantism dediği genel akımın çağıdır..Toplumsal meseleleri karartmak, bireysel kendini arayışı yücelterek kollektif kurtuluşu önlemek için sistem tarafından çok iyi kullanılır.

    O yüzden lütfen bana imgesel/sezgisel düşünme çağrıları yapma; senin için söylemiyorum ama bu tür çağrılar benim kulağımda egoyu kurtarmak, bireysel kültü yerleştirmek için, sağınlık alanında sıkışınca obscurantisme kaçmak gibi tınlar. Elbetteki doğru dürüst yapıyor olduğum söylenemez ama ben sağın bilginin alanında, rasyonalizm alanında kalmayı tercih ediyorum..Ben jakoben bir Modernist ve Aydınlanma geleneğinin takipçisiyim..Post-modern New Age obscurantisminden, birey kültünden, şişik egolardan nefret ediyorum; komunist bir toplumun önündeki en büyük engel egemenlerin orduları, polisi, topu tüfeği uçakları değildir ego'nun karanlık kıtasıdır.

    Ha bu senin maalesef son derece düz bir şekilde algıladığın aynılığın, özdeşliğin savunusu değildir..Bu yüzden sana hatırlattım en büyük Felsefi kaynağım Deleuze "farklılığın" düşünürüdür diye, önemli kitaplarından birinin başlığı "Fark ve Tekrardır" diye..Deleuze kaynağı yapısalcılık da Saussure'ın Dilbilim'den çıkmıştır, ki dilbilim üzerinde yükseldiği en önemli temel de "fark"tır..Şimdi bunları ben yarım yamalak bilgilerimle anlatmaya kalkarsam bu yorum okuabilir olmaktan çıkar..O yüzden sana ancak bazı kitapları okumanı tavsiye etmekten başka elimden birşey gelmez;

    1. Nicholas Thoburn: Deleuze, Marx ve Politika

    http://www.idefix.com/kitap/deleuze-marx-ve-politika-nicholas-thoburn/tanim.asp? sid=I3IUXINIUM4MLEK551ON

    Başlığa bakma, bu kitap aynı zamanda Deleuze'ün Minör/Majör Edebiyat bağlamında Kafka'yı okur.

    2. Michael Hardt: Deleuze; Felsefede Bir Çıraklık

    http://www.idefix.com/kitap/gilles-deleuze-felsefede-bir-ciraklik-michael-hardt/ tanim.asp?sid=K3X9OQ8AHD6DPMGMVBOY

    Bu mükemmel kitabın baskısı tükenmiş ama istersen ben sana word dökümanı olarak yollarım.

    Hardt bu kitapta Deleuze'ün Nietzche'nin "aktif güç"/"reaktif güç" dinamiğini nasıl ele aldığını anlatır..Bu kitabı ve aşağıdaki linkte yeralan Deleuze'ün "Nietzsche" monografisini okursan umuyorum ki, farklılığı dışlamayan kollektif bir öznelliğin nasıl mümkün olduğunu göreceksin ve böylelikle beni naif bir özdeşlik/aynılık/türdeşlik suçlmasıyla muhattap olmaktan kurtarırsın.

    3. Gilles Deleuze: "Nietzsche"

    Deleuze burda Nietzsche'nin güçler dinamiğini mükemmel bir şekilde analiz eder.

    4. Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"

    http://www.idefix.com/kitap/tragedyanin-dogusu-friedrich-wilhelm-nietzsche/ tanim.asp?sid=C3WV6VVLC00J2MFXPUW2

    Bence bu mükemmel ilk kitabı okunmadan Nietzsche'nin sonraki yapıtlarının anlaşılması mümkün değildir..Bu kitapta özellikle düzenin, rollerin sabitliğinin, senin kavramınla türdeşliğin Tanrısı Apollo'ya karşı Nietzsche'nin farkın, esrikliğin, toplu ayinin tanrısı Dionysos'u çıkarmasının arkaplanını, o çok sevdiğin sezgisel/imgesel kavrayışla anlamaya çalışmanı tavsiye ederim..

    Bu kitapları okuduktan sonra anlamlı bir tartışma yapılabilir belki..Ama mevcut haliyle söylediklerimi öylesine taban tabana zıt ve naif ikilikler bağlamında -birey/topluum, farklılık/aynılık- anlıyorsun ki, bana hayatım boyunca karşı çıktığım fiirleri atfediyorsun..Bütün yazılarım sitede duruyor; sen bunları dile getirmeden çok önce öznenin sabit bir yapı olmadığını, devingen, ilişkisel, dinamik bir yapı olduğunu ben dile getirdim..Emin ol bu konuda yazdıklarımı toplasan 300-400 sayfalık bir kitap ortaya çıkar..

    300-400 sayfalık bir kitabı dolduracak uzunlukta ele aldığın, kıyasıya eleştirdiğin, hatta bu uğurda pekçok arkadaşınla kavga edip ilişkileri bitirmene yolaçan bir karşı konum bütün o yazdıklarına karşı tutup sana karşı yöneltilirse sen hissedersin?

    Ben bu sitede Descartes'ci kartezyen sabit özneye, eylemlerinin yegane doğrudan faili olarak özne fikrine karşı, sürekli değişen, sabit olmayan Deleuze'cü özne fikrini savundum durdum..

    Neyse bitirmeden önce Ego meselesine değineyim;

    Ego'yu ben yüksek felsefi anlamda falan kulanmadım..Ego'nun bir literatür bir de günlük kullanımı diye bir ayrım yoktur..Ego egodur..Ego gramatik olarak basit bir isimdir, bir kavram değil..Günlük kullanımda egoist diyen "siradan" bir vatandaş neyi kastediyorsa, Freud da onu kasediyordur..Yok literatür ayrı, günlük kullanım ayrı diyorsan buyur farkını açıkla bize..Bir farkı varsa bile ben bu farkın ayrımında olmadan söyledim söyledeiklerimi..

    Ego; yani günlük dildeki analmıylaegodan bahsediyorum..Egosit derken kullanılan ego'dan..Tam olarak bu günlük anlamıyla ego komunist adil bir toplumun önündeki en büyük engeldir diyorum..

    Komunizm gibi öyle yüksek idealleri geç, Ego bugün herhangi anlamlı dostluklar kurulamamasının da önündeki en büyük engeldir..Ha benim de küçük bir ego'ya sahip olduğum söylenemez..Ama ben azından bunu bir sorunsal olarak ortaya koyuyor ve bedeli kendimi hırpalamak bile olsa saldırı nesnesi olarak kendi egomu da ele alıyorum; onu verili durum, herkeste olan birşey olarak kavramıyorum..Yani mesele ego'yu, kişiliği yoketme meselesi değil..Yazdıklarımı böyle yorumlaman, 2 yaşında bir çocuğun "ben ben" diyor olması örneğini vermen hakikaten çok tuhaf..Böyle bariz bir gerçekten bihaber olmam için benim herhalde uzayda yaşıyor olmam gerekirdi..Hayır mesele Ego'yu yoketmeye çalışmak değil onu bir sorunsal olarak önüne koymaktır..Ego'yu karşına almak kendi kendini karşıya almak anlamına gelir..İşte herhalde hoşa gitmeyen taraf bu..

    Son olarak Doğu'lu toplumlarda Ego'nun daha küçük olduğu fikrinden daha az katılacağım pek az şey vardır..Ego büyüklüğü gelişmişliğin, aydınlanmanın değil, cehaletin, bilgisizliğin, embesilliğin bir ürünüdür..Aydınlanan insan hayatın karşısında alçakgönüllü olmak zorunda kalır..Ta Sokrates'in "Birşey biliyorum o da birşey bilmediğimdir" lafından beri böyledir..Ego'su en büyük olan ideal birey kimdir? Bence köylüdür..Referans noktası olarak bunu veriyorum..Ancak elbette kültürel olarak az gelişmiş bir toplumun "Aydını" da şişik egolu olacaktır..Toplumsal meseleleri geç, kendi arkadaş ilişkilerimizde tıkanıklığa yolaçan da egodur..

    Kendi iş hayatımda beraber çalışmak istemeyeceğim kimlerdir biliyor musun; her türünden 3.dünyalılar..Ezilmiş olan bir 3.dünyalı bir iktidar pozisyonunu ele geçirirse ego'su infilak eder..Kendisi olmazsa dünyanın dönmeyeceğini sanır..

    Doğu Monark'ı ile Batı Monark'ını karşılaştır..Hangisinin egosu daha büyüktür..

    Batıda "Kral-Tanrı" oldu mu hiç? Firavunlar Tanrı'nın yeryüzü temsilcisi sayılırdı..Doğulu despot, Harem'inin kurarken Batılı kral tek bir kadına mahkum olmak zorundaydı..

    Ortalama bir türk insanı haftada bir kez banyo yaparken, batılı adamları pis olmakla suçlayabilir..

    Dünyanın evrensel birikimine en küçük bir katkı yapmamışken dünyanın en büyük milleti olduğunu falan düşünür..

    Doğu-batı bağlamında böyle bir örnek vermen de bence Ego'yu ne kadar yanlış anladığını gösteriyor..Kanımca Ego, süper-ego'ya karşı çıktıkça değil, boyun eğdikçe şişer..Bir cahille tartışamazsın, en bariz bir gerçeğe bile ikna edemezsin çünkü Ego'su o kadar büyüktür ki, resmi oarak kendisininkinden daha büyük bir Ego'nun sözünü dinler ancak..Neyse spekülatif bir konu..

    Zizek'in Ego-Süper Ego analizleri çok aydınlatıcıdır..Tavsiy4e ederim..

    Daldan dala atlamak olacak ama Walter Benjamin'in bir lafını aktarmadan edemeyeceğim; zira bu laf genel olarak benim edebiyata neden kuşkuyla yaklaştığımı iyi ifade ediyor;

    "Tarihte hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık ürünü olmasın"

    Bunun şöyle bir versiyonu da ileri sürülebiir;

    "Tarihte hiçbir kültür ürünün yoktur ki aynı zamanda bir hırsızlık olmasın".

    Her bir "sanat eseri" insanlığın ortak kültürel mirasından birşeyle gaspedilerek verilmiştir.

    Misal; yüksek edebiyat ürünü sayılmayacak Stephen King'in eserleri bile çalıntıdır aslında..Amerikan Yerlilerinin folklorunun, mitolojisinin çağdaş hayata uyarlanmasıdır..

    Batı'nın en büyük başyapıtlarında bence iki temel ana kaynak vardır; Antik Yunan söylenceleri ve İncil..Peki İncil'in kaynağı nedir? Sümer mitolojisi ile benzerlikleri şaşırtıcı boyutlarda..

    Ha bunları söylemek, yaratılan ürünlerin değerinden birşey kaybettirir mi? Elbette hayır..İnsanlığın genel yaratıcı faaliyetinin nasıl çalıştığını gösterir..İşte benim kasettiğim de, daha doğrusu hocalarımın kastettiği de herkesin içinde bulunduğu bu metinler-arasındalık durumudur..Hiçbir biresel yaratıcılık yoktur, her yaratıcılık kollektif metinlerarasındalık durumunun kaotik koordinatlari içinde yeralır, ordan beslenir..

    Roman Jakobson adlı bir dilbilimci var; onu çalışmaları yüzlerce farklı kültürdeki masalların tümünde nasıl aynı temel izleklerin kullanılmış olduğunu gösterir..

    Alýntý:

    http://en.wikipedia.org/wiki/Jakobson



    Keza Claude Levi-Strauss'un antroploji çalışmları da onca farklı mitolojilerin tümünde geçerli aynı mytheme'ler kullanıldığını gösterir

    Alýntý:
    http://en.wikipedia.org/wiki/Mytheme



    Yani demek istediğim, insanlığın tamamı bir büyük kollektif sanatçıdır..Adına "büyük sanatçı" denen bir takım hırsızlar onun kadim eserlerini kendine mal eder..

    Kafka belki bunun farkındaydı; o yüzden ölmeden önce bütün eserlerinin yakılmasını istedi belki de..Eğer okursan göreceksi Thoburn kitabında Kafka'nın otantik edebiyatın ancak "minör" olabileceğini, "okullarda" (yani kollektif edebiyat okullarında) ya da küçük dergi çevelerinden verilebileceğini söylediğini aktarır..Sitede yarattığım Kafka grubunda bu alıntıları yaptım..bakabilirsin..

    Burda kesiyorum zira çok farklı tellerden çalıyoruz..Şimdilik aynı frekansta tartışmamız pek mümkün görünmüyor..Ben ne söylersem söyleyeyim ego bariyerini aşamam..Zira bir bilen olarak tescil edilmiş bir özne konumunda konuşmuyorum..Dolayısıyla zırvalıyor olma kuşkusunu yenmem mümkün değil..O yüzden düşünürlükleri, akademisyenlikleri tescil edilmiş kaynaklara yönlendiriyorum..Bana insanmıyorsan al sana kaynaklar diyorum..

    Önerdiğim kitapları okursan benim şimdiye kadar dile getirdiğim fikirlerimi daha doğrusu sadece aktarıcısı olduğum evrensel özgürlükçü fikirleri nasıl yanlış yorumladığını göreceksin..

    Aktardığım tüm kitapların -Nietzsche'ninki hariç- hepsi de eğitici tanıtıcı kitaplardır..Yani kendileri bir teori ortaya koymaz, rehber kitaplardır sadece..O yüzden okunması çok kolaydır..

    Yakındığın kavram karmaşasını aşmanın tek bir yolu vardır; ortak kaynakları takip etmek..Başka türlü sağırlar diyaloğunun ötesine geçilemez..

    Bana şahsen onca yazdıklarıma rağmen, bireyciliği/ego'yu eleştirdiğim zaman toplumcu gerçekçi hamaseti savunuyormuşum ya da özneyi yoketmek istiyormuş gibi algılanmaktan gına geldi..

    Deleuze'e, Spinoza'ya, Nietzsche'ye giriş tarzından kitaplar okunmadıkça ortak bir tartışma zemini yakalamak mümkün değil..

    Aktardığım kitaplar okunmayacaksa bile en azında 1-2 saatte okunacak Deleuze'ün "Spinoza üzerine 11 Ders" adlı semineri okunsun ki, ben de hamamda karılar nasıl bayılır göstermek zorunda kalan bir ayı olmaktan çıkayım.

  • onder
    avatar

    Murat,

    "Son zamanlarda yazdıklarını bir kez daha oku", "beni şaşırtmaya devam ettiğini söylemeliyim" gibi ünlemlerin düşüncelerimi sorgulamaya sevkettiğini düşünüyorsan yanılıyorsun. Emin ol en küçük bir çağrışım yapmıyor. Neyi ima ettiğin hakkında en küçük bir fikir uyandırmıyor. Bunlar analitik bir düşünce dile getirmiyor..Önceki yazdıklarımla bir çelişki içinde bulunduğumu düşünüyorsan, alıntı yaparsın, linkini verirsin bak şu şu söylediklerin, daha önce dile getirdiğin şu şu fikirlerle bağdaşmıyor dersin, neden bağdaşmadığına yönelik çözümlerini eklersin ha o zaman ben de otururum sorgularım haklı mı acaba diye..Uygulayageldiğin yöntem mesnetsiz yargılardan öte birşey ifade etmiyor.

    Konuya dönecek olursak; aslında ben hiç öyle "yüksek" felsefi meseleler hakkında falan konuşmuyorum; yaygın algılanışı anlamında "politik" bir derdim var; kapitalizm insanlığı yavaş yavaş -belki artık hızla- korkunç bir geleceğe doğru sürüklüyor. "Bana ne 7 milyar insanın derdi beni mi gerdi" diye düşünüp kalan 30-40 yıl her ne kadarsa artık kalan yaşamımı mümkün oduğunca keyifli geçirmeye bakayım diyebilirim ama diyemiyorum..İnsanlığı kurtarma hevesiyle değil, kendi varoluşumu pasif bir organizma varoluşuna indirgemek istemediğimden..

    Buna karşın sen hangi konumdan konuşuyorsun..Bilemem tabii ama bana bir edebiyatçı olarak anlaşılması mümkün bir şekilde yaratıcılığın bireysel yönünü korumaya çalışıyorsun gibi geliyor. Zira yaratıcılığın bireysel yönü politik olarak sorgulamaya açılırsa Ego-idealinin meşruluğu da kuşkulu hale gelecektir..Tabii herkesin bir Ego-ideali olmak zorundadır ve onu mümkün olduğu kadar yüceltmeye çalışır..Dolayısıyla senin bireysel varoluşunu sorgulamak benim işim değildir..Edebiyat içinde kalındığı sürece beni ilgilendirmez..Ha kişisel fikrimi soruyorsan, ben edebiyatın insanlığın kurtuluşuna yönelik katkısı konusunda kuşkuluyum..Zira edebiyat bireysel bir faaliyettir daha doğrusu gittikçe bireysel bir faaliyet haline geitirlimiştir, daha da önemlisi kapitalist pazar ilişkilerine eklemlenmiştir..Başka şeyler bir yana sadece bu bile benim edebiyata karşı politik/felsefi kaynaklarım itibariyle kuşku duymam için yeterlidir..Ha ama 7 milyar insanın nasıl bir varoluş seçeceği beni ilgilendirmez tabii ki, tek tek her insanın bireysel varoluşu benim kafamı yoracak birşey olamaz..

    Benim itirazım, kişiler kendi bireysel varoluşlarını genel politik ilkelerle meşrulaştırmaya kalktığında ortaya çıkar..İşte tam bu nedenle Aslı Erdoğan, Elif Şafak gibilere karşı Özgürlükçü Bir Edebiyat Adına yazıdizimi kaleme aldım..Bu iki tip, son derece bariz egosentrik "üretimlerini" Deleuze ile meşrulaştırmaya çalıştıklarına dair yazıları görünce itirazımı yükselttim..Bireyci bir varoluşa karşı en yoğun tiksintiye sahip, "çokluk"un düşünürünün kullanılması açık bir gasptır..Müdahalem bu noktada gündeme gelmiştir..Yoksa Aslı Erdoğan adından birinin egosunu ne kadar büyüttüğü beni ilgilendirmez..O ana kadar adını duymuş olmaktan öte hakkında bir bilgim yoktu..

    Şimdi o yüzden gel kendimize karşı dürüst olalım ve şu özne/ego meselesini hangi bağlamda ele aldığımızı kendimize soralım..Her ikimiz de bu sorgulamayı kendi içinde yapsın..Zira bu meselenin bir toplumsal kurtuluş projesi bağlamında ele alınmasıyla edebi yaratıcılık bağlamında ele alınması çok farklı sonuçlar doğurur..Politik/felsefi alanda bir kere senin sık sık başvurulmasını talep ettiğin gibi sezgisel/duygusal/imgesel bir "uslamlama"ya yer yoktur..Felsefe sağınlık, sarihlik, mantıki tutarlılık peşindedir..Ha Kant'ın noumenon'u, Hegel kendinde-şey'i, Lacan'ın The Real'i gibi bu tür bir sağınlığa açık olmayan aşkın/transendental bir bölge vardır,ama bu görüngüler/fenomenler düzeyinde sağınlıktan ödün vermek anlamına gelmez.

    İşinde bulunduğumuz post-modern çağ New Age mistifikasyonlar, Zizek'in obscurantism dediği genel akımın çağıdır..Toplumsal meseleleri karartmak, bireysel kendini arayışı yücelterek kollektif kurtuluşu önlemek için sistem tarafından çok iyi kullanılır.

    O yüzden lütfen bana imgesel/sezgisel düşünme çağrıları yapma; senin için söylemiyorum ama bu tür çağrılar benim kulağımda egoyu kurtarmak, bireysel kültü yerleştirmek için, sağınlık alanında sıkışınca obscurantisme kaçmak gibi tınlar. Elbetteki doğru dürüst yapıyor olduğum söylenemez ama ben sağın bilginin alanında, rasyonalizm alanında kalmayı tercih ediyorum..Ben jakoben bir Modernist ve Aydınlanma geleneğinin takipçisiyim..Post-modern New Age obscurantisminden, birey kültünden, şişik egolardan nefret ediyorum; komunist bir toplumun önündeki en büyük engel egemenlerin orduları, polisi, topu tüfeği uçakları değildir ego'nun karanlık kıtasıdır.

    Ha bu senin maalesef son derece düz bir şekilde algıladığın aynılığın, özdeşliğin savunusu değildir..Bu yüzden sana hatırlattım en büyük Felsefi kaynağım Deleuze "farklılığın" düşünürüdür diye, önemli kitaplarından birinin başlığı "Fark ve Tekrardır" diye..Deleuze kaynağı yapısalcılık da Saussure'ın Dilbilim'den çıkmıştır, ki dilbilim üzerinde yükseldiği en önemli temel de "fark"tır..Şimdi bunları ben yarım yamalak bilgilerimle anlatmaya kalkarsam bu yorum okuabilir olmaktan çıkar..O yüzden sana ancak bazı kitapları okumanı tavsiye etmekten başka elimden birşey gelmez;

    1. Nicholas Thoburn: Deleuze, Marx ve Politika

    http://www.idefix.com/kitap/deleuze-marx-ve-politika-nicholas-thoburn/tanim.asp? sid=I3IUXINIUM4MLEK551ON

    Başlığa bakma, bu kitap aynı zamanda Deleuze'ün Minör/Majör Edebiyat bağlamında Kafka'yı okur.

    2. Michael Hardt: Deleuze; Felsefede Bir Çıraklık

    http://www.idefix.com/kitap/gilles-deleuze-felsefede-bir-ciraklik-michael-hardt/ tanim.asp?sid=K3X9OQ8AHD6DPMGMVBOY

    Bu mükemmel kitabın baskısı tükenmiş ama istersen ben sana word dökümanı olarak yollarım.

    Hardt bu kitapta Deleuze'ün Nietzche'nin "aktif güç"/"reaktif güç" dinamiğini nasıl ele aldığını anlatır..Bu kitabı ve aşağıdaki linkte yeralan Deleuze'ün "Nietzsche" monografisini okursan umuyorum ki, farklılığı dışlamayan kollektif bir öznelliğin nasıl mümkün olduğunu göreceksin ve böylelikle beni naif bir özdeşlik/aynılık/türdeşlik suçlmasıyla muhattap olmaktan kurtarırsın.

    3. Gilles Deleuze: "Nietzsche"

    Deleuze burda Nietzsche'nin güçler dinamiğini mükemmel bir şekilde analiz eder.

    4. Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"

    http://www.idefix.com/kitap/tragedyanin-dogusu-friedrich-wilhelm-nietzsche/ tanim.asp?sid=C3WV6VVLC00J2MFXPUW2

    Bence bu mükemmel ilk kitabı okunmadan Nietzsche'nin sonraki yapıtlarının anlaşılması mümkün değildir..Bu kitapta özellikle düzenin, rollerin sabitliğinin, senin kavramınla türdeşliğin Tanrısı Apollo'ya karşı Nietzsche'nin farkın, esrikliğin, toplu ayinin tanrısı Dionysos'u çıkarmasının arkaplanını, o çok sevdiğin sezgisel/imgesel kavrayışla anlamaya çalışmanı tavsiye ederim..

    Bu kitapları okuduktan sonra anlamlı bir tartışma yapılabilir belki..Ama mevcut haliyle söylediklerimi öylesine taban tabana zıt ve naif ikilikler bağlamında -birey/topluum, farklılık/aynılık- anlıyorsun ki, bana hayatım boyunca karşı çıktığım fiirleri atfediyorsun..Bütün yazılarım sitede duruyor; sen bunları dile getirmeden çok önce öznenin sabit bir yapı olmadığını, devingen, ilişkisel, dinamik bir yapı olduğunu ben dile getirdim..Emin ol bu konuda yazdıklarımı toplasan 300-400 sayfalık bir kitap ortaya çıkar..

    300-400 sayfalık bir kitabı dolduracak uzunlukta ele aldığın, kıyasıya eleştirdiğin, hatta bu uğurda pekçok arkadaşınla kavga edip ilişkileri bitirmene yolaçan bir karşı konum bütün o yazdıklarına karşı tutup sana karşı yöneltilirse sen hissedersin?

    Ben bu sitede Descartes'ci kartezyen sabit özneye, eylemlerinin yegane doğrudan faili olarak özne fikrine karşı, sürekli değişen, sabit olmayan Deleuze'cü özne fikrini savundum durdum..

    Neyse bitirmeden önce Ego meselesine değineyim;

    Ego'yu ben yüksek felsefi anlamda falan kulanmadım..Ego'nun bir literatür bir de günlük kullanımı diye bir ayrım yoktur..Ego egodur..Ego gramatik olarak basit bir isimdir, bir kavram değil..Günlük kullanımda egoist diyen "siradan" bir vatandaş neyi kastediyorsa, Freud da onu kasediyordur..Yok literatür ayrı, günlük kullanım ayrı diyorsan buyur farkını açıkla bize..Bir farkı varsa bile ben bu farkın ayrımında olmadan söyledim söyledeiklerimi..

    Ego; yani günlük dildeki analmıylaegodan bahsediyorum..Egosit derken kullanılan ego'dan..Tam olarak bu günlük anlamıyla ego komunist adil bir toplumun önündeki en büyük engeldir diyorum..

    Komunizm gibi öyle yüksek idealleri geç, Ego bugün herhangi anlamlı dostluklar kurulamamasının da önündeki en büyük engeldir..Ha benim de küçük bir ego'ya sahip olduğum söylenemez..Ama ben azından bunu bir sorunsal olarak ortaya koyuyor ve bedeli kendimi hırpalamak bile olsa saldırı nesnesi olarak kendi egomu da ele alıyorum; onu verili durum, herkeste olan birşey olarak kavramıyorum..Yani mesele ego'yu, kişiliği yoketme meselesi değil..Yazdıklarımı böyle yorumlaman, 2 yaşında bir çocuğun "ben ben" diyor olması örneğini vermen hakikaten çok tuhaf..Böyle bariz bir gerçekten bihaber olmam için benim herhalde uzayda yaşıyor olmam gerekirdi..Hayır mesele Ego'yu yoketmeye çalışmak değil onu bir sorunsal olarak önüne koymaktır..Ego'yu karşına almak kendi kendini karşıya almak anlamına gelir..İşte herhalde hoşa gitmeyen taraf bu..

    Son olarak Doğu'lu toplumlarda Ego'nun daha küçük olduğu fikrinden daha az katılacağım pek az şey vardır..Ego büyüklüğü gelişmişliğin, aydınlanmanın değil, cehaletin, bilgisizliğin, embesilliğin bir ürünüdür..Aydınlanan insan hayatın karşısında alçakgönüllü olmak zorunda kalır..Ta Sokrates'in "Birşey biliyorum o da birşey bilmediğimdir" lafından beri böyledir..Ego'su en büyük olan ideal birey kimdir? Bence köylüdür..Referans noktası olarak bunu veriyorum..Ancak elbette kültürel olarak az gelişmiş bir toplumun "Aydını" da şişik egolu olacaktır..Toplumsal meseleleri geç, kendi arkadaş ilişkilerimizde tıkanıklığa yolaçan da egodur..

    Kendi iş hayatımda beraber çalışmak istemeyeceğim kimlerdir biliyor musun; her türünden 3.dünyalılar..Ezilmiş olan bir 3.dünyalı bir iktidar pozisyonunu ele geçirirse ego'su infilak eder..Kendisi olmazsa dünyanın dönmeyeceğini sanır..

    Doğu Monark'ı ile Batı Monark'ını karşılaştır..Hangisinin egosu daha büyüktür..

    Batıda "Kral-Tanrı" oldu mu hiç? Firavunlar Tanrı'nın yeryüzü temsilcisi sayılırdı..Doğulu despot, Harem'inin kurarken Batılı kral tek bir kadına mahkum olmak zorundaydı..

    Ortalama bir türk insanı haftada bir kez banyo yaparken, batılı adamları pis olmakla suçlayabilir..

    Dünyanın evrensel birikimine en küçük bir katkı yapmamışken dünyanın en büyük milleti olduğunu falan düşünür..

    Doğu-batı bağlamında böyle bir örnek vermen de bence Ego'yu ne kadar yanlış anladığını gösteriyor..Kanımca Ego, süper-ego'ya karşı çıktıkça değil, boyun eğdikçe şişer..Bir cahille tartışamazsın, en bariz bir gerçeğe bile ikna edemezsin çünkü Ego'su o kadar büyüktür ki, resmi oarak kendisininkinden daha büyük bir Ego'nun sözünü dinler ancak..Neyse spekülatif bir konu..

    Zizek'in Ego-Süper Ego analizleri çok aydınlatıcıdır..Tavsiy4e ederim..

    Daldan dala atlamak olacak ama Walter Benjamin'in bir lafını aktarmadan edemeyeceğim; zira bu laf genel olarak benim edebiyata neden kuşkuyla yaklaştığımı iyi ifade ediyor;

    "Tarihte hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık ürünü olmasın"

    Bunun şöyle bir versiyonu da ileri sürülebiir;

    "Tarihte hiçbir kültür ürünün yoktur ki aynı zamanda bir hırsızlık olmasın".

    Her bir "sanat eseri" insanlığın ortak kültürel mirasından birşeyle gaspedilerek verilmiştir.

    Misal; yüksek edebiyat ürünü sayılmayacak Stephen King'in eserleri bile çalıntıdır aslında..Amerikan Yerlilerinin folklorunun, mitolojisinin çağdaş hayata uyarlanmasıdır..

    Batı'nın en büyük başyapıtlarında bence iki temel ana kaynak vardır; Antik Yunan söylenceleri ve İncil..Peki İncil'in kaynağı nedir? Sümer mitolojisi ile benzerlikleri şaşırtıcı boyutlarda..

    Ha bunları söylemek, yaratılan ürünlerin değerinden birşey kaybettirir mi? Elbette hayır..İnsanlığın genel yaratıcı faaliyetinin nasıl çalıştığını gösterir..İşte benim kasettiğim de, daha doğrusu hocalarımın kastettiği de herkesin içinde bulunduğu bu metinler-arasındalık durumudur..Hiçbir biresel yaratıcılık yoktur, her yaratıcılık kollektif metinlerarasındalık durumunun kaotik koordinatlari içinde yeralır, ordan beslenir..

    Roman Jakobson adlı bir dilbilimci var; onu çalışmaları yüzlerce farklı kültürdeki masalların tümünde nasıl aynı temel izleklerin kullanılmış olduğunu gösterir..

    Alýntý:

    http://en.wikipedia.org/wiki/Jakobson



    Keza Claude Levi-Strauss'un antroploji çalışmları da onca farklı mitolojilerin tümünde geçerli aynı mytheme'ler kullanıldığını gösterir

    Alýntý:
    http://en.wikipedia.org/wiki/Mytheme



    Yani demek istediğim, insanlığın tamamı bir büyük kollektif sanatçıdır..Adına "büyük sanatçı" denen bir takım hırsızlar onun kadim eserlerini kendine mal eder..

    Kafka belki bunun farkındaydı; o yüzden ölmeden önce bütün eserlerinin yakılmasını istedi belki de..Eğer okursan göreceksi Thoburn kitabında Kafka'nın otantik edebiyatın ancak "minör" olabileceğini, "okullarda" (yani kollektif edebiyat okullarında) ya da küçük dergi çevelerinden verilebileceğini söylediğini aktarır..Sitede yarattığım Kafka grubunda bu alıntıları yaptım..bakabilirsin..

    Burda kesiyorum zira çok farklı tellerden çalıyoruz..Şimdilik aynı frekansta tartışmamız pek mümkün görünmüyor..Ben ne söylersem söyleyeyim ego bariyerini aşamam..Zira bir bilen olarak tescil edilmiş bir özne konumunda konuşmuyorum..Dolayısıyla zırvalıyor olma kuşkusunu yenmem mümkün değil..O yüzden düşünürlükleri, akademisyenlikleri tescil edilmiş kaynaklara yönlendiriyorum..Bana insanmıyorsan al sana kaynaklar diyorum..

    Önerdiğim kitapları okursan benim şimdiye kadar dile getirdiğim fikirlerimi daha doğrusu sadece aktarıcısı olduğum evrensel özgürlükçü fikirleri nasıl yanlış yorumladığını göreceksin..

    Aktardığım tüm kitapların -Nietzsche'ninki hariç- hepsi de eğitici tanıtıcı kitaplardır..Yani kendileri bir teori ortaya koymaz, rehber kitaplardır sadece..O yüzden okunması çok kolaydır..

    Yakındığın kavram karmaşasını aşmanın tek bir yolu vardır; ortak kaynakları takip etmek..Başka türlü sağırlar diyaloğunun ötesine geçilemez..

    Bana şahsen onca yazdıklarıma rağmen, bireyciliği/ego'yu eleştirdiğim zaman toplumcu gerçekçi hamaseti savunuyormuşum ya da özneyi yoketmek istiyormuş gibi algılanmaktan gına geldi..

    Deleuze'e, Spinoza'ya, Nietzsche'ye giriş tarzından kitaplar okunmadıkça ortak bir tartışma zemini yakalamak mümkün değil..

    Aktardığım kitaplar okunmayacaksa bile en azında 1-2 saatte okunacak Deleuze'ün "Spinoza üzerine 11 Ders" adlı semineri okunsun ki, ben de hamamda karılar nasıl bayılır göstermek zorunda kalan bir ayı olmaktan çıkayım.

  • onder
    avatar

    Murat,

    "Son zamanlarda yazdıklarını bir kez daha oku", "beni şaşırtmaya devam ettiğini söylemeliyim" gibi ünlemlerin düşüncelerimi sorgulamaya sevkettiğini düşünüyorsan yanılıyorsun. Emin ol en küçük bir çağrışım yapmıyor. Neyi ima ettiğin hakkında en küçük bir fikir uyandırmıyor. Bunlar analitik bir düşünce dile getirmiyor..Önceki yazdıklarımla bir çelişki içinde bulunduğumu düşünüyorsan, alıntı yaparsın, linkini verirsin bak şu şu söylediklerin, daha önce dile getirdiğin şu şu fikirlerle bağdaşmıyor dersin, neden bağdaşmadığına yönelik çözümlerini eklersin ha o zaman ben de otururum sorgularım haklı mı acaba diye..Uygulayageldiğin yöntem mesnetsiz yargılardan öte birşey ifade etmiyor.

    Konuya dönecek olursak; aslında ben hiç öyle "yüksek" felsefi meseleler hakkında falan konuşmuyorum; yaygın algılanışı anlamında "politik" bir derdim var; kapitalizm insanlığı yavaş yavaş -belki artık hızla- korkunç bir geleceğe doğru sürüklüyor. "Bana ne 7 milyar insanın derdi beni mi gerdi" diye düşünüp kalan 30-40 yıl her ne kadarsa artık kalan yaşamımı mümkün oduğunca keyifli geçirmeye bakayım diyebilirim ama diyemiyorum..İnsanlığı kurtarma hevesiyle değil, kendi varoluşumu pasif bir organizma varoluşuna indirgemek istemediğimden..

    Buna karşın sen hangi konumdan konuşuyorsun..Bilemem tabii ama bana bir edebiyatçı olarak anlaşılması mümkün bir şekilde yaratıcılığın bireysel yönünü korumaya çalışıyorsun gibi geliyor. Zira yaratıcılığın bireysel yönü politik olarak sorgulamaya açılırsa Ego-idealinin meşruluğu da kuşkulu hale gelecektir..Tabii herkesin bir Ego-ideali olmak zorundadır ve onu mümkün olduğu kadar yüceltmeye çalışır..Dolayısıyla senin bireysel varoluşunu sorgulamak benim işim değildir..Edebiyat içinde kalındığı sürece beni ilgilendirmez..Ha kişisel fikrimi soruyorsan, ben edebiyatın insanlığın kurtuluşuna yönelik katkısı konusunda kuşkuluyum..Zira edebiyat bireysel bir faaliyettir daha doğrusu gittikçe bireysel bir faaliyet haline geitirlimiştir, daha da önemlisi kapitalist pazar ilişkilerine eklemlenmiştir..Başka şeyler bir yana sadece bu bile benim edebiyata karşı politik/felsefi kaynaklarım itibariyle kuşku duymam için yeterlidir..Ha ama 7 milyar insanın nasıl bir varoluş seçeceği beni ilgilendirmez tabii ki, tek tek her insanın bireysel varoluşu benim kafamı yoracak birşey olamaz..

    Benim itirazım, kişiler kendi bireysel varoluşlarını genel politik ilkelerle meşrulaştırmaya kalktığında ortaya çıkar..İşte tam bu nedenle Aslı Erdoğan, Elif Şafak gibilere karşı Özgürlükçü Bir Edebiyat Adına yazıdizimi kaleme aldım..Bu iki tip, son derece bariz egosentrik "üretimlerini" Deleuze ile meşrulaştırmaya çalıştıklarına dair yazıları görünce itirazımı yükselttim..Bireyci bir varoluşa karşı en yoğun tiksintiye sahip, "çokluk"un düşünürünün kullanılması açık bir gasptır..Müdahalem bu noktada gündeme gelmiştir..Yoksa Aslı Erdoğan adından birinin egosunu ne kadar büyüttüğü beni ilgilendirmez..O ana kadar adını duymuş olmaktan öte hakkında bir bilgim yoktu..

    Şimdi o yüzden gel kendimize karşı dürüst olalım ve şu özne/ego meselesini hangi bağlamda ele aldığımızı kendimize soralım..Her ikimiz de bu sorgulamayı kendi içinde yapsın..Zira bu meselenin bir toplumsal kurtuluş projesi bağlamında ele alınmasıyla edebi yaratıcılık bağlamında ele alınması çok farklı sonuçlar doğurur..Politik/felsefi alanda bir kere senin sık sık başvurulmasını talep ettiğin gibi sezgisel/duygusal/imgesel bir "uslamlama"ya yer yoktur..Felsefe sağınlık, sarihlik, mantıki tutarlılık peşindedir..Ha Kant'ın noumenon'u, Hegel kendinde-şey'i, Lacan'ın The Real'i gibi bu tür bir sağınlığa açık olmayan aşkın/transendental bir bölge vardır,ama bu görüngüler/fenomenler düzeyinde sağınlıktan ödün vermek anlamına gelmez.

    İşinde bulunduğumuz post-modern çağ New Age mistifikasyonlar, Zizek'in obscurantism dediği genel akımın çağıdır..Toplumsal meseleleri karartmak, bireysel kendini arayışı yücelterek kollektif kurtuluşu önlemek için sistem tarafından çok iyi kullanılır.

    O yüzden lütfen bana imgesel/sezgisel düşünme çağrıları yapma; senin için söylemiyorum ama bu tür çağrılar benim kulağımda egoyu kurtarmak, bireysel kültü yerleştirmek için, sağınlık alanında sıkışınca obscurantisme kaçmak gibi tınlar. Elbetteki doğru dürüst yapıyor olduğum söylenemez ama ben sağın bilginin alanında, rasyonalizm alanında kalmayı tercih ediyorum..Ben jakoben bir Modernist ve Aydınlanma geleneğinin takipçisiyim..Post-modern New Age obscurantisminden, birey kültünden, şişik egolardan nefret ediyorum; komunist bir toplumun önündeki en büyük engel egemenlerin orduları, polisi, topu tüfeği uçakları değildir ego'nun karanlık kıtasıdır.

    Ha bu senin maalesef son derece düz bir şekilde algıladığın aynılığın, özdeşliğin savunusu değildir..Bu yüzden sana hatırlattım en büyük Felsefi kaynağım Deleuze "farklılığın" düşünürüdür diye, önemli kitaplarından birinin başlığı "Fark ve Tekrardır" diye..Deleuze kaynağı yapısalcılık da Saussure'ın Dilbilim'den çıkmıştır, ki dilbilim üzerinde yükseldiği en önemli temel de "fark"tır..Şimdi bunları ben yarım yamalak bilgilerimle anlatmaya kalkarsam bu yorum okuabilir olmaktan çıkar..O yüzden sana ancak bazı kitapları okumanı tavsiye etmekten başka elimden birşey gelmez;

    1. Nicholas Thoburn: Deleuze, Marx ve Politika

    http://www.idefix.com/kitap/deleuze-marx-ve-politika-nicholas-thoburn/tanim.asp? sid=I3IUXINIUM4MLEK551ON

    Başlığa bakma, bu kitap aynı zamanda Deleuze'ün Minör/Majör Edebiyat bağlamında Kafka'yı okur.

    2. Michael Hardt: Deleuze; Felsefede Bir Çıraklık

    http://www.idefix.com/kitap/gilles-deleuze-felsefede-bir-ciraklik-michael-hardt/ tanim.asp?sid=K3X9OQ8AHD6DPMGMVBOY

    Bu mükemmel kitabın baskısı tükenmiş ama istersen ben sana word dökümanı olarak yollarım.

    Hardt bu kitapta Deleuze'ün Nietzche'nin "aktif güç"/"reaktif güç" dinamiğini nasıl ele aldığını anlatır..Bu kitabı ve aşağıdaki linkte yeralan Deleuze'ün "Nietzsche" monografisini okursan umuyorum ki, farklılığı dışlamayan kollektif bir öznelliğin nasıl mümkün olduğunu göreceksin ve böylelikle beni naif bir özdeşlik/aynılık/türdeşlik suçlmasıyla muhattap olmaktan kurtarırsın.

    3. Gilles Deleuze: "Nietzsche"

    Deleuze burda Nietzsche'nin güçler dinamiğini mükemmel bir şekilde analiz eder.

    4. Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"

    http://www.idefix.com/kitap/tragedyanin-dogusu-friedrich-wilhelm-nietzsche/ tanim.asp?sid=C3WV6VVLC00J2MFXPUW2

    Bence bu mükemmel ilk kitabı okunmadan Nietzsche'nin sonraki yapıtlarının anlaşılması mümkün değildir..Bu kitapta özellikle düzenin, rollerin sabitliğinin, senin kavramınla türdeşliğin Tanrısı Apollo'ya karşı Nietzsche'nin farkın, esrikliğin, toplu ayinin tanrısı Dionysos'u çıkarmasının arkaplanını, o çok sevdiğin sezgisel/imgesel kavrayışla anlamaya çalışmanı tavsiye ederim..

    Bu kitapları okuduktan sonra anlamlı bir tartışma yapılabilir belki..Ama mevcut haliyle söylediklerimi öylesine taban tabana zıt ve naif ikilikler bağlamında -birey/topluum, farklılık/aynılık- anlıyorsun ki, bana hayatım boyunca karşı çıktığım fiirleri atfediyorsun..Bütün yazılarım sitede duruyor; sen bunları dile getirmeden çok önce öznenin sabit bir yapı olmadığını, devingen, ilişkisel, dinamik bir yapı olduğunu ben dile getirdim..Emin ol bu konuda yazdıklarımı toplasan 300-400 sayfalık bir kitap ortaya çıkar..

    300-400 sayfalık bir kitabı dolduracak uzunlukta ele aldığın, kıyasıya eleştirdiğin, hatta bu uğurda pekçok arkadaşınla kavga edip ilişkileri bitirmene yolaçan bir karşı konum bütün o yazdıklarına karşı tutup sana karşı yöneltilirse sen hissedersin?

    Ben bu sitede Descartes'ci kartezyen sabit özneye, eylemlerinin yegane doğrudan faili olarak özne fikrine karşı, sürekli değişen, sabit olmayan Deleuze'cü özne fikrini savundum durdum..

    Neyse bitirmeden önce Ego meselesine değineyim;

    Ego'yu ben yüksek felsefi anlamda falan kulanmadım..Ego'nun bir literatür bir de günlük kullanımı diye bir ayrım yoktur..Ego egodur..Ego gramatik olarak basit bir isimdir, bir kavram değil..Günlük kullanımda egoist diyen "siradan" bir vatandaş neyi kastediyorsa, Freud da onu kasediyordur..Yok literatür ayrı, günlük kullanım ayrı diyorsan buyur farkını açıkla bize..Bir farkı varsa bile ben bu farkın ayrımında olmadan söyledim söyledeiklerimi..

    Ego; yani günlük dildeki analmıylaegodan bahsediyorum..Egosit derken kullanılan ego'dan..Tam olarak bu günlük anlamıyla ego komunist adil bir toplumun önündeki en büyük engeldir diyorum..

    Komunizm gibi öyle yüksek idealleri geç, Ego bugün herhangi anlamlı dostluklar kurulamamasının da önündeki en büyük engeldir..Ha benim de küçük bir ego'ya sahip olduğum söylenemez..Ama ben azından bunu bir sorunsal olarak ortaya koyuyor ve bedeli kendimi hırpalamak bile olsa saldırı nesnesi olarak kendi egomu da ele alıyorum; onu verili durum, herkeste olan birşey olarak kavramıyorum..Yani mesele ego'yu, kişiliği yoketme meselesi değil..Yazdıklarımı böyle yorumlaman, 2 yaşında bir çocuğun "ben ben" diyor olması örneğini vermen hakikaten çok tuhaf..Böyle bariz bir gerçekten bihaber olmam için benim herhalde uzayda yaşıyor olmam gerekirdi..Hayır mesele Ego'yu yoketmeye çalışmak değil onu bir sorunsal olarak önüne koymaktır..Ego'yu karşına almak kendi kendini karşıya almak anlamına gelir..İşte herhalde hoşa gitmeyen taraf bu..

    Son olarak Doğu'lu toplumlarda Ego'nun daha küçük olduğu fikrinden daha az katılacağım pek az şey vardır..Ego büyüklüğü gelişmişliğin, aydınlanmanın değil, cehaletin, bilgisizliğin, embesilliğin bir ürünüdür..Aydınlanan insan hayatın karşısında alçakgönüllü olmak zorunda kalır..Ta Sokrates'in "Birşey biliyorum o da birşey bilmediğimdir" lafından beri böyledir..Ego'su en büyük olan ideal birey kimdir? Bence köylüdür..Referans noktası olarak bunu veriyorum..Ancak elbette kültürel olarak az gelişmiş bir toplumun "Aydını" da şişik egolu olacaktır..Toplumsal meseleleri geç, kendi arkadaş ilişkilerimizde tıkanıklığa yolaçan da egodur..

    Kendi iş hayatımda beraber çalışmak istemeyeceğim kimlerdir biliyor musun; her türünden 3.dünyalılar..Ezilmiş olan bir 3.dünyalı bir iktidar pozisyonunu ele geçirirse ego'su infilak eder..Kendisi olmazsa dünyanın dönmeyeceğini sanır..

    Doğu Monark'ı ile Batı Monark'ını karşılaştır..Hangisinin egosu daha büyüktür..

    Batıda "Kral-Tanrı" oldu mu hiç? Firavunlar Tanrı'nın yeryüzü temsilcisi sayılırdı..Doğulu despot, Harem'inin kurarken Batılı kral tek bir kadına mahkum olmak zorundaydı..

    Ortalama bir türk insanı haftada bir kez banyo yaparken, batılı adamları pis olmakla suçlayabilir..

    Dünyanın evrensel birikimine en küçük bir katkı yapmamışken dünyanın en büyük milleti olduğunu falan düşünür..

    Doğu-batı bağlamında böyle bir örnek vermen de bence Ego'yu ne kadar yanlış anladığını gösteriyor..Kanımca Ego, süper-ego'ya karşı çıktıkça değil, boyun eğdikçe şişer..Bir cahille tartışamazsın, en bariz bir gerçeğe bile ikna edemezsin çünkü Ego'su o kadar büyüktür ki, resmi oarak kendisininkinden daha büyük bir Ego'nun sözünü dinler ancak..Neyse spekülatif bir konu..

    Zizek'in Ego-Süper Ego analizleri çok aydınlatıcıdır..Tavsiy4e ederim..

    Daldan dala atlamak olacak ama Walter Benjamin'in bir lafını aktarmadan edemeyeceğim; zira bu laf genel olarak benim edebiyata neden kuşkuyla yaklaştığımı iyi ifade ediyor;

    "Tarihte hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık ürünü olmasın"

    Bunun şöyle bir versiyonu da ileri sürülebiir;

    "Tarihte hiçbir kültür ürünün yoktur ki aynı zamanda bir hırsızlık olmasın".

    Her bir "sanat eseri" insanlığın ortak kültürel mirasından birşeyle gaspedilerek verilmiştir.

    Misal; yüksek edebiyat ürünü sayılmayacak Stephen King'in eserleri bile çalıntıdır aslında..Amerikan Yerlilerinin folklorunun, mitolojisinin çağdaş hayata uyarlanmasıdır..

    Batı'nın en büyük başyapıtlarında bence iki temel ana kaynak vardır; Antik Yunan söylenceleri ve İncil..Peki İncil'in kaynağı nedir? Sümer mitolojisi ile benzerlikleri şaşırtıcı boyutlarda..

    Ha bunları söylemek, yaratılan ürünlerin değerinden birşey kaybettirir mi? Elbette hayır..İnsanlığın genel yaratıcı faaliyetinin nasıl çalıştığını gösterir..İşte benim kasettiğim de, daha doğrusu hocalarımın kastettiği de herkesin içinde bulunduğu bu metinler-arasındalık durumudur..Hiçbir biresel yaratıcılık yoktur, her yaratıcılık kollektif metinlerarasındalık durumunun kaotik koordinatlari içinde yeralır, ordan beslenir..

    Roman Jakobson adlı bir dilbilimci var; onu çalışmaları yüzlerce farklı kültürdeki masalların tümünde nasıl aynı temel izleklerin kullanılmış olduğunu gösterir..

    Alýntý:

    http://en.wikipedia.org/wiki/Jakobson



    Keza Claude Levi-Strauss'un antroploji çalışmları da onca farklı mitolojilerin tümünde geçerli aynı mytheme'ler kullanıldığını gösterir

    Alýntý:
    http://en.wikipedia.org/wiki/Mytheme



    Yani demek istediğim, insanlığın tamamı bir büyük kollektif sanatçıdır..Adına "büyük sanatçı" denen bir takım hırsızlar onun kadim eserlerini kendine mal eder..

    Kafka belki bunun farkındaydı; o yüzden ölmeden önce bütün eserlerinin yakılmasını istedi belki de..Eğer okursan göreceksi Thoburn kitabında Kafka'nın otantik edebiyatın ancak "minör" olabileceğini, "okullarda" (yani kollektif edebiyat okullarında) ya da küçük dergi çevelerinden verilebileceğini söylediğini aktarır..Sitede yarattığım Kafka grubunda bu alıntıları yaptım..bakabilirsin..

    Burda kesiyorum zira çok farklı tellerden çalıyoruz..Şimdilik aynı frekansta tartışmamız pek mümkün görünmüyor..Ben ne söylersem söyleyeyim ego bariyerini aşamam..Zira bir bilen olarak tescil edilmiş bir özne konumunda konuşmuyorum..Dolayısıyla zırvalıyor olma kuşkusunu yenmem mümkün değil..O yüzden düşünürlükleri, akademisyenlikleri tescil edilmiş kaynaklara yönlendiriyorum..Bana insanmıyorsan al sana kaynaklar diyorum..

    Önerdiğim kitapları okursan benim şimdiye kadar dile getirdiğim fikirlerimi daha doğrusu sadece aktarıcısı olduğum evrensel özgürlükçü fikirleri nasıl yanlış yorumladığını göreceksin..

    Aktardığım tüm kitapların -Nietzsche'ninki hariç- hepsi de eğitici tanıtıcı kitaplardır..Yani kendileri bir teori ortaya koymaz, rehber kitaplardır sadece..O yüzden okunması çok kolaydır..

    Yakındığın kavram karmaşasını aşmanın tek bir yolu vardır; ortak kaynakları takip etmek..Başka türlü sağırlar diyaloğunun ötesine geçilemez..

    Bana şahsen onca yazdıklarıma rağmen, bireyciliği/ego'yu eleştirdiğim zaman toplumcu gerçekçi hamaseti savunuyormuşum ya da özneyi yoketmek istiyormuş gibi algılanmaktan gına geldi..

    Deleuze'e, Spinoza'ya, Nietzsche'ye giriş tarzından kitaplar okunmadıkça ortak bir tartışma zemini yakalamak mümkün değil..

    Aktardığım kitaplar okunmayacaksa bile en azında 1-2 saatte okunacak Deleuze'ün "Spinoza üzerine 11 Ders" adlı semineri okunsun ki, ben de hamamda karılar nasıl bayılır göstermek zorunda kalan bir ayı olmaktan çıkayım.

  • Murattı
    avatar

    Önder, özellikle son zamanlarda yazdıklarını bir kez daha oku.
    Kısaca beni şaşırtmaya devam ettiğini söylemeliyim. Takip ettiğim ve faydalandığım yanların ve bakış açıların var ama pek çok konuda kendine haksızlık yapacak düzeyde yorumlar yapıyorsun, dediğim gibi, beni de şaşırtmaya devam ediyorsun. Doğrusun veya yanlışsın demek istemiyorum çünkü pek çok şeye kuşkuyla bakmayı sürdürüyorum ama bazen bodoslama gidip estetik detayları da vulgar biçimde silip süpürüyorsun. mesai sonu, yorgunum, kendine iyi bak. Murat.

  • onder
    avatar

    Murat,

    "Son zamanlarda yazdıklarını bir kez daha oku", "beni şaşırtmaya devam ettiğini söylemeliyim" gibi ünlemlerin düşüncelerimi sorgulamaya sevkettiğini düşünüyorsan yanılıyorsun. Emin ol en küçük bir çağrışım yapmıyor. Neyi ima ettiğin hakkında en küçük bir fikir uyandırmıyor. Bunlar analitik bir düşünce dile getirmiyor..Önceki yazdıklarımla bir çelişki içinde bulunduğumu düşünüyorsan, alıntı yaparsın, linkini verirsin bak şu şu söylediklerin, daha önce dile getirdiğin şu şu fikirlerle bağdaşmıyor dersin, neden bağdaşmadığına yönelik çözümlerini eklersin ha o zaman ben de otururum sorgularım haklı mı acaba diye..Uygulayageldiğin yöntem mesnetsiz yargılardan öte birşey ifade etmiyor.

    Konuya dönecek olursak; aslında ben hiç öyle "yüksek" felsefi meseleler hakkında falan konuşmuyorum; yaygın algılanışı anlamında "politik" bir derdim var; kapitalizm insanlığı yavaş yavaş -belki artık hızla- korkunç bir geleceğe doğru sürüklüyor. "Bana ne 7 milyar insanın derdi beni mi gerdi" diye düşünüp kalan 30-40 yıl her ne kadarsa artık kalan yaşamımı mümkün oduğunca keyifli geçirmeye bakayım diyebilirim ama diyemiyorum..İnsanlığı kurtarma hevesiyle değil, kendi varoluşumu pasif bir organizma varoluşuna indirgemek istemediğimden..

    Buna karşın sen hangi konumdan konuşuyorsun..Bilemem tabii ama bana bir edebiyatçı olarak anlaşılması mümkün bir şekilde yaratıcılığın bireysel yönünü korumaya çalışıyorsun gibi geliyor. Zira yaratıcılığın bireysel yönü politik olarak sorgulamaya açılırsa Ego-idealinin meşruluğu da kuşkulu hale gelecektir..Tabii herkesin bir Ego-ideali olmak zorundadır ve onu mümkün olduğu kadar yüceltmeye çalışır..Dolayısıyla senin bireysel varoluşunu sorgulamak benim işim değildir..Edebiyat içinde kalındığı sürece beni ilgilendirmez..Ha kişisel fikrimi soruyorsan, ben edebiyatın insanlığın kurtuluşuna yönelik katkısı konusunda kuşkuluyum..Zira edebiyat bireysel bir faaliyettir daha doğrusu gittikçe bireysel bir faaliyet haline geitirlimiştir, daha da önemlisi kapitalist pazar ilişkilerine eklemlenmiştir..Başka şeyler bir yana sadece bu bile benim edebiyata karşı politik/felsefi kaynaklarım itibariyle kuşku duymam için yeterlidir..Ha ama 7 milyar insanın nasıl bir varoluş seçeceği beni ilgilendirmez tabii ki, tek tek her insanın bireysel varoluşu benim kafamı yoracak birşey olamaz..

    Benim itirazım, kişiler kendi bireysel varoluşlarını genel politik ilkelerle meşrulaştırmaya kalktığında ortaya çıkar..İşte tam bu nedenle Aslı Erdoğan, Elif Şafak gibilere karşı Özgürlükçü Bir Edebiyat Adına yazıdizimi kaleme aldım..Bu iki tip, son derece bariz egosentrik "üretimlerini" Deleuze ile meşrulaştırmaya çalıştıklarına dair yazıları görünce itirazımı yükselttim..Bireyci bir varoluşa karşı en yoğun tiksintiye sahip, "çokluk"un düşünürünün kullanılması açık bir gasptır..Müdahalem bu noktada gündeme gelmiştir..Yoksa Aslı Erdoğan adından birinin egosunu ne kadar büyüttüğü beni ilgilendirmez..O ana kadar adını duymuş olmaktan öte hakkında bir bilgim yoktu..

    Şimdi o yüzden gel kendimize karşı dürüst olalım ve şu özne/ego meselesini hangi bağlamda ele aldığımızı kendimize soralım..Her ikimiz de bu sorgulamayı kendi içinde yapsın..Zira bu meselenin bir toplumsal kurtuluş projesi bağlamında ele alınmasıyla edebi yaratıcılık bağlamında ele alınması çok farklı sonuçlar doğurur..Politik/felsefi alanda bir kere senin sık sık başvurulmasını talep ettiğin gibi sezgisel/duygusal/imgesel bir "uslamlama"ya yer yoktur..Felsefe sağınlık, sarihlik, mantıki tutarlılık peşindedir..Ha Kant'ın noumenon'u, Hegel kendinde-şey'i, Lacan'ın The Real'i gibi bu tür bir sağınlığa açık olmayan aşkın/transendental bir bölge vardır,ama bu görüngüler/fenomenler düzeyinde sağınlıktan ödün vermek anlamına gelmez.

    İşinde bulunduğumuz post-modern çağ New Age mistifikasyonlar, Zizek'in obscurantism dediği genel akımın çağıdır..Toplumsal meseleleri karartmak, bireysel kendini arayışı yücelterek kollektif kurtuluşu önlemek için sistem tarafından çok iyi kullanılır.

    O yüzden lütfen bana imgesel/sezgisel düşünme çağrıları yapma; senin için söylemiyorum ama bu tür çağrılar benim kulağımda egoyu kurtarmak, bireysel kültü yerleştirmek için, sağınlık alanında sıkışınca obscurantisme kaçmak gibi tınlar. Elbetteki doğru dürüst yapıyor olduğum söylenemez ama ben sağın bilginin alanında, rasyonalizm alanında kalmayı tercih ediyorum..Ben jakoben bir Modernist ve Aydınlanma geleneğinin takipçisiyim..Post-modern New Age obscurantisminden, birey kültünden, şişik egolardan nefret ediyorum; komunist bir toplumun önündeki en büyük engel egemenlerin orduları, polisi, topu tüfeği uçakları değildir ego'nun karanlık kıtasıdır.

    Ha bu senin maalesef son derece düz bir şekilde algıladığın aynılığın, özdeşliğin savunusu değildir..Bu yüzden sana hatırlattım en büyük Felsefi kaynağım Deleuze "farklılığın" düşünürüdür diye, önemli kitaplarından birinin başlığı "Fark ve Tekrardır" diye..Deleuze kaynağı yapısalcılık da Saussure'ın Dilbilim'den çıkmıştır, ki dilbilim üzerinde yükseldiği en önemli temel de "fark"tır..Şimdi bunları ben yarım yamalak bilgilerimle anlatmaya kalkarsam bu yorum okuabilir olmaktan çıkar..O yüzden sana ancak bazı kitapları okumanı tavsiye etmekten başka elimden birşey gelmez;

    1. Nicholas Thoburn: Deleuze, Marx ve Politika

    http://www.idefix.com/kitap/deleuze-marx-ve-politika-nicholas-thoburn/tanim.asp? sid=I3IUXINIUM4MLEK551ON

    Başlığa bakma, bu kitap aynı zamanda Deleuze'ün Minör/Majör Edebiyat bağlamında Kafka'yı okur.

    2. Michael Hardt: Deleuze; Felsefede Bir Çıraklık

    http://www.idefix.com/kitap/gilles-deleuze-felsefede-bir-ciraklik-michael-hardt/ tanim.asp?sid=K3X9OQ8AHD6DPMGMVBOY

    Bu mükemmel kitabın baskısı tükenmiş ama istersen ben sana word dökümanı olarak yollarım.

    Hardt bu kitapta Deleuze'ün Nietzche'nin "aktif güç"/"reaktif güç" dinamiğini nasıl ele aldığını anlatır..Bu kitabı ve aşağıdaki linkte yeralan Deleuze'ün "Nietzsche" monografisini okursan umuyorum ki, farklılığı dışlamayan kollektif bir öznelliğin nasıl mümkün olduğunu göreceksin ve böylelikle beni naif bir özdeşlik/aynılık/türdeşlik suçlmasıyla muhattap olmaktan kurtarırsın.

    3. Gilles Deleuze: "Nietzsche"

    Deleuze burda Nietzsche'nin güçler dinamiğini mükemmel bir şekilde analiz eder.

    4. Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"

    http://www.idefix.com/kitap/tragedyanin-dogusu-friedrich-wilhelm-nietzsche/ tanim.asp?sid=C3WV6VVLC00J2MFXPUW2

    Bence bu mükemmel ilk kitabı okunmadan Nietzsche'nin sonraki yapıtlarının anlaşılması mümkün değildir..Bu kitapta özellikle düzenin, rollerin sabitliğinin, senin kavramınla türdeşliğin Tanrısı Apollo'ya karşı Nietzsche'nin farkın, esrikliğin, toplu ayinin tanrısı Dionysos'u çıkarmasının arkaplanını, o çok sevdiğin sezgisel/imgesel kavrayışla anlamaya çalışmanı tavsiye ederim..

    Bu kitapları okuduktan sonra anlamlı bir tartışma yapılabilir belki..Ama mevcut haliyle söylediklerimi öylesine taban tabana zıt ve naif ikilikler bağlamında -birey/topluum, farklılık/aynılık- anlıyorsun ki, bana hayatım boyunca karşı çıktığım fiirleri atfediyorsun..Bütün yazılarım sitede duruyor; sen bunları dile getirmeden çok önce öznenin sabit bir yapı olmadığını, devingen, ilişkisel, dinamik bir yapı olduğunu ben dile getirdim..Emin ol bu konuda yazdıklarımı toplasan 300-400 sayfalık bir kitap ortaya çıkar..

    300-400 sayfalık bir kitabı dolduracak uzunlukta ele aldığın, kıyasıya eleştirdiğin, hatta bu uğurda pekçok arkadaşınla kavga edip ilişkileri bitirmene yolaçan bir karşı konum bütün o yazdıklarına karşı tutup sana karşı yöneltilirse sen hissedersin?

    Ben bu sitede Descartes'ci kartezyen sabit özneye, eylemlerinin yegane doğrudan faili olarak özne fikrine karşı, sürekli değişen, sabit olmayan Deleuze'cü özne fikrini savundum durdum..

    Neyse bitirmeden önce Ego meselesine değineyim;

    Ego'yu ben yüksek felsefi anlamda falan kulanmadım..Ego'nun bir literatür bir de günlük kullanımı diye bir ayrım yoktur..Ego egodur..Ego gramatik olarak basit bir isimdir, bir kavram değil..Günlük kullanımda egoist diyen "siradan" bir vatandaş neyi kastediyorsa, Freud da onu kasediyordur..Yok literatür ayrı, günlük kullanım ayrı diyorsan buyur farkını açıkla bize..Bir farkı varsa bile ben bu farkın ayrımında olmadan söyledim söyledeiklerimi..

    Ego; yani günlük dildeki analmıylaegodan bahsediyorum..Egosit derken kullanılan ego'dan..Tam olarak bu günlük anlamıyla ego komunist adil bir toplumun önündeki en büyük engeldir diyorum..

    Komunizm gibi öyle yüksek idealleri geç, Ego bugün herhangi anlamlı dostluklar kurulamamasının da önündeki en büyük engeldir..Ha benim de küçük bir ego'ya sahip olduğum söylenemez..Ama ben azından bunu bir sorunsal olarak ortaya koyuyor ve bedeli kendimi hırpalamak bile olsa saldırı nesnesi olarak kendi egomu da ele alıyorum; onu verili durum, herkeste olan birşey olarak kavramıyorum..Yani mesele ego'yu, kişiliği yoketme meselesi değil..Yazdıklarımı böyle yorumlaman, 2 yaşında bir çocuğun "ben ben" diyor olması örneğini vermen hakikaten çok tuhaf..Böyle bariz bir gerçekten bihaber olmam için benim herhalde uzayda yaşıyor olmam gerekirdi..Hayır mesele Ego'yu yoketmeye çalışmak değil onu bir sorunsal olarak önüne koymaktır..Ego'yu karşına almak kendi kendini karşıya almak anlamına gelir..İşte herhalde hoşa gitmeyen taraf bu..

    Son olarak Doğu'lu toplumlarda Ego'nun daha küçük olduğu fikrinden daha az katılacağım pek az şey vardır..Ego büyüklüğü gelişmişliğin, aydınlanmanın değil, cehaletin, bilgisizliğin, embesilliğin bir ürünüdür..Aydınlanan insan hayatın karşısında alçakgönüllü olmak zorunda kalır..Ta Sokrates'in "Birşey biliyorum o da birşey bilmediğimdir" lafından beri böyledir..Ego'su en büyük olan ideal birey kimdir? Bence köylüdür..Referans noktası olarak bunu veriyorum..Ancak elbette kültürel olarak az gelişmiş bir toplumun "Aydını" da şişik egolu olacaktır..Toplumsal meseleleri geç, kendi arkadaş ilişkilerimizde tıkanıklığa yolaçan da egodur..

    Kendi iş hayatımda beraber çalışmak istemeyeceğim kimlerdir biliyor musun; her türünden 3.dünyalılar..Ezilmiş olan bir 3.dünyalı bir iktidar pozisyonunu ele geçirirse ego'su infilak eder..Kendisi olmazsa dünyanın dönmeyeceğini sanır..

    Doğu Monark'ı ile Batı Monark'ını karşılaştır..Hangisinin egosu daha büyüktür..

    Batıda "Kral-Tanrı" oldu mu hiç? Firavunlar Tanrı'nın yeryüzü temsilcisi sayılırdı..Doğulu despot, Harem'inin kurarken Batılı kral tek bir kadına mahkum olmak zorundaydı..

    Ortalama bir türk insanı haftada bir kez banyo yaparken, batılı adamları pis olmakla suçlayabilir..

    Dünyanın evrensel birikimine en küçük bir katkı yapmamışken dünyanın en büyük milleti olduğunu falan düşünür..

    Doğu-batı bağlamında böyle bir örnek vermen de bence Ego'yu ne kadar yanlış anladığını gösteriyor..Kanımca Ego, süper-ego'ya karşı çıktıkça değil, boyun eğdikçe şişer..Bir cahille tartışamazsın, en bariz bir gerçeğe bile ikna edemezsin çünkü Ego'su o kadar büyüktür ki, resmi oarak kendisininkinden daha büyük bir Ego'nun sözünü dinler ancak..Neyse spekülatif bir konu..

    Zizek'in Ego-Süper Ego analizleri çok aydınlatıcıdır..Tavsiy4e ederim..

    Daldan dala atlamak olacak ama Walter Benjamin'in bir lafını aktarmadan edemeyeceğim; zira bu laf genel olarak benim edebiyata neden kuşkuyla yaklaştığımı iyi ifade ediyor;

    "Tarihte hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık ürünü olmasın"

    Bunun şöyle bir versiyonu da ileri sürülebiir;

    "Tarihte hiçbir kültür ürünün yoktur ki aynı zamanda bir hırsızlık olmasın".

    Her bir "sanat eseri" insanlığın ortak kültürel mirasından birşeyle gaspedilerek verilmiştir.

    Misal; yüksek edebiyat ürünü sayılmayacak Stephen King'in eserleri bile çalıntıdır aslında..Amerikan Yerlilerinin folklorunun, mitolojisinin çağdaş hayata uyarlanmasıdır..

    Batı'nın en büyük başyapıtlarında bence iki temel ana kaynak vardır; Antik Yunan söylenceleri ve İncil..Peki İncil'in kaynağı nedir? Sümer mitolojisi ile benzerlikleri şaşırtıcı boyutlarda..

    Ha bunları söylemek, yaratılan ürünlerin değerinden birşey kaybettirir mi? Elbette hayır..İnsanlığın genel yaratıcı faaliyetinin nasıl çalıştığını gösterir..İşte benim kasettiğim de, daha doğrusu hocalarımın kastettiği de herkesin içinde bulunduğu bu metinler-arasındalık durumudur..Hiçbir biresel yaratıcılık yoktur, her yaratıcılık kollektif metinlerarasındalık durumunun kaotik koordinatlari içinde yeralır, ordan beslenir..

    Roman Jakobson adlı bir dilbilimci var; onu çalışmaları yüzlerce farklı kültürdeki masalların tümünde nasıl aynı temel izleklerin kullanılmış olduğunu gösterir..

    Alýntý:

    http://en.wikipedia.org/wiki/Jakobson



    Keza Claude Levi-Strauss'un antroploji çalışmları da onca farklı mitolojilerin tümünde geçerli aynı mytheme'ler kullanıldığını gösterir

    Alýntý:
    http://en.wikipedia.org/wiki/Mytheme



    Yani demek istediğim, insanlığın tamamı bir büyük kollektif sanatçıdır..Adına "büyük sanatçı" denen bir takım hırsızlar onun kadim eserlerini kendine mal eder..

    Kafka belki bunun farkındaydı; o yüzden ölmeden önce bütün eserlerinin yakılmasını istedi belki de..Eğer okursan göreceksi Thoburn kitabında Kafka'nın otantik edebiyatın ancak "minör" olabileceğini, "okullarda" (yani kollektif edebiyat okullarında) ya da küçük dergi çevelerinden verilebileceğini söylediğini aktarır..Sitede yarattığım Kafka grubunda bu alıntıları yaptım..bakabilirsin..

    Burda kesiyorum zira çok farklı tellerden çalıyoruz..Şimdilik aynı frekansta tartışmamız pek mümkün görünmüyor..Ben ne söylersem söyleyeyim ego bariyerini aşamam..Zira bir bilen olarak tescil edilmiş bir özne konumunda konuşmuyorum..Dolayısıyla zırvalıyor olma kuşkusunu yenmem mümkün değil..O yüzden düşünürlükleri, akademisyenlikleri tescil edilmiş kaynaklara yönlendiriyorum..Bana insanmıyorsan al sana kaynaklar diyorum..

    Önerdiğim kitapları okursan benim şimdiye kadar dile getirdiğim fikirlerimi daha doğrusu sadece aktarıcısı olduğum evrensel özgürlükçü fikirleri nasıl yanlış yorumladığını göreceksin..

    Aktardığım tüm kitapların -Nietzsche'ninki hariç- hepsi de eğitici tanıtıcı kitaplardır..Yani kendileri bir teori ortaya koymaz, rehber kitaplardır sadece..O yüzden okunması çok kolaydır..

    Yakındığın kavram karmaşasını aşmanın tek bir yolu vardır; ortak kaynakları takip etmek..Başka türlü sağırlar diyaloğunun ötesine geçilemez..

    Bana şahsen onca yazdıklarıma rağmen, bireyciliği/ego'yu eleştirdiğim zaman toplumcu gerçekçi hamaseti savunuyormuşum ya da özneyi yoketmek istiyormuş gibi algılanmaktan gına geldi..

    Deleuze'e, Spinoza'ya, Nietzsche'ye giriş tarzından kitaplar okunmadıkça ortak bir tartışma zemini yakalamak mümkün değil..

    Aktardığım kitaplar okunmayacaksa bile en azında 1-2 saatte okunacak Deleuze'ün "Spinoza üzerine 11 Ders" adlı semineri okunsun ki, ben de hamamda karılar nasıl bayılır göstermek zorunda kalan bir ayı olmaktan çıkayım.

  • onder
    avatar

    Murat,

    Gece vardiyasındaydım, sabahladım..O yüzden yorumunu yüzde yüz konsantrasyonla okuyamadım; ancak birşey çok barizdi, minimal bir dikkat bile yeterliydi; birşeyleri yanlış anlamışsın hem de olabilecek en radikal biçimiyle..

    Nedendir bilmem beni artık karikatürleşmiş,sekter, ortodoks bir marxist gibi algılıyorsun..Taraf'giller çıkmadan ve yobaz severlik geçer akçe haline gelmeden önce ortodoks marxistler benim en çok antipati duyduğum gruptu.."Sağolsunlar" bu tipler sayesinde, sol içi demirbaş nefret nesnesi Aydınlıkçıları can yoldaşı gibi hissetmeye başladım..Doğu Perinçek'i hiç bu kadar sevmemiştim..Onu bile yaptırdılar..

    İşte geçmişi böyle olan beni tutup, farklılıkları yadsıyan, solculuğu naif bir eşitlik olarak algılayan biri durumunda indirgemişssin..Hani Çin usulü "marxism" en ideal kapitalizme dönüşmeden önce, eşitlik adı altında orduda bile rütbeler takılmazmış, hani ÇKP liderleri bile tektip giyinirmiş ya o hesap..Ya da Kızıl Kmerler tektip köylüden her farklı olan herkesi, araba kullanmasını bilenleri bile öldürmüş ya, adeta bu denli indirgemeci bir "eşitlik"..Bak bunları nelerin hilafına dile getirişsin bir hatırlatayım;

    Pekçok kez yakın durduğum felsefi çizginin yani yaşam felsefesi geleneğinin en büyük esin kayağı Nietzsche'dir..

    Bilmiyorum insanlık tarihinde bireysel özgünlüğüne Nietzsche kadar paranoyakça düşkün başka biri var mıdır? Ama yanlış anlaşılmasın, Nietzsche tek başına ele alındığında yenilebilir bir meyve değildir..

    İki; bu sitede pekçok kez Lacan'ın çok sevdiğim embesil tanımını alıntıladım;

    "Embesil kendi kendisiyle özdeş olduğunu sanandır" Ne anlama gelir bu laf? İstersen biraz düşün..

    Üç;

    En büyük hocam Deleuze'dür..Deleuze'ün en önemli kitaplarından birinin adı nedir biliyor musun? Difference and Repetition/ Fark ve Tekrar..Ki burdaki tekrar Nietsche'nin ünlü "Bengi döngü"ündeki tekrardan çok esin almıştır..Sözkonusu tekrar/döngü genel tahayyülün kavramasının çok zor olduğu -benim de hala kavrayamadığım- farkın tekrarıdır..Paradoks gibi değil mi? Fark nasıl tekrar eder? Tekrar eden şey aynı olan, özdeş olan değil midir?

    Nietsche-Deleuze-Negri çizgisinin diğer devrimci okullardan farkını tek bir karşıtlıkla özetle deseler, hanı bunu mevcut akademisyenler arasında bir anket olarak sunsalar, emin ol yüzde 80 falan değil, yüzde yüz "fark ve özdeşlik" karşıtlığı öne çıkar..

    Fark, genel olarak post-yapısalcı felsefenin, özel olarak Deleuze'ün felsefesinin bir numaralı kavramıdır..

    Ama fark nasıl fark? Bu çok derin bir mesele..Haliyle bir gece vardiyasının ardından üzerinde herzaman olduğu gibi doğruluğu tartışılır spekülasyonlarda bulunmam çok zor..umarım uygun bir zamanda yazabilirim..

  • Murattı
    avatar

    Önder, “ego” yu sığ/avam/argo karşılığıyla kullanmıştım. Bu tür tartışma platformlarında her kavramın literatür anlamını dikkate almak en doğrusuymuş. Ancak, senin de egoyu avam bağlamda kullandığını düşündüm. Zira özne/öznellik gibi felsefi bağlamda son derece güçlü kavramlar, aynı şekilde psikanalizin son derece başat kavramlarından biri egonun ‘egoist’ ve ‘egosantrik’ türevleri üzerinden olumsuzlanabilir ancak… Özne kavramını “takipçisi” olduğun felsefi ekol/damar bağlamında önemsemezsin veya yok sayarsın bunu anlarım; ideolojik kapsamda yok edilmesi gerektiğini söylersin, bunu da anlarım ama katılmam. Felsefeci olmadığımdan benim algıladığım ve tanımlamaya çalıştığım kavram özne/öznellik değildir, başka bir şeydir. Belki. Kaldı ki, altını çizdiğim nokta; öznenin ve öznelliğin değişimidir, devingenliğidir, dinamizmidir. “Kardeşim sen de ne dediğini biraz bil” dersen, evet o zaman söylerim: Murat olarak ‘ben’, özne ve öznellikten; bunların değişiminden bahsediyorum. Tam karşılığı olmasa da, Bergson’ un vurguladığı ‘ego’ dan, yani sezilen zamanın karşılığı olan ‘öğe’ den söz ediyorum. Descartes’ e ve Kant’ a kadar gider bu kavrama/algı, hatta Marx’ ın, Nietzche’ nin ve Sartre’ ın da izlerini görebilirsin. Sonuçta güncel yaşamın ve kolektif bilincin içinde ama ondan kopuk olmayan bilincimi “tekil” manada anlamlandırma ve “masifliğini” koruma çabasıdır. Doğrusu senin de farklı bir çaba içinde olduğunu sanmıyorum. Bugün bulunduğun coğrafyayı ve geldiğin zihinsel seviyeyi salt aklına borçluysan diyeceğin bir şey yok; en fazla iyi düşün derim... Benim kavrayışıma göre özne ile ego arasında elbette bir ilişki var ancak birbirini bütüncül anlamda var eden yüzde yüz dolulukta ontolojik bir ilişki değil bu, dolayısıyla grift anlamlara ve yapısal kesitlere açık bir problematik. Bu konuda ‘zihnim yeterince sarih’ diyorsan, kutlarım. Benim kuşkularım ve sorgulamalarım sürüyor. Ancak, şayet –özellikle değişimlerine ve devingenliklerine dikkat çektiğim halde- özneyi ve öznelliği bireycilikle, daha doğrusu bireysellikle bir tuttuğum anlaşılıyorsa, ya ifademde ya da karşı algılamada hata olduğu sonucunu çıkarırım… Kısacası, derdim psikanalizin kilit kavramlarından birini yok saymak değildi, bunu denemem bile. Senin böyle bir şeye ihtimal vermense –doğal olarak- birbirimize hala yabancı oluşumuzun göstergesi: baksana, temel kavramlar üzerinde bile kavram kargaşası yaşıyoruz. Benzer bir durumu gene doğal olarak şiir konusunda Erdem’ le yaşadın. Genel kanım; tartıştığımız spesifik konudan ziyade birbirimizin en geniş haliyle fikir ve yargı tabanlarını algılamada sorun yaşamamız, belirtmeden geçmeyeyim. Demem o ki, bana sorduğun soruların yanıtını biliyorsun veya kendin de veriyorsun aslında, ama bundan da önemlisi yukarıda söz ettiğim konsensüs probleminden ötürü beni yanlış anlıyorsun. Belki ben kendimi anlatamıyorum. Belki daha çok yazışmalı, tartışmalıyız. Her neyse.

    Dikkat çektiğim iki kavram var: “özne” ve “öznellik” ya da nesnenin karşıtı olan ve düşünen “anlık varlık” ve “anlık hal”. Anlıktan kastım sezilen zamana bağlılık, o zamanın karşılığı ve fonksiyonu olma hali. Bir dakika önce böyleydim şimdi böyleyim demek değildir bu ve fakat bu da mümkündür… Ego benliktir; kişiliğin kurucu üç bileşkesinden belki de en önemlisidir ama tek bileşkesi değildir ve belirgin ruh durumlarının birbirini izlemesinden doğar. Öznelliğe göre biraz daha kemiksi bir şey olduğunu söylersem hata yapmış olmam herhalde. Bilinçaltıyla(id) süper egonun arasında belli belirsiz bir “çizgi/tabaka”dır. Sıfır-çizgi-tabaka skalası, ait olunan sosyo-kültürel yapı tarafından -önemli ölçüde- belirlenir. Doğu toplumlarında ego neredeyse yok gibidir; sabah komşunla karşılaştığında mutlu mu mutsuz mu, kaygılı mı kederli mi anlayamazsın çünkü duygu donesi vermez; süper egonun “dayattığı” biçimde fani ve değersiz biri, totaliter/merkeziyetçi bir toplumsal yapıdaysa bir nefer(her Türk asker doğar) gibi, onu türdeşlerinden ayıracak herhangi bir davranış biçimi sergilemez, ayıptır, yasaktır, gayrı ahlakidir vs. Ha bunun ideal (karşılığı) hali liberal burjuva toplumunda mıdır? Elbette hayır, orada da şişirilmiş egolar üzerinden dolayımlı bir kontrol altında tutma söz konusudur, bildiğin üzere… Egonun çizgisel olduğu veya hiç “olmadığı” kültürlerde ve toplumlarda kişiliğin karşılığı neredeyse bütün bir süper egodur; yani tabi olduğu sosyo-kültürel ve siyasal yapının salt moral değerleri tarafından doldurulmuş kişilik katmanı. Bilinçaltı(id) olmadığı anlamına mı gelir bu durum? Sanmam, neticede ‘insan’ dan söz ettiğimizden, kısacık tarihinde yaşadıkları belli bir bilinçaltının oluşması için yeterlidir; bu kök, atalarından gelen kolektif bilinçaltının üzerine oturur veya onunla harmanlanır(!) Buna rağmen ego, bir zar gibi süper egoyla bilinçaltının arasında var olmasını bilir. Bilmek zorundadır. İnsan dediğimiz düşünen varlık, bedeninin detay hatları açısından türdeşlerinden farklı olduğu gibi, duyularıyla da “6. ay da” ayrılmaya başladığının ipuçlarını verir, 2 yaşına geldiğinde -istediğin kadar reddet- evin ortasında ben ben diye dolaşmaya başlayan “acaip” bir ‘varlık’ olup çıkar. bastırabilene aşk olsun. Kaldı ki, bu kötü bir şey değildir, çünkü ben ben diyen o minik insanoğlu aynı zamanda biz biz deme potansiyeli de taşımaktadır. Çok basit bir mantığı var: Doğuştan itibaren sahip olduğu ve gittikçe gelişen duyular, ona, türdeşleri arasında farklı bir birey olduğunu söylerken, doğa ve yaşam karşısında ne kadar güçsüz olduğunu da söyler. Bu güçsüzlüğünü hissetmemesinin yöntemleri ona içkindir; ayrı gayrı yaşayamayacağını bilir. Dahası, kendi özgürlüğünün ve özlük haklarının güvencesinin türdeşleriyle tam bir dayanışma içinde ve çoğunluğun kolektif rızasıyla tek bir ortak paydada buluşmaları olduğunu da bilir, yaşamı hep birlikte bu zeminde üretmeleri gerektiğini de. (Ör: ilkel toplumlar) Bu kendiliğinden gerçeği bir takım ‘reel politik’ anlayışlar ve ideolojiler bozar. Sistem kültürü, söz konusu gerçeğin her an keşfedileceği korkusuyla ben’ lerin suni biçimde şişirilerek birbirlerinden ayrılmalarını, rekabet ortamı hariç birbirlerini önemsememelerini sağlar. Bu hamlenin tersi, ben’ in yadsınması değil; aklın ve vicdanın ben üzerinden kullanılmasını “öğretmek” ve biz gerçeğiyle buluşmayı sağlamaktır. Egoyu yok ettiğinde yerine -şu an için- koyacağın tek bir şey var: normlar, kurallar, kıstaslar. Ama şu an için. Bu noktadan itibaren rasyonel algı alanımın dışına çıkıyorum. Lütfen samimi bir itiraf kabul et. Ancak zihnimi zorlamaya devam ediyorum…

    Propaganda araçlarının neredeyse tamamına sahip baskın popüler burjuva toplumunda filizlenmekte olan bio-politik varlık ego üzerinden kuruluyorsa -ki öyle görünüyor- önünde tek seçenek var demektir: gene aynı egoyu kullanarak bio-politik varlığın ‘ussal’ anti-tezini yaratmak ve ‘İmparatorluğun kalbine her anda ve her mekanda bıçak saplamak’. Kuşkusuz farklı bir örgütlenme mekanını ve tekniklerini gerektiren bir yöntemden söz etmek lazım. Ya da bildik tarihsel yöntemleri izlemek; kurtuluş ideolojisini eklektik ve ajitatif biçimde fertlere monte etmenin çabasını sürdürmek (eskiye nazaran çok daha derinlikli entelektüel kavrayış ve ideolojik çözümlemeler yapmak koşuluyla…)

    Bilinçaltı(id), ben(ego), üstben(süperego): Bu üçlü bütünlüğe sahip her insanoğlunun kendi dışsalından aynı oranda etkilendiklerini iddia edemeyeceğimiz gibi, içsel topografyalarının da motomot aynı olduğunu söyleyemeyiz. Aynı kültürden etkilenmiş, o kültürü içselleştirmiş, aynı reflekslere ve davranış biçimlerine sahip olsalar da onları birbirlerinden ayıran psişik nüanslara sahiptirler. Nüanstan söz edebiliyorsak, esasta ve pratikte ayrı varlıklardan(öznelerden) söz edebiliriz demektir. Bireyleri tektipleştirebilirsin ama bu müdahale süperego boyutunda kalır(şimdilik). Yani, ontolojik bir gerçeğe yapılmış suni bir müdahaledir. O toplumu oluşturan bireylerden “özerk” etik tavır bekleme artık. Benim muhalefetimin başladığı nokta burasıdır. Süperegonun kurucu nosyonları yasalar ve kurallardır, hangi tavır konulacaksa aradığını orada “bulabilirsin”. En tehlikelisi de nedir biliyor musun? Vicdan ve arzu itkilerinin ve pratiklerinin prosedürü de orada yazılmış veya hiç söz edilmemiş olabilir, kutsal kitaplarda olduğu gibi. En doğrusu bireylerin nüanslarını özgürce yaşamalarının zeminin sunmak, ancak onları nüanslarıyla birlikte bir toplum(istersen çokluk de) olarak var eden ortak argümanı içselleştirmelerini sağlamaktır. Yani bireysel varoluş ve bireysel özgürlükle, kitlesel varoluş ve kitlesel özgürlük arasındaki tarihsel ontolojik bağı. Benim inancıma göre ‘emek’ hala geçer ortak paydadır.

    Egosu “zayıf” Doğulu komşuya dönelim. Sabah karşılaştığımızda ne yapar? Gülümser veya ifadesiz biçimde kalıp selamlaşma sözcüğünü telaffuz eder. Batıya doğru gelindiğinde egonun zar halinden çizgi haline geçtiğini, giderek kalınlaştığını görürüz. Liberal/kapitalist burjuva kültürlerinde ego en kalın en kemiksi halini alır ve bilinçaltıyla süper egonun arasında kesin bir denge vazifesi görür, bilinçaltı aynı bilinmez derinliğini korurken süperego “incelir”. Bütün anlattıklarım bir modellemeden ibaret, fazlasını yapacak birikimim yok. Ancak sapla samanı karıştırmamak için başka seçenek de “yok.” Kaldı ki, ısrarla tekrar ediyorum: bu kavramlar çerçevesinde vurgu yaptığım bilinen/temel olgu öznelliğin değişimi, dolayısıyla öznenin devingenliğidir (kantarın topunu biraz kaçırdığımda öznenin müphemliği de diyebilirim ancak düşünen, hisseden, etkilenen ve fikir beyan eden; düşündüğü, hissettiği, etkilendiği ve fikir beyan ettiği anda türdeşlerinden -bir an için bile olsa- ayrılan bütün varlıklara haksızlık etmiş olurum. Çünkü müphemlikte ince bir alay ve güvensizlik var.) Yani insani varlığın oluş hali, zaman olgusuyla içiçeliği, zamansal seyri. Kendinde bu devinimi hissedemiyorsan sorun var demektir, benim düşünceme göre -bilinçli bilinçsiz- net bir müdahaleden söz etmek mümkündür. Hele ki, farklı kültürlerde yaşamış(yaşamakta olan) ve farklı tipolojilerle “kaynaşmış” biri olarak bu devinimi hepimizden çok sen hissetmelisin. Egonun politik/programatik anlamda kullanılışı meselesine bir an için tekrar dönüyorum: ‘Ben’ kavramının köpüksü tarzda kutsanması anlamında kullanmıştım. Egonun kutsanması onun şişirilmesi demek; böylece, egoizmin ve egoist “öznelerden” teşekkül bir kültürün alt yapısını kurmuş olursun. ‘Ben’ i psikanalitik bir olgu/gerçeklik olarak kabul etmemek olmaz, demiştim. Uzun yıllardır depressiyon ilaçları kullanan biri olarak az çok ruhbilim okumuşluğum var. Egonun şiştiğini, şişebileceğini sen de pekâlâ biliyorsun. Kapitalist kültürde sistem açısından bir silah, birey açısından bir savunma mekanizmasıdır; egosu şişiklerin arasında yok olup gitmemek için ipe sapa gelmez yetilerini büyütürsün, en önemlisi bunu genelde bilinçli yapmazsın. Disiplinli ve kesintisiz bir motivasyonla bu çabanı sürdürürsen modern liberal yaşamın birey mitini aklınca yaratırsın, kendinden başkasını da beğenmezsin. İikili ve çoklu ilişkilerdeki pozisyonuna ve çevresindeki türdeşlerine ilişkin gerçeklik algın da değişir. Liberal burjuva iktidarların nihai amacı; egoya programatik/sistematik müdahaleyle kullandıkları araçları ve araçların varolduğu zeminin meşruluğunu mütemadiyen üretmek, bunu da doğal yaşamın gereği, tek seçenek gibi yutturmak. Politikacılar ego sözcüğünü açıktan neden kullansın ki? 1) Ortalama bir vatandaşın anlaması algılaması zordur bir kere, 2) Bireyin içinde bireye dönük bir silahtır, deşifre olması beraberinde sorgulamayı da getirebilir. En doğrusu bireyin tuttuğu ama kendine dönük olan ego silahının namlusunu okşamasını sağlamaktır. İddiam o silahın düşman nerede ise oraya çevrilebileceği, ve ne yazık ki elimizde başka silah yok… Haklısın genellikle ego özne vesair kavramlar entellektüelin dilindedir, çok da normaldir, çünkü entelektüelin sahası rasyonel ve “irrasyonel” olan bütün yaşam alanıdır. O, bütün zamanların en spekülatif kavramlarını, ezeli ve ebedi olanı da zihnine ve diline alır, almalıdır. Zamansal ve uzamsal boyutta kümülatif bir bilinçten söz ediyorsak hiçbir şeyin dışına çıkma hakkı olmadığı gibi çıkma şansı da yoktur. Sistem politikacıları ve egemen/popüler kültür üreticileri sahip oldukları iletişim kanallarına bir tür inhibütör gibi kattıkları kavramlar ve sembollerle egoyu kutsamayı/kutsatmayı sürdürürler. Aynı kesintisiz hamleyi zıt bir toplumsal ülkü içinde yapmanın olanaklarını yaratmak lazım… Diyorsun ya star sistemi kültür endüstrisi diye: imajlar, markalar, mitler, idoller vb... Nobel, Gramy, Politzer vs. ödül mekanizmaları da dört ayaklarıyla bu çarkın içindedir… Egoyu kilit bir kavram olarak yok saymadığım için karşılığını üretmek gibi bir sorunsalım da yok açıkçası. Karşı çıktığım nokta; şişmiş/şişirilmiş egolardan söz ederek “özne” ve “öznellik” kavramlarına dönük indirgemeci/yoksayıcı/bütünüyle olumsuzlayıcı anlayış. Özne öznellik sözcüklerini tırnak içinde kullanmam onların sürekli değişim devinim içinde olmalarından ötürüdür. Mutlak değillerdir, bireyin kendini mitleştirme riski evet vardır ama tersi de mümkündür; farklı öznel varlıklarla ortak bir öznel bilinç oluşturma gerçeğine sonuna kadar açık bir durum sunar…

    Özneyi/öznelliği, yarattığı nesnenin karşıtı, yaşamın da temel kurucu öğesi olarak kullanırım. Benim –elbette benzeri olmadığını iddia etmediğim- bir öznelliğim var. Kuşkusuz onu belirleyen yaşadığım sosyo-kültürel çevredir, tarihimdir, travmalarımdır, ailemdir, ideolojimdir, gelecek kurgum ve hayallerimdir vb. Kendimi bir varlık olarak algılamaya çalıştığımda (bunun önemsiz bir arzu/itki olmadığını kimse söyleyemez) bundan rahatsızlık duymamam gerekir. Çünkü çok basit çok insani birşey yapıyorum; kendimle ilgili neden-sonuç ilişkileri kuruyorum, reflekslerimi tartıyorum, karşılaştırıyorum, bende olan başkasında olmayanı bilirsem başkasına faydam dokunur, bunu bir üstünlük aracı olarak kullanmam, dolayısıyla egomu tatmin etmenin uğraşına girmem. Girersem etik olmaz, bilirim, yapmam. Bu budalaca tavır yokoluşun farklı bir türüdür. Ve fakat doğanın sonsuz gücü karşısında acz içinde olduğumu bilirim, bilmekten öte bu acziyet duygusu bana içkindir; kimi zaman gene budalaca biçimde egomu tatmin etmenin arayışına da girebilirim. Çünkü eksik bir varlığım, ölümlülükle birlikte mutlaklığını kabul ettiğim tek olgum budur… Kim bilir, Descartes’ ın boşluktaki adam sıfatından kurtulma güdüsüdür bütün çabam. Tartışılabilir. Sen özneyi kapitalizmin ve dinin “güdümlü” varlığı olarak adlandırıyorsun ben Marx’ ın yabancılaşma tezindeki (sadece emeğine yabancılaşmak anlamında değil, kendini gerçekleştirememiş, yaşamının öznesi olamamış ya da sistemin nesnesi olan birey anlamında) varlığın tersi varlık diyorum. Ki benim Marksizm ve sosyalizmle aramdaki epistemolojik ilişki de budur.

    Şunun aksinin mutlak doğru olduğunu da kimse iddia edemez: Kendimi aklınca konumlayıp, aklımca pozisyon alıp kümülatif tarihe ve kolektif özneye zihnen ve bedenen ama hepsinden önemlisi etik bir düstur üzerinden nasıl destek verebileceğimin arayışıdır. Benzer motivasyona ve kaygıya sahip öznelerle buluşmam kaçınılmaz ki e-hayalet ortamı bunlardan biridir. Memlekete gittiğimde kullandığım dil ve dışavurum sizlerle kullandığım dil ve dışavurumdan şeklen farklı ancak tematik açıdan üç aşağı beş yukarı örtüşür vaziyette. Demek istediğim bütün bunlar aynı öznel halin itkisiyle gerçekleşiyor. Enteresan olan, egom memlekette tamamen dibe vurmuş oluyor çünkü iyi-kötü öznelliğimin ana pınarı olarak o koşullara ve orada yaşayanlara -muhalefet etsem de- saygıyla yaklaşmak etik bir mesele haline geliyor... Bu çabalarım bireycilikle veya topluma ve toplumsal gerçeğe yabancılaşmayla ilişkilendirilirse aklıma tek şey gelir: katı önyargı veya pratikle ilintili olmayan (yanlış) teorik çıkarımsamalar.

    Önder, genel söyleminde özneyi hem kavram hem realite olarak olumsuzluyorsun, bunu anlıyorum, mutlaklaştırıldığı ve kolektif bilincin üzerinde algılandığı oranda ben de olumsuzluyorum. Ancak, kavramsal manada yok sayıyorsan buna katılmamım mümkünatı yok diyorum. Tekrar ediyorum: egonun doğal veya suni biçimde şişirilmesi mümkündür; egoist, egosantrik, narsist kavramları buradan türer zaten. Şişkin birşey olduğundan, patladığında yıkım kolay yaşanır ve gürültülü olur. Egosu az önce şişik olan ama henüz patlayan salak etrafına bön bön bakar, ne yapacağını bilemez, “sanatçı” intiharları son kişisel showdur… Egonun şişirilmesi öznenin/öznelliğin şişirilmesi demek değildir. En azından benim anladığım öznellik şişen değil, zaman ve koşullar içinde var olma halinin karşılıklarıdır. Eylem diye bir gerçeklik varsa otomatik olarak özneden ve nesneden söz ederiz. Eylemlerimizin inisiyatifi ve sorumluluğu ne kadar bizdeyse bir özne olarak o oranda aktifizdir demektir. Dolayısıyla egonun altını olumsuz manada çizerek veya suistimale açıklığına vurgu yaparak özneyi/öznelliği tahrip etmek veya bütünüyle olumsuzlamak bana pek doğru gelmiyor. Spinoza’ ya, Kant’ a, Nietzche’ ye veya Marx’ a o kitapları yazdıran yetinin tek başına zekaları, salt usları ya da zihinsel kapasiteleri olmadığını, zekayı ve zihni devindiren öznel bir bakışın, kolektif bilinçten beslenen ancak ondan ayrı konsantre öznel bir bilincin de şart olduğunu tahmin ediyorum kabul edersin. Bu kabul, ismini andığım düşünürleri starlaştırmaz, onları sadece saygı duyulacak ve izi sürülecek kişilikler kılar…

    Özneler bir araya geliyorlar ve kollektif özneyi oluşturuyorlar. Egemen kültür, sistem, öznelerin bir araya gelmesini ve bulundukları an’ a ve geleceğe dönük ortak bir kaygı ortamı oluşturmalarını “tekelinde” bulundurduğu propaganda araçlarıyla engelliyor, dahası bunu tek tek öznel varlıklara yaptırmanın olanaklarına sahipler. Eskiden dışlarıdan müdehaleyle yapılıyordu şimdi dışarıdan ve içerden yapılıyor, bu konuları iyi biliyorsun. Atomizasyon diyoruz, yabancılaşma diyoruz... Açıkçası ben tarihsel planda çokluğu kollektif özneden farklı bir olgu gibi algılamamakla birlikte, çokluğu oluşturan unsurların bağımsız birer “özne” olamayacak denli eşdeş geçirgen varlıklar olduklarını söyleyemiyorum. Kolektif özne dediğim anda onun dışını veya karşıtını da var etmiş olmakla birlikte, bugün bu ayrımın(heterojenliğin) hala geçerli olduğunu düşünüyorum. Henüz içselleştiremediğim bir kavram çokluk. Ama tepeden tırnağa kuşkuyla baktığımı da söyleyemem.

    İsmet Özel ve Cem Karaca örneklerinde meseleyi kestirip atmışsın, bana kalırsa bu da vandalist bir tavır. Cem Karaca öldüğünde hangi kafa yapısına sahip olduğu açıkçası beni ilgilendirmiyor. ‘Popüler kişiliklerin ideolojik yaşam serüvenleri’ konulu bir platform olursa düşüncelerimi söylerim, hatta eleştirebilirim. Benim için önemli olan, ‘Kahya Yahya’ dır, ‘Resimdeki Göz Yaşları’ dır.

  • Serkan Engin
    avatar

    Arkadaşlar, tartışmanızı sessizce izliyorum da...Tam da bu "puşt şair" noktasında geniş açımlamalı katkım olacak size. "Sakıncalı Şiir Sözlüğü Genişletilmiş Baskı"nın linkini buraya da ekliyorum. Özellikle "şiirin çakalları", "şiirin tacizcileri", "şiirin kadavra kevaşesi" gibi maddelerde ismen örnekleriyle birlikte konuyla ilgili açıklama bulacaksınız.


    http://www.scribd.com/doc/37561492/Sakıncalı-Şiir-Sozluğu-Genişletilmiş-Baskı

  • erdem

    "Pust bir şair yoktur" derken, ne demek istediğimi bile bile üzerime geliyorsunuz.
    Şöyle kurayım o zaman cümleyi "puşt olduğunun farkında olmayan şair vardır" dersem sizi ikna etmiş olur muyum?


  • Murattı
    avatar

    Önce Erdem' e özne konusunda tamamlayıcı bir girizgah:
    Özne-nesne tartışması insanlık varolduğu sürece sürecek, tahmin edersin. ben bu kadim kavramın altını çizerken aslında değişkenliğinin altını çizdim ve değişkenliğine müdahale edilmemesi gerektiğini vurguladım. İyi müdehalede iyi siyaset, kötü müdehalede kötü siyaset yapmış oluyorsun. Ancak etik açıdan her ikisi de kötü çünkü (reel/pragmatik) siyasetin ontolojik özünde bana göre kötülük var. (sandığa gitmemin sebebi bu, ayrı mesele) Aslında müdehale işinin kendisi bile kelli felli açılabilir. Her neyse, dolayısıyla özneyi tırnak içinde kullanmaya özen gösteriyorum. o zaman ne mi oluyor? mutlaklaştırmamış, sabitlememiş oluyorum, yani onu bir süreç olarak tanımlıyorum. iyi de, söz konusu sürecin beşeri hayat içindeki/karşısındaki konumlanışını tanımlayabilmem için sembolik de olsa kavramlaştırmaya ihtiyacım var. Söz konusu kavramın içini günlük hayat pratikleriyle de doldurabilmeliyim. Hayat pratikleri dediğim şeyi ne kadar kendi inisiyatifimle yaparsam o kadar iyi o kadar kendimim. Başkasının pratiğiyle örtüşürse yeme yanında yat. Alsana popüler karşılığı: sinerji. İstersen daha teknik daha genel söyleyeyim: örgütlülük. Sembolik kavrama dönüyorum: ismimizden başka şey değil. Evet bir sembol ama satrançta hamleni yaparken kaleni nasıl parmaklarınla kavrayabiliyorsan kavramı da -anlık bile olsa- öyle kavrayabilmelisin. Rakibin hangi taşı kavradığını görebiliyorsa ve oyun bu temaslar ve kollamalar üzerinden kuruluyor ve yürüyorsa, sosyal yaşam(beşeri hayat) da isimlerin sembolize ettiği “öznelerin” algılanılmasından, onlara temas edilmesinden ve öznelerin birbirlerini kollamasından kuruluyor. İsmimizi yadsıyacak düzeyde özne ve "öznel" süreç meselesini ego gibi sistematik müdahaleyle şişirilmiş taktik politik içi boş bir kavram üzerinden yok saymanın teorisini cepheden zorlamak bana pek gerçekçi gelmiyor doğrusu. Yani fazla teorik. Öznel müphemliği günlük yaşamda bu denli zorlamanın manası yok. ancak ilkesel olarak öznenin, bulunduğu nesnel koşullar tarafından etkilendiğini ve sürekli değişime açık olduğunu iddia etmek farklı, gerekli: özne yoktur, akıp giden hayat içinde zamanın bir foksiyonu olarak değişmekte/oluşmakta olan bir varlığın süreci vardır diyorum, bu kadar açık ve net. toplumsaldan kopuk bir varlık olmadığını bilerek süreç içinde eylemlerini o veya bu motivasyonla belirleyen ve bunun sorumluluğunu alan, bunu da kendi biricik yaşamı için değil, tam tersi, kitlesel özgürlük talebi üzerinden özgürlük nosyonunu zamansal ve uzamsal boyutta hayata yedirmek için yapan varlığın sürecidir.

    Şiir tartışmasına gelince; bana kalırsa frekanslarınız farklı. makalenin yazarı serkan engin, sen ve önder yanlış şeyler söylemiyorsunuz aslında, hatta birbirinizi tamamlıyorsunuz. Biriniz genel olarak (derinlikli) anlam ve imge diyor ötekiniz kısaca haz. Şiir eşittir anlam artı imge artı haz. Kulağımı tırmalamadı doğrusu ancak hala eksik birşeyler var gibi... önerme frekanslarınız farklı olduğundan birbirinizi anlamıyor gibisiniz. şiir denemeleri olan ve şiiri de bütün yazınsal uğraşların en tepesine yerleştiren biri olarak(bu noktada önder’ den ayrılıyorum galiba) erdemin ne demek istediğini çok iyi anlıyorum... sevgili önder, en yalın en "kaba" haliyle şiirin tanımlanmasının kolay olmadığı ontolojik bir alan var diyebiliriz. Rafine anlam ve doku derken şiirin kurucu nosyonlarına gönderme yapıyoruz ancak kanımca yeterli değil. Ontolojik alan diyorum çünkü şiiri estetik simgesel/imgesel bir bütünlük/varlık olarak tamamlayan bence o alandır. Çünkü ben iyi şiirde o alanı hissedebildiğim için o şiir bana iyi görünür. Mutlak uhrevi/kutsi bir alan değildir elbette. Neticede yaşamın içinde alt bir alandır ama imge/hayal gücü tarafından korunur. Şiir akılla zihinle oluşturulur ama bu alanı rasyonalize etmeye kalkarsan duvara toslama ihtimalin yüksektir. Zaten rasyonalize edilmesi güç olduğundan şiir deriz. Ha rasyonalize edilebilen şiirler yok mudur var elbette, hem de binlerce. onlar benim için eksik şiirlerdir. şiiri şiir yapan biraz da okuyucusudur... Her iyi şiir, yazılırken ve yazıldıktan sonra, okuyucusunun anlık öznelliğine ve/veya tarihsel birikimine göre form alan, derinleşen, katmerlenen veya büyüyen oranda o alanı bünyesinde taşır. Aslında üzerinde adamakıllı düşünerek yorumlanması gereken bir konu, bana kalırsa alan da eksik gedik bir tanımlama... Önderin şiire bakışı, sağlam/detay/felsefik bir teorik düstur üzerinden gerçekleşiyor, doğal olarak bunu pratik düzlemde bazı filozoflar ve şairler üzerinden kanıtlama çabasına giriyor. kaldı ki şiire mesafeli durduğunu kendi de söylüyor. zaten sözünü ettiğim alanı derinden kavrayabilmek için cidden konsantre bir hissiyat ve imgesel algı derinliği(hatta boyutu) gerekiyor. bu herkes de olmayabilir, her zaman olmayabilir veya bu çabaya kasıtlı olarak girme arzusu duyulmayabilir. bu yeti kiminde var kiminde yok. dediğim gibi bende bazen var bazen yok. Anladığım kadarıyla Erdem bunları söylemek istedi ve yılgın/bıkkın bir adamın sesiyle, gidin topunuzu başka yerde oynayın, dedi.
    Öndere küçük bir bilgi: Adorno o lafını sonradan geri almıştır.

  • Murattı
    avatar

    tekrar selam.

    düzeltme: ilk paragrafta yanlışlıkla 'sandığa gitmemin' demişim; 'gitmememin' olacaktı.

    şiir hakikaten zor bir 'konudur'

    Önder, İsmet Özel' in hidayete ermeden önce yazdığı şiirleri okumanı öneririm. gerçekten iyi bulurum... bu noktadan özne problematiğine de link atılablilir: İsmet Özel' in dönüşümü. dönüşümü yaşayan "öznenin" sembolik karşılığı İsmet' tir. Benim, en azından kronolojik bir çağrışım zinciri yakalayabilmem ve son kertede kapsayıcı tavır alabilmem için bu sembole ihtiyacım var. bu zorunlu gereksinimin de pratik hayatta somut karşılıkları var. görmezden gelemem...

  • onder
    avatar

    Serkan,

    Biraz geç oldu ama bu vesileyle siteye hoşgeldin diyelim..Böyle, bence faydalı bir tartışma başlattığın için ayrıca teşekkürler.

    Erdem,

    Daha ilk yorumumda fazla veri sunmadığını, yazdıklarını o kısalığı içinde hakkını vererek yorumlamanın güç olduğunu belirtmiştim..Ben uzun yazmaktan müzdaribim, çok şikayet alıyorum, düzeltmem lazım..Ama kısa yazınca da işte böyle yanlış anlamalar oluyor..

    "Şiirin puştu yoktur" türü bir ifade, metnin devamı içinde aksi yönde detaylandırmadıkça farklı yönde yorumlanmaya açık bir saptama değil..Kısa ve yalın, kesin bir iddia gibi duruyor..Bu tür cümleler tehlikeli, özellikle kısa metinlerde tehlikeli..Zira tartışmasız ilginin merkezine oturuveriyor, tepki çekmesi kaçınılmaz oluyor..

    Şimdi benim sosyalizmi kavrayışımın genel bir çatısı var; bu çatıda "büyük insanlara", starlara yer yok..Ego'nun ve Sosyalizmin uzlaşmaz iki kutup olduğuna inanırım..Ego yerinden edilmeden herhangi bir kollektif özgürleşme mümkün değildir..Bu konuyu yeterince açıkladığımı sanıyorum, tekrara girmeyeyim..Kısa tekrarı benim konumumla empati kurabilmen için yaptım..Pozisyonumun doğru olup olmadığı değil şu anda mesele.."Puşt şair yoktur" tanımın benim neden büyük tepkimi çekeceğini, hangi arkaplana oturduğunu hissetmen için yaptım bu kısa hatırlatmayı..Star sisteminden, Kültür Endüstrisinden nefret ediyorum..Solu kullanarak Kültür endüstrisine kapaklanma, yani sınıf atlama peşinde olanlardan ise duble nefret ediyorum..Zira sola şirin görünmeden kültür endüstrisine kapaklanmak zorduru, çünkü kültür pazarın tüketicisi solculardır. Kardeşlikten, kollektiviteden, sömürüye karşı mücadeleden bahsedip kariyer basamaklarını çıkarlar sonra bir isim yaptıktan sonra "bireyselliklerini" biranda keşfediverirler..

    Bugün kültür endüstrisi herhangi bir kapitalist sektör haline gelmiştir..Kapitalist pazar ilişkilerinin bütün özelliklerine sahiptir..Kültür olması, en iğrenç kapitalist hesaplardan arınmış olduğu anlamına gelmez..Frankfurt Okulundan beri politik felsefenin gündeminde olan bir konudur..Yeni solun yükselebilmesi için, devrimcilerin en çok karşı durmaları gereken şeylerden biridir kültür endüstrisi ve onu besleyen, ondan beslenen Ego.

    Marcel Duchamp, bir anlamda kültür endüstrisinin pisliğini deşifre etmek için, sıradan bir pisuarı alıp "sanat eseri" olarak piyasa sürmüştür..Bugün o eser avant-garde "sanatın" "başyapıtlarından" biri sayılır..Adını hatırlayamadığım bir italyan sanatçı daha da ileri gitmiştir; sıçtığı bokunu bir kavanoza koyup "Halis Sanatçı Boku" diye sergilemiştir..İşin daha da garip olanı, kültür endüstrisi kendisine yönelik bu açık saldırıları bile umursamayıp bu tür "çalışmaları" gerçekten sanat eseri olarak pazarlamıştır..

    Özgürlükçü Edebiyat dizimde de dile getirdim; şeyleşmiş kültür endüstri çağında herhangi bir derinliği olan, herhangi bir estetik değeri olan bir yaratıcılık içinde olmaya gerek yoktur.."Sanatçı" diğerleri gibi sistemin koordinatları içinde herhangi bir "özne konumudur", herhangi bir mevkididr..Herhangi bir kalas tarafından doldurulabilir..Sistem bu duyduğunuz, dinlediğiniz, algıladığınız bir sanat eseridir, kendinizi gönül rahatlığı içinde bir katarsis yaşıyor gibi hissedebilirsiniz" diye tescil ettiyse bir eseri, o artık sanat ürünü haline gelmiştir..En boktan bireysel çağrışımlarını dile getir, bir sanat ürünü olacaktır..

    Şimdi şiir sözkonusu olduğunda eserin değerini ölçmek için elimizde olan ne, sistemin bu bir sanat ürünü olarak tescil etmiş olmasından başka?..Önceki yorumumda bahsettiğim, batıda her yaratıcılık alanın içiçe geçmişliği sayesinde şairin bir kaleidoskopa akıp duran renkler gibi kendini bir imgese zincirinin kaosuna mı bıraktığını, yoksa ince ince dokunmuş ve gerçekten birşeylere referansta bulunan kompleks bir kurgu mu oluşturduğunu anlamak mümkündür..Metin ne kadar soyut olursa olsun yorumlamaya açıktır..

    Ama bizde soyut bir şiiri yorumlama, herhangi bir rüyayı yorumlamaktan farkı yoktur..Rüya gibi bireyseldir, yazarın kendisinden başkasına ulaşılır değildir imgeler..Neyse tekrar giriyorum..keseyim..

    Murat,

    Alýntý:
    öznel" süreç meselesini ego gibi sistematik müdahaleyle şişirilmiş taktik politik içi boş bir kavram üzerinden yok saymanın teorisini cepheden zorlamak bana pek gerçekçi gelmiyor doğrusu



    Bu cümlenin anlatmak istediği tam olarak nedir? Sistematik müdahale ile şişirmek nedir? Ego Taktik politik kavram ise sistem politikacılarının Ego'yu ağzından düşürmüyor olması gerekmez miydi? Bu nasıl taktik politik bir kavramdır ki, lehine ya da aleyhine popüler politik alanda kimse kullanmaz, bir avuç entellektüelin gündemindedir sadece..

    Bence ya "taktik" ya da "ego" kavrayışında bir sorun var..Zira taktik ile ego'yu nitelemeye kalkarsan bu mantık'ta sıfatta çelişki dedikleri duruma bir öernek teşkil eder; dört köşeli üçgen gibi mesala..

    Gelelim cümlenin yargısına; Ego eğer boş bir kavram diyerek, koca bir disiplini kaldırıp bir kenara atıyorsun bir kere..Ego yoksa Psikanaliz hiç yoktur..Ego-İd-Süper Ego koca psikanalist teorini üç temel kavramından biridir..Ego boş bir kavramdır demek koca bir teorik çatıyı yoksaymaktır ki, katıksız bir vandalizmdir..



    İki;

    Ego bugün sadece Psikanalist teorinin değil, muhalif radikal politik teorinin, yani ideoloji araştırmalarının taaa göbeğinde yeralır..Bugün yaşayan herhangi bir kalbur üstü Marxist teorisyeni al şu ya da bu şekilde Ego ile uğraştığını görürsün..Bunlardan en önemlisi tabii ki Zizek, tabii ki Deleuze/Guattari, tabii ki bir anlamda Ego'ya alternatif kavramları "çokluk" ile Negri ve Hardt..

    Ego, bugün kapitalizmin nasıl rıza ürettiği sorunsalının ta merkezinde yeralır..Ego, idealojik hegemonyanın nasıl kurulduğu konusunun temel kalemlerinden biridir..Bugün Ego'nun süreçleri anlaşılmadan kapitalizmin rıza üretmesinin dinamikleri anlaşılamaz. Bugün Ego marxist radikal teorinin etrafında döndüğü temel sorunsaldır..

    Ego içi boş bir kavram ise, dolu olan kavrama bir örnek duymak isterim doğrusu..

    İsmet özel konusuna gelirsek;

    Ben bu konuda sekterim; düşünsel içeriğini falan geç, adam bir kere bir şair gibi konuşma yetisinden bile uzak..İşin kelimeler, kavramlar olacak ama Çemikezek'in Sesi radyosunun Spor spikeri kadar bile bir diksiyona sahip olmayacaksın..Bu garip ülkeye özgü bir çelişki galiba..

    İkincisi, herhangi bir kişi, olay vs hakkında anlam retrospektif olarak üretilir..Hegel'in ünlü lafını hatırlayalım;

    "Minerva'nın baykuşu alacakaranlıkta uçmaya başlar"

    Minerva'nın baykuşu bilgeliği temsil eder; bilgelik olaylar olup bittikten sonra açığa çıkar; anlam geçmişe yönelik olarak son anda üretilir..

    Mesala Cem karaca'nın gerçekliği 70'lerde yaptığı "devrimci" şarkılar değildir..Bu şahsiyetin gerçekliği "Beni tekbir sesiyle gömün"dür..Tek bir sesiyle gömülmek isteyen Cem Karaca, 70'lerdeki Cem Karaca'nın o anda kavranması mümkün olmayan gerçekliğini ortaya çıkarır..Ortaya çıkan o gerçek de şahsiyet olarak devrimcilikle bir alakasının olmadığı, solculuğu bir kariyer basamağı olarak kullandığıdır..

    İsmet Özel'in hidayete ermeden önce ne üretmiş olduğu bugün ortaya çıkardığı gerçekliğinin ışığında benim için herhangi bir değer taşımamaktadır..

  • onder
    avatar

    Sevgili Erdem,

    Çoban Ahmet Aslan'ın benim şiir duyarlılığı olmayan birini bile etkileyen satırarına bir diyeceğim yok..Bir kez daha vurgulayayım, şiiri ameiliyat masasına yatırmak, diyalektik bir çözümlemeye tabii tutmak gibi bir derdim de yok..Vurgulayarak belirteyim bir sanat ürünün sekter/ortodoks marxistlerin algıladığı gibi büyük davaya doğrudan ölçülebilir bir katkısı olmasını beklediğim de yok..Hatılayanlar olacaktır, ben Tarkovsky hakkında, "İdeolojik olarak uyuşmamın mümkün olmadığı biridir zira aşırı dindarmış ama yine de Tarkovsky'i severim" yorumununda bulunmuş biriyim..Filmlerinden bana rehberik edeecek hiktmetler sunmasını beklemem; muhteşem görüntülerin akışına bırakırım kendimi..

    Asli itirazımı bir de şöyle dillendireyim; sadece şiir değil, insan faaliyetlerinin herhangi bir tanesi ayrıcalıklı bir statüye sahip değildir, olamaz..Herşey birbiriyle bağlantılıdır..Karşımızda ontolojik olarak kökten farklı yaratıcılık yetenekleri değil, -ontolojik anlamda tek- bir genel yaratıcılığın farklı tezahürleri vardır..Bunu kusursuz şekilde dile getiren Herman Hesse'nin Boncuk Oyunu adlı kitabıdır..Romana adını veren Boncuk Oyunu, herhangi bir insan faaliyetinden girip, çok alakasız gibi görünen bir diğerinden çıkabilmeyi sağlayan çağrışım mekanizmalarını kurmaya dayanır..Mesala bir matematik formulünden girilir Beethoven'in pastoral senfonisinden çıkılır..İnsan denen canlılar yaratıcılığımız da böyle işler aslında..İşbölümü yaratan, kimlikleri kalıba döküp sabitleyen, "oluşu" durdurup çökelten sınıflı toplumlar, bunlar arasında da özellikle kapitalizmdir..Sınıflı toplumlar hiyeraşilerini sürekli kılmak için işbölümüne ve sabit kimliklere ihtiyaç duyar; her bireyin rolünün hatlarının çizilmesini zorlar..Yani oluş'a karşı çökelmiş varlık'ın sabit hiyerarşisini dayatır..Şair de onun için herhangi sabit bir roldür..
    Oysa Deleuze'ün tabiriyle söylersek şair yoktur şair-oluş vardır ama aynı zamanda düşünür-oluş vardır, sevgili-oluş vardır, yoldaş-oluş vardır..Bütün bunlar ontolojik bir genel "oluş"un farklı kipleridir. İnsan zamanıyla değil varoluşun zamanıyla düşünürsek biyolojik türler bile sabit değildir; bir at değil at-oluş vardır evrimin sonsuz zincirinde

    İnsan yaratıcılığı tek bir kalıba sığmaz; farklı tezahürleri arasında ontolojik bağlar vardır. Bir de şöyle ifade edeyim;

    Adorno'nun çok karamsar ünlü bir sözü vardır;

    "Auschwitz'ten sonra artık şiir yazılamaz"

    Bu laf neyi dile getirir; Benim Boncuk Oyunu vasıtasyıla dile getirdiğim herşeyin birbiriyle bağlantılı oluşunu değil mi? Adorno büyük bir hayal kırıklığı ile, 6 milyon insanın gaz odlarında sistematik bir şekilde öldürüldüğü bir insanlık ortamında artık şiirsel incelik büyük bir iki yüzlülük olarak duracaktır demek ister..

    Eğer insalığın genelinde bir kokuşmuşluk varsa şiirin ya da herhangi bir başka faaliyetin bundan etkilenmemesi düşünülemez..

    Bir toplumda iyi felsefe, iyi politik teori yoksa iyi şiir de olamaz..İyi felsefeyi, iyi düşünceyi yaratanlar da bir takım büyük adamlar değil insan toplumlarının kollektif yaratıcılılarıdır..Büyük sanatçi neden değil sonuçtur..

    Toplumsallığın, kollektivitenin, duygudaşlığın, özgeciliğin bireycilik, sinizm, hedonizm karşısında sürekli gerilediği bir dünyada roman da şiir de kötü olmak zorundadır..En azından olabileceği güçlü bir olasılık olarak akılda tutulmalıdır..

    "Puşt şair yoktur" herhangi bir yaratıcı birey grubuna ölçüsüz bir ayrıcalık vermektir..Bunun hele de böyle bir dünyada kabul edilir bir tarafı olamaz..Sayısız tikel somut örneklerler çürütme kola yoluna gitmeye bile gerek yok; teorik/ontolojik olarak böyle birşey mümkün olamaz..Bu aşılması gereken özcü mantıktır; saf kimlikler olabileceğini sanmaktır..Lacan'ın "Embesil kendi kendisiyle özdeş olduğunu sanandır" derken kastettiği de budur..Mutlak iyi, ya da mutlak kötü yoktur..Her ne ile uğraşıyor olursa olsun, her bir tekil insan pisliğin ve saflığın, -hadi naif olalım- iyiliğin ve kötülüğün çarpıştığı bir savaş alanıdır..Nietzsche bir kitabına "İyinin ve Kötünün Ötesinde" başlığını koyarken de herhalde aklında bu vardı..Pekala puşt bir şair olabileceği gibi, puşt bir marxist de olabilir..Her kimliğin, daha doğrusu herhangi birşey-oluşunu puştluk modu da vardır..Zira herşey akar..

    Sesine "şiirsel" bir ton verip, derin, ince meseleleri konuştuktan sonra "Şimdi reklamlara gidiyoruz" diyebilenbir adam benim için puştun önde gidenidir, hatta Platon'cu anlamda Puşt'un katıksız İdee'sidir..İsterse evreninen güzel mısralarını yazmış olsun; kişiliği Auschwitz trajedisi üzerin ağıt yakmak kadar derin iki yüzlülükten maluldur..

    Bütün bunlara ilaveten Frankfurt Okulunun 1940'lardaki çalışmlarından beri biliyoruz ki, Sanatın yabancılaşması, "şeyleşmesi", metalaşması vs ile kendini belli eden bir Kültür Endüstrisi fenomeni vardır..Bunu görmezlikten gelemeyiz..Metalaşmış Kültür Endüstrisi çağında sanatçının puşt olanını değil olmayanını bulmak çok zordur..İmgeler kullanıyor olmak şairi endüstrinin çarklarının dışında tutmaz..İmgeyse mesele, imgenin alasını şiirden çok plastik sanatlar kullanır..Ancak örneğin milyonlarca dolara satılan, altın, hisse senedi gibi herhangi bir yatırım aracı haline gelmiş tabloları düşünürsek resim Frankfurt okulunun metalaşma, şeyleşme dediği sürecin en ideal örneğidir..

    Kısacası itirazım, herhangibir toplumsal kimliği ve faaliyet alanını saflığını koruyan bir bakire gibi algılamayadır..Bu, diyalektiği falan geç, en temel yöntemsel tutarlılığa aykırıdır;

  • erdem

    Sevgili Dostum;
    Bu nasıl bir soruysa, hangi felsefi/siyasi pozisyondan yazdığımı soruyorsun. “İlhamın ve/veya yaratının kaynağı nedir”in konumundan soruya soruyla cevap vermeye çalışayım o zaman. Bildiğim kadarıyla Marx 1844 El Yazmaları’nda bu soruyu dile getirir ve cevap verilmesi en zor sorulardan biri olduğunu bildirir ve hepimizin bildiği “İnsan verilidir” şeklinde devam eder. Cevap yetersiz de olsa belki de bu aksiyomun içinde saklıdır. Doğaya karşı mücadele eden insanın varolma arzusuyla birlikte varolan yaratma isteğinin biyolojik köklerinde saklı olduğunu çok açık bir şekilde değinir, tutkularıyla ve tutkularının tahakkümüyle yaşadığını bunların hepsinin biyolojik içkinlikte var olduğundan bahseder. Daha dil gibi bir araç icat edilmeden mağaralara resim çizdiren işte bu tutku ve tahakkümdür. Sözcükler bile yokken sadece hislerin olması durumu… Dikkat edersek, bu açıklamalardaki insan tasavvuru, patriyarkal toplum öncesi, herhangi işbölümü, bilinç, kültür ve bir mal mübadelesinin olmadığı dönemler olduğunu hemen anlarız. Marx “İnsan verilidir” derken mübadelenin başladığı ve mübadele sonrasında “değişim değeriyle” insan bilincinin dönüştürücülüğünün başladığı çağlara vurgu yapar. Ama Koca Marx’dan şunu da çıkarıyoruz “ilhamın ve yaratının kaynağının sonsuz çeşitlilikteki biyolojik kökende saklı olduğunu”…. Yıkım burada başlıyor. Kafalar bu arada karışıyor.Tam bir tözsellik ifadesi değil mi? Yani insana içkin olan bir tözün hazır olduğu, yani verili olmadığı. Bilincin, kültürün ve insanın gelişme alanı zamansa, ilhamın ve yaratımın kaynağı ise çağlar ötesindeki kodlarda hala saklı bir ilkellik oluyor demek ki. Şiirdeki belki ilk söz, yaratımın kökeni buralara dayanması tuhaf değil mi?
    Simon de Benavuar “aşkta aşktan daha fazlası vardır” şeklindeki aforizması bazen verili anların kaynağına asla inemeyeceğimiz anlatır gibi, “insan da insandan daha fazlası vardır” şeklinde akıl yürütürsek insanın verili olmadığı sonucunu çıkarırsak bir hataya düşmeyiz herhalde.
    Şiir de, insanın kalbine tanrının elinin dokunduğu bir an vardır. İşte bu an analizin işletilemediği bir an olup, kim bilir belki de Kant’ın yüce-aşkın kavramıyla açıklanabilecek bir andır.
    “İnsan veriliyse” ilkokulu bile bitirememiş Urfalı Çoban Ahmet Aslan’ın bir şiirini buraya koymanın tam da zamanı herhalde. Onu saygıyla selamlıyorum. Bir çobandan eğer böyle sözler işitirseniz toplumsallık, kültür, felsefe ve sanat ve diyalektik tartışmalar, tanımlamalar dumura uğrar gider. Yücenin karşısında saygıyla eğilirsiniz. Sadece haz alırsınız. Gerisi boş laf demekten kastım tam da buydu işte.

    Yağmur
    Köpüklü bulutları
    Sürüp mavi sakalına
    Traş oluyor gökyüzü
    Denizin aynasında
    Gölyazı’sız
    Kalemsiz ellerden
    Şairler geçip gitti sessiz
    Işığın gözünü oyarken karanlık
    Neydi toprağın bilgeliğinde
    Yitip giden renk
    Başka bir gökyüzü müydü bildiğimiz

  • erdem

    Kleist'in bir şiiri var;

    Paradoksal bir şekilde çağını aşan bir olgunlukla post-modern şiire örnek verilebilir mi? Hadi bunu hep beraber çözümleyelim. Ben hala üzerinde çalışıyorum? Ama başaramadım.

    İnsan gözlerinin başardığı en yüksek şeyi yaptım ben.
    İmkansızı denedim ve herşeyimi şansa bıraktım.
    Sonucu belirleyen zar dönüyor, dönüyor, dönüyor.
    Anlamıyorum bunu ve seni kaybettiğimi..

    Şu soru cümlesiyle başlagıcı oluşturalım. Bu dizeler hangi gerçekliğe ve gerçeküstü durumlara göndermelerde bulunuyor?

  • onder
    avatar

    Erdem bilmiyorum hangi felsefi/siyasi pozisyondan ama bir Marxist olarak karşımdaki insan "Gerisi boş laftır. Baki kalan haz duygusudur." tartışma benim adıma bitmiş demektir. Zira bu katıksız kapitalizmin şiarıdır, hedonist, sinik post-modern bireyin yaşam felsefesidir..Ancak senin gerçekten bunu iddia ettiğine inanmak istemiyorum. O yüzden devam edeceğim.

    Şimdi şunu düzeltelim bir kere; BEN TOPLUMSAL GERÇEKÇİ EDEBİYAT SAVUNUSU YAPMIYORUM. Bilakis "Çeliğe Su verildi" tarzı toplumcu gerçekçi edebiyatı hiç sevmem..Hamasidir..

    Bir not da Dionysos hakkında düşünelim..Dionysos, kimdir? Nietzsche egemen sistemin, düzen ve nizam Tanrısı Apollo'ya karşı çıkardığı, şarabın ve esrikliğin Tnarısıdır..Peki Nietzsche kimdir? Daha sonra Deleuze'e ve Negri'ye geçen "yaşam felsefesinin", statik Varlığa(Being)'e karşı Oluş'un / (Becoming'in) düşünürüdür..Şimdiye kadar yazdıklarımdan açık olması lazım ki benim de takipçisi olduğum felsefe okulu budur..Dolayısıyla standart bir Aydınlanmacı gibi rasyonel/çözümleyici araçsal aklın savunuculuğunu yapacak en son kişilerden biriyim..Bir de bunun üstüne çok yakından takip ettiğim Zizek'i ekle..O Zizek ki müridi olduğu Lacan'cı psikanalizmin Dil'in, ya da başka bir ifadeyle pozitivist çözümlemenin ulaşamayacağı bir karanlık kıta, The Real/Gerçek düzlemi olduğu iddiası temel teorik yapıtaşıdır..

    O yüzden dikkatini, benim benzer konuları her dile getirdiğimde maruz kaldığım toplumcu gerçekçi / bireyci edebiyat basitliğinden, "iletişim" boyutuna yöneltmeni tavsiye ederim..

    Sığ zihinlerin bireyciliğin sembolü gibi algıladığı Şarap Tanrısı Dionysos'un takipçileri Nietzsche/Deleuze/Negri felsefe okulunun temel teorik öncüllerinden biri özerk, bağımsız, kendi eylemlerinin faili Descartes'cı kapalı, opak özne anlayışına karşı çıkmaktır..Bugün Descartes'cı özne miti üzerinden beslenen iki yapı vardır; 1. Kapitalizm 2.Din

    Kapitalizm, bireylerin kollektif bir bilinç geliştirerek sistemden kopmalarını önlemek pazar'ın bekası için en büyük ideolojik savaşın muharabe meydanıdır..Pazarın yürümesi için birinci şart, yalıtık Descartes'cı öznedir..

    Sürekli bir günah korkusuyla otoriteye boyun eğmesinin sağlanabilmesi için eylemlerinin faili olan özne mitine ihtiyacı olan ikinci kurum da Din'dir..

    Devrimci bir teorinin yalıtık, kapalı bir özne anlayışı ile hiçbir işi olamaz..

    Benim bu tartışmadaki temel sorunsalım budur, toplumcu/bireyci edebiyat sığlığı değil..

    Şimdi bir iki aktarma ile derdimi açayım;

    1. Yaşayan son büyük Aydınlanmacı, son Modernist denen Habermas'ın iki ciltlik devasa bir kitabı vardır: "Communication Theory"/İletişim teorisi..Zizek'in aktadrdığında göre bu kitapta Habermas, insanlığın içinde bulunduğu açmazdan çıkmasının yegane yolu, kusursuz, kayıpsız, nesnel tamamen şeffaf bir kollektif iletişim modeli geliştirmek olduğunu söylermiş..Zizek tabii bununla bol bol dalgasını geçer; "yanlış anlama"nın, tamınlanamayacak olanın, Adlandırılamayan'ın, dilin içine çekilemeyenin varlığı herhangi bir iletişim olabilmesi için kaçınılmaz olduğunu söyler..İnsanlar simgesel iletişiminde yani dilde kapanması mümkün olmayan bir "eksik" vardır..Bu eksik tekin olmayan bir takım "Adlandırılamayan" göstergelerle kendi belli eder sadece..Yani ünlü "objet petite a"..Yani kısacası, dilde kapnaması mümkün olmayan eksik herhangi bir iletişimin olabilmesi için elzemdir..Habermas'ın hayal etttiği gibi kusursuz bir iletişim ancak bilgisayarlar arasında olabilir..Bu bela bir konudur felsefede Zizek'in söylediğine göre; Kant'ın fenomen ve noumenon ayrımından beri felsefenin gündemindedir..

    2. Emmanuel Levinas diye bir başka düşünür var; bu adamın da tek bir araştırma konusu olduğu söylenir: ÖTEKİ..

    Öteki'nin düşünürü diye anılır Levinas.

    3. Deleuze ve Guattari'nin başyapıtlarının başlığı "Anti-Oedipus".
    Neden "Anti" ve neden "Oedipus"?

    Bunlar üzerinde düşünelim şimdi;

    Habermas gibi büyük bir düşünür neden "iletişim" üzerine binlerce sayfalık devasa bir kitap yazar? Herhalde şu sonuca varabiliriz: içinde bulunduğumuz toplumda bireyler arası iletişim, daha doğrusu iletişimsizlik en büyük felsefi sorundur.

    Peki Levinas neden "Öteki"nin filozofu olarak anılagelmiştir; koca bir kariyer neden tek bir kavrama, Öteki kavramına dayanmak zorunda kalmıştır..Demek ki Ego ve Öteki'si bir başka filozof için de temel mesele olarak görünmüş..

    Peki Deleuze ve Guattari ortaklıklarının ilk ürününde neden Oedipus kompleksine bir taarruza girişmişlerdir..Çünkü onlara göre Oedipus kompleksi insan denen canlının içinden geçmek zorunda olduğu "doğal", kendi biyolojik yapısı gereği zorunlu bir süreç değildir..Oedipus Kompeksi, sınıflı toplumların, özellikle burjuva toplumun kendi üretim süreçlerine uygun, itaatkar bireyler ürettiği fabrikadır..Yapay bir kurumdur..Oedipus kompleksi üzerinden çocuk Baba'nın iktidarını, yani sistemin iktidarını içselleştirir, iç-doğası haline getirir.

