Makaleler Bütün Yazılar Makale Edebiyat Özgürlükçü Bir Edebiyat Üzerine -5 :"Tutunamayanlar"' Kovuldu, Liberal "Göçebeler" Sunuldu
 

Özgürlükçü Bir Edebiyat Üzerine -5 :"Tutunamayanlar"' Kovuldu, Liberal "Göçebeler" Sunuldu Popüler

Makale

Tarihsel açından belli bir önemi olan bir dönemde üniversite okudum; 1986-1992.  Dönemin ilginçliği, 12 Eylül yenilgisinin etkisinin yavaş yavaş atıldığı, eski öğrenci liderlerinin hapisten çıkıp okula dönmelerinin de heyacanıyla Türkiye radikal  solunun, klasik öncülleriyle ve 80 öncesi ruhuyla  beslendiği belki de son bir yükselişinin , yükselişi demeyelim de kıpırdanışının yaşanmasıydı. Öğrenci Derneğinde, bir yığın farklı anlayış hararetli tartışmalar yapar, eylemsiz ya da meydanda yapılan bir basın açıklamasız, forumsuz tek bir gün geçmezdi. Geleneksel hareketlerin devamı olan gruplar kadar, bağımsız, farklı bir perspektifle hareket eden yeni gruplar da oldukça hareketliydi. O dönemde bir yığın öğrenci dergisi de çıkarılmıştır. İlk büyük yenilginin şoku atlatılmadan 91'de çok daha büyük ve kürsel çapta bir yenilgi gelince, olanları biliyoruz. Şimdiki cehennemdeyiz işte!

Gelen Gideni Aratır; "Tutunamayanlar"dan Liberal "Göçebelere" Nasıl Geçildi?

Bugün o dönemi hatırlatmamın sebebi, doğrudan politik sonuçlarından ziyade, kültürel alandaki etkileri üzerine konuşmaktır. O dönemin sol açısından belirleyici özelliği olan biçimsel/romantik "radikalliğin", politik yenilginin ardından şimdi karşı karşıya olduğumuz çok daha vahim ideolojik/kültürel yenilgideki payını ortaya koymaya çalışacağım. Politik yenilgiler konjüktüreldir, ideolojik yenilgiden kurtulmak ise çok daha zordur.

Biçimsel/Romantik/Nostaljik "radikalliğin" herhangi bir konudaki düzleştirici, torbacı zihniyetinin sapla samanı birbirine karıştırarak, sol adına önemli kaynakları nasıl heba ettiğinin izini sürmeye Oğuz Atay ile başlayabiliriz.

Benim öğrencilik yıllarımda, geleneksel yapıların devamı olan gruplar, muhtemelen istisnaları olmakla beraber genel bir tavır olarak "Tutunamayanları" hiç sevmezdi. Herhalde yenilginin, bireysel kendi içine kapanışın yazarı olarak görüldüğünden. Şimdi Oğuz Atay'a rahmet okutacak, her türünden liberal bireyci "romancılar" karşısında, ona karşı nasıl bir haksızlık yaptıklarını düşünüyorlar mıdır acaba? Ortodoks Solun "Tutunamayanlar"ın kıymetinin bilmeyip şimdi Aslı Erdoğan, Elif Şafak gibileri karşısında bulması, akla şu güzelim Nasreddin Hoca fıkrasını getiriyor; hani Ankara savaşı sonrasında, Timur'un fillerini doyurmaktan iflahı kesilen köyülüler, kendilerini bu yükten kurtarması için Timur'a karşı sözcüleri olmalarını isterler ve hoca da kabul eder ya. Ancak birlikte huzura çıkarken bütün köylüler tek tek korkudan sıvışınca kendini Timur karşısında tek başına bulan Hoca, ödlek köylülere bir ders vermek için "Yüce kağanım, bizim köylüler fillerinizi beslemekten büyük onur duymaktalar, ama haşmetli ordunuza daha fazla hizmet edebilmek için ikinci bir fil talep ederler " der ya, adeta bizim solcular da Oğuz Atay'ı yüce Tarihe karşı şikayet etmek için Marx'tan sözcüleri olmalarını istemişlerdir, ama günlük koşusturmacalarına dalıp, aile, iş, çoluk çocuk, kariyer falan derken Marx'ı yalnız bırakmışlardır da, onlara iyi bir ders vermek için büyük usta da Tarih'in huzurunda "Yüce tarih, bizim Türkiyeli Solcular Oğuz Atay'ı yeterince bireyci bulmuyorlar, çelişkileri keskinleştirmek için çok daha bireyci, çok daha liberal, en küçük toplumsal bir derdi olmayan, sadece 'kendini arayan' yazarlar göndermeni istiyorlar" diye talepte bulunmuştur.

Ortodokslar "tutarlı" görünmek adına "Tutunamayanlar"dan hala hoşlanmadıklarını söyleyebilir, hatta şimdiki bariz liberal bireyci yazarlara giden yolu onun açtığını bile iddia edebilirler ama biz yine de üzerimize düşeni yapalım ve güzel  yazarımıza sol adına itibarını vermeye çalışalım.

Bu yöndeki çabamızın temel iddiası şudur; Oğuz Atay, şimdiki "kendini arayan" Elif Şafak, Aslı Erdoğan vs gibi yazarlarla en küçük bir ortak paydaya sahip değildir. Başka romanlarını bilmem ama en azından "Tutunamayanlar" için bu saptamayı büyük bir kararlılıkla öne sürebilirim. Oğuz Atay ile Aslı Erdoğan ya da Aslı Erdoğan ile Kafka arasında ancak liberaller ve onların negatif imgesi, aynı madalyonun öteki yüzü olarak ortodoksların düzleştirici, torbacı zihniyeti bir bağlantı kurabilir. Ortodoksların indirgemeci, düzleştirici mantığı sadece edebiyatta değil, felsefede de bizi pekçok değerli kaynaktan mahrum bırakır, kurunun yanında yaşı da yakar. Genel bir liberal/post-modern yazarlar "çingene torbası" içine birbirinden çok farklı Lyotard, Baudrillard, Negri, Deleuze, Foucault, Rorty gibi adamları dolduruverirler, böylece aradaki çok önemli farklar silinir, yeni zamanlar için radikal bir devrimci politikanın olası esinleri de heba edilir.

Post-modernizmin asli fikir babası Lyotard'tır. Bugün kim adını anıyor onun? Ya da kim Baudrillard'ı olası yeni bir sol yükseliş için kaynak olarak sunuyor? Ama Deleuze işte burda! Ondan esinlenen Negri de..Nasıl Oğuz Atay ile Aslı Erdoğan/Elif Şafak  eşitlenerek, edebiyattaki olası eleştirel pozisyonlar, gerçekten içten ürünler liberallerlerin çarpıtmalarına, açık gasplarına terkediliyorsa, Deleuze'ün de, Lyotard, Baudrıllard, Laclau gibilerle aynı kefeye konularak radikal felsefesi harcanıyor ve liberallerin "edebi şölenine" meze olmasına göz yumuluyor. Oysa Deleuze adı o vıcık vıcık ağızlarına demir leblebi gibi gelmeliydi.

O yüzden haykıralım;  Deleuze kökten kurtuluşun arayışı içindeki radikal bir düşünürdür ama Lyotard ve Baudrillard gibiler post-modernizm karşısında çaresizliğin, mutlak yenilginin, sonuçsuz bir nihilizmin çığırtkanlığını yaparlar. Bunları aynı kategoride toplamak, kediyle köpeği dört ayaklı memeliler olarak aynı türden görmek kadar indirgemeci bir mantıktır.

Deleuze bizimdir !. Spinoza da, Nietzsche de, Zizek de, Negri de..

Onları Elif Şafak ve Aslı Erdoğan gibilere bırakmak radikal politikaya karşı işlenebilecek en büyük ihanetlerden biridir ! Bu yazıda işte bu indirgemenin, alanı nasıl liberallere terk etmek olduğu da gösterilecek..Meydanı boş bulan Elif Şafak ve Aslı Erdoğan gibilerin Deleuze gibi devrimci bir düşünürü nasıl çaldığı ve kendi liberal "bağımsız"- birey kültlerine alet ettikleri, alıntılarla gösterilecek. Ama önce "Tutunmayanlar"ı kovup, edebiyatçıların da herkes gibi dünyalığını doğrultmaya hakları olduklarını savunan "yazarlar"a nasıl geldik ona bakalım. Elif Şafak'ın "Tutunamayanlar"ı mahkum edip, edebiyatçıların da üstelik hiç yüzü kızarmadan, saklama gereği bile duymadan herkes gibi "gücün", "paranın" peşinde koşmaya hakkı olduğunu ne gibi gerekçelerle iddia ettiğini 4.bölümde detayları ile ele adlım ancak yine de kilit cümlesini hatırlayalım;

"Doğrusu, biz edebiyatçının yoksulunu severiz. Az biraz kenarda kalmışını. “Tutunamayan”ını. Öylesi makbuldür."

