Kürt Davası Popüler

Makale

Yazar

“Kürt Meselesi” diye adlandırılan konuda, olgunun ismine itirazdan başlayarak, günlük hayattaki en küçük detayına kadar hemen hemen, olgunun her alanında fikir beyan etmiş biri olarak, okuyacağınızı umduğum aşağıdaki fikirlerimin çoğunu ilk kez klavyeye alıyor ve ürkek bir cesaret gösterisinde bulunduğumu itiraf ediyorum. Hiç mayın tarlasında yürümedim, ne mutlu, ama yürüseydim sanırım buna yakın bir ruh hali yaşardım. Bir Marksist olarak, iki “uzak” yıldıza bakarak yönümü tayin etmeye çalışıyorum.

Kürt Davası

“Kürt Meselesi” diye adlandırılan konuda, olgunun ismine itirazdan başlayarak, günlük hayattaki en küçük detayına kadar hemen hemen, olgunun her alanında fikir beyan etmiş biri olarak, okuyacağınızı umduğum aşağıdaki fikirlerimin çoğunu ilk kez klavyeye alıyor ve ürkek bir cesaret gösterisinde bulunduğumu itiraf ediyorum. Hiç mayın tarlasında yürümedim, ne mutlu, ama yürüseydim sanırım buna yakın bir ruh hali yaşardım. Bir Marksist olarak, iki “uzak” yıldıza bakarak yönümü tayin etmeye çalışıyorum. Bu yıldızlar, Kürt ve Kadın adını taşıyorlar. Ülkemde, Kürt; içinde ülkemin de yer aldığı Dünya’da da Kadın diyebilmenin “namuslu” (bu kelimeyi de pek sevmem ya, yerine bir şey bulamadım) kalabilmenin ilk adımı olduğunu düşünüyorum. (Kadın konusunda henüz bir şey yazmış değilim. Hem o kadar gelişmiş bir ustalığım yok hem de bu konuda bir “erkek” olarak okur kalmayı görev ve gönüllülük addediyorum.) Konuya dair fikirlerimi dağınık bulabilirsiniz, en azından bana öyle geldiler, fakat onları derli toplu hale getirebilmek için çok çaba/özen harcadığımdan/gösterdiğimden emin olmanızı isterim. Eğer hala bir dağınıklık söz konusuysa, bunun, büyük payını acemiliğime, küçük payını da “meselenin” kendisine mal etmenizi rica edeceğim. Peşrev nokta

Giriş

Kemal Pir’in, Diyarbekir’de 12 Eylül mahkemelerinde dile getirdiği (siyasi) savunmayı alıp, o dönemde herhangi bir sol örgütün herhangi bir mahkemeye sunduğu savunmayla değiştirin, pek bir şey fark etmez. Mahkeme aynı cezayı, savunma aynı ideolojiyi dile getirir. Hem Öcalan, bu durumu defalarca dile getirmiş, Türkiye Solu damarından olduklarını hiç saklamamıştır. Ve hatta kimi zaman bunu, sanki bir kurtuluş yolu, bir “prestij” olarak dile getirmiştir. Aynı dönemde, aynı dünyada ve hemen hemen aynı sorunlardan türeyen siyasi akımların bir birine benzemesinde bir tuhaflık olmasa gerek. Tuhaflık, çokça yapıldığı gibi, tarihi tarihinde değil de bugünün ortamında ele almak sakatlığıyla başlamaktadır. Bir de şöyle bakalım: Karşımızda, 12 Eylül’le bitmeyen, oradan devam eden bir örgütümüz var!

[Türkiye Solun’dan olduğunu söyleyen Öcalan, Türkiye Solu’na “Türk Solu” diyen hareketine yeterince müdahale etmeyerek, sola hem bir “milliyet” suçlaması getirmiş hem de kötü çağrışımlı bir lakap takmıştır. Kürt aktif siyaseti içinde yer alan birinin ağzında “Türk Solu” yani Türkiye Solu bir küfür mahiyetindedir.]

Yine Giriş

Kürt Özgürlük Hareketi 1999 Şubatın’da yatak değiştirdi. Bu ne demek? Bu, hareketin, tam da yatak değiştirdiği noktaya sürekli çarpması demek. Bir ırmak gibi, ırmağın mecrası değiştirildiğinde, değişim noktası en çok direnç oluşturan (yaratan) noktası olur. Bu, sadece ırmak için değil, ırmağı çevreleyen bütün ortam için de böyle tezahür eder. Şimdilerde tanık oluyoruz, Kürtler, inatla ayrılıktan yana olmadıklarını dile getiriyor ama buna kimseyi ikna edemiyorlar. Peki bu, bir verili durum olarak hep denklemin içinde mi yer alacak?

[1979 yılının siyasetini düşünelim. O dönemde “Demokratik Cumhuriyet” istenebilir miydi? “Özerk Kürdistan” dense ne olurdu? “Yerel Yönetimlere Özerklik” diyen bildiriler dağıtılsa nasıl karşılanırdı? Açık olmak lazım, bunlar o dönemde tek bir Kürdü dahi harekete geçirmeye yetmezdi. Kürt Özgürlük ırmağı yatak değiştirmiştir; doğru. Peki şöyle istisnai bir soru sorayım: Bir ırmak, varlığının ilk anından, çakıl taşlarına gömülen son damlasına kadar hep aynı mecrayı mı kullanmıştır?]

Kürt Özgürlük Hareketinin (hattından fazla) esnekliği biliniyor. Yalnız, ‘99 değişimi, bir esneklik değil, siyasetin koordinat değiştirmesidir; evet bildiğimiz manada adres değişikliği. Siyaset, Ortadoğu-Avrupa sınır taşlarından biri olan İmralı’ya ulaşmıştır. Aynı mücadeleyi Ortadoğu’da yaparsanız taşlaşır, Avrupa’da yaparsanız topraklaşırsınız. Şu günlerde bir tezat gibi duran durum tam da budur; çünkü mücadele aynı mücadele, kadrolarda bir değişim yok, lider aynı lider. Aslında, Kürt cephesinde, siyaseten bir kayıp görünmüyor zira taş mı yoksa toprak mı daha dayanıklı sorusunun yanıtı malum.

[Kürt Özgürlük Harekenin lideri nezdinde bir katılık pek vücut bulmamıştır. (Ben, Öcalan’ın “99 öncesi söyledikleriyle İmralı’da söyledikleri arasında büyük bir kopuş göremiyorum.) Katılık siyasetin yapıldığı bölgeden kaynaklı olagelmiştir. Konu bölgeye (Ortadoğu’ya) gelmişken belirtmiş olayım, Kürt Özgürlük Hareketi’nin yarattığı büyümenin ve örgütlülüğün hepsinin kontrollü olduğunu söyleyemeyiz; bu bütün devrim süreçlerinin bir çıkmazıdır. Türk devleti tarafından sıklıkla dile getirilen “dışarıdan destek” ve “bu iş tek başına Kürtlerin eseri değil” belirlemeleri bir şeye işaret ediyor olabilir ama doğru şeye işaret etmiyor zira bu, “kökü dışarıda bir mesele” değil. Tam da içeride, içte yer alan bir mesele. Bence, Kürt Özgürlük Hareketi bu kadar yıl mücadele yürütmüş ve bu mücadelede ayakta kalmayı başarmışsa, bunu, en az davanın gerçekliği ve örgütün inatçılığı kadar, davanın üzerinde vücut bulduğu coğrafyaya da borçludur. Bu haliyle Öcalan modernist bir Ortadoğu lideridir.]

Esneklik kimi zaman pratik sahada işleri kolaylaştırsa da uzun vadede durumu karmaşık hale getiriyor. Öcalan’ın en son mesajında dile getirdiği “görüşmeleri taktik değil stratejik olarak ele alıyorum” vurgusu da bu çıkmazlardan birine işaret ediyor. Çünkü Öcalan biliyor ki muhatapları, onun her dediğini evvela “taktik yapıyor” olarak ele alırlar. Ulusal hareketlerin sınıfsal hareketlere oranla çok daha büyük bir oyun alanları var; kabul; ama bu oyun alanı işte bu tür sakatlıkları da beraberinde getiriyor.

İşe Marksizm’le başlayan, zaman içinde metcezirler yaşayan, lideri nezdinde pragmatist, silah kullanmakta bir sorunu olmayan fakat şiddeti hiçbir zaman “kin” boyutuna taşıtmayan, bu haliyle “mülayim bile sayılabilecek bir seyir izleyen, yine liderinin pozisyonuna uygun, ana gövdesini 21. asrın başında uzlaşmaya yatıran, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı dile getirebileceğim en büyük eleştirilerimden biri, hareketin hızla “teorisizleştiğidir.”(Ortadoğulu bir örgütün Avrupalı olma çelişkisi) Bu yalnız tek taraflı bir durum değil. Teorisizlik Kemalizm’de de mevcut (Ortadoğulu bir devrimin Avrupalı olma çelişkisi) ve hatta Kürt Hareketinden daha fazla boyutlarda. Zira Kemalizm “devrimini” yaptı, eleğini astı, yine de bir allahın kulu o eleğe bakıp, şunu buradan alıp biraz daha siyaset yapsak mı demedi. Eğer denseydi, Kemalizm’in ulusalcılık bataklığı zamanında kurutulur ve belki de o bataklık yeni ve verimli ekim alanlarına dönüştürülmüş olunurdu. Böyle bir dönüşüm hem coğrafyanın kaderini hem de toprağın hikayesini bir nebze selamete eriştirebilirdi.

Belki fazla iddialı olacak ama düşünmeyi tetiklemesi bakımından faydalı buluyorum; Kemalizm ve onun cismani hali olan Mustafa Kemal, reformatörü olmayan bir hareket/kişidir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde iktidarda olup Kemalizm”i reforme eden bir tek hareket olmamıştır. Ve belki de şöyle demeliyim, Kemalizm devrim tohumunu attığı toprakların üzerinde hep muhalefette kalmıştır. Ve muhalefet, şaşırtıcı bir şekilde, iktidardan daha çok statükoyu savunur. Bence, burjuva demokrasilerinde vazife gören muhalefetlerin bunun dışında bir işlevsellikleri yoktur. Peki bu durum, Kemalizm’in olduğu gibi saklanmasına yaramamış mıdır? Pekala da yaramıştır. Zaten sorun da yaramış olmasıdır. Ulus devletlerin kurulduğu bir dönemin Anadolu varyantı olan Kemalist Devrim, bu günlerde Kürt dalgasıyla çatırdamaya başlamışsa bu, Anadolu coğrafyasına bina edilen setin “rijit” olmasından kaynaklıdır. Tarih, kendi mecrasında yürütülebilse, bu “sertlik” pekala da kader olmaktan çıkarılabilirdi.

[Özal döneminde girişilen ve Özal-Eşref Bitlis suikastlarıyla noktalandığı söylenen Kürt Açılımı bir reform girişimi değildi. Çünkü Özal’ın kendisi bir reformatör değil, meselelere teknik bakan bir tüccardı. (Özal’ın, Anadil, Özerklik, Genel Af konularına nasıl yaklaştığını bilemiyoruz.) Neo-Özalcıların, AKP’lilerin yani, yaklaşımı da ondan farklı değil. Bu bakış açısı işlere, bir “devrim” nezaketi değil, tüccar talanı gözüyle bakar. Her iki grubun da burnu iyi koku aldığından, her iki grup da Kürt Hareketi’nin dinamizminden yararlanıp daha büyük katarlarla Kürdistan ve Mezopotamya’ya açılma hevesi içinde. Bundan bir tek kapitalizm beslenir. Ve beslenen kapitalizm, öldürür. (Neo-Özal’cıların, Anadil, Özerklik, Genel Af konularına nasıl yaklaştığını biliyoruz.) Bu işin bir tarafı. Kürt tarafına gelince: Öcalan, Özal dönemindeki girişimi hep hayıflanarak anlatır; “tam anlaşmak üzereydik” der. O anlaşma olmadı ama (muhtemelliğinden bahsedilen) bugünküne bakarak bir takım cümleler kurabilirim. Bir: Öcalan, inatla, devletle görüşmek istiyor. İki: Öcalan, İslam siyasasını bilen biri, hem ideolojik hem de konum olarak AKP’ye güvenilmeyeceğini biliyor. Üç: Yapılacak olanın bir “saf ruh” gerektirtidini düşündüğünden olsa gerek inatla “Kemalist Kanat”a meylediyor. Dört: Öcalan pragmatist bir lider. Ve çıkmazı: Kemalist Kanat şiddetli bir reddiyenin içinde. Buradan ne çıkar? Tepkimenin bileşenlerine bağlı: Din-Sağ siyasa, Kemalistler ve Kürtler. Soru şu: Hangi ikisi bir araya gelip tepkime oluşturacak?]

Ve devam edip, Öcalan şahsında vücut bulan (veya bulacak olan) siyasetin, henüz tam şekillenmemiş olsa da, Mustafa Kemal’in Anadolu coğrafyasındaki ilk reform hareketi olabileceğini, kendimden bile sakınarak, dile getirsem diyorum ve bunu görmeyen Kemalistlerin hızla ve acımasızca Kürt Hareketini “Din-Sağ” eksenine ittiğini ve bunu yaparken de “Din-Sağ” ekseni karşıtı olduğunu dile getirmelerini nasıl yorumlayacağız? Sizi bilmem ama ben, bunu, Kemalistlerin kendi elleriyle kendi mezarlarını kazımaları olarak düşünüyorum ve eğer başarılı olurlarsa sonsuza kadar kaybetmiş olacaklar.

[Bir Marksist olarak Kemalistlerin kaybetmesi beni niye ilgilendiriyor? Durum ehveni şer değil! Yani Kemalistlerle Din-Sağ siyaset arasında yapılacak bir tercih bulamıyorum. Ve belirtmiş olayım, Kemalizm’i, Kemalizm’in beni ret etmesine rağmen sahiplenmiyorum. Zaten durum, Marksizm’in Kemalizm”i sahiplenmesi ya da Kemalizm’in Marksizm’i ret etmesi durumu değil. Durum, aynı insanlar üzerinde siyaset bulan hayatın önce/sonra durumudur. Bugünün dünün ardılı olması ikisi arasında bir zaman bağı kurar ama birliktelik zorunluluğu getirmez. Yalnız, ne zaman ki dün, bugünden önce değilim der ya da bugün dünden sonra değilim der, her ikisi de saçmalamış olur. Ve doğada saçma yoktur! Bence Türkiye ve Kürdistan Solu’nun Kemalizm çıkmazı bu noktada düğümleniyor. Kemalizm Kürtleri yok saydı ve zaman zaman da yok etme yoluna gitti; doğru. Kemalizm, komünistleri en çok mahpusta sevdi; bu da doğru ama düşünsel olarak Kemalizm her iki hareketin de kronolojik öncelidir ve aynı topraktan beslenir.]

Kemalistlerin, büyük teorilere dalmadan, bir iki küçük pratikten dahi Kürtlerle iş birliği yapmalarının en az Kürtler kadar kendileri için de hayati olacağı sonucuna varamamalarına şaşmamak mümkün değil. Kemalistler, vatan paylaşımını iddia etmeyen bir Kürt hareketiyle bir araya gelmemek için ne tür gerekçelere sahip olabilirler. Kaldı ki Kürtler vatan paylaşımını isteseler dahi bu, Kemalistler açısından, dünyanın sonu olmayacak. Hem o Kürt hareketi ki şu anda Anadolu coğrafyasındaki en dinamik ve en laik harekete tekabül ediyor. Bir Marksist olarak, tercih yapmam gerekirse, Kürtlerin Kemalistlerle anlaşmasını tercih ederim. Bu tercih, çelişkilerin keskinleşmesini uzatabilir, varsın çelişkiler de bir seferliğine uzun vadede keskinleşsin...

Türkiye Solunun Kemalizm’le malul olduğu çokça dile getirilen bir görüştür. Katılınır katılınmaz ayrı mesele ama eğer bahsedilen Kemalizm’den bağımsız bir sol ilerlemeyse bu mümkün değildir. Niye mi? Yukarıda da değindim; Kemalizm nasıl Osmanlı sonrasıysa (ki böyle olmadığını çok iddia etti; nafile) biz de Kemalizm sonrasıyız yani bu bizim (Kürt ve Türk) gerçekliğimizdir. Kaldı ki bunda alınacak bir şey de yok. Denizlerin Kemalizm vurgusunu hiç de onların “eksikliği” olarak değerlendirmiyorum. Ve Denizler devrimlerini yapmış olsalardı şu anda bizler, onların Kemalist fazlalığını çoktan atmış olacaktık. Ama bu, yani fazlalık, bizim için fazlalık olacaktı Denizler için değil. Buradan yola çıkıp, eğer solda bir örgüt, devrimini yapamadan bu kadar yıl ayakta kalsaydı (otuz küsur yıl) acaba hangi çizgide olurdu sorusunu sorduğumuzda karşımıza şaşırtıcı bir cevap çıkmaz mıydı? Sınıfsal-ulusal ayrımı bir yana acaba gerçekten Kemalizm’den bağımsızlaşır kendi saflığına mı ulaşırdı? Peki “şey”in kendi saflığı tümden kendisine mi aittir?

[Bir parantez de Kaypakkaya’ya ayırmış olayım. Kaypakkaya’nın, Perinçek grubundan ayrılmasının tetiklemesi midir bilmiyorum ama, Kürt/Kürdistan vurgusu takdire şayandır. Fakat tarafımca anlaşılmasında zorluk çekilen husus, “ulusalcılığa” en çok karşı çıkan bir hareketin, garip bir şekilde, “bir” bölgeye sıkışıp kalmış olmasıdır. Kaypakkaya hareketi, Deniz ve Mahir’in etki alanı düşünüldüğünde, bir hayli “çapsız” kalmıştır. Kürt ve Kürdistan vurgusunun, Türkiye Solu için Kemalizm’den kopuşun (en pratik ve belki de en kolay) sağlaması sayılması, sanki, tek başına bu vurgunun bütün siyasetin önüne geçmesine sebep olmuştur. Evet doğrudur, Kürt ve Kürdistan Kemalizm için tabu kavramlardır ama tek başına bu vurguda ısrar da bir örgütün hepsi olmamalıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin, Kemalizm’i muhatap olarak aramasında, sınıfsal-ulusal duruşun dışında da bir takım sonuçlar çıkarabilmeliyiz. Ve bu açıdan bakıldığında, saflığın aslında mümkün olmadığını görüyoruz.]

Ret veya kabul iradi bir duruş olabilir ama tarihsel süreklilik, verili, dışımızda bir durumdur. Bunu anlamamak ondan azat olmak anlamına gelmiyor. Görmediğimiz şey bizim için yoktur ama evren için aynı şeyi söyleyemeyiz çünkü onun görmemek gibi bir lüksü yoktur.