    Peki ben bu 3 örneği niye verdim? Şunu anlatmak için; sınıflı toplumlarda öznenin kuruluşu ve aralarındaki iletişim felsefenin modern/post-modern zamanlardaki en temel konusudur ve ben de şiire işte bu sorunsal ışığında yaklaşıyorum..

    İddia şu; 3 örneğin, ama özellikle Deleuze ve Guattari'nin Anti-Oedipus gösterdiği gibi, toplumun, dolayısıyla öznenin özgürleşmesi "özne" ve "iletişim" kavramlarını sorgulamaktan geçiyor..Opak, birbirini anlamayan, kesif bir subjektiflik içindeki atomize özneler arasında Habermas'ın hayal ettiği bir iletişim olamaz, Oedipus cenderesinden geçmek zorunda olan "Ego"dan, kollektif bir öznellik çıkamaz..

    Bütün bunlar şunu gösterir; devrimci bir teorinin şavaş açması gereken şey özellikle günümüzde "Ego"dur..

    Kapitalizmin en derin dokusal düzeyde südur ettiği kaynak nedir? Kapitalizm okyanusunu besleyen ırmakların pınarı nerdedir? Bunun tek cevabı var: Ego, Oedipus öznesi..

    Standart itaatkar Oedipus öznesi, ya da Descartes öznesi yıkılmadan bir özgürleşme teorisi serpilemez..Kapitalizme karşı Ego'yu hedef almayan bir mücadele sivrisineklerle mücadele etmeye başlar..Oysa kapitalizmin bataklığı Ego'dur, Oedipus öznesidir..

    Şimdi soru şu; senin burda tanımladığın anlamıyla şiir, bireyler arasında özgürleştirici bir iletişimi mi besler, yoksa burjuva bireyinin karanlık kıtasını daha da kesif bir sis içine mi sokar?

    Şiir, bir özgürleşme projesi için bir saatli bombadır..Zamanlama iyi yapılmazsa elde patlar..Çünkü şiir Ego'yu besler, büyütür.."Büyük Şair-i Azam" kültünü yerleştirir..

    "Büyük adamlarla" özgür bir toplum kurulamaz..Ancak Dionysos'un Bakkalarının kollektif esrikliği ile kurulur..

    Son bir nokta da bizdeki duruma yönelik düşeyim;

    Şiir batı dünyasında felsefe, bilim, resim, heykel, mitoloji ve teoloji vs ile bir etkileşim içindedir..Bizdeki gibi felsefesi, sanatı, kamusallaşmış teolojisi ve bir mitolojisi olmayan bir coğrafyada, şiirin batıdaki gibi ne kadar kişisel olsa kullandığı dilin toplumsal bir etkisi olmaz..Batılı büyük bir şairin kullandığı imgeler ne kadar soyut olursa olsun kollektif zihinlerde bir çağrışım yaratır..Çünkü paylaşılan bütün bileşenleriyle komple derin bir kültür vardır..Şiir buraya yerleşir..Baudelaire, Rimbaud'ya, Blake'e en ağır felsefi metinlerde bile sıklıkla referans yapılması bu yüzdendir

    Ama herhangi bir başka yaratıcılık alanına eklemlenebilme şansı olmayan soyut/imgesel şiir, her şarlatanın kolayca adapte olabileceği bir egzantriklik olmanın ötesine geçemez..Kollektif İmgeleri olmayan bir toplumda imgesel şiir nasıl yazılır ki?

  • erdem

    Allah Aşkına;
    Dekart, Kant, Hegel ve Marx'la birlikte Freud ve Lacan'ı da dahil edersek, sevgili M.Müfettişoğlu'nun da yukarıdaki yazısında dile getirdiği, ciltler dolusu kitaplara sığdırılan şu kadim özne ve nesne tartışmalarını bir şair Arthur Rimbaud'un "bir cümleyle enfes bir şekilde özetlediği" "BEN BAŞKASIDIR ve "KENDİNİ KEMAN ZANNEDEN ODUNA YAZIK"la noktalamak istiyorum. Senin Zizekle ve/veya Lacan referansıyla verdiğin bir salak tarifin var. "Kendini kendisiyle özdeş zannedenlere verilen sıfat". Anadolu da benzer bir deyişle dile getiriliyor "kerameti kendinden menkul zat-ı muhterem " olarak. Bu kadar ayrıntıya niye giriyorum. Marksist estetik/eleştri bakış açısından her tartışmanın başlatıldığı nokta işte tam burasıdır. Hep aynı ilacın yazıldığı reçete ve her derde deva bir ilaç gibi kullanılan metodolojik yöntem. Şiirle diyalektiğin ve toplumsal gelişimin yasalarının ne ilişkisi var kardeşim diyorsun? Pardon unuttum. Ben başkası isem ve kendim olmadığıma da göre - toplumsal bir bilincin tarihsel bir ürünü olan bilincimdeki yanılsamalar nedeniyle, benim her yaratıcı edimim tarihsel olgulara ve aktüel nesneliğin duvarına çarpmazsa ise bu bakış açısından hertürlü eleştiriye tabi tutulabilirim. Elinizde diyalektik mantığın silahı varsa korkmayınız her şeyi eleştirebilirsiniz. Ama burası yeri değil. Başka alanlar var.
    Üzülerek söylüyorum ki, bir şiirin nasıl olması gerektiği konusunda bir teori bulunmamaktadır. Sen bile sezgiyle yaklaşarak ifade ediyorsun “Yani tamam kabul ediyorum salt araçsal aklın sağın kavramlarıyla ulaşılamaycak bir alan, ancak imgesel dille bir nebze nüfuz edilebilecek bir alan var..Şiir bunun bir yöntemi olabilir”

    Tersinden ve satır aralarındaki ayrıntılarında bu eleştirileri okuduğumuzda da sinik bir şekilde bir teori oluşturma çabalarını görüyoruz. Hangi ölçütlere göre? ben başkası olmadığıma göre- tarihin toplumsal gerçekçi şiirler yazmalıyım, yabancılaşmadan kurtulmanın yolu, daha üstün bir bilince sahip olarak fetişi aşmak v.s.vs.- çünkü felsefi ve bilimsel olarak bu ispatlamıştır. Akıl bunu emrediyor, tarihin yasaları bunu dayatıyor.
    Konuştuğumuz şiirin kendisidir, kendi varoluşudur, şairin öznesi/ideolojisi değil. Kategorik apriori kurgu ve mutlakları olmayan bir alandayız. Bu noktada diyalektik işlemez. Nesnenin aşılarak, daha estetik bir düzlemde daha farklı ve yüce imge ve simgeyle oluşturulan bir gerçeklikle yeniden kurgulanmasının gerektiği konusundaki bunca iddiaya hiç gerek yok. Şiir kendini işte bu iddialardan kurtararak saflaşmak durumundadır. Hertürlü önyargıyı yıkarak aşma eğiliminde olmalıdır. Buna kutsallık deyin, biz saflık arayışı diyoruz. Kalpten yapılan işlerin de olduğunu hatırlatıyorum.
    Şiirin iyi mi ya da kötü mü olduğuna karar vereceğimiz araç diyalektik mantığın dayatmaları değil, Gide’nin değimiyle saçma sapan da olsa şiirin verdiği “haz” duygusudur. Kimisi estergon kalesi şiirini okur, kimisi Can Yücelin EĞER’ini. Dönemsellik itibarile güncelliğini yitireceğinden Estergon kalesi daha okunacaktır, aacaba şair bunu yazmakla hatamı etmiştir? Gerisi boş laftır. Baki kalan haz duygusudur.

  • erdem

    Şairi de ve şiiri rahat bırakın. Şiir alanındaysanız yanılırız. Sadece iyi veya kötü şiir vardır. İyi yada kötü yazılmış bir şiirin en masum tarafı kalpten gelen içtenliğindir. Puşt bir şair yoktur. Hepsi bu; öyle atomla, protonla, imgeyle, simgeyle, şemayla, bilinçle, bilinçdışı süreçlerle, özneyle, nesneyle, ideolojiyle, mantıkla, diyalektikle, fetişle, yabancılaşma kavram ve terimleriyle çözümlenecek bir konu değildir bu. Sadece kalp işidir diyebiliyorum. Siz ne derseniz deyiniz.





  • onder
    avatar

    Yanlış mı anladım diye birkaç kere okudum ama kesin bir sonuca varmak için yeterince çözümleme bulamadım Erdem; Şiir ve şair eleştirilemez mi diyorsun? Eğer öyleyse şahsen bu fikre katılmam mümkün değil; benim için şiir diğerleri gibi toplumsal bir yaratıdır ve toplumsalın alanında dokunulmazlar, kutsallar yoktur.. Sorması ayıp nerden geliyor bu şiirin yüceliği?

    Yanlış bilmiyorsam 2500 yıl önce Plato'nun kendi "Devlet"inden kovdukları arasında şairler de vardı..Tamam Plato son derece tutucu ve insanlığın sonraki 2500 yıllık düşünsel elişiminde sonu özcü, mutlakiyetçi varan yıkıcı etkileri olan bir filozof; kesinlikle rakip okuldandır ve bildiğim kadarıyla hiç sevmem..Ama felsefenin kurucu babalarındandır ve bir kurucu baba şairi kendi ütopyasından kovuyorsa, en azından biraz sorgulamak lazım bu adamın derdi neydi diye..

    Bildiğim kadarıyla temel gerekçesi, şairin İdea'ların sağın bilgisiyle değil, ortak bir kavram ile kavranması mümkün olmayan imgeler üzerinden "düşünür". Ama bu imgeler kaçınılmaz olarak aşırı bireyseldir hatta şairin bizzat kendisine bile dışsaldır, bilinç dışının rastgele etkileridir..Bunlar üzerinden kollektif bir akıl kurulamaz..Plato'nun gerekçesinin buna benzer şeyler olduğu söylenebilir..

    Felsefenin sonraki gelişimi, özellikle 20.yüzyıl post-yapısalcılığının ve öncesinde tabii Psikanalizinin argümanları ile beslenenleri, bilginin, sağın akıl yürütmenin ulaşamayacağı alanlar olduğunu gösterdi..Hatta sağın olduğu varsayılan kavramların bile sürekli bir yüzer-gezerlik durumu içinde bulunduğu iddia edildi..Kendi adıma bunları bir kazanım olarak görüyorum..Aydınlanmacılığın araçsal akılcılığının insanlık için felaketler doğurduğu görüldü..Keza Lacan'cı Psikanalizm de Simgesel, İmgesel ve Gerçek ayrımıyla dil içinde kapsanamayacak, kavramsallaştırılamayacak bir sert çekirdeğin, yani ünlü Lacan'cı "The Real"in, yani Matrix'in Morpheus'un Neo'ya söylediği ünlü laftaki "Gerçeğin çölüne hoşgeldin"deki türden bir The Real'in olduğunu gösterdi..

    Yani tamam kabul ediyorum salt araçsal aklın sağın kavramlarıyla ulaşılamaycak bir alan, ancak imgesel dille bir nebze nüfuz edilebilecek bir alan var..Şiir bunun bir yöntemi olabilir..

    Benim anlamadığım şu; her şairim diyenin böylesine üstün bir yetenekle donatıldığını niye kabul etmek zorundayız? Puşt bir şair yok demişsin de, kusura bakma ama bir iddiayı inanmış bir kesinlikle ileri sürmek, onu kollektif bir olgu düzeyine çıkarmaz..En büyük Beşiktaş, Cim Bom, Fener demekten daha nesnel bir hale getirmez..Hepimizin bildiği somut örnekler var..

    Mesala benim aklıma Sunay Akın geliyor; bir "şair", bir futbol geyiği ve her ota boka yönelik söyleyeceği olabilen bir megalomanyak ile TV gibi bir kitle iletişim kanalında hangi ulvi -ya da bizim patetik sağın mantığımızın açıklamakta yetersiz kalacağı imgesel- gerekçelerle bir araya gelir..

    Sonra ne bilim İsmet Özel geliyor ki, bırak şiirin imgesel dilini, ortalama sokak diline dayanan bir retoriği kullanmaktan aciz, minimal bir izan sahibi bir insanı bile ürkütecek faşizan hezayanları eveleyip geveleyen birinden daha fazla bir inceliğe sahip izlenimi veremiyor..Sonra ne bilim esen rüzgarların etkisiyle İslamı keşfeden Hilmi Yavuz vs..Bir de Sırplardan bir örnek; Bosna kasabı Karadziç de yetkin bir "şair"miş..

    Şimdi şunu soralım; Baudelaire ya da Rimbaud, ya da Can Yücel, TV'de bir futbol geyiği ile yan yaa tasavvur edilebilir mi? Edebiyat çevrelerinden çok magazin çevrelerinde adları anılabilir mi?

    Ha demek ki, şairlik semavi güçler tarafından bahşedilen bir sıfat değil..

    Yukarıda açıkladığım gibi çözümleyici aklın, katıksız rasyonalizmin etki alanı dışında kalan imgesel bir boyut var..Da bu boyuta geçebilme özelliği ben öyleyim diyen her dangoza sorgulanmadan verilir mi?

    İmgesel alana geçebilmek için kişinin öncelikle kavramsal olanı tüketmiş olması gerekir..Bu aşamadan geçmeden ortaya bir şairim diye çıkıyorsa kişi, ya da imgesel bir akılla düşünüyorum diyorsa daha birinci dakikada, benim aklıma şahsın iç dünyasının zenginliği değil, rasyonel düşünmeye kafası basmadığı için, "herşeyin gideceği" imgenin üçkağıdına kaçtığı gelir..Atış serbest ya, iki kafiye uydur, ucuz bir imge yarat derinlik imajı çıkıversin ortaya..

    Kusura bakma "cilalı imaj çağında" ben takdirimi bu kadar ucuza bırakmam..

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #19 Önder Kurt 05-10-2010 06:37
Murat,

"Son zamanlarda yazdıklarını bir kez daha oku", "beni şaşırtmaya devam ettiğini söylemeliyim" gibi ünlemlerin düşüncelerimi sorgulamaya sevkettiğini düşünüyorsan yanılıyorsun. Emin ol en küçük bir çağrışım yapmıyor. Neyi ima ettiğin hakkında en küçük bir fikir uyandırmıyor. Bunlar analitik bir düşünce dile getirmiyor..Önc eki yazdıklarımla bir çelişki içinde bulunduğumu düşünüyorsan, alıntı yaparsın, linkini verirsin bak şu şu söylediklerin, daha önce dile getirdiğin şu şu fikirlerle bağdaşmıyor dersin, neden bağdaşmadığına yönelik çözümlerini eklersin ha o zaman ben de otururum sorgularım haklı mı acaba diye..Uygulayag eldiğin yöntem mesnetsiz yargılardan öte birşey ifade etmiyor.

Konuya dönecek olursak; aslında ben hiç öyle "yüksek" felsefi meseleler hakkında falan konuşmuyorum; yaygın algılanışı anlamında "politik" bir derdim var; kapitalizm insanlığı yavaş yavaş -belki artık hızla- korkunç bir geleceğe doğru sürüklüyor. "Bana ne 7 milyar insanın derdi beni mi gerdi" diye düşünüp kalan 30-40 yıl her ne kadarsa artık kalan yaşamımı mümkün oduğunca keyifli geçirmeye bakayım diyebilirim ama diyemiyorum..İn sanlığı kurtarma hevesiyle değil, kendi varoluşumu pasif bir organizma varoluşuna indirgemek istemediğimden..

Buna karşın sen hangi konumdan konuşuyorsun..B ilemem tabii ama bana bir edebiyatçı olarak anlaşılması mümkün bir şekilde yaratıcılığın bireysel yönünü korumaya çalışıyorsun gibi geliyor. Zira yaratıcılığın bireysel yönü politik olarak sorgulamaya açılırsa Ego-idealinin meşruluğu da kuşkulu hale gelecektir..Tab ii herkesin bir Ego-ideali olmak zorundadır ve onu mümkün olduğu kadar yüceltmeye çalışır..Dolayı sıyla senin bireysel varoluşunu sorgulamak benim işim değildir..Edebi yat içinde kalındığı sürece beni ilgilendirmez.. Ha kişisel fikrimi soruyorsan, ben edebiyatın insanlığın kurtuluşuna yönelik katkısı konusunda kuşkuluyum..Zir a edebiyat bireysel bir faaliyettir daha doğrusu gittikçe bireysel bir faaliyet haline geitirlimiştir, daha da önemlisi kapitalist pazar ilişkilerine eklemlenmiştir. .Başka şeyler bir yana sadece bu bile benim edebiyata karşı politik/felsefi kaynaklarım itibariyle kuşku duymam için yeterlidir..Ha ama 7 milyar insanın nasıl bir varoluş seçeceği beni ilgilendirmez tabii ki, tek tek her insanın bireysel varoluşu benim kafamı yoracak birşey olamaz..

Benim itirazım, kişiler kendi bireysel varoluşlarını genel politik ilkelerle meşrulaştırmaya kalktığında ortaya çıkar..İşte tam bu nedenle Aslı Erdoğan, Elif Şafak gibilere karşı Özgürlükçü Bir Edebiyat Adına yazıdizimi kaleme aldım..Bu iki tip, son derece bariz egosentrik "üretimlerini" Deleuze ile meşrulaştırmaya çalıştıklarına dair yazıları görünce itirazımı yükselttim..Bir eyci bir varoluşa karşı en yoğun tiksintiye sahip, "çokluk"un düşünürünün kullanılması açık bir gasptır..Müdaha lem bu noktada gündeme gelmiştir..Yoks a Aslı Erdoğan adından birinin egosunu ne kadar büyüttüğü beni ilgilendirmez.. O ana kadar adını duymuş olmaktan öte hakkında bir bilgim yoktu..

Şimdi o yüzden gel kendimize karşı dürüst olalım ve şu özne/ego meselesini hangi bağlamda ele aldığımızı kendimize soralım..Her ikimiz de bu sorgulamayı kendi içinde yapsın..Zira bu meselenin bir toplumsal kurtuluş projesi bağlamında ele alınmasıyla edebi yaratıcılık bağlamında ele alınması çok farklı sonuçlar doğurur..Politi k/felsefi alanda bir kere senin sık sık başvurulmasını talep ettiğin gibi sezgisel/duygus al/imgesel bir "uslamlama"ya yer yoktur..Felsefe sağınlık, sarihlik, mantıki tutarlılık peşindedir..Ha Kant'ın noumenon'u, Hegel kendinde-şey'i, Lacan'ın The Real'i gibi bu tür bir sağınlığa açık olmayan aşkın/transende ntal bir bölge vardır,ama bu görüngüler/feno menler düzeyinde sağınlıktan ödün vermek anlamına gelmez.

İşinde bulunduğumuz post-modern çağ New Age mistifikasyonla r, Zizek'in obscurantism dediği genel akımın çağıdır..Toplum sal meseleleri karartmak, bireysel kendini arayışı yücelterek kollektif kurtuluşu önlemek için sistem tarafından çok iyi kullanılır.

O yüzden lütfen bana imgesel/sezgise l düşünme çağrıları yapma; senin için söylemiyorum ama bu tür çağrılar benim kulağımda egoyu kurtarmak, bireysel kültü yerleştirmek için, sağınlık alanında sıkışınca obscurantisme kaçmak gibi tınlar. Elbetteki doğru dürüst yapıyor olduğum söylenemez ama ben sağın bilginin alanında, rasyonalizm alanında kalmayı tercih ediyorum..Ben jakoben bir Modernist ve Aydınlanma geleneğinin takipçisiyim..P ost-modern New Age obscurantismind en, birey kültünden, şişik egolardan nefret ediyorum; komunist bir toplumun önündeki en büyük engel egemenlerin orduları, polisi, topu tüfeği uçakları değildir ego'nun karanlık kıtasıdır.

Ha bu senin maalesef son derece düz bir şekilde algıladığın aynılığın, özdeşliğin savunusu değildir..Bu yüzden sana hatırlattım en büyük Felsefi kaynağım Deleuze "farklılığın" düşünürüdür diye, önemli kitaplarından birinin başlığı "Fark ve Tekrardır" diye..Deleuze kaynağı yapısalcılık da Saussure'ın Dilbilim'den çıkmıştır, ki dilbilim üzerinde yükseldiği en önemli temel de "fark"tır..Şimd i bunları ben yarım yamalak bilgilerimle anlatmaya kalkarsam bu yorum okuabilir olmaktan çıkar..O yüzden sana ancak bazı kitapları okumanı tavsiye etmekten başka elimden birşey gelmez;

1. Nicholas Thoburn: Deleuze, Marx ve Politika

www.idefix.com/kitap/deleuze-marx-ve-politika-nicholas-thoburn/tanim.asp?sid=I3IUXINIUM4MLEK551ON

Başlığa bakma, bu kitap aynı zamanda Deleuze'ün Minör/Majör Edebiyat bağlamında Kafka'yı okur.

2. Michael Hardt: Deleuze; Felsefede Bir Çıraklık

www.idefix.com/kitap/gilles-deleuze-felsefede-bir-ciraklik-michael-hardt/tanim.asp?sid=K3X9OQ8AHD6DPMGMVBOY

Bu mükemmel kitabın baskısı tükenmiş ama istersen ben sana word dökümanı olarak yollarım.

Hardt bu kitapta Deleuze'ün Nietzche'nin "aktif güç"/"reaktif güç" dinamiğini nasıl ele aldığını anlatır..Bu kitabı ve aşağıdaki linkte yeralan Deleuze'ün "Nietzsche" monografisini okursan umuyorum ki, farklılığı dışlamayan kollektif bir öznelliğin nasıl mümkün olduğunu göreceksin ve böylelikle beni naif bir özdeşlik/aynılı k/türdeşlik suçlmasıyla muhattap olmaktan kurtarırsın.

3. Gilles Deleuze: "Nietzsche"

Deleuze burda Nietzsche'nin güçler dinamiğini mükemmel bir şekilde analiz eder.

4. Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"

www.idefix.com/kitap/tragedyanin-dogusu-friedrich-wilhelm-nietzsche/tanim.asp?sid=C3WV6VVLC00J2MFXPUW2

Bence bu mükemmel ilk kitabı okunmadan Nietzsche'nin sonraki yapıtlarının anlaşılması mümkün değildir..Bu kitapta özellikle düzenin, rollerin sabitliğinin, senin kavramınla türdeşliğin Tanrısı Apollo'ya karşı Nietzsche'nin farkın, esrikliğin, toplu ayinin tanrısı Dionysos'u çıkarmasının arkaplanını, o çok sevdiğin sezgisel/imgese l kavrayışla anlamaya çalışmanı tavsiye ederim..

Bu kitapları okuduktan sonra anlamlı bir tartışma yapılabilir belki..Ama mevcut haliyle söylediklerimi öylesine taban tabana zıt ve naif ikilikler bağlamında -birey/topluum, farklılık/aynıl ık- anlıyorsun ki, bana hayatım boyunca karşı çıktığım fiirleri atfediyorsun..B ütün yazılarım sitede duruyor; sen bunları dile getirmeden çok önce öznenin sabit bir yapı olmadığını, devingen, ilişkisel, dinamik bir yapı olduğunu ben dile getirdim..Emin ol bu konuda yazdıklarımı toplasan 300-400 sayfalık bir kitap ortaya çıkar..

300-400 sayfalık bir kitabı dolduracak uzunlukta ele aldığın, kıyasıya eleştirdiğin, hatta bu uğurda pekçok arkadaşınla kavga edip ilişkileri bitirmene yolaçan bir karşı konum bütün o yazdıklarına karşı tutup sana karşı yöneltilirse sen hissedersin?

Ben bu sitede Descartes'ci kartezyen sabit özneye, eylemlerinin yegane doğrudan faili olarak özne fikrine karşı, sürekli değişen, sabit olmayan Deleuze'cü özne fikrini savundum durdum..

Neyse bitirmeden önce Ego meselesine değineyim;

Ego'yu ben yüksek felsefi anlamda falan kulanmadım..Ego 'nun bir literatür bir de günlük kullanımı diye bir ayrım yoktur..Ego egodur..Ego gramatik olarak basit bir isimdir, bir kavram değil..Günlük kullanımda egoist diyen "siradan" bir vatandaş neyi kastediyorsa, Freud da onu kasediyordur..Y ok literatür ayrı, günlük kullanım ayrı diyorsan buyur farkını açıkla bize..Bir farkı varsa bile ben bu farkın ayrımında olmadan söyledim söyledeiklerimi..

Ego; yani günlük dildeki analmıylaegodan bahsediyorum..E gosit derken kullanılan ego'dan..Tam olarak bu günlük anlamıyla ego komunist adil bir toplumun önündeki en büyük engeldir diyorum..

Komunizm gibi öyle yüksek idealleri geç, Ego bugün herhangi anlamlı dostluklar kurulamamasının da önündeki en büyük engeldir..Ha benim de küçük bir ego'ya sahip olduğum söylenemez..Ama ben azından bunu bir sorunsal olarak ortaya koyuyor ve bedeli kendimi hırpalamak bile olsa saldırı nesnesi olarak kendi egomu da ele alıyorum; onu verili durum, herkeste olan birşey olarak kavramıyorum..Y ani mesele ego'yu, kişiliği yoketme meselesi değil..Yazdıkla rımı böyle yorumlaman, 2 yaşında bir çocuğun "ben ben" diyor olması örneğini vermen hakikaten çok tuhaf..Böyle bariz bir gerçekten bihaber olmam için benim herhalde uzayda yaşıyor olmam gerekirdi..Hayı r mesele Ego'yu yoketmeye çalışmak değil onu bir sorunsal olarak önüne koymaktır..Ego' yu karşına almak kendi kendini karşıya almak anlamına gelir..İşte herhalde hoşa gitmeyen taraf bu..

Son olarak Doğu'lu toplumlarda Ego'nun daha küçük olduğu fikrinden daha az katılacağım pek az şey vardır..Ego büyüklüğü gelişmişliğin, aydınlanmanın değil, cehaletin, bilgisizliğin, embesilliğin bir ürünüdür..Aydın lanan insan hayatın karşısında alçakgönüllü olmak zorunda kalır..Ta Sokrates'in "Birşey biliyorum o da birşey bilmediğimdir" lafından beri böyledir..Ego's u en büyük olan ideal birey kimdir? Bence köylüdür..Refer ans noktası olarak bunu veriyorum..Anca k elbette kültürel olarak az gelişmiş bir toplumun "Aydını" da şişik egolu olacaktır..Topl umsal meseleleri geç, kendi arkadaş ilişkilerimizde tıkanıklığa yolaçan da egodur..

Kendi iş hayatımda beraber çalışmak istemeyeceğim kimlerdir biliyor musun; her türünden 3.dünyalılar..E zilmiş olan bir 3.dünyalı bir iktidar pozisyonunu ele geçirirse ego'su infilak eder..Kendisi olmazsa dünyanın dönmeyeceğini sanır..

Doğu Monark'ı ile Batı Monark'ını karşılaştır..Ha ngisinin egosu daha büyüktür..

Batıda "Kral-Tanrı" oldu mu hiç? Firavunlar Tanrı'nın yeryüzü temsilcisi sayılırdı..Doğu lu despot, Harem'inin kurarken Batılı kral tek bir kadına mahkum olmak zorundaydı..

Ortalama bir türk insanı haftada bir kez banyo yaparken, batılı adamları pis olmakla suçlayabilir..

Dünyanın evrensel birikimine en küçük bir katkı yapmamışken dünyanın en büyük milleti olduğunu falan düşünür..

Doğu-batı bağlamında böyle bir örnek vermen de bence Ego'yu ne kadar yanlış anladığını gösteriyor..Kan ımca Ego, süper-ego'ya karşı çıktıkça değil, boyun eğdikçe şişer..Bir cahille tartışamazsın, en bariz bir gerçeğe bile ikna edemezsin çünkü Ego'su o kadar büyüktür ki, resmi oarak kendisininkinde n daha büyük bir Ego'nun sözünü dinler ancak..Neyse spekülatif bir konu..

Zizek'in Ego-Süper Ego analizleri çok aydınlatıcıdır. .Tavsiy4e ederim..

Daldan dala atlamak olacak ama Walter Benjamin'in bir lafını aktarmadan edemeyeceğim; zira bu laf genel olarak benim edebiyata neden kuşkuyla yaklaştığımı iyi ifade ediyor;

"Tarihte hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık ürünü olmasın"

Bunun şöyle bir versiyonu da ileri sürülebiir;

"Tarihte hiçbir kültür ürünün yoktur ki aynı zamanda bir hırsızlık olmasın".

Her bir "sanat eseri" insanlığın ortak kültürel mirasından birşeyle gaspedilerek verilmiştir.

Misal; yüksek edebiyat ürünü sayılmayacak Stephen King'in eserleri bile çalıntıdır aslında..Amerik an Yerlilerinin folklorunun, mitolojisinin çağdaş hayata uyarlanmasıdır..

Batı'nın en büyük başyapıtlarında bence iki temel ana kaynak vardır; Antik Yunan söylenceleri ve İncil..Peki İncil'in kaynağı nedir? Sümer mitolojisi ile benzerlikleri şaşırtıcı boyutlarda..

Ha bunları söylemek, yaratılan ürünlerin değerinden birşey kaybettirir mi? Elbette hayır..İnsanlığ ın genel yaratıcı faaliyetinin nasıl çalıştığını gösterir..İşte benim kasettiğim de, daha doğrusu hocalarımın kastettiği de herkesin içinde bulunduğu bu metinler-arasın dalık durumudur..Hiçb ir biresel yaratıcılık yoktur, her yaratıcılık kollektif metinlerarasınd alık durumunun kaotik koordinatlari içinde yeralır, ordan beslenir..

Roman Jakobson adlı bir dilbilimci var; onu çalışmaları yüzlerce farklı kültürdeki masalların tümünde nasıl aynı temel izleklerin kullanılmış olduğunu gösterir..
Alıntı:

http://en.wikipedia.org/wiki/Jakobson
Keza Claude Levi-Strauss'un antroploji çalışmları da onca farklı mitolojilerin tümünde geçerli aynı mytheme'ler kullanıldığını gösterir

Alıntı:
http://en.wikipedia.org/wiki/Mytheme
Yani demek istediğim, insanlığın tamamı bir büyük kollektif sanatçıdır..Adı na "büyük sanatçı" denen bir takım hırsızlar onun kadim eserlerini kendine mal eder..

Kafka belki bunun farkındaydı; o yüzden ölmeden önce bütün eserlerinin yakılmasını istedi belki de..Eğer okursan göreceksi Thoburn kitabında Kafka'nın otantik edebiyatın ancak "minör" olabileceğini, "okullarda" (yani kollektif edebiyat okullarında) ya da küçük dergi çevelerinden verilebileceğin i söylediğini aktarır..Sitede yarattığım Kafka grubunda bu alıntıları yaptım..bakabilirsin..

Burda kesiyorum zira çok farklı tellerden çalıyoruz..Şimd ilik aynı frekansta tartışmamız pek mümkün görünmüyor..Ben ne söylersem söyleyeyim ego bariyerini aşamam..Zira bir bilen olarak tescil edilmiş bir özne konumunda konuşmuyorum..D olayısıyla zırvalıyor olma kuşkusunu yenmem mümkün değil..O yüzden düşünürlükleri, akademisyenlikl eri tescil edilmiş kaynaklara yönlendiriyorum ..Bana insanmıyorsan al sana kaynaklar diyorum..

Önerdiğim kitapları okursan benim şimdiye kadar dile getirdiğim fikirlerimi daha doğrusu sadece aktarıcısı olduğum evrensel özgürlükçü fikirleri nasıl yanlış yorumladığını göreceksin..

Aktardığım tüm kitapların -Nietzsche'nink i hariç- hepsi de eğitici tanıtıcı kitaplardır..Ya ni kendileri bir teori ortaya koymaz, rehber kitaplardır sadece..O yüzden okunması çok kolaydır..

Yakındığın kavram karmaşasını aşmanın tek bir yolu vardır; ortak kaynakları takip etmek..Başka türlü sağırlar diyaloğunun ötesine geçilemez..

Bana şahsen onca yazdıklarıma rağmen, bireyciliği/ego 'yu eleştirdiğim zaman toplumcu gerçekçi hamaseti savunuyormuşum ya da özneyi yoketmek istiyormuş gibi algılanmaktan gına geldi..

Deleuze'e, Spinoza'ya, Nietzsche'ye giriş tarzından kitaplar okunmadıkça ortak bir tartışma zemini yakalamak mümkün değil..

Aktardığım kitaplar okunmayacaksa bile en azında 1-2 saatte okunacak Deleuze'ün "Spinoza üzerine 11 Ders" adlı semineri okunsun ki, ben de hamamda karılar nasıl bayılır göstermek zorunda kalan bir ayı olmaktan çıkayım.
Alıntı
 
 
0 #18 Önder Kurt 05-10-2010 06:35
Murat,

"Son zamanlarda yazdıklarını bir kez daha oku", "beni şaşırtmaya devam ettiğini söylemeliyim" gibi ünlemlerin düşüncelerimi sorgulamaya sevkettiğini düşünüyorsan yanılıyorsun. Emin ol en küçük bir çağrışım yapmıyor. Neyi ima ettiğin hakkında en küçük bir fikir uyandırmıyor. Bunlar analitik bir düşünce dile getirmiyor..Önc eki yazdıklarımla bir çelişki içinde bulunduğumu düşünüyorsan, alıntı yaparsın, linkini verirsin bak şu şu söylediklerin, daha önce dile getirdiğin şu şu fikirlerle bağdaşmıyor dersin, neden bağdaşmadığına yönelik çözümlerini eklersin ha o zaman ben de otururum sorgularım haklı mı acaba diye..Uygulayag eldiğin yöntem mesnetsiz yargılardan öte birşey ifade etmiyor.

Konuya dönecek olursak; aslında ben hiç öyle "yüksek" felsefi meseleler hakkında falan konuşmuyorum; yaygın algılanışı anlamında "politik" bir derdim var; kapitalizm insanlığı yavaş yavaş -belki artık hızla- korkunç bir geleceğe doğru sürüklüyor. "Bana ne 7 milyar insanın derdi beni mi gerdi" diye düşünüp kalan 30-40 yıl her ne kadarsa artık kalan yaşamımı mümkün oduğunca keyifli geçirmeye bakayım diyebilirim ama diyemiyorum..İn sanlığı kurtarma hevesiyle değil, kendi varoluşumu pasif bir organizma varoluşuna indirgemek istemediğimden..

Buna karşın sen hangi konumdan konuşuyorsun..B ilemem tabii ama bana bir edebiyatçı olarak anlaşılması mümkün bir şekilde yaratıcılığın bireysel yönünü korumaya çalışıyorsun gibi geliyor. Zira yaratıcılığın bireysel yönü politik olarak sorgulamaya açılırsa Ego-idealinin meşruluğu da kuşkulu hale gelecektir..Tab ii herkesin bir Ego-ideali olmak zorundadır ve onu mümkün olduğu kadar yüceltmeye çalışır..Dolayı sıyla senin bireysel varoluşunu sorgulamak benim işim değildir..Edebi yat içinde kalındığı sürece beni ilgilendirmez.. Ha kişisel fikrimi soruyorsan, ben edebiyatın insanlığın kurtuluşuna yönelik katkısı konusunda kuşkuluyum..Zir a edebiyat bireysel bir faaliyettir daha doğrusu gittikçe bireysel bir faaliyet haline geitirlimiştir, daha da önemlisi kapitalist pazar ilişkilerine eklemlenmiştir. .Başka şeyler bir yana sadece bu bile benim edebiyata karşı politik/felsefi kaynaklarım itibariyle kuşku duymam için yeterlidir..Ha ama 7 milyar insanın nasıl bir varoluş seçeceği beni ilgilendirmez tabii ki, tek tek her insanın bireysel varoluşu benim kafamı yoracak birşey olamaz..

Benim itirazım, kişiler kendi bireysel varoluşlarını genel politik ilkelerle meşrulaştırmaya kalktığında ortaya çıkar..İşte tam bu nedenle Aslı Erdoğan, Elif Şafak gibilere karşı Özgürlükçü Bir Edebiyat Adına yazıdizimi kaleme aldım..Bu iki tip, son derece bariz egosentrik "üretimlerini" Deleuze ile meşrulaştırmaya çalıştıklarına dair yazıları görünce itirazımı yükselttim..Bir eyci bir varoluşa karşı en yoğun tiksintiye sahip, "çokluk"un düşünürünün kullanılması açık bir gasptır..Müdaha lem bu noktada gündeme gelmiştir..Yoks a Aslı Erdoğan adından birinin egosunu ne kadar büyüttüğü beni ilgilendirmez.. O ana kadar adını duymuş olmaktan öte hakkında bir bilgim yoktu..

Şimdi o yüzden gel kendimize karşı dürüst olalım ve şu özne/ego meselesini hangi bağlamda ele aldığımızı kendimize soralım..Her ikimiz de bu sorgulamayı kendi içinde yapsın..Zira bu meselenin bir toplumsal kurtuluş projesi bağlamında ele alınmasıyla edebi yaratıcılık bağlamında ele alınması çok farklı sonuçlar doğurur..Politi k/felsefi alanda bir kere senin sık sık başvurulmasını talep ettiğin gibi sezgisel/duygus al/imgesel bir "uslamlama"ya yer yoktur..Felsefe sağınlık, sarihlik, mantıki tutarlılık peşindedir..Ha Kant'ın noumenon'u, Hegel kendinde-şey'i, Lacan'ın The Real'i gibi bu tür bir sağınlığa açık olmayan aşkın/transende ntal bir bölge vardır,ama bu görüngüler/feno menler düzeyinde sağınlıktan ödün vermek anlamına gelmez.

İşinde bulunduğumuz post-modern çağ New Age mistifikasyonla r, Zizek'in obscurantism dediği genel akımın çağıdır..Toplum sal meseleleri karartmak, bireysel kendini arayışı yücelterek kollektif kurtuluşu önlemek için sistem tarafından çok iyi kullanılır.

O yüzden lütfen bana imgesel/sezgise l düşünme çağrıları yapma; senin için söylemiyorum ama bu tür çağrılar benim kulağımda egoyu kurtarmak, bireysel kültü yerleştirmek için, sağınlık alanında sıkışınca obscurantisme kaçmak gibi tınlar. Elbetteki doğru dürüst yapıyor olduğum söylenemez ama ben sağın bilginin alanında, rasyonalizm alanında kalmayı tercih ediyorum..Ben jakoben bir Modernist ve Aydınlanma geleneğinin takipçisiyim..P ost-modern New Age obscurantismind en, birey kültünden, şişik egolardan nefret ediyorum; komunist bir toplumun önündeki en büyük engel egemenlerin orduları, polisi, topu tüfeği uçakları değildir ego'nun karanlık kıtasıdır.

Ha bu senin maalesef son derece düz bir şekilde algıladığın aynılığın, özdeşliğin savunusu değildir..Bu yüzden sana hatırlattım en büyük Felsefi kaynağım Deleuze "farklılığın" düşünürüdür diye, önemli kitaplarından birinin başlığı "Fark ve Tekrardır" diye..Deleuze kaynağı yapısalcılık da Saussure'ın Dilbilim'den çıkmıştır, ki dilbilim üzerinde yükseldiği en önemli temel de "fark"tır..Şimd i bunları ben yarım yamalak bilgilerimle anlatmaya kalkarsam bu yorum okuabilir olmaktan çıkar..O yüzden sana ancak bazı kitapları okumanı tavsiye etmekten başka elimden birşey gelmez;

1. Nicholas Thoburn: Deleuze, Marx ve Politika

www.idefix.com/kitap/deleuze-marx-ve-politika-nicholas-thoburn/tanim.asp?sid=I3IUXINIUM4MLEK551ON

Başlığa bakma, bu kitap aynı zamanda Deleuze'ün Minör/Majör Edebiyat bağlamında Kafka'yı okur.

2. Michael Hardt: Deleuze; Felsefede Bir Çıraklık

www.idefix.com/kitap/gilles-deleuze-felsefede-bir-ciraklik-michael-hardt/tanim.asp?sid=K3X9OQ8AHD6DPMGMVBOY

Bu mükemmel kitabın baskısı tükenmiş ama istersen ben sana word dökümanı olarak yollarım.

Hardt bu kitapta Deleuze'ün Nietzche'nin "aktif güç"/"reaktif güç" dinamiğini nasıl ele aldığını anlatır..Bu kitabı ve aşağıdaki linkte yeralan Deleuze'ün "Nietzsche" monografisini okursan umuyorum ki, farklılığı dışlamayan kollektif bir öznelliğin nasıl mümkün olduğunu göreceksin ve böylelikle beni naif bir özdeşlik/aynılı k/türdeşlik suçlmasıyla muhattap olmaktan kurtarırsın.

3. Gilles Deleuze: "Nietzsche"

Deleuze burda Nietzsche'nin güçler dinamiğini mükemmel bir şekilde analiz eder.

4. Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"

www.idefix.com/kitap/tragedyanin-dogusu-friedrich-wilhelm-nietzsche/tanim.asp?sid=C3WV6VVLC00J2MFXPUW2

Bence bu mükemmel ilk kitabı okunmadan Nietzsche'nin sonraki yapıtlarının anlaşılması mümkün değildir..Bu kitapta özellikle düzenin, rollerin sabitliğinin, senin kavramınla türdeşliğin Tanrısı Apollo'ya karşı Nietzsche'nin farkın, esrikliğin, toplu ayinin tanrısı Dionysos'u çıkarmasının arkaplanını, o çok sevdiğin sezgisel/imgese l kavrayışla anlamaya çalışmanı tavsiye ederim..

Bu kitapları okuduktan sonra anlamlı bir tartışma yapılabilir belki..Ama mevcut haliyle söylediklerimi öylesine taban tabana zıt ve naif ikilikler bağlamında -birey/topluum, farklılık/aynıl ık- anlıyorsun ki, bana hayatım boyunca karşı çıktığım fiirleri atfediyorsun..B ütün yazılarım sitede duruyor; sen bunları dile getirmeden çok önce öznenin sabit bir yapı olmadığını, devingen, ilişkisel, dinamik bir yapı olduğunu ben dile getirdim..Emin ol bu konuda yazdıklarımı toplasan 300-400 sayfalık bir kitap ortaya çıkar..

300-400 sayfalık bir kitabı dolduracak uzunlukta ele aldığın, kıyasıya eleştirdiğin, hatta bu uğurda pekçok arkadaşınla kavga edip ilişkileri bitirmene yolaçan bir karşı konum bütün o yazdıklarına karşı tutup sana karşı yöneltilirse sen hissedersin?

Ben bu sitede Descartes'ci kartezyen sabit özneye, eylemlerinin yegane doğrudan faili olarak özne fikrine karşı, sürekli değişen, sabit olmayan Deleuze'cü özne fikrini savundum durdum..

Neyse bitirmeden önce Ego meselesine değineyim;

Ego'yu ben yüksek felsefi anlamda falan kulanmadım..Ego 'nun bir literatür bir de günlük kullanımı diye bir ayrım yoktur..Ego egodur..Ego gramatik olarak basit bir isimdir, bir kavram değil..Günlük kullanımda egoist diyen "siradan" bir vatandaş neyi kastediyorsa, Freud da onu kasediyordur..Y ok literatür ayrı, günlük kullanım ayrı diyorsan buyur farkını açıkla bize..Bir farkı varsa bile ben bu farkın ayrımında olmadan söyledim söyledeiklerimi..

Ego; yani günlük dildeki analmıylaegodan bahsediyorum..E gosit derken kullanılan ego'dan..Tam olarak bu günlük anlamıyla ego komunist adil bir toplumun önündeki en büyük engeldir diyorum..

Komunizm gibi öyle yüksek idealleri geç, Ego bugün herhangi anlamlı dostluklar kurulamamasının da önündeki en büyük engeldir..Ha benim de küçük bir ego'ya sahip olduğum söylenemez..Ama ben azından bunu bir sorunsal olarak ortaya koyuyor ve bedeli kendimi hırpalamak bile olsa saldırı nesnesi olarak kendi egomu da ele alıyorum; onu verili durum, herkeste olan birşey olarak kavramıyorum..Y ani mesele ego'yu, kişiliği yoketme meselesi değil..Yazdıkla rımı böyle yorumlaman, 2 yaşında bir çocuğun "ben ben" diyor olması örneğini vermen hakikaten çok tuhaf..Böyle bariz bir gerçekten bihaber olmam için benim herhalde uzayda yaşıyor olmam gerekirdi..Hayı r mesele Ego'yu yoketmeye çalışmak değil onu bir sorunsal olarak önüne koymaktır..Ego' yu karşına almak kendi kendini karşıya almak anlamına gelir..İşte herhalde hoşa gitmeyen taraf bu..

Son olarak Doğu'lu toplumlarda Ego'nun daha küçük olduğu fikrinden daha az katılacağım pek az şey vardır..Ego büyüklüğü gelişmişliğin, aydınlanmanın değil, cehaletin, bilgisizliğin, embesilliğin bir ürünüdür..Aydın lanan insan hayatın karşısında alçakgönüllü olmak zorunda kalır..Ta Sokrates'in "Birşey biliyorum o da birşey bilmediğimdir" lafından beri böyledir..Ego's u en büyük olan ideal birey kimdir? Bence köylüdür..Refer ans noktası olarak bunu veriyorum..Anca k elbette kültürel olarak az gelişmiş bir toplumun "Aydını" da şişik egolu olacaktır..Topl umsal meseleleri geç, kendi arkadaş ilişkilerimizde tıkanıklığa yolaçan da egodur..

Kendi iş hayatımda beraber çalışmak istemeyeceğim kimlerdir biliyor musun; her türünden 3.dünyalılar..E zilmiş olan bir 3.dünyalı bir iktidar pozisyonunu ele geçirirse ego'su infilak eder..Kendisi olmazsa dünyanın dönmeyeceğini sanır..

Doğu Monark'ı ile Batı Monark'ını karşılaştır..Ha ngisinin egosu daha büyüktür..

Batıda "Kral-Tanrı" oldu mu hiç? Firavunlar Tanrı'nın yeryüzü temsilcisi sayılırdı..Doğu lu despot, Harem'inin kurarken Batılı kral tek bir kadına mahkum olmak zorundaydı..

Ortalama bir türk insanı haftada bir kez banyo yaparken, batılı adamları pis olmakla suçlayabilir..

Dünyanın evrensel birikimine en küçük bir katkı yapmamışken dünyanın en büyük milleti olduğunu falan düşünür..

Doğu-batı bağlamında böyle bir örnek vermen de bence Ego'yu ne kadar yanlış anladığını gösteriyor..Kan ımca Ego, süper-ego'ya karşı çıktıkça değil, boyun eğdikçe şişer..Bir cahille tartışamazsın, en bariz bir gerçeğe bile ikna edemezsin çünkü Ego'su o kadar büyüktür ki, resmi oarak kendisininkinde n daha büyük bir Ego'nun sözünü dinler ancak..Neyse spekülatif bir konu..

Zizek'in Ego-Süper Ego analizleri çok aydınlatıcıdır. .Tavsiy4e ederim..

Daldan dala atlamak olacak ama Walter Benjamin'in bir lafını aktarmadan edemeyeceğim; zira bu laf genel olarak benim edebiyata neden kuşkuyla yaklaştığımı iyi ifade ediyor;

"Tarihte hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık ürünü olmasın"

Bunun şöyle bir versiyonu da ileri sürülebiir;

"Tarihte hiçbir kültür ürünün yoktur ki aynı zamanda bir hırsızlık olmasın".

Her bir "sanat eseri" insanlığın ortak kültürel mirasından birşeyle gaspedilerek verilmiştir.

Misal; yüksek edebiyat ürünü sayılmayacak Stephen King'in eserleri bile çalıntıdır aslında..Amerik an Yerlilerinin folklorunun, mitolojisinin çağdaş hayata uyarlanmasıdır..

Batı'nın en büyük başyapıtlarında bence iki temel ana kaynak vardır; Antik Yunan söylenceleri ve İncil..Peki İncil'in kaynağı nedir? Sümer mitolojisi ile benzerlikleri şaşırtıcı boyutlarda..

Ha bunları söylemek, yaratılan ürünlerin değerinden birşey kaybettirir mi? Elbette hayır..İnsanlığ ın genel yaratıcı faaliyetinin nasıl çalıştığını gösterir..İşte benim kasettiğim de, daha doğrusu hocalarımın kastettiği de herkesin içinde bulunduğu bu metinler-arasın dalık durumudur..Hiçb ir biresel yaratıcılık yoktur, her yaratıcılık kollektif metinlerarasınd alık durumunun kaotik koordinatlari içinde yeralır, ordan beslenir..

Roman Jakobson adlı bir dilbilimci var; onu çalışmaları yüzlerce farklı kültürdeki masalların tümünde nasıl aynı temel izleklerin kullanılmış olduğunu gösterir..
Alıntı:

http://en.wikipedia.org/wiki/Jakobson
Keza Claude Levi-Strauss'un antroploji çalışmları da onca farklı mitolojilerin tümünde geçerli aynı mytheme'ler kullanıldığını gösterir

Alıntı:
http://en.wikipedia.org/wiki/Mytheme
Yani demek istediğim, insanlığın tamamı bir büyük kollektif sanatçıdır..Adı na "büyük sanatçı" denen bir takım hırsızlar onun kadim eserlerini kendine mal eder..

Kafka belki bunun farkındaydı; o yüzden ölmeden önce bütün eserlerinin yakılmasını istedi belki de..Eğer okursan göreceksi Thoburn kitabında Kafka'nın otantik edebiyatın ancak "minör" olabileceğini, "okullarda" (yani kollektif edebiyat okullarında) ya da küçük dergi çevelerinden verilebileceğin i söylediğini aktarır..Sitede yarattığım Kafka grubunda bu alıntıları yaptım..bakabilirsin..

Burda kesiyorum zira çok farklı tellerden çalıyoruz..Şimd ilik aynı frekansta tartışmamız pek mümkün görünmüyor..Ben ne söylersem söyleyeyim ego bariyerini aşamam..Zira bir bilen olarak tescil edilmiş bir özne konumunda konuşmuyorum..D olayısıyla zırvalıyor olma kuşkusunu yenmem mümkün değil..O yüzden düşünürlükleri, akademisyenlikl eri tescil edilmiş kaynaklara yönlendiriyorum ..Bana insanmıyorsan al sana kaynaklar diyorum..

Önerdiğim kitapları okursan benim şimdiye kadar dile getirdiğim fikirlerimi daha doğrusu sadece aktarıcısı olduğum evrensel özgürlükçü fikirleri nasıl yanlış yorumladığını göreceksin..

Aktardığım tüm kitapların -Nietzsche'nink i hariç- hepsi de eğitici tanıtıcı kitaplardır..Ya ni kendileri bir teori ortaya koymaz, rehber kitaplardır sadece..O yüzden okunması çok kolaydır..

Yakındığın kavram karmaşasını aşmanın tek bir yolu vardır; ortak kaynakları takip etmek..Başka türlü sağırlar diyaloğunun ötesine geçilemez..

Bana şahsen onca yazdıklarıma rağmen, bireyciliği/ego 'yu eleştirdiğim zaman toplumcu gerçekçi hamaseti savunuyormuşum ya da özneyi yoketmek istiyormuş gibi algılanmaktan gına geldi..

Deleuze'e, Spinoza'ya, Nietzsche'ye giriş tarzından kitaplar okunmadıkça ortak bir tartışma zemini yakalamak mümkün değil..

Aktardığım kitaplar okunmayacaksa bile en azında 1-2 saatte okunacak Deleuze'ün "Spinoza üzerine 11 Ders" adlı semineri okunsun ki, ben de hamamda karılar nasıl bayılır göstermek zorunda kalan bir ayı olmaktan çıkayım.
Alıntı
 
 
0 #17 Önder Kurt 05-10-2010 06:33
Murat,

"Son zamanlarda yazdıklarını bir kez daha oku", "beni şaşırtmaya devam ettiğini söylemeliyim" gibi ünlemlerin düşüncelerimi sorgulamaya sevkettiğini düşünüyorsan yanılıyorsun. Emin ol en küçük bir çağrışım yapmıyor. Neyi ima ettiğin hakkında en küçük bir fikir uyandırmıyor. Bunlar analitik bir düşünce dile getirmiyor..Önc eki yazdıklarımla bir çelişki içinde bulunduğumu düşünüyorsan, alıntı yaparsın, linkini verirsin bak şu şu söylediklerin, daha önce dile getirdiğin şu şu fikirlerle bağdaşmıyor dersin, neden bağdaşmadığına yönelik çözümlerini eklersin ha o zaman ben de otururum sorgularım haklı mı acaba diye..Uygulayag eldiğin yöntem mesnetsiz yargılardan öte birşey ifade etmiyor.

Konuya dönecek olursak; aslında ben hiç öyle "yüksek" felsefi meseleler hakkında falan konuşmuyorum; yaygın algılanışı anlamında "politik" bir derdim var; kapitalizm insanlığı yavaş yavaş -belki artık hızla- korkunç bir geleceğe doğru sürüklüyor. "Bana ne 7 milyar insanın derdi beni mi gerdi" diye düşünüp kalan 30-40 yıl her ne kadarsa artık kalan yaşamımı mümkün oduğunca keyifli geçirmeye bakayım diyebilirim ama diyemiyorum..İn sanlığı kurtarma hevesiyle değil, kendi varoluşumu pasif bir organizma varoluşuna indirgemek istemediğimden..

Buna karşın sen hangi konumdan konuşuyorsun..B ilemem tabii ama bana bir edebiyatçı olarak anlaşılması mümkün bir şekilde yaratıcılığın bireysel yönünü korumaya çalışıyorsun gibi geliyor. Zira yaratıcılığın bireysel yönü politik olarak sorgulamaya açılırsa Ego-idealinin meşruluğu da kuşkulu hale gelecektir..Tab ii herkesin bir Ego-ideali olmak zorundadır ve onu mümkün olduğu kadar yüceltmeye çalışır..Dolayı sıyla senin bireysel varoluşunu sorgulamak benim işim değildir..Edebi yat içinde kalındığı sürece beni ilgilendirmez.. Ha kişisel fikrimi soruyorsan, ben edebiyatın insanlığın kurtuluşuna yönelik katkısı konusunda kuşkuluyum..Zir a edebiyat bireysel bir faaliyettir daha doğrusu gittikçe bireysel bir faaliyet haline geitirlimiştir, daha da önemlisi kapitalist pazar ilişkilerine eklemlenmiştir. .Başka şeyler bir yana sadece bu bile benim edebiyata karşı politik/felsefi kaynaklarım itibariyle kuşku duymam için yeterlidir..Ha ama 7 milyar insanın nasıl bir varoluş seçeceği beni ilgilendirmez tabii ki, tek tek her insanın bireysel varoluşu benim kafamı yoracak birşey olamaz..

Benim itirazım, kişiler kendi bireysel varoluşlarını genel politik ilkelerle meşrulaştırmaya kalktığında ortaya çıkar..İşte tam bu nedenle Aslı Erdoğan, Elif Şafak gibilere karşı Özgürlükçü Bir Edebiyat Adına yazıdizimi kaleme aldım..Bu iki tip, son derece bariz egosentrik "üretimlerini" Deleuze ile meşrulaştırmaya çalıştıklarına dair yazıları görünce itirazımı yükselttim..Bir eyci bir varoluşa karşı en yoğun tiksintiye sahip, "çokluk"un düşünürünün kullanılması açık bir gasptır..Müdaha lem bu noktada gündeme gelmiştir..Yoks a Aslı Erdoğan adından birinin egosunu ne kadar büyüttüğü beni ilgilendirmez.. O ana kadar adını duymuş olmaktan öte hakkında bir bilgim yoktu..

Şimdi o yüzden gel kendimize karşı dürüst olalım ve şu özne/ego meselesini hangi bağlamda ele aldığımızı kendimize soralım..Her ikimiz de bu sorgulamayı kendi içinde yapsın..Zira bu meselenin bir toplumsal kurtuluş projesi bağlamında ele alınmasıyla edebi yaratıcılık bağlamında ele alınması çok farklı sonuçlar doğurur..Politi k/felsefi alanda bir kere senin sık sık başvurulmasını talep ettiğin gibi sezgisel/duygus al/imgesel bir "uslamlama"ya yer yoktur..Felsefe sağınlık, sarihlik, mantıki tutarlılık peşindedir..Ha Kant'ın noumenon'u, Hegel kendinde-şey'i, Lacan'ın The Real'i gibi bu tür bir sağınlığa açık olmayan aşkın/transende ntal bir bölge vardır,ama bu görüngüler/feno menler düzeyinde sağınlıktan ödün vermek anlamına gelmez.

İşinde bulunduğumuz post-modern çağ New Age mistifikasyonla r, Zizek'in obscurantism dediği genel akımın çağıdır..Toplum sal meseleleri karartmak, bireysel kendini arayışı yücelterek kollektif kurtuluşu önlemek için sistem tarafından çok iyi kullanılır.

O yüzden lütfen bana imgesel/sezgise l düşünme çağrıları yapma; senin için söylemiyorum ama bu tür çağrılar benim kulağımda egoyu kurtarmak, bireysel kültü yerleştirmek için, sağınlık alanında sıkışınca obscurantisme kaçmak gibi tınlar. Elbetteki doğru dürüst yapıyor olduğum söylenemez ama ben sağın bilginin alanında, rasyonalizm alanında kalmayı tercih ediyorum..Ben jakoben bir Modernist ve Aydınlanma geleneğinin takipçisiyim..P ost-modern New Age obscurantismind en, birey kültünden, şişik egolardan nefret ediyorum; komunist bir toplumun önündeki en büyük engel egemenlerin orduları, polisi, topu tüfeği uçakları değildir ego'nun karanlık kıtasıdır.

Ha bu senin maalesef son derece düz bir şekilde algıladığın aynılığın, özdeşliğin savunusu değildir..Bu yüzden sana hatırlattım en büyük Felsefi kaynağım Deleuze "farklılığın" düşünürüdür diye, önemli kitaplarından birinin başlığı "Fark ve Tekrardır" diye..Deleuze kaynağı yapısalcılık da Saussure'ın Dilbilim'den çıkmıştır, ki dilbilim üzerinde yükseldiği en önemli temel de "fark"tır..Şimd i bunları ben yarım yamalak bilgilerimle anlatmaya kalkarsam bu yorum okuabilir olmaktan çıkar..O yüzden sana ancak bazı kitapları okumanı tavsiye etmekten başka elimden birşey gelmez;

1. Nicholas Thoburn: Deleuze, Marx ve Politika

www.idefix.com/kitap/deleuze-marx-ve-politika-nicholas-thoburn/tanim.asp?sid=I3IUXINIUM4MLEK551ON

Başlığa bakma, bu kitap aynı zamanda Deleuze'ün Minör/Majör Edebiyat bağlamında Kafka'yı okur.

2. Michael Hardt: Deleuze; Felsefede Bir Çıraklık

www.idefix.com/kitap/gilles-deleuze-felsefede-bir-ciraklik-michael-hardt/tanim.asp?sid=K3X9OQ8AHD6DPMGMVBOY

Bu mükemmel kitabın baskısı tükenmiş ama istersen ben sana word dökümanı olarak yollarım.

Hardt bu kitapta Deleuze'ün Nietzche'nin "aktif güç"/"reaktif güç" dinamiğini nasıl ele aldığını anlatır..Bu kitabı ve aşağıdaki linkte yeralan Deleuze'ün "Nietzsche" monografisini okursan umuyorum ki, farklılığı dışlamayan kollektif bir öznelliğin nasıl mümkün olduğunu göreceksin ve böylelikle beni naif bir özdeşlik/aynılı k/türdeşlik suçlmasıyla muhattap olmaktan kurtarırsın.

3. Gilles Deleuze: "Nietzsche"

Deleuze burda Nietzsche'nin güçler dinamiğini mükemmel bir şekilde analiz eder.

4. Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"

www.idefix.com/kitap/tragedyanin-dogusu-friedrich-wilhelm-nietzsche/tanim.asp?sid=C3WV6VVLC00J2MFXPUW2

Bence bu mükemmel ilk kitabı okunmadan Nietzsche'nin sonraki yapıtlarının anlaşılması mümkün değildir..Bu kitapta özellikle düzenin, rollerin sabitliğinin, senin kavramınla türdeşliğin Tanrısı Apollo'ya karşı Nietzsche'nin farkın, esrikliğin, toplu ayinin tanrısı Dionysos'u çıkarmasının arkaplanını, o çok sevdiğin sezgisel/imgese l kavrayışla anlamaya çalışmanı tavsiye ederim..

Bu kitapları okuduktan sonra anlamlı bir tartışma yapılabilir belki..Ama mevcut haliyle söylediklerimi öylesine taban tabana zıt ve naif ikilikler bağlamında -birey/topluum, farklılık/aynıl ık- anlıyorsun ki, bana hayatım boyunca karşı çıktığım fiirleri atfediyorsun..B ütün yazılarım sitede duruyor; sen bunları dile getirmeden çok önce öznenin sabit bir yapı olmadığını, devingen, ilişkisel, dinamik bir yapı olduğunu ben dile getirdim..Emin ol bu konuda yazdıklarımı toplasan 300-400 sayfalık bir kitap ortaya çıkar..

300-400 sayfalık bir kitabı dolduracak uzunlukta ele aldığın, kıyasıya eleştirdiğin, hatta bu uğurda pekçok arkadaşınla kavga edip ilişkileri bitirmene yolaçan bir karşı konum bütün o yazdıklarına karşı tutup sana karşı yöneltilirse sen hissedersin?

Ben bu sitede Descartes'ci kartezyen sabit özneye, eylemlerinin yegane doğrudan faili olarak özne fikrine karşı, sürekli değişen, sabit olmayan Deleuze'cü özne fikrini savundum durdum..

Neyse bitirmeden önce Ego meselesine değineyim;

Ego'yu ben yüksek felsefi anlamda falan kulanmadım..Ego 'nun bir literatür bir de günlük kullanımı diye bir ayrım yoktur..Ego egodur..Ego gramatik olarak basit bir isimdir, bir kavram değil..Günlük kullanımda egoist diyen "siradan" bir vatandaş neyi kastediyorsa, Freud da onu kasediyordur..Y ok literatür ayrı, günlük kullanım ayrı diyorsan buyur farkını açıkla bize..Bir farkı varsa bile ben bu farkın ayrımında olmadan söyledim söyledeiklerimi..

Ego; yani günlük dildeki analmıylaegodan bahsediyorum..E gosit derken kullanılan ego'dan..Tam olarak bu günlük anlamıyla ego komunist adil bir toplumun önündeki en büyük engeldir diyorum..

Komunizm gibi öyle yüksek idealleri geç, Ego bugün herhangi anlamlı dostluklar kurulamamasının da önündeki en büyük engeldir..Ha benim de küçük bir ego'ya sahip olduğum söylenemez..Ama ben azından bunu bir sorunsal olarak ortaya koyuyor ve bedeli kendimi hırpalamak bile olsa saldırı nesnesi olarak kendi egomu da ele alıyorum; onu verili durum, herkeste olan birşey olarak kavramıyorum..Y ani mesele ego'yu, kişiliği yoketme meselesi değil..Yazdıkla rımı böyle yorumlaman, 2 yaşında bir çocuğun "ben ben" diyor olması örneğini vermen hakikaten çok tuhaf..Böyle bariz bir gerçekten bihaber olmam için benim herhalde uzayda yaşıyor olmam gerekirdi..Hayı r mesele Ego'yu yoketmeye çalışmak değil onu bir sorunsal olarak önüne koymaktır..Ego' yu karşına almak kendi kendini karşıya almak anlamına gelir..İşte herhalde hoşa gitmeyen taraf bu..

Son olarak Doğu'lu toplumlarda Ego'nun daha küçük olduğu fikrinden daha az katılacağım pek az şey vardır..Ego büyüklüğü gelişmişliğin, aydınlanmanın değil, cehaletin, bilgisizliğin, embesilliğin bir ürünüdür..Aydın lanan insan hayatın karşısında alçakgönüllü olmak zorunda kalır..Ta Sokrates'in "Birşey biliyorum o da birşey bilmediğimdir" lafından beri böyledir..Ego's u en büyük olan ideal birey kimdir? Bence köylüdür..Refer ans noktası olarak bunu veriyorum..Anca k elbette kültürel olarak az gelişmiş bir toplumun "Aydını" da şişik egolu olacaktır..Topl umsal meseleleri geç, kendi arkadaş ilişkilerimizde tıkanıklığa yolaçan da egodur..

Kendi iş hayatımda beraber çalışmak istemeyeceğim kimlerdir biliyor musun; her türünden 3.dünyalılar..E zilmiş olan bir 3.dünyalı bir iktidar pozisyonunu ele geçirirse ego'su infilak eder..Kendisi olmazsa dünyanın dönmeyeceğini sanır..

Doğu Monark'ı ile Batı Monark'ını karşılaştır..Ha ngisinin egosu daha büyüktür..

Batıda "Kral-Tanrı" oldu mu hiç? Firavunlar Tanrı'nın yeryüzü temsilcisi sayılırdı..Doğu lu despot, Harem'inin kurarken Batılı kral tek bir kadına mahkum olmak zorundaydı..

Ortalama bir türk insanı haftada bir kez banyo yaparken, batılı adamları pis olmakla suçlayabilir..

Dünyanın evrensel birikimine en küçük bir katkı yapmamışken dünyanın en büyük milleti olduğunu falan düşünür..

Doğu-batı bağlamında böyle bir örnek vermen de bence Ego'yu ne kadar yanlış anladığını gösteriyor..Kan ımca Ego, süper-ego'ya karşı çıktıkça değil, boyun eğdikçe şişer..Bir cahille tartışamazsın, en bariz bir gerçeğe bile ikna edemezsin çünkü Ego'su o kadar büyüktür ki, resmi oarak kendisininkinde n daha büyük bir Ego'nun sözünü dinler ancak..Neyse spekülatif bir konu..

Zizek'in Ego-Süper Ego analizleri çok aydınlatıcıdır. .Tavsiy4e ederim..

Daldan dala atlamak olacak ama Walter Benjamin'in bir lafını aktarmadan edemeyeceğim; zira bu laf genel olarak benim edebiyata neden kuşkuyla yaklaştığımı iyi ifade ediyor;

"Tarihte hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık ürünü olmasın"

Bunun şöyle bir versiyonu da ileri sürülebiir;

"Tarihte hiçbir kültür ürünün yoktur ki aynı zamanda bir hırsızlık olmasın".

Her bir "sanat eseri" insanlığın ortak kültürel mirasından birşeyle gaspedilerek verilmiştir.

Misal; yüksek edebiyat ürünü sayılmayacak Stephen King'in eserleri bile çalıntıdır aslında..Amerik an Yerlilerinin folklorunun, mitolojisinin çağdaş hayata uyarlanmasıdır..

Batı'nın en büyük başyapıtlarında bence iki temel ana kaynak vardır; Antik Yunan söylenceleri ve İncil..Peki İncil'in kaynağı nedir? Sümer mitolojisi ile benzerlikleri şaşırtıcı boyutlarda..