Bu farklı bedebyatın işlevine yönelik farklı bir  perspektifin basitçe dile bir getirilişi değildir. İdeolojik anlamda bu cümle, olabildiğince konsantre bir taleptir. İdeolojik imaları yüzeyde görünenden çok daha derinlere gider. Bu kısacık cümle, edebiyatın da sisteme entegre olmasını ve herhangi diğer meslekler gibi  Aslı Erdoğan'ın da yazılan herşeyin arkasında gördüğü "güç istemi"nin peşinde koşmaya indirgenmesi talebini dile getirir. Edebiyat'ın diğer daha çok para getiren sanatlarla karşılaştırılıp meşrulaştırma çabalarına kanmayalım; burda asıl karşılaştırma Hollywood'un eğlence sektörüyledir. Şafak'ın aslında bir edebiyatçı da niye Steven Spielberg kadar kazanmasın demeye getiriyor. Bizi ilgilendirmez..Kapitalizm parazit star kültlerini destekler zaten.. Bizi ilgilendiren bu tek kuşla yetinmeyip, ikinci kuşu da, yani edebiyattan muhalif, sistem karşıtı özü de atmakla sembolize olan ikinci kuşu da vurma ölçüsüz talebidir. Şafak da Spielberg gibi işini yapıp milyonları götürme derdinde olsaydı umursamazdık. Ama eğer sosyalistsek ikinci kuşu da vurmasına izin vermemek durumundayız. Çünkü bu "ikinci kuş" bizim özgürlük kuşumuzdur.

"Tutunamayanlar"ın bu sistem içi kariyeristleri rahatsız etmesi bile tek başına bizim ortodoksları külahlarını önlerine koyup, indirgemeci zihniyetlerini sorgulamaları için yeterli bir gerekçe değil midir? Bir sosyalist, hangi farklı öncülden gelirse gelsin, Şafak gibi biriyle aynı sonuca varıyor olmaktan utanç duymak zorunda değil midir? Böyle bir aynı noktada buluşma, ortodoks sol zihinlerde birşeylerin radikal olarak yanlış yapılandığını göstermez mi? Ama ben bu bariz gerçekle yetinmeyeceğim, "Tutunamayanlar"ın bu bireyci kariyeristlerden ne kadar farklı olduğu üzerine düşünmeye devam edeceğim.

"Tutunamayanlar"ın temel izleği nedir? İçine verildiği toplumun tarihsel mirasının, kabuğunu kırmak isteyen,  olası yaratıcı potansiyelini açığa çıkarmaya çalışan Türkiyeli aydının önünde Çin Duvarı gibi dikilmesi, yaratıcı potansiyellerin, ait olunan geleneksel muhafazakar yapı yüzünden akacak mecrasını bulamaması değil midir? Peki sadece bu izlek bile başlı başına yerleşik muhafazakar kültüre yönelik radikal bir eleştiri olması anlamında muhalif bir duruş değil midir? Peki Tutunamayanlar'ın bu radikal muhalif duruşuna karşın, örneğin bir Şafak'ın "duruşu" nedir? Yerleşik ,  üstelik kapitalizmle entegre olma çabasındaki muhafazakar kültüre ve onun egemen değerlerine bir karşı çıkıştan vazgeçip, onunla barışma, onu yeniden keşfetme,  aslında ne kadar zengin bir kültürümüz olduğunu "keşfederek" sistemin efendilerine şirin görünme "duruşu" değil midir? Üniversite yıllarındaki bohem varoluşundan sonra  tasavvufu keşfetmesinin, aniden vuku bulan bir hidayete erme süreci sonunda olduğuna inanabilir miyiz?

Şafak gibilerin "Tutunamayanları" edebiyattan afaroz etme hevesleri, basit bir çoluğunun çocuğunun rızkını kazanma meşru talebinden kaynaklanmaz. Amaç, edebiyatı muhalif dinamiklerinden, içinde bulunulan kültürün baskıcı, dumur edici, yaratıcı potansiyelleri kötürüm edici otoritesini eleştirmeye yönelik "tehlikeli" izleklerinden arındırma misyonuna hizmet etmektir. Çoluğunun çocuğunun rızkını denkleştirme görünümü altında, egemen muhafazakar kültüre hizmet etmesi sonucunda alacağı paraları meşrulaştırma çabasıdır.

Bu memlekettten şimdiye kadar niye bir Dostoyevski, Balzac, Picasso, Mozart, Kurosawa, Michalengelo, Da Vinci, Rimbaud, Goethe, Hawking vs.vs çıkmamıştır? Bizim için büyük olan sevgili büyük yazarlarımız bile, sadece bizim için büyüktür, Kapıkule ya da Cilvegözü kapılarından çıktığınız anda kimse için birşey ifade etmez. Sadece bizi anlatırlar. "Tutunamayanlar"da anlatılan trajedinin başka bir dile çevrilmesi mümkün değildir. Türkiyeli olmayan hiçbir entellektüel neyi anlattığını anlayamaz, mümkün değil!..

Peki bizdeki "yaratıcı" faaliyet neden hep yerel kalmıştır? Tuttuğu takım Avrupa'da başarılı olamayınca, sebebi batılıların bizden hoşlanmamasına, bizi çekememelerine bağlayan futbol taraftarları gibi, bu soruya subjektif  bahanelerle mi cevap arayacağız yoksa anlamaya mı çalışacağız? Kendi adıma bu ikincisini yapmaya çalışacağım

Sözkonusu yerelliğin en büyük nedeni bence içinde bulunduğumuz muhafazakar  kültürdür. Herhangi büyük bir evrensel başyapıtı alın, sahip olduğu adeta ürkütücü karmaşıklıktaki kompleks kurgu, sayısız referans düzeyine bizde yazılan en iyi romanın dahi ulaşmasının mümkün olamayacağı açığa çıkar. Bizde sadece estetize edilmiş bir düz anlatı vardır, romanımızda felsefe yoktur.

James Joyce'un "Ulysess" romanı ile birlikte yanında 800-900 sayfalık bir "Ulysess'i Okuma Rehberi" de satarlar burda. Havuz başında güneşlenirken okunabilecek türden bir kitap değildir. Aslında, Rus klasikleri gibi "kolay okunabilen" büyük eserler bile kolay değildir aslında. Önplandaki kurgu sadece okuru anlatıya bağlamak içindir. O yüzden Melih Cevdet Anday "büyük eserler en az iki kere okunmalıdır" demişti bir köşe yazısında. İlki merakı gidermek için, ikincisi de yazarın asıl derdini, neyi anlattığını kavramak için. Peki bizde şimdi pazara sürülen "romanlarda" sözkonusu olan böyle kompleks bir anlatı mıdır yoksa yazar "özne konumunu" dolduran bir memurun "Sevgili Günlük" diye başlayan ilk "yazarlık" deneyimlerinin , kamusal alanda tekrar edilmesi midir?

"Gerçek romanlarda" aslında neler anlatıldığını, nasıl derin referansları olduğunu görmek için Zizek okumak gerekir. Mesala Henry James'i ele alalım; dev yazar klasmanında bile değildir aslında değil mi? Ancak Zizek'in bir Henry James analizini okuyun da, böylesi az bilinen bir yazarın bile anlatısını nasıl  dahiyane bir çatı, nasıl çetrefil karakter analizleri üzerine kurduğunu görün. Ha bunları "büyük batı kültürü" karşısında ezilip büzülelim diye anlatmıyorum, olayı biz Türkiyelilerin yeteneksizliğine de getirmek istemiyorum. Hala "Tutunamayanlar"dayım, onun temel sorunsalını kendimce açıklamak amacım..Devam edelim..