Hem Kürtler hem de Türkler için biraz can yakıcı olacak. Anlaşılması uzun zaman aldı ve korkarım biraz daha da zamana ihtiyaç var. Uzaktan bakınca birbirlerine benzediklerini fark ettikleri gün, geçen günlerin acısına çok hayıflanacaklar. Ve hatta o acıdan bir tarih bile yapmaya kalkışabilecekler; olabilir. Tarihsel devamlılık irade dışı bir durumdur; bunda alınacak ne var. Kürtler Kemalizm’i, Kemalistler Kürtleri anlamak zorunda; zorunda efendim, bunun gönüllülüğü yok. Ve güvensinler, aslında bizim zorunluluk dediğimiz, hayatın gönüllülüğüdür ve hiç kimse hayata rağmen mesut ve asude bir ömür inşa edememiştir çünkü doğa o yapıya taş vermemiştir.

Hala Giriş

Marksist, sosyalist, baba tarafı Kürt anne tarafı Türk ve hayatının hiçbir anında kendisini zerre kadar bir milliyete ve dine ait hissetmemiş biri olarak geldiğim nokta: Muhataplar konuşsun anlaşsın ve hangi noktada birleşirlerse birleşsin; kişi olarak hiçbir itirazım yok. Yeter ki gün yirmi dört saat bünyeyi zehirleyen yaraya bir merhem sürülmüş ve o yara sağaltılmış olsun. Olsun ki benim o vücutla yapmak istediğim şeylere sıra gelsin.

Bu bencilliğimden hiç hicap duymuyorum. Devrimimi evvela kendim için istiyorum. Ve onu gerçekleştirmek için o vücuda, sevgili teninden daha çok ihtiyacım var...

Hasever
Zürich, 30 Eylül - 5 Ekim 2010

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (5)
  • erdem

    Kendi düşüncelerimi söylemeden önce Ulus Baker’in yazısını koydum. Amacım bu meseleye “Kürt Meselesi” adının konuluşu ile ilgili olarak daha başlangıçta dikkatleri bir yere çekmek ve okunabilirliği, bunu da ötesinde düşünceyi Sevgili Baker’in de ifade ettiği üzere “kavramlar” üzerinde hoplayarak zıplayarak çeşitlendirmek olduğunu söylemeliyim. Dersimle ilgili sorduğum soruyla da bağlayacağım.

    Baker’in yazısının yazının ana teması “kimlik/kimlik arayışı” versus “Birey ” başlığı adı altında toplanabilir diye düşünüyorum. Şu sorular hemen aklıma geliyor. Peki Nedir “identy/identias”? ve “kimdir birey? Devamında sormaya devam ediyoruz. Dikkat edersek Kimlik “kimdir” diyemiyoruz? Daha başlangıçta bile sentaks ve gramer birbirinden içerilemeyecek/örtüşmeyecek kavramları bir araya getirmenize izin vermiyor. Örneğin, genel olarak kirlenmemiş berrak bir için “su yeşildir” dersek. Sadece saçmalamış oluruz. Ancak SU kavramı içinde RENK kavramı vardır. “berrak su ve yeşil” kavramlarını suyun kirlenmiş olduğu durumda bir araya getirebiliriz. SU AĞAÇTIR diyemeyiz. Su kavramı içinde odun/tahta/dal/budak/kabuk/yaprak kavramı yoktur, içerilmez. Ama rahatlıkla “birey” kimdir diyebiliyoruz. Çok garip değil mi? Kimdir kürt diyemiyoruz? Dersek Baker’in insan doğuştan gelen hakları ile ilgili evrensel beyannamedeki haklarını bir tarafa bırakalım, ROKFOR peynirine kokuşmuş diyenlerin durumuna düşebiliriz. Demek ki kürt her şeyden önce bir birey, daha sonra varoluşun elbisesi üzerine giydirilerek kimlik kazandırılmış bir birey. Kürt ne istiyor, KİMLİĞİNİ. Kimden istiyor CUMHURİYET’ten. Nasıl bir cumhuriyet tir bu? Yıkılan bir imparatorluğun mirası üzerine düvel-i muazzamaya karşı kağıt üzerinde kurulmak zorunda kalan genç ve zavallı bir cumhuriyetin başlangıçtaki erdemi ve iyi niyeti hala anlaşılamamış bir cumhuriyet. Peki nedir bu cumhuriyetin kastı; kendi halkına rağmen, kağıt üzerinde olsa bir kürdü bir türkle, bir türkü bir Adana’da yaşayan siyah derili bir Kuloğluyla bir BİREY olarak eşit haklara kavuşturma iddiası ve projesi değil midir?

    Baker Spinoza’ya atfen "doğa asla?kavimler, milletler, sınıflar, zümreler yaratmaz, sadece bireyler yaratır" diyor. Ne hoş bir cümle böyle. Marksist bakış acısından başlangıç noktamız burası olması gerekiyor. Bir kürdün meselesini, buruklin'de yaşayan bir evsiz zencinin/beyazın meselesinden ayrı düşünülemez bir noktada olması gerektiğini artık biliyoruz.

    Bilinen klişelerle devam ediyorum. Halkların birbiriyle hiç bir zaman sorunu olmaz. Ezenin ezilenle, kölenin efendisiyle, merkezin çevreyle, devletin vatandaşı ile bir problemi olur. Türkiye’de kürdün meselesi “maslakta topraktan fışkırarak dikilen gökdelenler” ilgili mali-sermayenin soygunculuğu meselesidir. 90 dönümlük bir İETT garajının niçin 1 milyar dolar, Büyükdere caddesindeki bir İlaç firmasının elinde bulunan 20 dönümlük bir arazinin ise niçin 450 milyon ABD tutarında olduğu meselesidir. Kürdün meselisi her hafta Hazinenin ana para hariç 1 milyar doları sadece faize ödememiz meselesidir. BOP meselesidir.

    Koca Marx "insanlar üstesinden gelemeyeceği sorunları gündeme getirmezler" demekte. Ancak, çözümü olmayan sorunları yaratma konusundaki yaratıcılığımız şaşkınlık verici derecede çok olmasaydı, düşüncenin en büyük yaratıcıları da bir sistem olarak felsefelerini birbirlerinin boşluklarını doldurarak birbirlerinin üzerine inşa etmezlerdi.

    Dersimliler/Tunceli’nin okuma yazma oranı en yüksek il olup, politik bilinç düzeyleri çok yüksek olan yetkin bireylerinden oluşmaktadır.
    Şeyh Sait’le ve Seyit Rıza’nın bir diyaloğunu burada vermek gerekiyor.
    Şeyh Sait dersim aşiretlerini de isyanda arkasına almak için dersime gelir. Seyit Rıza gelen misafirlere kurban kesmek ister. Seyit Rıza adamlarına kurbanı kesin diye buyurduğunda Seyh "durun" der. Kurbanı benim adamlarım kessin." ertesi gün olur. Şeyh Seyit Rıza'ya "antlaşma imzalayalım mı?" der. Bunun üstüne seyit rıza durur ve şöyle der: "Sait sen antlaşmayı dün kurbanla birlikte kestin!" Olay şundan ibarettir. Şeyh Sait ve aşireti şafidir ve şafilikte alevinin elinin değdiği şey mundar(pis) sayılmaktadır. Şeyh sait istediğini alamadan Dersimden ayrılır. Referandumda bazılarının isteğini alamadan gittiği gibi.

    İşte ezilen Türkiye halkının, işçi sınıfının ve herşeyini kaybedecek küçük burjuvazinin biraraya gelerek inşa etmek zorunda olduğu artık sosyalist bir cumhuriyetir. Kardeşlik ancak bu topraklarda bununla kurulabilir. Dikkat edersek demokratik federalism isteyen kürtler sosyalizmi bile ağızlarına almıyorlar. Sadece sınıfsal talepler kimlik isteğinin altında gizlenerek sürekli bir ayrışmaya ve ötekileşmeye neden oluyor.

    Tunceli’deki EMEP Sosyalizm diyor.
    Parti programında
    Politik alanda:

    1) Türkiye’yi emperyalizme ve uluslararası sermayeye bağlayan bütün ekonomik, askeri ve siyasi bağımlılık ilişkilerine son verilecektir.

    • Türkiye’nin bağımsızlığını ortadan kaldırdıkları gibi bölge ülkelerini de tehdit eden ABD üsleri ve Çekiç Güç türü askeri birlikler, ülkeden çıkarılacaktır.

    • Emperyalistlerle yapılmış ikili ya da çok taraflı bütün gizli anlaşmalar açıklanacak ve iptal edilecek; NATO’dan ve Avrupa Birliği’nden çıkılacaktır.

    2) Bütün diğer ülkelerle, iç işlerine karışmama, toprak bütünlüğüne saygı, barış içinde bir arada yaşama ve karşılıklı saldırmazlık temeline dayalı ilişkiler geliştirilecektir.
    B) Ekonomik ve sosyal alanda:

    1) Emperyalist tekellere, Gümrük Birliği’ne, IMF ve Dünya Bankası’na verilmiş ekonomik imtiyazlar kaldırılacak; emperyalist borç ödemeleri durdurulacak ve iptal edilecektir.

    • Özelleştirme ve işletme tasfiyeleri durdurularak, başta sanayi, dış ticaret, bankacılık, madencilik, tarım, ulaştırma ve haberleşme sektörleri olmak üzere, emperyalistlerin ve işbirlikçilerin elinde bulunan tüm işletmeler ulusallaştırılarak, işçi denetimine ve halkın yönetimine verilecektir.

    • Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ulusallaştırılacaktır.

    • Tarımda devlet çiftlikleri ve büyük kapitalist işletmeler, işçi denetimi ve halkın yönetimi altındaki kolektif çiftlikler olarak işletilecektir.

    • Yarı feodal topraklar köylü birliklerine devredilerek, kooperatifler kurulması teşvik edilecektir.

    2) Bütün ücretli işçiler için dört kişilik bir ailenin ihtiyaçları üzerinden hesaplanan genel asgari ücret tespit edilecektir.

    • Zorunlu mesailer yasaklanacak; ücretlerde indirime gidilmeksizin, iş gününün sekiz ve iş haftasının 40 saatin altına indirilmesi sağlanacaktır.

    • İşçi sınıfının kazanımlarını yok eden ve sömürüyü yoğunlaştıran “esnek çalışma”ya kesinlikle son verilecek; hür türlü angarya ve ücretsiz izin uygulaması yasaklanacaktır.

    • Emperyalizme karşı mücadele eden halklar ve demokratik ülkeler ile dayanışma, antiemperyalizm ve barış, dış politikanın temelleri olacaktır. .

    Peki BDP Parti Programı ne diyor. Karşılaştırmanız için aşağıda veriyorum. Yorumu da size bırakıyorum.
    EKONOMİ POLİTİKAMIZ
    1.Ekonomik Sorunlar
    2.İşsizlikle Mücadele ve İstihdam
    3.Bölgeler Arası Eşitsizlik
    4.Kamu Zararına Özelleştirmeye Karşıyız
    5.Tüketiciler Korunmalı ve Örgütlenmelerinin Önü Açılmalıdır
    6.Vergi Sistemi Gelir Dağılımını Düzeltici Bir Rol Üstlenmelidir
    7.Yeraltı ve Yerüstü Kaynakları Değerlendirmelidir
    8.Uluslararası Ticarette Adil Koşulların Yerleşmesi İçin Mücadele Edilmelidir
    9.Tarım, Orman ve Hayvancılık Sektörleri Geliştirilmelidir
    10.Turizm Çevreye ve Turistik Bölgelerde Yaşayanlara Zarar Vermeden Geliştirilmelidir

  • erdem

    Kimlik Politikaları Dönemine Girdik Yazar: ulus Aralık 26, 2008 Tıklar: 277 Makale
    Yazar Ulus Baker
    Kimlik politikaları dönemine girdik. Üstelik Türkiyecek, belki de dünyacak altüst olmuş bir kimlikler savrukluğu halindeyken bunları ayrı ayrı, üst ve alt kimlikler diye tartışmaya davet ediliyoruz. Kimliği sürekli kaybedip durduğum (ve bu yüzden başım sürekli belada) bir kağıt olarak tanımaktan öteye kendi hesabımca geçemiyorum, ama insanların bu kimlik derdini de anlamak istiyorum gerçekten.

    Bu yüzden bazı felsefi-siyasi kavramları devreye sokmam gerekli. Bu yüzden kusuruma bakılmasın, çünkü epeydir kavramlarla düşünmeyi başaramayan bir dünyadayız ve herhalde şu İslami üst-kimlik meselesi, Türkiye Cumhuriyetinin başbakanı düzeyinde telaffuz edilmiş olsa bile bu kavram falan değildir. Kimlik, "identitas" iki şey arasındaki aynılıktır ya da benzerliktir. Aynılık varsa bu iki şey farklı farklı değildirler. Benzerseler ta baştan onların farklı farklı olduklarını varsayıyoruzdur. Yani onlara bir bireylik atfediyoruzdur. Afedersiniz ama mesleğim sosyologluk olduğu için bu tür bir mantıki bir meseleyle uğraşmam azılarını rahatsız edebilir. Ama ne yazık ki sosyal bilim ve siyaset bilimi literatürünün neredeyse tümüne yakını bu türden kavramları (kimlik, aidiyet, kadınlık, erkeklik, azınlık, çoğunluk, etnisite, globallik, yerellik vesaire...) ifade ettiklerine çok bol gelen, oldukça yoğun bir tarzda kullanıyor. İnsanlar bu yüzden sanıyorlar ki herkesin derdi bir kimliğe sahip olmak, yaşadığı dünyada kendini bu kimlikle ifade etmek, hatta daha da kötüsü bu kimliği arayıp durmaya mahkum olarak sürekli bir arayışta yaşayıp ölüp gitmek.

    Üstelik bu "kimlik" denen şeyin bir de "bunalımı" var. Yani, bunalıyor. Ya da belki demek istiyorlar ki, onu arayıp bir türlü bulamazsanız yandınız, şizosunuz, depresifsiniz, paranoyaksınız, hatta daha da kötüsü, nevrotiksiniz (nevrozu tarif eden Freud ve takipçilerinin psikozlar konusunda iler tutar hiçbir şey söylemiş olmadıklarını bilerek söylüyorumbunu). Son tahlilde ise size "terorist" ya da "muhtemel cani" bile diyeceklerdir. Bu durumda sizden bir şey çıkmaz. Bu kimlik o kadar yüce bir şeydir ki uğruna uçaklar binalara dalış yapar, içki içenler gettolara kapatılır, çeşitli vatandaşlık hukuklarından bahsedilir, giderek herşey akl-ı-selim birinin artık tasarlayamayacağı bir düğüme karışır.

    Ama bilmezler ki bunalım esas buradadır: bize bir kimlik sorunumuz olduğunu söyleyenlerin yarattığı bir bunalımdır bu. Kimsenin kimlik filan aradığı yoktur, varolduğunca yaşamak, yemek içmek, çalışmak, spor yapmak, müzik dinlemek istiyordur. Buna 17. yüzyıl düşünürleri insanın "doğal hali" derlerdi. Oysa spor yapmak ya da seyretmek için (bu ikisinin aynı şeyler olduğunu söylemek istemiyorum) bir kimliğe sahip olunması, yani Fenerli Gassaraylı Beşiktaşlı vesaire olunmasının gerektiği gibi bir varsayım gündelik hayatımızın üstünde bir hayalet gibi gezmekte; müzik ise öyle "demokratik" bir şey ki, hakkında hiçbir tartışma yapamayacak ölçüde "herkes kendi sevdiğini dinlesin,madem ki demokratikiz, kendi alt-kimliklerini, alt-kültürlerini oluştursunlar, bakalım" demek artık adetten. Ciddi bir çıkış yapmak gerekirse, insanların "kimlik" oluşturabilecekleri farklı farklı birliktelik tarzları var. Bunlardan çoğu fiziki yakınlık, dolayısıyla zorunluluk esasları üzerine kurulmuştur: birincisi ailedir, zorunlu evlenme kurallarına ve neredeyse mekanik (üremeye olanak verdiğince yer yer organik) birlikteliklere dayanır. Özgür falan değilsinizdir. İkincisi komşuluktur, tarih içinde nedendir bilmem geliştiği ve evrimleştiği ölçüde dinlerin ana kaynağı ve meşruiyeti haline gelmiş olan, en azından aile kadar fiziki yakınlığa dayalı bir ilişkidir. Dinler ?bunu hep sevdiler ve "komşunu sev" sloganını hep dile getirdiler. Ama yine?de din savaşları oldu, çünkü herkes komşumuz değildi. Tek farklı birliktelik tarzı "dostluk" olabilirdi, yani kimlik siyasetlerimizde en az önem verdiğimiz...

    Herhangi iki ya da daha fazla kişi arasında oluşabilen ve bireylikleri ayakta tutan, yoketmeyen tek birliktelik tarzı dostluk değil midir? "Dost acı söyler" diyerek dostluğa katlanmaz mıyız? Dostluğun bitişi, üstelik, evliliğin bitişi ya da?komşunuzu dövmeniz ya da öldürmeniz kadar trajik de değildir. Kendi yollarınıza ayrılırsınız, olur biter. Dostluk özgürlükte yıkanan tek ilişki tipidir, üstelik onu?hayvanlarla, bitkilerle ve cansız varlıklarla bile kurabilirsiniz. Eski Yunanlılar "marangoz odun dostudur", "demirci demir dostudur" demiyorlar mıydı? Kimlik Gilles Gaston Granger adlı bir Fransız filozofunun dediği gibi çoğu zaman "statik" değil, "jenerik" de olabilir, ki bu esas trajedimizdir: kimliğimi ifşa ettiğimde artık asla?birey olamam. Mesela derim ki "bütün erkekler hıyardır", ve bana zorunlu olarak derler ki, "işte bir feminist". Derim ki, "kadınlara da güven olmuyor yahu", derler ki?işte sana bir "maço", bir "hırbo". Ve derim ki "Kürtler ...", "Avrupa..." vesaire... Bireye erişmeden telaffuz ettiğim her tür genellik... Ama tuhaftır hep kendi?yargımla yargılanmaz mıyım? Deleuze ve Guattari'nin Felsefe Nedir? kitabında?olduğu gibi, masaya peynir geldiğinde, "ama bu peynir kokuşmuş" derseniz, birilerinin size "kokuşmuş olan sensin, allahın köylüsü, bu rokfor peyniri" demesinin?yolu da açılmış olur. Dolayısıyla kolay kolay birey olamayız.

    Telaffuz ettiğimiz her yargı, her sözümüz bizi ortamın ve bağlamın ama esas önemlisi cemiyetin ya da?toplumun içinde belli bir konuma yerleştirir ki, o konumda tek başımıza olsak bile sonuçta bir gruba üyeyizdir: burjuva-proletarya, kadın-erkek, yetişkin-çocuk,?feminist-maço, liberal-muhafazakar... vesaire vesaire... Önemli olan bunların?adlandırmalardan ibaret olduğunu unutmamaktır. Kendi düşüncelerimiz,?yargılarımız bizi ayırdediyorlar ama hep başkalarının gözünde. Bunu böyle?bırakırsak hep pasif olacağız ve bu "kimlik" yargısından kaçmayı başaramayacağız.?Üstelik bunun Tanrısal-uhrevi bir düzeneğe sahip olmasına bile gerek yok. Ama "kimlik yargısı" dediğimiz bu halden kaçmak nasıl mümkün olabilir? Tabii ki?onu aklımızla yıkıp parçalayarak... Ama o zaman herşeyi tek ve aynı bir düzleme yaymak, oradan algılamak, hissetmek ve bu duruma bağlı olarak düşünmek zorunda?değil miyiz? Mesela bu tarzda düşünmenin kurucularından Spinoza "doğa asla?kavimler, milletler, sınıflar, zümreler yaratmaz, sadece bireyler yaratır" demişti. Her türden "kimlik" onun felsefesince bir "figmens", bir "sanı", hatta daha doğru evirelim, bir "uydurma" idi. Bayle'ın Spinoza'ya ilişkin olarak yazdığı "Hıristiyan?tarzına bürünen Tanrı onbin Türkü öldürdü" formülü enfestir. Ama "Hıristiyan tarzına?bürünen Tanrı onbin Türk kılığına bürünen Tanrı'yı öldürdü" diyebilmek şartıyla...

    Bu çerçevede değinilmesi gereken bir nokta daha var: herhangi bir kimlik tanımlandı diye varsayılsa ona muhakkak bir üst-kimlik de atfedilecektir. Bu sosyal bilimlerde?Durkheimcı denebilecek düşünme tarzıdır ve buna göre toplum, sui generis kendinden menkul, kendini meydana getirmiş olan, ya da "kendi cinsinde";), bireyliğin bittiği, başka bir deyişle bireyin kendini bitmiş hissettiği noktadan itibaren başlar.?İçselleştirilmiş ya da baskıcı herhangi bir "yaptırım" tahayyül etmeye başladığımız andan itibaren biteriz, yani artık üst-kimliğimizin, başka bir deyişle toplumun ?alanındayız. Biz ontik varlıklarız, toplum ise ontolojiktir, vardır ve hep şu ya da bu?ada sahip olan şu ya da bu toplumdur. Buna göre mesela Hıristiyan toplumu, İslam toplumu, Fransız toplumu, Iroquois toplumu, bütün farklılıklarına rağmen hiç değilse?"vardırlar" ve Durkheim bu varlık hususunda bize bol bol metodolojik ve teorik eminatlar vermektedir. Kimlik olunca onun "bunalımı"da, yukarıda değindiğimiz gibi, kaçınılmazdır. Bir aidiyet duygusu olarak kimlik hissedilmediğinde "anomi"?(kuralsızlık, nomos ?namus??-- yitimi) olur ve sonuçta intihara dek sürüklenebilirsiniz. Durkheim bu türden intihar üstüne koskoca bir araştırma?yayınlamıştır.

    Yine de birey ile toplum arasında suni bir denge vardır ki onun sayesinde yaşayabiliyoruz. Hiç değilse sosyal bilimler ve psikoloji keskin ayrımları?çerçevesinde bizi paylaşıyor, üstleniyorlar. Biri o üst-kimlikle uğraşırken diğeri?bireylerle uğraşıyor. Neyse, herşeyi kimliğe bağlamakla Emile Durkheim sosyal bilimlerin inşasına mesela bir Weber'den ve Yeni-Kantçılardan çok daha büyük bir?zarar vermiştir. Evimizi yurdumuzu kaybettiğimizi söyleyip duran bir Heidegger'den bile daha fazla... Sosyal bilimlerin bir diğer "kurucu babası" (terim mazur görülsün, kimlikle filan alakası yok, ama klasik sosyal bilimlerin akademik diline yerleşmiş)?olan Gabriel Tarde'ı, zamanında Durkheim'la giriştiği polemiği kaybederek unutuluşa?terkedilen bir düşünürü okumuş olmalarına rağmen her şeyi üst-aidiyetlere, kimliğe, yani millete, kavme vs. aktaran ilk dönem Türk "sosyologlarını", Ziya Gökalp'ı, Nurettin Topçu'yu da bugün hala "milli" olması istenen kimliğimizi arayıp dururken okuyup durmuyor muyuz? Oysa Tarde Durkheim'la giriştiği polemiklerde bireyliğin çok daha karmaşık, çoğul kimlikli, daha "--lojik" olduğunu ispatlamaya çalışmıştı ve?bireycilikle, hatta spiritüalizmle suçlandığında "hayır, ben bireyin toplumdan, üçüğün?büyükten her zaman daha karmaşık olduğunu söylüyorum" diyebiliyordu. Kimlik öyle bir varsayımdır ki ayakta tutulabilmesi için sonsuz sorumluluklar, sonsuz borçlar?üretilmesi ve bunların üstelik efektif kılınması gerekir. Mesela dinsel bir kimlik ahireti, daha incesi Tanrı Yargısını varsayar. Ruhun beden öldükten sonra son yargı gününe dek varlığını sürdürmek zorunda olması işte bu yüzdendir. Ruh, dolayısıyla,?kimliktir. Ama ahiret nezdinde nüfus fazla gelirse (mesela Protestan kimliğinin bir varsayımı), yani cennet artı cehenneme sığışılamıyorsa artık, ruhlar yollarını kaybedecekler, birçoğu tek bir vücutta, ama bazen de biri birçok vücutta yeniden?mevcut olmaya girişecektir. Bunun için Klossowski'nin fantezi romanı Baphomet'i okumak yeter.

    Her durumda kimliklerimiz "vatandaşlık numarası" denen kağıdın dışında Müslüman, Hıristiyan, Türk, Çinli, Avrupalı vesaire tipinden ayrımlayıcı, ya da "biz insanız" gibisinden evrenselleştirici ve genelleştirici tipten önyargılardan başka bir şey değiller. "Çoğul kimlikler" kavramı kullanılarak bu kısırlık aşılmaya çalışıldı ama kimliğin ne olduğunu tarif edemezsek çoğulunu asla tarif edemeyeceğimiz açıktır, ve hatta apaçıktır. Tabii ki bazı beşeri halleri kimlik kavramından uzak tutabilmek şartıyla: yaşantılar ve deneyimler önce gelir buna göre. Mesela eşcinsellik bir kimlik olarak yozlaşmadan önce bir yaşantı, bir hayat deneyimidir. Ama din de, milliyetçilik de, kapitalizm de, hastalık da, çocukluk da, seks de... bunların hepsi de deneyimlerdir, yaşantılardır, kimlikler değil. Bütün bir hayatın durağan, resmi basımevinden çıkmış kağıtlarla ya da bir televizyon kanalının dilinin ne olduğuyla sınırlandığını sanmak günümüz siyasetinin temeli haline geldiyse hatırlatmak gerekir ki, istediği kadar uhrevi görünsün -- ya da öyle sunuluyor olsun --, istediği kadar alt ya da üst olsun, ve yine, istediği kadar "çoğul" olsun, kimlik denen şey hukuki bir varsayımdan başka bir şey değil ve sosyolojik olarak hukukun analizinden öte hiçbir geçerliliği yok.

  • erdem

    Hep merak edip duruyorum, kurulu düzenden en fazla nefret eden ve Cumhuriyetimzin en fazla acılar yaşattığı Tunceliler niye % 80 bir oranla referandumda HAYIR oyu verdiler?

  • AliOsman
    avatar

    Yazının geneline itirazım olmadığı gibi aşağı yukarı tamamına yakınına da imzamı atarım. Çözüm için atılabilecek adımların hemen hepsini mübah sayarım. Bu salt Kemalistler-Kürtler bağlamında olması gerekmiyor. Barış için atılacak adımlar ile ilgili bir sorunum hiç olmadı. Barış için hiç 'ince hesaplarım' olmadı. Bu ve benzer konularda gayet naif bulurum kedimi. Ve hiç de rahatsız olmam.

    Bazı önemli bulduğum noktaların altını çzmekde fayda görüyorum :

    Kemalistler için " Muhalefet, şaşırtıcı bir şekilde, iktidardan daha çok statükoyu savunur" ifadesi bence yerli yerinde. Bu anlamda ne kadar da MHP çizgisine benziyor değil mi ?

    "Öcalan şahsında vücut bulan (veya bulacak olan) siyasetin, henüz tam şekillenmemiş olsa da, Mustafa Kemal’in Anadolu coğrafyasındaki ilk reform hareketi olabileceğini, kendimden bile sakınarak, dile getirsem diyorum..." Önemli ve enteresan bir saptama. Birkaç yıldır bu durumu, PKK (daha çok olmak şartı ile) ve Aleviler Anadolunun en laik unsurlarıdır. Siyasi İslamın gerçek anlamıyla iktidarı ele geçirdiklerinde ( yani bugün) bölgede Kemalistler ile kökleri geçmişe dayanan bir yakınlaşma, ittifak yaşanabilir diyordum. Bu cesur ifaden ile bu konuda da benzer şeyler düşündüğümüzü fark ediyorum.

    Kürtler ve Kemalistler için "Anlaşılması uzun zaman aldı ve korkarım biraz daha da zamana ihtiyaç var. Uzaktan bakınca birbirlerine benzediklerini fark ettikleri gün, geçen günlerin acısına çok hayıflanacaklar" ifadesibence gayet manidar. Umarım bu durum birgün Filistin-İsrail sorununda da gelinen nokta olur.

    "Bu bencilliğimden hiç hicap duymuyorum. Devrimimi evvela kendim için istiyorum. Ve onu gerçekleştirmek için o vücuda, sevgili teninden daha çok ihtiyacım var..." Tamına imza atıyorum. Bu konuda da Hayalet dahil olmak üzere birçok yerde yazdık söyledik. "Devrimi önce kendin için isteyeceksin, sonra diğerleri ve tüm dünya için...". Başka türlü entellektüel mastürbasyon, vicdan sahibi olma halinin bir adım ötesine geçmeyen (devrimci olmama hali), Robin Hoodluk gibi bir şeyler olur ki sanırım istenilen de bu değil...

    Eline sağlık.

  • hasever
    avatar

    Sevgili Erdem,
    Sorunun yanıtı olur mu bilmem. Yazıyı yazarken aklıma gelmedi değil, ama "mayın yolculuğunu" fazla uzatmayayım demiştim. Madem sordun bir adım daha atmış olayım: Dersim, Kürtlerin "Kürt Sorunudur" Bunu ne müspet ne de menfi bir şey olarak dile getiriyorum. Daha ziyade bir durum tespiti. Nasıl hal olur? Onu da Kürt devriminin mutfağında göreceğiz!

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #5 erdem 08-10-2010 14:58
Kendi düşüncelerimi söylemeden önce Ulus Baker’in yazısını koydum. Amacım bu meseleye “Kürt Meselesi” adının konuluşu ile ilgili olarak daha başlangıçta dikkatleri bir yere çekmek ve okunabilirliği, bunu da ötesinde düşünceyi Sevgili Baker’in de ifade ettiği üzere “kavramlar” üzerinde hoplayarak zıplayarak çeşitlendirmek olduğunu söylemeliyim. Dersimle ilgili sorduğum soruyla da bağlayacağım.

Baker’in yazısının yazının ana teması “kimlik/kimlik arayışı” versus “Birey ” başlığı adı altında toplanabilir diye düşünüyorum. Şu sorular hemen aklıma geliyor. Peki Nedir “identy/identia s”? ve “kimdir birey? Devamında sormaya devam ediyoruz. Dikkat edersek Kimlik “kimdir” diyemiyoruz? Daha başlangıçta bile sentaks ve gramer birbirinden içerilemeyecek/ örtüşmeyecek kavramları bir araya getirmenize izin vermiyor. Örneğin, genel olarak kirlenmemiş berrak bir için “su yeşildir” dersek. Sadece saçmalamış oluruz. Ancak SU kavramı içinde RENK kavramı vardır. “berrak su ve yeşil” kavramlarını suyun kirlenmiş olduğu durumda bir araya getirebiliriz. SU AĞAÇTIR diyemeyiz. Su kavramı içinde odun/tahta/dal/ budak/kabuk/yap rak kavramı yoktur, içerilmez. Ama rahatlıkla “birey” kimdir diyebiliyoruz. Çok garip değil mi? Kimdir kürt diyemiyoruz? Dersek Baker’in insan doğuştan gelen hakları ile ilgili evrensel beyannamedeki haklarını bir tarafa bırakalım, ROKFOR peynirine kokuşmuş diyenlerin durumuna düşebiliriz. Demek ki kürt her şeyden önce bir birey, daha sonra varoluşun elbisesi üzerine giydirilerek kimlik kazandırılmış bir birey. Kürt ne istiyor, KİMLİĞİNİ. Kimden istiyor CUMHURİYET’ten. Nasıl bir cumhuriyet tir bu? Yıkılan bir imparatorluğun mirası üzerine düvel-i muazzamaya karşı kağıt üzerinde kurulmak zorunda kalan genç ve zavallı bir cumhuriyetin başlangıçtaki erdemi ve iyi niyeti hala anlaşılamamış bir cumhuriyet. Peki nedir bu cumhuriyetin kastı; kendi halkına rağmen, kağıt üzerinde olsa bir kürdü bir türkle, bir türkü bir Adana’da yaşayan siyah derili bir Kuloğluyla bir BİREY olarak eşit haklara kavuşturma iddiası ve projesi değil midir?

Baker Spinoza’ya atfen "doğa asla?kavimler, milletler, sınıflar, zümreler yaratmaz, sadece bireyler yaratır" diyor. Ne hoş bir cümle böyle. Marksist bakış acısından başlangıç noktamız burası olması gerekiyor. Bir kürdün meselesini, buruklin'de yaşayan bir evsiz zencinin/beyazı n meselesinden ayrı düşünülemez bir noktada olması gerektiğini artık biliyoruz.

Bilinen klişelerle devam ediyorum. Halkların birbiriyle hiç bir zaman sorunu olmaz. Ezenin ezilenle, kölenin efendisiyle, merkezin çevreyle, devletin vatandaşı ile bir problemi olur. Türkiye’de kürdün meselesi “maslakta topraktan fışkırarak dikilen gökdelenler” ilgili mali-sermayenin soygunculuğu meselesidir. 90 dönümlük bir İETT garajının niçin 1 milyar dolar, Büyükdere caddesindeki bir İlaç firmasının elinde bulunan 20 dönümlük bir arazinin ise niçin 450 milyon ABD tutarında olduğu meselesidir. Kürdün meselisi her hafta Hazinenin ana para hariç 1 milyar doları sadece faize ödememiz meselesidir. BOP meselesidir.

Koca Marx "insanlar üstesinden gelemeyeceği sorunları gündeme getirmezler" demekte. Ancak, çözümü olmayan sorunları yaratma konusundaki yaratıcılığımız şaşkınlık verici derecede çok olmasaydı, düşüncenin en büyük yaratıcıları da bir sistem olarak felsefelerini birbirlerinin boşluklarını doldurarak birbirlerinin üzerine inşa etmezlerdi.

Dersimliler/Tun celi’nin okuma yazma oranı en yüksek il olup, politik bilinç düzeyleri çok yüksek olan yetkin bireylerinden oluşmaktadır.
Şeyh Sait’le ve Seyit Rıza’nın bir diyaloğunu burada vermek gerekiyor.
Şeyh Sait dersim aşiretlerini de isyanda arkasına almak için dersime gelir. Seyit Rıza gelen misafirlere kurban kesmek ister. Seyit Rıza adamlarına kurbanı kesin diye buyurduğunda Seyh "durun" der. Kurbanı benim adamlarım kessin." ertesi gün olur. Şeyh Seyit Rıza'ya "antlaşma imzalayalım mı?" der. Bunun üstüne seyit rıza durur ve şöyle der: "Sait sen antlaşmayı dün kurbanla birlikte kestin!" Olay şundan ibarettir. Şeyh Sait ve aşireti şafidir ve şafilikte alevinin elinin değdiği şey mundar(pis) sayılmaktadır. Şeyh sait istediğini alamadan Dersimden ayrılır. Referandumda bazılarının isteğini alamadan gittiği gibi.

İşte ezilen Türkiye halkının, işçi sınıfının ve herşeyini kaybedecek küçük burjuvazinin biraraya gelerek inşa etmek zorunda olduğu artık sosyalist bir cumhuriyetir. Kardeşlik ancak bu topraklarda bununla kurulabilir. Dikkat edersek demokratik federalism isteyen kürtler sosyalizmi bile ağızlarına almıyorlar. Sadece sınıfsal talepler kimlik isteğinin altında gizlenerek sürekli bir ayrışmaya ve ötekileşmeye neden oluyor.

Tunceli’deki EMEP Sosyalizm diyor.
Parti programında
Politik alanda:

1) Türkiye’yi emperyalizme ve uluslararası sermayeye bağlayan bütün ekonomik, askeri ve siyasi bağımlılık ilişkilerine son verilecektir.

• Türkiye’nin bağımsızlığını ortadan kaldırdıkları gibi bölge ülkelerini de tehdit eden ABD üsleri ve Çekiç Güç türü askeri birlikler, ülkeden çıkarılacaktır.

• Emperyalistlerl e yapılmış ikili ya da çok taraflı bütün gizli anlaşmalar açıklanacak ve iptal edilecek; NATO’dan ve Avrupa Birliği’nden çıkılacaktır.

2) Bütün diğer ülkelerle, iç işlerine karışmama, toprak bütünlüğüne saygı, barış içinde bir arada yaşama ve karşılıklı saldırmazlık temeline dayalı ilişkiler geliştirilecektir.
B) Ekonomik ve sosyal alanda:

1) Emperyalist tekellere, Gümrük Birliği’ne, IMF ve Dünya Bankası’na verilmiş ekonomik imtiyazlar kaldırılacak; emperyalist borç ödemeleri durdurulacak ve iptal edilecektir.

• Özelleştirme ve işletme tasfiyeleri durdurularak, başta sanayi, dış ticaret, bankacılık, madencilik, tarım, ulaştırma ve haberleşme sektörleri olmak üzere, emperyalistleri n ve işbirlikçilerin elinde bulunan tüm işletmeler ulusallaştırıla rak, işçi denetimine ve halkın yönetimine verilecektir.

• Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ulusallaştırılacaktır.

• Tarımda devlet çiftlikleri ve büyük kapitalist işletmeler, işçi denetimi ve halkın yönetimi altındaki kolektif çiftlikler olarak işletilecektir.

• Yarı feodal topraklar köylü birliklerine devredilerek, kooperatifler kurulması teşvik edilecektir.

2) Bütün ücretli işçiler için dört kişilik bir ailenin ihtiyaçları üzerinden hesaplanan genel asgari ücret tespit edilecektir.

• Zorunlu mesailer yasaklanacak; ücretlerde indirime gidilmeksizin, iş gününün sekiz ve iş haftasının 40 saatin altına indirilmesi sağlanacaktır.

• İşçi sınıfının kazanımlarını yok eden ve sömürüyü yoğunlaştıran “esnek çalışma”ya kesinlikle son verilecek; hür türlü angarya ve ücretsiz izin uygulaması yasaklanacaktır.

• Emperyalizme karşı mücadele eden halklar ve demokratik ülkeler ile dayanışma, antiemperyalizm ve barış, dış politikanın temelleri olacaktır. .

