Dükkâncı Solculuk Popüler

Yıllar önce Ankara’da oturduğum evin sokağında bir kuruyemişçi vardı. İkinci yıl kuruyemişçilikten vazgeçip boya-badana işlerine geçti, bir iki yıl sonra da aynı dükkânda bu kez emlak komisyonculuğu yapmaya başladı. Bir sabah önünden geçerken “Komşu” dedim, “Ne sık iş değiştiriyorsunuz…” Yanıtı şöyle oldu: “Dükkân bizim kendimizin, piyasa nereye yönelirse biz de ona göre iş yapıyoruz…”

İş esnaflıktır, adam da herhalde doğrusunu yapmıştır.

***

Ya partili, akademisyen, köşe yazarı, yayıncı, sanatçı…

Türkiye solunda bu konumlara sahip kişiler arasında, bulundukları yeri dükkân gibi görenler çıkıyor. Partide, akademide, gazetede, yayınevinde veya sanat çevrelerinde belirli bir yer edinmişlik, sahiplik durumları varsa, onlar da piyasaya göre “üretiyorlar.” Belirli bir dönemde ne “üretiyorlarsa” en doğrusu ve tartışılmaz olanı odur, onun dışında ne varsa yanlış veya ilkeldir; eskide kalmıştır, geçersizleşmiştir veya tükenmiştir.

Örneğin, yıllar önce Türkiye solunda, Behice Boran’ın deyimiyle kendilerini sosyalizmin “yeddi emini” sayanlar vardı. Ellerinde “uluslararası bilim merkezlerinin” şaşmaz terazileriyle ve “yüce öğretinin” rehberliğinde neyin anti-Sovyet, neyin goşist, neyin revizyonist, neyin Troçkizan ve elbette neyin “provokasyon” olduğuna ilişkin kesin hükümlerini verirlerdi.

O zaman “piyasa” bunu gerektiriyordu…

Bir bölümü sonra gene piyasa gereği “yeni düşünceci” oldu. Temsil ettikleri “yeni düşünce” ile sosyalizm paslı zincirlerinden kurtulacak, ileriye doğru yepyeni bir hamle yapacaktı. Dün neyin “anti-Sovyet” olduğunu nasıl en iyi kendileri biliyorlardıysa, yeni dönemde de Sovyet deneyiminin neresinden nasıl eleştirilmesi gerektiğini gene en iyi onlar biliyorlardı.

Burada kalmadılar; dün neye nasıl bağlanmışlarsa hepsini bir kenara bıraktılar. Ama bugün geldikleri yerde Türkiye’nin güncel durumunu, ülkenin hangi “vesayetten” kurtarılıp demokrasinin nasıl yerleşebileceğini gene en iyi onlar biliyor.

Dükkân sahibi sayıldıklarından, liberal medya “komünistler şu işe ne diyorlar?” sorusunu gene onlara yöneltiyor…

***

Piyasa, bir dönem askerciliği, cuntacılığı; yürütmenin kimi uygulamalarını frenleyen yargı kararlarına alkış tutmayı gerektiriyordu. Kimileri bir dönem dükkânlarında bu işi yaptılar; sonra piyasa dönünce bu kez her işte asker veya yargı vesayeti aramaya başladılar.

Türkiye’de piyasanın “köylülüğe” ağırlık tanıdığı, “şehirlerin kırlardan kuşatılması” görüşünü revaçta kıldığı bir dönem ve bu dönemin hakkını verenler de olmuştur. Bunların da önemlice bir bölümü daha sonra bu kez fazlaca kentlileşip sivil toplumculuk yapmaya başlamıştır.

Aynı Maocu dönemlerindeki keskinlikleriyle…

En sevdikleri söz “değişmeyen tek şey değişimdir” sözüdür.

Evet, doğru, dünya değişiyor gerçekten; iyi de yaklaşık 40 yıllık bir zaman diliminde birbirinden bambaşka bu kadar çok “şey” olunmasını gerektirecek hızda ve içerikte mi? Örneğin kapitalizm, sömürü ve emperyalizm gibi dünya-tarihsel olgular, bir insanın önce Maocu, sonra sivil toplumcu, ardından Troçkist ve en sonunda anarşist veya liberal olmasını anlaşılabilir kılacak hangi, ne tür değişimler geçirdi?

Örneğin, emperyalizm dün varken bugün yoksa bu olguyu ne, hangi dinamik, ne tür bir değişim veya dönüşüm ortadan kaldırmıştır?

Yeniden Türkiye’ye dönersek:

Eğer bugün “milli demokratik devrim” tezi geçersiz sayılıyorsa, bu tezi geçersiz kılan, aradan geçen 40 yıl içinde Türkiye’nin önce bağımsızlığını kazanıp sonra birilerinin arada demokratik devrimi gerçekleştirmiş olması mıdır?

Eğer sivil toplumsa, 80’li yıllara kadar hiç kullanılmayan bu kavram son 15-20 yılda Türkiye’de böyle bir toplumun “oluşmasıyla” mı bu ölçüde yaygınlaştı? Yoksa hep vardı da farkına yeni mi varıldı?

“Kırlardan şehirleri kuşatma” görüşü kırsal nüfusun payının 60’lara göre yarı yarıya azalması sonucunda mı gündemden düştü, yoksa “büyük kentler sakinlerinin çoğunluğuyla zaten kırsallaştı, dolayısıyla gerek kalmadı” düşüncesi mi baskın çıktı?

“Gerçekten dünya mı değişti, yoksa ben her değişimimde dünyayı ona göre mi görüyorum” sorusunu kendilerine hiç sormuşlar mıdır?

Örneğin edebiyatta, önceleri hızlı “iki Kemalcilik” yapıp sonra üçüncü Kemal’de, Kemal Tahir’de karar kılan, bu kararlılıklarını “Kemal Tahir dışında Türk edebiyatı kesekâğıdıdır” noktasına götüren, en sonunda Elif Şafak ve Orhan Pamuk’a demir atanlara sormak gerekir: Bu değişim, dünyada ve Türkiye’de meydana gelen hangi “maddi” değişimlerden kaynaklanmaktadır?

***

Hepsini geçtik, “entelektüel kalibreleri” de hayli tartışmalıdır.

Günlük siyasal gelişmeleri “demokrasi”, “vesayet rejimi”, “bürokratik elit” vb. artık çiğnene çiğnene sakız haline gelmiş birtakım kavramlarla hep aynı şablondan yorumlamak dışında, belirli bir derinliği olan, “çarpıcı” veya “ön açıcı” denebilecek herhangi bir çalışmalarına rastladınız mı?

Belki vardır…

Eski mahalleme uzun zamandır uğramadım. Bir gidip bakacağım, eksi dükkân sahibi şimdi belki kitapçılığa başlamış bunların eserlerini satıyordur.

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
9.0
İçerik/Fikir 
 
8.0  (1)
Üslup 
 
10.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Dükkâncı Solculuk 2010-03-14 18:41:28 Önder Kurt
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Mart 14, 2010
Son Güncelleme: Mart 14, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Grassroot Yapı Olarak Ekşisözlük, Wikipedia

Şimdi aklıma geldi, çok iyi bir örnek vermek isterim, sol yazar/okur hiyerarşisinde değil grassroots bir yapıda olmalı derken neyi kastettiğime;

Ekşi Sözlüğü düşünelim; Türkiyenin gündeminde nasıl etkili bir yere sahip olduğu belli. Belli kişiler, konular hakkında Eksi sözlükte yazılanlar gündem oluşturabiliyor. Ortada Ekşi Sözlük diye bir özne var ama özne ötesi bir özne bu, bireyselliği aşan bir öznellik; kollektif bir öznelik.

Yazıyor, çiziyor hem de çok da zekice yazıyor, çiziyor ama gerçekte kim olduğunu bilmiyoruz. Hangi spesifik özne Ekşi Sözlük yazarı bilmiyoruz..İşin paradoksal yönü de şu; bir takım takma adlarla yazan en faal ekşi sözlük yazarını alın, büyük medyada bir köşe verin bütün büyüsünü kaybeder. Ekşi sözlük yazarını ekşi sözlük yazarı yapan tek tek falanca filanca spesifik bireyler değildir. Spesifik bireyler Ekşi Sözlük gibi kollektif/grassroots bir yapı içinde yeraldıkları zaman, o kollektivite içinde bulundukları zaman o etkiye sahip olabiliyorlar.

İşte Deleuze'ün ortaya koyduğu birey-ötesi devrimci özne böyle birşeydir; gelecek zamanların devrimci öznesi de şu ya da bu şeklide böylesi bir Deleuzyen özne olacaktır, bir takım ulvi, büyük hikmetli, çok şey bilen, büyük devrimci öncü lider tarafında güdülen koyun sürüsü değil..İnsanlık kurtulcaksa bir gün prangalarından, bu bir mesih öncülüğünde, bir baba liderliğinde olmayacaktır.

Keşke Sayın Çulhaoğlu ve solumuzun diğer liderleri de, dükkan sahibi yaptıkları "ihanet" etmiş olanları eleştireceklerine, bu tiplerin çıkması için uygun zemini yaratan kendi iletişim, etkileşim, toplumsallık alanı nosyonlarını bir sorgulasalar.

Sol.org.tr sitesinde yazanların bundan 15-20 yıl sonra uygun bir zemini bulduklarında, dükkanlarını daha karlı bir sektöre kaydırmayacaklarının garantisi nedir? Birgün'de şimdi yazanların daha uygun bir teklif geldiğinde Cemil Ertem gibi olmayacağını kim söyleyebilir?

Solun en büyük düşmanı yalıtık, kartezyen bireydir. Solda tek bir özne vardır, Deleuzyen kollektif özne.

Sol kartezyen öznellikten, iyi niyetine güvendiği özel bireylerden medet ummaya devam ederse, hayal kırıklıkları yaşamaya devam edecektir. Kartezyen özel birey kaypaktır, kendi bireysel efsanesini kurmakla meguldür, tarihe geçme özlemiyle yanıp tutuşur, kendi çıkarları için hareketi satmaya her zaman meyillidir, Mephisto tarafından her zaman aklı çelinebilir..Bu zaafları aşabilen gerçek bir lider yüzyılda bir gelir; ancak sıradan normal birey bir sol hareketi tek başına yükleyip götüremez. Sol tek tek şu ya da bu bireyin dürüst olmasına bel bağlayamaz; sola kadro devşirirken ahlak ya da kişilik sağlamlığı testi de yapamayacağımıza göre, her ne meziyeti olursa olsun tikel şahıslara güvenemez. Sol, bir "hareket" olmak zorundadır. Hareketler de yapısı gereği rhizomatik/grassroot olmak zorundadır, kollektif bir akıl tarafından yönlendirilmek zorundadır, "büyük adamlara" yer yoktur.

Kimindi hatırlamıyorum ama şöyle bir slogan vardı; 30 yaşından büyük olanlara güvenmeyin diye. Ben de şöyle bir versiyonunu ileri sürüyorum; "Ünlü Olan Hiçbir Kimseye Güvenmeyin !"

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
20
Bu eleştiriyi ihbar et
Dükkâncı Solculuk 2010-03-10 15:09:49 Önder Kurt
Genel Puan 
 
8.6
İçerik/Fikir 
 
8.0
Üslup 
 
10.0
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Mart 10, 2010
Son Güncelleme: Mart 10, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

"Dükkancı Solcuları" Yaratan Ne?

Metin Çulhaoğlu yine mükemmel bir saptama yapmış; bence asıl tartışılması gereken alanlara dalmış bir kez daha. Ancak bence bu çok önemli meseleyi gündeme getirmiş olmasına rağmen, sorunun kökenine inmemiş. Durum tespiti yapmış ama o durumu çıkaran yapıları sorgulamamış.

Şimdi soralım Birgün olmasaydı Cemil Ertem, Melih Altıok gibi tipler bir "dükkan" sahibi olabilir miydi? Eminim başka anlayışlardan da başka örnekler vardır. Türkiye'deki dükkan sahiplerinin nerdeyse tamamı eski solcudur zaten..

Demek ki solun yapılanışında, toplumsal ilişkileri kurgulayışında, iletişim modelinde bir sakatlık var. Mevcut yapı demek ki kişisel çıkarları peşinde koşanların kariyer basamaklarını bir bir çıkmasına yardım ediyor.

Birgün'ün Cemil Ertem'i çıkarmış olmasıyla Sovyetler'in Gorbacov'u hatta Yeltsin gibi aşağılık bir yaratığı çıkarmış olması arasında bir fark var mı.Düşünün Yeltsin Komunist Partisinin üst düzey bir yöneticisiydi, Cemil Ertem ve Melih Altınok da Özgürlükçü sol bir gazetede yazan "sosyalist" yazarlardı..Yeltsin'in nasıl bir karaktere sahip olduğu gün gibi ortaya çıktı..Böyle bir şahsiyet nasıl oldu da Komunist Partinin üst kademelerine yükseldi..Böylesi bariz bir kişiliği farkedemeyen, gözden kaçmasına izin veren bir yapı mı sosyalizmi kuracaktı? Peki bizdeki sol yapılarda durum bu açıdan farklı mı? Mutlak bir taban kontrolu olmayan, ahbap çavuş ilişkilerine dayanan bir yapı üzerinden sol bir toplumsallık yükselebilir mi?
Bu tür adamların dükkan sahibi olmasına izin veren dar kadrocu "Leninist" model değilse nedir?

Siz yazar-okur hiyerarşisini sürdüren bir iletişim modelini devam ettirirseniz, bütün sermayeyi dükkan sahibi yaptığınız kedilere yüklüyorsunuz demektir. Ertem'in Birgün'de yazmasına kim karar verdi? Bu şahıs hangi meziyetleri ile köşe kapti? Tabandaki insanlar mı seçti?

Benzer şekilde Birgün Yavuz Bingöl, Tuna Kiremitçi gibi medyatik/magazinel şahıslardan da medet ummuştu.

Sol grassroots bir yapı olmak zorundadır, star sistemine dayanan medyatik/magazinel bir yapı değil; hiçbir bireyin öne çıkmasına, söz söyleme ayrıcalığına sahip olmasına izin veremez, kimsenin dükkan açmasına müsade edemez, en azından kariyerist tiplerin yükselmesi için vesile olamaz..

Ancak mevcut iletişim modeli ve hatta örgütlenme modeli tam da dükkan lisansı dağitan yapılar gibi çalışıyor..Ufuk Uras diye biri çıkıyor, "yeni sol"un bütün umudu oluyor..Demirel'e karşı gösterilen "Kurtar Bizi Baba" pathosunda ne farkı var bunun? Sol bu kadar acıklı bir duruma düşürülebilir mi? Sosyalizm adı üstünde toplumcu..Ama siz tutup sistemin star modelini taklit ederek onu bunu dükkan sahibi yapıyorsunuz, sonra da çıkıp yakınıyorsunuz..Yapmasaydınız efendim, izin vermeseydiniz..Şimdi Birgün çevresinin çıkıp Cemil Ertem'in yazdığı zırvalıklardan şikayet etmeye hakkı var mı? Sizin çocuğunuz, siz yarattınız, siz dükkan sahibi ettiniz..

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
40
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile