Makaleler Bütün Yazılar Makale Edebiyat Özgürlükçü Bir Edebiyat Üzerine -3 :"Kendini Ararken" Liberalizmi Yeniden Keşfeden "Yazar"lar
 

Özgürlükçü Bir Edebiyat Üzerine -3 :"Kendini Ararken" Liberalizmi Yeniden Keşfeden "Yazar"lar Popüler

Makale

Gittikçe kabak tadı veren ve bence artık aşılması gereken, bildik "toplumcu gerçekçi" vs. "bireyci edebiyat" ayrımını ısıtıp yeniden masaya koymak değil derdim. Zira bireyin öznelliğinin toplumsallığından ayrılabileceği bir burjuva propagandasından başka birşey değildir. Toplumsal olan bireyin öznelliğinde yapısal olarak zaten içerilir. O yüzden aşağıda yazılanları, "toplumcu gerçekçi" bir edebiyatın savunusu olarak okumak son derece kötü bir okuma olacaktır.

 

"Kendini Aramak" Üzerine Kurulu Edebiyat, Yeni Bir Günlük Varoluş Hayal Edebilir Mi, "Olumsuzlamanın Olumsuzlanması"nın Peşinden Gidip "Ütopya denen arzuyu icat edebilir mi"?

Kendi klanından kovulan bir aslan tek başına nasıl yaşayamazsa, onun gibi toplumsal olan insan için de, ait olduğu toplumsallıktan bağımsız herhangi bir öznellik düşünülemez. "İlkel" topluluklarda en affedilmez suçu işleyen bireyin cezası kamp yerinden/köyden kovulup, ormana sürülmekmiş. Bu cezaya maruz kalan kişi, bütün öznelliğini yitirip çıldırırmış. Toplumsal olanın bireyin öznelliğinde nasıl koparılmaz bir şekilde yerleştiğini anlamak için Lacan'cı felsefenin alfabesine bakmak yeterlidir. "Ayna Evresi" esnasında kendisini ayrı bir kendilik olarak imgesel bir şekilde oluşturmaya başlayan özne, toplumun yasalarının, otoritesinin temsilcisi olarak "Babanın-Adı" üzerinden Sembolik düzene -ki bu da toplumsal yapı demektir-  entegre olur. Lafı uzatmaya gerek yok, Süper-Ego bireyin öznelliğindeki çekilip çıkarılamaz toplumsal boyutu göstermiyorsa neyi gösteriyor? Ya da bireyin sahip olduğu bölük pörçük "bireysel" izlenimleri, genel bir toplumsal koordinata göre dikişleyen, yüzer gezer, dengesiz göstergelerini sabitleyerek bir "point de capiton" işlevi gören Baş Gösteren / Master Signifier neyin ifadesidir?

Bunlarla ileri sürmeye çalıştığım tez şu; "kendisini arayıp" bulması sayesinde yerleşik toplumsal değerleri aşıp, kendi otantik öznelliğini kurduğunu ileri süren, bireysel kültünü yaratma peşinde olan, kariyerist  aşağılık  bir sahtekardan başka birşey değildir. Zira Marxist felsefeye girmeye hiç gerek yok, görece daha nötr psikanalizin öğrettiği en önemli ders bunun imkansız olduğudur. Özne, Descartes'ın ortaya koyduğu gibi, kartezyen bir yöntemle bulunup ortaya çıkarılacak, sabit bir kesinlik, mutlak bir öz değildir. Özne en başından itibaren mevcut değer yargılarına göre ideolojik olarak kurulan dengesiz ve sürekli değişen "toplumsal" bir yapıdır. Dolayısıyla, en otantik, en bağımsız  özne konumundan konuştuğunu iddia eden biri bile, aslında ideolojik bir konumdan, burjuva ideolojisi konumundan konuşuyordur. Politikadan bağımsız, hiçbir ideolojiye hizmet etmediğini söyleyen birinin olabileceğini kabul etmek, öznelliğin ideolojiden bağımsız olarak kurulabileceği iddia etmektir ki marxist olmayan düşünürlerce de çoktandır rededilmiştir. Artık sadece liberal ve dinsel dogmalar bireyin öznelliğini mutlak bir öz olarak ele alır.  Saygın hiçbir çağdaş düşünür bugün bağımsız birey mitini kabul etmez. Sovyetlerin yıkılması ile geçici bir süre moda olan liberal bir propagandaydı ve artık dinsel dogmalar dışında eski gücü de kalmadı.

Peki bu saptamalarla, insanın öznelliğini, bireyselliğini, subjektif varoluşunu ele almayı edebiyattan tamamen kovmanın savunusunu mu yapıyoruz? Tabii ki asla değil. Burjuva hegemonyası sayesinde bireysel edebiyatın en büyük örneği gibi pazarlanan Kafka'yı düşünelim mesala. Onun "bireysel" edebiyatı, bizdekiler gibi kendi üzerine kapanan bir "iç yolculuğu" mu anlatır, yoksa kapitalist bir dünyada yaşamak zorunda kalan bireyin kendi varoluşuna toptan yabancılaşmasını mı sorunsallaştırır. "Dönüşüm" adlı öyküsü neyi dile getirir, Gregor Samsa neyin sembolüdür, "kendini arayan" bir bireyin heyacanlı yolculuklarını mı yoksa burjuva günlük hayatının bireyi nasıl kapana sıkıştırdığını ve bir hamamböceğine dönmekten başka bir kaçış yolu bırakmadığını mı?

O bireysel edebiyatın en önemli örneği diye sunulan Kafka'da,  Hande Öğüt'ün, Aslı Erdoğan'la göz boyayıcı bir el çabukluğu kullanarak ilişkilendirdiği Deleuze'nun hangi devrimci/kollektif özellikleri bulduğunun, bizdekilerin pasajlarıyla karşılaştırmalı örneklerini verdiğim zaman, Elif Şafak ve Aslı Erdoğan gibilerin bırakın Kafka veya Deleuze ile yakınlıklarını, nasıl taban tabana zıt oldukları açığa çıkacak.

Ama önce bizdeki yazarların, Kafka gibi bireyin içinde bulunduğu toplumla yaşadığı çelişkileri dile getiren türden "bireysel" bir edabiyat değil, geçmişin büyük dehalarına yaptıkları ahlaksız ve son derece sahtekarca referanslarla, onları nasıl sistemin mantığını yeniden üretme amacının hizmetine soktuklarını göstermek istiyorum. Burdaki açık gasp ile, bir değil, iki değil, tam üç kuş vurulur. İlkin sistemle uzlaşmaları mümkün olmayan son derece radikal, tipik bir ortodokstan çok daha radikal düşünürlerin fikirleri ehlileştirilip, sistemin mantığı mistifiye edilmiş bir şekilde el altından yeniden sürülür. Ardından, kültürel ortamda söz söyleme iktidarı bunlarda olduğu için, radikal düşünürlerin bunlar gibi liberal bakış açısının sözcülerinin ilham kaynağı olduğu izlenimi yaratılarak, sözkonusu düşünürlerin asıl hitap etmek istediği gerçek anlamda muhalif faillerden yabancılaştırılmaları ve onlardan kopmaları sağlanır. Bu sayede Deleuze'ün adını Elif Şafak'ın ya da Aslı Erdoğan hakkında yazdığı kaside de,  Hande Öğüt'ün ağzından duyan radikal bir muhalif, Deleuze'un adını da artık bir tiksintiyle anacak ve onu anlamaya hiç çalışmayacaktır. Son olarak da sisteme sunduğu bu büyük hizmetler karşısında, "büyük"  "yazarımız" kendi etrafında bir birey kültü yaratıp bir yarı-tanrısal bir pozisyon elde edecektir.

