Özgürlükçü Bir Edebiyat Üzerine -5 :"Tutunamayanlar"' Kovuldu, Liberal "Göçebeler" Sunuldu Popüler
Makale
Tarihsel açından belli bir önemi olan bir dönemde üniversite okudum; 1986-1992. Dönemin ilginçliği, 12 Eylül yenilgisinin etkisinin yavaş yavaş atıldığı, eski öğrenci liderlerinin hapisten çıkıp okula dönmelerinin de heyacanıyla Türkiye radikal solunun, klasik öncülleriyle ve 80 öncesi ruhuyla beslendiği belki de son bir yükselişinin , yükselişi demeyelim de kıpırdanışının yaşanmasıydı. Öğrenci Derneğinde, bir yığın farklı anlayış hararetli tartışmalar yapar, eylemsiz ya da meydanda yapılan bir basın açıklamasız, forumsuz tek bir gün geçmezdi. Geleneksel hareketlerin devamı olan gruplar kadar, bağımsız, farklı bir perspektifle hareket eden yeni gruplar da oldukça hareketliydi. O dönemde bir yığın öğrenci dergisi de çıkarılmıştır. İlk büyük yenilginin şoku atlatılmadan 91'de çok daha büyük ve kürsel çapta bir yenilgi gelince, olanları biliyoruz. Şimdiki cehennemdeyiz işte!
Gelen Gideni Aratır; "Tutunamayanlar"dan Liberal "Göçebelere" Nasıl Geçildi?
Bugün o dönemi hatırlatmamın sebebi, doğrudan politik sonuçlarından ziyade, kültürel alandaki etkileri üzerine konuşmaktır. O dönemin sol açısından belirleyici özelliği olan biçimsel/romantik "radikalliğin", politik yenilginin ardından şimdi karşı karşıya olduğumuz çok daha vahim ideolojik/kültürel yenilgideki payını ortaya koymaya çalışacağım. Politik yenilgiler konjüktüreldir, ideolojik yenilgiden kurtulmak ise çok daha zordur.
Biçimsel/Romantik/Nostaljik "radikalliğin" herhangi bir konudaki düzleştirici, torbacı zihniyetinin sapla samanı birbirine karıştırarak, sol adına önemli kaynakları nasıl heba ettiğinin izini sürmeye Oğuz Atay ile başlayabiliriz.
Benim öğrencilik yıllarımda, geleneksel yapıların devamı olan gruplar, muhtemelen istisnaları olmakla beraber genel bir tavır olarak "Tutunamayanları" hiç sevmezdi. Herhalde yenilginin, bireysel kendi içine kapanışın yazarı olarak görüldüğünden. Şimdi Oğuz Atay'a rahmet okutacak, her türünden liberal bireyci "romancılar" karşısında, ona karşı nasıl bir haksızlık yaptıklarını düşünüyorlar mıdır acaba? Ortodoks Solun "Tutunamayanlar"ın kıymetinin bilmeyip şimdi Aslı Erdoğan, Elif Şafak gibileri karşısında bulması, akla şu güzelim Nasreddin Hoca fıkrasını getiriyor; hani Ankara savaşı sonrasında, Timur'un fillerini doyurmaktan iflahı kesilen köyülüler, kendilerini bu yükten kurtarması için Timur'a karşı sözcüleri olmalarını isterler ve hoca da kabul eder ya. Ancak birlikte huzura çıkarken bütün köylüler tek tek korkudan sıvışınca kendini Timur karşısında tek başına bulan Hoca, ödlek köylülere bir ders vermek için "Yüce kağanım, bizim köylüler fillerinizi beslemekten büyük onur duymaktalar, ama haşmetli ordunuza daha fazla hizmet edebilmek için ikinci bir fil talep ederler " der ya, adeta bizim solcular da Oğuz Atay'ı yüce Tarihe karşı şikayet etmek için Marx'tan sözcüleri olmalarını istemişlerdir, ama günlük koşusturmacalarına dalıp, aile, iş, çoluk çocuk, kariyer falan derken Marx'ı yalnız bırakmışlardır da, onlara iyi bir ders vermek için büyük usta da Tarih'in huzurunda "Yüce tarih, bizim Türkiyeli Solcular Oğuz Atay'ı yeterince bireyci bulmuyorlar, çelişkileri keskinleştirmek için çok daha bireyci, çok daha liberal, en küçük toplumsal bir derdi olmayan, sadece 'kendini arayan' yazarlar göndermeni istiyorlar" diye talepte bulunmuştur.
Ortodokslar "tutarlı" görünmek adına "Tutunamayanlar"dan hala hoşlanmadıklarını söyleyebilir, hatta şimdiki bariz liberal bireyci yazarlara giden yolu onun açtığını bile iddia edebilirler ama biz yine de üzerimize düşeni yapalım ve güzel yazarımıza sol adına itibarını vermeye çalışalım.