Kuşkusuz, biz Türkiyeliler ile Batılılar arasında genetik farklılıktan dolayı yaratıcılık düzeyleri farklıdır gibi tersten-ırkçı bir pozisyondan konuşmuyorum. Futbol camiasında bir geyik vardır; "Arda/ Emre / Rıdvan Brezilyada ya da Arjantin'de doğmuş olsaydı bugün Messi'den daha değerli oyuncu olurdu". Futbol için doğru mu bilemem ama belli ölçülerde yaratıcı faaliyet için doğru olduğunu düşünüyorum. Ancak edebiyatla ya da felsefe ya da genel anlamda sanat ile futbol arasında bu konu bağlamında bir fark var. Futbol'daki geyik bir komplo teorisine dayanır. Biz Müslüman olduğumuz için Avrupalı bizim çocuklarımızın çok başarılı olmasını istemez. Ancak yaratıcı düşünsel faaliyet de sözkonusu olan neden çok daha farklıdır;  Özgür yaratıcı faaliyetin beslenebileceği tarihsel referanslar, tarihsel birikim yoktur bu topraklarda. Derrida'nın yapıçözümcü felsefesinin gösterdiği gibi, birbirinden bağımsız yalıtık bireysel metinler yoktur aslında.  Batı kültürünün ürettiği bütün metinler 2500 yıldır yazılmakta olan tek bir metindir aslında, birbirleriyle sonsuz bir referans, gönderme zinciri içinde yeralırlar. Derrida yapıçözümüyle,  aynı temel izleklerin nasıl farklı biçimlerde yeniden yeniden üretildiğini gösterir. Başka bir ifadeyle bütün bir batı kültürü, kompleks bir "metinler-arasındalık" durumundadır. James Joyce'dan ya da Thomas Mann'dan girip Plato'dan ya da Tarsuslu St.Paul'den çıkarsın. Bu sonsuz gönderim zincirinin bir başka temel koordinatı daha vardır; Judeo-Hristiyan birikimi. Batılının kendi dinine yaklaşımı, karşısında huşuyla ve korkuyla durulacak, anlaşılmayan ulvi bir söze yaklaşım gibi değildir. Bizde ibadet kendi dilinde bile yapılmaz; anlamadığımız arapça ile yapılır. Sıradan biri ne anlatıldığı hakkında en küçük bir fikre bile sahip değildir. Ama Hristiyan ya da Yahudi kendi dili ile ibadetini yapar. Dolayısıyla ibadet bile aslında günlük, ailevi bir felsefi tefekkür haline gelir. Dinsel ve felsefi referanslar batıda günlük hayat içinde popülerleşmiş, sıradanlaşmıştır, hit TV dizilerinde, Simpsonlar'da South Park'ta, Family Guy'da, Lost'ta her zaman bir İncil referansına dayanan bir konu olur. Bütün espirinin dayandığı referanslar vardır. Hadi bizde Kuran'a benzer bir referans yapın da görelim.

Bu sebeblerden dolayı, vasat bir batılı yazar bile Türkiye'li bir yazardan fersah fersah önde başlar "yarışa". Vasat/ortalama bir batılı aydın bile, bizim sağlam entellektüelimizden çok  daha fazla kavramla , kültürel referanslarla ve mitsel imgelerle düşünür .Bizde entellekütel derinliğin gösterisi gibi algılanan antik yunan mitolojisine, Judeo-Hrıstiyan kültüre yönelik imgesel, metaforik, alegorik  ya da teolojik göndermeler, bir batılının sıradan günlük dilinde sıradan deyimler olarak yer edinmiştir. sıradan bir batılı 2500 yıllık birikim içinden konuşur, bizler ise kendi bireysel hayatlarımızın tarihi ile sınırlı olarak konuşuruz. Okulda öğretildiği kadarıyla bir birikime sahip oluruz. hayatın kendi normal akışı içinde aktarılan "sıradan" bir birikim yoktur.

Ne demek istediğimi daha iyi anlatmak için Lost dizisine bakalım; nelere referans var? Bir defa standart Judeo-Hristiyan referanslar; Jacob, Benjamin. Sonra Felsefi göndermeler; Rousseau, Locke, Bakunin, Hume, Bentham. Ardından teorik quantum mekaniğine ve astro fiziğe göndermeler; paralel evrenler, zaman ve mekanın göreliliği vs. Ha bütün bunların eklektik bir uslupla yapıldığı açık..Ancak yine de bu kadar popüler olmasında bizi düşündürmesi gereken bir yön yok mu? Lost üzerine tartışma forumlarına bir girin insanlar neleri tartışıyor bir görün. Lost'un bizdeki karşılığı ne; Kurtlar Vadisi. Şu bizim solcuların bile seyrettiği, TV'lerimizdeki ipinden boşanmış gibi ard arda gelen dizilerde böylesi kompleks referanslar yapılarak reyting yakalanabilir mi?

Gelelim "Tutunamayanlar"a; Sevgili Oğuz Atay'ın anlatmaya çalıştığı tam da bu kültürel birikimsizliğimiz, felsefesizliğimiz, sürekli bir şimdi içinde yaşamak zorunda kalarak, boşlukta durmamız değil midir? Bir batılının sahip olduğu türden kültürel tarihsel koordinatlar içinde yeralıp, bir metinler-arasındalık durumundan beslenme şansımız yoktur. Bir batılı  İncil'den aldığı sayısız refernsla yazar. Bizde Kuran'dan alınan referanslarla yazan var mı? Sonra Antik Yunan Mitolojisi ve Tragedyası bir başka beslenme kaynağıdır batılının. Peki biz Türkiyelilerin Dedem Korkut masallarından, Ergenekon mitinden  ve Elif Şafak'ın keşfettiği Tasavvuf'tan başka hangi kaynağımız var? Turgut Özben ya da Selim İleri, büyük bir kitaplık karşısında durup "Birgün Bütün bu Kitapları Okuyacağım" derken hangi durumu dile getirir? Aslında binlerce yıllık açığı kapayacağım demek istemez mi? Ancak sonraki bir bölümde, galiba Dedem Korkut'tan bir masalın parodisini yapar sayfalar ve sayfalar boyunca.

Oğuz Atay adeta haykırmaktadır "Ne Yapayım Eldeki Malzeme Bu..Bu Malzemeyle benden bir Dostoyevski olmamı nasıl beklersiniz?"

Bu yönü dışında, "Tutunamayanlar"ın popüler, vulgar kavranışında bile yerleşik kültüre karşı bir eleştiri yok mudur? Adeta, bu ülkede yaratıcı bir varoluşun peşine düştüğünde bir banka memurundan bile daha az itibarlı olursun demez mi?

Fikirlerine katılırsın ya da katılmazsın, ama "Tutunamayanlar" yerleşik kültüre yönelik bir eleştiridir. Doğulu bir kültür içinde sıkışıp kalan, çıkış bulamayan yaratıcı dürtülerin kendi içinde patlamasını anlatır. Bu özelliğiyle, Atay'ın niyeti değilse bile, "Tutunamayanlar" biz 80 sonrası solcuların da trajedisini anlatmaz mı?

Peki Aslı Erdoğan ne anlatır kendinden başka? Peki anlattığı kendinde edebi ürün olarak algılanabilecek ne olabilir şimdi de ona bakalım:

Beslenilen Uzun Bir Tarihi Yaratıcılık Birikimi Olmadan Edebiyat Mümkün Müdür?

"Tutunamayanlar"ın üzerine ağıtlar yaktığı, otoriter, baskıcı, despot egemen kültürün  boynuna taktığı boyunduruğun yüzlerce yıllık ağırlığı altında ezilen, çıkış yolu bulamayan yaratıcı potansiyelin içinde kendini bulduğu çaresizlik ortamında "bireysel" edebiyat mümkün müdür? Edebiyatın bir türü olup olmadığı ayrıca tartışılabilecek birşeylerin çıkacağı kesindir de, çıkacak olan bu şeyler  bizi ilgilendirir mi ?
Batının 2500 yıllık metinler arasındalık durumundan yoksun, günlük varoluşunda dinin ve mitolojinin günümüze kadar gelen birikiminden habersiz bizim bireyimiz, sırf yüzlerce yıllık yerleşik kültürün biraz dışında fikirler üşüşünce kafasına, çok otantik duygulanımlar yaşıyor olduğu yanılsamasıyla hemen kaleme sarılıverir.  "Tutunamayanlar"ın betimleye çalıştığı ve yakındığı ortama verilen, "bağımsız" "derin" kişi, üç beş kitap okumakla edindiği "birikim" sonucunda başkalarına anlatamaya değecek şeyler düşündüğüne inanır kolayca. Zira, bu tarihsel birikimsizlik ve metinler -arasındalık durumunun eksikliği ortamında, yaşamın kendisiyle başlayıp, kendisiyle bittiği sanrısına kapılıverir. Bünlerce yıllık kadim bir konu, çok özgün bir çağrışımmış gibi anlatılmaya değer birşey gibi parıldayıverir bir anda. Mesala alalım ölüm ya da varoluş konusunu; bırakalım sonraki 2500 yıl boyunca üzerine yapılan sayısız çeşitlemeyi, Antik Yunanda, Homer destanlarında, Sophokles, Aiskhylos tragedyalarında ölüm/varoluş konusu ham/ontolojik haliyle işlenmiş ve bitmiştir zaten. Sonraki 2500 yılda gelenler Antik Yunan'dan devraldığı konuyu basit bir yeniden ısıtmanın ötesinde, kendi penceresinden işlemişlerdir. Dolayısıyla ölümün varlığını keşfetmek ve onun hakkında yazmak değildir yazarın işlevi. Her bir okuyucu zaten farkındadır ölümün ve varoluşun korkunçluğu karşısında ezilmektedir. Eğer özgünsen, herkesin hissettiği bir temayı, süslü bir dille anlatmak değil, bu kadim mesele karşısında,  okuyucularına onların kendi başlarına bulamayacağı ne gibi bir perspektif sunduğunu gösterebilmek olmalıdır işlevin.Diğer türlü zayıf bir kurguya ve karakter çeşitlemesine dayanan düz anlatı, binelerce yıldır yapılıyor zaten.
Oysa bizim post-modern yazarlarımız, 2500 yıldır zaten binlerce defa işlenmiş bir konuya özgün bir bakış açısı geliştirmekten ziyade -ki bu, onların sandığından çok daha büyük ve acılı bir süreç olmak zorundadır. 2500 yıl boyunca söylenmemiş yeni bir lafı nasıl edebileceksin?- sırf bu temaların akıllarına gelmiş olmasının, herhangi bir insanın zaten hissediyor olacağı bu meseleleri anlatmanın kendi başına  yeterli olacağı sanısına kapılırlar. Oysa zaten bilinen meseleler değil midir bütün bunlar herhangi bir roman okuyucusu için?
Bunlar var biliyoruz..İyi de sen bu bilinenler karşısında özgün ne sunuyorsun bana?
Sevdiği kızı yoksul ve çulsuz diye vermemeleri üzerine kaçıran, hapse giren bir anadolu delikanlısının, yaşadıklarının herkesin ders çıkarması gereken çok önemli meseleler olduğu sanısıyla "Hayatımı yazsam roman olurdu" fikrine kendini kaptırması gibi, bizim yazarlarımız da varoluşun ve insanlık durumu denen şeyin herkesin yaşadığı kadim meseleleriyle salt yüzleşiyor olmakla, başkalarına anlatmaya değecek şeyler keşfettiği fikrine hemen kapılverirler !
Kadim meseleler karşısında başkalarının düşünemeyeceği ne sunuyorsun ona bakalım. Sıradan okuyucunun araştırıp takip etmesi pek mümkün olmayan düşünürlere, nasıl olsa kimse okumuyor, geçek fikirlerini nerden bilecekler kurnazlığıyla üç beş yalan yanlış referans yaparak, özgün bir açılım geliştirmiş olmuyorsun ki..
Neyse bunlarla uğraşacak değiliz. Bize ne..Ne yazarlarsa yazsınlar. Kapitalizm bu..Alıcısı olduğu sürece herkes istediği malı piyasaya sürer. Bütün bu beş bölümlük dizi boyunca beni asıl ilginediren ideolojik eleştiri boyutuna gelelim, radikal düşüncesnin gaspedilmesine..İşte müdahale burayadır.

Deleuze'ün Göçebe'sinin, Aslı Erdoğan "Göçebe"liğiyle Alakasını Kurmak İçin Ne Gerekir?

El Cevap; Hande Öğüt gibi, kadının özgürleşme sorununu toplumun , özel mülkiyet ilişkileri ile daha kronikleştirilen, çok katmanlı iktidar ilişkileri koordinatları içinde değil, naif bir  "Bir Kadın yaptıysa koşulsuz doğrudur, erkek yaptıysa yanlıştır" dualist mantığında, "I shot Andy Warhol" filiminin konu edindiği gerçek hayattan alınma öykünün kahramanı  türünden partizan bir "feminist" olmak. Ya da söz söyleme sanatında metafor kullanımından bihaber olacak kadar cahil, ya da radikal ama popüler bir düşünürü "nasıl olsa kimse bilmiyor istediğim gibi kullanırım" kurnazlığına gidebilecek kadar etik bir duruştan yoksun, kötücül bir ruha sahip olmak.
İşin insanı kahreden tarafı, Hande Öğüt'ün, bizim sitede de tanıtılmış olan Mesele dergisinin yazarlarından biri olması. Burda yapılan tanıtımlardan çıkardığımız kadarıyla ve yazar kadrosundaki bir iki isme bakarak Mesele dergisinin, egemen medya çarkları dışında yer alan, "solcu" bir dergi olduğunu anlıyoruz. Taraf'a verdiği mükemmel bir cevabıyla bildiğim, ve hakkında liberal hegemonyaya karşı sıkı duruşu olan biri izlenimi edindiğim Foti Benlisoy'un da bu dergide yazıyor olması üzüntümü katlıyor. Hande Öğüt gibi Deleuze'ü Aslı Erdoğan'a yakıştıran birine karşı gerekli cevap nasıl verilmez? Bu özensizlik kabul edilebilir mi? Aslında işte burda solumuzun, politikadan sadece reel politikayı anlıyor olmasının bir ipucu daha çıkıyor gibi geliyor bana..Asli önemde olan iktidar/devrim mücadelesidir, gerisi fasa fisodur mantığı.
Bu mantık yüzünden ne çok alanı liberallere terkediyor, bariz gaspları, çarpıtmaları farkedemiyoruz..
Arkadaşlar,  Deleuze bilinen bütün olası evrenlerde, bilinen bütün zaman ve mekanda Aslı Erdoğan gibi bireyci bir yazarla asla birlikte anılamaz. Bu geometrik kesinlikte bir saptamadır, bunun yorum farkı falan yoktur. Deleuze'ün Aslı Erdoğan ile ilişkilendirilmesi utanç verici bir yanlıştır, bunu farketmemek veya görmezden gelmek, geçiştirmek, umursamamak ise daha büyük bir yanlıştır. Niye bu ülkede kimse böyle bariz bir çarpıtmaya ses çıkarmaz? Düşünce alanını niye bu kadar sahipsiz bırakıyoruz? Kimsenin umursamıyor göründüğü işi üstlenmek zorundayız..
Bakalım Aslı Erdoğan ve Elif Şafak gibilerinin bilinen burjuva bireyci duruşlarına karşı Deleuze'ün konumu nedir? Herşeyden önce "Göçebe" neyi ifade eder Deleuze için?
Göçebe, herşeyden önce bir eğretilemedir. Literal anlamının çağrıştırdığı gibi ordan oraya göçen bir topluluğa, hele hele tekil bir bireye gönderme yapmaz. Deleuze'cü "Göçebe"  Hande Öğüt gibilerin literal olarak anladığı şekliyle, sırtına çantasını, cebine 100 dolarını alıp "kendini aramak" için Brezilya'lara egzotik geziler yapan Aslı Erdoğan değildir. Ya da bir Japon turist değildir. Bir kere göçebe Deleuze'ün anladığı haliyle hiçbir şekilde bir bireye gönderme yapmaz. Göçebe/Nomad varoluşu birbirine sıkı sıkıya bağlı bireylerden kurulu kollektif bir öznelliğe gönderme yapar. Deleuze'deki kullanımı geçelim, literal anlamıyla bile "Göçebe" tekil bir şahsa gönderimde bulunmaz. Göçebe olma durumu olası her evrende kollektif bir entiteye gönderme yapar, "kendini arayan" bir bireye değil. Bunlardan daha önemlisi ise, Göçebe olmak yerleşik iktidar yapılarına karşı olma boyutunu içerir. Deleuze ve Guattari'nin "Göçebe" eğretilemesini kullanmasının nedeni de bizatihi bu yerleşik güç ilişkilerinin dışında, iktidar hiyerarşisi içine sokulamayan topluluklar olmalarıdır Göçebelerin.
"Göebe" ile  aşağı yukarı aynı tınılara sahip olan Barbarlık'tır sözkonusu olan, yani Roma'nın duvarlarını döve döve sonunda bu dev iktidar odağını yıkan "Barbarlık"tır sözkonusu olan, cebinde sırt çantası ile orda burda kendini arayan yitik bir birey değil. Öyle olmadığını anlamak için Deleuze & Guattari'nin bağlantılı diğer kavramlarına bakalım;

"Yersizyurtsuzlaşma" / "deterritorialization"

 

"Göçebe" "topluluk", güç ilişkilerinin çökelmesine izin vermez, bütün iktidar yapılarını "yersizyurtsuzlaştırır", bozar, yıkar. Roma'ya saldıran göçebe "barbarlar" gibi. Kendi içinde bir liderin mutlak otoritesini de rededer, radikal bir demokrasi ile topluluğa en fazla katkısı olacak, rüştünü ispat etmişlere geçici süreyle liderliği verir. Bütün Pagan barbarlarda "iktidar" böyle işler.
Doğadan bir örnek verelim; aslan topluluğu, "yerli- yurtlu", hiyerarşik, otoriter bir toplulumu sembolize ederse, kurt sürüsü de yersizyurtsuzlaşmış, lidersiz, kollektif bir toplumu. Erkek aslan topluluğun koşulsuz şartsız yegane lideridir. Bütün gün topluluğa en küçük bir katkıda bulunmaksızın uyur, bu arada dişiler avlanır ve çocukları büyütür. Kurtlar arasında da bir Alfa erkeği ve dişisi vardır, ama iktidarları mutlak değildir. Sürünün kollektif yararını sürdüremez hale geldiğinde yerine herhangi bir başkası Alfa erkeği ya da dişisi olur.
"Göçebe" kollektifin varoluşu mevcut güç ilişkilerini sürekli bir yersizyurtsuzlşatırması ile karekterize olur.

"Rhizome"

Deleuze'ün "göçebe"sinin bir başka karekteristik özelliği ise, her uçtan, her yönden, başka kendilikler ile yatay düzlemde eklemlenerek, bir hiyararşi yaratmadan çoğalmasıdır. Deleuze, toplumsal yapıların ikti türüne örnek vermek için botanikten bir kavram çifti kullanır. İlki ağaçsı/arborescent yapılardır, dikey olarak büyür. Bir ast-üst ilişkisi vardır, sadece altta köklerin, üstte dalların büyümesi mümkündür. Bunun karşısında rhizomatik yapılar vardır, çilek ya da çimen gibi. Tek bir çilek, ait olduğu tarhtan çekilip alınamaz, zira aynı kökten beslenir. Çilek ya da çimen, bitimsiz her yönde çoğalır, üstte de altta da iç içe geçmiştir, tek bir çilek ya da çimen bireyi lokalize edilemez, birey çilek iç içe geçmiş bir bütünün, her yönde eklemlenlenmiş bir parçasıdır.
Deleuze'de "Göçebe" kavramının bu gibi tartışmasız mutlak kollektif bir gönderimi varken bakalım, Aslı Erdoğan'a "Göçebeliği" neden layık görmüş Hande Öğüt. Buyrun Aslı Erdoğan röportajı;
Uçağa atlayıp Brezilya’da cebimde 100 dolarla yeni bir yaşama başlayacak gücüm yok. Ama eskisi kadar istiyorum gitmeyi. Şu an bir partnerim olsa ve kalk gidelim dese, bir dakika bile durmam.
(...)
Kendi ormanımı yazmak bana hep zor gelir. Onun için bir yolculuk yazarıyım ben. Evimden ne kadar uzaksam, bulunduğum yerle o kadar özdeşleşiyorum.
Ne kadar nesnel olunmaya çalışılırsa çalışılsın kişinin öznelliği bir şekilde devreye girer. Benim de bu yazdıklarımda kendi önyargılarım, öfkem nesnel düşünme çabasını sekteye uğratıyordur ama şu yukarıdaki satırlardan çıkan Aslı Erdoğan'ın bildik "alıp başımı gideceğim bu diyarlardan" yaklaşımının, Deleuze'ün aktardığım "Göçebe"siyle bir alakasını kim kurabilir, "kadın dayanışması" içindeki feministlerden başka?
Şimdi bu gaspettikleri Deleuze'ün bireycilikten ne kadar uzak olduğunu, tam aksine bütün felsefi küllliyatının yalıtık, bağımsız, kendi eylemlerinin faili özne kavrayışına bir meydan okuyuş olduğunun "sezilebilmesi" için başka alıntılara geçelim;

Radikal Kollektif Felsefenin, Liberal Bireyci Gaspı

Elif Şafak her fırsatta, her röportajında "özellikle" Deleuze ve Spinoza okuduğunu belirtir. Hatta birinde Zizek'i de kaynakları arasında gösterir. Güler misin ağlar mısın? Nasıl benim gibi bazılarının anti-fenerliliği Galasaraylılığından daha belirleyici ise, Zizek'in anti-liberalistliği de Marxistliğinden daha belirleyicidir, bir liberalden daha fazla nefret edebileceği herhangi bir şey yoktur herhalde. Ama gel gör ki, bizim gibi meydanın boş olduğu bir ülkede tipik bir liberal Zizek'i kendine kaynak gösterebiliyor, kendi sonsuz arayışı içinde sırtında çantasıyla, egzotik diyarları gezen biri de Deleuzyen göçebe oluyor. Neyse lafı daha fazla uzatmadan, Deleuze'ü, Thoburn yardımıyla biraz daha yakından tanıyalım;
1. "Yaşam ve yazım, sanat ve yaşam yalnızca majör edebiyat bakış açısından karşıttır" - Deleuze & Guattari ( Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin": 41)
Bu satırdan şu anlam çıkmaz mı; "kendi ormanına" dalarak bir yazım mümkün değildir. Yaşam, neye gönderme yapar? İçinde bulunduğu toplumla kompleks bir ilişkiler çoğulluğu içinde bulunmaya değilse neye?
2. "Minör olmak 'ustaların dillerinin tümünden nefret etmek'tir" Deleuze & Guattari ( Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin": 26)

Şimdi böylesi anarşizan bir lafı edebilen bir adamın adı, kendi bireysel kültünü yaratma peşinde olanlarla nasıl birlikte anılabilir, takdiri okuyucuya bırakıyorum.
3. " (...) Öte yandan bir 'minör dil", molar kimliğin 'yersizyurtsuzlaşma" sürecine içkin bir dildir. Kimlikler arası bir iletişim sürecinden çok, kimlikler boyunca ve onlara karşı bir yaratma sürecidir. - Thoburn 'Deleuze, Marx ve Politika' sh-49
Kimliklere karşı bir yaratma sürecinden bahseden biri, Elif Şafak gibi kimlikleri stabilize etmekten başka birşeye yaramayan farklılıklara saygı, bir arada yaşama mentalitesindeki birine iyi gelebilir mi? Karar yine okuyucunun.
Deleuze'ün Egemen sistemin hizmetinde olarak gördüğü "majör/molar edebiyat" hakkında Thoburn neler söylemiş bir bakalım, ondan sonra bu betimlemenin bizde kimlere işaret ettiğinin soralım;
4. Majör bileşimde otonom, tikel ya da bireysel ilgiler kendilerini gerçekleştiren bir ihtişama yükselebilir; çünkü toplumsal, molar bireysel biçimin bir kolaylaştırıcısı olarak varolur.Elbette bu bireysel ilgiler, herhangi bir toplumda diğer ilgilerle karşılaşır; ancak ilişkilerde gerçek yoğunluk yoktur, çünkü her bir bireysel ilgi "dışlayıcı ayrılma" (ya şu kimlik ya da bu, ama asla ikisi arasında değil) olarak gizli tutulan bir içsel uzamla benzer bir ölçektedir. - Thoburn a.g.y sh 52-53
Majör edebiyatlarda ... bireysel ilgi (ailesel, evliliğe ilişkin vb.) daha az bireysel olmayan başka ilgilerle birleşir; toplumsal çevre salt bir ortam ya da artalan olarak hizmet eder; bu öylesine doğrudur ki, bu Öedipal sorunlardan hiçbiri özellikle vazgeçilmez ya da kesinlikle zorunlu değildir, ancak hepsi geniş uzamda tek birşeye dönüşür" Deleuze & Guattari a.g.y :17
Burda özellikle dikkat etmemiz gereken önemli bir ayrıntı var, ne diyor Deleuze; "Toplumsal çevre salt bir ortam ya da artalan olarak hizmet eder". Zizek de benzer bir yorumda bulunur, Holyywood filmleri, sıradışı, politik bir konuyu bile ele aldığında, toplumsal olan arkaplanda, Amerikan çiftin ateşli aşkları için arkaplan vazifesi görür der. Asıl anlatılmak istenilen, tipik bir Amerikan çiftinin fırtınalı aşkıdır. Bunun için Warren Betty'inin "Kızıllar"/"Reds" filmini ve "Under The Fire " filmlerinin örnek verir. Bolşsevik devrimin en ateşli anında, Lenin kitlelere nutuk verirken, amerikalı çift de orgazma ulaşmak üzeredir. Bizdeki sol temalara şöyle bir değinen, ama aslında bütün derdi yine kendini anlatmak olan yazarlarda da öyle değil midir durum? Kürt meselesinden girerler, kendilerinden çıkarlar, işkenceyi masayı yatırırlar ama lafın ucu yine kendilerine gelir. Neyse yukarıdaki 4. nolu pasaj bizde kimleri betimler? Unutmayalım majör/molar edebiyat, Deleuze'ün karşısına Kafka ile çıktığı  sistem içi edebiyattır. Bu da Aslı Erdoğan'ı Kafka'ya benzetme cahilliğini gösterenlere ithaf olunur.
Buna karşın Kafka ile örneklenen minör edebiyat nedir ona bakalım;
5. Minör bileşimde tikel ve toplumsal arasındaki ilişki çok daha karmaşıktır. Minör bileşimde toplumsal çevre her şeydir. "Bireysel İlgiler" vardır, ancak hiçbir özdeşlikçi uzam olmadığından, her bireysel ilgi, kısıtlı ve birbirine farklı biçimler ve ölçeklerdeki pek çok farklı bireysel ilginin, ki bunların tümü kendilerini kateden ve birleştiren toplumsal güçlerle yakın temas içinde bulunur, bir bileşiminden oluşur.
Şimdi, Aslı Erdoğan'ın "kendi ormanında" çıktığı yolculukların, "bütün bireysel ilgileri kateden ve birleştiren toplumsal güçlerle yakın bir teması" var mı? Yani Aslı Erdoğan'nın Kafka'nın minör edebiyatıyla alakası olabilir mi? Kafka'nın minör edebiyatının betimlemesi yukarıda, Aslı Hanım'ınki de burada;
6. (...) minör edebiyat, geleneksel edebi üretim koşullarında faaliyet göstermez. Kafka 'okullar' ve 'dergiler'den minör edebiyatların polemik, tartışma ve çekişme alanı olarak sözeder. Görünüşte önemsiz bir tema, bu çevrelerde derinlemesine tartışılır ve bir yorumlar çokkatlılığı ile doldurulup bu çokkatlılığa tabii kılınır
Bunların hangisi "Deleuze"cü Şafak ve ya "göçebe" Erdoğan ile ilikilendirebilir? Hangi "okul" içinde yeralırlar, hangi "dergi" çevresinde, diğerleri ile birlikte bir "yorumlar çokkatlılığı" oluştururlar. Demek ki Minör edebiyat arıyorsanız, kişisel kültlerini kurma peşindekilere değil, e-HayalET gibi yapılara bakacaksınız.
7. Minör anlamsıza değil, kimliksizliğe işaret eder. Aslında kimlik yersizyurtsuzlaşması "gerçek" le -ilksel madde makineciliği- bir bağlanma olduğu için, dünya ilişkin daha büyük bir anlayışa içkindir.
Görüldüğü üzere, Erdoğan kendini arayıp dururken, Deleuze kendini kaybetmekten, kimliksizleşmekten, kimliği yersizyurtsuzlaştırmaktan bahsediyor. Bu iki taban tabana zıt pozisyon yan yana gelebilir mi?
8. Minör edebiyat tamamen farklıdır; onun kısıtlı uzamı her bir bireysel sorunu derhal politikaya bağlanmaya zorlar. Böylece bireysel ilgi daha zorunlu, vazgeçilmez, abartılı hale gelir, çünkü bütün bir öteki öykü, onun içinde titreşir, Bu şekilde, aile üçgeni kendi değerlerini belirleyen -ticari, ekonomik, bürokratik, yasal- öteki üçgenlere bağlanır. Deleuze & Guattari a.g.y - 17
Kafka'nın bu politikaya bağlanan bireyselliğine karşı, bizimkilerde tam tersi olmaz mı? Politik olan hemen bireysel olana indirgenir. Gregor Samsa'da "bütün bir öteki öykü" toplumun öyküsü tütreşir, keza "Tutunamayanlar"da da..Peki Erdoğan ve Şafak kahramanlarında ne titreşir?
9. Deleuze ve Guattari, iki yazarlık modelini rederler; kollektif "temsil" (yani ajitatif "toplumcu gerçekçilik" Ö.K) ve bireysel "usta". Minör "Bileşimde herşey kollektif bir değer üstlenir" (D&G a.g.y 17). ...yazar, yazının bir topluluktan ayrılmış otonom bir yazarın ürünü olduğu bir bireysel usta yazar değildir. Bunun yerine minör yazarlık, bir kültürün kısıtlı koşullarında ortaya çıkan bir 'kollektif sözcelem'dir - belirli yazarlar tarafından belirli uğraklarda ifade edildiğinden, kollektif sorunun olgunlaşması ve çoğalmasıdır; (Thoburn a.g.y s 63)
"Aslında bir minör edebiyatta yetenek kesinlikle bol olmadığından, şu ya da bu "usta"ya ait ve bir kollektif sözcelemden ayrılabilen bireyselleşmiş bir sözcelem olanağı yoktur. Aslında yetenek kıtlığı gerçekten yararlıdır ve bir ustalar edebiyatından başka birşeyinm kavranışına olanak tanır; her bir yazarın bireysel olarak söylediği  şey, zaten ortak bir eylem kurar ve söylediği ya da yaptığı şey, başkaları hem fikir olmasa bile, zorunlu olarak politiktir." D & G a.g.y 17
Ya allahaşkına bu söylenenlerle Şafak veya Erdoğan arasında en küçük bir ilgi kurulabilir mi? Deleuze'ün derdiyle bunların perspektiflerinin taban tabana zıt olduğu açık değil mi? Bunların yazdıklarının hangi biri "kollektif bir değer üstlenir"?
10. Ayrıca, (topluluğun kısıtlandığı gibi kısıtlanan) usta yazarların yüceltilmesine yer olmadığından, yazar-işlevi çevre boyunca yayılır; öyle ki kollektif ve yazar, her ikisi de devamlı bir geri besleme süreciyle birbirlerinde içerilirler.Thoburn a.g.y 64
Şafak'ın diyelim "geribeslendiği" Fethullah Cemaati var, Erdoğan hangi kollektiviteyle bir geribesle(n)me ilişkisi içinde?
Geçerken, İtalyan komunisti Bordiga'dan bir alıntı yapalım;
11. "Bütün metaların kendilerini üretenlerin ismini taşıması, bütün fikirlerin altında yazarının imzasının yer alması, her partinin kendi liderinin adıyla tanınması....burjuva dünyasının özelliğidir. Bizimki gibi eserler, yalnızca zor, zahmetli ve burjuva reklam teknikleriyle, insanlara hayranlık ve yaltaklanma iğrenç eğilimiyle desteklenmemiş olmak kaydıyla başarılı olabilir" aktaran Thoburn, a.g.y 68
Bordiga'yla Deleuze'ün ne kadar yakın olduğunu göstermek için, "Bin Yayla"nın önsözünde kendi adlarını kullanmış olmaktan dolayı özür dileyişini hatırlatmak isterim. Bir de büyük ustadan bir alıntı;
12. "Her ikimiz de popüler olmakla alay ediyoruz. Başka pekçok şey yanında, herhangi bir kişilik kültüne duyduğumuz iğrenme bunun kanıtı...komunistlerin gizli cemiyetine ilk kez katıldığımızda, bunu onların herhangi bir otorite kültünü destekleyen bütün statüleri feshetmeleri sine quo non (olmazsa olmaz) koşuluyla yapmıştık." Marx, aktaran Thoburn a.g.y 68
Garibim Marx; iğrendiği şeyin kendi başına geleceğini görseydi ne düşünürdü acaba?
13. "(...) minör politika (...) toplumsal ilişkilere ve onların kimlik ötesi oluş olanaklarına yönelen bir politkadır. Thoburn a.g.y 86
14.. Esasen bu tür bir bağlanma çevresi, asla bir halkın ya da onun temsilcilerinin, usta yazarların kendini gerçekleştiren ihtişamına yerleşmez.
Bilmiyorum bu alıntılardan sonra, Deleuze'ün şu ya da bu en önemsiz kavramının,  Aslı Erdoğan veya Elif Şafak gibi liberal bireyci varoluşu olumlayanların soyuyla şöyle ya da böyle herhangi bir şekilde ilişkilendirilmesini gasp ya da tecavüz türü ifadeler dışında tanımlamak mümkün mü?
İşte solun biçimsel ama içeriksiz  "radikalizmi" sonucunda, burnumuzun dibinden bize ait olanlar böyle gasp edilir.

 

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0  (1)
Üslup 
 
10.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Özgürlükçü Bir Edebiyat Üzerine -5 :"Tutunamayanlar"' Kovuldu, Liberal "Göçebeler" Sunuldu 2010-05-06 03:31:57 Önder Kurt
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Mayıs 06, 2010
Son Güncelleme: Mayıs 06, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Dünya "Bunlar" İçin Kendileriyle Başlar

Teşekkürler Hasan;

"Bizim olanı koruma çabası"nı çok önemsiyorum Hasan. Yapmadığımız birşey bu..Reel Politika izin vermiyor..Sevmiyorum o yüzden reel politikayı..Marx "Din Halkın afyonudur" demiş ya -çok çarpıtılmıştır gerçi, bütün paragraf aktarılsa üstadın niyeti daha iyi anlaşılacak-, ben de "Reel Politika Sosyalistlerin ayfonudur" diyorum..Olası yegane politika olarak reel politika ile meşgul olduğumuz için Aslı Erdoğan gibilerler uğraşmıyoruz. Uğraşmayınca bak ne satıyor;


"Ben hep ezen-ezilenin olmadığı bir ilişki aradım ama bulamadım. O zaman ben okura nasıl böyle bir ihtimalden söz edeyim ki!"

Kaynak: http://www.yuksekovahaber.com/haber/asli-erdogan-ile-soylesi-18678.htm


Ne kadar sinsi, ne kadar kesif bir sinizm değil mi? "Yazdıklarımızın hepsinin arkasında güç istemi vardır" lafıyla birleştir, karakter ortaya çıkar..Bir de 42 yaşında, yaşlandım, hastalıklarım var, eskisi gibi gezemiyorum tiradları yok mu..Tam bir tükeniş, vazgeçiş, hiçlik felsefesi, berbat bir nihilizm..Bir de arkadaki koca egoya dikkat çekelim..Kendisi bulamamış ya, -kendi cangılında kendini ararken kollektif ilişkiyi bulamazsın tabii--, ezen-ezilen ilişkisinin ilgası ihtimal dahilinde değildir..

Kuzu postuna bürünmüş kurt. Ne kadar da masum, ne kadar da kırılgan görünüyor oysa.

Hayır benim anlamadığım, başka filozof mu yok arkadaş! Niye bunlar en derin, en radikal, en özgürlükçü düşünürlerle özdeşleştirilmek isterler bir de.

Düşünür mü kalmadı? Gidin Ayn Rand'cı olun, Hannah Arendt'çi olun, ya da Judith Butler'cı, Hem onlar da sizin gibi kadın..Feminizm dayanışması işte ne güzel. Hiç olmasa düşüncelerinizle, varoluşunuzla bir tutarlılık sergilemiş olursunuz..Böylece sizi hiç olmazsa onurlu, tutarlı olduğunuz için sevmesek de saygı duyarız...

Deleuze ile, Spinoza ile, Zizek ile ne işinizi olur sizin?..

Bir de solculara her fırsatta taş atmazlar mı?

"Solcu değilsen ve gençsen, bir kadın yazar olarak işin epey zor (gülüyor)."

Kaynak: http://www.yuksekovahaber.com/haber/asli-erdogan-ile-soylesi-18678.htm

Kadının ezilmişliği en önemli uygarlık sorunlarından biridir..Ancak işte bu ayrcıalıklılar, ondan bile nemalanıyorlar..Söylediklerim, felsefem, ideolojim yüzünden değil, bunlar genç ve kadın olduğum için üzerime geliyor de çık işin içinden..Aptal sanıyorlar bizi..

Kültür-sanat / edebiyat alanın kontrolü solcularda ise, son 15-20 yılda, malını sola pazarlamaya çalışanlar dışında kaç tane yürekten solcu yazar çıktı..Solun üzerine basa basa kariyer merdiveni çıkanlar, yeteneksizlikleri gösterilince sola atıp tutmaya başlarlar..

Madem solculardan bu kadar şikayetcisiniz, ne diye hep solun yazarları ile anılmak hoşunuza gider? Niye kendi soyunuzdan Ayn Rand'ı hiç anmazsınız..

Çok komplocu olacak ama amaç bence at izleri arasında it izlerini kaybettirmek..Kafası zaten allak bullak olmuş ortalama solcunun tam bir labirent içinde kaybolmasını sağlamak.. Şafak gibi felsefesine galaksiler kadar uzak biri Deleuze'le anılmaua niye bu kadar hevesli olur?

Hem soldan şikayet ederler hem de kendi soylarından yazarlar dururken bizimkilerle birlikte anılmak isterler..

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
Özgürlükçü Bir Edebiyat Üzerine -5 :"Tutunamayanlar"' Kovuldu, Liberal "Göçebeler" Sunuldu 2010-05-05 10:50:08 hasever
Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0
Üslup 
 
10.0

"Haşa"

Bu tartışmada Oğuz Atay'ın adının geçmesi karşısında ancak "haşa" denebilir...

Eline, beynine sağlık Önder.

Bilmiyorum yoruma buradan girmem bir tuzak mıdır ama "parasızlık" deyince aklıma hep Orhan Kemal gelir. Yazar tarihimizin en esaslı parasızlıklarından birini çekmiştir ve sıkı bir romancımızdır. Bir polemik başlatmak istemem ama Yaşar Kemal'den çok öte bir "karakter" yaratıcıdır yalnız "satamamıştır" Bir yazarın parasızlığından övünç çıkarmak gerekir diyenlerden değilim. Mazoşistliğin lüzumu yok ama meseleye dair bir iki cümle de kurmak gerekecek. Klasik karşı koyuşlardandır, denir ki "Marx, zamanında, yeterince satsa ve o sefaleti yaşamasa iyi olmaz mıydı?" Buna ancak şu denebilir " iyi olmak da laf mı, devrim olurdu". Gerçekten de Marx'ın okunup okunmaması bir para-parasızlık meselesinden öte, niteliksel bir sıçrama zaruriyetidir. Bu sebeptendir ki parasızlık vurgusu yapan şimdiki nesircilere "haddini bil" demek lazım. Elif Şafak denen kızcağızın satıp satmaması Şafak için gerçekten de önemli bir durumdur. Yani tamamen parasal bir vaziyettir. Bütün memleket bir sabah kalksa ve bu kızı okusa ne olur? Hiç... Teşbihte hata olmaz, Atay okunsa ne olur? Bir ülke eşik atlar...

Önder,
Bizim olanı koruma çaban, öfken ve zekan takdire şayan. Herhangi birine, herhangi bir yerde ve herhangi bir şekilde yaşam sevinci, moral olmak değil midir bütün çabamız. Sağ olasın

Hasever

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
10
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (2)
  • onder
    avatar

    Merhaba Erdem,

    Zizek'in Henry James analizleri sanıyorum "Yamuk Bakmak" adlı kitabında..Düzenli ve çok katılımlı bir etkileşim platformumuz olmadığı için, şimdiye kadar okuduğum kitapların, beğendiğim yerlerini kataloglamada etkili olamıyordum..Kafanda kabaca bir fikir oluyor ama tam olarak nerde geçtiğini hatırlamıyorsun ve kitabı bilsen bile onca altı çizili ya da post-it'li pasaj arasında aradığını bulamıyorsun..iPad'i bu yüzden istiyorum ya.:-)

    Zizek'in yaptığı edebiyat analizlerinden sonra, kendim ve ülkem adına komplekse kapılmamak çok zor oluyor..Henry James gibi zor bir yazarı geç, "sıradan" polisiye, korku, gerilim, dedektiflik romanlarında bile büyük bir deha görüyorsun..Ruth Randell'i kim tanır mesala? Ben hiç bilmezdim..Ama gel gör ki Zizek analizlerine bakacak olursan müthiş bir deha..Kompleks kurgular, ince sembolik göndermeler vs..Patricia Highsmith'i anmıyorum bile..Mübarek en erken öykülerinde bile, keskin bir zekayla yazmış..Öyle bir izlenime kapılıyorsun ki, ya Zizek fazla uçup sıradan bir pasajı olduğundan daha kompleks hale mi getiriyor diyorsun..Bu analizlerden sonra Oğuz Atay'ın derdini daha iyi anlıyorsun..Adamların sıradan polisiye, korku yazarı bile bizim yüksek edebiyatımızdan daha sağlam kurgular yapıyor..

    Sen benden çok daha iyi tanıyor olmalısın bizim edebiyat ortamını..Zizek okumaya fırsat bulursan bir bak bakalım, bizde de böyle çok katmanlı, ince gündermeli, sembolik/alegorik bir dille yazılmış eserler var mı? Doğrusu bu konudaki gözlemlerini dört gözle bekleyeceğim..Bana yok gibi geliyor..

    Zizek okumaya "İdeolojinin Yüce Nesnesi" ile başlamanı öneririm. Oldukça zor bir kitaptır, insanın ne alakası var bütün bu anlatılanları edebiyatla, politikayla alakası diyesi geliyor..Ama nasıl alakası olduğunu Zizek daha sonraki kitaplarında çok iyi gösteriyor..İdeolojinin Yüce Nesnesi çok önemli..Bir kaç defa okumak lazım..Ancak bu kitap hakkı verilerek okunur ve temel kavramlar anlaşılırsa sonraki Zizek okumaları çok daha kolay olacaktır..Zira bu kitapta tanıttığı konuları, sonrakilerinde işe koyar..Dolayısıyla İdeolojinin Yüce Nesnesi, Zizek'e ve Lacan'a girşi türünden bir kitaptır..Ardından "Yamuk Bakmak"ı tavsiye ederim..Bol bol popüler kültür referanslı, müthiş eğlenceli bir kitap..İşte bunda bir yığın edebiyat analizi var..

    "Yazılarımdaki bütünlüğü bozacak yorumları"nı almak ise sevindirir beni..Bekliyor olacağım..

  • erdem

    Demek ki Minör edebiyat arıyorsanız, kişisel kültlerini kurma peşindekilere değil, e-HayalET gibi yapılara bakacaksınız.

    Sevgli Önder;

    Yazmış olduğun yazılarda, sadece yukarıdaki değil, alıntılanacak bir çok anlamlı cümle ve paragraf var. İşin, daha kötü tarafı, bunların üzerinde epeyce düşünmek ve zaman ayırmak gerekiyor. Suskunluğumuzun gerekçesi yetkinliğimiz ve olgunluğumuzun eksikliğidir. Daha önceki 4'lük dizi halinde yazdıklarını ben sindiremedim. Her birini ayrı ayrı not ediyorum, en önemlisi bir çok şey öğreniyorum..

    Diğer taraftan, yukarıdaki cümle, E-hayalet’in zihinsel özerklik ve özgürlükten yana özgün muhalif tavrı ve varlık sebebini açıklayan bu ülkede bir boşluğu doldurabilecek nitelikte bir kümelenmeye neden olabilecek bir iddia olduğunu düşünüyorum. Bunu önemsiyorum.

    Zizek "Henry James" analizleriyle ilgili kitabı dahil, kaynakçalarını verdiğin tüm kitaplar elime geçecekler. Bu sebeble, yazı dizindeki ve tezlerindeki bütünlüğü bozacak yorumlar yapmayı ve fikirler ileri sürmeyi şimdilik askıya alıyorum.

    Dahası var.
    Kardeşim. Üzerimize kaldıramayacağımız kadar yük yüklüyorsun. Umarım zamanla bu tezleri daha ileri götürürsün.

    Tekrar tebrikler ve selamlar.


Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #2 Önder Kurt 04-05-2010 04:37
Merhaba Erdem,

Zizek'in Henry James analizleri sanıyorum "Yamuk Bakmak" adlı kitabında..Düze nli ve çok katılımlı bir etkileşim platformumuz olmadığı için, şimdiye kadar okuduğum kitapların, beğendiğim yerlerini kataloglamada etkili olamıyordum..Ka fanda kabaca bir fikir oluyor ama tam olarak nerde geçtiğini hatırlamıyorsun ve kitabı bilsen bile onca altı çizili ya da post-it'li pasaj arasında aradığını bulamıyorsun..i Pad'i bu yüzden istiyorum ya.:-)

Zizek'in yaptığı edebiyat analizlerinden sonra, kendim ve ülkem adına komplekse kapılmamak çok zor oluyor..Henry James gibi zor bir yazarı geç, "sıradan" polisiye, korku, gerilim, dedektiflik romanlarında bile büyük bir deha görüyorsun..Rut h Randell'i kim tanır mesala? Ben hiç bilmezdim..Ama gel gör ki Zizek analizlerine bakacak olursan müthiş bir deha..Kompleks kurgular, ince sembolik göndermeler vs..Patricia Highsmith'i anmıyorum bile..Mübarek en erken öykülerinde bile, keskin bir zekayla yazmış..Öyle bir izlenime kapılıyorsun ki, ya Zizek fazla uçup sıradan bir pasajı olduğundan daha kompleks hale mi getiriyor diyorsun..Bu analizlerden sonra Oğuz Atay'ın derdini daha iyi anlıyorsun..Ada mların sıradan polisiye, korku yazarı bile bizim yüksek edebiyatımızdan daha sağlam kurgular yapıyor..

Sen benden çok daha iyi tanıyor olmalısın bizim edebiyat ortamını..Zizek okumaya fırsat bulursan bir bak bakalım, bizde de böyle çok katmanlı, ince gündermeli, sembolik/alegor ik bir dille yazılmış eserler var mı? Doğrusu bu konudaki gözlemlerini dört gözle bekleyeceğim..B ana yok gibi geliyor..

Zizek okumaya "İdeolojinin Yüce Nesnesi" ile başlamanı öneririm. Oldukça zor bir kitaptır, insanın ne alakası var bütün bu anlatılanları edebiyatla, politikayla alakası diyesi geliyor..Ama nasıl alakası olduğunu Zizek daha sonraki kitaplarında çok iyi gösteriyor..İde olojinin Yüce Nesnesi çok önemli..Bir kaç defa okumak lazım..Ancak bu kitap hakkı verilerek okunur ve temel kavramlar anlaşılırsa sonraki Zizek okumaları çok daha kolay olacaktır..Zira bu kitapta tanıttığı konuları, sonrakilerinde işe koyar..Dolayısı yla İdeolojinin Yüce Nesnesi, Zizek'e ve Lacan'a girşi türünden bir kitaptır..Ardın dan "Yamuk Bakmak"ı tavsiye ederim..Bol bol popüler kültür referanslı, müthiş eğlenceli bir kitap..İşte bunda bir yığın edebiyat analizi var..

"Yazılarımdaki bütünlüğü bozacak yorumları"nı almak ise sevindirir beni..Bekliyor olacağım..
Alıntı
 
 
0 #1 erdem 03-05-2010 19:41
Demek ki Minör edebiyat arıyorsanız, kişisel kültlerini kurma peşindekilere değil, e-HayalET gibi yapılara bakacaksınız.

Sevgli Önder;

Yazmış olduğun yazılarda, sadece yukarıdaki değil, alıntılanacak bir çok anlamlı cümle ve paragraf var. İşin, daha kötü tarafı, bunların üzerinde epeyce düşünmek ve zaman ayırmak gerekiyor. Suskunluğumuzun gerekçesi yetkinliğimiz ve olgunluğumuzun eksikliğidir. Daha önceki 4'lük dizi halinde yazdıklarını ben sindiremedim. Her birini ayrı ayrı not ediyorum, en önemlisi bir çok şey öğreniyorum..

Diğer taraftan, yukarıdaki cümle, E-hayalet’in zihinsel özerklik ve özgürlükten yana özgün muhalif tavrı ve varlık sebebini açıklayan bu ülkede bir boşluğu doldurabilecek nitelikte bir kümelenmeye neden olabilecek bir iddia olduğunu düşünüyorum. Bunu önemsiyorum.

Zizek "Henry James" analizleriyle ilgili kitabı dahil, kaynakçalarını verdiğin tüm kitaplar elime geçecekler. Bu sebeble, yazı dizindeki ve tezlerindeki bütünlüğü bozacak yorumlar yapmayı ve fikirler ileri sürmeyi şimdilik askıya alıyorum.

Dahası var.
Kardeşim. Üzerimize kaldıramayacağı mız kadar yük yüklüyorsun. Umarım zamanla bu tezleri daha ileri götürürsün.

Tekrar tebrikler ve selamlar.


Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile