‘Kirli Beyaz Yakalı’ kalabilmek... Kafka gibi. Popüler
Makale
Yazarlar, gözlemci ve önsezili insanlardır, içlerinden çok azı dâhi sıfatına layıktır. Dâhi dediklerimizin metinlerinde zaman ve kültür üstü/ötesi öğeler görür, ürpeririz. Ürpertinin şiddeti, yazarın bize ne kadar cevap olduğunun da ölçütüdür.
Yüzyıl öncesinden bugünün sorularına cevap oldukları için iyi okurun beyninde dâhileşen yazarlar, ‘nedense’ aynı okurun yüreğinde trajikleşirler. Mütevazı yazarlığım bir tarafa, kendimi her şeyden önce iyi bir okur olarak görüyor; ‘yüreğimde trajikleşenlerin başında Kafka var’, diyorum.
O söz konusu olunca, bütün iyi okurlar, bütün iyi okurlar adına hissetme ve söz söyleme hakkına sahiptir bence... ve ‘nedense’ sözcüğü, bütün iyi okurların beyninde ve yüreklerinde gereksiz bir soru sözcüğü olmaktan öte anlam taşımaz; karşılığını ya da cevabını bilirler. Çünkü Kafka, biraz da kendileridir.
“Dönüşüm” de, pazarlamacılık yapan Gregor Samsa’ nın bir sabah “böceğe” dönüşmüş halde uyanmasını ve patronuyla birlikte ev halkının ona karşı bakışlarının nasıl değiştiğini anlatır. Gregor, bir gecede sefil bir hayvana dönüşmüş, insani görünümünü ve vasıflarını yitirip kendine ve yakınlarına yabancılaşmıştır. Patronuna ve ailesine para kazandıramayacağı için bir ‘hiçtir’ artık.
Kafka’ nın anlattığı dönüşüme direnmek mümkün müdür?
O, öznelliğini belirleyen aile içi ve aile dışı ilişkilere bakarak, yaklaşık yüzyıl önce, ‘dönüşümü’ ve dönüşümün zeminini ‘böcekleşme’ metaforu üzerinden tanımlamaya çalıştı. Aynı zemin yüzyıl sonra da varlığını koruyor. İyi okur, bu gerçeği bilen ve direnen ‘bireyden’ başkası değildir. Bireyin en büyük trajedisi, Kafka’ nın tanımladığı zeminde, var olmakla yok olmak arasında gidip gelmesidir. Zemini değiştirmek adına gösterdiği çabaysa onur mücadelesidir. Zeminin kayganlığına rağmen ustaca koşmaya başlaması, böcekleşmeye başladığı anlamına gelir. Bu ihtimal karşısında tek güvencesi sürekli canlı tutmak zorunda olduğu içsel ‘pan-zeminidir’ ki onun ahlaki ve vicdani duruşudur aynı zamanda.
Kafka, etkisi yaşamın her metrekaresine ve her saniyesine uzanmış bürokratik baskı aygıtını derinlemesine algıladı. Aygıtın, her iktidar modelinin en büyük aracı olduğunu ima ederken, varlığının sadece kamusal alanla sınırlı olmadığını; aile içinde veya gündelik ilişkilerde de barındığını ‘Dava’ da ve ‘Şato’ da betimledi.
Aygıt bugün semirmiş durumda. Operatörleri, Kafka’ nın yaşadığı yıllardan bu yana, varlığının devamı için çalışıyorlar. Aygıtın daha yüksek debili ve giderek daha suni motivasyonlar pompalamasına uğraşırlarken, kaidesini de güçlendirmeyi sürdürüyorlar. Yarattıkları korku atmosferiyle, insanların oturacağı ‘tek kucağı’ ve çözüm talep edecekleri ‘tek makamı’ garantilemiş ve baki kılmış oluyorlar.
Kafka’ nın yaşadığı yıllarda olduğu gibi bugün de, kumanda panosunun başında ‘mevcut hal’ in değişmesini istemeyenlerin(veya işlerine geldiği gibi değişmesini isteyenlerin) olduğu bir bürokratik aygıt ve güdümlü bir kamusal alan bireyleri kuşatmış durumda. Bu ‘Truman Show’ dekoru, bireylerin onur mücadelesiyle yıkılacak gibi görünmüyor. Kaldı ki, onların mücadele araçları, iktidar sahiplerinin baskı araçlarını karşılayacak güçte olmadığı gibi, kendilerini sarıp sarmalayan suni doku da bir anda yırtılabilecek gevşeklikte değil.
Kafka’ nın kısa hayatı, babasının ve baskı aygıtının dokuduğu kumaşı yırtmaya çalışmakla geçti. Ömrü bittiğinde kumaşın parçaları hala üzerindeydi. Kafka, aygıtın nasıl iş gördüğünü, insanları nasıl tahakkümü altında tuttuğunu ve kendine bağımlı kıldığını betimlerken, kendisi gibi umutsuz ve mutsuz bireylere hayati ipuçları verdi. Kurgu yazılarındaki alt metinleri ve aforizmalarını okuduğumuzda onun gizli ama kararlı bir muhalif, bir ‘kirli beyaz yakalı’ olduğunu anlarız. Muhalefetinin gücü, gizliliğinden ve hiçbir metinde kendini ve düşmanını apaçık ifade etmemesinden gelir.
‘Kirli beyaz yakalıların’ varoluş alanları gün geçtikçe daralıyor. Baskı aygıtının uzanamadığı daracık mekanlarda ve anlarda nefes almaya çalışıyorlar. İçsel pan-zemin, bu mekanların ve anların ürünüdür; Kafka’ nın yazı masası veya Vltava nehrinin kıyısı gibi. Mekanları ve anları bir anda genişletmenin olanaklı olmadığını Kafka’ nın yaşadıklarına ve yazdıklarına bakarak söylemek mümkün. En kötü halin bu umutsuzluk hali olduğunu varsaydığımızda geriye tek eylem biçimi kalıyor:
‘Ayakta durmaya çalıştığımız kaygan zeminde, sağımızdan ve solumuzdan uçarcasına geçenler gibi koşmayı tercih etmeden ve öğrenmeden, bastığımız zemini aşındırabildiğimiz kadar aşındırmak.’
Çalıştığı sigorta şirketiyle evi arasındaki gidiş-gelişleri, varolmakla-yokolmak arasındaki fasit seferlere benzeyen Kafka, yazgısını mutsuzluğu üzerinden aşındırmayı tercih etti. Hayata gözlerini açtığı anda karşısında bulduğu babası, evin dışındaki baskı aygıtının içerdeki temsilcisi gibiydi ve sanki ona, nasıl bir ömür süreceğinin işaretini çakıyordu. Hayatının neredeyse tamamını düşmanını tanımakla geçiren Kafka, içten bir yazar olmayı başarmakla kalmadı, dahi yazar sıfatına da hak kazandı. Öznelliğini belirleyen ilişkileri ve toplumsal yapıyı çözümledi ve babası dâhil hiç kimseyi incitmeyen edebi bir zerafetle zaman üstü metinler üretti. Olup bitenin altını çizerken, olup bitecekler karşısında uyarılarda bulundu ve bütün umutsuzları umutlandıracak bir sürecin temellerini atan yazarlardan biri oldu. Hastalığı, talihsiz yazgısının belki en önemsiz boyutuydu. Ruhen hep baskı altında hissetti ve fakat ruhunu besleyen de baskının kendisiydi. Buna rağmen kişiliğini asla gömdürmedi; tam tersi, muhalif bir kimliği içten içe ve olanca sıklığıyla örmesini bildi ve her türlü baskı aygıtı karşısında, en azından, otonom tepkiler verilebileceğini akıllara getirdi.
Beyinlerde dâhileşirken kalplerde trajikleşmesinin en büyük nedeni, yarattığı her kahramanın(K) kendisi olmasıdır. Bu yüzden, mutsuz ve umutsuz bireye kerteriz görevi görebilecek yazarlardan biridir. Işığıyla yol gösteren bir fenerin cüreti ve kesinliğiyle yapmaz bunu; okuyucusunu bütün zamanların karanlığına çekerek ve insan ilişkilerindeki barbarlığı işaret ederek yapar. Kendine aydın sıfatını yakıştırıp da gözü baskı aygıtının kumanda panosunda olanların tosladığı duvarlardan biridir Kafka!
Özgür ve özgün tavrımızla olumluluk üreten bireyler olarak yaşamak varken, aile içinde ve kamusal alanda, türlü baskılara ve iktidar modellerine tabiyiz. Kafka çok şeyi gördü ve işaret etti, ne var ki ondan sonra çok az şey değişti. Kırılgan öznelliği ve hastalıklı bedeni üzerinden estetik bir mücadele anlayışı geliştirirken, nesnel/toplumsal bir gerçekliğin de derinlemesine kavranmasını sağladı. Kısa ömrü, ‘böcekleşmeye’ karşı direncin ve ‘kirli beyaz yakalı’ kalabilmenin öyküsüdür.
Murat Müfettişoğlu
Ekim, 2009
Üye eleştirileri
-
2009-12-02 18:51:21 |Publisher| erdem_ozcan

Kafka ile yazar arasında karşılıklı duygulanım temelinde oluşturulan tematik dışavurum daha da ilgi çekici. Gerçekte yazının önplanında verilmek istenilen mesaj ve ortaya konulan gerçekler yine de bir trajedinin hüznünün önüne geçemiyor. Yazarın bizlere anlatmak istediği, daha doğrusu bizlerden görmemizi istediği şey; “Kirli Beyaz Yakalılarla” Kafka arasında empati temelinde naif ve kırılgan bir gönül köprüsü kurulması gerekliliğidir. İnsanın böcekleşmesi , mahluklaşarak kendine yabancılaşması hepimizin DeTe Fabula Narraturu ve genel trajedisidir. Sanatta farkına varmak, idrak etmek, sezmek ve doğru bir olguyu dışavurmak esastır. Kafka bize bir trajedi izletiyor. Yazar da kendi aynasından, kendi ışığıyla, daha doğrusu kendi karanlığıyla bu trajediyi bize yansıtıyor. Bir trajedinin düğüm noktası ve gerginliği bizlerin huzurunda bilinen bir metaforla Murat tarafından bir kez daha örülürken, illa da çözüm noktası konusunda okuyucuya, ayrıntılı ve doyurucu bir rahatlama yaşatmasını ve bir rehavet hissettirmesini beklemek sanatın ilgi alanına girmez ve zaten sorunu da değildir. O da bunun farkındadır.
Farklı ve ilgi çekici diğer bir taraf, yazarın Kafka’yı bu kadar içselleştirmesidir. Sevindirici taraf ise, Ülkemizde bu minvaldeki etüdlerin azlığıdır.(Mekteplerin- akademik yollu karşılaştırmalı edebiyat bölümlerini dışarıda tutuyorum, onlardan bir ..ok olmaz) Diğer taraftan uslup yönünden garip bir münasebet kurulmuş aralarında. Yazıdaki hüzünlü anlatım, bir yazarın bir yazarı bu kadar özümsemesi bana Zweigvari bir tarzı hatırlatıyor.
“Böcekleşme”nin, Dostoyevski’nin kendi kuramı olarak- gerçi o “bir böcek bile olmayı beceremedim demektedir”- ortaya attığını bilgilerinize sunuyorum. Böcekleşmenin ilerleme tarihinde “Kafka” adını altın harflerle yazdırmıştır.
İnsan tuhaftır. Bu da benim tezim. Anlaşılmaz, garip, akıllı, deli dolu v.s. v.s demiyorum.
Kendi trajedisinin ve zavallılığının farkında olsada olmasa da,insan başkalarının düşkünlüğüne, ezilmişliğine ve uğradıkları haksızlıklara Don Kişot gibi sorumluluk duymaktan ve kulak kabarmaktan edemiyor, belki de trajedilerimizi veya trajediyi cazip kılan şey bu durumdur.
İNSAN TUHAFDIR demiştim ya.
KAFKA tuhaftır.
Selamlar ve saygılar
-
2009-11-10 17:02:42 |SAdministrator| onder

İyi bağlamışsın Murat. Kendi aforizman birebir benim anlatmak istediğimi dile getiriyor;
Alýntý:"Kişisel devrim, özgürlüğü hem içsel hem dışsal alanda yakalamayı hedefler ve özde kamusaldır; başkaları için de aynı şeyleri düşlemeden edemezsin”
Sosyalist hareket, toplumsal alanı "işçi sınıfının" bulunduğu fabrika alanında tanımlayageldi. Bu da özgürleşme praksis'ini fabrikaya hapsetti.
Oysa artık bir özgürleşme praksisinin alanı toplumun tamamıdır. Yani bir anlamda "Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır, o sathı bütün toplumdur".
Yeni bir toplumsallık ve onu oluşturacak bir kurucu praksis tanımlamak zorunda.
Bu yönde en büyük katkıyı Negri & Hardt yapıyor.
"İmparatorluk" ve "Çokluk"tan sonra üçlemenin son kitabı "Commonwealth" de geçen ay çıkmış. Dört gözle kitaba ulaşmayı bekliyorum.
-
2009-11-12 16:53:09 |Publisher| emrahpolat

Söylediklerinize "doğa" boyutunu eklemek, konuyu genişletebilir zannımca. Bu bağlamda, Frankfurt Okulu düşünürlerinin: "emancipation of inner nature and outer nature" kavramsallaştırması önemli. Konuyla ilgili Frankfurt düşünürlerinin bazı temel görüşlerini de özetleyen güzel bir yazı: http://ecotopianetwork.wordpress.com/2009/10/26/frankfurt-okulunun-doga-ve- toplum-iliskisine-yaklasimi-kursad-kiziltug/
-
2009-11-12 18:59:01 |SAdministrator| onder

Emrah,
Kurşad'ın yazısını bizimle paylaştığın için çok teşekkürler. Belki Kürşad kadar iyi ifade edemedim ama "iktidarın bireyin içindeki uzantılarına da karşı çıkmak" derken kasettiğim tamı tamına onun dile getirdiği meseleydi.Alýntý:Yani modern kapitalist sanayi toplumunda insanın özgürlük olanakları görünürde artarken, bu yeni yaşama biçimi sınıf farkı gözetmeksizin, tüm insanların hem içsel dürtülerini hem de bedenlerini, daha önceki toplumsal sistemlerdekinden çok daha kapsamlı, rasyonel ve incelmiş denetim biçimlerine maruz bırakmaktadır. Üstelik bu denetim ve baskı kültürel hayatın öylesine ayrılmaz bir bileşeni olmuştur ki kolaylıkla görülemeyecek şekilde içselleştirilmiş ve rasyonalize edilmiştir. Tüm doğayı nesneleştiren bu sistem insan duygularını ve bedenini de denetimin konusu olacak şekilde nesneleştirmiştir. Modern hayatın her bir anı bizden öylesine uyum talep eder ki “İçten gelen, kendiliğinden davranışlarımızın yerini, boğazımızı sıkan mekanik zorunluluklara yönelttiğimiz dikkati dağıtacak her türlü duygu ya da düşünceyi silmemizi gerektiren bu zihniyet” bizi dev bir makinenin parçaları haline getirir.
Şimdi bu konular tartışılmadan öylece dururken, solun açılım adına arkaik muhafazakar yapıları anlamaya çalışmalıyız yaklaşımlarını hiç anlamıyorum. Sanki bu konular konuşuldu, solun genel tahayyülünde belli bir yer edindi, yeni bir özgürleşme praksisi için esinler vermeye başladı da muhafazakarları anlama noktasına geldik. Bu meseleler, Kürşad gibi araştırmacı dar bir çevre dışında solda kimi ilgilendiriyor? Solun egemen yapıları, bu tür meseleleri teorik gevezelikler olarak rafa kaldırır. Negri'nin "bir eğilim", "bir görüngü" olarak ele aldığı "ulus-devletlerin sönümlenmesi" tezini, 2-3 milyonluk yeni devletlerin çıkmış olmasını öne sürerek çürüttüklerini sanırlar, 70 milyonluk ve 700 yıllık imparatorluk mirasçısı koca Türkiye'nin bile bağımsızlığının bu denli kuşkulu olduğu genel dünya konjüktürünü gözardı ederek.
Ele alınan konu bağlamında da, daha az bir duyarsızlık yok. Solun genel tahayyülünde, iktidar/baskı/sömürü, devlet, fabrika, okul vs gibi "dışsal" yapılarda kristalize olmuştur. Solcu bireyin kendisi iç dünyasında bütün bunlardan muaf, pürü pak bir peygamber varoluşu sergiler. Sözkonusu "dışsal" yapılar alaşağı edildiği zaman, gökten üç elma düşeceğine, bütün insanlığın da mutluluğun kerevetine çıkacağına inanır. Kürşad'ın dile getirdiği gibi, kapitalizmden çok daha önce yerleşmiş iktidar/sömürü ilişkilerinin insanın iç doğasını nasıl dönüştürmüş olduğunu hiç ele almazlar. Solcu birey iktidar/sömürü ilişkilerinin dışsal yapılarda nasıl üretildiği ile ilgilenir sadece, o ilişkilerin bireyin kendisinde nasıl "yeniden üretildiğini" ilgiye değer bulmaz, teorik cambazlıklar olarak gündemden düşürür, onun yerine muhafazakarları anlamayı gündeme alır.
Negri, iktidarın toplumun her dokusuna sızmış haline, son derece incelmiş, bireyin iç doğasını bile hükmü altına almış tahakküm biçimlerinin toplamına biyo-iktidar der.
Biyo-iktidar doğrudan bir baskı, disiplin, dayatma olarak da kendini belli etmez. Kürşad'ın belirttiği gibi bizi sözde "özgür" birey olarak kuran seçimlerimizde, yargılarımızda, beğenilerimizde, sıradan ilişkilerimizde iş başındadır.Alýntý:Yani modern kapitalist sanayi toplumunda insanın özgürlük olanakları görünürde artarken, bu yeni yaşama biçimi sınıf farkı gözetmeksizin, tüm insanların hem içsel dürtülerini hem de bedenlerini, daha önceki toplumsal sistemlerdekinden çok daha kapsamlı, rasyonel ve incelmiş denetim biçimlerine maruz bırakmaktadır.
Bariz çıplak iktidarın değil, biyo-iktidarın kontrolde olduğu bir dünyada özgürleşmenin dışsal iktidar yapılarını alaşağı ederek değil, daha belirleyici olan içsel biyo-iktidar süreçlerinin elimine edilmesi ile mümkün olacağını görebilmesi için solun radikal bir iç-devrim sürecinden geçmesi gerekiyor galiba.
Bilmiyorum, devrimin "basit" bir iktidar odağını ele geçirmekle sınırlı olmayan, yaşamın bütün bir yapılanışının baştan kurulmasını gerektiren çok daha büyük bir devrim olduğunu, dolayısıyla uğruna sadece üretim alanlarında değil yaşamın bütün alanlarında mücadele edilmesi gerektiği düşüncesini gündeme almak için daha ne kadar beklemek gerekecek.
Kürşad devrimin niteliğine yönelik güzel bir saptamayla bitirmil. Ben de onunla bitireyim;Alýntý:Özgürleşme hem insanlar arasındaki sömürü ve tahakküm ilişkilerini ortadan kaldıracak; hem insanın doğayı tahakküm altına almasına son vererek insanın iç doğasını da özgürleştirecek; cinsel sömürü ilişkisini sona erdirdiği gibi erotik dürtülerin de yaşamın bütününe yayılmasını sağlayacak; doğal ve toplumsal yaşamın estetik bir biçimde yeniden inşasını gerçekleştirecek çok geniş kapsamlı bir devrim sorunudur.
-
2009-11-09 18:54:37 |Publisher| Murattı

Aydınlatıcı mesajın için sağol. Deleuze arada karşıma çıkıyor ama yoğunluklu bir ilgim ve okumam olmadı. Aynı şeyi negri, derrida, zizek vb. için de söylemeliyim. Rhizomatik lafını senden duyduğumu şimdi hatırladım. ‘yatay örgütlenme modeli’ dediğimiz şeye benziyor. bir benzetmede benden: katır tırnağı. Sonsuzca yayılabilme potansiyeline karşın sınırlı yokoluş imkanı tanıyor. Dejenerasyon veya yozlaşma da bölgeseldir ve kesip atılabilir ya da kontrol altına alınabilir. Kafka’ nın şu aforizmasını severim -ki merkezi/hiyerarşik/dikey örgütlenmelerin azizliklerinden birini akıllara getirir: ‘her taşkın yayıldıkça sığlaşır’ der. Algısını haklı çıkaran tecrübeler yaşanmış olsa da, belli bir merkezden kaynaklanan kademeli oluşumlara ilişkin kişisel yargısıdır bu; örgütlülük veya devrim konusunda herhangi bir modelin/yöntemin doğruluğunu ya da yanlışlığını işaret etmek için söylediğini tahmin etmiyorum. Daha çok, ampirik bir olgu olarak ‘çokluğun’ -onu biraraya getiren(var eden) ve tanımlayan yüksek düşünceye (ülkü) rağmen- bünyesinde barındırdığı olumsuzluklardan birinin altını çizmek için söylemiş olmalı. Kaldı ki, adı üzerinde aforizmadır. Kesin olarak söylediği şeyden ziyade zihinlerde yarattığı çağrışımlardan ötürü değerlidir... Kafka, belli tarihler arasında, nesnel ‘bir kişiliğin’ ve ‘bir benliğin’ oluşum sürecinin adıdır; geride bıraktığı, isminin içini dolduran metinleriyle/eylemleriyle zihinlerde kavramsallaşmıştır. Bu bağlamda sürecin oluşmakta olan(varolan) öznesidir; herkes gibi. Sen de farklı bir şey söylemiyorsun zaten. Bu gelişimin/oluşumun ipleri, özne dediğimiz simgesel kişiliğin elinde olduğu müddetçe varoluşu kesintisiz devam eder, etmelidir. Biraraya gelen varoluşlar sinerji yaratarak düşledikleri kitlesel varoluşun ön koşulunu/alt yapısını kurarlar. Otonomi, güncel tarihsel süreçlerin patalojik yanlarına(veya tamamına) bütüncül bir cevap olamayan klasik kitlesel karşı duruşların bütünleyeni, hatta alternatifi gibi durmaktadır, bu yanıyla dikkate alınmalıdır ve kökleri toprağın altında birleşen görünürde tekil/bağımsız varlıkların en doğal, en insani ve en etik refleksidir, bence. Giderek beliren kamusal bir özgürlük ve varoluş alanı, topluma yeni katılan/katılacak olan insanların güvenli varoluş alanları olarak yeniden ve yeniden üretilir. İnsanların -kollektif bir iş bölümünden ve hissedişten bağımsız halde ayrı gayrı yaşamaları hem maddesel hem psişik açıdan tasavvur edilemediği gibi, türlü iktidar olgularının cenderesinde sıkışıp kalmış bireyin tek başına kendi iktidarını da alaşağı etmesi düşünülemez. Naçizane benim de bir aforizmam var, bilmem paylaşmamın faydası olur mu:
"Kişisel devrim, özgürlüğü hem içsel hem dışsal alanda yakalamayı hedefler ve özde kamusaldır; başkaları için de aynı şeyleri düşlemeden edemezsin”
Bir araya gelmek ve bir eylem planı belirlemek teknik konudur. Dikey kademeli merkeziyetçi anlayışlar tarihsel olarak ömürlerini doldurduğu gibi, devrim olgusuna da terstir.
Selamlar
-
2009-11-06 19:21:35 |Unregistered| Administrator
Murat,
Bireydeki içselleştirilmiş iktidara karşı mücadele toplumsal olmalı şeklindeki iddiamı örgütlülük/örgütsüzlük bağlamında ele almışsın. Ben o bağlamda gündeme getirmemiştim konuyu. Çok uzun ve çala kalem yazdığım için, her yazımı okumaya muhtemelen vaktin olmuyordur ama ben egemen olan kavranışı itibariyle örgüt mefhumuna son derece kuşkuyla bakan biriyim. Eğer Deleuze'den haberdarsan amatör, ya da hevesli Deleuze'cüyüm dersem çağrışım yapar sanırım. Solcu bile olsa, bilinen anlamıyla örgütün de yabancılaştırıcı bir iktidar olduğunu düşünürüm.
Kesinlikle ve kesinlikle senin algıladığın gibi, çok bildik bireye karşı örgüt tarzı ortodoks bir konumdan konuşmuyordum. Benim toplumsallık vurgum, Deleuzeyen, onun rhizomatik dediği türden bir toplumsallıktır. Deleuze toplumsal yapıları iki ayrı tipte görür; arborescent (ağaçsı) ve rhizomatik. Ağaçsı yapılar, hiyerarşik, kapalı, tek bir yönde, daha doğrusu iki yönde, dallar yukarı kökler aşağı, şeklinde büyür. Ne kadar ulu bir ağaç olursa olsun kapladığı yüzey sınırlıdır. Buna karşın rhizomatik yapılar açıktır, kapanmaz, her yönde eklemlenerek sınırsız bir şekilde yayılır. Rhizome botanikten bir kavram; çilek,çimen vs gibi bitkileri için kullanılan bir terim. Tek bir çilek bitkisi izole edemezsin, bir çilek tarhı vardır. Toprak üstünde tek tek ayrık gibi duran çilek "birey"leri saptayabilirsin ama toprak altında hepsinin kökleri iç içe girmiştir. Bu düzlemde yani toprak altında tek bir çilek bireyi saptayamazsın. Sonra ağaçsı yapılara karşı çilek tarhı sonsuzca yaılabilir. Çimen gibi.
Sonra Deleuzyen/Negrici damarın bir başka esin kaynağı Spinoza'yı kabaca hatırlamak da fikir verebilir. Spinoza pantesit bir felsefe kurmuştur. Bireyler vardır ama her bir birey tek bir töz'ün farklı mod'larıdır. Tek tek bütün bireyler aynı töz'ün farklı tezahürleridir.
Bir de Nietzsche'ye bakalım; genç Nietzsche'de iki Tanrı karşı karşıya getirilir; Apollon ve Dionysos. Apollon düzenin, nizamın, katı konturların tanrısıdır. Sınırlar bellidir, hiyerarşı nettir. Apollon'un sanatı mimaridir, büyük tapınaklar inşa eder. Dionysos ise şarap tanrısıdır, esrikliğin, kendinden geçişin tek bir bütün içinde eriyişin tanrısıdır. Baccha'ların şöleni Dionysos'cu bir-oluşun temsilidir. Tek tek Baccha'lar vardır ama Dionysos kutsaması esnasında bir olurlar. Söylemeye gerek yok, Nietzsche de Deleuze'ün köklerinden biridir.
Sanırım ne gibi bir toplumsallığı kasettiği ortaya çıkmıştır. Yine de somut örnekler vereyim;
Emrah'la da Ulus baker yazısı altında Türkiye'den neden filozof çıkmadığını konuşuyorduk. Şimdi bunları yazınca bir neden daha aklıma gelmiş oldu.
Okuduğum bir kitapta, bir fotoğraf görmüştüm. Bir aile dostları yemeği idi. Yanlış hatırlamıyorsam fotoğrafta bulunanlar şunlardı; Sartre, eşi Beuavoir, Jacques Lacan, Martin Heidegger ve eşleri.
Ohaa falan oldum yani. Benim komşu yemeklerime böyle misafirler katılsa ben de filozof olurdum dedim içimden. İnsanın böyle bir çevresi olup da normal kalması mümkün mü?
Bir örnek de müzikten vereyim; biz de grup olarak müzik yapmak çok ender rastlanılan birşeydir. Genelde solo artistler çıkar. Oysa Progressive Rock'un beşiği İngiltere'de norm olan grup müziğidir. Bir de corollary olarak şu gözlemi yapayım; herhangi bir sanatçının grup çalışmaları, solo çalışmalarından her zaman çok ama çok daha iyidir. Roger Waters örneğinin vereyim. aslında Pink Floyd demek Waters demektir. nerdeyse bütün parçaların sözleri ve bestesi ona aittir. Dolayısıyla solo çalışmalarının aynı güzellikte olmasını beklersin. Ama Waters'ın Floyd içinde yaptığı bestlerin herhangi birinin yanına bile yaklaşamaz solo çalışmaları. Eeh nasıl oluyor bu durum; adam aynı adam, fark nerden çıkıyor. İşte bütünün parçaların basit toplamından çok daha fazlası olduğunun kanıtı. Marketin dilinde kullanıla kullanıla itici gelen aslında çok güzel bir içeriği olan kavramı hatırlayalım; sinerji.
İşte ben bireyin içselleştirilmiş iktidarının ancak toplumsal olarak aşılabileceğini söylerken, bu tür sinerjik bir toplumsallıktan bahsediyordum, girip bir örgüte/partiye üye olmayı değil. Parti/örgüt Deleuze'cü kavramla ağaçsı bir yapıdır ki ben bunu asla savunmam.
Bizde toplumsal alan nasıl çarpık ve dar bir ağaçsı örgütsel modelle algılanıyorsa, bireysel alan da benzer bir şekilde çarpık algılanıyor. Zizek üzerinden Lacan okumalarımın, daha doğrusu genel olarak post-yapısalcı okumalarımın bana öğrettiği şudur: birey/özne sabit, olmuş bitmiş, kesin bir kendilik değildir. Özne/birey ilişkisel bir yapıdır. Sürekli devinir. Halk bilgeliğinde yedisinde neyse yetmişinde de odur denir ya, bundan daha yanlış bir saptama olamaz. Kişiliğimizin tek bir sabit yönü olmadığı gibi, yeniden tanımlanmaya da son vermez. Özne ilişkisel bir yapıysa durmaz. Zira ilişkisel olmak tanımı gereği dinamik olmaktır. İlişkiler bir güçler dinamiği değil midir?
Bireyin bu ilişkisel yapısının hilafına genel kavrayış yalıtık kendilikler olarak düşünür özneyi. Mesala örneğimizden devam edelim; biraz abartarak iddia edeyim; Kafka diye bir birey hiçbir zaman olmamıştır. Bizim Kafka olarak tanıdığımız kendilik, 20.yy başındaki Prag'ın toplumsal alanında hüküm sürmüş olan ilişkilerin, güçlerin belli bir keşisim noktasıdır.
Büyük sanatçılar yoktur, büyük toplumsal ilişkilerin çatışmasının şamanı olan somut zihinler vardır sadece.
Bizden niye büyük sanatçı çıkmaz? Sorunun bir yanıtı da bu değil mi? Büyük sanatçıyı tercüman olarak istihdam edecek toplumsal alan yoktur. Bir paris, bir prag, bir st.petersburg sanat çevresi olamamıştır.
-
2009-11-06 17:15:21 |Unregistered| M. Müfettişoğlu
Niçe’ nin uçurum metaforunun karşılığı değil ama, yazıştığımız konuyla alakalı olarak, şu çağrışımla başlamak istiyorum:
1)Büyüdüğüm kasabanın ortasından ırmak geçer. Çocukken büyüklerimiz, ırmağa bakmayın, sizi çeker, derdi. Tek başına bakarken müthiş korkardım ama bakardım; iki kişiyle bakarken az korkar, daha çok heyecanlanırdım. Yanımdakinin varlığı güven verdiğinden ya da ırmağın ikimizi birden çekeceğine ihtimal vermediğimden olsa gerek. Belki de ırmak dahil hiç bir varlık, birden fazla insan karşısında o kadar güçlü ve becerikli değildi çocuk gözümde. İki kişi olunca kendimi dev aynasında görüyordum belki galiba. İçimden bunlar geçerken yanımdakinin içinden de benzer şeyler geçiyordu muhtemelen. Kasaba aynı kasaba, analar babalar benzer, ekonomik durumlar yakın.(Benzer koşullara rağmen, ikimizin de içinde birimizi ötekinden ayıran ve ismimizin içini dolduran, onu anlamlandıran bir hacim vardı. Bastırmadan dışa vurmaya meyilliydik. Bunu şimdi anlıyorum. Sanıyorum, o farklılıklar sayesinde herbir arkadaşım benliğimde capcanlı kaldılar. Aslında varolmayı sürdürdüler.) 2)Karanlıkta tek başına ıssız bir yolda yürürken yalnızlık hissini savuşturmak için ıslık çalarız. Uzun lafın kısası: En kötü halde tek başına mücadele kulağa hoş gelmediği gibi, bu gerçekle burun buruna kalmayı içten içe arzulamıyoruz da. Sorun, toplumun esenliği üzerinden bireyin esenliği olunca, kim -salt- bireysel tavırdan yana tavır koyabilir ki?
Yüzde yüz haklısın: Özgürlük mücadelesini ya da "mutlak" iktidara karşı savaşımı toplumsal düzlemde örgütlemek ne kadar önemliyse, kendi içimizdeki iktidarı alaşağı etmek de o kadar önemli, belki daha önemli. Çünkü dışardaki iktidar aygıtının manyetik dalgaları tenimize değip geri dönmüyor; yoksa bireyleri içsel olarak konumlandırması söz konusu olmazdı; millet de sağda-solda ileri-geri konuşurdu, hatta organize olup büyüklere büyük tepkiler verirdi(kısmen veriliyor, aygıt 0 başarılı değil). Özgürlük/kurtuluş olgusunun kitlesel karşı duruşla tarihsel olarak yakınlaşacağı kesin; kazanılmış mevziler de başka türlü korunmaz zaten. Bunlar herkesin bildiği gördüğü teknik konular. Bu kesin gerçeğe ve inanca rağmen, bireyin özgürlükle doğaçlama/anlık teması –ilkesel olarak- engellenmemeli, ertelenmemeli diye düşünüyorum. Peşinde koştuğumuz ve ağırlığına rağmen taşımak, içselleştirmek istediğimiz kavramdır çünkü o.
Bugün öğlen bir arkadaşla yemek yedik, gel karşı kaldırımdan yürüyelim, daha güzel dedim. aslında öteki kaldırımdan çok farklı değildi, sadece üç beş ağaç altından geçecektik. Arkaşadım da, ben şirkettekilere böyle dediğimde, ha bu kaldırım ha karşı kaldırım ne fark eder ki, diyorlar dedi. Fark eder; birini ötekinden ayıran, dahası tanımlayan şeylerden biridir bu nüansların toplamı. Hal böyleyken o kadar da abartmamak lazım ama, içsel sıkıntılarımız ve kişisel açmazlarımız/çıkmazlarımız da dahil olmak üzere, bütün nüansların toplamı demek lazım. Düşüncenin tersi, yani damla olup deryaya karışmak beni tanımlamadığı gibi, yarının sınıfsız toplumunun özgür bireyiyle de çelişiyor. Çünkü o, her türlü yabancılaşma koşullarının ortadan kaldırıldığı bir toplumda kendini kendi yetenekleriyle var eden, bu yüzden beraber yaşadığı insanlara verebileceğinin en iyisini veren bireyden başkası değil gözümde. Bu gerçeği ve psikolojiyi yaşamak için neden beklensin ki? Aygıtın bir oyunuysa bu, o zaman oturup “ütopyamızı” gözden geçirelim.
Türlü yanılsamalarla özgürlük/varoluş sorunsalının unutturulduğu, farklı suni arayışların altının çizildiği ve bireylerin kendi özgürlük alanlarının -yarı uyur gezer biçimde- kendileri tarafından kurutulduğu veya bu sürece destek verdiği bir sistem kültüründe, kralın çıplak olduğunu -sessizce bile olsa- haykırıp kendi özgürlük alanını ve kendi nüanslarını yaratmaya yeltenenlerin varlığı -hiç yoktan- iyidir. Böyle insanların sağda solda ileri geri konuşmaları daha da iyidir. Ben, bu tipolojiyi yaratan tarihsel koşulların bütünüyle çözümlendiği kanısında olmadığım gibi(ki solun yetersiz kaldığı noktalardan biridir bence), varlığının, örgütlü bireyin varlığından daha önemsiz olduğu tezine de kuşkuyla bakıyorum.
Daha açıklayıcı olması açısından, duyduğum en tuhaf politik tecrübeyi size aktarayım: istanbulda yaşayan arkadaşlarımdam biri, memleketindeki teyze amca kuzen vs. akrabalarla böyle ileri geri konuşurken genel seçimler gelmiş, çatmış. Şuna veya buna oy verin dememiş (kendisi kullanmıyor) akrabalarını herhangi bir partiye yönlendirmediği gibi, sol terminolojiyi kullanmaktan özellikle kaçınmış. Yuvarlak ama yerinde laflar ederek en yalın haliyle akrabalarının mantıklarına ve vicdanlarına seslenmiş. Onlar da kendilerince sonuç çıkarmışlar ve yarıdan fazlası gitmiş TKP' ye oku basmış. TKP' nin 40 yıl uğraşsa yapamayacağı şeyi arkadaşım çay-kek muhabbetinde başarmış, da sonuç “kalın ayar” çekecek türden olmuş :-)))
Toplumun önyargıyla baktığı “tehlikeli” bir partiye, diğer radikal seçenekler onlara hala uzak olduğundan, oy vererek kendi çaplarında kısa süreli marjinalleşmişler. Bu mümkünmüş meğer. Politize edilecek kitleyi değiştirmek söz konusu olmadığına göre, ya şimdiye kadar kullanılan dili, ya kitleyle kurulan ilişki biçimini ya da ilişki kuranları yeniden ve yeniden gözden geçirmek, tahlil etmek gerekiyor... vs.
Tek başına örgütlülük pratiğinin, kurtuluşu ve özgürlüğü arzulayan insanların kendilerini iyi hissetmeleri konusunda yeterli olmadığı gibi bir hissiyat taşıyorum nedense. Sürecin, en az hedefin kendisi kadar önemli olduğuna, hatta daha önemli olduğuna dair inancımdan kaynaklanıyor olsa gerek. Süreç somuttur, hedefse soyut.
Marx' ın ‘tarihsel insanı’ bu gemideki herkesi hala kapsıyor. Denizi dalgalandıran temel dinamikler aynı kalsa da, münferit bağlamda belirleyici ve koşullandırıcı yeni dinamikler üretilip duruyor. Dışarıdaki iktidara karşı bireyleri örgütlemek teknik bir konu, insanlığın bu konudaki tarihsel tecrübesi/birikimi fena sayılmaz. Da, içerdeki iktidara karşı nasıl bir örgütlenme modeli ya da doktrin izlenmeli. O konu karanlıkta. Dolayısıyla, kanımca, ‘otonomi’ bir olgu olarak ciddiye alınmadığı, analiz edilmediği sürece, ‘tepki’ kavramı ontolojik açıdan eksik kalmaya mahkum gibi.
Dışarıdaki iktidarla içerdeki iktidar arasında sıkı bir neden sonuç ilişkisi olduğu kesin. Ancak, içerdeki iktidarı bireylerin tamamı için mutlaklaştırmamak gerekiyor. En azından pek çok kişi adına haksızlık yapıldığını düşünürüm. Pratik olarak sol bir örgüte/derneğe mensup olmamam, kendi içimdeki sağ iktidara yenildiğim anlamına gelmediği gibi, “sol” örgütlere/derneklere mensup olanların yaşama konservatif dürbünle baktıklarını da gayet iyi görebiliyorum.
Kafka' nın tavrı hem dışarıya hem içeriye dönüktü; dolayısıyla özgün/özerk düzlemde geliştirdiği mücadele süreci ve biçimi de öyleydi. Yoksa kendi sezgileri ve öznelliği üzerinden muhatabı olduğu bürokratik baskı aygıtını bu kadar derinlemesine hissedemezdi. Niçe’ de durum farklı mı, bence hayır. Kafkanın tavrını idealize etmek niyetinde hiç değildim. Bunu istesem de yapamam çünkü herhangi bir yöntemi işaret etmediği gibi, somut veri de sunmuyor. Kaldı ki bu kafkanın değil, okuyucunun sorunu. Bu yüzden romanlarının ucu -bütün iyi romanlar gibi- açıktır ve bütün entellektüel ögeleri iyi dokunmuş bir alt metinde gizlidir. Haklısın, kahramanları dışardaki iktidara yenik düşerler, ancak kafkanın okuyucuya katkısı, kalbimize çaktığı yenilgi duygusunun beynimizde kendi dialektik karşıtını yaratmasıdır. O, sözcüğün tek anlamıyla, böcekleşmeye karşı direncini yazma eylemi üzerinden göstermiştir. Niyetim makalemle, onun yaptığı gibi, öznel/estetik yöntemlerin de en etkin mücadele araçlarından biri olduğunun altını çizmek ve ‘kendimce’ itibarını kafkaya tekrar iade etmekti. Neticede, edebiyatın dilini, algılama biçimini, potansiyel tavrını ve dışavurumunu kendime ideolojik/politik kuramınkinden daha yakın hissediyorum. Çoğu örgütlü bireyin iki cümleyle kestirip atabileceği veya işin içinden çıkabileceği meseleler hakkında yırtınmam ve farklı algıların alanına girme çabam belki de bu yüzdendir. Başkalarına ve sitenize en iyi katkıyı bu çerçevede yapabilirim. Bilgisayarla aram iyi olsaydı görsel tasarım konusunda da katkım olurdu:-) Maddi katkı da sağlamak isterim. Ne yapacağımı söylemeniz yeterli. Unutmadan, sitenizin “işgal ettiği” alanı
–açıkçası- bir özgürlük ve varoluş alanı olarak görüyorum(sıkı katılımcı değilim, ayrı konu)... Özgürlükten ve varoluştan ne anladığımıza bağlı tabii.
Selamlar
-
2009-11-05 16:47:09 |SAdministrator| onder

Murat güzel yazı için teşekkürler.
İki noktada katkıda bulunmak isterim:
Birincisi iktidar ve ona karşı verilen mücadelenin her yerde oluşu ile ilgili(Foucault'yu takiben, iktidarın olduğu yerde ona başkaldırı da vardır demesi yüzünden her ikisini de dahil ettim.)
Sen şöyle demişsin:Alýntý:Kafka, etkisi yaşamın her metrekaresine ve her saniyesine uzanmış bürokratik baskı aygıtını derinlemesine algıladı. Aygıtın, her iktidar modelinin en büyük aracı olduğunu ima ederken, varlığının sadece kamusal alanla sınırlı olmadığını; aile içinde veya gündelik ilişkilerde de barındığını ‘Dava’ da ve ‘Şato’ da betimledi.
İşte ben iktidarın kapsamının senin tanımladığından da geniş olduğunu, bireyin iç dünyasına kadar yayıldığını düşünüyorum. Yani bence iktidar ilişkileri bireyin kendi içinde bile devam ediyor. Neyi kastettiğimi sanırım en iyi bir referansla dile getirebilirim; Erich Fromm'un ünlü bir kitabı var ya? "Özgürlükten Kaçış".
İşte tam bunu kastediyorum. Fromm bu kitabına, özgürlüğün aslında öyle estetize edildiği kadar çok da istenilen birşey olmadığını, yükünün çok ağır olduğunu, iktidarın buyruklarına teslim olmanın çok daha kolay olduğunu söyler. Bu yüzden bireylerin çoğu özgürlüğün yükünü kaldiramayıp otoriteye teslim olur.
Aslında bence iktidara (onun somut tezahürü olarak diyelim kapitalist yaşam tarzına) karşı mücadelenin kaybedildiği asıl alan da bence bu. Senin yazında ele aldığın anlamda iktidar, bence en güçlü olan değil. Bu dışsal iktidar er ya da geç yenilir. İktidarın asıl sinsi ve yenilmesi çok zor olan türü, işte bence Fromm'un ele aldığı türden, yani aktif olarak özgürlükten kaçmaktan beslenen iktidar. Kapitalizm de asıl güçlü iktidarını bence bu alanda kuruyor.
İkinci olarak dikkat çekmek istediğim nokta da birincisiyle ilgili.
İktidarın en güçlü olanı, bireyin içinde yeralanıdır dememe rağmen, paradoksal olarak, bence ona karşı mücadele birey ile verilemez. İçselleştirilmiş iktidara karşı mücadele ancak toplumsal olarak verilebilir.
Senin yazında ben sanki iktidara karşı bireysel bir karşı duruş savunusu var gibi hissettim. Bu karşı çıkışı idealize etmek için Kafka'yı örnekliyorsun gibi geldi.Alýntý:Bu yüzden, mutsuz ve umutsuz bireye kerteriz görevi görebilecek yazarlardan biridir
Ancak bence şunu sanki gözden kaçırıyorsun; Kafka'nın bireyi iktidara karşı yenilmiş bireydir. Romanları da ya çok belirsiz bir şekilde biter -yarım kalır- ya da tam bir yenilgi trajadesi ile sonuçlanır. Samsa böcek olmuştur sonuçta.
İktidarın Fromm'un belirttiği anlamda içselleştirilmisini sağlayan, yani bireyi aktif olarak özgürlükten kaçmaya sevk eden, iktidarın alanlarına karşı, özgürlüğün alternatif kamusal alanlarının olmamasıdır. İktidara başkaldıran birey, günümüzün çok çeşitlenmiş tahakküm biçimlerini çıkarınca ortada birşey kalmadığını, korkunç bir boşluk çıktığını görür. Bu korkunçluğu kaldıramayıp yanılsamaya devam etmeyi yeğler. Nietzsche'nin o çok ünlü aforizmasının da anlamı bu olsa gerek: "Uçuruma bakarsan, uçurum da sana geri bakar".
Uçurumun geri bakışının korkunçluğunu tek başına kaldırmak mümkün değildir.
"İktidara tek başına karşı çıkış", iktidara karşı herhangi bir alternatif yaratamaz. Bildik "farklı" "hip" tipler çıkar sadece. Özgünlük, sürüden ayrı durmak adına şekilsel göstergeleri ön plana çıkaran, ama aslında iktidarı yeniden farklı düzeyde üreten "nevi şahsına münasır" "cool" kimlik kalıpları yaratılır. Moda'nın temel mantığı da bu değil midir?
Özgürlükten Kaçış'a somut bir kaç örnek vererek bitireyim;
Bizim siteyi alalım. Bir özgürlük alanı olarak sunduğumdan değil yanlış anlaşılmasın. Bu siteyi çıkarırken yaşadığımız en tipik durumlardan biri şu: insanlar iş, aile, bireysel meseleler vs yüzünden aktif olarak katılmaz. Çünkü ne yapılması gerektiğini, sonucunda ne ile ödüllendirileceğini bildirmeyen tamamen belirsiz bir yapıdır. İktidar karşısında bir yaratıcılık alanı olabilir, ama kendin yaratma iradesine sahipsen olur. Kapitalist varoluşa karşı somut bir varoluş sonmaz. Herşey iradi olarak yaratılmak zorundadır. İşte Fromm'un özgürlükten kaçırttığını söylediği şey de tam olarak budur bence, kaldırılamayan, geri bakan uçurum da budur.
Karşıt örnek olarak Facebook'a bakalım. Bizim siteye ilgi göstermeyen insanlar niye Facebook'u bu kadar sevmiştir. Bence FB, bireye yaratma sorumluluğu yüklemez. Herşey kuruludur zaten. Bireyin düşünmesi gerekmez. Mesala birileri bir tane "solcu" grup oluşturur, insanlar da bir "tıkla" katılır. Solculuk da böylece icra edilmiş olur. Aslında standart eylemlere katılmak vs de aynı mantığın sonucudur. Bireyin üzerinden sol için ne yapılması gerektiği sorusunu sorma yükünü alır.
Neyse uzatmayayım..üzerinde çok kafa yormak gereken bir konu..Gündeme getirdiğin için sağol..
Yorumlar
Farklı ve ilgi çekici diğer bir taraf, yazarın Kafka’yı bu kadar içselleştirmesi dir. Sevindirici taraf ise, Ülkemizde bu minvaldeki etüdlerin azlığıdır.(Mekt eplerin- akademik yollu karşılaştırmalı edebiyat bölümlerini dışarıda tutuyorum, onlardan bir ..ok olmaz) Diğer taraftan uslup yönünden garip bir münasebet kurulmuş aralarında. Yazıdaki hüzünlü anlatım, bir yazarın bir yazarı bu kadar özümsemesi bana Zweigvari bir tarzı hatırlatıyor.
“Böcekleşme”nin , Dostoyevski’nin kendi kuramı olarak- gerçi o “bir böcek bile olmayı beceremedim demektedir”- ortaya attığını bilgilerinize sunuyorum. Böcekleşmenin ilerleme tarihinde “Kafka” adını altın harflerle yazdırmıştır.
İnsan tuhaftır. Bu da benim tezim. Anlaşılmaz, garip, akıllı, deli dolu v.s. v.s demiyorum.
Kendi trajedisinin ve zavallılığının farkında olsada olmasa da,insan başkalarının düşkünlüğüne, ezilmişliğine ve uğradıkları haksızlıklara Don Kişot gibi sorumluluk duymaktan ve kulak kabarmaktan edemiyor, belki de trajedilerimizi veya trajediyi cazip kılan şey bu durumdur.
İNSAN TUHAFDIR demiştim ya.
KAFKA tuhaftır.
Selamlar ve saygılar
Kurşad'ın yazısını bizimle paylaştığın için çok teşekkürler. Belki Kürşad kadar iyi ifade edemedim ama "iktidarın bireyin içindeki uzantılarına da karşı çıkmak" derken kasettiğim tamı tamına onun dile getirdiği meseleydi.
Alıntı:
Şimdi bu konular tartışılmadan öylece dururken, solun açılım adına arkaik muhafazakar yapıları anlamaya çalışmalıyız yaklaşımlarını hiç anlamıyorum. Sanki bu konular konuşuldu, solun genel tahayyülünde belli bir yer edindi, yeni bir özgürleşme praksisi için esinler vermeye başladı da muhafazakarları anlama noktasına geldik. Bu meseleler, Kürşad gibi araştırmacı dar bir çevre dışında solda kimi ilgilendiriyor? Solun egemen yapıları, bu tür meseleleri teorik gevezelikler olarak rafa kaldırır. Negri'nin "bir eğilim", "bir görüngü" olarak ele aldığı "ulus-devletlerin sönümlenmesi" tezini, 2-3 milyonluk yeni devletlerin çıkmış olmasını öne sürerek çürüttüklerini sanırlar, 70 milyonluk ve 700 yıllık imparatorluk mirasçısı koca Türkiye'nin bile bağımsızlığının bu denli kuşkulu olduğu genel dünya konjüktürünü gözardı ederek.Yani modern kapitalist sanayi toplumunda insanın özgürlük olanakları görünürde artarken, bu yeni yaşama biçimi sınıf farkı gözetmeksizin, tüm insanların hem içsel dürtülerini hem de bedenlerini, daha önceki toplumsal sistemlerdekinden çok daha kapsamlı, rasyonel ve incelmiş denetim biçimlerine maruz bırakmaktadır. Üstelik bu denetim ve baskı kültürel hayatın öylesine ayrılmaz bir bileşeni olmuştur ki kolaylıkla görülemeyecek şekilde içselleştirilmiş ve rasyonalize edilmiştir. Tüm doğayı nesneleştiren bu sistem insan duygularını ve bedenini de denetimin konusu olacak şekilde nesneleştirmiştir. Modern hayatın her bir anı bizden öylesine uyum talep eder ki “İçten gelen, kendiliğinden davranışlarımızın yerini, boğazımızı sıkan mekanik zorunluluklara yönelttiğimiz dikkati dağıtacak her türlü duygu ya da düşünceyi silmemizi gerektiren bu zihniyet” bizi dev bir makinenin parçaları haline getirir.
Ele alınan konu bağlamında da, daha az bir duyarsızlık yok. Solun genel tahayyülünde, iktidar/baskı/sömürü, devlet, fabrika, okul vs gibi "dışsal" yapılarda kristalize olmuştur. Solcu bireyin kendisi iç dünyasında bütün bunlardan muaf, pürü pak bir peygamber varoluşu sergiler. Sözkonusu "dışsal" yapılar alaşağı edildiği zaman, gökten üç elma düşeceğine, bütün insanlığın da mutluluğun kerevetine çıkacağına inanır. Kürşad'ın dile getirdiği gibi, kapitalizmden çok daha önce yerleşmiş iktidar/sömürü ilişkilerinin insanın iç doğasını nasıl dönüştürmüş olduğunu hiç ele almazlar. Solcu birey iktidar/sömürü ilişkilerinin dışsal yapılarda nasıl üretildiği ile ilgilenir sadece, o ilişkilerin bireyin kendisinde nasıl "yeniden üretildiğini" ilgiye değer bulmaz, teorik cambazlıklar olarak gündemden düşürür, onun yerine muhafazakarları anlamayı gündeme alır.
Negri, iktidarın toplumun her dokusuna sızmış haline, son derece incelmiş, bireyin iç doğasını bile hükmü altına almış tahakküm biçimlerinin toplamına biyo-iktidar der.
Biyo-iktidar doğrudan bir baskı, disiplin, dayatma olarak da kendini belli etmez. Kürşad'ın belirttiği gibi bizi sözde "özgür" birey olarak kuran seçimlerimizde, yargılarımızda, beğenilerimizde, sıradan ilişkilerimizde iş başındadır.
Alıntı:
Bariz çıplak iktidarın değil, biyo-iktidarın kontrolde olduğu bir dünyada özgürleşmenin dışsal iktidar yapılarını alaşağı ederek değil, daha belirleyici olan içsel biyo-iktidar süreçlerinin elimine edilmesi ile mümkün olacağını görebilmesi için solun radikal bir iç-devrim sürecinden geçmesi gerekiyor galiba.Yani modern kapitalist sanayi toplumunda insanın özgürlük olanakları görünürde artarken, bu yeni yaşama biçimi sınıf farkı gözetmeksizin, tüm insanların hem içsel dürtülerini hem de bedenlerini, daha önceki toplumsal sistemlerdekinden çok daha kapsamlı, rasyonel ve incelmiş denetim biçimlerine maruz bırakmaktadır.
Bilmiyorum, devrimin "basit" bir iktidar odağını ele geçirmekle sınırlı olmayan, yaşamın bütün bir yapılanışının baştan kurulmasını gerektiren çok daha büyük bir devrim olduğunu, dolayısıyla uğruna sadece üretim alanlarında değil yaşamın bütün alanlarında mücadele edilmesi gerektiği düşüncesini gündeme almak için daha ne kadar beklemek gerekecek.
Kürşad devrimin niteliğine yönelik güzel bir saptamayla bitirmil. Ben de onunla bitireyim;
Alıntı:
Özgürleşme hem insanlar arasındaki sömürü ve tahakküm ilişkilerini ortadan kaldıracak; hem insanın doğayı tahakküm altına almasına son vererek insanın iç doğasını da özgürleştirecek; cinsel sömürü ilişkisini sona erdirdiği gibi erotik dürtülerin de yaşamın bütününe yayılmasını sağlayacak; doğal ve toplumsal yaşamın estetik bir biçimde yeniden inşasını gerçekleştirecek çok geniş kapsamlı bir devrim sorunudur.
Alıntı:
"Kişisel devrim, özgürlüğü hem içsel hem dışsal alanda yakalamayı hedefler ve özde kamusaldır; başkaları için de aynı şeyleri düşlemeden edemezsin”
Sosyalist hareket, toplumsal alanı "işçi sınıfının" bulunduğu fabrika alanında tanımlayageldi. Bu da özgürleşme praksis'ini fabrikaya hapsetti.
Oysa artık bir özgürleşme praksisinin alanı toplumun tamamıdır. Yani bir anlamda "Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır, o sathı bütün toplumdur".
Yeni bir toplumsallık ve onu oluşturacak bir kurucu praksis tanımlamak zorunda.
Bu yönde en büyük katkıyı Negri & Hardt yapıyor.
"İmparatorluk" ve "Çokluk"tan sonra üçlemenin son kitabı "Commonwealth" de geçen ay çıkmış. Dört gözle kitaba ulaşmayı bekliyorum.
"Kişisel devrim, özgürlüğü hem içsel hem dışsal alanda yakalamayı hedefler ve özde kamusaldır; başkaları için de aynı şeyleri düşlemeden edemezsin”
Bir araya gelmek ve bir eylem planı belirlemek teknik konudur. Dikey kademeli merkeziyetçi anlayışlar tarihsel olarak ömürlerini doldurduğu gibi, devrim olgusuna da terstir.
Selamlar
Bireydeki içselleştirilmi ş iktidara karşı mücadele toplumsal olmalı şeklindeki iddiamı örgütlülük/örgü tsüzlük bağlamında ele almışsın. Ben o bağlamda gündeme getirmemiştim konuyu. Çok uzun ve çala kalem yazdığım için, her yazımı okumaya muhtemelen vaktin olmuyordur ama ben egemen olan kavranışı itibariyle örgüt mefhumuna son derece kuşkuyla bakan biriyim. Eğer Deleuze'den haberdarsan amatör, ya da hevesli Deleuze'cüyüm dersem çağrışım yapar sanırım. Solcu bile olsa, bilinen anlamıyla örgütün de yabancılaştırıc ı bir iktidar olduğunu düşünürüm.
Kesinlikle ve kesinlikle senin algıladığın gibi, çok bildik bireye karşı örgüt tarzı ortodoks bir konumdan konuşmuyordum. Benim toplumsallık vurgum, Deleuzeyen, onun rhizomatik dediği türden bir toplumsallıktır . Deleuze toplumsal yapıları iki ayrı tipte görür; arborescent (ağaçsı) ve rhizomatik. Ağaçsı yapılar, hiyerarşik, kapalı, tek bir yönde, daha doğrusu iki yönde, dallar yukarı kökler aşağı, şeklinde büyür. Ne kadar ulu bir ağaç olursa olsun kapladığı yüzey sınırlıdır. Buna karşın rhizomatik yapılar açıktır, kapanmaz, her yönde eklemlenerek sınırsız bir şekilde yayılır. Rhizome botanikten bir kavram; çilek,çimen vs gibi bitkileri için kullanılan bir terim. Tek bir çilek bitkisi izole edemezsin, bir çilek tarhı vardır. Toprak üstünde tek tek ayrık gibi duran çilek "birey"leri saptayabilirsin ama toprak altında hepsinin kökleri iç içe girmiştir. Bu düzlemde yani toprak altında tek bir çilek bireyi saptayamazsın. Sonra ağaçsı yapılara karşı çilek tarhı sonsuzca yaılabilir. Çimen gibi.
Sonra Deleuzyen/Negri ci damarın bir başka esin kaynağı Spinoza'yı kabaca hatırlamak da fikir verebilir. Spinoza pantesit bir felsefe kurmuştur. Bireyler vardır ama her bir birey tek bir töz'ün farklı mod'larıdır. Tek tek bütün bireyler aynı töz'ün farklı tezahürleridir.
Bir de Nietzsche'ye bakalım; genç Nietzsche'de iki Tanrı karşı karşıya getirilir; Apollon ve Dionysos. Apollon düzenin, nizamın, katı konturların tanrısıdır. Sınırlar bellidir, hiyerarşı nettir. Apollon'un sanatı mimaridir, büyük tapınaklar inşa eder. Dionysos ise şarap tanrısıdır, esrikliğin, kendinden geçişin tek bir bütün içinde eriyişin tanrısıdır. Baccha'ların şöleni Dionysos'cu bir-oluşun temsilidir. Tek tek Baccha'lar vardır ama Dionysos kutsaması esnasında bir olurlar. Söylemeye gerek yok, Nietzsche de Deleuze'ün köklerinden biridir.
Sanırım ne gibi bir toplumsallığı kasettiği ortaya çıkmıştır. Yine de somut örnekler vereyim;
Emrah'la da Ulus baker yazısı altında Türkiye'den neden filozof çıkmadığını konuşuyorduk. Şimdi bunları yazınca bir neden daha aklıma gelmiş oldu.
Okuduğum bir kitapta, bir fotoğraf görmüştüm. Bir aile dostları yemeği idi. Yanlış hatırlamıyorsam fotoğrafta bulunanlar şunlardı; Sartre, eşi Beuavoir, Jacques Lacan, Martin Heidegger ve eşleri.
Ohaa falan oldum yani. Benim komşu yemeklerime böyle misafirler katılsa ben de filozof olurdum dedim içimden. İnsanın böyle bir çevresi olup da normal kalması mümkün mü?
Bir örnek de müzikten vereyim; biz de grup olarak müzik yapmak çok ender rastlanılan birşeydir. Genelde solo artistler çıkar. Oysa Progressive Rock'un beşiği İngiltere'de norm olan grup müziğidir. Bir de corollary olarak şu gözlemi yapayım; herhangi bir sanatçının grup çalışmaları, solo çalışmalarından her zaman çok ama çok daha iyidir. Roger Waters örneğinin vereyim. aslında Pink Floyd demek Waters demektir. nerdeyse bütün parçaların sözleri ve bestesi ona aittir. Dolayısıyla solo çalışmalarının aynı güzellikte olmasını beklersin. Ama Waters'ın Floyd içinde yaptığı bestlerin herhangi birinin yanına bile yaklaşamaz solo çalışmaları. Eeh nasıl oluyor bu durum; adam aynı adam, fark nerden çıkıyor. İşte bütünün parçaların basit toplamından çok daha fazlası olduğunun kanıtı. Marketin dilinde kullanıla kullanıla itici gelen aslında çok güzel bir içeriği olan kavramı hatırlayalım; sinerji.
İşte ben bireyin içselleştirilmi ş iktidarının ancak toplumsal olarak aşılabileceğini söylerken, bu tür sinerjik bir toplumsallıktan bahsediyordum, girip bir örgüte/partiye üye olmayı değil. Parti/örgüt Deleuze'cü kavramla ağaçsı bir yapıdır ki ben bunu asla savunmam.
Bizde toplumsal alan nasıl çarpık ve dar bir ağaçsı örgütsel modelle algılanıyorsa, bireysel alan da benzer bir şekilde çarpık algılanıyor. Zizek üzerinden Lacan okumalarımın, daha doğrusu genel olarak post-yapısalcı okumalarımın bana öğrettiği şudur: birey/özne sabit, olmuş bitmiş, kesin bir kendilik değildir. Özne/birey ilişkisel bir yapıdır. Sürekli devinir. Halk bilgeliğinde yedisinde neyse yetmişinde de odur denir ya, bundan daha yanlış bir saptama olamaz. Kişiliğimizin tek bir sabit yönü olmadığı gibi, yeniden tanımlanmaya da son vermez. Özne ilişkisel bir yapıysa durmaz. Zira ilişkisel olmak tanımı gereği dinamik olmaktır. İlişkiler bir güçler dinamiği değil midir?
Bireyin bu ilişkisel yapısının hilafına genel kavrayış yalıtık kendilikler olarak düşünür özneyi. Mesala örneğimizden devam edelim; biraz abartarak iddia edeyim; Kafka diye bir birey hiçbir zaman olmamıştır. Bizim Kafka olarak tanıdığımız kendilik, 20.yy başındaki Prag'ın toplumsal alanında hüküm sürmüş olan ilişkilerin, güçlerin belli bir keşisim noktasıdır.
Büyük sanatçılar yoktur, büyük toplumsal ilişkilerin çatışmasının şamanı olan somut zihinler vardır sadece.
Bizden niye büyük sanatçı çıkmaz? Sorunun bir yanıtı da bu değil mi? Büyük sanatçıyı tercüman olarak istihdam edecek toplumsal alan yoktur. Bir paris, bir prag, bir st.petersburg sanat çevresi olamamıştır.
1)Büyüdüğüm kasabanın ortasından ırmak geçer. Çocukken büyüklerimiz, ırmağa bakmayın, sizi çeker, derdi. Tek başına bakarken müthiş korkardım ama bakardım; iki kişiyle bakarken az korkar, daha çok heyecanlanırdım . Yanımdakinin varlığı güven verdiğinden ya da ırmağın ikimizi birden çekeceğine ihtimal vermediğimden olsa gerek. Belki de ırmak dahil hiç bir varlık, birden fazla insan karşısında o kadar güçlü ve becerikli değildi çocuk gözümde. İki kişi olunca kendimi dev aynasında görüyordum belki galiba. İçimden bunlar geçerken yanımdakinin içinden de benzer şeyler geçiyordu muhtemelen. Kasaba aynı kasaba, analar babalar benzer, ekonomik durumlar yakın.(Benzer koşullara rağmen, ikimizin de içinde birimizi ötekinden ayıran ve ismimizin içini dolduran, onu anlamlandıran bir hacim vardı. Bastırmadan dışa vurmaya meyilliydik. Bunu şimdi anlıyorum. Sanıyorum, o farklılıklar sayesinde herbir arkadaşım benliğimde capcanlı kaldılar. Aslında varolmayı sürdürdüler.) 2)Karanlıkta tek başına ıssız bir yolda yürürken yalnızlık hissini savuşturmak için ıslık çalarız. Uzun lafın kısası: En kötü halde tek başına mücadele kulağa hoş gelmediği gibi, bu gerçekle burun buruna kalmayı içten içe arzulamıyoruz da. Sorun, toplumun esenliği üzerinden bireyin esenliği olunca, kim -salt- bireysel tavırdan yana tavır koyabilir ki?
Yüzde yüz haklısın: Özgürlük mücadelesini ya da "mutlak" iktidara karşı savaşımı toplumsal düzlemde örgütlemek ne kadar önemliyse, kendi içimizdeki iktidarı alaşağı etmek de o kadar önemli, belki daha önemli. Çünkü dışardaki iktidar aygıtının manyetik dalgaları tenimize değip geri dönmüyor; yoksa bireyleri içsel olarak konumlandırması söz konusu olmazdı; millet de sağda-solda ileri-geri konuşurdu, hatta organize olup büyüklere büyük tepkiler verirdi(kısmen veriliyor, aygıt 0 başarılı değil). Özgürlük/kurtul uş olgusunun kitlesel karşı duruşla tarihsel olarak yakınlaşacağı kesin; kazanılmış mevziler de başka türlü korunmaz zaten. Bunlar herkesin bildiği gördüğü teknik konular. Bu kesin gerçeğe ve inanca rağmen, bireyin özgürlükle doğaçlama/anlık teması –ilkesel olarak- engellenmemeli, ertelenmemeli diye düşünüyorum. Peşinde koştuğumuz ve ağırlığına rağmen taşımak, içselleştirmek istediğimiz kavramdır çünkü o.
Bugün öğlen bir arkadaşla yemek yedik, gel karşı kaldırımdan yürüyelim, daha güzel dedim. aslında öteki kaldırımdan çok farklı değildi, sadece üç beş ağaç altından geçecektik. Arkaşadım da, ben şirkettekilere böyle dediğimde, ha bu kaldırım ha karşı kaldırım ne fark eder ki, diyorlar dedi. Fark eder; birini ötekinden ayıran, dahası tanımlayan şeylerden biridir bu nüansların toplamı. Hal böyleyken o kadar da abartmamak lazım ama, içsel sıkıntılarımız ve kişisel açmazlarımız/çı kmazlarımız da dahil olmak üzere, bütün nüansların toplamı demek lazım. Düşüncenin tersi, yani damla olup deryaya karışmak beni tanımlamadığı gibi, yarının sınıfsız toplumunun özgür bireyiyle de çelişiyor. Çünkü o, her türlü yabancılaşma koşullarının ortadan kaldırıldığı bir toplumda kendini kendi yetenekleriyle var eden, bu yüzden beraber yaşadığı insanlara verebileceğinin en iyisini veren bireyden başkası değil gözümde. Bu gerçeği ve psikolojiyi yaşamak için neden beklensin ki? Aygıtın bir oyunuysa bu, o zaman oturup “ütopyamızı” gözden geçirelim.
Türlü yanılsamalarla özgürlük/varolu ş sorunsalının unutturulduğu, farklı suni arayışların altının çizildiği ve bireylerin kendi özgürlük alanlarının -yarı uyur gezer biçimde- kendileri tarafından kurutulduğu veya bu sürece destek verdiği bir sistem kültüründe, kralın çıplak olduğunu -sessizce bile olsa- haykırıp kendi özgürlük alanını ve kendi nüanslarını yaratmaya yeltenenlerin varlığı -hiç yoktan- iyidir. Böyle insanların sağda solda ileri geri konuşmaları daha da iyidir. Ben, bu tipolojiyi yaratan tarihsel koşulların bütünüyle çözümlendiği kanısında olmadığım gibi(ki solun yetersiz kaldığı noktalardan biridir bence), varlığının, örgütlü bireyin varlığından daha önemsiz olduğu tezine de kuşkuyla bakıyorum.
Daha açıklayıcı olması açısından, duyduğum en tuhaf politik tecrübeyi size aktarayım: istanbulda yaşayan arkadaşlarımdam biri, memleketindeki teyze amca kuzen vs. akrabalarla böyle ileri geri konuşurken genel seçimler gelmiş, çatmış. Şuna veya buna oy verin dememiş (kendisi kullanmıyor) akrabalarını herhangi bir partiye yönlendirmediği gibi, sol terminolojiyi kullanmaktan özellikle kaçınmış. Yuvarlak ama yerinde laflar ederek en yalın haliyle akrabalarının mantıklarına ve vicdanlarına seslenmiş. Onlar da kendilerince sonuç çıkarmışlar ve yarıdan fazlası gitmiş TKP' ye oku basmış. TKP' nin 40 yıl uğraşsa yapamayacağı şeyi arkadaşım çay-kek muhabbetinde başarmış, da sonuç “kalın ayar” çekecek türden olmuş :-)))
Toplumun önyargıyla baktığı “tehlikeli” bir partiye, diğer radikal seçenekler onlara hala uzak olduğundan, oy vererek kendi çaplarında kısa süreli marjinalleşmişl er. Bu mümkünmüş meğer. Politize edilecek kitleyi değiştirmek söz konusu olmadığına göre, ya şimdiye kadar kullanılan dili, ya kitleyle kurulan ilişki biçimini ya da ilişki kuranları yeniden ve yeniden gözden geçirmek, tahlil etmek gerekiyor... vs.
Tek başına örgütlülük pratiğinin, kurtuluşu ve özgürlüğü arzulayan insanların kendilerini iyi hissetmeleri konusunda yeterli olmadığı gibi bir hissiyat taşıyorum nedense. Sürecin, en az hedefin kendisi kadar önemli olduğuna, hatta daha önemli olduğuna dair inancımdan kaynaklanıyor olsa gerek. Süreç somuttur, hedefse soyut.
Marx' ın ‘tarihsel insanı’ bu gemideki herkesi hala kapsıyor. Denizi dalgalandıran temel dinamikler aynı kalsa da, münferit bağlamda belirleyici ve koşullandırıcı yeni dinamikler üretilip duruyor. Dışarıdaki iktidara karşı bireyleri örgütlemek teknik bir konu, insanlığın bu konudaki tarihsel tecrübesi/birik imi fena sayılmaz. Da, içerdeki iktidara karşı nasıl bir örgütlenme modeli ya da doktrin izlenmeli. O konu karanlıkta. Dolayısıyla, kanımca, ‘otonomi’ bir olgu olarak ciddiye alınmadığı, analiz edilmediği sürece, ‘tepki’ kavramı ontolojik açıdan eksik kalmaya mahkum gibi.
Dışarıdaki iktidarla içerdeki iktidar arasında sıkı bir neden sonuç ilişkisi olduğu kesin. Ancak, içerdeki iktidarı bireylerin tamamı için mutlaklaştırmam ak gerekiyor. En azından pek çok kişi adına haksızlık yapıldığını düşünürüm. Pratik olarak sol bir örgüte/derneğe mensup olmamam, kendi içimdeki sağ iktidara yenildiğim anlamına gelmediği gibi, “sol” örgütlere/derne klere mensup olanların yaşama konservatif dürbünle baktıklarını da gayet iyi görebiliyorum.
Kafka' nın tavrı hem dışarıya hem içeriye dönüktü; dolayısıyla özgün/özerk düzlemde geliştirdiği mücadele süreci ve biçimi de öyleydi. Yoksa kendi sezgileri ve öznelliği üzerinden muhatabı olduğu bürokratik baskı aygıtını bu kadar derinlemesine hissedemezdi. Niçe’ de durum farklı mı, bence hayır. Kafkanın tavrını idealize etmek niyetinde hiç değildim. Bunu istesem de yapamam çünkü herhangi bir yöntemi işaret etmediği gibi, somut veri de sunmuyor. Kaldı ki bu kafkanın değil, okuyucunun sorunu. Bu yüzden romanlarının ucu -bütün iyi romanlar gibi- açıktır ve bütün entellektüel ögeleri iyi dokunmuş bir alt metinde gizlidir. Haklısın, kahramanları dışardaki iktidara yenik düşerler, ancak kafkanın okuyucuya katkısı, kalbimize çaktığı yenilgi duygusunun beynimizde kendi dialektik karşıtını yaratmasıdır. O, sözcüğün tek anlamıyla, böcekleşmeye karşı direncini yazma eylemi üzerinden göstermiştir. Niyetim makalemle, onun yaptığı gibi, öznel/estetik yöntemlerin de en etkin mücadele araçlarından biri olduğunun altını çizmek ve ‘kendimce’ itibarını kafkaya tekrar iade etmekti. Neticede, edebiyatın dilini, algılama biçimini, potansiyel tavrını ve dışavurumunu kendime ideolojik/polit ik kuramınkinden daha yakın hissediyorum. Çoğu örgütlü bireyin iki cümleyle kestirip atabileceği veya işin içinden çıkabileceği meseleler hakkında yırtınmam ve farklı algıların alanına girme çabam belki de bu yüzdendir. Başkalarına ve sitenize en iyi katkıyı bu çerçevede yapabilirim. Bilgisayarla aram iyi olsaydı görsel tasarım konusunda da katkım olurdu:-) Maddi katkı da sağlamak isterim. Ne yapacağımı söylemeniz yeterli. Unutmadan, sitenizin “işgal ettiği” alanı
–açıkçası- bir özgürlük ve varoluş alanı olarak görüyorum(sıkı katılımcı değilim, ayrı konu)... Özgürlükten ve varoluştan ne anladığımıza bağlı tabii.
Selamlar
İki noktada katkıda bulunmak isterim:
Birincisi iktidar ve ona karşı verilen mücadelenin her yerde oluşu ile ilgili(Foucault 'yu takiben, iktidarın olduğu yerde ona başkaldırı da vardır demesi yüzünden her ikisini de dahil ettim.)
Sen şöyle demişsin:
Alıntı:
İşte ben iktidarın kapsamının senin tanımladığından da geniş olduğunu, bireyin iç dünyasına kadar yayıldığını düşünüyorum. Yani bence iktidar ilişkileri bireyin kendi içinde bile devam ediyor. Neyi kastettiğimi sanırım en iyi bir referansla dile getirebilirim; Erich Fromm'un ünlü bir kitabı var ya? "Özgürlükten Kaçış".Kafka, etkisi yaşamın her metrekaresine ve her saniyesine uzanmış bürokratik baskı aygıtını derinlemesine algıladı. Aygıtın, her iktidar modelinin en büyük aracı olduğunu ima ederken, varlığının sadece kamusal alanla sınırlı olmadığını; aile içinde veya gündelik ilişkilerde de barındığını ‘Dava’ da ve ‘Şato’ da betimledi.
İşte tam bunu kastediyorum. Fromm bu kitabına, özgürlüğün aslında öyle estetize edildiği kadar çok da istenilen birşey olmadığını, yükünün çok ağır olduğunu, iktidarın buyruklarına teslim olmanın çok daha kolay olduğunu söyler. Bu yüzden bireylerin çoğu özgürlüğün yükünü kaldiramayıp otoriteye teslim olur.
Aslında bence iktidara (onun somut tezahürü olarak diyelim kapitalist yaşam tarzına) karşı mücadelenin kaybedildiği asıl alan da bence bu. Senin yazında ele aldığın anlamda iktidar, bence en güçlü olan değil. Bu dışsal iktidar er ya da geç yenilir. İktidarın asıl sinsi ve yenilmesi çok zor olan türü, işte bence Fromm'un ele aldığı türden, yani aktif olarak özgürlükten kaçmaktan beslenen iktidar. Kapitalizm de asıl güçlü iktidarını bence bu alanda kuruyor.
İkinci olarak dikkat çekmek istediğim nokta da birincisiyle ilgili.
İktidarın en güçlü olanı, bireyin içinde yeralanıdır dememe rağmen, paradoksal olarak, bence ona karşı mücadele birey ile verilemez. İçselleştirilmiş iktidara karşı mücadele ancak toplumsal olarak verilebilir.
Senin yazında ben sanki iktidara karşı bireysel bir karşı duruş savunusu var gibi hissettim. Bu karşı çıkışı idealize etmek için Kafka'yı örnekliyorsun gibi geldi.
Alıntı:
Ancak bence şunu sanki gözden kaçırıyorsun; Kafka'nın bireyi iktidara karşı yenilmiş bireydir. Romanları da ya çok belirsiz bir şekilde biter -yarım kalır- ya da tam bir yenilgi trajadesi ile sonuçlanır. Samsa böcek olmuştur sonuçta.Bu yüzden, mutsuz ve umutsuz bireye kerteriz görevi görebilecek yazarlardan biridir
İktidarın Fromm'un belirttiği anlamda içselleştirilmi sini sağlayan, yani bireyi aktif olarak özgürlükten kaçmaya sevk eden, iktidarın alanlarına karşı, özgürlüğün alternatif kamusal alanlarının olmamasıdır. İktidara başkaldıran birey, günümüzün çok çeşitlenmiş tahakküm biçimlerini çıkarınca ortada birşey kalmadığını, korkunç bir boşluk çıktığını görür. Bu korkunçluğu kaldıramayıp yanılsamaya devam etmeyi yeğler. Nietzsche'nin o çok ünlü aforizmasının da anlamı bu olsa gerek: "Uçuruma bakarsan, uçurum da sana geri bakar".
Uçurumun geri bakışının korkunçluğunu tek başına kaldırmak mümkün değildir.
"İktidara tek başına karşı çıkış", iktidara karşı herhangi bir alternatif yaratamaz. Bildik "farklı" "hip" tipler çıkar sadece. Özgünlük, sürüden ayrı durmak adına şekilsel göstergeleri ön plana çıkaran, ama aslında iktidarı yeniden farklı düzeyde üreten "nevi şahsına münasır" "cool" kimlik kalıpları yaratılır. Moda'nın temel mantığı da bu değil midir?
Özgürlükten Kaçış'a somut bir kaç örnek vererek bitireyim;
Bizim siteyi alalım. Bir özgürlük alanı olarak sunduğumdan değil yanlış anlaşılmasın. Bu siteyi çıkarırken yaşadığımız en tipik durumlardan biri şu: insanlar iş, aile, bireysel meseleler vs yüzünden aktif olarak katılmaz. Çünkü ne yapılması gerektiğini, sonucunda ne ile ödüllendirilece ğini bildirmeyen tamamen belirsiz bir yapıdır. İktidar karşısında bir yaratıcılık alanı olabilir, ama kendin yaratma iradesine sahipsen olur. Kapitalist varoluşa karşı somut bir varoluş sonmaz. Herşey iradi olarak yaratılmak zorundadır. İşte Fromm'un özgürlükten kaçırttığını söylediği şey de tam olarak budur bence, kaldırılamayan, geri bakan uçurum da budur.
Karşıt örnek olarak Facebook'a bakalım. Bizim siteye ilgi göstermeyen insanlar niye Facebook'u bu kadar sevmiştir. Bence FB, bireye yaratma sorumluluğu yüklemez. Herşey kuruludur zaten. Bireyin düşünmesi gerekmez. Mesala birileri bir tane "solcu" grup oluşturur, insanlar da bir "tıkla" katılır. Solculuk da böylece icra edilmiş olur. Aslında standart eylemlere katılmak vs de aynı mantığın sonucudur. Bireyin üzerinden sol için ne yapılması gerektiği sorusunu sorma yükünü alır.
Neyse uzatmayayım..üz erinde çok kafa yormak gereken bir konu..Gündeme getirdiğin için sağol..

Yorumun, daha doğrusu katkın için sağol Erdem. Yazımın boşlukta salınan mühim bir ucu sayende bağlanmış oldu böylece. Belki başka uçlar da vardır ki, olmalı. Kafka' nın tuhaflığı bunu gerektirir çünkü. Çok katmanlı ve ucu açık cümleleri okuyucusu tarafından bir yerlere bağlandıkça, okuyucusunu ve kendini var eden yazarlardandır Kafka. Selamlar, Murat.