Bu yöndeki çabamızın temel iddiası şudur; Oğuz Atay, şimdiki "kendini arayan" Elif Şafak, Aslı Erdoğan vs gibi yazarlarla en küçük bir ortak paydaya sahip değildir. Başka romanlarını bilmem ama en azından "Tutunamayanlar" için bu saptamayı büyük bir kararlılıkla öne sürebilirim. Oğuz Atay ile Aslı Erdoğan ya da Aslı Erdoğan ile Kafka arasında ancak liberaller ve onların negatif imgesi, aynı madalyonun öteki yüzü olarak ortodoksların düzleştirici, torbacı zihniyeti bir bağlantı kurabilir. Ortodoksların indirgemeci, düzleştirici mantığı sadece edebiyatta değil, felsefede de bizi pekçok değerli kaynaktan mahrum bırakır, kurunun yanında yaşı da yakar. Genel bir liberal/post-modern yazarlar "çingene torbası" içine birbirinden çok farklı Lyotard, Baudrillard, Negri, Deleuze, Foucault, Rorty gibi adamları dolduruverirler, böylece aradaki çok önemli farklar silinir, yeni zamanlar için radikal bir devrimci politikanın olası esinleri de heba edilir.
Post-modernizmin asli fikir babası Lyotard'tır. Bugün kim adını anıyor onun? Ya da kim Baudrillard'ı olası yeni bir sol yükseliş için kaynak olarak sunuyor? Ama Deleuze işte burda! Ondan esinlenen Negri de..Nasıl Oğuz Atay ile Aslı Erdoğan/Elif Şafak eşitlenerek, edebiyattaki olası eleştirel pozisyonlar, gerçekten içten ürünler liberallerlerin çarpıtmalarına, açık gasplarına terkediliyorsa, Deleuze'ün de, Lyotard, Baudrıllard, Laclau gibilerle aynı kefeye konularak radikal felsefesi harcanıyor ve liberallerin "edebi şölenine" meze olmasına göz yumuluyor. Oysa Deleuze adı o vıcık vıcık ağızlarına demir leblebi gibi gelmeliydi.
O yüzden haykıralım; Deleuze kökten kurtuluşun arayışı içindeki radikal bir düşünürdür ama Lyotard ve Baudrillard gibiler post-modernizm karşısında çaresizliğin, mutlak yenilginin, sonuçsuz bir nihilizmin çığırtkanlığını yaparlar. Bunları aynı kategoride toplamak, kediyle köpeği dört ayaklı memeliler olarak aynı türden görmek kadar indirgemeci bir mantıktır.
Deleuze bizimdir !. Spinoza da, Nietzsche de, Zizek de, Negri de..
Onları Elif Şafak ve Aslı Erdoğan gibilere bırakmak radikal politikaya karşı işlenebilecek en büyük ihanetlerden biridir ! Bu yazıda işte bu indirgemenin, alanı nasıl liberallere terk etmek olduğu da gösterilecek..Meydanı boş bulan Elif Şafak ve Aslı Erdoğan gibilerin Deleuze gibi devrimci bir düşünürü nasıl çaldığı ve kendi liberal "bağımsız"- birey kültlerine alet ettikleri, alıntılarla gösterilecek. Ama önce "Tutunmayanlar"ı kovup, edebiyatçıların da herkes gibi dünyalığını doğrultmaya hakları olduklarını savunan "yazarlar"a nasıl geldik ona bakalım. Elif Şafak'ın "Tutunamayanlar"ı mahkum edip, edebiyatçıların da üstelik hiç yüzü kızarmadan, saklama gereği bile duymadan herkes gibi "gücün", "paranın" peşinde koşmaya hakkı olduğunu ne gibi gerekçelerle iddia ettiğini 4.bölümde detayları ile ele adlım ancak yine de kilit cümlesini hatırlayalım;
"Doğrusu, biz edebiyatçının yoksulunu severiz. Az biraz kenarda kalmışını. “Tutunamayan”ını. Öylesi makbuldür."
Bu farklı bedebyatın işlevine yönelik farklı bir perspektifin basitçe dile bir getirilişi değildir. İdeolojik anlamda bu cümle, olabildiğince konsantre bir taleptir. İdeolojik imaları yüzeyde görünenden çok daha derinlere gider. Bu kısacık cümle, edebiyatın da sisteme entegre olmasını ve herhangi diğer meslekler gibi Aslı Erdoğan'ın da yazılan herşeyin arkasında gördüğü "güç istemi"nin peşinde koşmaya indirgenmesi talebini dile getirir. Edebiyat'ın diğer daha çok para getiren sanatlarla karşılaştırılıp meşrulaştırma çabalarına kanmayalım; burda asıl karşılaştırma Hollywood'un eğlence sektörüyledir. Şafak'ın aslında bir edebiyatçı da niye Steven Spielberg kadar kazanmasın demeye getiriyor. Bizi ilgilendirmez..Kapitalizm parazit star kültlerini destekler zaten.. Bizi ilgilendiren bu tek kuşla yetinmeyip, ikinci kuşu da, yani edebiyattan muhalif, sistem karşıtı özü de atmakla sembolize olan ikinci kuşu da vurma ölçüsüz talebidir. Şafak da Spielberg gibi işini yapıp milyonları götürme derdinde olsaydı umursamazdık. Ama eğer sosyalistsek ikinci kuşu da vurmasına izin vermemek durumundayız. Çünkü bu "ikinci kuş" bizim özgürlük kuşumuzdur.
"Tutunamayanlar"ın bu sistem içi kariyeristleri rahatsız etmesi bile tek başına bizim ortodoksları külahlarını önlerine koyup, indirgemeci zihniyetlerini sorgulamaları için yeterli bir gerekçe değil midir? Bir sosyalist, hangi farklı öncülden gelirse gelsin, Şafak gibi biriyle aynı sonuca varıyor olmaktan utanç duymak zorunda değil midir? Böyle bir aynı noktada buluşma, ortodoks sol zihinlerde birşeylerin radikal olarak yanlış yapılandığını göstermez mi? Ama ben bu bariz gerçekle yetinmeyeceğim, "Tutunamayanlar"ın bu bireyci kariyeristlerden ne kadar farklı olduğu üzerine düşünmeye devam edeceğim.
"Tutunamayanlar"ın temel izleği nedir? İçine verildiği toplumun tarihsel mirasının, kabuğunu kırmak isteyen, olası yaratıcı potansiyelini açığa çıkarmaya çalışan Türkiyeli aydının önünde Çin Duvarı gibi dikilmesi, yaratıcı potansiyellerin, ait olunan geleneksel muhafazakar yapı yüzünden akacak mecrasını bulamaması değil midir? Peki sadece bu izlek bile başlı başına yerleşik muhafazakar kültüre yönelik radikal bir eleştiri olması anlamında muhalif bir duruş değil midir? Peki Tutunamayanlar'ın bu radikal muhalif duruşuna karşın, örneğin bir Şafak'ın "duruşu" nedir? Yerleşik , üstelik kapitalizmle entegre olma çabasındaki muhafazakar kültüre ve onun egemen değerlerine bir karşı çıkıştan vazgeçip, onunla barışma, onu yeniden keşfetme, aslında ne kadar zengin bir kültürümüz olduğunu "keşfederek" sistemin efendilerine şirin görünme "duruşu" değil midir? Üniversite yıllarındaki bohem varoluşundan sonra tasavvufu keşfetmesinin, aniden vuku bulan bir hidayete erme süreci sonunda olduğuna inanabilir miyiz?
Şafak gibilerin "Tutunamayanları" edebiyattan afaroz etme hevesleri, basit bir çoluğunun çocuğunun rızkını kazanma meşru talebinden kaynaklanmaz. Amaç, edebiyatı muhalif dinamiklerinden, içinde bulunulan kültürün baskıcı, dumur edici, yaratıcı potansiyelleri kötürüm edici otoritesini eleştirmeye yönelik "tehlikeli" izleklerinden arındırma misyonuna hizmet etmektir. Çoluğunun çocuğunun rızkını denkleştirme görünümü altında, egemen muhafazakar kültüre hizmet etmesi sonucunda alacağı paraları meşrulaştırma çabasıdır.
Bu memlekettten şimdiye kadar niye bir Dostoyevski, Balzac, Picasso, Mozart, Kurosawa, Michalengelo, Da Vinci, Rimbaud, Goethe, Hawking vs.vs çıkmamıştır? Bizim için büyük olan sevgili büyük yazarlarımız bile, sadece bizim için büyüktür, Kapıkule ya da Cilvegözü kapılarından çıktığınız anda kimse için birşey ifade etmez. Sadece bizi anlatırlar. "Tutunamayanlar"da anlatılan trajedinin başka bir dile çevrilmesi mümkün değildir. Türkiyeli olmayan hiçbir entellektüel neyi anlattığını anlayamaz, mümkün değil!..
Peki bizdeki "yaratıcı" faaliyet neden hep yerel kalmıştır? Tuttuğu takım Avrupa'da başarılı olamayınca, sebebi batılıların bizden hoşlanmamasına, bizi çekememelerine bağlayan futbol taraftarları gibi, bu soruya subjektif bahanelerle mi cevap arayacağız yoksa anlamaya mı çalışacağız? Kendi adıma bu ikincisini yapmaya çalışacağım
Sözkonusu yerelliğin en büyük nedeni bence içinde bulunduğumuz muhafazakar kültürdür. Herhangi büyük bir evrensel başyapıtı alın, sahip olduğu adeta ürkütücü karmaşıklıktaki kompleks kurgu, sayısız referans düzeyine bizde yazılan en iyi romanın dahi ulaşmasının mümkün olamayacağı açığa çıkar. Bizde sadece estetize edilmiş bir düz anlatı vardır, romanımızda felsefe yoktur.
James Joyce'un "Ulysess" romanı ile birlikte yanında 800-900 sayfalık bir "Ulysess'i Okuma Rehberi" de satarlar burda. Havuz başında güneşlenirken okunabilecek türden bir kitap değildir. Aslında, Rus klasikleri gibi "kolay okunabilen" büyük eserler bile kolay değildir aslında. Önplandaki kurgu sadece okuru anlatıya bağlamak içindir. O yüzden Melih Cevdet Anday "büyük eserler en az iki kere okunmalıdır" demişti bir köşe yazısında. İlki merakı gidermek için, ikincisi de yazarın asıl derdini, neyi anlattığını kavramak için. Peki bizde şimdi pazara sürülen "romanlarda" sözkonusu olan böyle kompleks bir anlatı mıdır yoksa yazar "özne konumunu" dolduran bir memurun "Sevgili Günlük" diye başlayan ilk "yazarlık" deneyimlerinin , kamusal alanda tekrar edilmesi midir?
"Gerçek romanlarda" aslında neler anlatıldığını, nasıl derin referansları olduğunu görmek için Zizek okumak gerekir. Mesala Henry James'i ele alalım; dev yazar klasmanında bile değildir aslında değil mi? Ancak Zizek'in bir Henry James analizini okuyun da, böylesi az bilinen bir yazarın bile anlatısını nasıl dahiyane bir çatı, nasıl çetrefil karakter analizleri üzerine kurduğunu görün. Ha bunları "büyük batı kültürü" karşısında ezilip büzülelim diye anlatmıyorum, olayı biz Türkiyelilerin yeteneksizliğine de getirmek istemiyorum. Hala "Tutunamayanlar"dayım, onun temel sorunsalını kendimce açıklamak amacım..Devam edelim..
Kuşkusuz, biz Türkiyeliler ile Batılılar arasında genetik farklılıktan dolayı yaratıcılık düzeyleri farklıdır gibi tersten-ırkçı bir pozisyondan konuşmuyorum. Futbol camiasında bir geyik vardır; "Arda/ Emre / Rıdvan Brezilyada ya da Arjantin'de doğmuş olsaydı bugün Messi'den daha değerli oyuncu olurdu". Futbol için doğru mu bilemem ama belli ölçülerde yaratıcı faaliyet için doğru olduğunu düşünüyorum. Ancak edebiyatla ya da felsefe ya da genel anlamda sanat ile futbol arasında bu konu bağlamında bir fark var. Futbol'daki geyik bir komplo teorisine dayanır. Biz Müslüman olduğumuz için Avrupalı bizim çocuklarımızın çok başarılı olmasını istemez. Ancak yaratıcı düşünsel faaliyet de sözkonusu olan neden çok daha farklıdır; Özgür yaratıcı faaliyetin beslenebileceği tarihsel referanslar, tarihsel birikim yoktur bu topraklarda. Derrida'nın yapıçözümcü felsefesinin gösterdiği gibi, birbirinden bağımsız yalıtık bireysel metinler yoktur aslında. Batı kültürünün ürettiği bütün metinler 2500 yıldır yazılmakta olan tek bir metindir aslında, birbirleriyle sonsuz bir referans, gönderme zinciri içinde yeralırlar. Derrida yapıçözümüyle, aynı temel izleklerin nasıl farklı biçimlerde yeniden yeniden üretildiğini gösterir. Başka bir ifadeyle bütün bir batı kültürü, kompleks bir "metinler-arasındalık" durumundadır. James Joyce'dan ya da Thomas Mann'dan girip Plato'dan ya da Tarsuslu St.Paul'den çıkarsın. Bu sonsuz gönderim zincirinin bir başka temel koordinatı daha vardır; Judeo-Hristiyan birikimi. Batılının kendi dinine yaklaşımı, karşısında huşuyla ve korkuyla durulacak, anlaşılmayan ulvi bir söze yaklaşım gibi değildir. Bizde ibadet kendi dilinde bile yapılmaz; anlamadığımız arapça ile yapılır. Sıradan biri ne anlatıldığı hakkında en küçük bir fikre bile sahip değildir. Ama Hristiyan ya da Yahudi kendi dili ile ibadetini yapar. Dolayısıyla ibadet bile aslında günlük, ailevi bir felsefi tefekkür haline gelir. Dinsel ve felsefi referanslar batıda günlük hayat içinde popülerleşmiş, sıradanlaşmıştır, hit TV dizilerinde, Simpsonlar'da South Park'ta, Family Guy'da, Lost'ta her zaman bir İncil referansına dayanan bir konu olur. Bütün espirinin dayandığı referanslar vardır. Hadi bizde Kuran'a benzer bir referans yapın da görelim.
Bu sebeblerden dolayı, vasat bir batılı yazar bile Türkiye'li bir yazardan fersah fersah önde başlar "yarışa". Vasat/ortalama bir batılı aydın bile, bizim sağlam entellektüelimizden çok daha fazla kavramla , kültürel referanslarla ve mitsel imgelerle düşünür .Bizde entellekütel derinliğin gösterisi gibi algılanan antik yunan mitolojisine, Judeo-Hrıstiyan kültüre yönelik imgesel, metaforik, alegorik ya da teolojik göndermeler, bir batılının sıradan günlük dilinde sıradan deyimler olarak yer edinmiştir. sıradan bir batılı 2500 yıllık birikim içinden konuşur, bizler ise kendi bireysel hayatlarımızın tarihi ile sınırlı olarak konuşuruz. Okulda öğretildiği kadarıyla bir birikime sahip oluruz. hayatın kendi normal akışı içinde aktarılan "sıradan" bir birikim yoktur.
Ne demek istediğimi daha iyi anlatmak için Lost dizisine bakalım; nelere referans var? Bir defa standart Judeo-Hristiyan referanslar; Jacob, Benjamin. Sonra Felsefi göndermeler; Rousseau, Locke, Bakunin, Hume, Bentham. Ardından teorik quantum mekaniğine ve astro fiziğe göndermeler; paralel evrenler, zaman ve mekanın göreliliği vs. Ha bütün bunların eklektik bir uslupla yapıldığı açık..Ancak yine de bu kadar popüler olmasında bizi düşündürmesi gereken bir yön yok mu? Lost üzerine tartışma forumlarına bir girin insanlar neleri tartışıyor bir görün. Lost'un bizdeki karşılığı ne; Kurtlar Vadisi. Şu bizim solcuların bile seyrettiği, TV'lerimizdeki ipinden boşanmış gibi ard arda gelen dizilerde böylesi kompleks referanslar yapılarak reyting yakalanabilir mi?
Gelelim "Tutunamayanlar"a; Sevgili Oğuz Atay'ın anlatmaya çalıştığı tam da bu kültürel birikimsizliğimiz, felsefesizliğimiz, sürekli bir şimdi içinde yaşamak zorunda kalarak, boşlukta durmamız değil midir? Bir batılının sahip olduğu türden kültürel tarihsel koordinatlar içinde yeralıp, bir metinler-arasındalık durumundan beslenme şansımız yoktur. Bir batılı İncil'den aldığı sayısız refernsla yazar. Bizde Kuran'dan alınan referanslarla yazan var mı? Sonra Antik Yunan Mitolojisi ve Tragedyası bir başka beslenme kaynağıdır batılının. Peki biz Türkiyelilerin Dedem Korkut masallarından, Ergenekon mitinden ve Elif Şafak'ın keşfettiği Tasavvuf'tan başka hangi kaynağımız var? Turgut Özben ya da Selim İleri, büyük bir kitaplık karşısında durup "Birgün Bütün bu Kitapları Okuyacağım" derken hangi durumu dile getirir? Aslında binlerce yıllık açığı kapayacağım demek istemez mi? Ancak sonraki bir bölümde, galiba Dedem Korkut'tan bir masalın parodisini yapar sayfalar ve sayfalar boyunca.
Oğuz Atay adeta haykırmaktadır "Ne Yapayım Eldeki Malzeme Bu..Bu Malzemeyle benden bir Dostoyevski olmamı nasıl beklersiniz?"
Bu yönü dışında, "Tutunamayanlar"ın popüler, vulgar kavranışında bile yerleşik kültüre karşı bir eleştiri yok mudur? Adeta, bu ülkede yaratıcı bir varoluşun peşine düştüğünde bir banka memurundan bile daha az itibarlı olursun demez mi?
Fikirlerine katılırsın ya da katılmazsın, ama "Tutunamayanlar" yerleşik kültüre yönelik bir eleştiridir. Doğulu bir kültür içinde sıkışıp kalan, çıkış bulamayan yaratıcı dürtülerin kendi içinde patlamasını anlatır. Bu özelliğiyle, Atay'ın niyeti değilse bile, "Tutunamayanlar" biz 80 sonrası solcuların da trajedisini anlatmaz mı?
Peki Aslı Erdoğan ne anlatır kendinden başka? Peki anlattığı kendinde edebi ürün olarak algılanabilecek ne olabilir şimdi de ona bakalım:
Beslenilen Uzun Bir Tarihi Yaratıcılık Birikimi Olmadan Edebiyat Mümkün Müdür?
Deleuze'ün Göçebe'sinin, Aslı Erdoğan "Göçebe"liğiyle Alakasını Kurmak İçin Ne Gerekir?
"Yersizyurtsuzlaşma" / "deterritorialization"
"Rhizome"
Radikal Kollektif Felsefenin, Liberal Bireyci Gaspı
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Mayıs 06, 2010
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Dünya "Bunlar" İçin Kendileriyle Başlar
Teşekkürler Hasan;
"Bizim olanı koruma çabası"nı çok önemsiyorum Hasan. Yapmadığımız birşey bu..Reel Politika izin vermiyor..Sevmiyorum o yüzden reel politikayı..Marx "Din Halkın afyonudur" demiş ya -çok çarpıtılmıştır gerçi, bütün paragraf aktarılsa üstadın niyeti daha iyi anlaşılacak-, ben de "Reel Politika Sosyalistlerin ayfonudur" diyorum..Olası yegane politika olarak reel politika ile meşgul olduğumuz için Aslı Erdoğan gibilerler uğraşmıyoruz. Uğraşmayınca bak ne satıyor;
"Ben hep ezen-ezilenin olmadığı bir ilişki aradım ama bulamadım. O zaman ben okura nasıl böyle bir ihtimalden söz edeyim ki!"
Kaynak: http://www.yuksekovahaber.com/haber/asli-erdogan-ile-soylesi-18678.htm
Ne kadar sinsi, ne kadar kesif bir sinizm değil mi? "Yazdıklarımızın hepsinin arkasında güç istemi vardır" lafıyla birleştir, karakter ortaya çıkar..Bir de 42 yaşında, yaşlandım, hastalıklarım var, eskisi gibi gezemiyorum tiradları yok mu..Tam bir tükeniş, vazgeçiş, hiçlik felsefesi, berbat bir nihilizm..Bir de arkadaki koca egoya dikkat çekelim..Kendisi bulamamış ya, -kendi cangılında kendini ararken kollektif ilişkiyi bulamazsın tabii--, ezen-ezilen ilişkisinin ilgası ihtimal dahilinde değildir..
Kuzu postuna bürünmüş kurt. Ne kadar da masum, ne kadar da kırılgan görünüyor oysa.
Hayır benim anlamadığım, başka filozof mu yok arkadaş! Niye bunlar en derin, en radikal, en özgürlükçü düşünürlerle özdeşleştirilmek isterler bir de.
Düşünür mü kalmadı? Gidin Ayn Rand'cı olun, Hannah Arendt'çi olun, ya da Judith Butler'cı, Hem onlar da sizin gibi kadın..Feminizm dayanışması işte ne güzel. Hiç olmasa düşüncelerinizle, varoluşunuzla bir tutarlılık sergilemiş olursunuz..Böylece sizi hiç olmazsa onurlu, tutarlı olduğunuz için sevmesek de saygı duyarız...
Deleuze ile, Spinoza ile, Zizek ile ne işinizi olur sizin?..
Bir de solculara her fırsatta taş atmazlar mı?
"Solcu değilsen ve gençsen, bir kadın yazar olarak işin epey zor (gülüyor)."
Kaynak: http://www.yuksekovahaber.com/haber/asli-erdogan-ile-soylesi-18678.htm
Kadının ezilmişliği en önemli uygarlık sorunlarından biridir..Ancak işte bu ayrcıalıklılar, ondan bile nemalanıyorlar..Söylediklerim, felsefem, ideolojim yüzünden değil, bunlar genç ve kadın olduğum için üzerime geliyor de çık işin içinden..Aptal sanıyorlar bizi..
Kültür-sanat / edebiyat alanın kontrolü solcularda ise, son 15-20 yılda, malını sola pazarlamaya çalışanlar dışında kaç tane yürekten solcu yazar çıktı..Solun üzerine basa basa kariyer merdiveni çıkanlar, yeteneksizlikleri gösterilince sola atıp tutmaya başlarlar..
Madem solculardan bu kadar şikayetcisiniz, ne diye hep solun yazarları ile anılmak hoşunuza gider? Niye kendi soyunuzdan Ayn Rand'ı hiç anmazsınız..
Çok komplocu olacak ama amaç bence at izleri arasında it izlerini kaybettirmek..Kafası zaten allak bullak olmuş ortalama solcunun tam bir labirent içinde kaybolmasını sağlamak.. Şafak gibi felsefesine galaksiler kadar uzak biri Deleuze'le anılmaua niye bu kadar hevesli olur?
Hem soldan şikayet ederler hem de kendi soylarından yazarlar dururken bizimkilerle birlikte anılmak isterler..
"Haşa"
Bu tartışmada Oğuz Atay'ın adının geçmesi karşısında ancak "haşa" denebilir...
Eline, beynine sağlık Önder.
Bilmiyorum yoruma buradan girmem bir tuzak mıdır ama "parasızlık" deyince aklıma hep Orhan Kemal gelir. Yazar tarihimizin en esaslı parasızlıklarından birini çekmiştir ve sıkı bir romancımızdır. Bir polemik başlatmak istemem ama Yaşar Kemal'den çok öte bir "karakter" yaratıcıdır yalnız "satamamıştır" Bir yazarın parasızlığından övünç çıkarmak gerekir diyenlerden değilim. Mazoşistliğin lüzumu yok ama meseleye dair bir iki cümle de kurmak gerekecek. Klasik karşı koyuşlardandır, denir ki "Marx, zamanında, yeterince satsa ve o sefaleti yaşamasa iyi olmaz mıydı?" Buna ancak şu denebilir " iyi olmak da laf mı, devrim olurdu". Gerçekten de Marx'ın okunup okunmaması bir para-parasızlık meselesinden öte, niteliksel bir sıçrama zaruriyetidir. Bu sebeptendir ki parasızlık vurgusu yapan şimdiki nesircilere "haddini bil" demek lazım. Elif Şafak denen kızcağızın satıp satmaması Şafak için gerçekten de önemli bir durumdur. Yani tamamen parasal bir vaziyettir. Bütün memleket bir sabah kalksa ve bu kızı okusa ne olur? Hiç... Teşbihte hata olmaz, Atay okunsa ne olur? Bir ülke eşik atlar...
Önder,
Bizim olanı koruma çaban, öfken ve zekan takdire şayan. Herhangi birine, herhangi bir yerde ve herhangi bir şekilde yaşam sevinci, moral olmak değil midir bütün çabamız. Sağ olasın
Hasever
-
2010-05-04 04:37:54 |SAdministrator| onder
-
2010-05-03 19:41:01 |Unregistered| erdem
Demek ki Minör edebiyat arıyorsanız, kişisel kültlerini kurma peşindekilere değil, e-HayalET gibi yapılara bakacaksınız.
Sevgli Önder;
Yazmış olduğun yazılarda, sadece yukarıdaki değil, alıntılanacak bir çok anlamlı cümle ve paragraf var. İşin, daha kötü tarafı, bunların üzerinde epeyce düşünmek ve zaman ayırmak gerekiyor. Suskunluğumuzun gerekçesi yetkinliğimiz ve olgunluğumuzun eksikliğidir. Daha önceki 4'lük dizi halinde yazdıklarını ben sindiremedim. Her birini ayrı ayrı not ediyorum, en önemlisi bir çok şey öğreniyorum..
Diğer taraftan, yukarıdaki cümle, E-hayalet’in zihinsel özerklik ve özgürlükten yana özgün muhalif tavrı ve varlık sebebini açıklayan bu ülkede bir boşluğu doldurabilecek nitelikte bir kümelenmeye neden olabilecek bir iddia olduğunu düşünüyorum. Bunu önemsiyorum.
Zizek "Henry James" analizleriyle ilgili kitabı dahil, kaynakçalarını verdiğin tüm kitaplar elime geçecekler. Bu sebeble, yazı dizindeki ve tezlerindeki bütünlüğü bozacak yorumlar yapmayı ve fikirler ileri sürmeyi şimdilik askıya alıyorum.
Dahası var.
Kardeşim. Üzerimize kaldıramayacağımız kadar yük yüklüyorsun. Umarım zamanla bu tezleri daha ileri götürürsün.
Tekrar tebrikler ve selamlar.
Yorumlar
Zizek'in Henry James analizleri sanıyorum "Yamuk Bakmak" adlı kitabında..Düze nli ve çok katılımlı bir etkileşim platformumuz olmadığı için, şimdiye kadar okuduğum kitapların, beğendiğim yerlerini kataloglamada etkili olamıyordum..Ka fanda kabaca bir fikir oluyor ama tam olarak nerde geçtiğini hatırlamıyorsun ve kitabı bilsen bile onca altı çizili ya da post-it'li pasaj arasında aradığını bulamıyorsun..i Pad'i bu yüzden istiyorum ya.:-)
Zizek'in yaptığı edebiyat analizlerinden sonra, kendim ve ülkem adına komplekse kapılmamak çok zor oluyor..Henry James gibi zor bir yazarı geç, "sıradan" polisiye, korku, gerilim, dedektiflik romanlarında bile büyük bir deha görüyorsun..Rut h Randell'i kim tanır mesala? Ben hiç bilmezdim..Ama gel gör ki Zizek analizlerine bakacak olursan müthiş bir deha..Kompleks kurgular, ince sembolik göndermeler vs..Patricia Highsmith'i anmıyorum bile..Mübarek en erken öykülerinde bile, keskin bir zekayla yazmış..Öyle bir izlenime kapılıyorsun ki, ya Zizek fazla uçup sıradan bir pasajı olduğundan daha kompleks hale mi getiriyor diyorsun..Bu analizlerden sonra Oğuz Atay'ın derdini daha iyi anlıyorsun..Ada mların sıradan polisiye, korku yazarı bile bizim yüksek edebiyatımızdan daha sağlam kurgular yapıyor..
Sen benden çok daha iyi tanıyor olmalısın bizim edebiyat ortamını..Zizek okumaya fırsat bulursan bir bak bakalım, bizde de böyle çok katmanlı, ince gündermeli, sembolik/alegor ik bir dille yazılmış eserler var mı? Doğrusu bu konudaki gözlemlerini dört gözle bekleyeceğim..B ana yok gibi geliyor..
Zizek okumaya "İdeolojinin Yüce Nesnesi" ile başlamanı öneririm. Oldukça zor bir kitaptır, insanın ne alakası var bütün bu anlatılanları edebiyatla, politikayla alakası diyesi geliyor..Ama nasıl alakası olduğunu Zizek daha sonraki kitaplarında çok iyi gösteriyor..İde olojinin Yüce Nesnesi çok önemli..Bir kaç defa okumak lazım..Ancak bu kitap hakkı verilerek okunur ve temel kavramlar anlaşılırsa sonraki Zizek okumaları çok daha kolay olacaktır..Zira bu kitapta tanıttığı konuları, sonrakilerinde işe koyar..Dolayısı yla İdeolojinin Yüce Nesnesi, Zizek'e ve Lacan'a girşi türünden bir kitaptır..Ardın dan "Yamuk Bakmak"ı tavsiye ederim..Bol bol popüler kültür referanslı, müthiş eğlenceli bir kitap..İşte bunda bir yığın edebiyat analizi var..
"Yazılarımdaki bütünlüğü bozacak yorumları"nı almak ise sevindirir beni..Bekliyor olacağım..
Sevgli Önder;
Yazmış olduğun yazılarda, sadece yukarıdaki değil, alıntılanacak bir çok anlamlı cümle ve paragraf var. İşin, daha kötü tarafı, bunların üzerinde epeyce düşünmek ve zaman ayırmak gerekiyor. Suskunluğumuzun gerekçesi yetkinliğimiz ve olgunluğumuzun eksikliğidir. Daha önceki 4'lük dizi halinde yazdıklarını ben sindiremedim. Her birini ayrı ayrı not ediyorum, en önemlisi bir çok şey öğreniyorum..
Diğer taraftan, yukarıdaki cümle, E-hayalet’in zihinsel özerklik ve özgürlükten yana özgün muhalif tavrı ve varlık sebebini açıklayan bu ülkede bir boşluğu doldurabilecek nitelikte bir kümelenmeye neden olabilecek bir iddia olduğunu düşünüyorum. Bunu önemsiyorum.
Zizek "Henry James" analizleriyle ilgili kitabı dahil, kaynakçalarını verdiğin tüm kitaplar elime geçecekler. Bu sebeble, yazı dizindeki ve tezlerindeki bütünlüğü bozacak yorumlar yapmayı ve fikirler ileri sürmeyi şimdilik askıya alıyorum.
Dahası var.
Kardeşim. Üzerimize kaldıramayacağı mız kadar yük yüklüyorsun. Umarım zamanla bu tezleri daha ileri götürürsün.
Tekrar tebrikler ve selamlar.

Merhaba Erdem,
Zizek'in Henry James analizleri sanıyorum "Yamuk Bakmak" adlı kitabında..Düzenli ve çok katılımlı bir etkileşim platformumuz olmadığı için, şimdiye kadar okuduğum kitapların, beğendiğim yerlerini kataloglamada etkili olamıyordum..Kafanda kabaca bir fikir oluyor ama tam olarak nerde geçtiğini hatırlamıyorsun ve kitabı bilsen bile onca altı çizili ya da post-it'li pasaj arasında aradığını bulamıyorsun..iPad'i bu yüzden istiyorum ya.:-)
Zizek'in yaptığı edebiyat analizlerinden sonra, kendim ve ülkem adına komplekse kapılmamak çok zor oluyor..Henry James gibi zor bir yazarı geç, "sıradan" polisiye, korku, gerilim, dedektiflik romanlarında bile büyük bir deha görüyorsun..Ruth Randell'i kim tanır mesala? Ben hiç bilmezdim..Ama gel gör ki Zizek analizlerine bakacak olursan müthiş bir deha..Kompleks kurgular, ince sembolik göndermeler vs..Patricia Highsmith'i anmıyorum bile..Mübarek en erken öykülerinde bile, keskin bir zekayla yazmış..Öyle bir izlenime kapılıyorsun ki, ya Zizek fazla uçup sıradan bir pasajı olduğundan daha kompleks hale mi getiriyor diyorsun..Bu analizlerden sonra Oğuz Atay'ın derdini daha iyi anlıyorsun..Adamların sıradan polisiye, korku yazarı bile bizim yüksek edebiyatımızdan daha sağlam kurgular yapıyor..
Sen benden çok daha iyi tanıyor olmalısın bizim edebiyat ortamını..Zizek okumaya fırsat bulursan bir bak bakalım, bizde de böyle çok katmanlı, ince gündermeli, sembolik/alegorik bir dille yazılmış eserler var mı? Doğrusu bu konudaki gözlemlerini dört gözle bekleyeceğim..Bana yok gibi geliyor..
Zizek okumaya "İdeolojinin Yüce Nesnesi" ile başlamanı öneririm. Oldukça zor bir kitaptır, insanın ne alakası var bütün bu anlatılanları edebiyatla, politikayla alakası diyesi geliyor..Ama nasıl alakası olduğunu Zizek daha sonraki kitaplarında çok iyi gösteriyor..İdeolojinin Yüce Nesnesi çok önemli..Bir kaç defa okumak lazım..Ancak bu kitap hakkı verilerek okunur ve temel kavramlar anlaşılırsa sonraki Zizek okumaları çok daha kolay olacaktır..Zira bu kitapta tanıttığı konuları, sonrakilerinde işe koyar..Dolayısıyla İdeolojinin Yüce Nesnesi, Zizek'e ve Lacan'a girşi türünden bir kitaptır..Ardından "Yamuk Bakmak"ı tavsiye ederim..Bol bol popüler kültür referanslı, müthiş eğlenceli bir kitap..İşte bunda bir yığın edebiyat analizi var..
"Yazılarımdaki bütünlüğü bozacak yorumları"nı almak ise sevindirir beni..Bekliyor olacağım..