Özgürlükçü Bir Edebiyat Üzerine -4 :"Elif Şafak"'ın Sözde Deleuze'cülüğü Popüler
Makale
Özne/Öznellik kavrayışımızın son derece yetersiz olduğunu düşünüyorum. Zira bu eksiklik nedeniyle, varsayımsal bağımsız, özsel, otantik bir özne tarafından icra edilen bir yaratıcılık olabileceğine inanıyoruz. Örneğin, bir metnin "yazarı" olan özne tarafından ortaya konduğunu sorgusuz sualsiz kabul ederek, o metni üreten "yazarlık" özne konumunun belirleyiciliğini gözardı ediyoruz. "Özne konumları" kendilerini dolduran spesifik öznelerden bağımsızdır, hatta onlara kendi iktidar ilişkilerini dayatır. Bugün içinde olduğumuz dünyada, "yazarlık" özne konumu bir iktidar pozisyonudur, nasıl komunist birini iktisadı bütün rakiplerinden çok daha iyi biliyor olmasına rağmen bir CEO yapmazlarsa, mevcut iktidar koordinatlarında yer alan "yazarlık " özne konumunun da belli aranan özelliklere sahip olmayan, tikel öznelerle doldurulmasına izin verilmez.
Bugün bize edebiyat diye sunulan, iktidar ilişkilerinin bir başka çerçevesinde de sözkonusu olan, üstün yaratıcı yetenekleri ve öznelliğini toplumsallığı üzerinden kavrayan ve dolayısıyla toplumla bir derdi olanların "yazar" olarak ortaya çıkması değil, boş "yazarlık" özne konumlarını doldurmak için, "Türkiye Yeni Yıldızını Arıyor", ya da "American İdol" gibi yarışmalarda birinci olarak bir süperstar konumuna yükselme hayaliyle kuyruğa girmiş olan, aşağı yukarı tamamen aynı özelliklere sahip olan clone'ların bir yarışı, İngilizcedeki daha güzel tabiriyle "Rat Race"i vardır. Bedensel ölçütleriniz uygun değil veya fiziksel doğal yetenekleriniz yoksa, bir manken ya da futbolcu olarak toplumun kaymak tabakası arasında yerinizi alma şansınız yoktur. Ancak bu tür doğuştan gelen avantajlar pek azına nasip olur. Geri kalanlar içinse, edebiyat her zaman sıcak kollarını açmış bekliyordur. Fazla bir beklentisi de yoktur, lise de iyi kompozisyonlar yazabilmiş olmak ve biraz da büyük eserlerin başlıklarını biliyor olmak yeter. Gerisi, herhangi bir kariyerde olduğu gibi "networking" yapmak, yani güçlü kişilerle ilişkilerini çoğaltmaya bağlıdır. Bunda başarılı olursanız, yazacağınız herşey, örneğin sivilcelerinizle yaşadığınız varoluşsal ilişki bile bir edebi metin olarak etiketlenip piyasaya sürülecektir. Çünkü ne yazarsanız yazın bir özne olarak siz değil, iktidar koordinatları içindeki seviyesine göre doldurduğunuz özne konumu konuşuyor olacaktır.
Konuyu açmak için şu pasajlara bakalım;
"Esoterik şakımalarının yarattığı tonalite ile, çevrelerinde gizemli bir hale yaratan kuşların, alacakaranlığın yarattığı gerçeküstücü atmosferde toplu halde ağaçtan ağaca uçmaları, eskatalojik bir yolculuğun alegorisi gibi göründü bir an gözlerime"
.....
"Ölümün Demokles kılıcının gölgesinde çıktığım Odise'mde karşılaştığım insanlar, büyük okyanusların ortasında keşfedilmeyi bekleyen ıssız adalar gibiydiler. O engin okyanusları yüzerek aşıp, onlara ulaşmaya çalıştığımda ise bir serap gibi kayboluyorlar ve ben de soluğu kesilmiş ve nereye yüzeceğiniz bilmez bir halde okyanusun uçsuz bucaksız çölünde köpekbalıklarıyla çevrilmiş olarak tek başıma kala kalıyordum"
Şu son iki dakika içinde uyduruverdiğim bu pasajlara Aslı Erdoğan'ın ya da Elif Şafak'ın doldurmuş olduğu "yazarlık özne konumunun" mühürünü basın, "edebi" bir metinden fragmanlar olarak hemen geçerlilik kazanacaklardır. Ancak o mühür bende olmadığı için, bu pasajlar hiç bir anlam iletmeyen paçavralar olarak kalır. Lakin bunların ne farkı var şundan;
"Yollar, sokaklar duraklar ve insanlar hepsi birer anahtardı, ama hangi kapıya uyduklarını bilmiyordum. Dünya çağırmıyordu beni, onun için öğrendim onu çağırmayı... Renkleri ve gölgeleriyle... Ben de içindeyim, diyebilmek için, hepsini ışığa dönüştürebilmek için. Orada olmakla içinden geçip gitmek arasında kararsız bir yolcuydum çoğu kez..."
Çoğumuzun dehası konusunda uzlaşabileceğimiz hiçbir yazarın kendisi hakkında böyle bir demeç vermiş olduğuna en küçük ihtimal veremiyorum; bulup bir tanesi dahi olsun çıkarıldığında yüzümü kızartmaya ve utançtan boynumu eğmeye hazırım. Bu pasajları edebiyatın arzuhalcisi Hande Öğüt'ün masasına , Aslı Erdoğan'ın son romanında fragmanlar olduğunu söyleyerek koyduktan sonra, o günkü angaryası olarak bir eleştiri yazmasını isteyin, bunları Deleuze'den girip Lacan'dan çıkarak yorumlayacak, "Issız Adaların" yazarın arzu nesnesini, engin okyanusun Sembolik düzeni, köpekbalıklarının Süper-Ego'yu, yüzme eyleminin de Deleuzyen "oluş"u, daha doğrusu "kadın-oluşu" simgelediği hakkında bir "eleştiri" döşeniverecektir hemen. Bu yöntemin ne kadar etkili olduğunu görmek için de kendisi hakkında açılan eksisozluk maddesine bakalım;
tanıtımını yaptığı her kitabı anında satın almak, kitabevlerine delice bir koşu tutturmak istiyor insan. iyi yazıyor, evet.
İşte endüstriyel edebiyat böyle işliyor. Bu tür edebiyat, insan zihninin çağrışımsal, imgesel işleyişi üzerinde bir asalak gibi yaşıyor. Kulağa hoş gelen bir şekilde yazılmış herhangi bir metni okuyan biri, kendi zihninden otomatik olarak başlayan çağrışım zincirleri ile yeniden yazıldıktan sonra gerçekten de kendine hitap eden çok derin anlamları varmış gibi hissedecektir. Aslında orjinal metinle hiç alakası olmayan kendi zihinsel süreci sonucunda çıkan düşünceleri, sırf tetiklediği için o metne bağlayacaktır. "Ya acaba çok alakasız şeyler mi çağrıştı, bu metin aslında benim anladığımı mı dile getiriyor" paranayosı da, sistemin kurumlarının sözkonusu metne edebi standart belgesi vermiş olduğu için savuşturulur. "Merak etme, bu metin test edip onaylanmış bir edebi metindir. Gönül rahatlığıyla çağrışımlarına kapılabilirsin" güvencesiyle okuyucunun kazıklanabiliyor olacağı kuşkuları giderilir. Ancak bu kuşku zaten pekaz ortaya çıkar. Okuyucu zaten çoktan bir Ego-İdeali olarak özdeşleştirildiği yazarın her söylediğinin kendisini anlattığını kabul eder hale getirilmiştir, "edebiyattan" çok daha önce ideolojik hegemonya süreçleri ile.
Luis Bunuel'inin oğlu kendisiyle yapılan bir röportajda, birlikte "Bir Endülüs Köpeği"ni yaptıktan sonra, gelen eleştiriler karşısında Salvador Dali ve babasının çok eğlendiğini, kahkahlara boğulduklarını anlatmıştı. Bunuel'in oğlunun aktardığında göre "Bir Endülüs Köpeği" kesin olarak hiçbirşeyi anlatmıyormuş, herhangi bir tek simgesel anlamı yokmuş. Hiçbir anlam iletme, örtük bir mesaj verme derdi olmayan tamamen alakasız imgelerin arka arkaya gelmesinden başka birşey değilmiş. Ancak eleştirmenlere göre, örneğin üzerinde kesik bir at başı ve ayaklarına iple bağlanmış iki papaz bulunan piyanoyu çekmeye çalışan kahraman sanatçıyı, kesik at başı ölümü, papazlar da yaratıcı faaliyeti engelleyen toplumsal kurumları temsil ediyormuş. Endüstriyel sanatın işleyiş mekanizmaları Elif Şafak ya da Aslı Erdoğan gibi yazarlarla gündeme gelmedi. Frankfurt Okulu'nun ve özellikle Adorno'nun sanatın "şeyleştirilmesi" üzerine söylediklerine herhalde kimse daha fazla birşey ekleme ihtiyacı duymadı. Bunlar kapitalist toplumun zaten bilinen bir özelliği. Ancak bana bizim ülkede Adorno'nun artık standart hale gelmiş sanatın şeyleştirilmesi, endüstrileştirmesi saptamalarından farklı bir durum var gibi geliyor; bizde meydanın boş olması farkı yaratıyor. Batıda edebiyat üzerinden geçinen kariyeristlerin hiçbiri, kendi ticari edebi varoluşlarını rasyonalize etmek için radikal felsefeye referansta bulunma cüretini bu kadar kolay gösteremezler. Haddini bil otur oturduğun yerde tepkileri gelmekte gecikmez. Elif Şafak, ya da Aslı Erdoğan gibilerle aynı klasmanda yeralan Barbara Cartland Deleuze, Lacan, Hegel vs üzerinden tasavvufu keşfetmeye kalkmaz, kendi alanında kitaplarını yazar, parasını da alır. Kimse de oturup bunlarla hesaplaşma gereği duymaz.
Radikal felsefelerin bildik bir liberal varoluşu rasyonalize etme hizmetine nasıl sokulduğunu gösterebilmek için, öncelikle bu "yazarlar"ın edebiyatın toplumsal konumunun ne olması gerektiği üzerine ne düşündüklerini göstermemiz gerekiyor. Edebiyata yönelik böyle bir duruşa sahip olan birinin, radikal felsefeyi kullanmasının büyük bir tahrifat ve gaspolduğu daha sonra yapacağım alıntılarla ortaya çıkacak diye düşünüyorum
"EDEBIYATTAN PARA KAZANMAK AYIP MI?"
http://www.cileweb.net/yazilar/?p=1818
Şimdi Elif Şafak'ın linkteki yazısında sorduğu bu sorusuyla başlayalım; Hayır hiç de ayıp değil. Ancak edebiyattan da para kazanılabileceğini rasyonalize etmek için böyle bir yazı kaleme alıp, bunu kamusal alanda tartışmaya açmak ayıp. Ne kastettiğimi anlatabilmek için, 3.bölümde yaptığım Zizek alınıtısını hatırlatmama izin verin; ABD'de milyonlarca insanın hayatını kurtarmak sözkonusu olduğunda işkencenin meşru olabileceğinin kamusal alanda üst düzey yöneticiler tarafından resmi olarak tartışmaya açılması karşısında hangi kritik soruyu soruyordu Zizek;
"Madem bunun gerekliliğine inanıyorsun, sanki zaten yapmıyormuşsun gibi niye kamusal alanda gündeme getiriyorsun? Niye kimseye söylemeden zaten yapageldiğin şeyi yapmaya devam etmiyorsun?"
Benzer bir mantıkla bizim de bu "edebiyatçıya" sormamız gerekmez mi?;
"Zaten edebiyattan ve doldurduğun sistemin yazarı özne konumundan yeterince para kazanmıyor musun? Zaten yapageldiğin birşeyi kamusal alanda tartışmaya açmandaki asıl amaç ne?".
İşte üzerine düşünülmesi gereken soru bu; böyle bir yazı kaleme almadaki asıl dert ne? Edebiyattan "da" para kazanılıp kazanılmayacağı değil. Neden?
"Edebiyattan da para kazanılmas"ı ile "para kazanmak için edebiyat yapılması" arasındaki ince farkı görmemiz gerekiyor cevap verebilmek için. Zizek'in büyük dehası işte bu ince ayrımı ortaya çıkarmamızı sağlıyor. Sorduğu müthiş soru, zaten yapılmakta olan birşeyi kamusal alanda meşru gibi görünen bir gerekçe ile tartışmaya açarak, sıradışı durumlarda bile "meşru"luğu tartışmalı bir durumu norm haline getirme yönünde bir manipülasyonun varlığını ortaya çıkarır. Elif Şafak'ın durumunda belli bazı durumlarda meşru olan, edebiyattan para kazanılması böyle bir "masum" tartışmayla "para kazanmak için edebiyat yapılması"na çevrilerek norm haline getirilir. Böylece edebiyat muhalif kimliğini kaybederek, pazar ilişkilerine dahil edilir. Pazar ilişkilerine dahil olan herhangi bir üretiminin de sistemin mantığının dışına çıkamayacağını herhalde tartışmamıza gerek yok. Nasıl herkesin ortak kullanımına imkan verecek şekilde "komunist" bir malikane üretttiğinde kimse almazsa, bu bir oksimoronu ifade ederse, pazar ilişkilerine dahil olmuş "muhalif"bir "edebiyat" ürününü de satamazsın, zira "pazara yönelik edebiyat" bir oksimorondur. Pazar ilişkilerine dahil olduğunda artık bir "yazar" değil bir sermayedarsındır ve Marx'ın belirttiği gibi "her sermayedar sermayenin vücuta gelmiş halidir", onun zorunlu dinamiklerinin bir sözcüsü olmaktan başka bir işlevin kalmaz.
Elif Şafak, edebiyat adına değil de ait olduğu ticari üretim çerçevesinin adına konuşuyor olsaydı kimsenin edecek lafı olmazdı, diğer girişimciler gibi malını satmak için her türlü pazarlamayı yapmasında garipsenecek bir konu bulamazdık. Ancak Elif Şafak ne "edebiyattan" ne de kapitalist girişimcilikten vazgeçmek istiyor. Malını satmanın edebi sınırlar içinde mümkün olacağını kanıtlamaya çalışıyor. Bunu yaparken gönüllere hitap ederek bakın nasıl bir göz boyamaya başvuruyor;
"Heykeltıraş heykellerinin, şarkıcı şarkılarının, ressam resimlerinin, yönetmen filmlerinin tanıtımı için uğraş verebilir. Ve tüm bunların karşılığında bir miktar kazanarak, kendi kendine yeterek, ayakları üzerinde durarak üretmeye devam etmesi gayet “anlaşılır” bir meseledir. Aslına bakarsanız, sanatın her dalında sanatçıların yaptığı işten para kazanmak istemesi doğal görülür. Bir tek alan hariç: Edebiyat!" Elif Şafak
Burda dikkat etmemiz gereken, arkadaki kurnaz girişimci ruhunu ele veren o son derece masum kelime: "bir miktar". O miktar tam olarak nedir? Hangi ölçülerle belirlenir? Herhalde "yazarımız" TUFE, TEFE endeksini kastetmiyor, onlar bizim gibi emeği ile geçinenler için var. Ama büyük dehasıyla insanlığa doğru yolu gösterecek bir yazarımızın o paha biçilmez fikirlerinin kuvveden fiile çıkabilmesi ise sözkonusu olan, yaratıcılığının olabildiğince serpilip gelişebileceği belli bir konfor seviyesinin sağlanması gerekeceği açık. Şafak bu kadar fazlasında gözü yokmuş, sadece çoluğunun çocuğunun rızkını kazanmak istiyormuş gibi görünüyor;
Nasıl iki yakalarını bir araya getirsinler? Edebiyatçı dediğin ağaçta yetişmiyor ki. Gökten zembille inmiyor ki. Onun da kira derdi, geçim derdi, çocukların okul parası, sağlık sigortası, apartman aidatı gibi gayet “fani” ve “süfli” dertleri var.
Demek ki, Deleuze'den olduğu kadar , "16 yıllık öğrenciliğinden" sonra tasavvufdan da , kendi "fani" dertlerine çözüm bulup çıkarmanın yollarını bulmuş. Hani kendi alanımız değil ama bu yazı yanlış hatırlamıyorsam Zaman'da çıkmıştı. Hadi biz örgütsüzüz de sesimiz çıkamıyor, peki onların cephesinden tasavvuf'dan beslendiğini her fırsatta dile getiren birinin, ruhani, ahlaki, bu dünyanın "fani" işlerini önemsemeyen dinsel bir öğretiden böyle "sufli" dertlerine çözüm bulmak için mi faydalaniyor diye soran olmaz mı? Herkesin sorunu kendine, biz kendi alanımıza dönelim ve yukarıdaki son derece meşru taleplerin, yani edebiyatta para "da" kazanılması boyutundan, "para için edebiyat yapılması"na nasıl geçildiğinin izlerini sürelim.
İlk akla gelen soru haliyle, yukarıdaki mütevazi giderler için, başka olası gelirler bir yana, Habertürk gazetesinde, öncesinde de Zaman'da sahip olunan köşeden sağlanan gelirin yeterli olup olmadığı. Biliyoruz ki, böylesi büyük yayın organlarında sahip olunan bir köşenin geliri, yukarıdaki mütevazi talepleri defalarca katlar. Bir 5-10 yıllık köşe sahipiliği sonucu kazanılan paranın, ortalama giderleri hayatının sonuna kadar karşılayacağı kimse için bir sır değil. Peki edebiyat yapabilmek için daha ne kadar para gerekiyor?
Ek bir işten para kazanma ihtiyacı ise edebiyata ayrılan zamanın daralmasına yol açar. Nice yazar akşam işten döndükten sonra ancak yazıya vakit ayırabilmiştir. Halbuki şartları daha rahat olsaydı muhtemelen daha çok yazacak, daha çok eser bırakacaklardı geride.
Demek ki çok daha fazla zaman için gerekiyor daha fazla para. İyi de haftada bir kez diyelim 500 vuruşluk, yukarıdaki gibi bir süprüntü kaleme alabilmek insanın kaç dakikasını alır? Bütün bir haftada on dakika ayırarak alınan , ortalama bir şirketin genel müdürü seviyesindeki paranın sağladığı koca bir boş zaman nasıl yeterli olmuyor? Demek ki zamanın niteliği de önemli, sadece boş zaman değil, kaliteli bir boş zaman da gerekiyor. Daha çok eser verebilmek için, toplumun farklı tabakalarında geçirilecek bir zaman olması gerekiyor. Örneğin burjuva hayatının kokuşmuşluğunu tasvir edebilmek, dejenere burjuva karakterleri yaratabilmek için onu içeriden de gözlemleyebilmek gerekiyor. Sonra bir dünya yazarının, onlarca farklı ülkelerdeki hayranlarıyla buluşabilmesi için ordana oraya gitmesi lazım. Eh koca bir yazar da ekonomi sınıfında uçamaz ya, first class'ta uçup , beş yıldızlı otellerin suit'lerinden kalarak burjuva hayatını seferi haldeyken de gözlemlemek durumunda. İyi bir roman için heran her yerde bir esin çıkabilir ya, hazırlıklı olmak gerekir. Bir edebiyatçı görev aşkıyla, çağına tanıklık etmek adına, toplumun her kesimiyle yakın temas içinde olmalı.
Aslında bunları dile getirmek son derece gereksiz. Hepimizin bildiği şeyler. Edebiyattan ya da en azından edebiyatın bir türünden akıllara zarar paralar kazanıldığı biliniyor. Harry Potter'ın yazarı J.K.Rowling'in, "Da Vinci'nin Şifresi"nin yazarı Dan Brown'un, korku ustası Stephan King'in yıllık kazançlarının 200 milyon doların üzerinde olduğu bir sır değil. Oturup bunları mı dert edineceğiz? Elif Şafak'a da Allah daha fazlasını versin der geçeriz. Ancak takıldığımız nokta bu değil, bu kadar çok para kazandıran yazarlığın da edebiyat mı yoksa eğlence kategorisi altında mı yer adlığıyla da ilginmemize gerek yok, dedim ya edebiyat eleştirisi içinden yazmıyorum. Çıkıntı yapan Şafak'ın her fırsatta üzerine basa basa özellikle Deleuze ve Spinoza'dan esin aldığını belirtmesi. İşte göstermemiz gereken, Deleuze'cü, Spinoza'cı olarak ve Tasavvuf'tan beslenerek yukarıdaki gibi bir kişiliğin çıkamayacağı. Yoksa nasıl J.K.Rowling'den, Angelina Jolie'den bize neyse, Elif Şafak denen bir medyatik star'dan da bize ne? Ama Angelina Jolie bizim olana tecavüz etmeye kalkmaz.
"İlla ki 'Tutunamayan/Loser ' Olmak Zorunda mıyız?"
Edebiyat'ta çıkarılıp atılması en zor özelliklerden biri, trajedi boyutu değil midir? Olası kaynaklarından biri olan Antik Yunan tragedyalarından beri böyle değil midir durum? Elif Şafak'ın liberal sinizmini çekinmeden ifşa ettiği şu satırlara bakalım;
Doğrusu, biz edebiyatçının yoksulunu severiz. Az biraz kenarda kalmışını. “Tutunamayan”ını. Öylesi makbuldür.
İşte edebiyattan "da" para kazanılabilmesinden, para için edebiyat yapılmasına geçişin ortaya çıktığı moment budur. Niye edebiyatı trajik boyutuyla ele almak zorundayız ki, niye onu "da" Aslı Erdoğan'ın her eylemimizin arkasında gördüğü, diğerleri gibi altında bir "güç istemi" olan bir faaliyeti haline getirmiyoruz ki? Şafak'ın muhtemelen "yazar" olarak vaftiz edildiği yer olan ABD'de "tutunamayan"ın karşılığı, "loser"dır ve bizdekinden çok daha etkili ve çok daha yaygın bir kullanımı vardır. Loser bir küfür niteliği bile taşır, o denli aşağılanacak kişisel bir durumdur. En berbat kişisel trajedilerle uğraşıyor bile olsan, günlük hayatında, gülücükler saçarak, mutlu görünmen gerekir. Çünkü bir loser gibi görünmek, bir insanın başına gelebilecek en büyük felakettir. Tutunamamak, sadece entellektüel alanda değil, yaşamın her alanında toplumsal ilişkilerden kovulmuştur. İşte Şafak da yazar olarak vaftiz edildikten sonra, tutunamamak üzerinden edebiyatın asli öğelerinden birini kovmaya kalkıyor ve edebiyatı kılçıksız, steril bir tüketim nesnesine döndürmeye kalkıyor. Hadi ait olduğun türden edebiyattan afaroz ettin trajediyi, yaşamın gerçekliğinden de edebilecek misin? Peki yaşamda trajedi devam ederken, onun dile getirilişi olan edebiyat nasıl sessiz kalacak?
Şimdi gelelim, şu yukarıda iddia edilen, rahat rahat edebiyat yapabilmek, insanlığa yol gösterecek daha fazla yapıt verebilmek için edebiyatta "bir miktar" para kazanılması ve yazarın bol bol rahat ve boş zamana sahip olması gerektiği imalarına karşı Şafak'ın "hocası" Deleuze bizzat bu konu hakkında neler demiş, üstelik başka bir yerde referans yaptığı "Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin" adlı kitabında ne demiş ona bakalım. Bu sözkonusu referansında da nasıl çarpıtıldığını daha sonra göstereceğim.
"Yaratma Sadece Kısıtlı Koşullardan Çıkar "
Bir kültür aracılığıyla sınırları işaretlenen otonom bir kimliğin kolayca yürürlüğe girmesini sağlayan tarih, anlatı ve gelenek hazır yapılarından yoksundurlar. Bu yüzden azınlıklar için yaşam, bir şekilde karmaşıktır. Bu yüzden pratik, birinin "uyduğu" toplumsal rotalar boyunca basit bir kendini ifade durumu değildir (Hande Öğüt'ün her çığılığının ademelmasından fırlar fırlamaz eyleme geçmeye meyyal olduğunu söylediği bir başka Deleuzyen "göçmen" Aslı Erdoğan'a atfedelim bu saptamayı da.Ö.K ), ancak her bir durum etrafında ve içinde deneysel bir manevradır. Bu kısıtlı azınlık koşulu, belirli bir yanıta yol açar. Liberal hümanist -bireysel otonomi ve kendini ifade alanı olarak - özgürlük ve yaratıcılık nosyonlarını karşı karşıya getiren bir manevrayla Deleuze ve Guattari, yaratmanın kesinlikle kısıtlı durumlarda, halkların, tarihlerin ve dillerin zorunlu yakınlığı içinde gerçekleştiğini öne sürerler; "Yaratma darboğazlarda gerçekleşir" (N: 133). Aslında Deleuze "bir dizi olanaksızlık yaratıcının soluğunu tıkamıyorsa, o yaratıcı değildir" (133) diyecek kadar ileri gider.Bu yüzden çok gerçek kısıtlı azınlık koşullarına bir algısal duyarlığın yanı sıra, minör politikada belirli bir "kasıtlı yoksulluk" da (Kafka:19) -sürekli bir kimlik ve doluluk ertelemesi- vardır; öyle ki "hatta burda var olmadan önce görülmeye çalışılır [bu sınır] ve çoğu kez heryerde bu sınırlandırıcı sınır görülür (...) Çünkü belirli politik ve kültürel rotaların, biçimlerin ve kimliklerin katılaşmasına izin vermekten çok, bu tür 'kasıtlı yoksulluk', düşünce ve pratiği mücadele, tartışma ve bağlanma çerçevesine geri çekmeye hizmet eder ve kısıtlı deneyim yakınlığından daima yeni deney biçimlerini zorunlu kılar.
Bu yüzden 'minör', belirli bir 'olanaksızlık'la damgalanır. Her hareket, harekete basit bir olanak ya da seçimden çok, bir sınır ya da açmaz sunar" Thoburn "Deleuze, Marx ve Politika" sh.45-46
Yukarıdaki pasaja bir not düşülmüş onu da aktaralım da kiminle kimleri karşılaştırdığımız daha açık olsun;
Deleuze'ün liberal özgürlük anlayışlarından kopuşuna ilişkin daha geniş bir tartışma için bkz, Patton (2000, Deleuze and the Poltical: 83-7)
Şafak, rahat, rahat yazıp insanlığı aydınlatmak için daha fazla para kazanmak için ağlayıp dururken, "hocası" Deleuze aksine gerçek yaratıcı bir eylemin ancak bir darboğazdan çıkacağını bildiriyor. Hatta ve hatta eğer bir yoksunluk, bir kısıtlılık durumu yoksa da, yapay olarak yaratılmalı diyor. Ölçüsüz ,kör gözüm parmağıma çarpıtmaların ve entellektüel gaspın bütün boyutları ile kıyaslandığında yukarıdaki satırlar henüz daha hiçbirşey değil. Alıntılar aktardıkça bütün resim daha iyi ortaya çıkacak.
Yapacağım bütün alıntılar Deleuze & Guattari'nin molar ve minor edebiyat/politika ayrımına dayanıyor. O yüzden kısaca ve kaçınılmaz olarak indirgeyerek bu ayrımın sınırlarını netleştirelim. Molar yapılar, tabii edebiyat ve politika versiyonu da, yerleşik, mevcut kurumsal koordinatlar içinde yer alan, ondan beslenen ve onu sürdüren anlamına geliyor. Buna karşın minör edebiyat/politika, içinde yeraldığı molar matriksten sürekli bir kaçış ve özgürleşme yolunda sınırsız "kollektif" bir yaratıcılığa gönderme yapar. Özellikle altını çizmemiz gereken, bireysellikleri ve öznel tarzları bünyesinde barındırsa da, minör yapıların en belirleyici özelliğinin "kısıtlı" bir durumda icra edilen "kollektif" alanlar olmasıdır. Minör edebiyat, kendi kısıtlı çevresinden soyutlanmış bir şekilde izole yapılamaz. Solo bir minör edebiyat/politika yoktur. Detaylarına geleceğiz ama bağlam oluştuğu için altını çizelim; işte tam da bu sebebten dolayı Aslı Erdoğan Deleuzyen bir "göçebe" olamaz. Bir kez daha hatırlatalım, Aslı Erdoğan'la da sorunumuz bireysel edebiyat yapıyor olması değildir. Herkes Deleuzyen Minör edebiyat içinde üretmek zorunda değil. Sorunumuz, böylesine solo bir yazarın Deleuzyen bir temayla "göçebe" diye klasifiye edilmesidir. Aslı Erdoğan gibi yazarların Deleuze ile ve Minör Edebiyat ile uzaktan yakından en küçük bir ilişkisini kurmak, muazzam bir tahrifattır. Aslı Erdoğan'a döneceğiz ama şu Elif Şafak bahsini kapayalım önce, zira fazlasıyla sıkıcı olmaya başladı. Güncel bir konuda, Deleuze'ü tam da taban tabana zıt olacağı bir misyonun hizmetine sokmak için yaptığı büyük çarpıtmasıyla kapayalım; Ermeni Yazarların "azınlık" olması itibariyle minör bir edebiyat ürettiklerine dair çarpıtma.
Ermeni Edebiyatı Minör Müydü?
Deleuze ve Guattari “major bir dil icinde bir azinligin insa ettigi edebiyat” seklinde tanimladiklari minor edebiyat donemin Ermeni edebiyati icin de gecerlidir. Deleuze ve Guattari kendi calismalarinda Almanya’da major edebiyat icinde ureten Yahudi yazarlari incelerler. Benzer bir eksende donemin Ermeni edebiyatcilarina bakmak onemli bir kuramsal acilim saglayabilir edebiyat tarihi ve kulturel calismalar acisindan. Bkz. Deleuze ve Guattari.
Şimdi başlamadan önce vurgulamayalım, bu son derece krtik konuda hiçbir bilgiye sahip olmadan ahkam kesmek değil derdim. Haddimi bilirim. Ben olayın, Ermeni meselesinin, liberal özgürlükler projesi ile Deleuze & Guattari'nin "Minör Politika" nosyonun kullanılarak eklemlenmesiyle ilgiliyim. Tartışmak istediğim kesinlikle, Ermeni katliamı oldu mu olmadı meselesi değildir. Bu konu, Elif Şafak gibi liberal özgürlükçülerin ağzında tıpkı, Zizek'ten aktardığım "Nesnel Tin" içinde, üzerinde düşünülmeden kabul edilmesi, "dogmatik" bir kesinlikle benimsenmesi gereken bir ilkenin, sol içinde sanki üzerinde bir uzlaşmazlık varmış gibi, en önemli politik meselelelerden biri haline getirilmiştir. Nasıl işkencenin ya da tecavüzün meşruluğunu sözkonusu etmek kabul edilemezse, bir halkın diğer bir halka ettiği zulmün de tartışma konusu yapılması, malum olan üzerinde tartışma yaparak, asli meselelere gözleri kapamaktır.
Şafak'ın yazısının da içerdiği olası tarhisel olgulara rağmen, yazılmasındaki niyetin, sorunun özünün, yani halk denen bir nosyon üzerinden kimliklerin sabitlenerek, insanların birbirlerinden ayrılmasının sağlayan liberal özgürlükler ve haklar perspektifinden yazıldığını düşünüyorum. Burjuvaji farklı ve sabit ulusal, cinsel vs kimliklerin kaybolmasını değil, iyice kristalize olup daha da yerleşik hale gelmesini ister. Böylece farklı kimliklerin biraradalığı propagandasıyla, asıl toplumsal meseleleri geriye itebilir.
Oysa Deleuze, bir liberal özgürlükler ve haklar koordinatı içinde düşünmez. O tam bir kimlik düşmanıdır, her türlü kimliğin parçalanmasından, ve farklılıklarıyla birlikte "oluşun" içinde birbirleriyle rhizomatik bir eklemlenmeyle bağlanmlarını hayal eder. Konu bağlamında, yani sabit kimliklerden biri olarak halk bağlamındaki düşünceleri hakkında bakın Thoburn neler diyor;
Öyleyse halk eksiktir ifadesi bir yas değildir. Aksine toplumsal-politik halk figürünün en iyi durumda gereksiz olduğu, en kötü durumda da kendi içinde politikanın kapanışı olduğu (ve halk modelinin başta 'ırk' ve 'ulus' olmak üzere özdeşlikçi) çekiciler etrafındaki karmaşık arzulama ilişkilerinden dolayı bölünmeye böylesine kolay biçimde işlevsel hale gelebilmesi ölçüsünde tehlikeli biçimde bunun söz konusu olduğu önesürümdür. Deleuze'e göre hem sosyal demokrat 'yurttaş' modeli, hem de ortodoks Marxist 'bilinçlenme' modeli bu yüzden bitmiştir. Böylelikle politika halkın temsilinin değil, 'yeni bir dünyanın ve gelecek bir halkın' icat süreci haline gelir.
Şafak'ın mevcut molar koordinatlar içinde halklar arası kimlik farklılıklarını sabitlemeye hizmet eden yaklaşımına karşı Deleuze "gelecek bir halkın"ın yani tüm mevcut halkları aşan yeni bir halkın icatından bahseder. Yine benzer bir uyarıyı yapalım; bu konu hakkında Deleuze'ün konumuna katılırsınız katılmazsın ayrı bir konu. Benim anlatmaya çalıştığım, Şafak'ın bu konuda Deleuze'ü yardıma çağırmasının bir çarpıtma olduğunu göstermektir. Deleuze'ün Şafak'ın mevcut molar kimlikleri sabitleyip bir liberal demokrasi evreni içinde birarada yaşamaları pozisyonuyla en küçük bir alakası yoktur. Ayrıca, Şafak'ın düştüğü notta iddia ettiği gibi Deleuze & Guattari "Kafka" başlıklı eserlerinde Almanya'da Majör edebiyat içinde üreten Yahudi yazaları değil, başlığın da ifade ettiği gibi Minör bir edebiyat içinde yazan Kafka'yı ele alırlar. Minör edebiyat, Şafak'ın kendisinin yeraldığı molar/majör edebiyatının dışındadır.
Minör edebiyat, azınlıkların arasından çıkmıştır ama her azınlığın bir minör edebiyat ürettiği anlamına da gelmez. Kafka, Çekler arasında yaşayıp, Yidiş konuşan ama Almanca yazan bir Yahudi cemaatinden gelir. Oysa Ermeniler, kendi dilleriyle konuşup, kendi coğrafyalarında, kendi dilleriyle yazan, bu bölgenin en kadim halklarından biridir. Dillerinde Yidiş gibi minöriter bir yersizyurtsuzlaşma yoktur. Kafka'nın ait olduğu cemaatin en belirleyici minöriter özelliği, Ermeniler gibi kesin bir kimlik aidiyeti içinde olmamalırıdır, bu yüzden "Halk Eksik" özelliğiyle belirlenirler. Molar koordinatlar içinde yerleşik bir konuma sahip değillerdir. O yüzden varoluşlarının kendisi majör/molar yapıları bozacak şekilde işler. Oysa Ermeniler öyle mi? Binlerce yıldır aynı kimlik/kültür yapısında sahip sabit bir halk. Eğer illa ki bir ermeni minör edebiyatı bulacaksanız, geç 19.yy - erken 20yy Anadolu coğrafyasına değil, kendi topraklarından ve kadim kültüründen uzak diaspora'daki Ermenilere bakacaksınız, Deleuze'ün Minör edebiyat koşulları odur çünkü.
İşte Elif Şafak budur; üniversite yıllarında çevresine sızdığı Ulus Baker sayesinde "öğrendiği" Deleuze ve Spinoza'yı, sistemin bekasının hizmetine sokan biri. Gerçek Spinoza'cı ve Deleuze'cü Ulus Baker'i bugün kim tanıyor, kendi yakın akademik çevresi dışında? Adam göçtü gitti, Elif Şafak gibi sahte bir Deleuze'cüyü yere göğe sığdıramayan medyada haber bile olmadı. Oysa ondan öğrendiği isimleri sistemin hizmetine sokan Şafak, "büyük yazar".
Maalesef dördüncü bölümde de söylemek istediklerimin tamamını aktaramadım. Aslı Erdoğan Üzerine bir Beşinci bölüm de kaçınılmaz oldu.
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
“Aşk“ olsun sana çocuk.
Teşekkür
Kendimi "yürüyen merdiven"de hissetmiyor değilim. Sanki bütün yükü omuzlarına yıkmışız gibi bir durum.... Yine de insanın, düşünsel manada da yalnız olmadığını bilmesi güzel bir şey...
Deniz'in dediği gibi "Eyvallah"

“Aşk“ olsun sana çocuk.