Şimdi, radikal düşünürlerin fikirlerini kes yapıştır yöntemiyle, nasıl kendi liberal tezlerine alet edildiğinin örneklerine geçelim;

Sanırım Habertürk'e geçmeden önce Zaman'da yazdığı bir köşe yazısında ya da bir röportajında Elif Şafak, Deleuze'e referansta bulunmuştu. Deleuze & Guattari Anti-Oedipus'ta arzulama üretiminin  üç sentezi tanımlanır -lütfen Özgürlükçü Bir Edebiyat Dizisinin 2.bölümünde Jameson ve Zizek'ten aktardığım "Ütopya Denen arzuyu icat etmek, arzulamayı arzulamak, arzulamayı öğrenmek" bağlamında düşünelim bunu-. Son derece karmaşık bir analiz olduğundan burda ele almamız çok zor. Zaten benim de tam olarak kavrayabilmiş olduğum söylenemez. Bu üç sentezden ilki , bağlayıcı /connective sentez "arzulama makinelerinin sürekli "hem o, hem bu, hem şu" / "..ve..ve..ve..ve" tipi bağlantıları kurduğu, arzulama üretiminin ayırt edilmemiş "akış" alanıdır. (Ali Utku- Mukadder Erkan). İkincisi ayırt edici / ayırıcı kayıt sentezidir, ki arzu üretimini yerleşik koordinatlara, egemen değer yargılarına bağlar, ehlileştirir ve şeyler arasında "ya o, ya bu, ya şu" gibi ayırıcı/dışlayıcı bir mantıkla ilerler, tıpkı faşist "Ya Sev Ya Terket" sloganında olduğu gibi. Bu bambaşka bir konu, asıl meselemizle direk bağlantısı yok. Ancak şu kadarını indirgeyerek söyleyebiliriz; "hem o, hem bu, hem şu / "ve...ve...ve..ve.." diye giden sentez özgürleştirici bir arzulama sürecini dile getirirken, "ya..., ya..., ya...." diye giden sentez belli bazı tercihleri öne çıkarıp diğerini bastırma ve arzunun sonsuz akışını yerleşik değerlere eklemleme yönünde çalışır.

Elif Şafak işte Deleuze'ün bu ayrımına gönderme yaparak, onun yerleşik iktidar yapılarına karşı son derece radikal felsefesini liberal bir "sevelim, sevilelim, birbirimizi dışlamayalım" mantığını el altından sürmek için kullanır..Referansı yaptığı bağlamı tam olarak aktarabilmek için arşiv taraması yapmam gerekiyor ama böyle lüzumsuz bir işe vakit ayırmaya değmez.  O yüzden ana mesajına gelelim; "ya o, ya bu" gibi düşünmeyelim, her farklılığı kucaklayalım, farklılıkları dışlamamak için "hem o hem bu hem" şeklinde bağlantılar kuralım der. Elif Şafak'ın bugün sahip olduğu politik duruşu gözönüne getirirsek, Deleuze'ün sistemle uzlaşması mümkün olmayan son derece radikal yaşam felsefesinin nasıl utanmazca ehlileştirilip liberal demokrasinin bir aracı haline getirildiğini görebiliriz. Elif Şafak'ın kendi sitesinde verdiği kaynaklara bakıp derin bir hüzne kapılmamak mümkün değil. Bu referanslara bakacak olursak kendisi hem Bir Spinoza'cı, hem bir Deleuze'cü..Deleuze & Guattari'nin "Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin" başlıklı mükemmel kitabına referans var. Lütfen bu kitabı -YKY Yayınlarından çıkmıştı- ve onu bir bölümünde detaylı bir şekilde ele alan Nicholas Thoburn'un "Deleuze, Marx ve Politika" adlı kitaplarını okuyun ve bunlarda dile getirilen düşüncelerden, Elif Şafak'ın bugün vardığu  Fethullahçıların davasına hizmet etme ve tasavvufu keşfetme sonucunun çıkıp çıkmayacağına kendiniz karar verin, eğer benim yorumlarıma güvenmiyorsanız tabii..Ancak ben Elif Şafak'ın çok seviyor göründüğü "Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin" kitabının, bu tiplerin popülist "öğretileriyle", vitrindeki o şaşalı varoluşlarıyla nasıl taban tabana zıt olduğunu göstermeye çalışacağım ama önce aynı sürecin, yani radikal düşüncenin sistem yararına nasıl ehlileştiridliğinin bir başka örneğine geçelim;

"Gilles Deleuze'ün imge coğrafyasındaki göçebe arketipidir Aslı Erdoğan; zamanımızın bir sürgün/gezgin ruhu... Göçebelerin ne geçmişi ne geleceği vardır çünkü, sadece oluşları vardır, kadın-oluş: onların harika hayvansal sanatları. Göçebelerin tarihi yoktur. Onların yalnız coğrafyaları vardır. Ve bu coğrafya sınırsızdır. Her sonuç bir başlangıçtır döngüsel zamanda." Hande Öğüt, Aslı Erdoğan adlı makalesinden;  http://www.e-hayalet.net/bloglar-mainmenu-216/asl-erdoan-.html

Elif Şafak gibi Aslı Erdoğan da Deleuze'cüymüş. Deleuze'ü nasıl arsızca çarpıttıklarını, bu kısacık pasajda bile görebiliriz. Sorgulayalım; Arketip neyi çağrıştırır? Platon'un  İde'leri gibi asla değişmeyen, zaman ötesi, mutlak modelleri değil mi? Peki Deleuze'ün felsefesini tek bir kelime ile özetlemek mümkün olsaydı o kelime ne olurdu; Varlığa/being'e karşı "oluş"/becoming, ki Öğüt de buna gönderme yapmış zaten. Şimdi insanın aklına, sürekli oluş ile karakterize olan bir felsefenin "arketipi" nasıl olabilir sorusu geliyor tabii ama işi edebiyat eleştirmenliği olan birinin aklına gelmiyor. Göçebeliğin/Nomadik olanın temel belirleyici özelliği sürekli yersizyurtlulaştıran, sürekli değiştiren, başı sonu olmayan sürekli devrimci bir pratik içinde olmaktır. Temel özelliği bu olan bir sürecin nasıl arketipi olabileceği bile sorulmaz bu ülkede.

İşin insan asıl kahreden, asıl isyan ettireni tarafı, son derece radikal gönderimleri olan Göçebe/Nomad gibi felsefi bir kavramının skandal bir şekilde günlük dildeki karşılığına indirgenmesi. Deleuze ve Guattari "Felsefe Nedir?" adlı kitaplarının başlığındaki bu soruya verdikleri cevap, felsefenin yeni kavram üretmek olduğu şeklindedir. Ancak bizde bu gibi eleştirmenler sayesinde "felsefe kavram katletmektir" haline geliyor. Bakın Göçebelik'i sayın eleştirmenimiz  nasıl betimliyor; "zamanımızın bir gezgin/sürgün ruhu". Deleuze'ün devrimci Göçebesi evrilip çevrilip, elinde fotoğraf makinasıyla bütün dünyayı dolaşıp gördüğü her börtü böceğin, her fıskıyeli havuzun, her kavşağın resmini çeken Japon turiste indirgeniyor. Hiçbir yerleşik düzende yerleşip- yurtlaşıp eklemlenemeyen, sürekli içinde bulunduğu koordinatları bozan, o net bir şekilde kollektif bir öznelliğe gönderimde bulunan Deleuzyen Göçebe bunların elinde, hiçbir kollektif öznelliğe katılmayan, Bukowski tarzı bohem "gezginlere/sürgünlere" indirgeniyor,  . Deleuze'ün kavramında derin bağlarla içerilen kollektif boyut, kavramın günlük kullanımındaki biçimsel çağrışımları öne çıkarılarak bireyci bir felsefenin olumlaması olarak yansıtılıyor.

Şimdi bütün bu bol bol Deleuze, Kafka, Spinoza referanslarından çıka çıka ne çıkıyor, ona bakalım;

"savaşın, faşizmin, ırkçılığın hiç bitmeyip kılık değiştirdiği zamanların gerçek yüzüyle. Uzak diyarların egzotizmi, anlatının baş aktörüdür ama asla bir yabancı, bir turist gözü bakmaz romandan bize doğru. Çünkü kendi ötekisiyle, ötekileştirilenin anlamına vakıf olmakla keskinleştirmiştir bileğini. Doğuyu doğululaştırmaktansa, ışığı doğuda arayan ve doğuya, metninde, anlatısında özsel gerçekliğini, kendiliğindenliğini, tabiatını iade etme amacıyla yazıyı bir yolculuğa benzetir hep ama, asla bir gezgin değildir, yazının ve kainatın coğrafyasında. İlkelleri ya da siyahileri kahramanlaştırarak ama asla kurgusallaştırmayarak onların utanç eşiklerini aşmaz; "ilkeli" çağdaş olana göndermelerle, Batılı yaşam kodlarının şifreleriyle anlamaya çalışmaz. Farklı bir insanlık kipinin söz konusu olabileceğinin bilincindedir. Bu nedenle de, Ortadoğu'nun kana gömüldüğü şu günlerde Erdoğan'ı yeniden okumak anlamlıdır" Hande Öğüt, Aslı Erdoğan adlı makalesi: http://www.e-hayalet.net/bloglar-mainmenu-216/asl-erdoan-.html

Ya Allah aşkına, edebiyat eleştirisi yazmaya niyetlenmiş biri şu lafı nasıl eder?; "Uzak diyarların egzotizmi, anlatının baş aktörüdür", insan zihninin ürettiği bir nosyon, egzotizm,  bir anlatının nasıl aktörü olabilir. Soyut bir kavram, somut bir insanı fail haline nasıl gelir? Uzak diyarların egzotizmi, anlatının baş temasıdır/ana izleğidir" gibi düzgün bir cümle kurma kapasitesinden bile yoksun bir  yazdığı zırvalar, bir "edebiyat" eleştirisi olarak algılanabiliyor güzelim ülkemde.

Peki bu bayat politik doğrucu liberal tezleri dile getirmek için, Deleuze, Lacan, Heidegger, Levi-Strauss referanslarına falan ne gerek var; herhangi bir TV kanalını, herhangi bir akşam saatinde açın karşınıza bu hikmetleri vaaz eden bir köşe yazarı, politik danışman falan çıkacaktır. Hiçolmazsa onlarda, çocukça zırvalıkları  derin bir felsefi temeli varmış gibi sunma sahtekarlığı yok. Ne görüyoruz burda, saf haliyle liberal politik doğruculuk.

Yanlış anlaşılmasın, bu politik doğruculuğun dile getirdiği taleplerin karşısında olduğumuzdan değil. Sorun şu ki,  liberal demokrasinin çok radikal taleplermiş gibi sunduğu, bütün muhalefeti etrafında toplamaya çalıştığı bu talepleri dile getirmenin kendisi, ele aldığı sorunlara karşı bir mesafeyi korur, mahkum ettiği anti-demokratik tavırlara karşı çözüm olarak savunusunu yaptığı "hakları", bir lütuf bahşetme, efendinin kölesine karşı bir yüce gönüllülük gösterisi gibi sunar. Oysa Zizek'in Hegel'den aldığı "Nesnel Tin" kavramıyla açıkladığı gibi, bugün bize özgürleşmeye, adil bir topluma yönelikmiş gibi sunulan taleplerin, aslında insanlığın uzun tarihi boyunca yerleşik hale gelmiş ya da en azından 21.yy'da artık gelmesi gereken, her insanın aktivitlerinin arka planında bulunan zaten verili olması gereken ilkelerdir. Konu bağlamında Zizek'e başvuralım tekrar;

"Ahlakilik/morality asla sadece bireyin vicdanını ilgilendiren bir mesele değildir. O sadece Hegel'in , her bireyin eylemlerinin arkaplanını oluşturan, neyin  kabul edilebilir neyin kabul edilemez olduğunu anlatan yazılı olmayan kurallar bütünü olarak "Nesnel Tin" dediği şeyle desteklendiği sürece serpilir. Örneğin, toplumlarımızın katettiği ilerlemenin bir göstergesi artık kimsenin tecavüze karşı tartışmasının gerekmemesidir; tecavüzün yanlış olduğu, herkes için"dogmatik" olarak açıktır, ve hepimiz ona karşı tartışmanın bile çok gereksiz olduğunu hissederiz. Eğer birisi tecavüzün meşruluğunu savunuyorsa, ona karşı argüman geliştirmek bile esef vericidir - bu şahış basitçe bir salak olarak görülmelidir. Ve aynı şey işkenceyi savunan biri için de geçerlidir"

Zizek bu argümanları, ABD'de milyonların hayatını kurtarmak için siyasi mahkumlara işkence uygulamanın gerekliliğini resmi düzeyde rasyonalize etme çabaları üzerine dile getiriyor. Buraya kadar dile getirilen düşünceler kendi başlarına zaten yeterince önemli. Ama Zizek asıl dehasını, ikinci bir soruyla gösteriyor. "Madem milyonlarca insanların yaşamını kurtarmak için işkence yapmanın gerekliliğine inanıyorsun, bunu kamusal alanda niye tartışmaya açıyorsun, niye kimseye söylemeden yapmıyorsun?". İşte burda sistemin ince manipülasyoncu mantığı ortaya çıkıyor. İşkencenin sıradışı durumlarda meşruluğunu kamusal alanda tartışmaya açtığın zaman, bunun "ne kadar yanlış olduğunu" göstermek için canla başla çalışacak, bu anlamda "sisteme karşı çıkmak" için romanlar yazacak bir takım "güzel ruhlar" meydana dökülecek ve toplumsal muhalefetin ekseni, "Nesnel Tin" içinde zaten kesin verili bir hak , dogmatik bir doğru olarak  kabul edilip, üzerinde düşünülmemesi  gereken bir konu etrafında kurulmaya başlanacaktır. Türkiye'de Taraf'ın temsil ettiği "muhalif" konuma ne kadar benziyor değil mi?

Şimdi yukarıda, Hande Öğüt'ün Aslı Erdoğan'ın ne kadar insancıl, ne kadar ilerici bir insan olduğunu göstermek için ileri sürdüğü "kanıtlara" ilaveten, Erdoğan'ın kendisinin bir romanından alınma şu pasaja bakalım;

"Hey, gringa! baksana buraya! 
kurtuluş yoktu. Can sıkıntısıyla döndü. 
''Baksana beni ırçılıkla suçluyorlar. Sevgilinin zenci olduğunu söyledim diye. Sence ben ırkçımıyım? 
Afallamıştı Özgür. Doğrusu hiç ummadığı denl dişli bir soruydu bu.Yalnızca ''hayır neden? diyebildi.. 
Kadın avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. 
''Gördünüzmü işte!Aldınız cevabınızı. Ben ırkçı falan değilmişim.Turca bile öyle dedikten sonra!'' 
Masadan bu kez, Türk ve Türkiye sözcüklerinin tınladığı bir kakofoni yükseldi. " "Kırmızı Pelerinli Kent" s-100, Aktaran Erdem,

Şimdi burda Aslı Erdoğan'ın yaptığı, "tecavüzün yanlışlığını kanıtlamak" türünden bir jest değil mi? Okuyucudan beklenen ne? Aslı Erdoğan'ın zencileri aşağılamamasından, toplumdaki genel ırkçılığa rağmen onlardan birinden kahramanına bir sevgili yaratmasına hayran olmamız. Bunun Zizek'in aktardığı, sistemin efendilerinin işkenceyi kamusal alanda tartışmaya açma oyunlarına gelip, tartışılması bile abes olan bir konuda politik bir doğruculuk içinde bulunmaktan bir farkı var mı? Bugün ırkçılık, farklı kimliklere saygı, insan hakları gibi konularda gerçek radikal tavır, bunlar etrafında bir muhalefet örgütlemeye mi çalışmaktır, yoksa bunların bir sorunsal olarak masaya yatırılmasını dahi abesle iştigal olarak mahkum etmek midir? Eşeğimizi önce kaybettirip, Aslı Erdoğan gibi yazarlarla tekrar buldurarak sevinmemizi sağlıyorlar işte. Kızmamak mümkün mü? Deleuze'ün radikal felsefesinin terimlerinin gasp edilerek  böyle bir "güzel ruh" "radikalliğiyle" evcilleştirilmesine isyan etmemek mümkün mü?

Bizim "marxist"  komplocu zihinlerimiz, her çağdaş düşünürü tek tek kendi söyledikleriyle ele alıp, özgürlük mücadelesi için esinler çıkarmaktansa, bu gibi "güzel ruhlar"ın ağzında sakız haline getirilmelerine bakarak , gerçek muhalefeti sindirmek için bir burjuva komplosunun failleri olarak algılamakla asıl komployu gözden kaçırıyorlar; o asıl komplo her türlü radikal düşüncenin "Güzel Ruh" "yazarlar" eliyle sistemin işleyişini yeniden üretmek adına ehlileştirilmesidir.

Aslı Erdoğan gibi, kendi öznelliğinin normal koşullarda herhangi biri için hiçbir anlam ifade etmeyecek kısır-döngüsel  "estetik" geviş getirmeleri ya da ucuz politik doğruculuğu, sistem tarafından "yazarlık" diploması verildiği için bir edebiyat ürünü olarak algılanabiliyor, yazarın kendisi de, diyelim sırf ırkçı olmadığı için sisteme karşı radikal bir kişilik olarak pazarlanabiliyor.

Bu dizinin son bölümünde, radikal, ama gerçek anlamda ödünsüz radikal  felsefelerin, kendini ararken liberalizmi yeniden keşfeden bu sözde edebiyatçılarla uzaktan yakından ilgisi olmadığını alıntılarla göstermeye çalışacağım.

 

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0  (1)
Üslup 
 
10.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Özgürlükçü Bir Edebiyat Üzerine -3 :"Kendini Ararken" Liberalizmi Yeniden Keşfeden "Yazar"lar 2010-04-25 16:41:14 Önder Kurt
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Nisan 25, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Alan Olmadan Edebiyat Da Olmaz

Hasever teşekkürler.

Aslında söylediklerine tamamen katılıyorum. Tek başına bir edebiyatı mümkün görmüyorum.

Bilmiyorum belki farketmemiş olabilirsin, Murat Müfettişoğlu'nun "Bal Porsuğu İnsanlar" adlı yazıma yazdığı yoruma verdiğim cevapta ben de seninkilere çok benzer şeyler söyledim;

http://www.e-hayalet.net/oykuler/245-deneme/13706-bal-porsugu-insanlar

Aslında biz kendi pozitif gündemimiz yaratıp takip edebilecek güçte olsak, bunları kaale almak abesle iştigal haline gelir. Nasıl mankenlerin, futbolcuların, şarkıcıların, türkücülerin varoluşu beni ilgilendirmiyorsa bunlarınki de hiç ilgilendirmiyor..Ancak bir manken çıkıp da Deleuze'ün bikini defilesine çıkmanın özgürleştirici yanlarını ortaya koyduğunu iddia etmiyor, kendini "Nomadic" bir manken olarak lanse etmiyor.

Oysa bunlar şu uzun sürmüş olan fetret dönemimizdeki zayıflığımızı fırsat bilip, bizim olanı talan etmeye koyulmuş durumdalar..Benim yaptığım sinekleri zar zor masaya konmuş yemeğimizden savuşturmaya çalışmak, ya da kargaları kovalamak türünden bir çaba. Yoksa elbette sineklerden kurtulmanın daha efektif yönleri olduğunun farkındayım.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
Özgürlükçü Bir Edebiyat Üzerine -3 :"Kendini Ararken" Liberalizmi Yeniden Keşfeden "Yazar"lar 2010-04-25 10:25:59 hasever
Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0
Üslup 
 
10.0

2. Kuşak Eylülist Yazarlar

Sevgili Önder, evvela eline ve beynine sağlık.

Kendi adıma, uzaığnda kaldığım dalgalarla boğuşmanı benim için de bir diyet ödentisi olduğunu biliyor, sevgilerimi sunuyorum. Fiziksel konumlanmam icabı Eylülist Yazarların bu kuşağına “pratik hayatta” tanık olmadım. Bu bir şans mı şansızlık mı bilmiyorum. Emeğine katkı olması babında yazıyorum: Türkiye’de esaslı bir ideolojik yenilenme yaşanmadan bu tür “bug”larla başa çıkmamız pek mümkün görünmüyor. Bunun yolu nerden geçiyor dersen, edebiyat demişsin, doğrudur ama hayatın her alanından geçtiğini hepimiz biliyoruz sanırım. Senin edebiyata yaptığın vurgu, benim, bunun yanına sol ideolojiyi koymam açıktır ki sadece bu ikisini öne çıkarma cabasıdır. Hayatın her alanında olunmadığı zaman hayatın her alanına nüfuz edilemiyor; pratik bize bunu daha ne kadar gösterecek.

Eylülist Kuşağın koç başı, şu anda edebiyatla değil daha ziyade liberal ideoloji üretmekle meşgul (daha doğrudan bir üretimin içinde yani). Bunun onlar açısından ne kadar iyi bir konumlanma olduğunu sanırım yazmama gerek yok. İkisi eş zamanlı üretim yapıyor ve bizim sol olarak uyuşmamızda büyük rol oynuyor. Bahsettiğin zatlardan biri benimle aynı fakültedenmiş. Sonradan haberim oldu. Biz o fakültede dünya meselelerine hem “radikal” hem “entelektüel” çözümler ararken o kızcağızı hiçbir toplantımızda görmedim. Bu pek kıymetli bir gösterge mi? Bir gösterge ama: Yirmisinde yıkmayı düşünmeyen kırkında felsefe yapamaz. O ülkenin bir önceki dış işleri bakanı yine bizim mektebin endüstri mühendisliğinden mezunmuş. Ve ben merak ediyorum, bu zat MM önünde toplananlara kaç kere bakma cesareti gösterdi? Sonra bunlar kalkıp dünyayı yorumlamaya çalışıyorlar. Mümkün mü!

Şunu için yazıyorum. Yaptıkları her şey “bilinç hallerinden” kaynaklanmıyor. İçinde hem cahil cesareti hem de” meydan boş” içgüdüsel sezgisi var. Bu, yaptıklarını “hoş” karşılamamıza bir gerekçe mi. Hayır tabii ki.

Yıllar önce gittiğim Almanca kursunda “doğu bloku”undan gelen “bakımlı” bir bayan da vardı. Bir ara, Kafka’yı okuduğumu ve sevdiğimi söylemişti. Kadının tepkisi şu oldu: “Kafka ve bir komünist. Nasıl olur ki” o zaman ciddiye almamıştım, yazında görünce uyandım, sanırım Kafka’yı “bireyselliğin” bayrağı olarak görenler sadece liberal kapitalistler değil. Budur biraz da katlimize sebep suçumuz. Tasniflememiz henüz gerekli olgunlukta değil.

Kendini arama meselesine gelince. Felsefenin temelidir ya oradan esinleniyorlar sanırım. Yılmaz Güney, Arkadaş filminde, ki Yılmaz’ın düz filmlerindendir, Cemil’e “sen kendini burada mı kaybettin ki burada arıyorsun” der. Cemil’in aranacak bir geçmişi vardır. Bu zatlara şunu sormak gerekiyor, “siz kendinizi buldunuz da mı ki kaybettiniz?”

Sevgiyle

Yine yazına iç cepheden katkı olması açısından “sol tezkere” adlı yazımı HayalET için redaksiyona alayım. Bir adım bir adımdır...

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile