Madımak Kebapçısı Popüler
Yazar: Ziyaretçi
Temmuz 06, 2009
322
0Ekle
Öykücü konusunu nereden bulur? İlla insanın derinliklerine dalıp psikolojik tahliller mi yapmak lazım?
Belki de öykünün görevi, gerçeği saptırmadan derinliğiyle anlatmaktır sadece ve gene belki de gökte aradığımız şey yerdedir, Sivas'tadır.
Otuzbeş kişinin mezarı olan bir binaya açılan kebapçı bir öykü olur, hem de pek güzel bir öykü olur. Döneri kesen ustadan başlarsın, kasada para sayan patrondan çıkarsın. Tek tek masaları dolaşırsın. Ailecek döner yemeye gelenler vardır mesela. Hamile bir kadın lezzetli bir et parçasını ağzına atmıştır, tadına vararak çiğnemektedir. Başka bir masada yerel bir politikacı, bir yandan Adana kebabını lavaş ekmeğine sarmakta, öte yandan, biraz önce telefonda Sivas milletvekili ile girdiği tartışmayı düşünmekte ve olası sonuçlarını hesap etmeye çalışmaktadır. Tepeden tırnağa anne olan bir kadın, iştahsız oğluna, çatalına taktığı kuzu etini yedirmek için akla karayı seçmektedir. Çocuk ise oralı değildir, bakışlarını tavandaki siyah böceğe dikmiştir.
Bunlar gibi bir sürü tip vardır lokantada ve tek ortaklıkları o anda ağızlarına attıkları et parçalarıdır. İnce-kalın, yağlı-yağsız, kuşbaşı-kıyılmış vesaire farketmez hepsi odun ateşinde pişmiş hayvan etlerini gövdelerine göndermektedirler. Ortak nokta budur. Yaptıkları, mezarlıkta kurulan bir çilingir sofrasında balık yiyip rakı içmekten beterdir.
Çalışanlarıyla, müşterileriyle, masalarıyla, sandalyeleriyle, soğanı ve etiyle lokantayı anlatmak yeter mi? Amacımız geriye dönmek, onaltı yıl önce olanları öyküleştirmek değil mi? Bizim öykümüzün öznesi yanan veya dumandan boğulan edebiyatçılar ve müzisyenler; itfaiye merdiveninden inerken tekmelenen Aziz Nesin; Manchester Üniversitesi mezunu, bugünün SP Başkan Yardımcısı, o günün Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu'dur ama bunlardan daha önemli bir oyuncu vardır: Aynı güdülerle aynı amaçta tekilleşmiş bir çoğunluk. İnsanlardan oluşan gövdesi ve sayısız bacağıyla otelin etrafını çevrelemiş dev bir kırkayak. Başkalarının oğlunu, kızını, anasını, babasını, kardeşini yaktıktan sonra aynı kırkayak insanlara dönüşecek ve o insanlar evlerine dönüp, televizyon başında uyuyakalmış babalarını saygıda kusur etmeden uyandıracak karanlıktan korkan küçük oğullarını kucaklarına alıp teselli edeceklerdir.
Ertuğrul Özkök te olmalı bu öykünün bir yerinde. Mesela, fazla kaçırdığı akşam yemeğinden sonra pek iyi gitmeyen beyaz bir Fransız şarabını kristal bir kadehten yudumlarken, olayların anlatıldığı ekrana bakmalı ve üçüncü sınıf filozof aklı ve tavrıyla "İnsan insanın kurdudur" demeli.
Bu öykü yazılmalı ama yazacak kim?
Belki de öykünün görevi, gerçeği saptırmadan derinliğiyle anlatmaktır sadece ve gene belki de gökte aradığımız şey yerdedir, Sivas'tadır.
Otuzbeş kişinin mezarı olan bir binaya açılan kebapçı bir öykü olur, hem de pek güzel bir öykü olur. Döneri kesen ustadan başlarsın, kasada para sayan patrondan çıkarsın. Tek tek masaları dolaşırsın. Ailecek döner yemeye gelenler vardır mesela. Hamile bir kadın lezzetli bir et parçasını ağzına atmıştır, tadına vararak çiğnemektedir. Başka bir masada yerel bir politikacı, bir yandan Adana kebabını lavaş ekmeğine sarmakta, öte yandan, biraz önce telefonda Sivas milletvekili ile girdiği tartışmayı düşünmekte ve olası sonuçlarını hesap etmeye çalışmaktadır. Tepeden tırnağa anne olan bir kadın, iştahsız oğluna, çatalına taktığı kuzu etini yedirmek için akla karayı seçmektedir. Çocuk ise oralı değildir, bakışlarını tavandaki siyah böceğe dikmiştir.
Bunlar gibi bir sürü tip vardır lokantada ve tek ortaklıkları o anda ağızlarına attıkları et parçalarıdır. İnce-kalın, yağlı-yağsız, kuşbaşı-kıyılmış vesaire farketmez hepsi odun ateşinde pişmiş hayvan etlerini gövdelerine göndermektedirler. Ortak nokta budur. Yaptıkları, mezarlıkta kurulan bir çilingir sofrasında balık yiyip rakı içmekten beterdir.
Çalışanlarıyla, müşterileriyle, masalarıyla, sandalyeleriyle, soğanı ve etiyle lokantayı anlatmak yeter mi? Amacımız geriye dönmek, onaltı yıl önce olanları öyküleştirmek değil mi? Bizim öykümüzün öznesi yanan veya dumandan boğulan edebiyatçılar ve müzisyenler; itfaiye merdiveninden inerken tekmelenen Aziz Nesin; Manchester Üniversitesi mezunu, bugünün SP Başkan Yardımcısı, o günün Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu'dur ama bunlardan daha önemli bir oyuncu vardır: Aynı güdülerle aynı amaçta tekilleşmiş bir çoğunluk. İnsanlardan oluşan gövdesi ve sayısız bacağıyla otelin etrafını çevrelemiş dev bir kırkayak. Başkalarının oğlunu, kızını, anasını, babasını, kardeşini yaktıktan sonra aynı kırkayak insanlara dönüşecek ve o insanlar evlerine dönüp, televizyon başında uyuyakalmış babalarını saygıda kusur etmeden uyandıracak karanlıktan korkan küçük oğullarını kucaklarına alıp teselli edeceklerdir.
Ertuğrul Özkök te olmalı bu öykünün bir yerinde. Mesela, fazla kaçırdığı akşam yemeğinden sonra pek iyi gitmeyen beyaz bir Fransız şarabını kristal bir kadehten yudumlarken, olayların anlatıldığı ekrana bakmalı ve üçüncü sınıf filozof aklı ve tavrıyla "İnsan insanın kurdudur" demeli.
Bu öykü yazılmalı ama yazacak kim?
Üye eleştirileri
Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok
Powered by JReviews
Yorumlar
0
#1
07-07-2009 14:05
Bence sen yazarsın hocam bu öyküyü, biz de "güzel güzel" okuruz.
İnsanların lokantada et yiyişlerini anlatan satırları okurken aklıma gelen Sivas katliamı görüntüleri tuhaf bir etki yarattı.
İnsanların lokantada et yiyişlerini anlatan satırları okurken aklıma gelen Sivas katliamı görüntüleri tuhaf bir etki yarattı.

Bence sen yazarsın hocam bu öyküyü, biz de "güzel güzel" okuruz.
İnsanların lokantada et yiyişlerini anlatan satırları okurken aklıma gelen Sivas katliamı görüntüleri tuhaf bir etki yarattı.