Yaşamın Yadsınması – İstenç Üzerine Popüler
Makale
Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: “Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?” Arthur Sopenhaur
“Bu güne kadar yazdıklarımız ve yazacaklarımızın bir güç isteminden başka bir şey olmadığını görmüyor musun sevgili dostum?” Aslı Erdoğan
Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar.
Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: “Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?”
Her istek, bir gereksinimden, bir yoksunluktan, bir acıdan doğar; giderildiği zaman insan yatışır. Ama yatışmamış bir kişiye karşılık, nice yatışmamış ve doygunluğa erişmemiş insan vardır. Üstelik, istek uzun sürer, gerekli olan şeylerin ardı arkası kesilmez; oysa duyulan haz, kısa ve ölçülüdür. Yeryüzünde hiçbir şey yoktur ki, şu iradeyi yatıştırabilsin ya da belirli bir biçimde olduğu yerde durmaya zorlayabilsin. Alınyazısından kopardığımız herşey, dilencinin ayağı ucuna atılan paraya benzer: verilen sadaka, duyduğu acıların sürüp gitmesini sağlayabilmek için, dilencinin hayatını biraz daha uzatmaktan başka bir iş görmez. İşte bundan ötürü, isteklerin ve iradenin boyunduruğu altında kaldığımız; varlığımızı, bizi sıkıştırıp duran umutlara, acı çekmemize yol açan korkulara bıraktığımız ölçüde, ne durup dinlenmek ne de mutluluk söz konusudur. İster bir amacı gerçekleştirebilmek için canla başla çalışalım, ister bir tehlikeden sakınmak için, çabalayalım, sonuç değişmez: iradenin istek ve gereklerinin başımıza açtığı belalar ne biçim olursa olsun, hayatımızı berbat etmekten ve acı çekmemize yol açmaktan başka bir sonuç vermez.
Ama kimi zaman, dış bir gerçek, ya da iç uyumluluğumuz, bizi, bir an isteklerin bitimsiz selinden kurtaracak; ruhu, iradenin boyunduruğundan sıyıracak, iradenin yöneldiği nesnelerden uzaklaştıracak ve çevremizdeki varlıklar, istek ve umutlarımıza değer şeyler olmaktan çıkarak hiç bir menfaat duygusuna yer verilmeden düşünülebilen nesneler halinde görülecek olursa; o zaman isteklerin peşinden giderek gerçekleştirmeye çalıştığımız ve hiç bir zaman ulaşamadığımız iç rahatlığı boy gösterir ve huzur duygusunu bütün doygunluğuyla yaşarız.
Gün batımının, bir saray penceresinden ya da bir hapishane parmaklığı ardından görülmesinin önemi kalmaz.
İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka şey değildir. İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.
Hayatın birinci yarısı, mutluluğa karşı duyulan yorulmak bilmez bir özlem olduğu halde, ikinci bölümü acı dolu bir korku duygusuyla kaplıdır. Çünkü, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka gerçeğin bulunmadığı fark edilmiştir artık. Aklı başında insanların, yakıcı zevklerden çok acısız bir hayata yönelmeleri bundan ötürüdür. Gençliğimde, her zil sesinden sonra, kendi kendime “Oh ne iyi! İşte yeni bir olay!” diyordum. Ama yıllar geçip de olgunlaştığım zaman her zil sesinden sonra şöyle düşündüm: “Yine ne var?”
İnsan yaşlandıkça, tutkuların ve isteklerin nesnesi farksızlaştıkça; bu isteklerin ve tutkuların bir bir ortadan kayboldukları, duyarlığın güdükleştiği, hayat gücünün zayıfladığı, görüntülerin solduğu, izlenimlerin etki yapmadan gelip geçtiği, günlerin gittikçe daha hızlı aktığı, olayların önemlerini kaybettiği ve herşeyin renksizleştiği görülür. Günlerin yükü altında sallanarak yürür insan ya da hayaleti haline girer. Kendinden geçme, sonsuz uyku haline dönüşür bir gün.
Hayat, tadını çıkaracağımız bir armağan değil; canla başla çalışarak yerine getirmemiz gereken bir ödev. En önemsiz işten en önemlisine kadar hepsinde, genel bir düşkünlüğün, öldürücü bir didinmenin, sürekli bir yarışmanın, sonu gelmez bir savaşın, kafa ve vücut güçlerinin ortaya koyduğu bir çabalamanın görülmesi bundan ötürü. Uluslar halinde toplanmış milyonlarca insan, kamu yararına yapılan işlere katılıyor, böylece kendi çıkarı içinde çalışmış oluyor. Ama ortaklaşa kurtuluş için milyonlarca insanın ölmesi de gerekiyor. Kimi zaman saçma önyargılar, kimi zaman da sinsi bir politika insanları savaşa sürüklüyor; birkaç kişinin aklına esenleri gerçekleştirmek ya da hatasını tamir etmek için kitlelerin kurban edildiği görülüyor.
Varlığımızın dolaysız amacı acı çekmek olmasaydı, yeryüzünde bulunuşumuzun hiçbir nedene dayanmadığını kolayca söyleyebilirdik. Çünkü, hayatın derinlerinde yatan ve sefilliğimizden doğarak dünyayı dolduran acıların, gerçek bir amaç değil de bir rastlantı olduğunu ileri sürmek saçmadır. Tek tek ele alındıklarında, her mutsuzluğun bir kuraldışılık olarak görülmesi kabildir, ama genel olarak ele alındığı zaman, mutsuzluk ve acı, kuraldışı değil kuraldır.
Çekilen her acının ve mutsuzluğun en etkili avuntusu, bizden daha fazla acı çeken ve mutsuz olan kimseleri düşünmektir. Herkes bu çareye başvurabilir. Ama bütün bunlardan genel olarak nasıl sonuç çıkıyor?
Kasabın keseceği hayvanın göz ucuyla aralarından seçtiği sırada, çayırda dolaşıp duran koyunlar gibi biz de, mutlu günlerimizde, belli bir saatte, alınyazısının bize hazırladığı kötü oyunun ne olduğunu bilmiyoruz. Hastalık mı, zulüm mü, mahvolup gitmek mi, sakatlanmak mı, kör olmak mı, delirmek mi, bilmiyoruz!
Yakalamak istediğimiz her şey başkaldırıyor bize; her şeyin, yenmek zorunda olduğumuz, düşmanca bir iradesi var. Halkların hayatında, tarih, bize savaşlardan ve ayaklanmalardan başka şey göstermiyor. Barış yılları rastgele gerçekleşmiş, kısa sessizlikler ve aralar gibi görünüyor. Nitekim, insan hayatının, yoksulluk ve can sıkıntısı gibi soyut felaketlere karşı açılan bir savaş olmakla kalmayıp, aynı zamanda öteki insanlara karşı açılan bir savaş olduğu da anlaşılıyor. Her yerde bir düşman çıkıyor karşımıza; hayat, silah başında öldüğümüz sürekli bir savaştan başka şey değil!
Güneşin ışıkların aydınlattığı zavallılıkları, acıları, sıkıntıları düşünen bir kimse, bu göksel cismin de, yer yüzünde hayatı doğurabilme gücünden tıpkı Ay gibi buzlu ve camsı bir halde olsaydı, çok daha iyi olurdu diye düşünebilir. Hatta hayatımızı, hiçliğin kıpırdamazlığını ve mutluluğunu bozan bir olay gibi ele alabilir. Her ne olursa olsun, hayata belli bir ölçüye kadar dayanabilen bir kimse bile, giderek yaşandıkça, her şeyin bir hayal kırıklığı ve hatta bir aldanış olduğunu kavrar. Başka bir deyişle, koskoca bir aldanıştan başka bir şey olmadığını öğrenir.
Hayatın, önemsiz şeylerde olduğu gibi, önemli şeylerde de, sürekli bir yalan olduğunu kabul etmek zorundayız. Verdiği sözü tutmuyor hayat; tutsa bile, özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu. Kimi zaman umut, kimi zaman da umulan şey aldatıyor bizi. Bir eliyle verdiğini öteki eliyle alıyor. Uzaklığın büyüsü, cennetler gösteriyor bize. Ama büyülenir büyülenmez, bu cennetlerin uçup gittiğini görüyoruz. Demek ki, mutluluk ya gelecekte ya da geçmişte; şimdiki an, güneşli ovanın üzerinde dolaşan bir küçük buluta benziyor; önü arkası pırıl pırıl bu bulutun; ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor.
İnsanların biricik kaygısı, hayat kavgasını gerektiği gibi yapabilmektir. Ama hayatını güven altına alan kimse, bundan sonra ne yapacağını şaşırır. İnsanların ikinci kaygısının, yaşama yükünü hafifletmek; duyulmaz hale getirmek ve zaman öldürmek olması bundan ötürüdür. Yani buradaki asıl amaç, can sıkıntısından kurtulabilmektir. Nitekim, maddi ve manevi sıkıntılardan kurtulmuş kimselerin, zaman harcayarak geçirdikleri her saati, bir çeşit kazanç saydıklarını görüyoruz. Oysa bu saatler, onların kendi öz hayatlarından harcanmaktadır. Can sıkıntısı, önemsenmeyecek bir bela değildir. İnsanın yüzünde nasıl da belirir? Can sıkıntısı, birbirini pek az seven insanoğlunun, yine de birbirini aramasına yol açar. Bu bakımdan, can sıkıntısının, toplumsal içgüdüye kaynaklık ettiği söylenebilir. Devlet, can sıkıntısının toplumsal bir felaket olduğunu bildiği için, karşı önlemler almaktan geri kalmaz. Bu felaket, yani can sıkıntısı, kendisinin tam karşıtı olan düşkünlük (sefalet) gibi, insanları en aşırı davranışlara sürükleyebilir. Philedelphia’da uygulanan sert ceza sistemi, can sıkıntısını öyle korkunç bir işkence aracı haline getirmiştir ki, bundan ötürü birçok mahkumun intihar ettiği bilinmektedir. Sefalet, halkı nasıl rahatsız edip durursa, can sıkıntısı da seçkinleri öyle rahatsız eder. Toplum hayatında, pazar günü, can sıkıntısını dile getirir; haftanın öteki günleri de düşkünlüğü.
İnsanların çoğunun hayatı öylesine sefil, öylesine önemsizdir ki, öldükleri zaman herhangi bir şey kaybettikleri söylenemez. Bu çeşit kimselerde, değerli bir nitelik taşıyan biricik yan, yani insanlığın genel özelikleri ise, onlar ölseler bile, öteki insanlarda var olmaya devam eder. Devamlılık, bireylerin değil, insanlığın bir özelliğidir. İnsana sonsuz bir hayat verilmiş olsaydı, durmadan yaşayacağı için, en sonunda karakterinin değişmezliği ve sınırlı zekasından ötürü, öyle bir yeksenaklık duygusuna kapılacak ve öyle tiksinecekti ki, sonunda hiçliği tercih etmek zorunda kalacaktı.
Bireyin ruh ölümsüzlüğünü istemek, bir yanılgıyı sonsuz olarak tekrarlamayı istemekle birdir. Çünkü aslında her birey, özel bir yanılgı, zavallı bir şey ve varolmaması gereken bir varlıktır. Ve hayatın gerçek amacı, bizi bundan kurtarmaktır. Bunu açıkça gösteren şey, bir çok insanın, hatta bütün insanların, hayal ettikleri bir dünyada olsalar bile, mutluluğa ulaşamayacak bir biçimde yaratılmış olmasıdır. Hayal ettikleri bu dünya, düşkünlük ve acıdan sıyrılmış olsa, cansıkıntısının avucuna düşecekler ve cansıkıntısından kaçabildikleri ölçüde de düşkünlüğe, acılara, sıkıntılara yeniden yöneleceklerdir. Demek ki, insanı daha iyi bir duruma ulaştırmak için, onu daha iyi bir dünyanın içine yerleştirmek yetmez; asıl yapılması gereken iş, onu tepeden tırnağa değiştirmek ve o ana kadar ne ise, artık öyle olmamasını sağlamaktır.
Bütün hayat etkinliklerinin sona ermesi, bu etkinliği sürdüren gücün bir yük altından kurtuluşu gibi görünüyor. Ölülerin yüzlerinde görülen o yumuşak durulmuşluk, belki de bunu dile getirmektedir.
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Nisan 18, 2010
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Piyango Alma Yazar Ol
Aslı Erdoğan adıyla ilk kez burda karşılaşman çok normal Hasever; zira öylesine pıtrak gibi bittiler ki her yanda, edebiyat adına takip etmekten çok magazin haberlerini takip etmek gerekiyor. Yalçın Küçük hoca yıllar önce Ahmet Altan ve şimdi adını hatırlayamadığım "Sevgili Arsız Ölüm" adlı romanın yazarının çıkması üzerine bugün içinde bulunduğumuz durumu çok iyi öngörmüştü.
Memlekette piyango satışları bile düşmüştür; zira piyango alıp büyük ikramiyeye konmaktan daha yüksek olasılığa sahip, "yazar" olup köşe dönmek. Öyle çok fazla kasmaya da gerek yok, memleketin düşünsel iklimi çok derin olmadığından. Ahmet Altan gibi yaşadığın çiftleşmeleri ve bir yaz aşkını anlatman, ya da bu Aslı Erdoğan gibi büyük bir kitapçının Felsefe bölümünü dolaşıp, baş yapıtların başlıklarına bakıp "esin" almak yetiyor. Güç İstenci gibi koca bir laf edip derin görünebiliyorsun. Bunu yaparsan kimse de fark etmiyor, yaw nedir bu yazar olmaya hevesli gençler gibi çocukca Nietzsche referansı diye de sormuyor zira büyük bir kitapçıya gidip felsefe yapıtlarının başlıklarına bile bakmak bu ülkede çok yapılmayan bir düşünsel faaliyet, o yüzden genel okuyucu fark etmiyor utanılacak düzeyde naif göndermeleri..Bir de bu Aslı şahsına baksan, yaşadığı derin iç hesaplaşmaların, yoğun varoluşsal tefekkürlerin yüzüne vurduğu biri sanırsın; öylesine mahsun, öylesine melankolik bir "havası" var.
5-10 yıl öncesine kadar Televole kültüründen yakınır, kız çocuklarının Manken, erkek çocuklarının da futbolcu olmayı ister hale getirildiğinden şikayet ederdik. Çok naifmişiz..Bu klişe çoktan değişti..Artık kız çocukları romancı, erkek çocukları da bir TV kanalında siyaset yorumcusu/stratejist olmayı hayal ediyor.
Fatih Altaylı'nın eşi olması dışında herhangi bir özelliğini bilmediğimiz kadın da romancıymış; hatta 3.mü 4.mü ne romanını yazmış..Habertürk'te koca koca reklamlar, "kültür-sanat" programınında okuyucularına hayata dair ne gibi dersler vermeye çalıştığını analiz etmeler falan..Elif Şafak'ın, Ece Temelkuran'ın Habertürk'e transfer olmasının, Lionel Messi'nin Fenerbahçe'ye transfer olması kabilinden flash flash reklamlarla verilmesi..Tuna Kiremitçi'nin en son Rus sevgilisiyle Kemancı'dan çıkarken kameralara yakalanması vs..
Sen galiba İsviçre'de yaşadığın için takip edemiyorsun; ülkemizin Edebiyat dünyasının hali meali bu..Gittikçe amerikanlaşıyoruz..
Amerikada Oprah denen bir talk-show'cu var..İnanılmaz büyük servete sahip bir kadın..İlah gibi burda..Büyük bir CEO kadar zengin, özel jetler, özel adalar..Ne yaparak kazanıyor bu parayı biliyor musun? "Kitap Kulübünde" edebiyat tartışarak.. Tuvalete girdiğinde bokunla yaşadığın varoluşsal çelişkiyi bile anlatsan, eğer Oprah'ın "Kitap Kulubünde" tanıtıldıysa kitabın bir gecede büyük yazar olabiliyorsun..Öylesine büyük bir iktidar sahibi kadın..Türkiye'nin getirildiği yer de şimdi bu..
Cümle bozuk/düşük
Bir takıntı: İlk paragrafında veya giriş cümlelerinde hata bulduğum yazıları/kitapları okuyamıyorum...
Cümle bozuk: "Bu güne kadar ... yazacaklarımızın ..."
Cümle düşük: "Bu güne kadar yazdıklarımız ... olmadığını görmüyorsun ..."
Cümle (devrik değil) kırık: " ... sevgili dostum"
Not: Aslı Erdoğan ismiyle ilk kez burda karşılştım ve buna üzülmedim...
Sevgili HASEVER;
Cümledeki yanlışlıkla ilgili tespitinde haklısın. Yazım hatası Aslı'dan kaynaklanmıyor. Kusur bende. Yanlış aktarmışım... "Görüyormusun" değil "görmüyor musun" olacaktı. Bunun için özü dilerim. Aktarılan makalede düzeltme seçeneği yok herhalde, bulamadım yada başarısız oldum.... Teşekkürler.
Son Güncelleme: Nisan 18, 2010
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Çaresizliğin, Hiçliğin , Teslim Olmanın Felsefesi
Erdem sana katılamayacağım; Schopenhauer hiçbir zaman dişe dokunur bir düşünür olamadı ki herhangi bir yazdığı "aşılamayacak" olsun. Hayatının, yazdıklarının biricik bir işlevi olduysa Nietzsche'nin çıkmasını sağlamasıdır, gerçi bu bile başlı başına yeterli bir hayat amacıdır. Nietzsche olmasaydı, dolayısıyla Nietzsche'nin hocası diye nam salmasaydı bugün hiçkimsenin adını bilmediği eksantrik zavallı bir roman kahramanı gibi hatırlanmanın ötesine geçemezdi.
Hayattan bu kadar tiksinen zavallı bir adamın, Nietzsche gibi hayatı herşeye rağmen olumlayan, ona dört elle sarılan bir düşünür çıkarmış olması da felsefe tarihinin en büyük garipliklerinden biridir.
Nietzsche'nin hayatı tam bir azap içinde geçmiştir; yakasını bırakmayan hastalıklar, feci bir bedensel zayıflık, kadınsızlık. Buna rağmen yaşama karşı Schopenhauer gibi bir nefret geliştirmemiştir..Bütün acılarına karşı yaşamı çoşkulu bir sevinçle karşılamıştır.
Schopenhauer, en küçük şey yapmaya kalkacak yaşam enerjisini bulamayan tembellerin varoluşunu onaylamak, katıksız bir yaratıcı enerji eksikliğini "nasıl olsa herşey boş, uğraşmaya ne gerek var" türü "felsefi" bir öncülle rasyonalize etmekten başka bir işe yaramaz.
Aslı Erdoğan'ın alıntıladığın sözü içinse ağzıma gelenleri dökmemek için inan kendimi şu anda büyük bir baskılanım altından tutuyorum ve bu kişiyi alıntıladığın bu sözü haricinde hiç bilmem ama hiç olmazsa "aşağılık" demem izin ver lütfen. Yalçın Hoca'nın "Eylülist Yazar"lar dediğinin son derece tipik bir örneği..Bu laf neyi onaylar; katıksız bir sinizmi, ölçüsüz bir şeklide bağımsız birey mitini, çıkarları peşinde koşan burjuva öznesini..Bir de utanmadan bu katıksız burjuva sinizmini Nietzsche'ye malederler, tıpkı Nazi'ler gibi..Aslı Erdoğan burda Nietzsche'nin yaşam felsefesini kendi boktan bireyciliğine tıpkı faşist Nazilerin maletmesi gibi malediyor..Kapitalizmi açık dalkavuklarından çok daha fazla olarak bu tür "edebiyatçılarının" sinsi "felsefeleri" çok daha başarılı bir şekilde yeniden üretiyor.
Eğer bu iğrenç saptamayı kabul edeceksek, yani diyelim burda yazdığımız herşey bir güç istenci içinse ya da birer Schopenhauer'ci olacaksak herhangi bir diyalog/iletişim arayışı içinde olmaya ne gerek var? Kapatalım bütün toplumsal alanlarımızı, kapanalım kendi küçük dünyalarımıza bunal bunal bunalalım, tabii eğer bu kadın gibi yazacağımız her süprüntü, ordan burdan bir reklamcı mentalitesi topladığımız her bayat felsefe kırıntıları sistem tarafından "edebiyat" diye sunulacak bir "yazar" olma ayrıcalığını yakalama şansımız yoksa..
Var mı şu yukarıda "aşılamamış" yazının böyle bir geri çekilişten, toplumsal alanları tam bir terkedişten başka herhangi bir "öğretisi", herhangi bir "çağrısı"?..Hayır ortada cascavlak duran bariz bir çelişki de var; Eğer Schopenhauer gerçekten böyle düşünüyorsa, en başta niye bunları kaleme dökme ihtiyacı duymuş? Zira savunduğu öncüllere inanan birinin, eğer öncesinde intihar etmeyecekse, herşeyden elini eteğini çekmiş biri olarak kulubesinde ölümü beklemekten başka hiçbirşey yapmaması gerekir..Bariz bir iki yüzlülük var burda..Madem herşey bu kadar anlamsız, işe yarayacak hiçbirşey yapmak mümkün değil, öyleyse en başta zahmet edip kendin hangi beklentilerle, niye yazıyorsun bunları? Yazma eylemi bir iletişim kurma, kendini anlatma örtük anlamını içermez mi? Eğer bütün bunlara girişmenin bir anlamı yoksa, kendisi niye girişmiş?
Aslı Erdoğan denen yazar bozuntusuna dönecek olursak; işte edebiyattan bunlar yüzünden nefret eder oldum; felsefe tarihinden bir iki kırıntıyı alıp "edebiyat" diye pazarlıyor..Lafa şöyle uzaktan bir bakınca, "Vay lan amma derin bir laf etmiş" oluyor okuyucu..Ama bilen biliyordur; okumaya bile gerek yok, Nietzsche'nin Magnum Opus'unun başlığıdır bu..Başlık kendi başına talihsiz bir şekilde bir mesaj iletiyor gibidir, hem de gerçek içeriğiyle alakası olmayan bir mesaj; Güç istenci..Ama ilk akla gelen ve Nazi'lerin ve Aslı Erdoğan'ın kullandığı faşist anlamıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur..Bu kadın da kitabın başlığını gördü muhtemelen, "Hıım 'felsefi' derin bir anlam var anlaşılan burda" deyip alıp kullanmış muhtemelen..İnanın burda bir reklamcı zihniyetinden zerre öte bir uslamlama yoktur; Hımm Güç İstenci, enteller bunu okuyor demek ki, anlaşılan trend bu, eeh Güç İstenci ne olabilir ki, bütün eylemlerin, her insani çabanın sonal amacı Kudretli, İktidar sahibi olmaktan başka..
Lütfen yanlış anlama tepkim sana değil; ancak hayatlarımızda son 20 yılda, her türlü kollektif çabayı imkansız kılan artan kesif sinizmden öylesine tiksiniyorum ki, karşılaştığım zaman resmen kafamın fokur fokur kaynadığını hissediyorum..Özal falan hikaye; 80 sonrası toplumdaki yavşaklığı, bireyciliği, iğrenç sinizmi bu "edebiyatçılar" körükledi işte
-
2010-04-20 23:50:36 |SAdministrator| onder
-
2010-04-20 19:46:45 |Publisher| erdem_ozcan

KARDEŞLER;
"ASLI"GİLLERİN ÜZERİNE GİTMEK GEREKİYOR DEMEK Kİ...
ASLI’NIN KİTAPLARINI OKUDUKTAN SONRA, “ASLI’NIN ÇIKARDIĞI İŞLERİN ASLI VARMIDIR” CİNASINI NOT DÜŞMÜŞTÜM DEFTERİME.
ANCAK, DELİLDEN İSPATA YÜRÜMENİN HUKUKUN EVRENSEL BİR İLKESİ OLDUĞUNU GEREKSİZ BİR BİLGİ OLARAK VERİYORUM… VE OLDUKÇA SABIRSIZIM. BU YÜZDEN ULUS BAKER’İN MAKALESİNİ SİTEYE KOYUYORUM. SEVGİLİ ÖNDER’DEN GELECEK CEVAPTA HAKLILIĞIMIZI ORTAYA ÇIKARACAK GİBİ.
EDEBİYATLA UĞRAŞANLARIN SABIRSIZLIĞI, BİR HUKUÇUNUN, BİR BİLİM ADAMININ VEYA MATEMATİKÇİNİNKİYLE KARŞILAŞTIRILDIĞINDA, DAHA COŞKULU, DAHA ÇOCUKÇA, DAHA SINIRSIZ, DAHA İHTİYATSIZ, DAHA HESAPSIZ, DAHA ÖZGÜRDÜR VE ÇOK DAHA MASUMDUR.
SABIRSIZLIK, TUTKULU BİR AŞIĞIN, MECNUNCA VE MECZUBCA HEP AŞKININ PEŞİNDEN KOŞUŞTURMASINI HATIRLATIYOR. YİNE DE SAFÇA BİR MASUMİYETİ ANLATIYOR VE HELE HELE HAYATA TUTUNMANIN GEREKÇESİNİ OLUŞTURUYORDABİLİYOS İSE. SABIRSIZLIKLIĞIN AKIL VE İRADEYLE İLGİLİ KARŞILIKLI SAVAŞINI, HAKLI ÇIKMAMA GERÇEĞİ PAHASINA DA OLSA HEP SABIRSIZLIK KAZANIYOR. İTİRAF ETMELİYİM Kİ, HASTALIK MERTEBESİNDE BENDE DE ENSIK GÖRÜLEN DURUMDUR.
SABIRSIZLIK SONUCUNDAKİ BİR EYLEM, BİR İSPAT ZORUNLUĞUNUNA İHTİYAÇ DUYMADIĞINDAN, AKIL VE İRADENİN EYLEMİNE KARŞIN DAHA BAĞIŞLANABİLİR BİR HAL ALABİLİYOR. YÜZÜM KIZARMIŞ OLMASINA RAĞMEN ÇOK DEFALAR AFFEDİLDİM. AKIL VE İRADE NİHAYETİNDE, BİR TASARIM, BİR KASIT, DOĞRULUK VE AHLAK ADINA DA OLSA SİNSİ BİR PUŞTLUĞA BÜRÜNMÜŞ, KARŞILIĞI PARAYLA DEĞİL, HAKLI ÇIKMAKLA ÖDENEN BİR DÜŞÜNCE FUHUŞU NETİCESİNDE DOĞAN BEBEKLERE BENZETMEM. KİM BENZETİYORSA, HER NE ŞARTLA DÜNYAYA GELİRSE GELSİN TÜM BEBEKLER MASUMDUR FİKRİNE BEN DE KATILIRIM. EDEBİ ÜRÜNLER İÇİN DURUMU AYNIDIR. KÖTÜ BEBEK OLAMAZ. SÜMÜKLÜ -SÜMÜKSÜZ, GÜRBÜZ- MARAZ, AĞLAYAN-GÜLEN, SISKA-SİŞMAN, AZ YİYEN-ÇOK YİYEN GİBİ SIFATLARI ONLARA YAKIŞTIRABİLİRİZ. AMA HERŞEYİ AFFETİRECEBİLCEK NİTELİKTE MASUMİYETLERİ GALEBE ÇALAR.
MAHKEMELERDE BİR ŞUÇLU YARGILANIRKEN, EYLEMİN BÜYÜKLÜĞÜ VE SONUCUNUN YASADAKİ KARŞILIĞINA BAKILMADAN ÖNCE, SUÇUN ARKA PLANINDAKİ NİYETE BAKILIR. VİCDANİ YAPTIRIM VE SUBJEKTİF BAKIŞLA SUÇUN OLUŞUMU, HANGİ ÖLÇÜDE AKIL VE TASARIMIN ÜRÜNÜ OLDUĞUNA, HATTA HATTA ŞUÇLUNUN AKLİ YÖNDEN CEZAİ BİR EHLİYETİ OLUP OLMADIĞINA BAKILDIKTAN SONRA, ŞUÇLUNUN MAHKEMEDEKİ TAKINDIĞI TUTUM VE DAVRANIŞLAR DA GÖZÖNÜNDE BULUNDURULARAK VERİLECEK HÜKMÜN NİTELİĞİNİN BELİRLEDİĞİNİ HEPİMİZ BİLİYORUZ.
ASLI’NIN YAZMA EYLEMİ ÖNCESİNDEKİ NİYET BİR HİÇLİKTEN İBARET. OLSUN VARSIN. BİR MATEMATİK YASASI HİÇLİĞİN YOKLUKTAN ÖTEYE İNDİRGENEMEYECEĞİNİ SÖYLER. BU HİÇLİKTEN YİNE DE BİR KAÇ SÖZÜ, AKLIMA DEĞİL KALBİME KAYDEDEREK İNDİRGEDİĞİMİ SÖYLEMELİYİM. ÇÜNKÜ BU İŞ NE MATEMATİĞE NE DE FİZİK İŞİNE BENZİYOR. ANCAK, AKLIN YAPTIRIMLARININ NİHAYETİNDE NE ÖLÇÜDE VİDANLA DENETLENMESİ GEREKTİĞİ SORUNSALINDA, RASYONALİZM VE IRRASYONELİZM BİRARADALIĞINI GÖRÜYORUZ. İNANIN AYIRMAK ATOMU PARÇALAMAKTAN ZOR.
TANRI ASLI’YI AKILLI OLMAKTAN KORUSUN DİYORUZ. EN BÜYÜK DALAVERİCİLER DOLANDIRDIKLARI KİŞİDEN DAHA AKLLI OLAN KİŞİLERDİR. AKILLARIN CEHENNEMİ CERN’DEN HANGİ GEREKÇEYLE VE NASIL KAÇTIĞINI BİLİYORUZ. EĞER MAGNUM OPUS’TAN BİR SÖZÜ GERÇEKTEN APARMIŞSA, O RUHUNUN DEĞİL AKLININ ŞEYTANINA UYMUŞ OLACAĞINDAN, VİCDANLARIN VERECEĞİ HÜKÜMLE DE CEZASINDA HAFİLETİCİ NEDENLERİN HİÇ OLAMAYACAĞINI BURADAN BİLDİRİYORUZ.
AYDINLAMANIN ÜRÜNÜ AKLIN BALİ SUÇLARINDAN ALACAĞINIZ CEZANIN BORCUNU BİR ŞEKİLDE ÖDERSİNİZ, AMA VİCDANLARDAKİ CEZANIN BORCUNU İSE CENNETLERİ AYAKLARIMIZIN ÖNÜNE SERSENİZ ÖDEYEMEZSİNİZ.
SON BİR KAÇ SÖZ;
KİŞİLİK GELİŞİMİNDEKİ HEM ARİZİ HEM DE SAĞLIKLI YÖNLER ANAL EVREDE, KAKA SALINIMININ KOLAYLIĞI VE ZORLUĞUNA BAĞLI OLARAK ORTAYA ÇIKARKEN, BİR GERÇEK DAHA VARDIR Kİ, HEM COCUKLARDA HEM DE BİZLER DE ALINAN HAZZIN DAHA UZUN SÜRE YAŞANMAYACAĞININ BİLİNMESİ NEDENİYLE ATIMDAN SONRA DUYULAN ÜZÜNTÜ DUYGUSUDUR. BU DUYGUNUN ÖNEMLİ BİR OLGUYA İŞARET ETTİĞİNİ HEP DÜŞÜNÜRÜM. EĞER BİZE AİT OLAN ŞEY BOK DA OLSA, BİR MEMNUNİYET YARATIYOR. BUNA SAHİP OLMANIN BERABERİNDE GETİRDİĞİ MEMNUNİYET VE YA BOK DA OLSA KAYBI BİZİ ÜZEN SAHİPLİK DİYEBİLİYORUZ. BOŞUNA DEMEMİŞLER MAL CANIN YONGASIDIR.
ÖZEL MÜLKİYET, BİR ŞEYE SAHİP OLMA DÜRTÜSÜ VE ANAL EVRE İLİŞKİSİNİ BU YÖNÜYLE BİRARAYA GETİRDİĞİMİZDE, İNSANLARIN EŞYA İLE TUTKUSUNUN BAŞLANGIÇ NOKTASI OLARAK SAYABİLİRMİYİZ BİLEMİYORUM.?
VARMAK İSTEDİĞİM SONUÇ ŞUDUR, MEMNUNİYET YARATTIĞI SÜRECE, EDEBİYAT BOKTAN DA OLSA BİR ŞEYİ KONU EDEBİLİR. BİR ŞARTLA…. KENDİNİZE AİT OLMAK KAYDİ ŞARTIYLA…. HATIRLATMANIN TAM ZAMANI YAHUDİLERİN BİR ATASÖZÜ VAR “KİŞİNİN KENDİ PİSLİĞİ KENDİNE KOKMAZ” DİYE. AMA BAŞKALARININ BOKUNUN BİZİM İÇİN KATLANAMAZ BİR DURUM HALİNİ ALMASINI BİLİMSEL DÜZLEME TAŞIMAMDAN İĞRENMEDİNİZ UMARIM.
AKLA VE BİLİME DAYANDIRDIĞINIZ SÜRECE, BİLİMSEL VERİLERLE DESTEKLENEN HER GERÇEK SİZİ TİKSİNDİREBİLİR DE, DİĞER TARAFATAN DA SEVİNDİRMELİDİR DE.
SELAMLAR, SELAMLAR, SELAMLAR
-
2010-04-19 01:12:31 |Unregistered| erdem
Sevgili Dostum;
Sen yaşadıklarımızla varolanın değil, büyük bir incelikle, şevkle ve şiirsellikle olması gerekenin, yani mümkün olmayacak olanın resmini çizmeye çalışıyorsun. Tarihin gidişatında sadece ellerimizle ve hayal gücümüzle yarattıklarımızın önemini elbette inkar etmeyeceğim. DOĞA YASALARI BİZLERE HAZ DUYGULARINI YAŞAMAMIZI EMRETTİĞİ KADAR, ACI VE KORKU DUYGULARINIDA YAŞAMAMIZI EMREDER. GERÇEK,YANİ HEM CENNET, HEMDE CEHENNEM BU DÜNYADA BİRLİKTEDİR. BİR OLMAZSA DİĞERİ OLMAMAKTADIR. HİÇLİKLE BİTEN AKİBETİ DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE GAYRETLERMİZ,NE YAZIKTIR Kİ, BİR CANLI OLARAK ÖZDEŞ OLDUĞMUZ BİR KÖPEĞİN KENDİ VAROLUŞUNU GÖSTERMEK ADINA BİRYERLE İŞEYEREK BITAKTIĞI İZLERE BENZEMEKTEDİR.
ASLININ İNTHALİNİ BİR YERLERE NOT ETTİM. ÇOK ÖZGÜN OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜŞTÜM..
-
2010-04-19 05:34:03 |SAdministrator| onder

Sevgili Emre,
Bu söylediklerine gerçekten hiç itirazım yok. "İnsanlık durumu"nun bu son derece ilksel açmazlarını düşünmüyor olmam mümkün mü? Eğer bu bariz varoluşsal problemleri gözardı ederek konuşuyor olsaydım Polyanna'yı yeniden keşfediyor olmanın ötesine geçmiş olmazdım değil mi? Bilmiyorum, sence bu kadar naif olabilir miyim?
Benim anlamadığım şu; aptallığın cennetinden kovulmuş herhangi birinin bu evrensel varoluşsal sorunlarla hayatının heranında yüzleşmiyor olduğu düşünülemez..Hal böyleyken, yani kendi tamamen doğal/verili/ilksel durumumuzda varoluşun bu dehşetiyle zaten heran yüzyüzeyken, bir de bunları ekstradan bize hatırlatması için neden bir "filozof"a ihtiyaç duyduğumuz. İşte bunu anlayamıyorum. Bunları taa iliklerimizde hissetmek ve dehşete kapılmak için neden bir de fazladan Schopenhauer'e ihtiyacımız var? Schopenhauer ile ilgili olarak sorun şu; zaten düşünmeye başlamış, kaçınılmaz ölüme yönelik bir farkındalık geliştirmiş herhangi bir canlının zaten hissedeceği bu son derece temel açmazları dile getiriyor olmanın ötesinde, herhangi başka birşey sunmuyor, mesala diyelim bu sorunlara karşı nasıl bir yaşamsal taktik getirilebileceğini anlatmıyor;
Şimdi benim varlığım hakkında şu lafı eden,Alýntý:Çünkü aslında her birey, özel bir yanılgı, zavallı bir şey ve varolmaması gereken bir varlıktır
ya da hayat hakkında şunları diyebilen;Alýntý:Bütün hayat etkinliklerinin sona ermesi, bu etkinliği sürdüren gücün bir yük altından kurtuluşu gibi görünüyor.Alýntý:İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka şey değildir. İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.
evet bunları diyen bir adamın söylediklerini niye dikkate almam gerekiyor, onun ayrımına varamıyorum.
Eğer hayat, can sıkıntısından kurtulmak için vakit öldürmekten ibaretse, bu zaman katli için Schopenhauer'e ihtiyacım yok ki..Giderim, haftalarca, oynayarak unutamayacağım hiçbir acının olmadığı Civilization ya da Warcraft oynayarak çok daha keyifli öldürürüm zamanı..
İnsanların hayata katlanmak için fazla alternatiflerinin olmadığı kasvetli bir dünyanın umutsuz halini yansıtan modası fazlasıyla geçmiş biri olarak görünüyor bana Schopenhauer..
Ama elbette hiçbiri gibi Schopenhauer'i de düşünsel faaliyet alanında ortodokslar gibi afaroz etmeye kalkmam..İnsan birikiminin öğelerinden biridir, okunması elbette insanı zenginleştirir..Ancak bence çok fazla da ciddiye almamak lazım..Aslında hiçbir düşünürü çok fazla ciddiye almamak lazım..Her ne kadar evrensel insanlık durumu üzerine düşünmeye çalışıyor olsalar da herbiri sonuçta kendi gerçekliğinden yola çıkarak anlatır birşeyler..Bu yüzden değil midir ki Nietzsche kendisinin takip edilmesini ve yüceltilmesini yasaklamış ve böyle yapacaklarıı baştan aşağılamıştır..
-
2010-04-18 23:16:06 |SAdministrator| onder

Sevgili Erdem,
Schopenhauer'ün "Yaşam İstenci" ilkesini Spinoza "Conatus" kavramıyla ondan birkaç yüzyıl önce dile getirmişti zaten. Ancak bir ve aynı kavram Spinoza'da yaşamın büyük bir çoşkuyla karşılanmasına varan pozitif bir tavır, şenlikli bir yaşam sevinci doğurmuşken, Schopenhauer'de yaşama karşı bir tiksinmeyele kendini belli eden negatif bir sonuç doğurmuştur. Ki Spinoza olabilecek en çileli yaşamlardan birini sürmüştür; hayatını mercek eğeleyerek geçirmiş, Yahudi cemaatinden afaroz edilmiş, öylesine derin bağlarla bağlı olduğu cemaatinden sürgüne gönderilmiş ve büyük bir yalnızlık içinde yaşamak zorunda bırakılmış biridir..Yaşamın, varoluşun bütün ağırlıyla kişinin üzerine çökmesi ise sorun, bunun Spinoza kadar tipik bir örneği zor bulunur..Tıpkı Nietzsche gibi..O Nietzsche'ki 2500 yıllık felsefe tarihinde Antik yunandan başka herkesten ölesiye nefret etmesine rağmen bir tek Spinoza'ya karşı büyük bir sempati beslemiştir. Yaşamın olumlaması açısından bu ayrıntıya dikkat etmek gerek..
Tıpkı Spinoza gibi Nietzsche de kendi yaşamlarının bütün korkunçluğuna rağmen varoluştan şikayet etmeyi, Schopenhauer gibi ağlamayı bir tarafa bırak, büyük bir sevinçle, büyük bir çoşkuyla karşılamışlardır bütün varoluşsal açmazları..O kadar öyle ki Nietsche "bengi döngü" gibi gizemli bir kavrama kadar gitmiştir; yaşamının her anını sonsuz defa tekrarlanacakmış gibi yaşa demiştir..Bengi bir şekilde tekrar tekrar dönmesini isteyebilmiştir yaşamın, üstelik Nietzsche'nin yaşamı bırak bengi olarak dönmesini hemen bitmesini isteyeceğin türden patetik bir yaşam idi..Irvin Yalom'du yanlış hatırlamıyorsam, Yahudi-Amerikan bir psikanalistin "Nietzsche Ağladığında" diye enfes bir romanı vardır; şiddetle tavsiye ederim Nietzche'nin trajik yaşamının detaylarına girmek için..
Schopenhauer'in söyledikleri elbette her soru sormaya başlayan insanın yaşayacağı şeylerdir..Bunlar insanlık durumu denen şeyin doğal verileridir zaten..Felsefe zaten verili olan birşeyi bir çaresizlikle dile getirmek değildir..O varoluşşal verili duruma rağmen yaşamı büyük bir çoşkuyla kutsayabilmenin, varoluştan büyük bir heyacan duymanın yollarını araştırmaktır..
Dostoyevski'nin hangisi olduğunu hatırlamadığım bir romanının girişinde, kahramanına söylettiği lafı hatırlayalım;
"Derin bir uçurumun kenarında, sadece ayakta durmaya yetecek kadar bir alanda da olsa yaşamama izin ver. Sadece soluk alıp versem bile, sonsuza dek sadece bu uçurumun kenarında ayakta durmak zorunda kalsam bile varolmaya devam edeyim"
Bunun gibi birşeydi hatırladığım kadarıyla..Varoluşsal durum karşısında beni heyacanlandıran bu tür yaklaşımlardır; Schopenhauer'ün pozisyonu herşeyin boşluğu karşısında tam bir geri çekilişe yol açmazsa hidayete ermeye yol açar; varoluşun dehşeti karşısında Tanrı'ya sığınmaya neden olur..İşin kolayı budur..Zor olan bütün dehşetine rağmen varoluştan keyif almasını bilmektir..
Keyif deyince Freud aklıma geldi haliyle..Çok bilinen ve Eros ile temsil libido dürtüsünün yanında bir de Thanatos ile temsil edilen "ölüm dürtüsü" vardır..Ancak bu ölüm dürtüsü bile varoluşun bitmesini istemek anlamına gelmez; organik varoluştan inorganik varoluşa geçerek sonsuzluğu yakalama fantazisidir, ki Spinoza'nın her varlığın sonsuz/ölümsüz olduğu fikrinin bir yankılanması vardır bunda da..Freud'un Thanatos'unda, o ürkünç ölüm dürtüsünde bile bir varoluş olumlaması varken, Schopenhauer'de hiçliğe, yokoluşa dönme özleminden başka birşey yok....Böylesine dağıldımız, böylesine atomize olduğumuz post-modern zamanlarda Schopenhauer derdimize ilaç olabilecek en son adamlardan biridir, ne en sonu, bir tek o kalsa bile başvurabileceğimiz bir kaynak değildir. Schopenhauer post-modern zamanlarda piyasadaki New Age mistiszmi, artan dinsellik vs gibi hazır çözüm paketlerden tatmin olmayan, biraz otantik birşeyler isteyenler için sistem tarafından yedekte tutulabilecek bir başka "felsefe" metasıdır.
Tıpkı Nietzsche'nin Baccha'ları gibi birarada olmanın, bir kollektivite içinde şarap içerek Dionysos'u kutsamanın esrikliğiyle çoşkulu bir felsefeye ihtiyacımız var; vazgeçişin, teslimiyetin hiçliğin sünepe felsefesine değil..
-
2010-04-18 21:56:06 |Unregistered| erdem
Kardeşler;
Birinci yorumda, bu metnin sadece Varoluşçuluğun betimlenmesi bağlamında aşılamadığını zaten vurgulamıştım. Bu demektir ki, senin de "solo edebiyat" tarifinle bu çağda ağırlığını hissetiren edebi tarz- ki ideolojik bir görüştür- kerameti kendinden menkul bireysel edebiyatçılarla, Musil, Camus, Sarter, Wilde, Turgenyev, Gonçarov, Pamuk gibi devlerin yanında, biricik sitemizi genç öykü yazarlarıyla birlikte Bernhanrd'ın bir müridi olan Aslı'nında bu metni aşamadığı anlamına gelir. Evet Sopenhaur bireyci karamsarlığın İncilini yazmışdır.
Sopenhaur'un "İrade felsefesi", vardığı sonucu itbiariyle kendi penceresinden yine de bir gerçekliğe işaret eder, yani yaşamın hiçliğine yani Aynstaynın da ifade ettiği üzere bilimin birincil yasası, ENTROPİ yasasına... sadece Nitçeheye değil, Freudyan ekolün, başlangıçta "libido enerjisi" eksenine oturttuğu ruhbilimsel teorileri, VARLIĞIN SÜRDÜRÜLMESİ-İRADE VE ÖLÜM KORKUSUNU olgularını da ilave ederek, gerçekte Sopenhaur'un biricik payandası, varlığı sürdürmedeki israr ve direnç referansıyla psikoanalizi bütüncül bir kuram haline getirir.
Sopehhaur'un işaret ettiği olgu şudur aslında. Attığımız her adım, herseferinde gözümüzü kırpmamız, tercihlerimiz, dünyaya çocuk getirmemiz, işimiz, zevklerimiz, sevdikleriz, nefret ettiklermizle varlığımızı sürdürürüz ve bunlarla hayatı devam ettiriz ve bunlar beyhudedir. İNTİHAR VE DOĞAL ÖLÜM HARİÇ, tüm eylemlerimiz dünyada varlığımızı sürdürmemiz için bir istemden ibarettir.
CAmüs'le bitirelim, "ölümle biten herşey saçmadır, peki dünyanın güzelliklerine yine de gözlermimizi kapamalıyımız?
Hayatımıza bir bakalım, "gerçekte yaşanılası bir yermi yoksa, hayat bir yapmak zorunda olduğumuz bir ödev mi?
-
2010-04-18 22:18:00 |Unregistered| erdem
Sevgili Hasever;
Tespitin doğru. Sorun bende. Aslı'nın bu güzel cümlesini ben yanlış aktarmışım. "Görüyormusun" değil "görmüyormusun" olacaktı. Özür diler ve teşekkür ederim.
-
2010-04-18 21:42:20 |SAdministrator| onder

Melike,
Herhalde şimdiye kadar yazdıklarımdan varoluşsal sorunları, tipik bir ortodoks gibi yoksaymadığım aksine yaşam temelli bir sosyalizm derken bu tür meseleleri de gündeme alan bir kollektivite savunusu yaptığım açığa çıkmış olmalıdır.
Ne var bu lafta bu kadar kızılacak diyorsun ama gerekçeleri kendin sıralamışsın;Alýntý:yazmak gerçekten de bir şeyler kanıtlamak belki de içinde iktidar olma çekirdeği taşımasa bile güç gösterme, yaşama tutunma isteğidir,ben de varım demenin bir yoludur. nerden bakarsan bak hırstır bu. hele ki son yıllarda yazmanın popüler kültüre eklenme yolu, ünlenme yöntemi olduğunu düşünecek olursan
Ünlü biriyle konuşmayı denedin mi hiç? Benim bir ünlü tanıdığım yok, ama salt ünlü olmanın insanlar arasındaki eşitlerin iletişimini imkansız kıldığını çıkarsamak için illa ki olması da gerekmiyor. Ünlü birinin daha çok "bildiği" toplum tarafından onaylanmıştır, olur da bir tartışma olanağı çıksa sen hangi argümanları getirirsen getir, hangi çözümlemelere girersen gir onun edeceği salakça bir lafla aşık atamazsın..Bu katıksız haliyle bir iktidar konumudur; insanlar arasındaki eşitsizlik ilişkilerini, "sanat" süsüyle devam ettirilmesinden başka birşey değildir..Şiir, müzik resim elbette her zaman oldu; adsız insanların kendilerini ifade etme biçimleri olarak ortaya çıktı. Ama insanlık tarihinin hiçbir döneminde, anglo-amerikan kültürünün dünyayı ele geçirmesine kadar, sanat herhangi bir kariyer, bir statü, para kazanmanın, hem de çok para kazanmanın bir yolu, koca bir endüstri haline gelmemiştir..
"Nerden bakarsan bak hırstır" bu demişsin..Benim midemi bulandıran da bu ya..İnsanın ben de varım demesinin, üç kuruşluk felsefe kırıntılarını o da son derece yanlış bir şekilde alıp, sistemin yarışmacı, egoist, kendi kişisel kültünü oluşturma peşindeki bireyler yaratma idealinin hizmetine sokmaktan başka yolları da olsa gerek..
"Bu güne kadar yazdıklarımız ve yazacaklarımızın bir güç isteminden başka bir şey olmadığı"nı iddia etmenin nasıl karanlık, nasıl kötücül, nasıl bencil bir ruha gönderme yaptığı açık değil mi? İnsan uygarlığının tam bir fiyaskoya doğru gidiyor olmasının tek bir nedenini formule et deseler, "İşte bu!" derdim. Bunda masum bir kendini ifade etme, bende varım demenin çok ötesinde çağrışımlar olduğu benim açımdan çok barizdir..
17-18 yaşında bir gencin bu cümleyi okuduktan sonra nasıl bir Rol Modeli, nasıl bir Ego-İdeali seçeceğini soralım kendimize, bu tür yazarlardan iliklerimize kadar tiksinmemiz gerektiğinin yeterli sebebi ortaya çıkar..Bu 3 kuruşluk "felsefe" kırıntısını okuyan bir genç, sistemin diğer kanalarından zaten başından aşağı boca edilen, üniversite seçme sınavıyla zaten vahşi bir şekilde dahil olduğu yarışmacı, egoist, sinik burjuva kültürünün bir de "sanatsal"/"edebi" onaylanmasını bulacaktır..Sistemin ideolojik bombardımanından olası tek kaçış yolu da bu reklamcı mentalitesine sahip yazar taslakları tarafından tutulmuştur..Yaşamının her anında karşısına çıkan burjuva kültürünün bir de "edebi" onaylanması sunulmuştur; hadi gel de böyle bir gencin, kollektif bir çabaya dahil olmasını bekle artık. Yazma eyleminin bile ardında bir "güç istenci" olduğu anlatılmış bir genç, çevresindeki herkesi altedilmesi gereken rakipler, masum eylemleri arkasında sinsi planlar olan düşmanlar gibi görmekten başka bir alternatif bulabilir mi?
Yeni kuşaklardan niye solcular çıkmıyor diye soruyorlar..Bu ülkenin böyle "yazarları" olduktan sonra nasıl çıksın? İğrenc yarışmacı kültüre alternatif sunan bir tek edebiyat/felsefe vardı, işte onları da bu "güç gösterme" peşinde koşan "hırslı" akbabalar ele geçirdi..
-
2010-04-18 14:52:16 |Publisher| karasu

önder,
burda, hiçliğin savunuşunu, saçmanın ve anlamsızlığın ve eylemsizliğin yüceltilmesini seninle tartışmayacağım. haklı olduğun noktalar vardır mutlaka. Yalnız iki yanılgın var: böyle bir eleştiri kaleme almakla, birey olarak evet, kolektivizmden kopuk bireyler olarak içinde bulunduğumuz açmazları küçümseyerek aslında pek çok sosyalistin düştüğü yanılgı da bu, sen benden daha iyi biliyorsun, olası bir birbirini anlama, tam da bu varoluş sorunları yüzünden birbirini sevme, bir araya gelme durumunun önüne de set çekiyorsun. Yanılıyor olabilirim tabi ki, herkes yanılabilir.
ikincisi bu yazının tam da aslı erdoğan'ın Mucizevi Mandar'in kitabını bitirdiğim gecenin üstüne gelmesi. edebiyatçıları küçümseyen bir ton okudum yazında. ben kimseyi yüceltecek değilim, ne edebiyatçıları ne felsefecileri ne bilim adamlarını. herkes bir yol çizer kendine ve hayat çoğunlukla o yolların kesişmesinden ibarettir. biri olmazsa diğeri eksik kalır, biri olmadan öbürü olmaz. ve sen yine benden daha iyi biliyorsun, şiir müzik ve resim hep vardı. aslı erdoğan'ın bunca küçümsemeyi hak ettiğini düşünmüyorum. Yazmak gerçekten de bir şeyler kanıtlamak belki de içinde iktidar olma çekirdeği taşımasa bile güç gösterme, yaşama tutunma isteğidir,ben de varım demenin bir yoludur. nerden bakarsan bak hırstır bu. hele ki son yıllarda yazmanın popüler kültüre eklenme yolu, ünlenme yöntemi olduğunu düşünecek olursan. ne var bu sözde bu kadar kızılacak?
-
2010-04-18 04:16:34 |SAdministrator| onder

Erdem sana katılamayacağım; Schopenhauer hiçbir zaman dişe dokunur bir düşünür olamadı ki herhangi bir yazdığı "aşılamayacak" olsun. Hayatının, yazdıklarının biricik bir işlevi olduysa Nietzsche'nin çıkmasını sağlamasıdır, gerçi bu bile başlı başına yeterli bir hayat amacıdır. Nietzsche olmasaydı, dolayısıyla Nietzsche'nin hocası diye nam salmasaydı bugün hiçkimsenin adını bilmediği eksantrik zavallı bir roman kahramanı gibi hatırlanmanın ötesine geçemezdi.
Hayattan bu kadar tiksinen zavallı bir adamın, Nietzsche gibi hayatı herşeye rağmen olumlayan, ona dört elle sarılan bir düşünür çıkarmış olması da felsefe tarihinin en büyük garipliklerinden biridir.
Nietzsche'nin hayatı tam bir azap içinde geçmiştir; yakasını bırakmayan hastalıklar, feci bir bedensel zayıflık, kadınsızlık. Buna rağmen yaşama karşı Schopenhauer gibi bir nefret geliştirmemiştir..Bütün acılarına karşı yaşamı çoşkulu bir sevinçle karşılamıştır.
Schopenhauer, en küçük şey yapmaya kalkacak yaşam enerjisini bulamayan tembellerin varoluşunu onaylamak, katıksız bir yaratıcı enerji eksikliğini "nasıl olsa herşey boş, uğraşmaya ne gerek var" türü "felsefi" bir öncülle rasyonalize etmekten başka bir işe yaramaz.
Aslı Erdoğan'ın alıntıladığın sözü içinse ağzıma gelenleri dökmemek için inan kendimi şu anda büyük bir baskılanım altından tutuyorum ve bu kişiyi alıntıladığın bu sözü haricinde hiç bilmem ama hiç olmazsa "aşağılık" demem izin ver lütfen. Yalçın Hoca'nın "Eylülist Yazar"lar dediğinin son derece tipik bir örneği..Bu laf neyi onaylar; katıksız bir sinizmi, ölçüsüz bir şeklide bağımsız birey mitini, çıkarları peşinde koşan burjuva öznesini..Bir de utanmadan bu katıksız burjuva sinizmini Nietzsche'ye malederler, tıpkı Nazi'ler gibi..Aslı Erdoğan burda Nietzsche'nin yaşam felsefesini kendi boktan bireyciliğine tıpkı faşist Nazilerin maletmesi gibi malediyor..Kapitalizmi açık dalkavuklarından çok daha fazla olarak bu tür "edebiyatçılarının" sinsi "felsefeleri" çok daha başarılı bir şekilde yeniden üretiyor.
Eğer bu iğrenç saptamayı kabul edeceksek, yani diyelim burda yazdığımız herşey bir güç istenci içinse ya da birer Schopenhauer'ci olacaksak herhangi bir diyalog/iletişim arayışı içinde olmaya ne gerek var? Kapatalım bütün toplumsal alanlarımızı, kapanalım kendi küçük dünyalarımıza bunal bunal bunalalım, tabii eğer bu kadın gibi yazacağımız her süprüntü, ordan burdan bir reklamcı mentalitesi topladığımız her bayat felsefe kırıntıları sistem tarafından "edebiyat" diye sunulacak bir yazar olma ayrıcalığını yakalama şansımız yoksa..
Var mı şu yukarıda "aşılamamış" yazının böyle bir geri çekilişten, toplumsal alanları tam bir terkedişten başka herhangi bir "öğretisi", herhangi bir "çağrısı"?..Hayır ortada cascavlak duran bariz bir çelişki de var; Eğer Schopenhauer gerçekten böyle düşünüyorsa, en başta niye bunları kaleme dökme ihtiyacı duymuş? Zira savunduğu öncüllere inanan birinin, eğer öncesinde intihar etmeyecekse, herşeyden elini eteğini çekmiş biri olarak kulubesinde ölümü beklemekten başka hiçbirşey yapmaması gerekir..Bariz bir iki yüzlülük var burda..Madem herşey bu kadar anlamsız, işe yarayacak hiçbirşey yapmak mümkün değil, öyleyse en başta zahmet edip kendin hangi beklentilerle, niye yazıyorsun bunları? Yazma eylemi bir iletişim kurma, kendini anlatma örtük anlamını içermez mi? Eğer bütün bunlara girişmenin bir anlamı yoksa, kendisi niye girişmiş?
Aslı Erdoğan denen yazar bozuntusuna dönecek olursak; işte edebiyattan bunlar yüzden nefret eder oldum; felsefe tarihinden bir iki kırıntıyı alıp "edebiyat" diye pazarlıyor..Lafa şöyle uzaktan bir bakınca, "Vay lan amma derin bir laf etmiş" oluyor okuyucu..Ama bilen biliyordur; okumaya bile gerek yok, Nietzsche'nin Magnum Opus'unun başlığıdır bu..Başlık kendi başına talihsiz bir şekilde bir mesaj iletiyor gibidir, hem de gerçek içeriğiyle alakası olmayan bir mesaj; Güç istenci..Ama ilk akla gelen ve Nazi'lerin ve Aslı Erdoğan'ın kullandığı faşist anlamıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur..Bu kadın da kitabın başlığını gördü muhtemelen, "Hıım 'felsefi' derin bir anlam var anlaşılan burda" deyip alıp kullanmış muhtemelen..İnanın burda bir reklamcı zihniyetinden zerre öte bir uslamlama yoktur; Hımm Güç İstenci, enteller bunu okuyor demek ki, anlaşılan trend bu, eeh Güç İstenci ne olabilir ki, bütün eylemlerin, her insani çabanın sonal amacı Kudretli, İktidar sahibi olmaktan başka..
Lütfen yanlış anlama tepkim sana değil; ancak hayatlarımızda son 20 yılda, her türlü kollektif çabayı imkansız kılan artan kesif sinizmden öylesine tiksiniyorum ki, karşılaştığım zaman resmen kafamın fokur fokru kaynadığını hissediyorum..Özal falan hikaye; 80 sonrası toplumdaki yavşaklığı, bireyciliği, iğrenç sinizmi bu edebiyatçılar körükledi işte..
-
2010-04-16 15:04:07 |Publisher| erdem_ozcan

BU METİN AŞILAMAMIŞ GÖRÜNMEKTEDİR. HEM İÇERİK YÖNÜYLE HEM DE BİÇİM YÖNÜYLE. BİREYİN VAROLUŞ SORUNUNU BU TARİFLE TAMAMLANMIŞ GÖRÜNÜYOR. NE NİÇEYE, NE DOSTOYEVKİYE NE DE VE FREUD'A KATLANABİLİYORSUNUZ. BU METNİ OKUDUKTAN, KATLANABİLECEĞİNİZ İKİ YADA ÜÇ ŞEY GERİYE KALIYOR.1-COPHİN'İN SADECE OPUS-33 N.4 MAZURKASI, 2-MİZAH-GIRGIR-GEYİK YA DA 3-SALAĞA YATARAK UNUTMAK.
KİŞİNİN MUTSUZLUĞU, KENDİNE YABANCILAŞMASI
Yorumlar
Sanıyorum ben tepkimin tam olarak nerden kaynaklandığını anlatmakta başarılı olamadım. Son yorumun daha iyi anlatabilmem için çok güzel ipuçları veriyor. Çok kritik bir saptamadan bulunmuşsun, benim pozisyonumu, tepkimi de açıklıyor;
Alıntı:
İşte bu, tam olarak bu..Samimi olmak, içten olmak; süper edebi görünmek için edebi görünmeye çalışmamak, amiyane tabirle "edebiyat parçalamamak". Beni tiksindiren yanıltıcı bir derinlik izlemi vermek ve ucu nereye gideceğini hiç umursamadan -ki bu en iyi durumdur, bazen Elif Şafak'ın durumunda olduğu gibi kasıtlı olarak, bilerek isteyerek, kişisel mitini yaratma adına karanlığın yanında yeralmak gibi vahim niyetler de olabilir- bir takım ağır/derin felsefi mesajlar vermeye çalışmaktır. Benim popüler kültürle bir sorunum yok; daha doğrusu vardı gençken ama aştım; en boktan korku, gizem, yol filmlerinin hastasıyımdır.. Burdan ikinci kritik saptamana geçebiliriz; edebiyatın masumiyetine de hiçbir sözüm yok..İyi anlatılmış bir öykünün herhangi bir felsefi ders, varoluşsal bir mesaj iletmesine hiç gerek yok..Edebiyat kökeni itibariyle bence zaten biraz eğlencelik bir üretimdir; bugünün Holywood'una tekabül eder; bu yüzden değil midir ki Francis Ford Coppola "Artık edebiyata gerek kalmamıştır; sinema diğerleriyle beraber artık edebiyatı da kendi bünyesine katmıştır" türü bir laf etmiştir..MEMNUNİYET YARATTIĞI SÜRECE, EDEBİYAT BOKTAN DA OLSA BİR ŞEYİ KONU EDEBİLİR. BİR ŞARTLA…. KENDİNİZE AİT OLMAK KAYDİ ŞARTIYLA
Buna hiç itirazım yok; ededebiyat, sadece hoş, komik, gizemli ya da tamamen sıradan olduğu için bir öykü anlatabilir.
Benim itirazım, ordan burdan toplanan felsefe kırıntılarını, afedersiniz, kıçından anlayıp, onları kendi kişisel varoluşuna ya da muhtemel bireysel çıkarlarına göre evirip çevirip boktan bir "dünya görüşü" çıkarmalarına ve bunu toplumun derinliklerinde yaymaya hizmet etmelerinde..
Ne demek istediğimi anlamak için Sevgili VOlkan, Aslı Erdoğan hakkında eklediği blog'a bakalım..Sevgil i Volkan affetsin ama çok ciddi karşı çıkışlarım var bu yazıya..Ona da cevap vermeye çalışırım..Ama o blog'a bakarsak ne demek istediğim anlaşılır; bu blog'da Aslı Erdoğan'a atfedilen özelliklerin gerçek bir temeli varsa kendisinin romancı değil, felsefeci, hem de sistem kurmuş bir büyük felsefeci olması gerekirdi..Burd a yapış yapış ama hiçbir karşılığı olmayan bir methiyeden başka hiçbirşey yok..Bırakın Aslı Erdoğan'ı edebiyatın devleri hakkında bile böyle yıkayıp yağlayan yazılar biliyor musunuz? Neyse gelceğim o blog'a..Burdaki konumuza dönelim;
Senin aktardığın Nietzsche esinli Aslı Erdoğan sözünü alalım; bu senin bahsettiğin masumiyeti taşıyor mu? Ya da kendine ait bir şey mi? Yanlış anlaşılmasın, yazarların felsefecilerden esinler alması değil derdim. Bu kaçınılmaz..İti raz, o felsefeleri alıp, ırzına geçerek ondan bir ucube dünyaya getirmeleri..
Şimdi Güç İstenci'ni ele alalım; Nietzsche'nin yazdıkları nitro-gliserin gibidir..İyi niyetle kendi bağlamı içinde almazsan elinde patlar; o yüzden değil midir ki hem Nazilerin, hem de post-yapısalcıl arın referansı olmuştur.. Şimdi "Bütün bu yazdıklarımızın arkasında Güç istemi vardır" saptamasını, çok katmanlı kaynakları ile değil de, kendinde bir slogan olarak alırsan faşizmden ve egoizmden başka ne doğurur? Aslı Erdoğan denen şahsın yaptığı nedir; derin kadın, varoluşcu kadın görünmek uğruna bütün çağrışımlarında n kaynaklarından kopararak bütün bir Yaşamdan, Nietsche'nin yaşamından süzülüp gelen, yani koca bir yaşamın özeti olan bir saptamayı, tek bir slogana indirgiyor..Tıp kı Naziler gibi..Nietsche, "Bir Kadınlar buluşmaya mı gidiyorsun? Kırbacını almayı unutma" diye bir laf da etmiştir..Eh şimdi bunun da farklı bir versiyonunu alıp kullanırsak ne çıkar ortaya?
Nietzsche bu kadının ima ettiği gibi, mevcut güç/iktidar ilişkileri matriksi içinde bir Güç'ten mi bahsediyordu..A sla değil..Tam aksine despotlardan, liderlerden bu kadının mesajını verdiği gibi başkaları üzerinde iktidar kurmaya yönelik bir Güç'ten mi bahsediyordu..
Nietzsche'nin gençlik eseri, ilk kitabı "Tragedya'nın Doğuşu" okunmadan, tamamlanmamış son kitabı, baş yapıtı "Güç İstenci" / Will To Power anlaşılamaz..Tr agedya'nın Doğuşunda doğadaki farklı "güç"lerin bir betimlemesini yapar; Dionysos ve Apollo güçleri arasındaki ayrımı ortaya koyar..Mevcut iktidar yapılarının sahib olduğu "güç" Apollonik güçtür ki Aslı Erdoğan da bunun çığırtkanlığını yapıyor, bilerek ya da bilmeyerek Nazilerler aynı şekilde kavrıyor "Güç"ü..Oysa Nietzsche'nin "Güç İstenci"nde bahsettiği "güç", Dionysiak güçtür; Ve Baccha'ların şöleni ile karaktarize olur..Baccha'la rın şöleni kollektif bir kendinden geçme, doğayla bir olma şeklindeki Pagan bir temaya benzer..Dionysi ak Güç, tıpkı başka herhangi başka bir yaşam formu gibi, hayatla sahip olunan ilişkinin sağlamlaştırılm asına yönelik yabancılaşmamış , doğal bir güçtür..Aslı Erdoğan'ın sahip olduğu güç imajı, Appollon'un baskıcı, düzenci, nizamcı, hiyarşik gücüne gönderme yapar ki, Nazilerin görmek istemediği de buydu..Nieztsch e ise Apollonik değil Dionysiak bir güç istencinden bahseder.
Şimdi söz konusu edebiyatçı kadının yazdıklarında "Güç İstenci" kavramının bu tür çağrışımlarında n eser var mı? Eserin sadece başlığına bakıp, yamalı bohçasına yamayarak neye hizmet ediyor, toplumdaki hiyerarşik güç ilişkilerini, otoriter toplumu, burjuva kültürünü edebi bir retorikle yeniden üretiyor..Belki niyeti bu değil ama net etki budur..İşte kullandıkları operasyon bu; sırf edebi retorik için edebi retorik perspektifiyle, felsefi temaları alıp, kulakta hoş tınlayacak bir cümle içinde kullanıyorlar.. Ama bunu yaparken neyi harcadıklarını hiç umursamadan..
Sözde bir kişisel uslup, sözde bir otantik felsefe geliştirme büyük iddiası adına felsefenin çileli süreçlerini pas geçip ondan bir piç yaratıyorlar..
Bunu kabul etmek çok zor geliyor bana..
"ASLI"GİLLERİN ÜZERİNE GİTMEK GEREKİYOR DEMEK Kİ...
ASLI’NIN KİTAPLARINI OKUDUKTAN SONRA, “ASLI’NIN ÇIKARDIĞI İŞLERİN ASLI VARMIDIR” CİNASINI NOT DÜŞMÜŞTÜM DEFTERİME.
ANCAK, DELİLDEN İSPATA YÜRÜMENİN HUKUKUN EVRENSEL BİR İLKESİ OLDUĞUNU GEREKSİZ BİR BİLGİ OLARAK VERİYORUM… VE OLDUKÇA SABIRSIZIM. BU YÜZDEN ULUS BAKER’İN MAKALESİNİ SİTEYE KOYUYORUM. SEVGİLİ ÖNDER’DEN GELECEK CEVAPTA HAKLILIĞIMIZI ORTAYA ÇIKARACAK GİBİ.
EDEBİYATLA UĞRAŞANLARIN SABIRSIZLIĞI, BİR HUKUÇUNUN, BİR BİLİM ADAMININ VEYA MATEMATİKÇİNİNK İYLE KARŞILAŞTIRILDI ĞINDA, DAHA COŞKULU, DAHA ÇOCUKÇA, DAHA SINIRSIZ, DAHA İHTİYATSIZ, DAHA HESAPSIZ, DAHA ÖZGÜRDÜR VE ÇOK DAHA MASUMDUR.
SABIRSIZLIK, TUTKULU BİR AŞIĞIN, MECNUNCA VE MECZUBCA HEP AŞKININ PEŞİNDEN KOŞUŞTURMASINI HATIRLATIYOR. YİNE DE SAFÇA BİR MASUMİYETİ ANLATIYOR VE HELE HELE HAYATA TUTUNMANIN GEREKÇESİNİ OLUŞTURUYORDABİ LİYOS İSE. SABIRSIZLIKLIĞI N AKIL VE İRADEYLE İLGİLİ KARŞILIKLI SAVAŞINI, HAKLI ÇIKMAMA GERÇEĞİ PAHASINA DA OLSA HEP SABIRSIZLIK KAZANIYOR. İTİRAF ETMELİYİM Kİ, HASTALIK MERTEBESİNDE BENDE DE ENSIK GÖRÜLEN DURUMDUR.
SABIRSIZLIK SONUCUNDAKİ BİR EYLEM, BİR İSPAT ZORUNLUĞUNUNA İHTİYAÇ DUYMADIĞINDAN, AKIL VE İRADENİN EYLEMİNE KARŞIN DAHA BAĞIŞLANABİLİR BİR HAL ALABİLİYOR. YÜZÜM KIZARMIŞ OLMASINA RAĞMEN ÇOK DEFALAR AFFEDİLDİM. AKIL VE İRADE NİHAYETİNDE, BİR TASARIM, BİR KASIT, DOĞRULUK VE AHLAK ADINA DA OLSA SİNSİ BİR PUŞTLUĞA BÜRÜNMÜŞ, KARŞILIĞI PARAYLA DEĞİL, HAKLI ÇIKMAKLA ÖDENEN BİR DÜŞÜNCE FUHUŞU NETİCESİNDE DOĞAN BEBEKLERE BENZETMEM. KİM BENZETİYORSA, HER NE ŞARTLA DÜNYAYA GELİRSE GELSİN TÜM BEBEKLER MASUMDUR FİKRİNE BEN DE KATILIRIM. EDEBİ ÜRÜNLER İÇİN DURUMU AYNIDIR. KÖTÜ BEBEK OLAMAZ. SÜMÜKLÜ -SÜMÜKSÜZ, GÜRBÜZ- MARAZ, AĞLAYAN-GÜLEN, SISKA-SİŞMAN, AZ YİYEN-ÇOK YİYEN GİBİ SIFATLARI ONLARA YAKIŞTIRABİLİRİ Z. AMA HERŞEYİ AFFETİRECEBİLCE K NİTELİKTE MASUMİYETLERİ GALEBE ÇALAR.
MAHKEMELERDE BİR ŞUÇLU YARGILANIRKEN, EYLEMİN BÜYÜKLÜĞÜ VE SONUCUNUN YASADAKİ KARŞILIĞINA BAKILMADAN ÖNCE, SUÇUN ARKA PLANINDAKİ NİYETE BAKILIR. VİCDANİ YAPTIRIM VE SUBJEKTİF BAKIŞLA SUÇUN OLUŞUMU, HANGİ ÖLÇÜDE AKIL VE TASARIMIN ÜRÜNÜ OLDUĞUNA, HATTA HATTA ŞUÇLUNUN AKLİ YÖNDEN CEZAİ BİR EHLİYETİ OLUP OLMADIĞINA BAKILDIKTAN SONRA, ŞUÇLUNUN MAHKEMEDEKİ TAKINDIĞI TUTUM VE DAVRANIŞLAR DA GÖZÖNÜNDE BULUNDURULARAK VERİLECEK HÜKMÜN NİTELİĞİNİN BELİRLEDİĞİNİ HEPİMİZ BİLİYORUZ.
ASLI’NIN YAZMA EYLEMİ ÖNCESİNDEKİ NİYET BİR HİÇLİKTEN İBARET. OLSUN VARSIN. BİR MATEMATİK YASASI HİÇLİĞİN YOKLUKTAN ÖTEYE İNDİRGENEMEYECE ĞİNİ SÖYLER. BU HİÇLİKTEN YİNE DE BİR KAÇ SÖZÜ, AKLIMA DEĞİL KALBİME KAYDEDEREK İNDİRGEDİĞİMİ SÖYLEMELİYİM. ÇÜNKÜ BU İŞ NE MATEMATİĞE NE DE FİZİK İŞİNE BENZİYOR. ANCAK, AKLIN YAPTIRIMLARININ NİHAYETİNDE NE ÖLÇÜDE VİDANLA DENETLENMESİ GEREKTİĞİ SORUNSALINDA, RASYONALİZM VE IRRASYONELİZM BİRARADALIĞINI GÖRÜYORUZ. İNANIN AYIRMAK ATOMU PARÇALAMAKTAN ZOR.
TANRI ASLI’YI AKILLI OLMAKTAN KORUSUN DİYORUZ. EN BÜYÜK DALAVERİCİLER DOLANDIRDIKLARI KİŞİDEN DAHA AKLLI OLAN KİŞİLERDİR. AKILLARIN CEHENNEMİ CERN’DEN HANGİ GEREKÇEYLE VE NASIL KAÇTIĞINI BİLİYORUZ. EĞER MAGNUM OPUS’TAN BİR SÖZÜ GERÇEKTEN APARMIŞSA, O RUHUNUN DEĞİL AKLININ ŞEYTANINA UYMUŞ OLACAĞINDAN, VİCDANLARIN VERECEĞİ HÜKÜMLE DE CEZASINDA HAFİLETİCİ NEDENLERİN HİÇ OLAMAYACAĞINI BURADAN BİLDİRİYORUZ.
AYDINLAMANIN ÜRÜNÜ AKLIN BALİ SUÇLARINDAN ALACAĞINIZ CEZANIN BORCUNU BİR ŞEKİLDE ÖDERSİNİZ, AMA VİCDANLARDAKİ CEZANIN BORCUNU İSE CENNETLERİ AYAKLARIMIZIN ÖNÜNE SERSENİZ ÖDEYEMEZSİNİZ.
SON BİR KAÇ SÖZ;
KİŞİLİK GELİŞİMİNDEKİ HEM ARİZİ HEM DE SAĞLIKLI YÖNLER ANAL EVREDE, KAKA SALINIMININ KOLAYLIĞI VE ZORLUĞUNA BAĞLI OLARAK ORTAYA ÇIKARKEN, BİR GERÇEK DAHA VARDIR Kİ, HEM COCUKLARDA HEM DE BİZLER DE ALINAN HAZZIN DAHA UZUN SÜRE YAŞANMAYACAĞINI N BİLİNMESİ NEDENİYLE ATIMDAN SONRA DUYULAN ÜZÜNTÜ DUYGUSUDUR. BU DUYGUNUN ÖNEMLİ BİR OLGUYA İŞARET ETTİĞİNİ HEP DÜŞÜNÜRÜM. EĞER BİZE AİT OLAN ŞEY BOK DA OLSA, BİR MEMNUNİYET YARATIYOR. BUNA SAHİP OLMANIN BERABERİNDE GETİRDİĞİ MEMNUNİYET VE YA BOK DA OLSA KAYBI BİZİ ÜZEN SAHİPLİK DİYEBİLİYORUZ. BOŞUNA DEMEMİŞLER MAL CANIN YONGASIDIR.
ÖZEL MÜLKİYET, BİR ŞEYE SAHİP OLMA DÜRTÜSÜ VE ANAL EVRE İLİŞKİSİNİ BU YÖNÜYLE BİRARAYA GETİRDİĞİMİZDE, İNSANLARIN EŞYA İLE TUTKUSUNUN BAŞLANGIÇ NOKTASI OLARAK SAYABİLİRMİYİZ BİLEMİYORUM.?
VARMAK İSTEDİĞİM SONUÇ ŞUDUR, MEMNUNİYET YARATTIĞI SÜRECE, EDEBİYAT BOKTAN DA OLSA BİR ŞEYİ KONU EDEBİLİR. BİR ŞARTLA…. KENDİNİZE AİT OLMAK KAYDİ ŞARTIYLA…. HATIRLATMANIN TAM ZAMANI YAHUDİLERİN BİR ATASÖZÜ VAR “KİŞİNİN KENDİ PİSLİĞİ KENDİNE KOKMAZ” DİYE. AMA BAŞKALARININ BOKUNUN BİZİM İÇİN KATLANAMAZ BİR DURUM HALİNİ ALMASINI BİLİMSEL DÜZLEME TAŞIMAMDAN İĞRENMEDİNİZ UMARIM.
AKLA VE BİLİME DAYANDIRDIĞINIZ SÜRECE, BİLİMSEL VERİLERLE DESTEKLENEN HER GERÇEK SİZİ TİKSİNDİREBİLİR DE, DİĞER TARAFATAN DA SEVİNDİRMELİDİR DE.
SELAMLAR, SELAMLAR, SELAMLAR
Bu söylediklerine gerçekten hiç itirazım yok. "İnsanlık durumu"nun bu son derece ilksel açmazlarını düşünmüyor olmam mümkün mü? Eğer bu bariz varoluşsal problemleri gözardı ederek konuşuyor olsaydım Polyanna'yı yeniden keşfediyor olmanın ötesine geçmiş olmazdım değil mi? Bilmiyorum, sence bu kadar naif olabilir miyim?
Benim anlamadığım şu; aptallığın cennetinden kovulmuş herhangi birinin bu evrensel varoluşsal sorunlarla hayatının heranında yüzleşmiyor olduğu düşünülemez..Ha l böyleyken, yani kendi tamamen doğal/verili/il ksel durumumuzda varoluşun bu dehşetiyle zaten heran yüzyüzeyken, bir de bunları ekstradan bize hatırlatması için neden bir "filozof"a ihtiyaç duyduğumuz. İşte bunu anlayamıyorum. Bunları taa iliklerimizde hissetmek ve dehşete kapılmak için neden bir de fazladan Schopenhauer'e ihtiyacımız var? Schopenhauer ile ilgili olarak sorun şu; zaten düşünmeye başlamış, kaçınılmaz ölüme yönelik bir farkındalık geliştirmiş herhangi bir canlının zaten hissedeceği bu son derece temel açmazları dile getiriyor olmanın ötesinde, herhangi başka birşey sunmuyor, mesala diyelim bu sorunlara karşı nasıl bir yaşamsal taktik getirilebileceğ ini anlatmıyor;
Şimdi benim varlığım hakkında şu lafı eden,
Alıntı:
ya da hayat hakkında şunları diyebilen;Çünkü aslında her birey, özel bir yanılgı, zavallı bir şey ve varolmaması gereken bir varlıktır
Alıntı:
Bütün hayat etkinliklerinin sona ermesi, bu etkinliği sürdüren gücün bir yük altından kurtuluşu gibi görünüyor.
Alıntı:
evet bunları diyen bir adamın söylediklerini niye dikkate almam gerekiyor, onun ayrımına varamıyorum.İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka şey değildir. İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.
Eğer hayat, can sıkıntısından kurtulmak için vakit öldürmekten ibaretse, bu zaman katli için Schopenhauer'e ihtiyacım yok ki..Giderim, haftalarca, oynayarak unutamayacağım hiçbir acının olmadığı Civilization ya da Warcraft oynayarak çok daha keyifli öldürürüm zamanı..
İnsanların hayata katlanmak için fazla alternatiflerin in olmadığı kasvetli bir dünyanın umutsuz halini yansıtan modası fazlasıyla geçmiş biri olarak görünüyor bana Schopenhauer..
Ama elbette hiçbiri gibi Schopenhauer'i de düşünsel faaliyet alanında ortodokslar gibi afaroz etmeye kalkmam..İnsan birikiminin öğelerinden biridir, okunması elbette insanı zenginleştirir. .Ancak bence çok fazla da ciddiye almamak lazım..Aslında hiçbir düşünürü çok fazla ciddiye almamak lazım..Her ne kadar evrensel insanlık durumu üzerine düşünmeye çalışıyor olsalar da herbiri sonuçta kendi gerçekliğinden yola çıkarak anlatır birşeyler..Bu yüzden değil midir ki Nietzsche kendisinin takip edilmesini ve yüceltilmesini yasaklamış ve böyle yapacaklarıı baştan aşağılamıştır..
Sen yaşadıklarımızl a varolanın değil, büyük bir incelikle, şevkle ve şiirsellikle olması gerekenin, yani mümkün olmayacak olanın resmini çizmeye çalışıyorsun. Tarihin gidişatında sadece ellerimizle ve hayal gücümüzle yarattıklarımız ın önemini elbette inkar etmeyeceğim. DOĞA YASALARI BİZLERE HAZ DUYGULARINI YAŞAMAMIZI EMRETTİĞİ KADAR, ACI VE KORKU DUYGULARINIDA YAŞAMAMIZI EMREDER. GERÇEK,YANİ HEM CENNET, HEMDE CEHENNEM BU DÜNYADA BİRLİKTEDİR. BİR OLMAZSA DİĞERİ OLMAMAKTADIR. HİÇLİKLE BİTEN AKİBETİ DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE GAYRETLERMİZ,NE YAZIKTIR Kİ, BİR CANLI OLARAK ÖZDEŞ OLDUĞMUZ BİR KÖPEĞİN KENDİ VAROLUŞUNU GÖSTERMEK ADINA BİRYERLE İŞEYEREK BITAKTIĞI İZLERE BENZEMEKTEDİR.
ASLININ İNTHALİNİ BİR YERLERE NOT ETTİM. ÇOK ÖZGÜN OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜŞTÜM..
Schopenhauer'ün "Yaşam İstenci" ilkesini Spinoza "Conatus" kavramıyla ondan birkaç yüzyıl önce dile getirmişti zaten. Ancak bir ve aynı kavram Spinoza'da yaşamın büyük bir çoşkuyla karşılanmasına varan pozitif bir tavır, şenlikli bir yaşam sevinci doğurmuşken, Schopenhauer'de yaşama karşı bir tiksinmeyele kendini belli eden negatif bir sonuç doğurmuştur. Ki Spinoza olabilecek en çileli yaşamlardan birini sürmüştür; hayatını mercek eğeleyerek geçirmiş, Yahudi cemaatinden afaroz edilmiş, öylesine derin bağlarla bağlı olduğu cemaatinden sürgüne gönderilmiş ve büyük bir yalnızlık içinde yaşamak zorunda bırakılmış biridir..Yaşamı n, varoluşun bütün ağırlıyla kişinin üzerine çökmesi ise sorun, bunun Spinoza kadar tipik bir örneği zor bulunur..Tıpkı Nietzsche gibi..O Nietzsche'ki 2500 yıllık felsefe tarihinde Antik yunandan başka herkesten ölesiye nefret etmesine rağmen bir tek Spinoza'ya karşı büyük bir sempati beslemiştir. Yaşamın olumlaması açısından bu ayrıntıya dikkat etmek gerek..
Tıpkı Spinoza gibi Nietzsche de kendi yaşamlarının bütün korkunçluğuna rağmen varoluştan şikayet etmeyi, Schopenhauer gibi ağlamayı bir tarafa bırak, büyük bir sevinçle, büyük bir çoşkuyla karşılamışlardı r bütün varoluşsal açmazları..O kadar öyle ki Nietsche "bengi döngü" gibi gizemli bir kavrama kadar gitmiştir; yaşamının her anını sonsuz defa tekrarlanacakmı ş gibi yaşa demiştir..Bengi bir şekilde tekrar tekrar dönmesini isteyebilmiştir yaşamın, üstelik Nietzsche'nin yaşamı bırak bengi olarak dönmesini hemen bitmesini isteyeceğin türden patetik bir yaşam idi..Irvin Yalom'du yanlış hatırlamıyorsam , Yahudi-Amerikan bir psikanalistin "Nietzsche Ağladığında" diye enfes bir romanı vardır; şiddetle tavsiye ederim Nietzche'nin trajik yaşamının detaylarına girmek için..
Schopenhauer'in söyledikleri elbette her soru sormaya başlayan insanın yaşayacağı şeylerdir..Bunl ar insanlık durumu denen şeyin doğal verileridir zaten..Felsefe zaten verili olan birşeyi bir çaresizlikle dile getirmek değildir..O varoluşşal verili duruma rağmen yaşamı büyük bir çoşkuyla kutsayabilmenin , varoluştan büyük bir heyacan duymanın yollarını araştırmaktır..
Dostoyevski'nin hangisi olduğunu hatırlamadığım bir romanının girişinde, kahramanına söylettiği lafı hatırlayalım;
"Derin bir uçurumun kenarında, sadece ayakta durmaya yetecek kadar bir alanda da olsa yaşamama izin ver. Sadece soluk alıp versem bile, sonsuza dek sadece bu uçurumun kenarında ayakta durmak zorunda kalsam bile varolmaya devam edeyim"
Bunun gibi birşeydi hatırladığım kadarıyla..Varo luşsal durum karşısında beni heyacanlandıran bu tür yaklaşımlardır; Schopenhauer'ün pozisyonu herşeyin boşluğu karşısında tam bir geri çekilişe yol açmazsa hidayete ermeye yol açar; varoluşun dehşeti karşısında Tanrı'ya sığınmaya neden olur..İşin kolayı budur..Zor olan bütün dehşetine rağmen varoluştan keyif almasını bilmektir..
Keyif deyince Freud aklıma geldi haliyle..Çok bilinen ve Eros ile temsil libido dürtüsünün yanında bir de Thanatos ile temsil edilen "ölüm dürtüsü" vardır..Ancak bu ölüm dürtüsü bile varoluşun bitmesini istemek anlamına gelmez; organik varoluştan inorganik varoluşa geçerek sonsuzluğu yakalama fantazisidir, ki Spinoza'nın her varlığın sonsuz/ölümsüz olduğu fikrinin bir yankılanması vardır bunda da..Freud'un Thanatos'unda, o ürkünç ölüm dürtüsünde bile bir varoluş olumlaması varken, Schopenhauer'de hiçliğe, yokoluşa dönme özleminden başka birşey yok....Böylesin e dağıldımız, böylesine atomize olduğumuz post-modern zamanlarda Schopenhauer derdimize ilaç olabilecek en son adamlardan biridir, ne en sonu, bir tek o kalsa bile başvurabileceği miz bir kaynak değildir. Schopenhauer post-modern zamanlarda piyasadaki New Age mistiszmi, artan dinsellik vs gibi hazır çözüm paketlerden tatmin olmayan, biraz otantik birşeyler isteyenler için sistem tarafından yedekte tutulabilecek bir başka "felsefe" metasıdır.
Tıpkı Nietzsche'nin Baccha'ları gibi birarada olmanın, bir kollektivite içinde şarap içerek Dionysos'u kutsamanın esrikliğiyle çoşkulu bir felsefeye ihtiyacımız var; vazgeçişin, teslimiyetin hiçliğin sünepe felsefesine değil..
Tespitin doğru. Sorun bende. Aslı'nın bu güzel cümlesini ben yanlış aktarmışım. "Görüyormusun" değil "görmüyormusun" olacaktı. Özür diler ve teşekkür ederim.
Birinci yorumda, bu metnin sadece Varoluşçuluğun betimlenmesi bağlamında aşılamadığını zaten vurgulamıştım. Bu demektir ki, senin de "solo edebiyat" tarifinle bu çağda ağırlığını hissetiren edebi tarz- ki ideolojik bir görüştür- kerameti kendinden menkul bireysel edebiyatçılarla , Musil, Camus, Sarter, Wilde, Turgenyev, Gonçarov, Pamuk gibi devlerin yanında, biricik sitemizi genç öykü yazarlarıyla birlikte Bernhanrd'ın bir müridi olan Aslı'nında bu metni aşamadığı anlamına gelir. Evet Sopenhaur bireyci karamsarlığın İncilini yazmışdır.
Sopenhaur'un "İrade felsefesi", vardığı sonucu itbiariyle kendi penceresinden yine de bir gerçekliğe işaret eder, yani yaşamın hiçliğine yani Aynstaynın da ifade ettiği üzere bilimin birincil yasası, ENTROPİ yasasına... sadece Nitçeheye değil, Freudyan ekolün, başlangıçta "libido enerjisi" eksenine oturttuğu ruhbilimsel teorileri, VARLIĞIN SÜRDÜRÜLMESİ-İR ADE VE ÖLÜM KORKUSUNU olgularını da ilave ederek, gerçekte Sopenhaur'un biricik payandası, varlığı sürdürmedeki israr ve direnç referansıyla psikoanalizi bütüncül bir kuram haline getirir.
Sopehhaur'un işaret ettiği olgu şudur aslında. Attığımız her adım, herseferinde gözümüzü kırpmamız, tercihlerimiz, dünyaya çocuk getirmemiz, işimiz, zevklerimiz, sevdikleriz, nefret ettiklermizle varlığımızı sürdürürüz ve bunlarla hayatı devam ettiriz ve bunlar beyhudedir. İNTİHAR VE DOĞAL ÖLÜM HARİÇ, tüm eylemlerimiz dünyada varlığımızı sürdürmemiz için bir istemden ibarettir.
CAmüs'le bitirelim, "ölümle biten herşey saçmadır, peki dünyanın güzelliklerine yine de gözlermimizi kapamalıyımız?
Hayatımıza bir bakalım, "gerçekte yaşanılası bir yermi yoksa, hayat bir yapmak zorunda olduğumuz bir ödev mi?
Herhalde şimdiye kadar yazdıklarımdan varoluşsal sorunları, tipik bir ortodoks gibi yoksaymadığım aksine yaşam temelli bir sosyalizm derken bu tür meseleleri de gündeme alan bir kollektivite savunusu yaptığım açığa çıkmış olmalıdır.
Ne var bu lafta bu kadar kızılacak diyorsun ama gerekçeleri kendin sıralamışsın;
Alıntı:
Ünlü biriyle konuşmayı denedin mi hiç? Benim bir ünlü tanıdığım yok, ama salt ünlü olmanın insanlar arasındaki eşitlerin iletişimini imkansız kıldığını çıkarsamak için illa ki olması da gerekmiyor. Ünlü birinin daha çok "bildiği" toplum tarafından onaylanmıştır, olur da bir tartışma olanağı çıksa sen hangi argümanları getirirsen getir, hangi çözümlemelere girersen gir onun edeceği salakça bir lafla aşık atamazsın..Bu katıksız haliyle bir iktidar konumudur; insanlar arasındaki eşitsizlik ilişkilerini, "sanat" süsüyle devam ettirilmesinden başka birşey değildir..Şiir, müzik resim elbette her zaman oldu; adsız insanların kendilerini ifade etme biçimleri olarak ortaya çıktı. Ama insanlık tarihinin hiçbir döneminde, anglo-amerikan kültürünün dünyayı ele geçirmesine kadar, sanat herhangi bir kariyer, bir statü, para kazanmanın, hem de çok para kazanmanın bir yolu, koca bir endüstri haline gelmemiştir..yazmak gerçekten de bir şeyler kanıtlamak belki de içinde iktidar olma çekirdeği taşımasa bile güç gösterme, yaşama tutunma isteğidir,ben de varım demenin bir yoludur. nerden bakarsan bak hırstır bu. hele ki son yıllarda yazmanın popüler kültüre eklenme yolu, ünlenme yöntemi olduğunu düşünecek olursan
"Nerden bakarsan bak hırstır" bu demişsin..Benim midemi bulandıran da bu ya..İnsanın ben de varım demesinin, üç kuruşluk felsefe kırıntılarını o da son derece yanlış bir şekilde alıp, sistemin yarışmacı, egoist, kendi kişisel kültünü oluşturma peşindeki bireyler yaratma idealinin hizmetine sokmaktan başka yolları da olsa gerek..
"Bu güne kadar yazdıklarımız ve yazacaklarımızı n bir güç isteminden başka bir şey olmadığı"nı iddia etmenin nasıl karanlık, nasıl kötücül, nasıl bencil bir ruha gönderme yaptığı açık değil mi? İnsan uygarlığının tam bir fiyaskoya doğru gidiyor olmasının tek bir nedenini formule et deseler, "İşte bu!" derdim. Bunda masum bir kendini ifade etme, bende varım demenin çok ötesinde çağrışımlar olduğu benim açımdan çok barizdir..
17-18 yaşında bir gencin bu cümleyi okuduktan sonra nasıl bir Rol Modeli, nasıl bir Ego-İdeali seçeceğini soralım kendimize, bu tür yazarlardan iliklerimize kadar tiksinmemiz gerektiğinin yeterli sebebi ortaya çıkar..Bu 3 kuruşluk "felsefe" kırıntısını okuyan bir genç, sistemin diğer kanalarından zaten başından aşağı boca edilen, üniversite seçme sınavıyla zaten vahşi bir şekilde dahil olduğu yarışmacı, egoist, sinik burjuva kültürünün bir de "sanatsal"/"ede bi" onaylanmasını bulacaktır..Sis temin ideolojik bombardımanında n olası tek kaçış yolu da bu reklamcı mentalitesine sahip yazar taslakları tarafından tutulmuştur..Ya şamının her anında karşısına çıkan burjuva kültürünün bir de "edebi" onaylanması sunulmuştur; hadi gel de böyle bir gencin, kollektif bir çabaya dahil olmasını bekle artık. Yazma eyleminin bile ardında bir "güç istenci" olduğu anlatılmış bir genç, çevresindeki herkesi altedilmesi gereken rakipler, masum eylemleri arkasında sinsi planlar olan düşmanlar gibi görmekten başka bir alternatif bulabilir mi?
Yeni kuşaklardan niye solcular çıkmıyor diye soruyorlar..Bu ülkenin böyle "yazarları" olduktan sonra nasıl çıksın? İğrenc yarışmacı kültüre alternatif sunan bir tek edebiyat/felsef e vardı, işte onları da bu "güç gösterme" peşinde koşan "hırslı" akbabalar ele geçirdi..
burda, hiçliğin savunuşunu, saçmanın ve anlamsızlığın ve eylemsizliğin yüceltilmesini seninle tartışmayacağım . haklı olduğun noktalar vardır mutlaka. Yalnız iki yanılgın var: böyle bir eleştiri kaleme almakla, birey olarak evet, kolektivizmden kopuk bireyler olarak içinde bulunduğumuz açmazları küçümseyerek aslında pek çok sosyalistin düştüğü yanılgı da bu, sen benden daha iyi biliyorsun, olası bir birbirini anlama, tam da bu varoluş sorunları yüzünden birbirini sevme, bir araya gelme durumunun önüne de set çekiyorsun. Yanılıyor olabilirim tabi ki, herkes yanılabilir.
ikincisi bu yazının tam da aslı erdoğan'ın Mucizevi Mandar'in kitabını bitirdiğim gecenin üstüne gelmesi. edebiyatçıları küçümseyen bir ton okudum yazında. ben kimseyi yüceltecek değilim, ne edebiyatçıları ne felsefecileri ne bilim adamlarını. herkes bir yol çizer kendine ve hayat çoğunlukla o yolların kesişmesinden ibarettir. biri olmazsa diğeri eksik kalır, biri olmadan öbürü olmaz. ve sen yine benden daha iyi biliyorsun, şiir müzik ve resim hep vardı. aslı erdoğan'ın bunca küçümsemeyi hak ettiğini düşünmüyorum. Yazmak gerçekten de bir şeyler kanıtlamak belki de içinde iktidar olma çekirdeği taşımasa bile güç gösterme, yaşama tutunma isteğidir,ben de varım demenin bir yoludur. nerden bakarsan bak hırstır bu. hele ki son yıllarda yazmanın popüler kültüre eklenme yolu, ünlenme yöntemi olduğunu düşünecek olursan. ne var bu sözde bu kadar kızılacak?
Hayattan bu kadar tiksinen zavallı bir adamın, Nietzsche gibi hayatı herşeye rağmen olumlayan, ona dört elle sarılan bir düşünür çıkarmış olması da felsefe tarihinin en büyük garipliklerinde n biridir.
Nietzsche'nin hayatı tam bir azap içinde geçmiştir; yakasını bırakmayan hastalıklar, feci bir bedensel zayıflık, kadınsızlık. Buna rağmen yaşama karşı Schopenhauer gibi bir nefret geliştirmemişti r..Bütün acılarına karşı yaşamı çoşkulu bir sevinçle karşılamıştır.
Schopenhauer, en küçük şey yapmaya kalkacak yaşam enerjisini bulamayan tembellerin varoluşunu onaylamak, katıksız bir yaratıcı enerji eksikliğini "nasıl olsa herşey boş, uğraşmaya ne gerek var" türü "felsefi" bir öncülle rasyonalize etmekten başka bir işe yaramaz.
Aslı Erdoğan'ın alıntıladığın sözü içinse ağzıma gelenleri dökmemek için inan kendimi şu anda büyük bir baskılanım altından tutuyorum ve bu kişiyi alıntıladığın bu sözü haricinde hiç bilmem ama hiç olmazsa "aşağılık" demem izin ver lütfen. Yalçın Hoca'nın "Eylülist Yazar"lar dediğinin son derece tipik bir örneği..Bu laf neyi onaylar; katıksız bir sinizmi, ölçüsüz bir şeklide bağımsız birey mitini, çıkarları peşinde koşan burjuva öznesini..Bir de utanmadan bu katıksız burjuva sinizmini Nietzsche'ye malederler, tıpkı Nazi'ler gibi..Aslı Erdoğan burda Nietzsche'nin yaşam felsefesini kendi boktan bireyciliğine tıpkı faşist Nazilerin maletmesi gibi malediyor..Kapi talizmi açık dalkavuklarında n çok daha fazla olarak bu tür "edebiyatçıları nın" sinsi "felsefeleri" çok daha başarılı bir şekilde yeniden üretiyor.
Eğer bu iğrenç saptamayı kabul edeceksek, yani diyelim burda yazdığımız herşey bir güç istenci içinse ya da birer Schopenhauer'ci olacaksak herhangi bir diyalog/iletişi m arayışı içinde olmaya ne gerek var? Kapatalım bütün toplumsal alanlarımızı, kapanalım kendi küçük dünyalarımıza bunal bunal bunalalım, tabii eğer bu kadın gibi yazacağımız her süprüntü, ordan burdan bir reklamcı mentalitesi topladığımız her bayat felsefe kırıntıları sistem tarafından "edebiyat" diye sunulacak bir yazar olma ayrıcalığını yakalama şansımız yoksa..
Var mı şu yukarıda "aşılamamış" yazının böyle bir geri çekilişten, toplumsal alanları tam bir terkedişten başka herhangi bir "öğretisi", herhangi bir "çağrısı"?..Hay ır ortada cascavlak duran bariz bir çelişki de var; Eğer Schopenhauer gerçekten böyle düşünüyorsa, en başta niye bunları kaleme dökme ihtiyacı duymuş? Zira savunduğu öncüllere inanan birinin, eğer öncesinde intihar etmeyecekse, herşeyden elini eteğini çekmiş biri olarak kulubesinde ölümü beklemekten başka hiçbirşey yapmaması gerekir..Bariz bir iki yüzlülük var burda..Madem herşey bu kadar anlamsız, işe yarayacak hiçbirşey yapmak mümkün değil, öyleyse en başta zahmet edip kendin hangi beklentilerle, niye yazıyorsun bunları? Yazma eylemi bir iletişim kurma, kendini anlatma örtük anlamını içermez mi? Eğer bütün bunlara girişmenin bir anlamı yoksa, kendisi niye girişmiş?
Aslı Erdoğan denen yazar bozuntusuna dönecek olursak; işte edebiyattan bunlar yüzden nefret eder oldum; felsefe tarihinden bir iki kırıntıyı alıp "edebiyat" diye pazarlıyor..Laf a şöyle uzaktan bir bakınca, "Vay lan amma derin bir laf etmiş" oluyor okuyucu..Ama bilen biliyordur; okumaya bile gerek yok, Nietzsche'nin Magnum Opus'unun başlığıdır bu..Başlık kendi başına talihsiz bir şekilde bir mesaj iletiyor gibidir, hem de gerçek içeriğiyle alakası olmayan bir mesaj; Güç istenci..Ama ilk akla gelen ve Nazi'lerin ve Aslı Erdoğan'ın kullandığı faşist anlamıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur..Bu kadın da kitabın başlığını gördü muhtemelen, "Hıım 'felsefi' derin bir anlam var anlaşılan burda" deyip alıp kullanmış muhtemelen..İna nın burda bir reklamcı zihniyetinden zerre öte bir uslamlama yoktur; Hımm Güç İstenci, enteller bunu okuyor demek ki, anlaşılan trend bu, eeh Güç İstenci ne olabilir ki, bütün eylemlerin, her insani çabanın sonal amacı Kudretli, İktidar sahibi olmaktan başka..
Lütfen yanlış anlama tepkim sana değil; ancak hayatlarımızda son 20 yılda, her türlü kollektif çabayı imkansız kılan artan kesif sinizmden öylesine tiksiniyorum ki, karşılaştığım zaman resmen kafamın fokur fokru kaynadığını hissediyorum..Ö zal falan hikaye; 80 sonrası toplumdaki yavşaklığı, bireyciliği, iğrenç sinizmi bu edebiyatçılar körükledi işte..

Sevgili Erdem,
Sanıyorum ben tepkimin tam olarak nerden kaynaklandığını anlatmakta başarılı olamadım. Son yorumun daha iyi anlatabilmem için çok güzel ipuçları veriyor. Çok kritik bir saptamadan bulunmuşsun, benim pozisyonumu, tepkimi de açıklıyor;
İşte bu, tam olarak bu..Samimi olmak, içten olmak; süper edebi görünmek için edebi görünmeye çalışmamak, amiyane tabirle "edebiyat parçalamamak". Beni tiksindiren yanıltıcı bir derinlik izlemi vermek ve ucu nereye gideceğini hiç umursamadan -ki bu en iyi durumdur, bazen Elif Şafak'ın durumunda olduğu gibi kasıtlı olarak, bilerek isteyerek, kişisel mitini yaratma adına karanlığın yanında yeralmak gibi vahim niyetler de olabilir- bir takım ağır/derin felsefi mesajlar vermeye çalışmaktır. Benim popüler kültürle bir sorunum yok; daha doğrusu vardı gençken ama aştım; en boktan korku, gizem, yol filmlerinin hastasıyımdır..Burdan ikinci kritik saptamana geçebiliriz; edebiyatın masumiyetine de hiçbir sözüm yok..İyi anlatılmış bir öykünün herhangi bir felsefi ders, varoluşsal bir mesaj iletmesine hiç gerek yok..Edebiyat kökeni itibariyle bence zaten biraz eğlencelik bir üretimdir; bugünün Holywood'una tekabül eder; bu yüzden değil midir ki Francis Ford Coppola "Artık edebiyata gerek kalmamıştır; sinema diğerleriyle beraber artık edebiyatı da kendi bünyesine katmıştır" türü bir laf etmiştir..
Buna hiç itirazım yok; ededebiyat, sadece hoş, komik, gizemli ya da tamamen sıradan olduğu için bir öykü anlatabilir.
Benim itirazım, ordan burdan toplanan felsefe kırıntılarını, afedersiniz, kıçından anlayıp, onları kendi kişisel varoluşuna ya da muhtemel bireysel çıkarlarına göre evirip çevirip boktan bir "dünya görüşü" çıkarmalarına ve bunu toplumun derinliklerinde yaymaya hizmet etmelerinde..
Ne demek istediğimi anlamak için Sevgili VOlkan, Aslı Erdoğan hakkında eklediği blog'a bakalım..Sevgili Volkan affetsin ama çok ciddi karşı çıkışlarım var bu yazıya..Ona da cevap vermeye çalışırım..Ama o blog'a bakarsak ne demek istediğim anlaşılır; bu blog'da Aslı Erdoğan'a atfedilen özelliklerin gerçek bir temeli varsa kendisinin romancı değil, felsefeci, hem de sistem kurmuş bir büyük felsefeci olması gerekirdi..Burda yapış yapış ama hiçbir karşılığı olmayan bir methiyeden başka hiçbirşey yok..Bırakın Aslı Erdoğan'ı edebiyatın devleri hakkında bile böyle yıkayıp yağlayan yazılar biliyor musunuz? Neyse gelceğim o blog'a..Burdaki konumuza dönelim;
Senin aktardığın Nietzsche esinli Aslı Erdoğan sözünü alalım; bu senin bahsettiğin masumiyeti taşıyor mu? Ya da kendine ait bir şey mi? Yanlış anlaşılmasın, yazarların felsefecilerden esinler alması değil derdim. Bu kaçınılmaz..İtiraz, o felsefeleri alıp, ırzına geçerek ondan bir ucube dünyaya getirmeleri..
Şimdi Güç İstenci'ni ele alalım; Nietzsche'nin yazdıkları nitro-gliserin gibidir..İyi niyetle kendi bağlamı içinde almazsan elinde patlar; o yüzden değil midir ki hem Nazilerin, hem de post-yapısalcıların referansı olmuştur.. Şimdi "Bütün bu yazdıklarımızın arkasında Güç istemi vardır" saptamasını, çok katmanlı kaynakları ile değil de, kendinde bir slogan olarak alırsan faşizmden ve egoizmden başka ne doğurur? Aslı Erdoğan denen şahsın yaptığı nedir; derin kadın, varoluşcu kadın görünmek uğruna bütün çağrışımlarından kaynaklarından kopararak bütün bir Yaşamdan, Nietsche'nin yaşamından süzülüp gelen, yani koca bir yaşamın özeti olan bir saptamayı, tek bir slogana indirgiyor..Tıpkı Naziler gibi..Nietsche, "Bir Kadınlar buluşmaya mı gidiyorsun? Kırbacını almayı unutma" diye bir laf da etmiştir..Eh şimdi bunun da farklı bir versiyonunu alıp kullanırsak ne çıkar ortaya?
Nietzsche bu kadının ima ettiği gibi, mevcut güç/iktidar ilişkileri matriksi içinde bir Güç'ten mi bahsediyordu..Asla değil..Tam aksine despotlardan, liderlerden bu kadının mesajını verdiği gibi başkaları üzerinde iktidar kurmaya yönelik bir Güç'ten mi bahsediyordu..
Nietzsche'nin gençlik eseri, ilk kitabı "Tragedya'nın Doğuşu" okunmadan, tamamlanmamış son kitabı, baş yapıtı "Güç İstenci" / Will To Power anlaşılamaz..Tragedya'nın Doğuşunda doğadaki farklı "güç"lerin bir betimlemesini yapar; Dionysos ve Apollo güçleri arasındaki ayrımı ortaya koyar..Mevcut iktidar yapılarının sahib olduğu "güç" Apollonik güçtür ki Aslı Erdoğan da bunun çığırtkanlığını yapıyor, bilerek ya da bilmeyerek Nazilerler aynı şekilde kavrıyor "Güç"ü..Oysa Nietzsche'nin "Güç İstenci"nde bahsettiği "güç", Dionysiak güçtür; Ve Baccha'ların şöleni ile karaktarize olur..Baccha'ların şöleni kollektif bir kendinden geçme, doğayla bir olma şeklindeki Pagan bir temaya benzer..Dionysiak Güç, tıpkı başka herhangi başka bir yaşam formu gibi, hayatla sahip olunan ilişkinin sağlamlaştırılmasına yönelik yabancılaşmamış, doğal bir güçtür..Aslı Erdoğan'ın sahip olduğu güç imajı, Appollon'un baskıcı, düzenci, nizamcı, hiyarşik gücüne gönderme yapar ki, Nazilerin görmek istemediği de buydu..Nieztsche ise Apollonik değil Dionysiak bir güç istencinden bahseder.
Şimdi söz konusu edebiyatçı kadının yazdıklarında "Güç İstenci" kavramının bu tür çağrışımlarından eser var mı? Eserin sadece başlığına bakıp, yamalı bohçasına yamayarak neye hizmet ediyor, toplumdaki hiyerarşik güç ilişkilerini, otoriter toplumu, burjuva kültürünü edebi bir retorikle yeniden üretiyor..Belki niyeti bu değil ama net etki budur..İşte kullandıkları operasyon bu; sırf edebi retorik için edebi retorik perspektifiyle, felsefi temaları alıp, kulakta hoş tınlayacak bir cümle içinde kullanıyorlar..Ama bunu yaparken neyi harcadıklarını hiç umursamadan..
Sözde bir kişisel uslup, sözde bir otantik felsefe geliştirme büyük iddiası adına felsefenin çileli süreçlerini pas geçip ondan bir piç yaratıyorlar..
Bunu kabul etmek çok zor geliyor bana..