Peki BDP Parti Programı ne diyor. Karşılaştırmanı z için aşağıda veriyorum. Yorumu da size bırakıyorum.
EKONOMİ POLİTİKAMIZ
1.Ekonomik Sorunlar
2.İşsizlikle Mücadele ve İstihdam
3.Bölgeler Arası Eşitsizlik
4.Kamu Zararına Özelleştirmeye Karşıyız
5.Tüketiciler Korunmalı ve Örgütlenmelerin in Önü Açılmalıdır
6.Vergi Sistemi Gelir Dağılımını Düzeltici Bir Rol Üstlenmelidir
7.Yeraltı ve Yerüstü Kaynakları Değerlendirmelidir
8.Uluslararası Ticarette Adil Koşulların Yerleşmesi İçin Mücadele Edilmelidir
9.Tarım, Orman ve Hayvancılık Sektörleri Geliştirilmelid ir
10.Turizm Çevreye ve Turistik Bölgelerde Yaşayanlara Zarar Vermeden Geliştirilmelid ir
Alıntı
 
 
0 #4 erdem 08-10-2010 12:17
Kimlik Politikaları Dönemine Girdik Yazar: ulus Aralık 26, 2008 Tıklar: 277 Makale
Yazar Ulus Baker
Kimlik politikaları dönemine girdik. Üstelik Türkiyecek, belki de dünyacak altüst olmuş bir kimlikler savrukluğu halindeyken bunları ayrı ayrı, üst ve alt kimlikler diye tartışmaya davet ediliyoruz. Kimliği sürekli kaybedip durduğum (ve bu yüzden başım sürekli belada) bir kağıt olarak tanımaktan öteye kendi hesabımca geçemiyorum, ama insanların bu kimlik derdini de anlamak istiyorum gerçekten.

Bu yüzden bazı felsefi-siyasi kavramları devreye sokmam gerekli. Bu yüzden kusuruma bakılmasın, çünkü epeydir kavramlarla düşünmeyi başaramayan bir dünyadayız ve herhalde şu İslami üst-kimlik meselesi, Türkiye Cumhuriyetinin başbakanı düzeyinde telaffuz edilmiş olsa bile bu kavram falan değildir. Kimlik, "identitas" iki şey arasındaki aynılıktır ya da benzerliktir. Aynılık varsa bu iki şey farklı farklı değildirler. Benzerseler ta baştan onların farklı farklı olduklarını varsayıyoruzdur . Yani onlara bir bireylik atfediyoruzdur. Afedersiniz ama mesleğim sosyologluk olduğu için bu tür bir mantıki bir meseleyle uğraşmam azılarını rahatsız edebilir. Ama ne yazık ki sosyal bilim ve siyaset bilimi literatürünün neredeyse tümüne yakını bu türden kavramları (kimlik, aidiyet, kadınlık, erkeklik, azınlık, çoğunluk, etnisite, globallik, yerellik vesaire...) ifade ettiklerine çok bol gelen, oldukça yoğun bir tarzda kullanıyor. İnsanlar bu yüzden sanıyorlar ki herkesin derdi bir kimliğe sahip olmak, yaşadığı dünyada kendini bu kimlikle ifade etmek, hatta daha da kötüsü bu kimliği arayıp durmaya mahkum olarak sürekli bir arayışta yaşayıp ölüp gitmek.

Üstelik bu "kimlik" denen şeyin bir de "bunalımı" var. Yani, bunalıyor. Ya da belki demek istiyorlar ki, onu arayıp bir türlü bulamazsanız yandınız, şizosunuz, depresifsiniz, paranoyaksınız, hatta daha da kötüsü, nevrotiksiniz (nevrozu tarif eden Freud ve takipçilerinin psikozlar konusunda iler tutar hiçbir şey söylemiş olmadıklarını bilerek söylüyorumbunu) . Son tahlilde ise size "terorist" ya da "muhtemel cani" bile diyeceklerdir. Bu durumda sizden bir şey çıkmaz. Bu kimlik o kadar yüce bir şeydir ki uğruna uçaklar binalara dalış yapar, içki içenler gettolara kapatılır, çeşitli vatandaşlık hukuklarından bahsedilir, giderek herşey akl-ı-selim birinin artık tasarlayamayaca ğı bir düğüme karışır.

Ama bilmezler ki bunalım esas buradadır: bize bir kimlik sorunumuz olduğunu söyleyenlerin yarattığı bir bunalımdır bu. Kimsenin kimlik filan aradığı yoktur, varolduğunca yaşamak, yemek içmek, çalışmak, spor yapmak, müzik dinlemek istiyordur. Buna 17. yüzyıl düşünürleri insanın "doğal hali" derlerdi. Oysa spor yapmak ya da seyretmek için (bu ikisinin aynı şeyler olduğunu söylemek istemiyorum) bir kimliğe sahip olunması, yani Fenerli Gassaraylı Beşiktaşlı vesaire olunmasının gerektiği gibi bir varsayım gündelik hayatımızın üstünde bir hayalet gibi gezmekte; müzik ise öyle "demokratik" bir şey ki, hakkında hiçbir tartışma yapamayacak ölçüde "herkes kendi sevdiğini dinlesin,madem ki demokratikiz, kendi alt-kimliklerin i, alt-kültürlerin i oluştursunlar, bakalım" demek artık adetten. Ciddi bir çıkış yapmak gerekirse, insanların "kimlik" oluşturabilecek leri farklı farklı birliktelik tarzları var. Bunlardan çoğu fiziki yakınlık, dolayısıyla zorunluluk esasları üzerine kurulmuştur: birincisi ailedir, zorunlu evlenme kurallarına ve neredeyse mekanik (üremeye olanak verdiğince yer yer organik) birlikteliklere dayanır. Özgür falan değilsinizdir. İkincisi komşuluktur, tarih içinde nedendir bilmem geliştiği ve evrimleştiği ölçüde dinlerin ana kaynağı ve meşruiyeti haline gelmiş olan, en azından aile kadar fiziki yakınlığa dayalı bir ilişkidir. Dinler ?bunu hep sevdiler ve "komşunu sev" sloganını hep dile getirdiler. Ama yine?de din savaşları oldu, çünkü herkes komşumuz değildi. Tek farklı birliktelik tarzı "dostluk" olabilirdi, yani kimlik siyasetlerimizd e en az önem verdiğimiz...

Herhangi iki ya da daha fazla kişi arasında oluşabilen ve bireylikleri ayakta tutan, yoketmeyen tek birliktelik tarzı dostluk değil midir? "Dost acı söyler" diyerek dostluğa katlanmaz mıyız? Dostluğun bitişi, üstelik, evliliğin bitişi ya da?komşunuzu dövmeniz ya da öldürmeniz kadar trajik de değildir. Kendi yollarınıza ayrılırsınız, olur biter. Dostluk özgürlükte yıkanan tek ilişki tipidir, üstelik onu?hayvanlarla , bitkilerle ve cansız varlıklarla bile kurabilirsiniz. Eski Yunanlılar "marangoz odun dostudur", "demirci demir dostudur" demiyorlar mıydı? Kimlik Gilles Gaston Granger adlı bir Fransız filozofunun dediği gibi çoğu zaman "statik" değil, "jenerik" de olabilir, ki bu esas trajedimizdir: kimliğimi ifşa ettiğimde artık asla?birey olamam. Mesela derim ki "bütün erkekler hıyardır", ve bana zorunlu olarak derler ki, "işte bir feminist". Derim ki, "kadınlara da güven olmuyor yahu", derler ki?işte sana bir "maço", bir "hırbo". Ve derim ki "Kürtler ...", "Avrupa..." vesaire... Bireye erişmeden telaffuz ettiğim her tür genellik... Ama tuhaftır hep kendi?yargımla yargılanmaz mıyım? Deleuze ve Guattari'nin Felsefe Nedir? kitabında?olduğ u gibi, masaya peynir geldiğinde, "ama bu peynir kokuşmuş" derseniz, birilerinin size "kokuşmuş olan sensin, allahın köylüsü, bu rokfor peyniri" demesinin?yolu da açılmış olur. Dolayısıyla kolay kolay birey olamayız.

Telaffuz ettiğimiz her yargı, her sözümüz bizi ortamın ve bağlamın ama esas önemlisi cemiyetin ya da?toplumun içinde belli bir konuma yerleştirir ki, o konumda tek başımıza olsak bile sonuçta bir gruba üyeyizdir: burjuva-proleta rya, kadın-erkek, yetişkin-çocuk, ?feminist-maço, liberal-muhafaz akar... vesaire vesaire... Önemli olan bunların?adland ırmalardan ibaret olduğunu unutmamaktır. Kendi düşüncelerimiz, ?yargılarımız bizi ayırdediyorlar ama hep başkalarının gözünde. Bunu böyle?bırakırsa k hep pasif olacağız ve bu "kimlik" yargısından kaçmayı başaramayacağız .?Üstelik bunun Tanrısal-uhrevi bir düzeneğe sahip olmasına bile gerek yok. Ama "kimlik yargısı" dediğimiz bu halden kaçmak nasıl mümkün olabilir? Tabii ki?onu aklımızla yıkıp parçalayarak... Ama o zaman herşeyi tek ve aynı bir düzleme yaymak, oradan algılamak, hissetmek ve bu duruma bağlı olarak düşünmek zorunda?değil miyiz? Mesela bu tarzda düşünmenin kurucularından Spinoza "doğa asla?kavimler, milletler, sınıflar, zümreler yaratmaz, sadece bireyler yaratır" demişti. Her türden "kimlik" onun felsefesince bir "figmens", bir "sanı", hatta daha doğru evirelim, bir "uydurma" idi. Bayle'ın Spinoza'ya ilişkin olarak yazdığı "Hıristiyan?tar zına bürünen Tanrı onbin Türkü öldürdü" formülü enfestir. Ama "Hıristiyan tarzına?bürünen Tanrı onbin Türk kılığına bürünen Tanrı'yı öldürdü" diyebilmek şartıyla...

Bu çerçevede değinilmesi gereken bir nokta daha var: herhangi bir kimlik tanımlandı diye varsayılsa ona muhakkak bir üst-kimlik de atfedilecektir. Bu sosyal bilimlerde?Durk heimcı denebilecek düşünme tarzıdır ve buna göre toplum, sui generis kendinden menkul, kendini meydana getirmiş olan, ya da "kendi cinsinde"), bireyliğin bittiği, başka bir deyişle bireyin kendini bitmiş hissettiği noktadan itibaren başlar.?İçselle ştirilmiş ya da baskıcı herhangi bir "yaptırım" tahayyül etmeye başladığımız andan itibaren biteriz, yani artık üst-kimliğimizi n, başka bir deyişle toplumun ?alanındayız. Biz ontik varlıklarız, toplum ise ontolojiktir, vardır ve hep şu ya da bu?ada sahip olan şu ya da bu toplumdur. Buna göre mesela Hıristiyan toplumu, İslam toplumu, Fransız toplumu, Iroquois toplumu, bütün farklılıklarına rağmen hiç değilse?"vardır lar" ve Durkheim bu varlık hususunda bize bol bol metodolojik ve teorik eminatlar vermektedir. Kimlik olunca onun "bunalımı"da, yukarıda değindiğimiz gibi, kaçınılmazdır. Bir aidiyet duygusu olarak kimlik hissedilmediğin de "anomi"?(kurals ızlık, nomos ?namus??-- yitimi) olur ve sonuçta intihara dek sürüklenebilirs iniz. Durkheim bu türden intihar üstüne koskoca bir araştırma?yayınlamıştır.

Yine de birey ile toplum arasında suni bir denge vardır ki onun sayesinde yaşayabiliyoruz . Hiç değilse sosyal bilimler ve psikoloji keskin ayrımları?çerçe vesinde bizi paylaşıyor, üstleniyorlar. Biri o üst-kimlikle uğraşırken diğeri?bireyler le uğraşıyor. Neyse, herşeyi kimliğe bağlamakla Emile Durkheim sosyal bilimlerin inşasına mesela bir Weber'den ve Yeni-Kantçılard an çok daha büyük bir?zarar vermiştir. Evimizi yurdumuzu kaybettiğimizi söyleyip duran bir Heidegger'den bile daha fazla... Sosyal bilimlerin bir diğer "kurucu babası" (terim mazur görülsün, kimlikle filan alakası yok, ama klasik sosyal bilimlerin akademik diline yerleşmiş)?olan Gabriel Tarde'ı, zamanında Durkheim'la giriştiği polemiği kaybederek unutuluşa?terke dilen bir düşünürü okumuş olmalarına rağmen her şeyi üst-aidiyetlere , kimliğe, yani millete, kavme vs. aktaran ilk dönem Türk "sosyologlarını ", Ziya Gökalp'ı, Nurettin Topçu'yu da bugün hala "milli" olması istenen kimliğimizi arayıp dururken okuyup durmuyor muyuz? Oysa Tarde Durkheim'la giriştiği polemiklerde bireyliğin çok daha karmaşık, çoğul kimlikli, daha "--lojik" olduğunu ispatlamaya çalışmıştı ve?bireycilikle , hatta spiritüalizmle suçlandığında "hayır, ben bireyin toplumdan, üçüğün?büyükten her zaman daha karmaşık olduğunu söylüyorum" diyebiliyordu. Kimlik öyle bir varsayımdır ki ayakta tutulabilmesi için sonsuz sorumluluklar, sonsuz borçlar?üretilm esi ve bunların üstelik efektif kılınması gerekir. Mesela dinsel bir kimlik ahireti, daha incesi Tanrı Yargısını varsayar. Ruhun beden öldükten sonra son yargı gününe dek varlığını sürdürmek zorunda olması işte bu yüzdendir. Ruh, dolayısıyla,?ki mliktir. Ama ahiret nezdinde nüfus fazla gelirse (mesela Protestan kimliğinin bir varsayımı), yani cennet artı cehenneme sığışılamıyorsa artık, ruhlar yollarını kaybedecekler, birçoğu tek bir vücutta, ama bazen de biri birçok vücutta yeniden?mevcut olmaya girişecektir. Bunun için Klossowski'nin fantezi romanı Baphomet'i okumak yeter.

Her durumda kimliklerimiz "vatandaşlık numarası" denen kağıdın dışında Müslüman, Hıristiyan, Türk, Çinli, Avrupalı vesaire tipinden ayrımlayıcı, ya da "biz insanız" gibisinden evrenselleştiri ci ve genelleştirici tipten önyargılardan başka bir şey değiller. "Çoğul kimlikler" kavramı kullanılarak bu kısırlık aşılmaya çalışıldı ama kimliğin ne olduğunu tarif edemezsek çoğulunu asla tarif edemeyeceğimiz açıktır, ve hatta apaçıktır. Tabii ki bazı beşeri halleri kimlik kavramından uzak tutabilmek şartıyla: yaşantılar ve deneyimler önce gelir buna göre. Mesela eşcinsellik bir kimlik olarak yozlaşmadan önce bir yaşantı, bir hayat deneyimidir. Ama din de, milliyetçilik de, kapitalizm de, hastalık da, çocukluk da, seks de... bunların hepsi de deneyimlerdir, yaşantılardır, kimlikler değil. Bütün bir hayatın durağan, resmi basımevinden çıkmış kağıtlarla ya da bir televizyon kanalının dilinin ne olduğuyla sınırlandığını sanmak günümüz siyasetinin temeli haline geldiyse hatırlatmak gerekir ki, istediği kadar uhrevi görünsün -- ya da öyle sunuluyor olsun --, istediği kadar alt ya da üst olsun, ve yine, istediği kadar "çoğul" olsun, kimlik denen şey hukuki bir varsayımdan başka bir şey değil ve sosyolojik olarak hukukun analizinden öte hiçbir geçerliliği yok.
Alıntı
 
 
0 #3 hasever 08-10-2010 08:04
Sevgili Erdem,
Sorunun yanıtı olur mu bilmem. Yazıyı yazarken aklıma gelmedi değil, ama "mayın yolculuğunu" fazla uzatmayayım demiştim. Madem sordun bir adım daha atmış olayım: Dersim, Kürtlerin "Kürt Sorunudur" Bunu ne müspet ne de menfi bir şey olarak dile getiriyorum. Daha ziyade bir durum tespiti. Nasıl hal olur? Onu da Kürt devriminin mutfağında göreceğiz!
Alıntı
 
 
0 #2 AliOsman KOCAK 07-10-2010 10:13
Yazının geneline itirazım olmadığı gibi aşağı yukarı tamamına yakınına da imzamı atarım. Çözüm için atılabilecek adımların hemen hepsini mübah sayarım. Bu salt Kemalistler-Kür tler bağlamında olması gerekmiyor. Barış için atılacak adımlar ile ilgili bir sorunum hiç olmadı. Barış için hiç 'ince hesaplarım' olmadı. Bu ve benzer konularda gayet naif bulurum kedimi. Ve hiç de rahatsız olmam.

Bazı önemli bulduğum noktaların altını çzmekde fayda görüyorum :

Kemalistler için " Muhalefet, şaşırtıcı bir şekilde, iktidardan daha çok statükoyu savunur" ifadesi bence yerli yerinde. Bu anlamda ne kadar da MHP çizgisine benziyor değil mi ?

"Öcalan şahsında vücut bulan (veya bulacak olan) siyasetin, henüz tam şekillenmemiş olsa da, Mustafa Kemal’in Anadolu coğrafyasındaki ilk reform hareketi olabileceğini, kendimden bile sakınarak, dile getirsem diyorum..." Önemli ve enteresan bir saptama. Birkaç yıldır bu durumu, PKK (daha çok olmak şartı ile) ve Aleviler Anadolunun en laik unsurlarıdır. Siyasi İslamın gerçek anlamıyla iktidarı ele geçirdiklerinde ( yani bugün) bölgede Kemalistler ile kökleri geçmişe dayanan bir yakınlaşma, ittifak yaşanabilir diyordum. Bu cesur ifaden ile bu konuda da benzer şeyler düşündüğümüzü fark ediyorum.

Kürtler ve Kemalistler için "Anlaşılması uzun zaman aldı ve korkarım biraz daha da zamana ihtiyaç var. Uzaktan bakınca birbirlerine benzediklerini fark ettikleri gün, geçen günlerin acısına çok hayıflanacaklar " ifadesibence gayet manidar. Umarım bu durum birgün Filistin-İsrail sorununda da gelinen nokta olur.

"Bu bencilliğimden hiç hicap duymuyorum. Devrimimi evvela kendim için istiyorum. Ve onu gerçekleştirmek için o vücuda, sevgili teninden daha çok ihtiyacım var..." Tamına imza atıyorum. Bu konuda da Hayalet dahil olmak üzere birçok yerde yazdık söyledik. "Devrimi önce kendin için isteyeceksin, sonra diğerleri ve tüm dünya için...". Başka türlü entellektüel mastürbasyon, vicdan sahibi olma halinin bir adım ötesine geçmeyen (devrimci olmama hali), Robin Hoodluk gibi bir şeyler olur ki sanırım istenilen de bu değil...

Eline sağlık.
Alıntı
 
 
0 #1 erdem 07-10-2010 09:39
Hep merak edip duruyorum, kurulu düzenden en fazla nefret eden ve Cumhuriyetimzin en fazla acılar yaşattığı Tunceliler niye % 80 bir oranla referandumda HAYIR oyu verdiler?
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile