Özgürlükçü Bir Edebiyat Üzerine -1: Fellik Fellik Kendini Arayıp Bir Türlü Bulamayan "Yazar"lar Popüler
Makale
Volkan'ın Aslı Erdoğan hakkında yazılmış bir yazıyı eklediği blog'a cevaben yazılmış yorum. Gözden kaçmasın diye önsayfaya da ekliyorum izninizle.
Gecenin bir vakti hızla yazıldığı için redakte etme şansı olmadı. Bu yüzden okuyanlardan özür dilerim. Umarım yarın sabah düzeltmeleri yapabilirim. Okumayı çok güçleştiren çok vahim hatalar yok diye umuyorum.
Sözkonusu blog şu;
http://www.e-hayalet.net/bloglar-mainmenu-216/asl-erdoan-.html
Sevgili Volkan,
Bu yazıyı bizlerle paylaşmandaki gerekçiyi kendi yorumlarınla dile getirmediğin için, ona ilişkin duruşun nedir haliyle bilemiyorum. Alan Sokal gibi, her yazılanı gerçekten anlamaya çalışarak okuyup okumadığımız test etmek için mi, yoksa sitede Aslı Erdoğan hakkında yapılan tartışmalara katkı olsun diye "Bakın o kadar aşağıladınız kadın, aslında bu kadar derin biri" örtük mesajını vermek için mi koydun bilemiyorum. Ancak insanın değer verdiği bir yazarın/düşünürün yerin dibine sokulmasının insanın bizzat kendisine yapılmış bir saldırı gibi algılanacağını biliyorum. O yüzden Aslı Erdoğan'ın beğendiğin biri olduğunu varsayarak, ayrıca başka sevenlerini de kırmamak için elimden geleni yapacağıma bütün içtenliğimle söz veriyorum. Emin olun bu yazı için bilgisayarımın başına oturduğumda "Bu sefer ağzıma geleni söylemeyeceğim, ölçülü olacağım" kararlılığı, yazacaklarımın içeriği kadar önem taşıyordu benim için..Başarılı olacak mıyım bilmiyorum ama olsam bile bunun muazzam bir çaba sonucu olduğunu bilmenizi isterim. İnanın tepkim o kadar büyük..Az önce yazdığım çok ağır bir pasajı sildim.
Eğer bu yazıyı beğendiğin için paylaştıysan bir soruyla başlamama izin ver Volkan; bu yazıda sana aşırı derecede yapmacık, sahte gelen bir hava yok mu? Benim ilk aklıma gelen bu oldu. Yanılmıyorsam Can Yücel'in bir lafı vardı; "Her ne olursa olsun yalan söylemeyelim, başkaları kadar kendimize de yalan söylemeyelim" gibi sözdü..Kuşkusuz bildik halk hikmetinin, dinbilgisi ve ahlak dersinde öğretilenin ötesinde bir sözdü, ben tam aktaramadığım için etkisi kaybolmuştur..Ustanın demek istediği, en azından benim anladığım, ne yaparsak yapalım, -konumuz bağlamında-, ne yazarsak yazalım, kendimizde olmayan fikirleri ruh hallerini sanki çok yoğundan yaşıyormuşuz gibi yazmayalım şeklindeydi..Bu yazıda olmayan da tam olarak bu.
Bizim doğu kültürlerinde, hoş gerçi antik yunan tragedyasında koro da aynı işlevi görürmüş , ağıtcı kadınlar vardır malum..Onlardan ilk haberdar olduğumda yaşadığımı inanamazlık hala dip diri aklımda. Bir insan hissetmediği biri acı için ücret karşılığı nasıl ağıt düzebilir, başka birileri de bunun sahte olduğunu bile bile nasıl böyle bir servisi satın alabilir..Toy zihnimde anlam verememiştim..
Bu kadın, Hande Öğüt de, her kimse, herhalde muhtemelen kendisi de bir "yazar" benzer bir işlevi tersten yerine getiriyor; ağıt değil methiye satıyor, tıpkı satılık ağıt gibi hissedilmeyen ya da aslında hakedilmeyen bir methiye..
Başka bir yorumumda efsane Talk-Show'cu, kitap kulübü sahibi Oprah vesilesiyle dile getirdiğim amerikan "endorsement" kültürü bu..Aynı anlamı ileten türkçe bir kelime aklıma gelmedi..Ama "onay"ı aşan tınıları var; genellikle politik kullanılıyorlar; falanca önemli bir şahsiyet filanca bir adayı endorse ediyor ve o adayın oyları katlanıyor. Endorse edenin hangi gerekçelerle, hangi akıl yürütme ile ettiğine pek bakılmıyor..Ha falanca endorse ettiyse vardır bir bildiği yaklaşımı ile kabul ediliyor.
Yazıda ikinci dikkatimiz çeken ise, Aslı Erdoğan'ın en sevdiği temanın "ölüm" olduğu ve her ne pahasına olursa olsun sürekli "kendini aradığı" dışında tek bir bilgi vermemesi, ufacık olsun bir fikir ulaştırmaması, sözkonusu yazarın - varsa- dünya görüşü, felsefi duruşu hakkında en küçük bir anlam iletmemesi..Kendilerinden haberdar olunduğu, dağarcığında bulunduğu örtük mesajını vermek dışında neden başvurulduğu belli olmayan, alakasız teknik kelimelerin, aralarında herhangi mantıki bir geçiş olmayan, ama herhalde melodik etkiye sahip olduğu varsayılarak kurulmuş cümleler içine serpiştirilmesinden başka herhangi en küçük bir anlam iletimi sözkonusu değil..Olduğunu düşünen varsa, gerçekten görmek isterim. Ben olmadığını aşağıda göstermeye çalışacağım.
Bu yazı, insanlar arasında yapmacıksız, gerçek anlam iletimine dayanan şeffaf bir iletişim kurma güdüsüyle yazılmamış..Ne kadar bilgili ve derin olunduğunun rüküş bir gösterisinden herhangi bir anda öteye gidememiş. Ne kadar farklı renkteki aksesuar takılıp takıştırılırsa o kadar daha güzel görüneceğini düşünen bir traversti gibi, ne kadar çok düşünürün adı anılırsa, ne kadar çok teknik terim kullanılırsa o kadar zengin bir düşünsel faaliyet ortaya konmuş olunacağı saplantısıyla kaleme alınmış. Öyle çamur at izi kalsın kolaycılığıyla yazmıyorum bunları. İşte bazı örnekler; başlangıçta satır satır, kelime kelime her absürdlüğünü ortaya koyacağım dedim -sabahki birinci okumamda buna karar vermiştim yanlış anlaşılmasın, o niyetle oturmadım- ama baktım, makul ölçülü, samimi tek bir satır yok. O yüzden çok sıkıcı oldu..Kimseyi de tek bir mesaj için örneklerle boğmak istemedim.
Örneklere geçmeden önce belirteyim, yapacağım alıntıları katılmadığım düşünceler olduklarından falan değil, -dikkatinizi çekerim- herhangi bir düşünsel aktarım yapmadıklarını göstermek için aktaracağım;
Yaşam öncesi bir yabanıllığa
Burdan bir anlam çıkarabilen varsa lütfen beni aydınlatsın. Gerçekten çok uğraştım ama bu "yaşam öncesi yabanıllığı" zihnimde canlandıramadım. "Yaşam öncesi" ne vardır, inorganik, kayıtsız, ahlaksız, etiksiz saf haliyle Varlık..Peki yabanıllık neye gönderme yapar? Toplumsal, hadi insan toplumsallığını geçtim, amip ve bakteri düzeyinde de olsa en az iki farklı toplumsal oluşuma gönderme yapar..Çünkü bir toplumsal yapının "yabanıl" diye sınıflandırılabilmesi için öyle olmayan bir diğeri gerekir..Diyelim, en azından yabanıl amiplere karşı uygar terliksi hayvanlar topluluğunu öngerektirir. Şahsen kendi adıma ne kadar zorlarsam zorlayayım, "yabanıl" gibi insan uygarlığının moral ölçütleriyle yüklü bir terimi diyelim bir Volkan'a ya da evrenin derinliklerindeki bir Pulsar'a atfedemiyorum, "yabanıl" bir uranyum, uysal bir nitro gliserin ya da mülayim bir siyanür tasavvur edemiyorum..
"Yaşam öncesi bir yabanıllık" öyle herkesin erişemeyeceği esoterik bir anlama sahipmiş santajını ise artık yemezler. Şu cüreti gösterebilmek gerek; bu cümle insanlar arası karşılıklı bir iletişim sağlamak için kurulmuş falan değildir..Bu basbayağı boş ve eblehçe bir laftır, bir anlam yaratması mümkünse, bu ancak yazar iktidarı karşısında duyduğu ezilmişliğin baskısıyla, okurun kendi kendine kurduğu çekingen tahminlere dayanan bir sonsuz anlamlılık olabilir ancak..Lacan'ın insanın gelişimindeki İmgesel evrendeki türden bir anlam belki..
Bu kadar da değil, devam edelim;
Enerjisi yabandan gelen ve nihayetinde ona dönen yazarın yalnızca yazma edimi değil, yazısı da karanlıkta ünlendirilmiş bir çığlıktır.
Yaşam öncesi olması ile iyice esoterikleştirilen, iyiden iyiye mistifiye edilen bu yaban(ıl)ın aynı zamanda bir enerji kaynağı da olduğunu öğreniyoruz. İstanbul gibi bir şehirde ya da herhangi bir türk şehrinde yazarlık için gereken enerjinin alıncağı bu "yaban"lıkla nasıl temasa geçebilir kişi, kendi otantik sorunsallarla uğraşan yazar kurgusuna dayanan fantazi evreni dışında? Ama bu "yaban"ı gene de bizim göremediğimizi bir yönü vardır diyerek, ikinci kısmına geçelim cümlenin. Yazma edimi ile yazı ayrımı nasıl mümkündür, ayrım çizgileri nedir? Bu ayrım dil felsefesindeki, yazıya/söze dökülmeye niyetlenilen zihinsel süreçle, gerçekte ağızdan kalemden çıkan arasındaki ayrımı dile getirmek için kullanılan sözcelem/sözce - enunciation/enunciated ayrımını akla getiriyor. Ancak bu ikisinin örtüşmesi bilinçdışının müdahalesiyle mümkün değildir, ancak eleştirmenimiz Aslı Erdoğan'ın hem yazma ediminin, hem de yazısının bir çığlık haline geldiğini bildiriyor -hem niye karanlıkta?-, yani ikisini de onaylıyor..Demek sözcelem/sözce ayrımı değil sözkonusu..Şimdi birinden biri aktarılan düşünceyi/fikri anlatmak istiyor olmalı; ya yazma edimi ile ya da yazı ile aktarılan düşünce/gözlem dile getiriliyor demek ki? Peki ama diğer neyi dile getiriyor? Geriye sadece yazma ediminin düşünceyi, yazının da kağıda dökülmüş maddi varlığı dile getirmesi. Ancak harflerin, mürekkepin, tonerin maddi varlığının bizimle ilgisi ne? Belki burda benim bir erkek olarak algılayamayacağım "kadınlık durumu" ile ilgili birşeylere gönderme var. O yüzden başka örneklere bakalım;
Ve bu çığlık âdemelmasından fırladığı ân, bir eyleme dönüşmeye meyyaldir.
Bir kere ademelması, adı üstünde Adam's Apple, Eve'de / Havva'da bulunmuyor. Kranlıkta ünlendirildikten sonra bir kadının çığlığı olmayan ademelmasından nasıl "fırlıyor"?
Biz Marxistler şu bela teori/pratik meselesi üzerine boşuna kafa yormuşuz, düşüncelerimizi, teorimizi eyleme nasıl sokarız diye dünyanın dört bir yanında yüzlerce yıl binlercemiz boşuna uğraşmış, kafa patlatmış durmuş..Aslı Erdoğan'ın herneyse o müthiş etkili yönetminin sırrına vakıf olmaya çalışsak çok da iyi edermişiz, baksanıza varolmayan ademelmasından çıktığı an hemen eyleme doğru meylediyor.
Şimdi güzellemenin, Zizek'in çok sevdiği deyimle, müstehcen/obscene boyutlara vardığı (obscene bizdeki müstehcen anlamını içermesine rağmen sadece onla sınırlı değil, patalojik bir ölçüsüzlüğe de vurgu yapıyor- şu pasajlara bakalım
"Balzac, yeryüzünde hiç kimsenin işini yabanıllar kadar derinlemesine ve her yönüyle incelemediğini söyler: "Bu nedenle düşünceden işe geçtikleri zaman hiçbir eksik bulamazsınız."
Burdaki mantık yürütme zincirini şöyle bir özetleyelim;
1. "Yazı yabanıl kılar insanı, Marguerita Duras'ya göre", Aslı Erdoğan da yazıyor, demek ki yabanıl. Sonra Balzac'a geçiliyor..Ancak burda hayli muhtemeldir ki, türkçenin aktarılan farklı sözcükler karşısında ya yetersiz kalmasından ya da maksatlı bir çarpıtma ile iki "yabanıl" güzellemenin amacı doğrultusunda teke indiriliyor. Muhtemelen Duras'ın bahsettiği "yabanıl"lığın orjinali "alienation" gibi birşey olması lazım, ki doğru karşılığı yabanıllaşmak değil yabancılaşmaktır. Balzac'ın bahsettiğinin ise "savage"tan başka bir kelime olma ihtimali yok, ki bizdeki daha az şiirsel karşılığı vahşi/ilkel'dir. Yazmanın insanı savage değil alien yaptığı daha aklla yatkın görünüyor..Ama fazla da paranoyak olmayalım, gerçekten Aslı hanım yazınca "savage"laşıyordur, vahşileşiyordur.Elimizde yeterli veri yok..Spekülasyona dalmayalım.
2. Alien ya da savage, Aslı hanım bir şekilde yabanıl olduğu birinci basamakta kanıtlanıyor. Şimdi yapılması gereken "yabanıl" ile ilgili çok onore edici bir pasajı hatırlamak; Balzac yardıma koşuyor. Ancak kuşkusuz Aslı hanım doğmadan çok önce ölmüş olan Balzac onu düşünerek dile getirmemiş bu lafı. Balzac lafından pay çıkarabilmek için Aslı Hanım yabanıllığı/vahşiliği de o yüzden kanıtlanmak durumundaydı zaten..
3. SONUÇ: Aslı hanım düşünceden işe geçtiği zaman herhangi bir eksik bulmamız mümkün değil, boşuna aramayalım
Bir başka obscene/müstehcen aşırılıkta bir güzelleme;
Ki karanlıkta görebilme becerisi, derin, buzul sularda yüzebilme yetisi, iğdiş edildiği yerden yeniden tomurcuklanabilme hassası bir 'yabanıl' oluşundan mülhem
Bir edebiyatçıdan mı bahsediliyor, yoksa bir Amerikan Süper Hero'sundan mı belli değil? Herhangi bir insani zaafı yok, aksine insan üstü Süper Hero yeteneklerine sahip karanlıkta görüyor, buzlu denizlerde yüzüyor, hiç yaralanmıyor, yara aldığı yer hemen iyileşiyor. Zümrüt-ü Anka kuşu gibi hep yeniden yeniden diriliyor. Örümcek Adam'da bile bu kadar yetenek yoktur herhalde. Üstelik bu kadar da değil, aynı anda iki farkli mekanı da görebiliyor;
Korkunç ve dipsiz "görecelik uçurumu"na dehşet dolu gözlerini dikerek "söylem kuyusu"na bakar
İnsanın, herhalde Hinduizmde ve/veya başka mistik öğretilerde en yüksek guru'luk seviyesine ulaşanların sahip olduğu 3.gözü yoksa ensesinde, "korkunç ve dipsiz 'görecelilik uçurumuna" gözleri dikili iken aynı zamanda "söylem kuyusuna" da nasıl bakabiliyor? Ha demek ki, "görecelilik uçurumu" ile "söylem kuyusu" arasında bir düzdeğişmeceli/metonomi ilişi var, birine bakarken onun ima ettiği diğeri görülebiliyor. Peki "görecelik uçurumu" ile "söylem kuyusu" arasında ne gibi bir bağlantı var? Felsefe mi yapıyoruz edebiyat mı? Hangisi? Felsefe ise, böyle eblehçe yapılmaz, ortaya iki tane kel alaka terim atım arada kesin bir bağ varmış gibi varsayılmaz. Adım adım birinden diğerine nasıl geçtiğini göstermen gerekir. Yok edebiyat yapıyorsan, felsefi teknik terimlerin edebi dil içinde yeri ne? Siz büyük yazarların, kendi çağdaşları filozfların terimlerini böyle fütürsuzca kullandıklarını biliyor musunuz? Mesala Dostoyevski'de, mesala Hegel'den "karşıtların birliği", ya da "olumsuzlamanın olumsuzlamasına" ya da Kant'ın "koşulsuz buyruğuna", "fenomen"/noumenon ayrımına böyle direk bir gönderim okudunuz mu? Felsefenin dili analitik/çözümleyicidir, teknik bir dildir, estetik mantık daha merkezidir. Edebiyat öyle mi? Edebiyat içinde yaşanılan insanlık durumunu estetize bir dille anlatmak değilse nedir? Peki öyleyse Nietzsche'ci perspektifizmi çağrıştıran "görecelilik uçurumu"na gönderme niye? Çağrıştıranı ne kelime gönderi doğrudan oraya, zira onun müthiş "Uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakar" aforizmasına direk gönderi.. Aforizmalarından başkasını okumadıkları da belli..Hadi bunu anladık, hoş bir edebi efekt yaratır Nietzsche, bu işe çok uygundur..Peki "Söylemin Kuyusu" neyin nesi oluyor? Bu sefer de Foucault'yu bilerek konuşuyorum mesajı mı var? (Bkz. Foucault'un "Söylemin Düzeni" adlı makalesi"). Ne işi var "söylem"in ebedi bir üretim ve eleştiri içinde? Son derece teknik bir terimdir, toplumda yürürlükte olan iktidar ilişkilerinin dile izdüşümüne gönderme yapar? Aslı hanım uğraş alanı burası mı? Olduğu yününde bir ipucu yok, zira o yazmanın vahşi cangıllarında "kendini bulmakla" meşgul, korkunç tehlikelerle dolu bir yoldan geçen zorlu bir iç keşfe çıkmış durumda, anlatıldığı kadarıyla toplumda olup bitenlerle ile pek de ilgili değil..
Yanlış anlaşılmasın, edebiyatın felsefeden esin almasına zerre itirazım olamaz. Böyle aptalca bir pozisyonu savunamam. Ancak bunun belli bir iç tutarlılığa sahip olması gerekmez mi? Bizim oralarda, güneyde, Adana-Mersin-Hatay civarlarında "dulkarı çorbası" diye bir yemek yapılır. Öyle bir tarifi falan yoktur. O anda elde hangi malzeme varsa, tencereye atılır pişirilir..Burda yapılan felsefe de "dulkarı" felsefesi.. Herhangi bir tarife ya da reçeteye göre yapılmasına gerek yok. Sağdan soldan hangi felsefi terimleri duyduysan, at yazının içine ortaya birşeyler çıkar işte..
En çok şu aşağıdaki saçmalığı "sevdim";
"bir cerrah gibi varlığın derisini açarak içerideki cenini çıkarmak için son ve mutlak imgeyi duvarlara kazımak"
Hangi zorunlu "anlam" çıkıyor bu "cümleden"? "varlığın derisini açarak içerideki cenini çıkarmak" olarak tarif edilen projeyi başarıyla gerçekleştirebilmek için, son ve mutlak imgeyi -herhalde ölümü kastediyor- duvarlara kazımak gerekiyor..Hangi duvar? Herhangi bir duvarın herhangi cerrahi bir operasyonla ne gibi "ontolojik" bir bağlantısı olabilir? Herhalde bir "ontolojik" militan olarak, duvarlara afişleme çalıması biraz ağdali, hayli imgesel bir dille anlatılmaya çalışılmış..
Ontoloji demişken, Aslı hanımda ontolojik bir saplantı olduğunu da öğreniyoruz;
hep insandan, insan arketipinden ve mitlerden beslenen Erdoğan, "ontolojik bir saplantı"yla yazar
Bunun oksimoronik bir ifade olduğuna bile dikkat etmemiş sayın eleştirmen; ontolojik olan saplantılı değildir, saplantılı olan ontolojik olamaz. Hani ontik bir saplantı içinde yazıyor dese anlayacağım.. Sırf ontolojiye de referansta bulunmuş olmak için araya atılmış işte..Ontoloji nedir? Varlıkbilim..Varlığın varoluş yasalarını inceleyen metafizik dalıdır. Peki saplantı/obsesyon nedir? İnsanın psikolojisinde bir nevroz, yani ruhsal bir pataloji..Peki bir bireyin son derece subjektif nevrozunun Varlıkbilimiyle ilgisi ne? Yoksa burda bütün Varlığın Aslı Hanımın etrafında kurulu olduğunun örtük bir kabulü mü var? Bütün varlık yasaları büyük yazarımızın iç dünyasının etrafında dönüyor demek ki..
Cümlenin birinci kısmı da ilginç; Aslı Hanım insan arketiplerinden besleniyormuş. İşin ilginç yanı, bunun başka yerlerde kendisine yakıştırılan diğer süper özelliklerle çelişiyor olması. Arketip olanın en büyük özelliği nedir, değişmez olması değil mi? Arketip, arkeolojiyle sanırım aynı köke sahip, arke = en eski, ilk, tip=bildiğin tip, dolayısıyla arketip = birşeyin en eski tipi, ilk modeli. Dolayısıyla değişmez, tarihsel olarak verilidir. Sorun şu ki, hiçbir amacı olmayan yolculuklara çıkmayı seviyor Aslı Hanım, sabit bir yerde takılıp kalmak istemiyor, "dünya kendisini çağırmıyor, o dünyayı çağırıyor"..
Yollar, sokaklar duraklar ve insanlar hepsi birer anahtardı, ama hangi kapıya uyduklarını bilmiyordum
Karşılaştığı insanların hangi kapıya uyduğunu kestiremeyen bir yazar nasıl insan arketiplerinde besleniyor aynı zamanda. Zira arketip olanın neye anahtar olduğu da bellidir, zaten bu yüzden arketiptir..
Bu kadar da değil; Aslı Hanım bir Deleuze'cü olduğunu da öğreniyoruz. Sürekli bir "oluş" içindeymiş. Peki Deleuzyen bir oluş içindeki insanın sabit kendilikler olan arketip insanlardan beslenmesi nasıl mümkün oluyor? Post-modern, her yola gelirim mantığıyla galiba..
İnanın bu zırvalıklara sabaha kadar devam edebilirim; şöyle mülayim, ölçülü, mütevazi, mantıki tutarlılığa sahip tek bir satır bulamadım..Bir yığın boş göndermenin üst üste yığıldığı bir "dulgarı" çorbasından zerre farkı yok..Ama hakikaten sıkıldım..Bir ilginçliği yok..O yüzden katılmaktan vazgeçtim, herhangi bir iddia, herhangi bir felsefi tespit anlam ileten bir satır aramaya koyuldum..Bakın şöyle böyle bir anlam kırıntısının olduğu pasajlarda da verilen mesaj ne? Bakalım Aslı hanım kimlerle karşı karşıya konuyor. Bu çok ilginç, lütfen burya dikkat, zira burda bu tür yzarların piyasaya sürülmesinin arkasındaki ideolojik operasyon kendini ele veriyor;
Bu dağlarda epey aşındırılmış bir patika, sarp bir geçitle yolcuların kendilerini kaçmaya çalıştıkları dünyaya şaşılacak derecede benzeyen tersine dönmüş bir dünyada buldukları "tersine çevirme mağarası"na açılır. Kimlikleri egemen kültürün değerlerinin tersine çevrilmesiyle tanımlanan kırsal yaşam tutkunları, toprak analar, soylu vahşiler ve işçi sınıfı kahramanlarından oluşan çeşitli kabilelerin yanı sıra tuzağa düşmüş romantik sürgünler de burada dolanır dururlar. Bu tur, hiç bitmez çünkü yolculuk hiç nihayetlenmez. Çünkü yazmak ve kendini yazarak geri almak bir yolculuktur kimileri için, Aslı Erdoğan için ise daima hedefsiz bir yolculuk: "Yollar, sokaklar duraklar ve insanlar hepsi birer anahtardı, ama hangi kapıya uyduklarını bilmiyordum. Dünya çağırmıyordu beni, onun için öğrendim onu çağırmayı
Şimdi, halk imgeleminde, çölleir aştım, dağları deldim türü ifadelerde kendini gösteren bildik naif imgelerin edebi estetizasyonuyla kurulmuş sarp bir patika metaforu ile bir mücadele tasviri çıkıyor karşımıza..Ancak nice şanlı yiğitler bu sarp patikayı katetmeye kalmış olsalarda, tuzağa düşmekten kurtulamamışlardır. Nedir o tuzak, mevcut dünyanın "ayna imajı" olmaktan başka birşey olmayan "tersine çevrilmiş dünyaya açılan bir mağara"..Kimler bu tuzağa düşmemiş ki? Sayılıyor yukarıda..Ama araya serpiştirilmiş ilginç bir tanesi var; işçi önderleri..Bütün bunlar "tersine çevirme mağarasında" oyalanır dururlar beyhude hayallerle; ama Aslı hanım bunları aşmıştır, o kendi derinliklerinde zaten amaçsızca dolaşmaktadır..
Şimdi de eleştirmenin değil kendisinin ağzından derin bir hikmet var, ona bakalım;
"Cangıla kendini aramak için girersen, bulursun. Ama çıkabilmek için, bulduğun kendini geride bırakman gerekir." Kendini aramak, Erdoğan'ın yazısını oluşturan temel tema.
Arkadaş kendilerinde böyle fellik fellik aradıkları ne var, bir anlayabilsem? Anlatılanlardan çıktığı kadarıyla bir tek ölüm..O kadar çilelili yolculuklardan geçiliyor, U2'nun "I still Havent found What I'm lookin for"" şarkısında olduğu gibi en yüksek dağlar aşılıyor, en uzun çöller geçiliyor ama bir türlü ne arıyorlarsa bulamıyorlar..Ama burda dikkatimi çeken o değil..Girdiğin cangılda kendini bulsan bile, çok fazla takılma, hemen geride bırak..Yani hiçbir sosyal rolle, hiçbir kollektif özne konumuyla özdeşleşme, aramaya devam..Arıyor olmanın kendisinde rant zaten..
Ölümle bu kadar haşır neşir olunmasına, hatta bu kadar yüceltilmesinin tarihteki bir tek örneğini biliyorum ben; Viva La Muerte/Yaşasın Ölüm sloganıyla insanları katleden İspanyol falanjistleri, bir de geçen konuştuğumuz Schopenhauer..
Burda ölümle gerçek bir yüzleşme falan yok; ölümle yüzleşen ondan bu kadar bir gevezelikle sözetmez..Burda bir ekmek sözkonusu, ölüm satarak geçinen bir yazar..
Benim anlamadığımı şu; ölümü kendine bu kadar dert edinmiş biri niye radikal'de köşe sahipliği de yapar? Ölümün soğukluğunu iliklerinde hissedebilir mi, haftada burda ele alınan türden 3-5 satırlık süprüntüler yazıp fax'layarak, bir CEO kadar belki daha çok kazanan biri? Patron baskısı olmadan, mesai derdi olmadan, sadece bir iki saatlik bir yazı ile, bir madencinin bir yılda yaptığı kadar para kazanan , bütün işi ülke ülke kitap fuarlarını dolaşıp, ölüm üzerine sohbetler yapmak olan biri, bir madenci, ya da asya'nın sweat shop'larındaki çocuklar dururken nasıl bir densizlikle ölümü ağzına bu kadar sakız edebilir?
Daha söyleyeceğim çok şey var; eleştirmene ağzının payını vermekten Aslı hanımın kendisine sıra gelemedi..Asıl mesele yarın inşallah..İnanmyacaksınız ama bu bir girizgahtı..
Sonlara doğru biraz sapıttım ama verdiğim söze sadık kalabildim umuyorum..
Üye eleştirileri
-
2010-04-21 22:05:58 |SAdministrator| onder
-
2010-04-21 18:34:21 |SAdministrator| hasever

Derim ki, hiçliğin bulunduğu baki değildir, diyelim ve kapatalım mevzuyu. Öyle ya, madem bu tarzdan anlıyorlar... Eline sağlık. Bu kadarına değmez desem emeğine saygısızlık olur... Yine de (bu işi yapma) şanssızlığını (bu işi yapmak zorunda kalmama)şansım sayıp "yürüyen merdiven okurluğu" yapmaya devem edeyim.
-
2010-04-21 17:55:12 |Unregistered| erdem
Sevgili Önder'e tebrikler. Otopsiye benden önce başlamış. Eleştirmen Hande'ye de ilave ederek. Daha da ileriye götürmesi gerekiyor.
Konuyu ateşlemek arzusunda değildim. Nereden nereye geldik ama, şunları da söylemek gerekiyor.
Ne oldu anlı şanlı eleştirmenlere bilemiyorum, utanıyorum.... Burnu yükseklere uzanan edebiyat eleştirisiyle siz kimi kandırıyorsunuz kardeşim. Bu piyasada hiç mi kötü yazılmış kitap yok. Balzak gibi bir devin bile İnsanlık Komedya'sında 4 yada 5 adet başyapıtı vardır. Dostoyevksi'nin Netoçka-Nazdroyevna'sını okumakla sonunu bile getiremezsin. Ölü Evinden Anılar'ı son sayfalarına geldiğinizde, kürek mahkumun acılarını sanki siz taşıyormuşcasına, almış olduğunuz cezanın bitmesisini sabırsızlıkla bekler gibi kitabı bitirmek istersiniz. Sebebi de şudur, ceza koşullarının medenileşmesi nedeniyle, Roman'ın teması güncelliğini yitirmiş ve günümüz gerçekliğinde değerini kaybetmiş ve bizim için bir fantazi sıkıcılığına bürünmesinden kaynaklanır. Bu sebeple kitabı hem okumak zor ve sıkıcıdır.
Aslının tüm eserlerini birbirini tamamlayan Master-Piece'ler olarak Hande'nin göklere çıkarmasısına hiç anlam veremiyorum. Zavallı edebiyat çağında ve zavallı ülkemizde dişe dokunmayacak kadar az okuyucu kitlesi var ki, körler sağarlar birbirini ağarlar misali yazar-eleştimeni, eleştirmen-yazarı ha bire pohpohlayıp durarak, okumaya meyyal olanları da okumaktan nefret ettirecekler diye korkuyorum.
Sıkılmadınız mı aynı şeyleri söylemekten?, bıkmadınız mı aynı şeyleri tekrarlayarak herşeyin sonunu getirmekten? kardeşim diye isyan edesim geliyor.
Sorunumuz Aslıgiller ile idi. Şimdi ise eleştirmenleri ortaya çıktı..
Yorumlar
Haklı olduğun bir yön var; bunlar için bu kadar zaman harcayıp eleştiri yazmak abesle iştigal aslında. Bunları eleştirmek "Mankenler, futbolcular niye bu kadar çok para kazanıyor" diye dövünmek kadar salakça aslında. Kapitalizm bu, herşeyi pazarın dolaşımına sokar.
Ancak benim derdim başka; süprüntü "edebiyat" hep vardı, iyice kapitalistleşen dünyada şu anda şahit olduğumuz gibi daha da artması ve iyi edebiyatı da, kötü paranın iyi parayı kovması misali, çevrim dışına atması da beklenecek gelişmelerdir..
Aslında ben "edebiyat eleştirisi" çerçevesinde yazmıyorum bunları; edebiyatla o kadar derin bir bağlantım yok. Benim yapmaya çalıştığım Zizek gibi popüler-kültür üzerinden ideoloji eleştirisidir.
ABD'deki çerçöp best-seller inan bunların yanında çok masum kalıyor. Bu "kendini keşfe" çıkan yazarların bütün buldukları, çil çil para ve liberal ideolojinin sinsi bir olumlaması..
Şu Hande Öğütçü'nü denen zatın eleştirisini son paragraflarına bir bakmanı tavsiye ederim; ne var burda? Liberal politik doğruculuk. Aslı hanım kahramanlarını zencilerinden, egzotik coğrafyaların yerlilerinden seçiyormuş..Ade ta "Ay Aslı hanım farklı kimliklere ne kadar da saygılı, onların özgünlüğünü kabul ediyor, farklılıklarını hiç küçümsemiyor" diye hayran olmamız bekleniyor..Tür kiye öylesine geriden gelen bir ülke ki..Burda sözkonusu olanın 19.yüzyıl emperyalistleri nin işgal ettikleri topraklardaki halkların kültürlerine yukarıdan bakarak "saygı duyma" arkaik politik doğruculuğundan farkı var mı? Erdem'in aktardığı pasajdan da anladığım kadarıyla bir romanındaki Özgür adlı kahramanın sevgilisi zenci imiş. Vay be, üstün ırktan bir beyaz türk brezilya'lara gitmiş, yerel halkın ırkçı tandanslarına hiç prim vermeden zenci bir sevgili yapmış kendine..
Ya kardeşim bu politik doğruculuk artık o kadar evrensel, o kadar standart hale geldi ki eğlence/edebiya t endüstrinin anayasa maddesi yapıldı nerdeyse..Büyük Holywood filmlerini akla getirin; bir felaketle karşı karşıya kalan dünyanın ABD'sinde başkan hep zencidir..
Bu bayat Holywood politik doğruculuk klişesini Aslı hanım dile getirince bir hikmet gibi almamız gerekiyor demek ki..Bugünkü dünyada yeraltında çekilmek zorunda kalan ırkçılıktır..Li beral kimlik politikaları ise normdur..
Bayat bir liberal normu aktardığı için, Aslı hanımın ne kadar radikal, ne kadar insan haklarına saygılı, ne kadar çılgın ve "yabanıl" olduğuna inanmamız bekleniyor..Dem ek bu düzeyde embesilleştiğim izi düşünüyorlar..
Bununla bağlantılı ikinci gıcık yön ise, çok değerli düşünürlerin ırzına geçmeleri..Hand e Öğütçü yazısındaki Deleuze göndermelerine dikkat ettinimiz mi? Sonra Elif Şafak'ın bir Deleuze'cü olduğunu biliyor muydunuz?
İşte bu süptüntüler büyük düşünürleri böyle kıçından anlayıp ağızlarına pelesenk ettikleri için, o düşünürlerin asıl hitap etmek istediği insanlar onlardan soğuyor..Bizim ortodoks sol'a Deleuze okutturamazsın. .Buz gibi soğumuşlardır.. Niye? İşte onların adlarını bunlar ağızlarından düşürmedikleri için, solcular büyük esinler alabilecekleri düşünürlerden soğuyorlar diye düşünüyorum..On larla bu liberal süprüntüleri aynı kefeye koyuyorlar..
İşte bir sonraki yorumumda da bunu ele almak istiyorum..
Konuyu ateşlemek arzusunda değildim. Nereden nereye geldik ama, şunları da söylemek gerekiyor.
Ne oldu anlı şanlı eleştirmenlere bilemiyorum, utanıyorum.... Burnu yükseklere uzanan edebiyat eleştirisiyle siz kimi kandırıyorsunuz kardeşim. Bu piyasada hiç mi kötü yazılmış kitap yok. Balzak gibi bir devin bile İnsanlık Komedya'sında 4 yada 5 adet başyapıtı vardır. Dostoyevksi'nin Netoçka-Nazdroy evna'sını okumakla sonunu bile getiremezsin. Ölü Evinden Anılar'ı son sayfalarına geldiğinizde, kürek mahkumun acılarını sanki siz taşıyormuşcasın a, almış olduğunuz cezanın bitmesisini sabırsızlıkla bekler gibi kitabı bitirmek istersiniz. Sebebi de şudur, ceza koşullarının medenileşmesi nedeniyle, Roman'ın teması güncelliğini yitirmiş ve günümüz gerçekliğinde değerini kaybetmiş ve bizim için bir fantazi sıkıcılığına bürünmesinden kaynaklanır. Bu sebeple kitabı hem okumak zor ve sıkıcıdır.
Aslının tüm eserlerini birbirini tamamlayan Master-Piece'le r olarak Hande'nin göklere çıkarmasısına hiç anlam veremiyorum. Zavallı edebiyat çağında ve zavallı ülkemizde dişe dokunmayacak kadar az okuyucu kitlesi var ki, körler sağarlar birbirini ağarlar misali yazar-eleştimen i, eleştirmen-yaza rı ha bire pohpohlayıp durarak, okumaya meyyal olanları da okumaktan nefret ettirecekler diye korkuyorum.
Sıkılmadınız mı aynı şeyleri söylemekten?, bıkmadınız mı aynı şeyleri tekrarlayarak herşeyin sonunu getirmekten? kardeşim diye isyan edesim geliyor.
Sorunumuz Aslıgiller ile idi. Şimdi ise eleştirmenleri ortaya çıktı..

Sevgili Hasever,
Haklı olduğun bir yön var; bunlar için bu kadar zaman harcayıp eleştiri yazmak abesle iştigal aslında. Bunları eleştirmek "Mankenler, futbolcular niye bu kadar çok para kazanıyor" diye dövünmek kadar salakça aslında. Kapitalizm bu, herşeyi pazarın dolaşımına sokar.
Ancak benim derdim başka; süprüntü "edebiyat" hep vardı, iyice kapitalistleşen dünyada şu anda şahit olduğumuz gibi daha da artması ve iyi edebiyatı da, kötü paranın iyi parayı kovması misali, çevrim dışına atması da beklenecek gelişmelerdir..
Aslında ben "edebiyat eleştirisi" çerçevesinde yazmıyorum bunları; edebiyatla o kadar derin bir bağlantım yok. Benim yapmaya çalıştığım Zizek gibi popüler-kültür üzerinden ideoloji eleştirisidir.
ABD'deki çerçöp best-seller inan bunların yanında çok masum kalıyor. Bu "kendini keşfe" çıkan yazarların bütün buldukları, çil çil para ve liberal ideolojinin sinsi bir olumlaması..
Şu Hande Öğütçü'nü denen zatın eleştirisini son paragraflarına bir bakmanı tavsiye ederim; ne var burda? Liberal politik doğruculuk. Aslı hanım kahramanlarını zencilerinden, egzotik coğrafyaların yerlilerinden seçiyormuş..Adeta "Ay Aslı hanım farklı kimliklere ne kadar da saygılı, onların özgünlüğünü kabul ediyor, farklılıklarını hiç küçümsemiyor" diye hayran olmamız bekleniyor..Türkiye öylesine geriden gelen bir ülke ki..Burda sözkonusu olanın 19.yüzyıl emperyalistlerinin işgal ettikleri topraklardaki halkların kültürlerine yukarıdan bakarak "saygı duyma" arkaik politik doğruculuğundan farkı var mı? Erdem'in aktardığı pasajdan da anladığım kadarıyla bir romanındaki Özgür adlı kahramanın sevgilisi zenci imiş. Vay be, üstün ırktan bir beyaz türk brezilya'lara gitmiş, yerel halkın ırkçı tandanslarına hiç prim vermeden zenci bir sevgili yapmış kendine..
Ya kardeşim bu politik doğruculuk artık o kadar evrensel, o kadar standart hale geldi ki eğlence/edebiyat endüstrinin anayasa maddesi yapıldı nerdeyse..Büyük Holywood filmlerini akla getirin; bir felaketle karşı karşıya kalan dünyanın ABD'sinde başkan hep zencidir..
Bu bayat Holywood politik doğruculuk klişesini Aslı hanım dile getirince bir hikmet gibi almamız gerekiyor demek ki..Bugünkü dünyada yeraltında çekilmek zorunda kalan ırkçılıktır..Liberal kimlik politikaları ise normdur..
Bayat bir liberal normu aktardığı için, Aslı hanımın ne kadar radikal, ne kadar insan haklarına saygılı, ne kadar çılgın ve "yabanıl" olduğuna inanmamız bekleniyor..Demek bu düzeyde embesilleştiğimizi düşünüyorlar..
Bununla bağlantılı ikinci gıcık yön ise, çok değerli düşünürlerin ırzına geçmeleri..Hande Öğütçü yazısındaki Deleuze göndermelerine dikkat ettinimiz mi? Sonra Elif Şafak'ın bir Deleuze'cü olduğunu biliyor muydunuz?
İşte bu süptüntüler büyük düşünürleri böyle kıçından anlayıp ağızlarına pelesenk ettikleri için, o düşünürlerin asıl hitap etmek istediği insanlar onlardan soğuyor..Bizim ortodoks sol'a Deleuze okutturamazsın..Buz gibi soğumuşlardır..Niye? İşte onların adlarını bunlar ağızlarından düşürmedikleri için, solcular büyük esinler alabilecekleri düşünürlerden soğuyorlar diye düşünüyorum..Onlarla bu liberal süprüntüleri aynı kefeye koyuyorlar..
İşte bir sonraki yorumumda da bunu ele almak istiyorum..