ERMENİ MESELESİ Popüler
Makale
V.GURKO-KRJAZHIN
ERMENİ MESELESİ
(1926, Büyük Sovyet Ansiklopedisi’nden bir makale)
Çeviren: İsmet Tekerek
Bakû-1990
V.Gurko-Krjazhin
Ermeni Meselesi. Giriş, B. Gaibov tarafından.- “Sovetskaya Enciclopediya” A.Ş., Moskova, 1926, 16 s.
V.GURKO-KRJAZHIN
ERMENİ MESELESİ
Editör: J. Rahimov
Çeviren [Rus.-İng.]: F. Akhundov
Tasarım: R. Mamedov
Teknik Editör: E. Tagieva
Büyük Sovyet Ansiklopedisi’nden yeniden yayınlanmıştır.- “Sovetskaya Enciclopedia” A.Ş., Moskova, 1926.
“Communist” Yayınevi tarafından yeniden yayınlanmıştır, Bakû, 1990.
“Communist” Yayınevi’nde basılmıştır.
Bugün, bu makalenin bir kez daha yayınlanmasını faydalı buluyoruz.
TARİH ZAYIF HAFIZAYI AFFETMEZ
Şubat 1988’de, kitlesel medyada “Nagorno-Karabağ bölgesi ve çevresindeki olaylar” adıyla anılan çatışma başlamıştı.
O dönem, Perestroyka’nın henüz binlerce insanı şehir ve yerleşim birimlerinin caddelerinde dökmediği dönemdi. 1. Halk Temsilcileri Kongresi, insanları onbeş gün boyunca işten alıkoyup, genç, yaşlı, herkesi TV ekranları önüne henüz çivilememişti; alkol karşıtı yasa henüz görünür bir etki yaratmamıştı; ülkenin çeşitli yerlerinde çalışan insanların eylem dalgasını yükselten ve ekonomiyi durgunluk aşamasından bir kriz çukuruna yuvarlayan madenciler grevi henüz gerçekleşmemişti.
23 Mart 1988’de kabul edilen NKAO’nun [Nagorno-Karabağ Otonom Bölgesi] ilk dokümanlarından birinde şöyle belirtilmişti: “SSCB [USSR] Anayasası’nın 81. maddesi gereği SSCB’nin Yüksek Sovyet Başkanlığı kendini fesh eder.” Arkasından diğer maddeler devam eder.
O sırada, bütünü kapsayan Başkanlığın çözülüşünün, Anayasa’nın 81. maddesi üzerine kabûl edilişine pek az kişi dikkat etmişti. Bu madde ne anlama geliyordu? “Birlik cumhuriyetlerinin egemenlik hakları Sovyetler Birliği tarafından korunur.”
Bilindiği gibi, Azerbaycan kimseye karşı bir toprak talebinde bulunmamıştı. Halbuki, NKAO üzerinde bölgesel iddialar Ermenistan tarafından ileri sürülmüştür. Ancak, Azerbaycan’ın haklarını koruyacak oldukça kesin yasama hükmünde adı geçen, ülkenin yüksek gücü bu korumayı temin etmemiştir.
24 Mart 1988’de, “1988-1995 Nagorno-Karabağ Otonom Bölgesi’nin Sosyo-ekonomik Kalkınmasının Hızlanmasıyla İlgili Tedbirler” adlı CPSU [Sov. Bir. Komünist Partisi] Merkez Komitesi ve Bakanlar Konseyi teklifi kabul edilmiştir.
Burada şöyle denilmiştir: “Sadece son üç 5 yıllık plan dahilinde bölgedeki endüstriyel üretim hacmi üç kat artmıştır, tarımsal üretim bir buçuk kat artmıştır. Bölgenin hem Cumhuriyet, hem de Sovyet’teki iş bölümü payı önemli miktarda artmıştır; entegrasyon süreçleri etkin olarak gelişmektedir. Konutlar, hastaneler, kütüphaneler ve klüpler yanında ailelerin tedarik miktarları da gelişmiştir.”
Sonrasında, bir dizi eksiklik belirtilmiştir; bölge ekonomisine büyük ölçekli yatırımlar, diğer sosyal ve ekonomik tedbirler için hazırlık sağlayan yasanın erken iptali. Heyhat, iki yıldan fazla zaman geçmiştir, ama teklifin uygulanması bir türlü başlamamıştır. Ve Ermenistan her türlü engeli koyarken nasıl başlayabilir ki?
Yukarıda belirtilen teklifin 3. maddesi özellikle not edilmelidir. Şöyle diyor: “Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin Ermeni kesiminin talepleri doğrultusunda, SSCB’nin Kültür Bakanlığı ve Azerbaycan SSC’nin Bakanlar Konseyi, Bakû’de bir Ermeni Dramatik Tiyatrosu’nun kuruluşunu değerlendirmelidir.”
Görünen o ki, birileri bu şekilde, toprak talebine bir son verilebileceğine inanmaktadır. Olayların gerçek gelişimi, Aralık 1989’da, Bakû’de bir Ermeni kilisesinin yakılmasına yol açmıştır. Erivan’da bir Müslüman cami çok daha önce yakılmıştır.
Çatışmanın başından beri, failler aramaktadırlar. Bunların aralarında, Cumhuriyet’in eski liderleri, Perestroyka karşıtları ve yolsuzluğa bulaşanlar belirtilmiştir. Ne var ki, iki komşu cumhuriyetin liderleri iki kereden fazla değişti; Perestroyka karşıtları uzaklaştırıldı, öyle ki sesleri çok az duyuluyor. Yolsuzluğa bulaşmış unsurlara gelince, hem Ermenistan, hem de Azerbaycan için, pazarımızı bölgemiz dışından ziyaret eden birisi, bu unsurların yalnızca barış içinde yan yana var olduğunu değil, aynı zamanda yakın bir işbirliği içinde olduğu gerçeğini görecektir.
Dolayısıyla, başka birileri suçludur. Tarih, bu meseleyi aydınlatmaya yardımcı olacaktır. Bununla beraber, okuyucunun dikkati, “Ermeni halkının milli onuru” için mücadeleyi kendine meslek edinen insanların şaşırtıcı dönüşümlerine çekilmelidir.
Az tanınan vasat bir yayıncı şimdi sıra dışı bir yazar olarak görülmektedir. Stepanakart ve Erivan mezarlıklarına makûl bir fiyata mezar taşı sağlayan kırsaldaki küçük bir atölyenin yöneticisi, yüce şehit hâlesini kazanmıştır. Bağ yetiştiriciliği ve şarap yapımı komitesinin eski başkanı, favori işinden koptuktan sonra bölgenin Parti lideri olmuş ve bölgenin Moskova’yla işleri kesildikten sonra kalkınması için kendi payına düşeni yapmaktadır. Moskova Bilimsel Araştırma Enstitüleri’nden birinde çalışan ve kimsenin tanımadığı bir araştırma görevlisi, kamuoyuna daha önce hiç ele almadığı milli meseleler alanında uzman biri diye tanıtılmaktadır.
Ve bunlar –sadece bunlar da değil– milletvekilleri, baskın etkiler olmaktadır!..
Çatışma, korkunç ve trajik bir şekilde derinleşmektedir. Her şey, İngilizlerin dediği gibi, kötüden daha kötüye gitmektedir. Ama bu insanların konuşmalarında hiçbir şey değişmemektedir. Ancak, giyilen, özellikle kadınlarca giyilen kıyafetler değişmektedir, bu kıyafetler giderek daha lüks olmaktadır; ki bu dönem sıradan bir gömlek satın almanın bile bir bayram sayıldığı bir dönemdir.
Üstelik, ülkenin bir bölgesinde söndürülemeyen milli çatışma ateşi diğer bölgeleri de sarmıştır. Bir çok bölge kanla kaplıdır. Ve ülkenin her yerinde bir çok milli çatışma için için yanmaktadır, ve bunların ne tür gelişmeler göstereceğini kim bilebilir?
Şurası açıktır ki, merkezde yetkilerine dayanarak teklifler geçiren insanlar, ne bu tür çatışmaların tarihsel kökenlerini, ne de kendi konuşmalarının sonuçlarını tahmin edebiliyor.
CPSU’nun 28. Kongresi’ne atıfta bulunan Azerbaycan Komünist Partisi’nin Merkez Komitesi birinci sekreteri, Azerbaycan SSC Başkanı, Ayaz Niyazi oğlu Mutalibov şöyle demiştir: “Dürüst konuşmak gerekirse, meselenin tarihini bilmeyen, duruma hâkim olmayan ve çatışmanın nedenlerini objektif bir şekilde analiz etmekle uğraşmayan merkezdeki memurlar aslında Azerbaycan’ı kötü değerlendirilmiş teklifleri test edici bir zemine dönüştürmüştür. Bunun sonucu nedir? Uzayan direniş ve ölen insanlar. Sonuçta, iki cumhuriyet arasında sınıra asker yığma. Ermenistan’da cumhuriyetin gayri-resmi otoritelerince yönetilen 140.000 kişilik milli ordu kurulmuştur.”
Medeniyet tarihinde, bir devletin başka bir devletin teritorisini savaş ilân etmeden ilhâk ettiği başka bir dönem yoktur. Bir nedenden ötürü, hiç kimse Ermeni tarafının ana sloganını anlamıyor: “Miatsum”. Anshlus! [Bağlantı/eklenti]. “Anshlus” sloganı ile Hitler Viyana’yı işgâl etmişti.
Ermeni tarafı, Azerbaycan’daki kana susamış köktendinci Müslümanlar hakkındaki muhteşem rolünü oynadı. Avrupa Parlamentosu bile bu yemi yuttu, “anshlus” düşüncesini görüp seçemedi ve Ocak 1990’daki trajik olayların ardından Ermenilerin Azerbaycan’dan amaçlı tehcirini ilân eden teklif oylamadan geçmiştir. Ve kabul edilen bu tekliften sonra Parlamento durumun ayrıntılarını öğrenmek için Transkafkasya’ya temsilcilerini gönderme kararı almıştır.
Büyük Ermenistan milli düşüncesinin izleyicileri, özellikle “Taşnaklar” [Dasnaktsutiun] tarafından oynanan kanlı oyunlar ve muhteşem performans için sunulan hediye, Avrupa Parlamentosu milletvekillerinin tersine bölgeye varan bir İngiliz gazeteci tarafından daha 1919’da fark edilmiş ve durumu ilk elden değerlendirmesinin ardından kendi sonuçlarını çıkarmıştır: “Bu parti [Taşnak], yıllarca Ermenileri Müslümanlara bilhassa teşvik eden terörist bir örgüttür. Müslümanlarca haklı olarak cezalandırılınca, zavallı Ermeniler için sempati kazanmak amacıyla bu cezalandırma hakkında yaygara koparmışlardır.” Devam eder: “Bir Taşnaklı için öldürülmüş Ermeni değerli bir şeydir. Böylesi bir vakayı mümkün olduğunca iyi bir şekilde kullanabilirse, propaganda nedeni için bir sürü avantaj elde edebilir.”
Çoğu zaman, yeni, iyice unutulmuş eskidir. Çoğu insan sözde “Karabağ meselesi”nin Ermeni meselesinin bir parçası olduğunu ve Ermeni meselesinin de Doğu meselesinin bir parçası olduğunu bilmez. Geç 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyıl çalışmaları bu meseleye vakfedilmiştir. Ve maalesef bugün bunlar haksız bir şekilde unutulmuştur.
Bu çalışmaların arasında tarihçi V.Gurko-Krjazhin’e ait, Büyük Sovyet Ansiklopedisi’nde (1926) yayınlanmış bir makale de yer alır. V.Gurko-Krjazhin, öylesine olumlu ve vurucu yazmıştır ki Stalin historyagrafisi onun adını unutmaya çalışmıştır. Ne var ki, söz konusu ansiklopedinin yayın direktörü O. Y. Shmidt, akademisyenler N. I. Bukharin, G. M. Krzhizhanovsky ve diğerlerinden oluşan yayın kurulu üyeleri V.Gurko-Krjazhin’e boşuna yer vermemiştir.
Ama tarihçi bile aldanmıştır: “. . . Ermeni göçü içindeki dürüst unsurlar önceki yönelimlerini değiştirmiş ve geçmişlerinden koparak, kendilerinden vazgeçerek Anayurtlarına dönmüştür. Sovyet Devrimi’nden sonra” –ümit eder ki– “Taşnak Partisi, kuşkusuz kesin bir yenilgiye mahkûm olur.”
Bugün, bu makalenin bir kez daha yayınlanmasını faydalı buluyoruz.
Temmuz 1990, Bakû B. Gaibov
Sözde Doğu meselesinin bir parçası olan Ermeni meselesi iki bakış açısından değerlendirilmelidir. Bu meselenin dış yönünü, Büyük Güçler’in [Great Powers] Türkiye’nin merkezkaç güçlerini kuvvetlendirme ve Türkiye’yi daha kolay sömürmek için zayıflatma emelleri oluşturur. Ermeni meselesinin iç yönü ise, kendi burjuvazisi tarafından yönlendirilen Ermenilerin milli kendini-tayin etme [self-determination] amacı doğrultusunda, burjuvazinin içinde kolayca gelişebileceği politik ve ekonomik önşartlar için mücadelesidir.
Ermeni meselesinin şekillenmesinin önşartları, Ermeni Milleti’nin başında İstanbul plütokrasisinin (Finansal Aristokrasi) olduğu 18. yüzyıl kadar uzak bir dönemde bulunur.
Küçük Asya’nın Türkiyesi’nde her yöne dağılmış olan Ermeniler, kısa zamanda, Türkiye’nin ekonomik hayatında önemli bir rol oynayan ve devlete tarımsal ürün, konut sağlayan ve eyaletlere borç vererek onların idaresiyle iştigal eden ticaret burjuvazisini oluşturdu.
Aynı zamanda, bu ticaret burjuvazisi, büyük bir etkisi olan ruhban sınıfı sayesinde Ermeni halkının hayatını yönetiyordu: Türklerin İstanbul’u fethinden (1453) sonra talimatla kurdukları ve teokratik Ermeni cemaatinin başında bulunan İstanbul Patrikliği’ne bağlı âyânlar/asiller konseyi (plütokrasinin temsilcileri) bulunurdu. Bu konsey, Ermeni halkının asıl “lider”iydi.
Türkiye’deki Ermeni burjuvazisinin, Levant (Lübnan) ve Amerika’daki Ermeni tüccarlarla ilişkisi ve yabancı sermayenin Türkiye’ye akışı da önemliydi. Küçük bir sınıf oluşturan Ermeni esnaf, Rumlarla birlikte bir dizi lonca [department] oluşturarak Türkiye’nin yerli endüstrisinde baskın bir rol oynadı. Yalnızca Türkiye’nin Doğu eyaletlerinde yaşayan Ermeni köylüler, hem siyasi, hem de ekonomik görüşlerden dolayı zalimce ezildi.
Dolayısıyla, şurası açıktır ki, Batı kapitalizmi Yakın Doğu’ya ilerledikçe, Batılı Devletler giderek daha yoğun şekilde, kendi ekonomik etkinliğinin gelişmesini engelleyen ve zorlayan siyasi bağımlılık koşulu altındaki ve bu nedenle Türkiye’nin iç rezervleri ve milli ekonomisinin yok edilmesine yönelen girişimlere yardımını temin eden Ermeni burjuvazisinden destek aramaya başladı. Türk yönetici sınıfıyla yakın ilişkide olan büyük Ermeni finans burjuvazisinden kaçınan Batı sermayesi, kendi amaçları için ilk önce ruhban sınıfını (Ermeni-Katolik ve Ermeni-Protestan kiliselerinin yaratılması) kullanmayı istedi. Ancak bu girişimler, beklenen sonucu vermeyince Batı ticaret sermayesi ekonomik aracısı olarak orta [sınıf] ticaret burjuvazisini kullandı; [Batı’nın] desteği, bu burjuvazinin güçlenmesine yol açtı ve milli hareketin gelişmesine güçlü bir saik kazandırdı.
Bu hareket özellikle Moskova ve Tiflis’teki entelijensiya tarafından desteklendi. 1700’lerde (Rus liberal hareketinin doğrudan etkisi altındaki) Ermeni liberalizminin merkezleri olan bu şehirlerde, “milli özbilincin uyanışı”nın propagandası ve militan milliyetçilik, yalnızca Rusya değil ayrıca Türkiye Ermenileri arasında da, hem sözlü, hem de yazılı şekilde yayıldı.
Doğaldır ki, Ermeni orta burjuvazisinin kendini tayin etmeye yönelik ilk adımları, üstün ruhban sınıfının sınırlamalarına karşı ilerledi: Şehir esnafının belli bir desteğini arkasına alarak kilisenin ve temelde İstanbul Patrikliği’nin dünyevileştirilmesi için mücadele geliştirdi. Bu mücadele başarılı oldu. Orta burjuvazi, ruhban sınıfıyla ve finans burjuvazisiyle birlikte, patriklik altında ve piskoposluk bölgelerinde yaratılan “Ermeni temsilcilikleri”nde yerini aldı. Bu temsilcilik, finansı, adaleti ve eğitimi yönetme hakkına sahiptir.
Aslında köylü kitleleri bu milli hareketin dışındaydı. 1700’lerde Türkiye’deki Ermeni köylüsünün durumu, vergi baskısının artmasına ve Kürtlerle olan ilişkilerin kötüleşmesine bağlı olarak dikkat çekici şekilde kötüleşti. Beş Doğu vilayeti bölgesinde (Van, Erzurum, Bitlis, Harput [Elazığ] ve Sivas) Ermenilerin sayısı nüfusun azınlığına tekabül eder (%20–%40 arası). Nüfusun geri kalanı, aşiretlerde gruplaşmış ve göçebe ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliğine dayanan bir hayat tarzına sahip olan Kürtlerdir. 19. yüzyılın ikinci çeyreğinde, nüfus artışı sonucu Kürtler yerleşik hayata geçtiler, ama Ermeni köylüsüne baskı yapmaya ve onların arazilerini istimlâk etmeye başladılar, çünkü dağlık Ermenistan’da boş arazi yetersizdi. Militan, yarı-bağımsız Kürt aşiretleri üzerindeki gücünü artırmayı isteyen Türk hükümeti bu süreci her yönden teşvik etti. Hükümet, istimlâk edilen arazileri aşiret liderlerine tahsis etti ve onlara askeri-idari görevler dağıttı ve böylece Kürt feodalizmi yayıldı. Aynı zamanda, dinsel fanatizme bağlı olarak Kürtleri Ermenilere karşı korudu. Bu olgu nedeniyle, geçmişte vuku bulan Kürt şiddeti kitleselleşti ve görülmemiş biçimde zalimleşti.
Ortaya çıkan antagonizmanın ikinci nedenine gelince, Ermeni şehir burjuvazisi geri Müslüman kitlelere kıyasla, Türkiye koşullarında yırtıcılık ve aslında tefecilik olan sermayenin temsilcisi rolünde göründü.
Dolayısıyla, bütünüyle ekonomik zeminde ağırlaşan Ermeni meselesi “Büyük Güçler”in (Rusya ve İngiltere) müdahalesiyle trajik şekilde karmaşıklaştı. Karadeniz, Boğaziçi ve Çanakkale’yi ele geçirmek isteyen Rus ticaret-endüstri sermayesinin emeli, “Hıristiyanları Müslüman Türkiye’nin boyunduruğundan kurtarma mücadelesi” sloganıyla örtüldü. Ermeni burjuvazisi bu sloganı milli-siyasi kendini-tayin etme amacı yolunda kullanmayı umdu. Ermeni burjuvazisinin büyük bir bölümü yalnızca Rus yönelimini kabul etmekle kalmadı, ayrıca Türkiye Ermenistanı’nın Ermenileri arasında da ajitasyona başladı. Bu durum, Türk hükümetinin Ermeni burjuvazisine karşı tutumunu belirgin şekilde değiştirdi. 1877 [Osmanlı-Rus Savaşı] savaşından önce Türk hükümeti bunu işleme koymadı ve Ermeni burjuvazisi devletin yüksek makamlarına bile kabul ediliyordu. Bu ilişkiler, Rusya Ermenilerinin Kafkasya valisi General Grand-dük Mikhael Nikolayevich’e şikayetleri ve Türkiye’yle barış görüşmeleri sırasında Patrik Nerses’in başkanlığındaki Türkiye Ermenilerinin Rusya’nın desteğini isteyen resmi çağrısından sonra daha da kötüleşti.
Bu çağrıyı kullanan Rusya, Ayastefanos [Yeşilköy] ön anlaşmasına 16. maddeyi ekledi. Bu maddeye göre Türkiye, Ermeni vilayetlerinde gerekli reformları acilen yürürlüğe koyacağına söz verdi. Bu maddenin gerçekleşmesinden önce, Rusya birlikleri, Türkiye’nin Asya kesiminde ele geçirdiği bölgeleri işgal etmeye devam etti.
Çarlık Rusyası’nın kendi korumasına sığınan Ermenilere güvenerek “Ermeni platosuna sabit bir ayak” basmak için yaptığı bu girişim, Yakın Doğu’da ana düşmanı tarafından bertaraf edilmiştir. Bu düşman, İngiltere, Berlin Kongresi’nde yukarıda değinilen 16. maddenin yeni bir maddeyle (Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi) değiştirilmesi yolunda baskı yapmayı başardı. Bu yeni madde, Türk hükümetinin Ermeni vilayetlerinde gerekli reformları yürütme görevini teyit ediyordu. Ama ilgili reformların gerçekleşmesini denetleme hakkı özel olarak Rusya’ya değil, 6 Büyük Güç’e, Berlin Kongresi’nin üyelerine “topluca” verdi.
Berlin Kongresi’nin kararları, Ermeni burjuvazisin yönetici çevrelerine umut verdi, öyle ki artık yalnızca Rusya değil, tüm Büyük Güçler onların milli bir Ermeni Devleti yaratma mücadelelerine yardım edecekti. Bu yanılsamalar, Ermenilere “Büyük Ermenistan”, yani “denizden denize” (Karadeniz’den Akdeniz’e) sözü veren İngiliz diplomasisi tarafından yoğun bir şekilde desteklendi. Ancak, bu yönelimdeki politika değişikliği Ermenilerin uluslar arası konumu açısından mutlak bir yalnızlaşmayla sonuçlandı. Rusya ile yolları ayrıldı ve o sırada İngiltere için Rusya’ya Yakın Doğu politikası çerçevesinde Ermenileri kullanma fırsatı vermemek şarttı. O dönemde, Türkiye’deki kendi politikası açısından Rusya’nın Ermenilere ihtiyacı yoktu. Bu politikanın sonraki gerekleri, İngiltere’nin Türkiye’yle imzaladığı ve Türkiye’yi Rusya’ya karşı savunma şartına karşılık Kıbrıs adasını almasını temin eden gizli anlaşmayla çözüldü. Bu nedenden ötürü, Çarlık Rusyası’nın Türkiye Ermenistanı üzerindeki payını boşa çıkaran İngiltere Ermenilerden vazgeçti ve onları Büyük Güçler’in karmaşık oyununda Ermenilerin muhtemel rolünü görebilen Türk hükümetinin insafına terk etti. Bu tehlikeyi bertaraf etmenin en basit ve en güvenilir yolunu Sultan Abdülhamit şöyle özetledi: “Ermeni meselesini sona erdirmek, Ermenileri sona erdirmektir.” Kürtlerin, Ermeni nüfusunu (dış politikada bir karışıklık yaratmamak için) tedricen ama istikrarlı bir şekilde imha etme dönemi başladı. 1890’da düzensiz Kürt süvari alayları “Hamidiye”ler kurularak, bu imhalar büyük oranlara yükseldi. Bu alayların resmi amacı, sınırları Ruslara karşı korumaktı ama bunlar aslında Ermenileri imha etmek için yaratılmıştı.
Büyük Güçler’in yardımıyla ilgili hayal kırıklığı ve özlenen “Büyük Ermenistan”ın temelini oluşturacak olan bu köylü kitlelerinin fiziksel olarak imha edilmesi sonucu, Ermenistan burjuvazisi devlet terörüne karşı silahlı mücadeleye başladı. Milliyetçi partiler Hınçak [Çan] ve Taşnak [İttifak] kuruldu. Rus Transkafkasyası’nda yerleşik haldeyken Türkiye’ye propagandacı ve ajitatörler gönderdiler, isyancı müfrezeler oluşturdular; etkinliklerinin amacı sadece silahlı çatışmalarda bir başarı elde etmek değil (Türk hükümetine karşı zafer elde etmek Ermenilerin gücünü aşıyordu), Büyük Güçler’in dikkatini Ermenistan’daki olaylara çekmek ve böylece onları hem Türkiye’nin, hem de Batı Avrupa devletlerinin unuttuğu Berlin Antlaşması’nın 61. maddesinin şartlarını yerine getirmeleri ve müdahaleleri için zorlamaktı. Yukarıda belirtilen partilerin yabancı ülkelerdeki komiteleri de aynı yönde çok çalıştı. 1890’ın sonuna doğru, Hınçak sahneyi terk etti ve Taşnak Partisi Ermenilerin tek siyasi örgütü oldu.
Doğaldır ki, isyancı mücadele bölgedeki durumu iyice gerdi ve Türk hükümeti “imha politikası”na tüm bölgeyi aldı. İngiltere, Mısır işgalinden sonra, Nil vadisinin İngilizlerce işgalini yasallaştırma konusunda Sultan Abdülhamit’le bir anlaşmaya varamadı. O zaman, Ermeniler hatırlandı ve İngiltere onları Sultan’a karşı bir tehdit olarak kullanmaya çalıştı. Buna karşın, Türk hükümeti çağrışımsal tedbirler almak için telâşlandı ve Ermenilerin tedrici imhası yerini kitlesel olana bıraktı (Sultan, alaycı bir şekilde buna “nüfus indirimi” adını verdi). 1894’te, hükümet Sasun’da 24 köyün yok edilmesiyle sonuçlanacak Ermeni katliamını düzenledi. 1896’daki kıyım, Türkiye’nin Asya kesiminin nerdeyse her noktasında gerçekleşti. 8.000 köy yok edildi; 50.000 kadar insan öldürüldü; yaklaşık 100.000 kişi ciddi şekilde yaralandı; 300.000 insan evsiz kaldı ve bunların çoğunluğu Rusya’ya göçtü. Yabancı elçilerin müdahalesi, 6 binden fazla Ermeni’nin imhasıyla sonuçlanan İstanbul katliamına yol açtı.
“Güçler” bu olaylara oldukça kayıtsız kaldı. İngiltere, Ermenilerle artık ilgilenmiyordu; üstelik “herhangi bir devletin bağımsız eylemlerine izin vermeyeceğini” açıklayan Rus hükümeti tarafından da bağlanmıştı. Rusya’ya gelince, o sırada o da Transkafkasya’da Ruslaştırma politikasını yürütüyordu ve açıkça “Asya’da Ermenilerin münhasıran imtiyazlar elde edeceği bir bölgenin yaratılması” fikrini protesto etti. Bunun yanı sıra, Çarlık Rusyası tarafından özgürleştirilen ama onun kölesi olmayı kabul etmeyen Bulgaristan’da kendini gömen çarist diplomasi, “ikinci bir Bulgaristan” daha yaratılmasına izin vermeyeceğini ilân etti (Prens Lobanov-Rostovsky’ye göre). O sırada Bağdat yolu için imtiyazlar almakla uğraşan Almanya ise katliamları kınamadı bile, dahası İmparator II. Wilhelm’in kişiliğinde Abdülhamit’in politikasını “fitneci yurttaşlar” bağlamında teyit etti.
1890 yenilgisi, milliyetçi Ermeni burjuvazisinin kesin yabancılaşması, yönetimdeki Taşnak Partisi’nin politika değiştirmesine yol açtı. Tüm-Türk devrimci hareketinde destek aramaya başladı. Parti, Jön Türklerle bir anlaşmaya vardı. 1907’de, Taşnakların insiyatifinde Osmanlı İmparatorluğu’nun tüm muhalif partilerinin Kongresi toplandı. Burada bir devlet darbesinin [coup d’etat] projesi çalışıldı.
Darbe, 1908’de gerçekleşti ancak Taşnakların beklediği sonucu vermedi. Ermenilerin yeni rejim altındaki durumu hiç de iyileşmedi. 1909’da, Kilikya’da 20.000’den fazla Ermeni’nin yaralanmasıyla sonuçlanan yeni bir katliam oldu. Ve Jön Türk hükümeti, olayı hazırlayanları hafif bir şekilde cezalandırmaktan öte bir şey yapmadı. Bundan dolayı, Ermeni siyasi çevreler yönelimlerini tekrar değiştirdi ve kendilerinin birincil destekleyici üssü, Rusya’ya döndü. Bu sefer, çar hükümeti onların taleplerini memnuniyetle karşıladı. Dünya Savaşı kopmak üzereydi. Milyukov’a göre, “Rusya ve Türkiye arasında bir kavşakta beklemekte” olan Ermeniler büyük bir siyasi önem kazandılar. 1913’te, Rus diplomatları örgütlü Ermeni burjuvazisiyle bir antlaşma imzaladı ve Doğu vilayetlerinde işlemesi gereken reformları talep eden “ezilen Ermeniler lehine” ortaya çıktı. 1914’te (26/1) Almanya tarafından desteklenen inatçı bir direnişten sonra, Türk hükümeti reformlar hakkında bir antlaşma imzalamak zorundaydı. Buna göre Ermeniler, Devletler ve öncelikle Rusya’nın denetimi altında, idare, dil, askeri hizmet vs. alanlarda oldukça geniş bir otonomi elde edeceklerdi.
Antlaşmadan hemen kısa bir süre sonra patlayan Dünya Savaşı sırasında Rusya’nın bu müdahalesi, Ermenilerin durumunu önemli ölçüde karıştırdı; özellikle Taşnak Partisi üyeleri savaşın başında yalnızca “Büyük Ermenistan” sloganını tekrar ilân etmekle kalmayıp, firari Türkiye Ermenilerinden oluşan gönüllü müfrezeler de kurmaya başladı. Karşılık olarak, Türk hükümeti en zalim bastırmaları düzenledi ve Türk-Kafkas sınırında Rus birliklerinin başarısını haber alınca Ermenilerin sistematik ve genel imhası başladı. Her şey, şüpheli Ermeni nüfusunun askeri operasyonlar bölgesinden Mezopotamya’ya tehciri kisvesi altında yapıldı. Ancak, aslında zalimce bir katliam olarak örgütlendi ve görülmemiş bir şeydi.
Sonuç olarak, yaklaşık 300.000 insan öldürüldü. Aynı sayıda Ermeni Mezopotamya yolunda öldü, 200.000 insan Rusya’ya kaçtı, ve son olarak 400.000’e yakın insan Müslüman olarak kendini kurtardı. Bu yoğun katliamdan sonra Türkiye Ermenistan’ı aslında Ermenisiz kaldı.
1917 Şubat Devrimi, Ermeni meselesi tarihinde yeni bir çağ açtı. Bir yıl içinde Transkafkasya, Rusya ile ilişkilerini sürdürdü ve bu ilişkiler Petrograd’dan talimat alan sözde Özel Transkafkasya Komitesi’nce idare edildi. Ancak, aynı zamanda Gürcü Menşevik, [Azeri] Müsavat [“Eşitlik”] ve Taşnak partilerince temsil edilen tüm burjuva-şovenist güçlerin birleşimi söz konusuydu. Daha, Yaz 1917’de Tiflis’teki Köylü Kongresi’nde Ermenilere karşı Gürcü-Müslüman bloğu kuruldu.
1917 Ekimi’nde, Tiflis’te Taşnakların önderliğinde Milliyetçi Ermeni Kongresi gerçekleşti.
Bu kongre, Ermenistan’ın Rusya’nın geri kalanıyla ilişkilerini teyit etti ve Dünya Savaşı’nda Rus birliklerince işgal edilen Türkiye Ermenistanı’na ait toprakların Rusya tarafından korunmasını talep etti. Kongre’de 15 üyeden oluşan ve Tiflis’te yerleşik Ermeni “milli merkezi” ve Milli Konseyi de seçildi.
Ekim Devrimi’nden sonra Transkafkasya’nın Merkezi Devlet Kurulu olarak STC’nin (Özel Transkafkasya Komitesi) yerine geçen Transkafkasya Seim’i aslında Ermenistan’a Transkafkasya’yı Türk tasallûtuna karşı rehberlik etme yükünü yükledi. Türkler, doğal olarak, bölgeyi işgal etmek için uygun zamanı yakalamak istedi. İşte bu yüzden, Ermenistan’ın sınır nüfusu, Türk birliklerinin tekrarlanan işgâli sırasında ağır kayıplara uğradı. Kars ve Erivan bölgeleri ve Azerbaycan’daki Ermeni nüfusu diğer yerlere kıyasla çok daha fazla zarar gördü. Transkafkasya Cumhuriyeti, 1918’de –Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan olmak üzere– üç devlete ayrıldığı zaman, Ermenistan Türklerin insafına terk edildi, ve Haziran 1918’de Türkiye’nin tüm taleplerini kabul etmek zorunda kaldı (İstanbul’daki antlaşma). Buna göre, Ermeni toprağı 2 idari birimle sınırlandı –400.000 sakiniyle Erivan ve Echmiadzin.
Merkezi devletlerin yenilgisi Ermeni burjuvazisine yeni ve büyük fırsatlar sağladı. Savaşın ertesinde gâlipler, Ermenilere yalnızca Türkiye’ye (Kilikya’da) değil, Sovyet Rusya’ya (Transkafkasya’da) da karşı bir destek olarak ihtiyaç duydu. Ermeni meselesi, önceki dönemle kıyaslandığında yeni ve büyük bir önem kazandı. Dolayısıyla, “gâlip devletler” kendi “Ermeni üsleri”ni, her şeyden önce kendileri için en tehlikeli olan “Sovyet” yönüne karşı hazırlamak için tedbirler aldı.
Taşnakların Ermeni Cumhuriyeti, müttefiklerden 1918’de ellerinden alınan Erivan vilayetinin parçalarını, Kars sancağını aldı. Böylece, Ermenistan’ın toprağı 1.510.000 kişilik nüfusuyla yaklaşık 17.500 İngiliz milkareye ulaştı (795.000 Ermeni, 575.000 Müslüman, 140.000 diğer milletler).
Bununla yetinmeyen Taşnaklar, (Gürcistan’ın parçaları) Ahalkalaki ve Borçalu toprakları, ayrıca (Azerbaycan’ın parçaları) Karabağ, Nahçıvan sancağı ve büyük Yelizavetpolskaya vilayetinin güney bölümü için de iddialarda bulundu. Bu toprakları zorla eklemek için yapılan girişimler (Transkafkasya’nın İngiliz işgali döneminde) Gürcistan’la savaşa (Aralık 1918) ve Azerbaycan’a karşı tartışmalı bölgelerde nüfusun %10-30 kadar düşmesiyle sonuçlanan uzun kanlı bir mücadeleye yol açtı, bir dizi yerleşim birimi kelimenin tam anlamıyla yeryüzünden silindi.
Çatışmanın en şiddetli yaşandığı yer, Taşnakların yoğun bir şekilde yerleşmiş bulunduğu Karabağ’dı. Müsavat Partisi’nin çöküşü ve Bakû’nün sovyetleştirilmesi (27/4, 1920) ancak Karabağ Ermenilerini tam bir imhadan korudu.
Gürcistan’a ve Azerbaycan’a doğru genişleme için çatışmalar yaşanırken, Ermenistan Cumhuriyeti bir yandan da Türkiye’den Kürt saldırılarını (Olt, Sarıkamış ve diğer bölgelerde) püskürtmek zorundaydı. İngiliz işgâlciler Ermenilere destek olmak için özel bir gayret göstermedi: Ermenistan’a gıda tedariği bile çok az ve düzensizdi.
İngiltere, Sovyet Rusya’ya karşı savaşan beyaz ordulara destek verdi. Bu etkenin varlığı, “Ermeni üssü”nün önemini azalttı.
Taşnaklar da bu yönelimi paylaştı, Gürcü ve Azeri hükümetlerinin tersine Ermeni Cumhuriyeti hükümeti Denikin Ordusu ile dostane ilişkiler geliştirdi. İlişkiler öyle yakındı ki, Erivan siyasetçilerinden birinin dediğine göre Ermeni Cumhuriyeti güçleriyle birlikte Denikin Ordusu’nun 7. kolordusunun bir bölümüydü.
İngiltere ve İran arasındaki 1919 antlaşması ve İngiltere’nin Orta Doğu’daki konumunu güçlendiren İstanbul işgâli (16 Mart 1920) İngiltere’nin ilgisini Ermeni meselesine çevirdi: 1919’un sonuna doğru İngiltere Transkafkasya’dan çıktı ve Ermeni kaderi San Remo Konferansı’nda (Nisan-Mayıs 1920) Avrupalı ve Kuzey Amerikalı emperyalistlerin istediği şeklin dışında ele alındı. Bu adım, gerekli görülmüştü, çünkü o sırada Milletler Cemiyeti’nin Yüksek Meclisi [Konsey] Ermenistan’ın “destek olmaksızın” var olamayacağını ilân etti. Başkan Wilson, Ermeni sınır hattını belirlemek için Cemiyet’in uyarısını kabul etti ve cömertçe 150 millik bir sahil şeridi de içinde olmak üzere toplam 30.000 milkarelik bir alan kapsamında Erzurum ve Trabzon vilayetlerinin büyük bölümü, Bitlis ve Van vilayetlerinin tamamını teklif ederek ödüllendirdi. Amerikalı siyasetçiler, kendi Başkanlarından daha aklı selim bir yaklaşıma sahiptiler. “Ermeni mandası”nın tüm masraflarını hesaba katıp bunun Amerikan sermayesi için faydasız olacağını düşünerek, ve Ermeni meselesi Avrupa’yla ilgili olduğu üzere, Senato’da manda oylamasını reddettiler. Taşnakların Ermeni Cumhuriyeti ihmal edilmiş olarak bırakıldı. Batılı emperyalistler bir kez daha Ermenileri kaderin insafına terk etti. Fransız hükümeti de 1919’da işgâl edilmiş olan Kilikya’nın Ermenilerine aynı biçimde davrandı. Bu verimli bölge, Küçük Ermeni Krallığı’nın (11.-14. yüzyıllar) bir bölümüydü. Bu krallık nedeniyle, 1915 katliamı sonrasında mültecilerin etkisiyle Ermenilerin sayısında –tüm nüfusun yaklaşık % 33’ü– büyük bir artış olmuştu.
Türk milliyetçilerinin Fransızlara karşı askeri eylemleri başladığında, Fransızlar kendi korumaları altında Ermenilerin bağımsız bir devlet kurması için söz verdi ve onları kalkışan Müslüman nüfusa karşı cezalandırıcı eylemlere girişmeleri için cesaretlendirdi.
1920’de Ankara hükümeti, Kilikya’ya 4 adet düzenli birlik gönderdi; bunlar Fransızları denize sürdü ve bir dizi Ermeni köyünü yok ederek yaklaşık 16.000 kişi öldürdü. Umutsuz bir durumda olan Ermeni nüfusu Fransa’nın koruması altında bağımsız bir cumhuriyet ilân etti, idari yetkiler oluşturdu ve 10.000 kişiden müteşekkil “Ermeni öz savunma lejyonu” kurdu. Fransız ordusu, kısa süreli bir başarı sağlayan bir savaştan sonra tekrar ama bu sefer sonsuza dek denize sürülerek Türkiye ile barış müzakerelerine oturdu.
Umutsuz ve desteksiz terk edilen Ermeniler, kendi istihkâmlarında (Hacin Zeytun) Türkler tarafından kuşatıldı ve güçlü bir direniş ertesinde bütünüyle imha edildi. 20.000 fazla insan öldürüldü. 1921’de Fransa, Türkiye’yle Barış Antlaşması imzaladı. Fransa, Kilikya’dan vazgeçti, hemen ertesinde Ermeni katliamları [pogrom] başladı ve ancak müttefiklerin İstanbul’u ele geçirme tehditlerinden sonra durdu. Hayatta kalmış çok az sayıda Ermeni, Suriye, Kıbrıs ve Mısır’a kaçtı.
Böylece, Ermeni üslerinden biri bertaraf edilmiş oldu. Ermeni meselesi, Transkafkasya’ya taşındı. Taşnaklar, tüm umutların suya düşmesine rağmen, katıksız milliyetçilik politikasını gütmeyi sürdürdü. Durumları, Kuzey’de Sovyet sınırının belirmesiyle tehlikeli olmaya başladı. Sürekli katliam ve savaşlar, açlık ve yoksulluktan yorgun düşen Ermeni halkı, Sovyet Gücü’nü desteklemeye başladı. Sovyet Gücü’nün Bakû’deki zaferinden üç gün sonra, Ermenistan’da, birkaç şehirde bazı isyanlar çıktı (Sovyet Gücü, en azından birkaç saat Alexandropol’de hâkim oldu), ancak Taşnaklar tarafından acımasızca bastırıldı. Öte yandan, Sovyet Rusya ile Ankara arasındaki dostane ilişkiler Taşnak Ermenistanı’nına karşı çalıştı. Taşnak, yukarıda değinilen devletlerle iletişim kurarak karşıt gücünü ortaya koydu.
Taşnaklar, Ankara hükümetinin bu kırılgan durumunu kullanmaya –Batı Yunan-İngiliz cephesi– ve kendini Sovyet Rusya’nın Türk tarafından korumaya karar verdi, saldırgan eylemlere yönelik eğilimler göstermedi. Sovyet Gücü’ne sâdık Karabağ, Nahçıvan ve diğer alanları kabul etmesi teklif edildiğinde (Temmuz 1920) Erivan hükümeti belirtilen bu alanlarda gerilla eylemleri başlatmaya karar verdi ve onların Taşnak savaş liderlerine gizli emirler gönderdi. Bu eylemler, Eylül 1920’de başladı.
Aynı zamanda, İngiltere’den silâh elde eden Taşnaklar, Kars vilayeti ve Erivan sancağında Müslüman nüfusa karşı katliamlar [pogrom] örgütledi, Shuragel, Sharurio-Daralagez, Kağızman, Surmanlı, Karagurta, Sarıkamış’ı kül etti. Arka cepheyi sağlama aldıktan sonra, Makin Serdar’ın desteğini kazanarak Olta ve Kağızman’a saldırdı.
Türkler, Doğu Türk Ordusu’yla, Karabekir ve Hamid Paşaların önderliğinde saldırarak yanıt verdi. Erivan hükümetinin birlikleri yenildi. Ermeni nüfusunu imha eden Türkler, Kars’ı (2 Kasım) ve Alexandropole’u işgâl etti ve Ermeni hükümetini barış antlaşması imzalamaya zorladı. Ermenistan Türkler karşısında yalnız toprak kaybetmekle kalmadı, 1.500’den fazla insan gücü, 8 saha silahı ve 8 makineli tüfekten oluşan ordu bulundurma hakkından da mahrum kaldı. Ermeni halkının tepkisi şöyle oldu: Ermeniler Taşnaklara bir son vererek Sovyet Gücü’nü kurdu (1920 Aralık); Türk-Rus Antlaşması, Alexandropole Barış Antlaşması’nı iptal ederek, bugün mevcut Ermenistan-Türkiye sınır hattını belirledi.
O zamandan beri, –Ermeni halkının yeni devlet varlığından beri– Ermeni meselesi kapanmış olarak düşünülebilir. Ancak, Ermeni Sovyetleşmesi’nden sonra bile, Batı Avrupa emperyalizmi Lozan Konferansı’nda Ermeni meselesi üzerinde spekülasyon yapmak için bir girişimde daha bulundu. Konferansta, Milletler Cemiyeti’nin denetimi altında “milli azınlık grupları”nı savunmak üzere özel bir organ olarak İstanbul’da bir “Ermeni Ocağı” ofisi kurulması fikri öne sürüldü. Bu teklifin tek amacı, Türk heyetinden Musul konusunda feragat elde etmekti. Tüm feragatler alındıktan sonra taslak teklif geri çekildi.
Sonrasında, Batı Avrupalı devletler Kilikya’ya komşu bölgede (Mardin, Antep, Urfa ve diğerleri) geriye kalan Ermeni nüfusunun imhası ve tehcirini soğukkanlılıkla izledi.
Ermenilere tek gerçek yardım Sovyet Rusya’dan geldi. 27 Ocak 1923’te Yoldaş Chicherin Lozan Konferansı’nda, Rus ve Ukrayna hükümetlerinin yabancı ülkelerdeki Ermeni mültecilerin çoğunu kendi ülkelerine yerleştirmeyi planladığını duyurdu.
Yoldaş Chicherin, Ermeni meselesinin, Sovyet delegasyonunun karara katılması önlenerek doğru bir şekilde çözülemeyeceğini belirtirken haklıydı.
Yoldaş Chicherin’in mektubu dış Ermeni çevrelerde büyük yankı uyandırdı: Bir dizi siyasi ve insansever dernek ve parti Sovyet hükümetine şükranlarını ifade etti ve Rus teklifinin gerçekleşmesiyle ilgili kendi planlarını duyurdu.
Büyük Ermenistan programının bütünüyle ve geri dönülmez biçimde çökmesi, bugünlerde Ermenistan’da ortaya çıkan etkin ekonomik ve kültürel hareketlilik, “diaspora”yı temsil eden Ermeni siyasi partiler arasında değişikliğe yol açtı. Ermeni burjuvazisi ve entelektüellerinin partisi, liberal demokratlar (ramkavarlar), Sovyet Ermenistanı’na karşı dostane bir tutum takındı. Sovyet Gücü’nün barışçıl gelişiminin ayrıntılarını öğrenmek üzere kendi “âkil adamlar”ını gönderdiler. Bu eylemler sonunda, söz konusu örgütler Sovyet Gücü’ne karşı bir sempati geliştirdi. Aynı tutumu milliyetçi parti “Hınçak” da gösterdi.
Sovyet Gücü’ne karşı kör nefretini sürdüren tek parti Taşnak’tır. Ülkede, müdahale, intikam ve ayaklanma çağrısı yapmaktadır; her ne kadar, bu yöndeki son girişim, örneğin 1921’de Vratsyan’da patlak veren karşı devrimci isyan tam bir başarısızlığa dönüşüp, kısa süreli ancak kanlı bir iç savaşa neden olmuşsa da.
Taşnak partisi, şu anda moral bir çöküntü yaşamaktadır. Göçmen çevrelerinde bile etkisini kaybetmiştir –mültecilerin Ermenistan Sovyeti’ne göç etmesini finanse etmek için Avrupa ve Amerika’da toplanan fonlara el koyarak var olmaktadır (özellikle Taşnak Kızıl Haç Derneği).
Ancak, Ermeni göçünün dürüst unsurları, eski yönelimi değiştirmekte ve eski fikirlerden vazgeçme kararına vararak, hatalarını kabul ederek anayurtlarına dönmekteler.
Sovyet Devrimi’nin ardından, Taşnak yenilgiye mahkûm olmuş ve bu yenilgiyle birlikte Ermeni meselesinin tarihinde yeni bir sayfa açılmıştır.
V. Gurko-Krjazhin