Ha bunları söylemek, yaratılan ürünlerin değerinden birşey kaybettirir mi? Elbette hayır..İnsanlığ ın genel yaratıcı faaliyetinin nasıl çalıştığını gösterir..İşte benim kasettiğim de, daha doğrusu hocalarımın kastettiği de herkesin içinde bulunduğu bu metinler-arasın dalık durumudur..Hiçb ir biresel yaratıcılık yoktur, her yaratıcılık kollektif metinlerarasınd alık durumunun kaotik koordinatlari içinde yeralır, ordan beslenir..

Roman Jakobson adlı bir dilbilimci var; onu çalışmaları yüzlerce farklı kültürdeki masalların tümünde nasıl aynı temel izleklerin kullanılmış olduğunu gösterir..
Alıntı:

http://en.wikipedia.org/wiki/Jakobson
Keza Claude Levi-Strauss'un antroploji çalışmları da onca farklı mitolojilerin tümünde geçerli aynı mytheme'ler kullanıldığını gösterir

Alıntı:
http://en.wikipedia.org/wiki/Mytheme
Yani demek istediğim, insanlığın tamamı bir büyük kollektif sanatçıdır..Adı na "büyük sanatçı" denen bir takım hırsızlar onun kadim eserlerini kendine mal eder..

Kafka belki bunun farkındaydı; o yüzden ölmeden önce bütün eserlerinin yakılmasını istedi belki de..Eğer okursan göreceksi Thoburn kitabında Kafka'nın otantik edebiyatın ancak "minör" olabileceğini, "okullarda" (yani kollektif edebiyat okullarında) ya da küçük dergi çevelerinden verilebileceğin i söylediğini aktarır..Sitede yarattığım Kafka grubunda bu alıntıları yaptım..bakabilirsin..

Burda kesiyorum zira çok farklı tellerden çalıyoruz..Şimd ilik aynı frekansta tartışmamız pek mümkün görünmüyor..Ben ne söylersem söyleyeyim ego bariyerini aşamam..Zira bir bilen olarak tescil edilmiş bir özne konumunda konuşmuyorum..D olayısıyla zırvalıyor olma kuşkusunu yenmem mümkün değil..O yüzden düşünürlükleri, akademisyenlikl eri tescil edilmiş kaynaklara yönlendiriyorum ..Bana insanmıyorsan al sana kaynaklar diyorum..

Önerdiğim kitapları okursan benim şimdiye kadar dile getirdiğim fikirlerimi daha doğrusu sadece aktarıcısı olduğum evrensel özgürlükçü fikirleri nasıl yanlış yorumladığını göreceksin..

Aktardığım tüm kitapların -Nietzsche'nink i hariç- hepsi de eğitici tanıtıcı kitaplardır..Ya ni kendileri bir teori ortaya koymaz, rehber kitaplardır sadece..O yüzden okunması çok kolaydır..

Yakındığın kavram karmaşasını aşmanın tek bir yolu vardır; ortak kaynakları takip etmek..Başka türlü sağırlar diyaloğunun ötesine geçilemez..

Bana şahsen onca yazdıklarıma rağmen, bireyciliği/ego 'yu eleştirdiğim zaman toplumcu gerçekçi hamaseti savunuyormuşum ya da özneyi yoketmek istiyormuş gibi algılanmaktan gına geldi..

Deleuze'e, Spinoza'ya, Nietzsche'ye giriş tarzından kitaplar okunmadıkça ortak bir tartışma zemini yakalamak mümkün değil..

Aktardığım kitaplar okunmayacaksa bile en azında 1-2 saatte okunacak Deleuze'ün "Spinoza üzerine 11 Ders" adlı semineri okunsun ki, ben de hamamda karılar nasıl bayılır göstermek zorunda kalan bir ayı olmaktan çıkayım.
Alıntı
 
 
0 #16 Önder Kurt 05-10-2010 06:30
Murat,

"Son zamanlarda yazdıklarını bir kez daha oku", "beni şaşırtmaya devam ettiğini söylemeliyim" gibi ünlemlerin düşüncelerimi sorgulamaya sevkettiğini düşünüyorsan yanılıyorsun. Emin ol en küçük bir çağrışım yapmıyor. Neyi ima ettiğin hakkında en küçük bir fikir uyandırmıyor. Bunlar analitik bir düşünce dile getirmiyor..Önc eki yazdıklarımla bir çelişki içinde bulunduğumu düşünüyorsan, alıntı yaparsın, linkini verirsin bak şu şu söylediklerin, daha önce dile getirdiğin şu şu fikirlerle bağdaşmıyor dersin, neden bağdaşmadığına yönelik çözümlerini eklersin ha o zaman ben de otururum sorgularım haklı mı acaba diye..Uygulayag eldiğin yöntem mesnetsiz yargılardan öte birşey ifade etmiyor.

Konuya dönecek olursak; aslında ben hiç öyle "yüksek" felsefi meseleler hakkında falan konuşmuyorum; yaygın algılanışı anlamında "politik" bir derdim var; kapitalizm insanlığı yavaş yavaş -belki artık hızla- korkunç bir geleceğe doğru sürüklüyor. "Bana ne 7 milyar insanın derdi beni mi gerdi" diye düşünüp kalan 30-40 yıl her ne kadarsa artık kalan yaşamımı mümkün oduğunca keyifli geçirmeye bakayım diyebilirim ama diyemiyorum..İn sanlığı kurtarma hevesiyle değil, kendi varoluşumu pasif bir organizma varoluşuna indirgemek istemediğimden..

Buna karşın sen hangi konumdan konuşuyorsun..B ilemem tabii ama bana bir edebiyatçı olarak anlaşılması mümkün bir şekilde yaratıcılığın bireysel yönünü korumaya çalışıyorsun gibi geliyor. Zira yaratıcılığın bireysel yönü politik olarak sorgulamaya açılırsa Ego-idealinin meşruluğu da kuşkulu hale gelecektir..Tab ii herkesin bir Ego-ideali olmak zorundadır ve onu mümkün olduğu kadar yüceltmeye çalışır..Dolayı sıyla senin bireysel varoluşunu sorgulamak benim işim değildir..Edebi yat içinde kalındığı sürece beni ilgilendirmez.. Ha kişisel fikrimi soruyorsan, ben edebiyatın insanlığın kurtuluşuna yönelik katkısı konusunda kuşkuluyum..Zir a edebiyat bireysel bir faaliyettir daha doğrusu gittikçe bireysel bir faaliyet haline geitirlimiştir, daha da önemlisi kapitalist pazar ilişkilerine eklemlenmiştir. .Başka şeyler bir yana sadece bu bile benim edebiyata karşı politik/felsefi kaynaklarım itibariyle kuşku duymam için yeterlidir..Ha ama 7 milyar insanın nasıl bir varoluş seçeceği beni ilgilendirmez tabii ki, tek tek her insanın bireysel varoluşu benim kafamı yoracak birşey olamaz..

Benim itirazım, kişiler kendi bireysel varoluşlarını genel politik ilkelerle meşrulaştırmaya kalktığında ortaya çıkar..İşte tam bu nedenle Aslı Erdoğan, Elif Şafak gibilere karşı Özgürlükçü Bir Edebiyat Adına yazıdizimi kaleme aldım..Bu iki tip, son derece bariz egosentrik "üretimlerini" Deleuze ile meşrulaştırmaya çalıştıklarına dair yazıları görünce itirazımı yükselttim..Bir eyci bir varoluşa karşı en yoğun tiksintiye sahip, "çokluk"un düşünürünün kullanılması açık bir gasptır..Müdaha lem bu noktada gündeme gelmiştir..Yoks a Aslı Erdoğan adından birinin egosunu ne kadar büyüttüğü beni ilgilendirmez.. O ana kadar adını duymuş olmaktan öte hakkında bir bilgim yoktu..

Şimdi o yüzden gel kendimize karşı dürüst olalım ve şu özne/ego meselesini hangi bağlamda ele aldığımızı kendimize soralım..Her ikimiz de bu sorgulamayı kendi içinde yapsın..Zira bu meselenin bir toplumsal kurtuluş projesi bağlamında ele alınmasıyla edebi yaratıcılık bağlamında ele alınması çok farklı sonuçlar doğurur..Politi k/felsefi alanda bir kere senin sık sık başvurulmasını talep ettiğin gibi sezgisel/duygus al/imgesel bir "uslamlama"ya yer yoktur..Felsefe sağınlık, sarihlik, mantıki tutarlılık peşindedir..Ha Kant'ın noumenon'u, Hegel kendinde-şey'i, Lacan'ın The Real'i gibi bu tür bir sağınlığa açık olmayan aşkın/transende ntal bir bölge vardır,ama bu görüngüler/feno menler düzeyinde sağınlıktan ödün vermek anlamına gelmez.

İşinde bulunduğumuz post-modern çağ New Age mistifikasyonla r, Zizek'in obscurantism dediği genel akımın çağıdır..Toplum sal meseleleri karartmak, bireysel kendini arayışı yücelterek kollektif kurtuluşu önlemek için sistem tarafından çok iyi kullanılır.

O yüzden lütfen bana imgesel/sezgise l düşünme çağrıları yapma; senin için söylemiyorum ama bu tür çağrılar benim kulağımda egoyu kurtarmak, bireysel kültü yerleştirmek için, sağınlık alanında sıkışınca obscurantisme kaçmak gibi tınlar. Elbetteki doğru dürüst yapıyor olduğum söylenemez ama ben sağın bilginin alanında, rasyonalizm alanında kalmayı tercih ediyorum..Ben jakoben bir Modernist ve Aydınlanma geleneğinin takipçisiyim..P ost-modern New Age obscurantismind en, birey kültünden, şişik egolardan nefret ediyorum; komunist bir toplumun önündeki en büyük engel egemenlerin orduları, polisi, topu tüfeği uçakları değildir ego'nun karanlık kıtasıdır.

Ha bu senin maalesef son derece düz bir şekilde algıladığın aynılığın, özdeşliğin savunusu değildir..Bu yüzden sana hatırlattım en büyük Felsefi kaynağım Deleuze "farklılığın" düşünürüdür diye, önemli kitaplarından birinin başlığı "Fark ve Tekrardır" diye..Deleuze kaynağı yapısalcılık da Saussure'ın Dilbilim'den çıkmıştır, ki dilbilim üzerinde yükseldiği en önemli temel de "fark"tır..Şimd i bunları ben yarım yamalak bilgilerimle anlatmaya kalkarsam bu yorum okuabilir olmaktan çıkar..O yüzden sana ancak bazı kitapları okumanı tavsiye etmekten başka elimden birşey gelmez;

1. Nicholas Thoburn: Deleuze, Marx ve Politika

www.idefix.com/kitap/deleuze-marx-ve-politika-nicholas-thoburn/tanim.asp?sid=I3IUXINIUM4MLEK551ON

Başlığa bakma, bu kitap aynı zamanda Deleuze'ün Minör/Majör Edebiyat bağlamında Kafka'yı okur.

2. Michael Hardt: Deleuze; Felsefede Bir Çıraklık

www.idefix.com/kitap/gilles-deleuze-felsefede-bir-ciraklik-michael-hardt/tanim.asp?sid=K3X9OQ8AHD6DPMGMVBOY

Bu mükemmel kitabın baskısı tükenmiş ama istersen ben sana word dökümanı olarak yollarım.

Hardt bu kitapta Deleuze'ün Nietzche'nin "aktif güç"/"reaktif güç" dinamiğini nasıl ele aldığını anlatır..Bu kitabı ve aşağıdaki linkte yeralan Deleuze'ün "Nietzsche" monografisini okursan umuyorum ki, farklılığı dışlamayan kollektif bir öznelliğin nasıl mümkün olduğunu göreceksin ve böylelikle beni naif bir özdeşlik/aynılı k/türdeşlik suçlmasıyla muhattap olmaktan kurtarırsın.

3. Gilles Deleuze: "Nietzsche"

Deleuze burda Nietzsche'nin güçler dinamiğini mükemmel bir şekilde analiz eder.

4. Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"

www.idefix.com/kitap/tragedyanin-dogusu-friedrich-wilhelm-nietzsche/tanim.asp?sid=C3WV6VVLC00J2MFXPUW2

Bence bu mükemmel ilk kitabı okunmadan Nietzsche'nin sonraki yapıtlarının anlaşılması mümkün değildir..Bu kitapta özellikle düzenin, rollerin sabitliğinin, senin kavramınla türdeşliğin Tanrısı Apollo'ya karşı Nietzsche'nin farkın, esrikliğin, toplu ayinin tanrısı Dionysos'u çıkarmasının arkaplanını, o çok sevdiğin sezgisel/imgese l kavrayışla anlamaya çalışmanı tavsiye ederim..

Bu kitapları okuduktan sonra anlamlı bir tartışma yapılabilir belki..Ama mevcut haliyle söylediklerimi öylesine taban tabana zıt ve naif ikilikler bağlamında -birey/topluum, farklılık/aynıl ık- anlıyorsun ki, bana hayatım boyunca karşı çıktığım fiirleri atfediyorsun..B ütün yazılarım sitede duruyor; sen bunları dile getirmeden çok önce öznenin sabit bir yapı olmadığını, devingen, ilişkisel, dinamik bir yapı olduğunu ben dile getirdim..Emin ol bu konuda yazdıklarımı toplasan 300-400 sayfalık bir kitap ortaya çıkar..

300-400 sayfalık bir kitabı dolduracak uzunlukta ele aldığın, kıyasıya eleştirdiğin, hatta bu uğurda pekçok arkadaşınla kavga edip ilişkileri bitirmene yolaçan bir karşı konum bütün o yazdıklarına karşı tutup sana karşı yöneltilirse sen hissedersin?

Ben bu sitede Descartes'ci kartezyen sabit özneye, eylemlerinin yegane doğrudan faili olarak özne fikrine karşı, sürekli değişen, sabit olmayan Deleuze'cü özne fikrini savundum durdum..

Neyse bitirmeden önce Ego meselesine değineyim;

Ego'yu ben yüksek felsefi anlamda falan kulanmadım..Ego 'nun bir literatür bir de günlük kullanımı diye bir ayrım yoktur..Ego egodur..Ego gramatik olarak basit bir isimdir, bir kavram değil..Günlük kullanımda egoist diyen "siradan" bir vatandaş neyi kastediyorsa, Freud da onu kasediyordur..Y ok literatür ayrı, günlük kullanım ayrı diyorsan buyur farkını açıkla bize..Bir farkı varsa bile ben bu farkın ayrımında olmadan söyledim söyledeiklerimi..

Ego; yani günlük dildeki analmıylaegodan bahsediyorum..E gosit derken kullanılan ego'dan..Tam olarak bu günlük anlamıyla ego komunist adil bir toplumun önündeki en büyük engeldir diyorum..

Komunizm gibi öyle yüksek idealleri geç, Ego bugün herhangi anlamlı dostluklar kurulamamasının da önündeki en büyük engeldir..Ha benim de küçük bir ego'ya sahip olduğum söylenemez..Ama ben azından bunu bir sorunsal olarak ortaya koyuyor ve bedeli kendimi hırpalamak bile olsa saldırı nesnesi olarak kendi egomu da ele alıyorum; onu verili durum, herkeste olan birşey olarak kavramıyorum..Y ani mesele ego'yu, kişiliği yoketme meselesi değil..Yazdıkla rımı böyle yorumlaman, 2 yaşında bir çocuğun "ben ben" diyor olması örneğini vermen hakikaten çok tuhaf..Böyle bariz bir gerçekten bihaber olmam için benim herhalde uzayda yaşıyor olmam gerekirdi..Hayı r mesele Ego'yu yoketmeye çalışmak değil onu bir sorunsal olarak önüne koymaktır..Ego' yu karşına almak kendi kendini karşıya almak anlamına gelir..İşte herhalde hoşa gitmeyen taraf bu..

Son olarak Doğu'lu toplumlarda Ego'nun daha küçük olduğu fikrinden daha az katılacağım pek az şey vardır..Ego büyüklüğü gelişmişliğin, aydınlanmanın değil, cehaletin, bilgisizliğin, embesilliğin bir ürünüdür..Aydın lanan insan hayatın karşısında alçakgönüllü olmak zorunda kalır..Ta Sokrates'in "Birşey biliyorum o da birşey bilmediğimdir" lafından beri böyledir..Ego's u en büyük olan ideal birey kimdir? Bence köylüdür..Refer ans noktası olarak bunu veriyorum..Anca k elbette kültürel olarak az gelişmiş bir toplumun "Aydını" da şişik egolu olacaktır..Topl umsal meseleleri geç, kendi arkadaş ilişkilerimizde tıkanıklığa yolaçan da egodur..

Kendi iş hayatımda beraber çalışmak istemeyeceğim kimlerdir biliyor musun; her türünden 3.dünyalılar..E zilmiş olan bir 3.dünyalı bir iktidar pozisyonunu ele geçirirse ego'su infilak eder..Kendisi olmazsa dünyanın dönmeyeceğini sanır..

Doğu Monark'ı ile Batı Monark'ını karşılaştır..Ha ngisinin egosu daha büyüktür..

Batıda "Kral-Tanrı" oldu mu hiç? Firavunlar Tanrı'nın yeryüzü temsilcisi sayılırdı..Doğu lu despot, Harem'inin kurarken Batılı kral tek bir kadına mahkum olmak zorundaydı..

Ortalama bir türk insanı haftada bir kez banyo yaparken, batılı adamları pis olmakla suçlayabilir..

Dünyanın evrensel birikimine en küçük bir katkı yapmamışken dünyanın en büyük milleti olduğunu falan düşünür..

Doğu-batı bağlamında böyle bir örnek vermen de bence Ego'yu ne kadar yanlış anladığını gösteriyor..Kan ımca Ego, süper-ego'ya karşı çıktıkça değil, boyun eğdikçe şişer..Bir cahille tartışamazsın, en bariz bir gerçeğe bile ikna edemezsin çünkü Ego'su o kadar büyüktür ki, resmi oarak kendisininkinde n daha büyük bir Ego'nun sözünü dinler ancak..Neyse spekülatif bir konu..

Zizek'in Ego-Süper Ego analizleri çok aydınlatıcıdır. .Tavsiy4e ederim..

Daldan dala atlamak olacak ama Walter Benjamin'in bir lafını aktarmadan edemeyeceğim; zira bu laf genel olarak benim edebiyata neden kuşkuyla yaklaştığımı iyi ifade ediyor;

"Tarihte hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık ürünü olmasın"

Bunun şöyle bir versiyonu da ileri sürülebiir;

"Tarihte hiçbir kültür ürünün yoktur ki aynı zamanda bir hırsızlık olmasın".

Her bir "sanat eseri" insanlığın ortak kültürel mirasından birşeyle gaspedilerek verilmiştir.

Misal; yüksek edebiyat ürünü sayılmayacak Stephen King'in eserleri bile çalıntıdır aslında..Amerik an Yerlilerinin folklorunun, mitolojisinin çağdaş hayata uyarlanmasıdır..

Batı'nın en büyük başyapıtlarında bence iki temel ana kaynak vardır; Antik Yunan söylenceleri ve İncil..Peki İncil'in kaynağı nedir? Sümer mitolojisi ile benzerlikleri şaşırtıcı boyutlarda..

Ha bunları söylemek, yaratılan ürünlerin değerinden birşey kaybettirir mi? Elbette hayır..İnsanlığ ın genel yaratıcı faaliyetinin nasıl çalıştığını gösterir..İşte benim kasettiğim de, daha doğrusu hocalarımın kastettiği de herkesin içinde bulunduğu bu metinler-arasın dalık durumudur..Hiçb ir biresel yaratıcılık yoktur, her yaratıcılık kollektif metinlerarasınd alık durumunun kaotik koordinatlari içinde yeralır, ordan beslenir..

Roman Jakobson adlı bir dilbilimci var; onu çalışmaları yüzlerce farklı kültürdeki masalların tümünde nasıl aynı temel izleklerin kullanılmış olduğunu gösterir..
Alıntı:

http://en.wikipedia.org/wiki/Jakobson
Keza Claude Levi-Strauss'un antroploji çalışmları da onca farklı mitolojilerin tümünde geçerli aynı mytheme'ler kullanıldığını gösterir

Alıntı:
http://en.wikipedia.org/wiki/Mytheme
Yani demek istediğim, insanlığın tamamı bir büyük kollektif sanatçıdır..Adı na "büyük sanatçı" denen bir takım hırsızlar onun kadim eserlerini kendine mal eder..

Kafka belki bunun farkındaydı; o yüzden ölmeden önce bütün eserlerinin yakılmasını istedi belki de..Eğer okursan göreceksi Thoburn kitabında Kafka'nın otantik edebiyatın ancak "minör" olabileceğini, "okullarda" (yani kollektif edebiyat okullarında) ya da küçük dergi çevelerinden verilebileceğin i söylediğini aktarır..Sitede yarattığım Kafka grubunda bu alıntıları yaptım..bakabilirsin..

Burda kesiyorum zira çok farklı tellerden çalıyoruz..Şimd ilik aynı frekansta tartışmamız pek mümkün görünmüyor..Ben ne söylersem söyleyeyim ego bariyerini aşamam..Zira bir bilen olarak tescil edilmiş bir özne konumunda konuşmuyorum..D olayısıyla zırvalıyor olma kuşkusunu yenmem mümkün değil..O yüzden düşünürlükleri, akademisyenlikl eri tescil edilmiş kaynaklara yönlendiriyorum ..Bana insanmıyorsan al sana kaynaklar diyorum..

Önerdiğim kitapları okursan benim şimdiye kadar dile getirdiğim fikirlerimi daha doğrusu sadece aktarıcısı olduğum evrensel özgürlükçü fikirleri nasıl yanlış yorumladığını göreceksin..

Aktardığım tüm kitapların -Nietzsche'nink i hariç- hepsi de eğitici tanıtıcı kitaplardır..Ya ni kendileri bir teori ortaya koymaz, rehber kitaplardır sadece..O yüzden okunması çok kolaydır..

Yakındığın kavram karmaşasını aşmanın tek bir yolu vardır; ortak kaynakları takip etmek..Başka türlü sağırlar diyaloğunun ötesine geçilemez..

Bana şahsen onca yazdıklarıma rağmen, bireyciliği/ego 'yu eleştirdiğim zaman toplumcu gerçekçi hamaseti savunuyormuşum ya da özneyi yoketmek istiyormuş gibi algılanmaktan gına geldi..

Deleuze'e, Spinoza'ya, Nietzsche'ye giriş tarzından kitaplar okunmadıkça ortak bir tartışma zemini yakalamak mümkün değil..

Aktardığım kitaplar okunmayacaksa bile en azında 1-2 saatte okunacak Deleuze'ün "Spinoza üzerine 11 Ders" adlı semineri okunsun ki, ben de hamamda karılar nasıl bayılır göstermek zorunda kalan bir ayı olmaktan çıkayım.
Alıntı
 
 
0 #15 Murat Müfettişoğlu 04-10-2010 17:50
Önder, özellikle son zamanlarda yazdıklarını bir kez daha oku.
Kısaca beni şaşırtmaya devam ettiğini söylemeliyim. Takip ettiğim ve faydalandığım yanların ve bakış açıların var ama pek çok konuda kendine haksızlık yapacak düzeyde yorumlar yapıyorsun, dediğim gibi, beni de şaşırtmaya devam ediyorsun. Doğrusun veya yanlışsın demek istemiyorum çünkü pek çok şeye kuşkuyla bakmayı sürdürüyorum ama bazen bodoslama gidip estetik detayları da vulgar biçimde silip süpürüyorsun. mesai sonu, yorgunum, kendine iyi bak. Murat.
Alıntı
 
 
0 #14 Önder Kurt 04-10-2010 16:59
Murat,

Gece vardiyasındaydı m, sabahladım..O yüzden yorumunu yüzde yüz konsantrasyonla okuyamadım; ancak birşey çok barizdi, minimal bir dikkat bile yeterliydi; birşeyleri yanlış anlamışsın hem de olabilecek en radikal biçimiyle..

Nedendir bilmem beni artık karikatürleşmiş ,sekter, ortodoks bir marxist gibi algılıyorsun..T araf'giller çıkmadan ve yobaz severlik geçer akçe haline gelmeden önce ortodoks marxistler benim en çok antipati duyduğum gruptu.."Sağols unlar" bu tipler sayesinde, sol içi demirbaş nefret nesnesi Aydınlıkçıları can yoldaşı gibi hissetmeye başladım..Doğu Perinçek'i hiç bu kadar sevmemiştim..On u bile yaptırdılar..

İşte geçmişi böyle olan beni tutup, farklılıkları yadsıyan, solculuğu naif bir eşitlik olarak algılayan biri durumunda indirgemişssin. .Hani Çin usulü "marxism" en ideal kapitalizme dönüşmeden önce, eşitlik adı altında orduda bile rütbeler takılmazmış, hani ÇKP liderleri bile tektip giyinirmiş ya o hesap..Ya da Kızıl Kmerler tektip köylüden her farklı olan herkesi, araba kullanmasını bilenleri bile öldürmüş ya, adeta bu denli indirgemeci bir "eşitlik"..Bak bunları nelerin hilafına dile getirişsin bir hatırlatayım;

Pekçok kez yakın durduğum felsefi çizginin yani yaşam felsefesi geleneğinin en büyük esin kayağı Nietzsche'dir..

Bilmiyorum insanlık tarihinde bireysel özgünlüğüne Nietzsche kadar paranoyakça düşkün başka biri var mıdır? Ama yanlış anlaşılmasın, Nietzsche tek başına ele alındığında yenilebilir bir meyve değildir..

İki; bu sitede pekçok kez Lacan'ın çok sevdiğim embesil tanımını alıntıladım;

"Embesil kendi kendisiyle özdeş olduğunu sanandır" Ne anlama gelir bu laf? İstersen biraz düşün..

Üç;

En büyük hocam Deleuze'dür..De leuze'ün en önemli kitaplarından birinin adı nedir biliyor musun? Difference and Repetition/ Fark ve Tekrar..Ki burdaki tekrar Nietsche'nin ünlü "Bengi döngü"ündeki tekrardan çok esin almıştır..Sözko nusu tekrar/döngü genel tahayyülün kavramasının çok zor olduğu -benim de hala kavrayamadığım- farkın tekrarıdır..Par adoks gibi değil mi? Fark nasıl tekrar eder? Tekrar eden şey aynı olan, özdeş olan değil midir?

Nietsche-Deleuze-Negri çizgisinin diğer devrimci okullardan farkını tek bir karşıtlıkla özetle deseler, hanı bunu mevcut akademisyenler arasında bir anket olarak sunsalar, emin ol yüzde 80 falan değil, yüzde yüz "fark ve özdeşlik" karşıtlığı öne çıkar..

Fark, genel olarak post-yapısalcı felsefenin, özel olarak Deleuze'ün felsefesinin bir numaralı kavramıdır..

Ama fark nasıl fark? Bu çok derin bir mesele..Haliyle bir gece vardiyasının ardından üzerinde herzaman olduğu gibi doğruluğu tartışılır spekülasyonlard a bulunmam çok zor..umarım uygun bir zamanda yazabilirim..
Alıntı
 
 
0 #13 Murat Müfettişoğlu 04-10-2010 13:26
Önder, “ego” yu sığ/avam/argo karşılığıyla kullanmıştım. Bu tür tartışma platformlarında her kavramın literatür anlamını dikkate almak en doğrusuymuş. Ancak, senin de egoyu avam bağlamda kullandığını düşündüm. Zira özne/öznellik gibi felsefi bağlamda son derece güçlü kavramlar, aynı şekilde psikanalizin son derece başat kavramlarından biri egonun ‘egoist’ ve ‘egosantrik’ türevleri üzerinden olumsuzlanabili r ancak… Özne kavramını “takipçisi” olduğun felsefi ekol/damar bağlamında önemsemezsin veya yok sayarsın bunu anlarım; ideolojik kapsamda yok edilmesi gerektiğini söylersin, bunu da anlarım ama katılmam. Felsefeci olmadığımdan benim algıladığım ve tanımlamaya çalıştığım kavram özne/öznellik değildir, başka bir şeydir. Belki. Kaldı ki, altını çizdiğim nokta; öznenin ve öznelliğin değişimidir, devingenliğidir , dinamizmidir. “Kardeşim sen de ne dediğini biraz bil” dersen, evet o zaman söylerim: Murat olarak ‘ben’, özne ve öznellikten; bunların değişiminden bahsediyorum. Tam karşılığı olmasa da, Bergson’ un vurguladığı ‘ego’ dan, yani sezilen zamanın karşılığı olan ‘öğe’ den söz ediyorum. Descartes’ e ve Kant’ a kadar gider bu kavrama/algı, hatta Marx’ ın, Nietzche’ nin ve Sartre’ ın da izlerini görebilirsin. Sonuçta güncel yaşamın ve kolektif bilincin içinde ama ondan kopuk olmayan bilincimi “tekil” manada anlamlandırma ve “masifliğini” koruma çabasıdır. Doğrusu senin de farklı bir çaba içinde olduğunu sanmıyorum. Bugün bulunduğun coğrafyayı ve geldiğin zihinsel seviyeyi salt aklına borçluysan diyeceğin bir şey yok; en fazla iyi düşün derim... Benim kavrayışıma göre özne ile ego arasında elbette bir ilişki var ancak birbirini bütüncül anlamda var eden yüzde yüz dolulukta ontolojik bir ilişki değil bu, dolayısıyla grift anlamlara ve yapısal kesitlere açık bir problematik. Bu konuda ‘zihnim yeterince sarih’ diyorsan, kutlarım. Benim kuşkularım ve sorgulamalarım sürüyor. Ancak, şayet –özellikle değişimlerine ve devingenlikleri ne dikkat çektiğim halde- özneyi ve öznelliği bireycilikle, daha doğrusu bireysellikle bir tuttuğum anlaşılıyorsa, ya ifademde ya da karşı algılamada hata olduğu sonucunu çıkarırım… Kısacası, derdim psikanalizin kilit kavramlarından birini yok saymak değildi, bunu denemem bile. Senin böyle bir şeye ihtimal vermense –doğal olarak- birbirimize hala yabancı oluşumuzun göstergesi: baksana, temel kavramlar üzerinde bile kavram kargaşası yaşıyoruz. Benzer bir durumu gene doğal olarak şiir konusunda Erdem’ le yaşadın. Genel kanım; tartıştığımız spesifik konudan ziyade birbirimizin en geniş haliyle fikir ve yargı tabanlarını algılamada sorun yaşamamız, belirtmeden geçmeyeyim. Demem o ki, bana sorduğun soruların yanıtını biliyorsun veya kendin de veriyorsun aslında, ama bundan da önemlisi yukarıda söz ettiğim konsensüs probleminden ötürü beni yanlış anlıyorsun. Belki ben kendimi anlatamıyorum. Belki daha çok yazışmalı, tartışmalıyız. Her neyse.

Dikkat çektiğim iki kavram var: “özne” ve “öznellik” ya da nesnenin karşıtı olan ve düşünen “anlık varlık” ve “anlık hal”. Anlıktan kastım sezilen zamana bağlılık, o zamanın karşılığı ve fonksiyonu olma hali. Bir dakika önce böyleydim şimdi böyleyim demek değildir bu ve fakat bu da mümkündür… Ego benliktir; kişiliğin kurucu üç bileşkesinden belki de en önemlisidir ama tek bileşkesi değildir ve belirgin ruh durumlarının birbirini izlemesinden doğar. Öznelliğe göre biraz daha kemiksi bir şey olduğunu söylersem hata yapmış olmam herhalde. Bilinçaltıyla(i d) süper egonun arasında belli belirsiz bir “çizgi/tabaka”d ır. Sıfır-çizgi-tab aka skalası, ait olunan sosyo-kültürel yapı tarafından -önemli ölçüde- belirlenir. Doğu toplumlarında ego neredeyse yok gibidir; sabah komşunla karşılaştığında mutlu mu mutsuz mu, kaygılı mı kederli mi anlayamazsın çünkü duygu donesi vermez; süper egonun “dayattığı” biçimde fani ve değersiz biri, totaliter/merke ziyetçi bir toplumsal yapıdaysa bir nefer(her Türk asker doğar) gibi, onu türdeşlerinden ayıracak herhangi bir davranış biçimi sergilemez, ayıptır, yasaktır, gayrı ahlakidir vs. Ha bunun ideal (karşılığı) hali liberal burjuva toplumunda mıdır? Elbette hayır, orada da şişirilmiş egolar üzerinden dolayımlı bir kontrol altında tutma söz konusudur, bildiğin üzere… Egonun çizgisel olduğu veya hiç “olmadığı” kültürlerde ve toplumlarda kişiliğin karşılığı neredeyse bütün bir süper egodur; yani tabi olduğu sosyo-kültürel ve siyasal yapının salt moral değerleri tarafından doldurulmuş kişilik katmanı. Bilinçaltı(id) olmadığı anlamına mı gelir bu durum? Sanmam, neticede ‘insan’ dan söz ettiğimizden, kısacık tarihinde yaşadıkları belli bir bilinçaltının oluşması için yeterlidir; bu kök, atalarından gelen kolektif bilinçaltının üzerine oturur veya onunla harmanlanır(!) Buna rağmen ego, bir zar gibi süper egoyla bilinçaltının arasında var olmasını bilir. Bilmek zorundadır. İnsan dediğimiz düşünen varlık, bedeninin detay hatları açısından türdeşlerinden farklı olduğu gibi, duyularıyla da “6. ay da” ayrılmaya başladığının ipuçlarını verir, 2 yaşına geldiğinde -istediğin kadar reddet- evin ortasında ben ben diye dolaşmaya başlayan “acaip” bir ‘varlık’ olup çıkar. bastırabilene aşk olsun. Kaldı ki, bu kötü bir şey değildir, çünkü ben ben diyen o minik insanoğlu aynı zamanda biz biz deme potansiyeli de taşımaktadır. Çok basit bir mantığı var: Doğuştan itibaren sahip olduğu ve gittikçe gelişen duyular, ona, türdeşleri arasında farklı bir birey olduğunu söylerken, doğa ve yaşam karşısında ne kadar güçsüz olduğunu da söyler. Bu güçsüzlüğünü hissetmemesinin yöntemleri ona içkindir; ayrı gayrı yaşayamayacağın ı bilir. Dahası, kendi özgürlüğünün ve özlük haklarının güvencesinin türdeşleriyle tam bir dayanışma içinde ve çoğunluğun kolektif rızasıyla tek bir ortak paydada buluşmaları olduğunu da bilir, yaşamı hep birlikte bu zeminde üretmeleri gerektiğini de. (Ör: ilkel toplumlar) Bu kendiliğinden gerçeği bir takım ‘reel politik’ anlayışlar ve ideolojiler bozar. Sistem kültürü, söz konusu gerçeğin her an keşfedileceği korkusuyla ben’ lerin suni biçimde şişirilerek birbirlerinden ayrılmalarını, rekabet ortamı hariç birbirlerini önemsememelerin i sağlar. Bu hamlenin tersi, ben’ in yadsınması değil; aklın ve vicdanın ben üzerinden kullanılmasını “öğretmek” ve biz gerçeğiyle buluşmayı sağlamaktır. Egoyu yok ettiğinde yerine -şu an için- koyacağın tek bir şey var: normlar, kurallar, kıstaslar. Ama şu an için. Bu noktadan itibaren rasyonel algı alanımın dışına çıkıyorum. Lütfen samimi bir itiraf kabul et. Ancak zihnimi zorlamaya devam ediyorum…

Propaganda araçlarının neredeyse tamamına sahip baskın popüler burjuva toplumunda filizlenmekte olan bio-politik varlık ego üzerinden kuruluyorsa -ki öyle görünüyor- önünde tek seçenek var demektir: gene aynı egoyu kullanarak bio-politik varlığın ‘ussal’ anti-tezini yaratmak ve ‘İmparatorluğun kalbine her anda ve her mekanda bıçak saplamak’. Kuşkusuz farklı bir örgütlenme mekanını ve tekniklerini gerektiren bir yöntemden söz etmek lazım. Ya da bildik tarihsel yöntemleri izlemek; kurtuluş ideolojisini eklektik ve ajitatif biçimde fertlere monte etmenin çabasını sürdürmek (eskiye nazaran çok daha derinlikli entelektüel kavrayış ve ideolojik çözümlemeler yapmak koşuluyla…)

Bilinçaltı(id), ben(ego), üstben(süperego ): Bu üçlü bütünlüğe sahip her insanoğlunun kendi dışsalından aynı oranda etkilendiklerin i iddia edemeyeceğimiz gibi, içsel topografyaların ın da motomot aynı olduğunu söyleyemeyiz. Aynı kültürden etkilenmiş, o kültürü içselleştirmiş, aynı reflekslere ve davranış biçimlerine sahip olsalar da onları birbirlerinden ayıran psişik nüanslara sahiptirler. Nüanstan söz edebiliyorsak, esasta ve pratikte ayrı varlıklardan(öz nelerden) söz edebiliriz demektir. Bireyleri tektipleştirebi lirsin ama bu müdahale süperego boyutunda kalır(şimdilik) . Yani, ontolojik bir gerçeğe yapılmış suni bir müdahaledir. O toplumu oluşturan bireylerden “özerk” etik tavır bekleme artık. Benim muhalefetimin başladığı nokta burasıdır. Süperegonun kurucu nosyonları yasalar ve kurallardır, hangi tavır konulacaksa aradığını orada “bulabilirsin”. En tehlikelisi de nedir biliyor musun? Vicdan ve arzu itkilerinin ve pratiklerinin prosedürü de orada yazılmış veya hiç söz edilmemiş olabilir, kutsal kitaplarda olduğu gibi. En doğrusu bireylerin nüanslarını özgürce yaşamalarının zeminin sunmak, ancak onları nüanslarıyla birlikte bir toplum(istersen çokluk de) olarak var eden ortak argümanı içselleştirmele rini sağlamaktır. Yani bireysel varoluş ve bireysel özgürlükle, kitlesel varoluş ve kitlesel özgürlük arasındaki tarihsel ontolojik bağı. Benim inancıma göre ‘emek’ hala geçer ortak paydadır.

Egosu “zayıf” Doğulu komşuya dönelim. Sabah karşılaştığımız da ne yapar? Gülümser veya ifadesiz biçimde kalıp selamlaşma sözcüğünü telaffuz eder. Batıya doğru gelindiğinde egonun zar halinden çizgi haline geçtiğini, giderek kalınlaştığını görürüz. Liberal/kapital ist burjuva kültürlerinde ego en kalın en kemiksi halini alır ve bilinçaltıyla süper egonun arasında kesin bir denge vazifesi görür, bilinçaltı aynı bilinmez derinliğini korurken süperego “incelir”. Bütün anlattıklarım bir modellemeden ibaret, fazlasını yapacak birikimim yok. Ancak sapla samanı karıştırmamak için başka seçenek de “yok.” Kaldı ki, ısrarla tekrar ediyorum: bu kavramlar çerçevesinde vurgu yaptığım bilinen/temel olgu öznelliğin değişimi, dolayısıyla öznenin devingenliğidir (kantarın topunu biraz kaçırdığımda öznenin müphemliği de diyebilirim ancak düşünen, hisseden, etkilenen ve fikir beyan eden; düşündüğü, hissettiği, etkilendiği ve fikir beyan ettiği anda türdeşlerinden -bir an için bile olsa- ayrılan bütün varlıklara haksızlık etmiş olurum. Çünkü müphemlikte ince bir alay ve güvensizlik var.) Yani insani varlığın oluş hali, zaman olgusuyla içiçeliği, zamansal seyri. Kendinde bu devinimi hissedemiyorsan sorun var demektir, benim düşünceme göre -bilinçli bilinçsiz- net bir müdahaleden söz etmek mümkündür. Hele ki, farklı kültürlerde yaşamış(yaşamak ta olan) ve farklı tipolojilerle “kaynaşmış” biri olarak bu devinimi hepimizden çok sen hissetmelisin. Egonun politik/program atik anlamda kullanılışı meselesine bir an için tekrar dönüyorum: ‘Ben’ kavramının köpüksü tarzda kutsanması anlamında kullanmıştım. Egonun kutsanması onun şişirilmesi demek; böylece, egoizmin ve egoist “öznelerden” teşekkül bir kültürün alt yapısını kurmuş olursun. ‘Ben’ i psikanalitik bir olgu/gerçeklik olarak kabul etmemek olmaz, demiştim. Uzun yıllardır depressiyon ilaçları kullanan biri olarak az çok ruhbilim okumuşluğum var. Egonun şiştiğini, şişebileceğini sen de pekâlâ biliyorsun. Kapitalist kültürde sistem açısından bir silah, birey açısından bir savunma mekanizmasıdır; egosu şişiklerin arasında yok olup gitmemek için ipe sapa gelmez yetilerini büyütürsün, en önemlisi bunu genelde bilinçli yapmazsın. Disiplinli ve kesintisiz bir motivasyonla bu çabanı sürdürürsen modern liberal yaşamın birey mitini aklınca yaratırsın, kendinden başkasını da beğenmezsin. İikili ve çoklu ilişkilerdeki pozisyonuna ve çevresindeki türdeşlerine ilişkin gerçeklik algın da değişir. Liberal burjuva iktidarların nihai amacı; egoya programatik/sis tematik müdahaleyle kullandıkları araçları ve araçların varolduğu zeminin meşruluğunu mütemadiyen üretmek, bunu da doğal yaşamın gereği, tek seçenek gibi yutturmak. Politikacılar ego sözcüğünü açıktan neden kullansın ki? 1) Ortalama bir vatandaşın anlaması algılaması zordur bir kere, 2) Bireyin içinde bireye dönük bir silahtır, deşifre olması beraberinde sorgulamayı da getirebilir. En doğrusu bireyin tuttuğu ama kendine dönük olan ego silahının namlusunu okşamasını sağlamaktır. İddiam o silahın düşman nerede ise oraya çevrilebileceği , ve ne yazık ki elimizde başka silah yok… Haklısın genellikle ego özne vesair kavramlar entellektüelin dilindedir, çok da normaldir, çünkü entelektüelin sahası rasyonel ve “irrasyonel” olan bütün yaşam alanıdır. O, bütün zamanların en spekülatif kavramlarını, ezeli ve ebedi olanı da zihnine ve diline alır, almalıdır. Zamansal ve uzamsal boyutta kümülatif bir bilinçten söz ediyorsak hiçbir şeyin dışına çıkma hakkı olmadığı gibi çıkma şansı da yoktur. Sistem politikacıları ve egemen/popüler kültür üreticileri sahip oldukları iletişim kanallarına bir tür inhibütör gibi kattıkları kavramlar ve sembollerle egoyu kutsamayı/kutsa tmayı sürdürürler. Aynı kesintisiz hamleyi zıt bir toplumsal ülkü içinde yapmanın olanaklarını yaratmak lazım… Diyorsun ya star sistemi kültür endüstrisi diye: imajlar, markalar, mitler, idoller vb... Nobel, Gramy, Politzer vs. ödül mekanizmaları da dört ayaklarıyla bu çarkın içindedir… Egoyu kilit bir kavram olarak yok saymadığım için karşılığını üretmek gibi bir sorunsalım da yok açıkçası. Karşı çıktığım nokta; şişmiş/şişirilm iş egolardan söz ederek “özne” ve “öznellik” kavramlarına dönük indirgemeci/yok sayıcı/bütünüyl e olumsuzlayıcı anlayış. Özne öznellik sözcüklerini tırnak içinde kullanmam onların sürekli değişim devinim içinde olmalarından ötürüdür. Mutlak değillerdir, bireyin kendini mitleştirme riski evet vardır ama tersi de mümkündür; farklı öznel varlıklarla ortak bir öznel bilinç oluşturma gerçeğine sonuna kadar açık bir durum sunar…

Özneyi/öznelliğ i, yarattığı nesnenin karşıtı, yaşamın da temel kurucu öğesi olarak kullanırım. Benim –elbette benzeri olmadığını iddia etmediğim- bir öznelliğim var. Kuşkusuz onu belirleyen yaşadığım sosyo-kültürel çevredir, tarihimdir, travmalarımdır, ailemdir, ideolojimdir, gelecek kurgum ve hayallerimdir vb. Kendimi bir varlık olarak algılamaya çalıştığımda (bunun önemsiz bir arzu/itki olmadığını kimse söyleyemez) bundan rahatsızlık duymamam gerekir. Çünkü çok basit çok insani birşey yapıyorum; kendimle ilgili neden-sonuç ilişkileri kuruyorum, reflekslerimi tartıyorum, karşılaştırıyor um, bende olan başkasında olmayanı bilirsem başkasına faydam dokunur, bunu bir üstünlük aracı olarak kullanmam, dolayısıyla egomu tatmin etmenin uğraşına girmem. Girersem etik olmaz, bilirim, yapmam. Bu budalaca tavır yokoluşun farklı bir türüdür. Ve fakat doğanın sonsuz gücü karşısında acz içinde olduğumu bilirim, bilmekten öte bu acziyet duygusu bana içkindir; kimi zaman gene budalaca biçimde egomu tatmin etmenin arayışına da girebilirim. Çünkü eksik bir varlığım, ölümlülükle birlikte mutlaklığını kabul ettiğim tek olgum budur… Kim bilir, Descartes’ ın boşluktaki adam sıfatından kurtulma güdüsüdür bütün çabam. Tartışılabilir. Sen özneyi kapitalizmin ve dinin “güdümlü” varlığı olarak adlandırıyorsun ben Marx’ ın yabancılaşma tezindeki (sadece emeğine yabancılaşmak anlamında değil, kendini gerçekleştireme miş, yaşamının öznesi olamamış ya da sistemin nesnesi olan birey anlamında) varlığın tersi varlık diyorum. Ki benim Marksizm ve sosyalizmle aramdaki epistemolojik ilişki de budur.

Şunun aksinin mutlak doğru olduğunu da kimse iddia edemez: Kendimi aklınca konumlayıp, aklımca pozisyon alıp kümülatif tarihe ve kolektif özneye zihnen ve bedenen ama hepsinden önemlisi etik bir düstur üzerinden nasıl destek verebileceğimin arayışıdır. Benzer motivasyona ve kaygıya sahip öznelerle buluşmam kaçınılmaz ki e-hayalet ortamı bunlardan biridir. Memlekete gittiğimde kullandığım dil ve dışavurum sizlerle kullandığım dil ve dışavurumdan şeklen farklı ancak tematik açıdan üç aşağı beş yukarı örtüşür vaziyette. Demek istediğim bütün bunlar aynı öznel halin itkisiyle gerçekleşiyor. Enteresan olan, egom memlekette tamamen dibe vurmuş oluyor çünkü iyi-kötü öznelliğimin ana pınarı olarak o koşullara ve orada yaşayanlara -muhalefet etsem de- saygıyla yaklaşmak etik bir mesele haline geliyor... Bu çabalarım bireycilikle veya topluma ve toplumsal gerçeğe yabancılaşmayla ilişkilendirili rse aklıma tek şey gelir: katı önyargı veya pratikle ilintili olmayan (yanlış) teorik çıkarımsamalar.

Önder, genel söyleminde özneyi hem kavram hem realite olarak olumsuzluyorsun , bunu anlıyorum, mutlaklaştırıld ığı ve kolektif bilincin üzerinde algılandığı oranda ben de olumsuzluyorum. Ancak, kavramsal manada yok sayıyorsan buna katılmamım mümkünatı yok diyorum. Tekrar ediyorum: egonun doğal veya suni biçimde şişirilmesi mümkündür; egoist, egosantrik, narsist kavramları buradan türer zaten. Şişkin birşey olduğundan, patladığında yıkım kolay yaşanır ve gürültülü olur. Egosu az önce şişik olan ama henüz patlayan salak etrafına bön bön bakar, ne yapacağını bilemez, “sanatçı” intiharları son kişisel showdur… Egonun şişirilmesi öznenin/öznelli ğin şişirilmesi demek değildir. En azından benim anladığım öznellik şişen değil, zaman ve koşullar içinde var olma halinin karşılıklarıdır . Eylem diye bir gerçeklik varsa otomatik olarak özneden ve nesneden söz ederiz. Eylemlerimizin inisiyatifi ve sorumluluğu ne kadar bizdeyse bir özne olarak o oranda aktifizdir demektir. Dolayısıyla egonun altını olumsuz manada çizerek veya suistimale açıklığına vurgu yaparak özneyi/öznelliğ i tahrip etmek veya bütünüyle olumsuzlamak bana pek doğru gelmiyor. Spinoza’ ya, Kant’ a, Nietzche’ ye veya Marx’ a o kitapları yazdıran yetinin tek başına zekaları, salt usları ya da zihinsel kapasiteleri olmadığını, zekayı ve zihni devindiren öznel bir bakışın, kolektif bilinçten beslenen ancak ondan ayrı konsantre öznel bir bilincin de şart olduğunu tahmin ediyorum kabul edersin. Bu kabul, ismini andığım düşünürleri starlaştırmaz, onları sadece saygı duyulacak ve izi sürülecek kişilikler kılar…

Özneler bir araya geliyorlar ve kollektif özneyi oluşturuyorlar. Egemen kültür, sistem, öznelerin bir araya gelmesini ve bulundukları an’ a ve geleceğe dönük ortak bir kaygı ortamı oluşturmalarını “tekelinde” bulundurduğu propaganda araçlarıyla engelliyor, dahası bunu tek tek öznel varlıklara yaptırmanın olanaklarına sahipler. Eskiden dışlarıdan müdehaleyle yapılıyordu şimdi dışarıdan ve içerden yapılıyor, bu konuları iyi biliyorsun. Atomizasyon diyoruz, yabancılaşma diyoruz... Açıkçası ben tarihsel planda çokluğu kollektif özneden farklı bir olgu gibi algılamamakla birlikte, çokluğu oluşturan unsurların bağımsız birer “özne” olamayacak denli eşdeş geçirgen varlıklar olduklarını söyleyemiyorum. Kolektif özne dediğim anda onun dışını veya karşıtını da var etmiş olmakla birlikte, bugün bu ayrımın(heteroj enliğin) hala geçerli olduğunu düşünüyorum. Henüz içselleştiremed iğim bir kavram çokluk. Ama tepeden tırnağa kuşkuyla baktığımı da söyleyemem.

İsmet Özel ve Cem Karaca örneklerinde meseleyi kestirip atmışsın, bana kalırsa bu da vandalist bir tavır. Cem Karaca öldüğünde hangi kafa yapısına sahip olduğu açıkçası beni ilgilendirmiyor . ‘Popüler kişiliklerin ideolojik yaşam serüvenleri’ konulu bir platform olursa düşüncelerimi söylerim, hatta eleştirebilirim . Benim için önemli olan, ‘Kahya Yahya’ dır, ‘Resimdeki Göz Yaşları’ dır.
Alıntı
 
 
0 #12 Önder Kurt 29-09-2010 20:29
Serkan,

Biraz geç oldu ama bu vesileyle siteye hoşgeldin diyelim..Böyle, bence faydalı bir tartışma başlattığın için ayrıca teşekkürler.

Erdem,

Daha ilk yorumumda fazla veri sunmadığını, yazdıklarını o kısalığı içinde hakkını vererek yorumlamanın güç olduğunu belirtmiştim..B en uzun yazmaktan müzdaribim, çok şikayet alıyorum, düzeltmem lazım..Ama kısa yazınca da işte böyle yanlış anlamalar oluyor..

"Şiirin puştu yoktur" türü bir ifade, metnin devamı içinde aksi yönde detaylandırmadı kça farklı yönde yorumlanmaya açık bir saptama değil..Kısa ve yalın, kesin bir iddia gibi duruyor..Bu tür cümleler tehlikeli, özellikle kısa metinlerde tehlikeli..Zira tartışmasız ilginin merkezine oturuveriyor, tepki çekmesi kaçınılmaz oluyor..

Şimdi benim sosyalizmi kavrayışımın genel bir çatısı var; bu çatıda "büyük insanlara", starlara yer yok..Ego'nun ve Sosyalizmin uzlaşmaz iki kutup olduğuna inanırım..Ego yerinden edilmeden herhangi bir kollektif özgürleşme mümkün değildir..Bu konuyu yeterince açıkladığımı sanıyorum, tekrara girmeyeyim..Kıs a tekrarı benim konumumla empati kurabilmen için yaptım..Pozisyo numun doğru olup olmadığı değil şu anda mesele.."Puşt şair yoktur" tanımın benim neden büyük tepkimi çekeceğini, hangi arkaplana oturduğunu hissetmen için yaptım bu kısa hatırlatmayı..S tar sisteminden, Kültür Endüstrisinden nefret ediyorum..Solu kullanarak Kültür endüstrisine kapaklanma, yani sınıf atlama peşinde olanlardan ise duble nefret ediyorum..Zira sola şirin görünmeden kültür endüstrisine kapaklanmak zorduru, çünkü kültür pazarın tüketicisi solculardır. Kardeşlikten, kollektiviteden , sömürüye karşı mücadeleden bahsedip kariyer basamaklarını çıkarlar sonra bir isim yaptıktan sonra "bireysellikler ini" biranda keşfediverirler..

Bugün kültür endüstrisi herhangi bir kapitalist sektör haline gelmiştir..Kapi talist pazar ilişkilerinin bütün özelliklerine sahiptir..Kültü r olması, en iğrenç kapitalist hesaplardan arınmış olduğu anlamına gelmez..Frankfu rt Okulundan beri politik felsefenin gündeminde olan bir konudur..Yeni solun yükselebilmesi için, devrimcilerin en çok karşı durmaları gereken şeylerden biridir kültür endüstrisi ve onu besleyen, ondan beslenen Ego.

Marcel Duchamp, bir anlamda kültür endüstrisinin pisliğini deşifre etmek için, sıradan bir pisuarı alıp "sanat eseri" olarak piyasa sürmüştür..Bugü n o eser avant-garde "sanatın" "başyapıtlarınd an" biri sayılır..Adını hatırlayamadığı m bir italyan sanatçı daha da ileri gitmiştir; sıçtığı bokunu bir kavanoza koyup "Halis Sanatçı Boku" diye sergilemiştir.. İşin daha da garip olanı, kültür endüstrisi kendisine yönelik bu açık saldırıları bile umursamayıp bu tür "çalışmaları" gerçekten sanat eseri olarak pazarlamıştır..

Özgürlükçü Edebiyat dizimde de dile getirdim; şeyleşmiş kültür endüstri çağında herhangi bir derinliği olan, herhangi bir estetik değeri olan bir yaratıcılık içinde olmaya gerek yoktur.."Sanatç ı" diğerleri gibi sistemin koordinatları içinde herhangi bir "özne konumudur", herhangi bir mevkididr..Herh angi bir kalas tarafından doldurulabilir. .Sistem bu duyduğunuz, dinlediğiniz, algıladığınız bir sanat eseridir, kendinizi gönül rahatlığı içinde bir katarsis yaşıyor gibi hissedebilirsin iz" diye tescil ettiyse bir eseri, o artık sanat ürünü haline gelmiştir..En boktan bireysel çağrışımlarını dile getir, bir sanat ürünü olacaktır..

Şimdi şiir sözkonusu olduğunda eserin değerini ölçmek için elimizde olan ne, sistemin bu bir sanat ürünü olarak tescil etmiş olmasından başka?..Önceki yorumumda bahsettiğim, batıda her yaratıcılık alanın içiçe geçmişliği sayesinde şairin bir kaleidoskopa akıp duran renkler gibi kendini bir imgese zincirinin kaosuna mı bıraktığını, yoksa ince ince dokunmuş ve gerçekten birşeylere referansta bulunan kompleks bir kurgu mu oluşturduğunu anlamak mümkündür..Meti n ne kadar soyut olursa olsun yorumlamaya açıktır..

Ama bizde soyut bir şiiri yorumlama, herhangi bir rüyayı yorumlamaktan farkı yoktur..Rüya gibi bireyseldir, yazarın kendisinden başkasına ulaşılır değildir imgeler..Neyse tekrar giriyorum..keseyim..

Murat,

Alıntı:
öznel" süreç meselesini ego gibi sistematik müdahaleyle şişirilmiş taktik politik içi boş bir kavram üzerinden yok saymanın teorisini cepheden zorlamak bana pek gerçekçi gelmiyor doğrusu
Bu cümlenin anlatmak istediği tam olarak nedir? Sistematik müdahale ile şişirmek nedir? Ego Taktik politik kavram ise sistem politikacıların ın Ego'yu ağzından düşürmüyor olması gerekmez miydi? Bu nasıl taktik politik bir kavramdır ki, lehine ya da aleyhine popüler politik alanda kimse kullanmaz, bir avuç entellektüelin gündemindedir sadece..

Bence ya "taktik" ya da "ego" kavrayışında bir sorun var..Zira taktik ile ego'yu nitelemeye kalkarsan bu mantık'ta sıfatta çelişki dedikleri duruma bir öernek teşkil eder; dört köşeli üçgen gibi mesala..

Gelelim cümlenin yargısına; Ego eğer boş bir kavram diyerek, koca bir disiplini kaldırıp bir kenara atıyorsun bir kere..Ego yoksa Psikanaliz hiç yoktur..Ego-İd- Süper Ego koca psikanalist teorini üç temel kavramından biridir..Ego boş bir kavramdır demek koca bir teorik çatıyı yoksaymaktır ki, katıksız bir vandalizmdir..



İki;

Ego bugün sadece Psikanalist teorinin değil, muhalif radikal politik teorinin, yani ideoloji araştırmalarını n taaa göbeğinde yeralır..Bugün yaşayan herhangi bir kalbur üstü Marxist teorisyeni al şu ya da bu şekilde Ego ile uğraştığını görürsün..Bunla rdan en önemlisi tabii ki Zizek, tabii ki Deleuze/Guattar i, tabii ki bir anlamda Ego'ya alternatif kavramları "çokluk" ile Negri ve Hardt..

Ego, bugün kapitalizmin nasıl rıza ürettiği sorunsalının ta merkezinde yeralır..Ego, idealojik hegemonyanın nasıl kurulduğu konusunun temel kalemlerinden biridir..Bugün Ego'nun süreçleri anlaşılmadan kapitalizmin rıza üretmesinin dinamikleri anlaşılamaz. Bugün Ego marxist radikal teorinin etrafında döndüğü temel sorunsaldır..

Ego içi boş bir kavram ise, dolu olan kavrama bir örnek duymak isterim doğrusu..

İsmet özel konusuna gelirsek;

Ben bu konuda sekterim; düşünsel içeriğini falan geç, adam bir kere bir şair gibi konuşma yetisinden bile uzak..İşin kelimeler, kavramlar olacak ama Çemikezek'in Sesi radyosunun Spor spikeri kadar bile bir diksiyona sahip olmayacaksın..B u garip ülkeye özgü bir çelişki galiba..

İkincisi, herhangi bir kişi, olay vs hakkında anlam retrospektif olarak üretilir..Hegel 'in ünlü lafını hatırlayalım;

"Minerva'nın baykuşu alacakaranlıkta uçmaya başlar"

Minerva'nın baykuşu bilgeliği temsil eder; bilgelik olaylar olup bittikten sonra açığa çıkar; anlam geçmişe yönelik olarak son anda üretilir..

Mesala Cem karaca'nın gerçekliği 70'lerde yaptığı "devrimci" şarkılar değildir..Bu şahsiyetin gerçekliği "Beni tekbir sesiyle gömün"dür..Tek bir sesiyle gömülmek isteyen Cem Karaca, 70'lerdeki Cem Karaca'nın o anda kavranması mümkün olmayan gerçekliğini ortaya çıkarır..Ortaya çıkan o gerçek de şahsiyet olarak devrimcilikle bir alakasının olmadığı, solculuğu bir kariyer basamağı olarak kullandığıdır..

İsmet Özel'in hidayete ermeden önce ne üretmiş olduğu bugün ortaya çıkardığı gerçekliğinin ışığında benim için herhangi bir değer taşımamaktadır. .
Alıntı
 
 
0 #11 Murat Müfettişoğlu 29-09-2010 15:49
tekrar selam.

düzeltme: ilk paragrafta yanlışlıkla 'sandığa gitmemin' demişim; 'gitmememin' olacaktı.

şiir hakikaten zor bir 'konudur'

Önder, İsmet Özel' in hidayete ermeden önce yazdığı şiirleri okumanı öneririm. gerçekten iyi bulurum... bu noktadan özne problematiğine de link atılablilir: İsmet Özel' in dönüşümü. dönüşümü yaşayan "öznenin" sembolik karşılığı İsmet' tir. Benim, en azından kronolojik bir çağrışım zinciri yakalayabilmem ve son kertede kapsayıcı tavır alabilmem için bu sembole ihtiyacım var. bu zorunlu gereksinimin de pratik hayatta somut karşılıkları var. görmezden gelemem...
Alıntı
 
 
0 #10 Murat Müfettişoğlu 29-09-2010 14:55
Önce Erdem' e özne konusunda tamamlayıcı bir girizgah:
Özne-nesne tartışması insanlık varolduğu sürece sürecek, tahmin edersin. ben bu kadim kavramın altını çizerken aslında değişkenliğinin altını çizdim ve değişkenliğine müdahale edilmemesi gerektiğini vurguladım. İyi müdehalede iyi siyaset, kötü müdehalede kötü siyaset yapmış oluyorsun. Ancak etik açıdan her ikisi de kötü çünkü (reel/pragmatik ) siyasetin ontolojik özünde bana göre kötülük var. (sandığa gitmemin sebebi bu, ayrı mesele) Aslında müdehale işinin kendisi bile kelli felli açılabilir. Her neyse, dolayısıyla özneyi tırnak içinde kullanmaya özen gösteriyorum. o zaman ne mi oluyor? mutlaklaştırmam ış, sabitlememiş oluyorum, yani onu bir süreç olarak tanımlıyorum. iyi de, söz konusu sürecin beşeri hayat içindeki/karşıs ındaki konumlanışını tanımlayabilmem için sembolik de olsa kavramlaştırmay a ihtiyacım var. Söz konusu kavramın içini günlük hayat pratikleriyle de doldurabilmeliy im. Hayat pratikleri dediğim şeyi ne kadar kendi inisiyatifimle yaparsam o kadar iyi o kadar kendimim. Başkasının pratiğiyle örtüşürse yeme yanında yat. Alsana popüler karşılığı: sinerji. İstersen daha teknik daha genel söyleyeyim: örgütlülük. Sembolik kavrama dönüyorum: ismimizden başka şey değil. Evet bir sembol ama satrançta hamleni yaparken kaleni nasıl parmaklarınla kavrayabiliyors an kavramı da -anlık bile olsa- öyle kavrayabilmelis in. Rakibin hangi taşı kavradığını görebiliyorsa ve oyun bu temaslar ve kollamalar üzerinden kuruluyor ve yürüyorsa, sosyal yaşam(beşeri hayat) da isimlerin sembolize ettiği “öznelerin” algılanılmasınd an, onlara temas edilmesinden ve öznelerin birbirlerini kollamasından kuruluyor. İsmimizi yadsıyacak düzeyde özne ve "öznel" süreç meselesini ego gibi sistematik müdahaleyle şişirilmiş taktik politik içi boş bir kavram üzerinden yok saymanın teorisini cepheden zorlamak bana pek gerçekçi gelmiyor doğrusu. Yani fazla teorik. Öznel müphemliği günlük yaşamda bu denli zorlamanın manası yok. ancak ilkesel olarak öznenin, bulunduğu nesnel koşullar tarafından etkilendiğini ve sürekli değişime açık olduğunu iddia etmek farklı, gerekli: özne yoktur, akıp giden hayat içinde zamanın bir foksiyonu olarak değişmekte/oluş makta olan bir varlığın süreci vardır diyorum, bu kadar açık ve net. toplumsaldan kopuk bir varlık olmadığını bilerek süreç içinde eylemlerini o veya bu motivasyonla belirleyen ve bunun sorumluluğunu alan, bunu da kendi biricik yaşamı için değil, tam tersi, kitlesel özgürlük talebi üzerinden özgürlük nosyonunu zamansal ve uzamsal boyutta hayata yedirmek için yapan varlığın sürecidir.

Şiir tartışmasına gelince; bana kalırsa frekanslarınız farklı. makalenin yazarı serkan engin, sen ve önder yanlış şeyler söylemiyorsunuz aslında, hatta birbirinizi tamamlıyorsunuz . Biriniz genel olarak (derinlikli) anlam ve imge diyor ötekiniz kısaca haz. Şiir eşittir anlam artı imge artı haz. Kulağımı tırmalamadı doğrusu ancak hala eksik birşeyler var gibi... önerme frekanslarınız farklı olduğundan birbirinizi anlamıyor gibisiniz. şiir denemeleri olan ve şiiri de bütün yazınsal uğraşların en tepesine yerleştiren biri olarak(bu noktada önder’ den ayrılıyorum galiba) erdemin ne demek istediğini çok iyi anlıyorum... sevgili önder, en yalın en "kaba" haliyle şiirin tanımlanmasının kolay olmadığı ontolojik bir alan var diyebiliriz. Rafine anlam ve doku derken şiirin kurucu nosyonlarına gönderme yapıyoruz ancak kanımca yeterli değil. Ontolojik alan diyorum çünkü şiiri estetik simgesel/imgese l bir bütünlük/varlık olarak tamamlayan bence o alandır. Çünkü ben iyi şiirde o alanı hissedebildiğim için o şiir bana iyi görünür. Mutlak uhrevi/kutsi bir alan değildir elbette. Neticede yaşamın içinde alt bir alandır ama imge/hayal gücü tarafından korunur. Şiir akılla zihinle oluşturulur ama bu alanı rasyonalize etmeye kalkarsan duvara toslama ihtimalin yüksektir. Zaten rasyonalize edilmesi güç olduğundan şiir deriz. Ha rasyonalize edilebilen şiirler yok mudur var elbette, hem de binlerce. onlar benim için eksik şiirlerdir. şiiri şiir yapan biraz da okuyucusudur... Her iyi şiir, yazılırken ve yazıldıktan sonra, okuyucusunun anlık öznelliğine ve/veya tarihsel birikimine göre form alan, derinleşen, katmerlenen veya büyüyen oranda o alanı bünyesinde taşır. Aslında üzerinde adamakıllı düşünerek yorumlanması gereken bir konu, bana kalırsa alan da eksik gedik bir tanımlama... Önderin şiire bakışı, sağlam/detay/fe lsefik bir teorik düstur üzerinden gerçekleşiyor, doğal olarak bunu pratik düzlemde bazı filozoflar ve şairler üzerinden kanıtlama çabasına giriyor. kaldı ki şiire mesafeli durduğunu kendi de söylüyor. zaten sözünü ettiğim alanı derinden kavrayabilmek için cidden konsantre bir hissiyat ve imgesel algı derinliği(hatta boyutu) gerekiyor. bu herkes de olmayabilir, her zaman olmayabilir veya bu çabaya kasıtlı olarak girme arzusu duyulmayabilir. bu yeti kiminde var kiminde yok. dediğim gibi bende bazen var bazen yok. Anladığım kadarıyla Erdem bunları söylemek istedi ve yılgın/bıkkın bir adamın sesiyle, gidin topunuzu başka yerde oynayın, dedi.
Öndere küçük bir bilgi: Adorno o lafını sonradan geri almıştır.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile