ÇALIŞMAZDIK ASLA
Popüler
Makale
Türkiye’de tıkanıklıklarla başetmekte zorlanan siyasi dilimizin önemli bir eksikliği de anarşizmin tarihsel ve güncel birikiminden faydalanmayı reddederek yola devam etmeye çabalaması. Halbuki anarşizm, en temel kimi açmazlara el verebilecek konumda.
Sözgelimi devletçilikten kaçınca liberalizmin kucağına düşmek gerekmiyor; devleti tam karşısına almış anarşist doktrin var! Militarizmi karşıya alınca İslamist-globalist oyuncağa dönüşmek gerekmiyor; anti-militarizm ve anarşizmin militarizm karşıtı pozisyonu var. Hiyerarşiye, sınıf indirgemeciliğine, otoriterliğe, merkeziyetçiliğe, temsiliyetçiliğe, makro siyasete karşı durunca radikal sol ekseni yitirmek gerekmiyor çünkü hiyerarşi karşıtlığını, ezilen özneyi sınıftan geniş kavramayı, anti-otoriterliği, merkezsizliği, temsiliyet karşıtlığını, mikro siyasetleri yüzyıldan fazladır politize eden tarihsel anarşizm ve günün koşullarında, Seattle’dan itibaren küresel bazda radikalizmi ileriye taşıyan güncel anarşizm var. Üstelik de anarşizm etiketlere çok itibar etmediği için elimizde anarşist etiketini illa ki kullanmadan ama anarşizmin çerçevesini esastan takip edeerek anarşizmin katkılarından faydalanmanın bir şemsiye kavramı var: anarşizanlık... Bunu, anarşizmin katkılarını anarşizmin adını anmadan mülk edinmeye çalışan lafta özgürlükçü sol konumlanışlar için söylemiyorum. En son bu tuhaflığın örneklerini Yunanistan’daki anarşist Aralık (2008) İsyanı’ndan sonra görmüştük. Tüm dünyanın anarşist ana eksenini tartışmaya bile gerek görmeyip ona göre yaklaşımını belirlediği bir isyanı durup dururken yok ‘gençlik isyanı’ yok ‘arada anarşistlerin de görüldüğü sol yelpaze birliği’ gibisinden uydurma kalıplarla mülk edinmeye çalışanlar olmuştu. Bunlar tabii eskiden özgürlükçü sol cephede gibi gözüken, dünyanın ve özellikle Türkiye’nin içinden geçtiği son süreçte koşarak ortodokslaşan, benim ilk vakumlamada merkeze kaptırdığımız dediğim öznelerdi. Sonradan ortodokslaştıkları için her iki apoleti de taşımak, hem kibar hem yırtıcı olmak istiyorlar. Bu karından konuşanlardan farklı olarak, en eski ortodokslar hiç böylesi numaralara tenezül etmeyip Aralık İsyanı’nı tam da anarşist olduğu için eleştiriyorlardı ki ortodoks pozisyonun doğrusu da budur ve de aslında anarşizmin ve genel olarak hatta solun geleceği açısından da ‘gibi-yapmalar’ı bırakarak herkesin sahici bir yerden konuşması çok daha yaşamsaldır.
Dolayısıyla anarşizan derken kastettiğimiz anarşizmin adını anmadan kazanımlarını mülk edinmeye çalışan sinsilikler değil de farklılıkların birlikte siyasileşmesine değer veren ve günün koşullarında solu en özgürlükçü şekilde güçlendirmeye, geliştirmeye odaklanmış yaklaşımlardır. Farklılıkların birlikte siyasileşmesi bazen yanlış anlaşılıyor; mesele sürekli üzerlerinden geçerek farklılıkları kalınlaştırmak değil. Sürekli birlikteliklerin üzerinden geçerek kalınlaştırırken, farklılıkları düşman görmeye kendini kaptırmamak mesele. Anarşizm ile marksizmin geçmişteki çatışmaları ölümsüzleştirmeye kendilerini vermeleri veya birbirlerinin ayağını kaydırmaya çalışmaları idealimiz olmadığı gibi, aradaki farklılıkları yok etmeye çalışarak birleşmek de yanıltıcı bir hedef olurdu. Klasiklere saygının andımız tadında bir koşul olarak kapılarda durmasına da son vermek gerekiyor: anarşistler için kritik adım Marx okumak değil “marksistleri okumak”, marksistlerle konuşmak bugün. Aynısı marksistler için de geçerli, ilk kritik adım Kropotkin’i veya genel olarak klasik anarşizmi okumak değil güncel anarşizmle konuşmak, çalışmak, günün anarşizminin ne dediğine kulak vermek. Tabii tekrar tekrar altını çizmem bağışlanacak olursa, beni ilgilendiren her iki gövdenin de heterodoksları, özgürlükçüleri. Yoksa vatan-millet-anti-emperyalizm marksistleri ile kimlik-geyik-anti-entelektüalizm anarşistleri arasında kurulabilecek durmaksızın kendi kendini onaylama ve azizleştirme içeren bir alışverişle ilgilenmeyi, dünyayı değiştirmekten çok kendisine dair algıyı değiştirmeye adanmışları veya solu genel olarak dondurup sonra da bu buzun tek temsilcisi benim bayrağını sallama planını zafer adlı bir kutuda saklayanları, izninizle bir kenara bırakalım diyorum. Şuna bakalım: dünyanın ve özellikle ülkenin içine düştüğü sıkışmalardan çıkarken fraksiyon sınırlarını esneterek söylenenleri ve yapılanları hakkaniyetle değerlendirip karı birlikte kürelemek isteyenler ne diyor? Başka neler söylenebilir, başka neler yapılabilir?
Bu girişi aslında özgürlükçü solun Tekel işçileri direnişine anarşizan bir katkıyı çoğaltmasının yollarına dair tartışmalarımızı önünüze açmaya niyetlenirken yapmak durumunda kaldım. Mevcut durumda Türkiye siyaset arenasını çalkalandıran üç büyük eksen göze çarpıyor: (milliyetçilikler, azınlıklar, ulus-devlet, ırkçılık, sosyal bölünme vd temaları içeren) Türk-Kürt ekseni, (ordu, radikal islam, ılımlı islam, mahalle baskısı, sivil vesayet, darbecilik vd temaları içeren) globalist-islamist/nasyonalist-laik eksen ve de (en arkaya atılmaya çalışılan) ezen-ezilen, patron-emekçi, kapitalizm-komünizm, sömürü-direniş ekseni. İlk iki eksene yapılabilecek anarşizan beslemeleri tartışmayı sonraya bırakarak yakınımızdaki ezen-ezilen eksenine bakalım bu yazıda.
Servet düŞmanlIĞInIn tam zamanI!
Tekel işçileri ve diğer emek hareketlerinin bugünkü spesifik önemine dikkat etmemiz gerek. İstisnai bir konjonktür var karşımızda. AKP’ye karşı hakça bir muhalefet zemini olduğuna kanaat getirdiklerinden Kemalistlerden ve sol nasyonalistlerden normalden fazla destek görüyor emekçiler. Hükümetin kucağına düşme, liberalleşme gibi semptomlara yakalanma kaygısına kapılmış özgürlükçü sol duruşlar için de bir süredir emek hareketlerinin önemi arttı. Dediğim gibi, kimsenin sınıf indirgemeciliği eleştirisi dinlemeye tahammül edebileceği bir dönemde değiliz, herkes kaybolup giden sınıf sorununu belleğe geri çağırmanın teorisini istiyor teori denince. Bunlar arka arkaya dizilince ne görüyoruz: Stalinistlerden benim gibi postyapısalcı anarşistlere, Kemalistlerden sosyalistlere en geniş anlamıyla Sol, yaşanan bu Tekel direnişini kendisinin öncelikli problemi olarak görüyor ve göz ucuyla değil de damardan desteklemenin yollarını arıyor. Ayrıca kültürcü tartışmalara fazla bel bağlayan yukarıda andığım Türk-Kürt veya İslamcı-laik eksenlerine göre çok daha dünyayı değiştirme ve ezilenleri kurtarma tonu taşıyor Tekel’in işaret ettiği ezen-ezilen ekseni. Zorbanın çok daha kolay tespit edilebildiği bir eksen olması da biraradalığı kolaylaştırıyor. Türk-Kürt veya İslamcı-laik eksenlerinde zorba biraz sabunlu, yer değiştiren, ansızın bir yere yapışıp ansızın sökülen bir kavram. Burada, Tekel direnişinde ise, durum öyle değil. Direnişin uzamış olması, şehrin içinde, kapitalin akışını kesen alternatif bir floraya evrilmesi, ailelerin de katılımıyla gündelik hayatın eylem formuyla birleşmesi, Hayata Dönüş operasyonuyla ve genel olarak solun da bence günümüze uzanan kötü sonuçlar doğuracak şekilde mesafeli durmasıyla siyaset dilimizden çıkan Açlık Grevleri ve Ölüm Oruçlarını hatırlatmalarıyla, hükümetin ‘ben merhametli Osmanlı’yım avucunu aç ve bekle’ böbürlenmelerine salt yaşamla karşı koymalarıyla bambaşka bir alan açtılar zihinlerde. Sol, emek ekseninin ufukta yitmesini engellemeyi deniyor ama bu alanın kapatılıp yerine diğer kültürcü eksenlere dair tartışmaların geçmesini tercih eden ağır medya silahlarına sahip bir liberal baskı ve muhafazakar baskı da mevcut.
İşte bu noktada anarşizan etki, direnişin ittire ittire meydana taşıdığı Genel Grev kavramına neler katabilir diye düşünmek gerek. Genel grev anarşizmin ve anarko-sendikalizmin en sevdiği çiçek olagelmiştir. Anarşist devrimin İspanyası’nda genel grev 4 saatte bir aç karnına alınıyordu. Genel grev dilekçeciliğin tartışmasız yırtılmasıdır çünkü. Sen çorbamı ısıt ben dalağımı tekrar vereyim anlaşmasının rafa kaldırılmasıdır. Anarşizan etki genel grev ihtimaline katkısını arttırırsa bu eksen sınıf eşitsizliklerini belleğe geri çağırıp politikleştirme uyanışının sınıf indirgemeciliğine sıkışmasını engelleyip farklılıkları birlikte siyasileştiren ve radikalleştiren bir anlayışa daha fazla yaklaşmaz mı? Ekolojiden feminizme bütün mikro siyasetlerin bugün kendisini bu genel grev içinde (ve içiçeliğinde) gördüğünü hayal edelim...
Yerimiz doldu. Şu kadarını söyleyerek ara verelim: Herkesin 15 dakikalığına ünlü olduğu bir dünya değil 15 dakikada bir genel grevin yapıldığı bir dünya istemiyor muyduk biz zaten?
Üye eleştirileri
-
2010-02-09 21:28:49 |SAdministrator| onder
-
2010-02-09 19:19:19 |SAdministrator| onder

Sinirlioğlu'na cevabımı da yayınlamışlar;
http://www.birgun.net/wall_index.php? news_code=1265633477&year=2010&month=02&day=08
Gıcık "2000 vuruş" kısıtlaması yüzünden insan derdini anlatamıyor ki!
-
2010-02-09 19:37:46 |Unregistered| erdem
Önder;
Birgün'ün ne kendi sayfası ne de senin verdiğin adres açılmıyor. Cevabını burada yayınlamını rica ediyorum.
selamlar
-
2010-02-09 19:48:03 |SAdministrator| onder

Benim cevabım şöyleydi;
*****************
‘YENİ SOL’ SINIFI DIŞLAR MI?
Okur Mektupları köşesinde Elif Sinirlioğlu imzasıyla yayınlanan "AHMET İNSEL Mİ DAHA BİLİNÇLİ ARINÇ MI?" başlıklı yazı, solun farklı renkleri arasındaki iletişim kopukluğunun bütün yoğunluğuyla devam ettiğini gösteriyor.
Elif Sinirlioğlu'nun Sol'un önüne son zamanlarda bolca eklenen "Yeni" sıfatından duyduğu rahatsızlığın oldukça sağlam bir temeli olduğunu kabul etmek durumundayız. Yaşadıklarımız bu sıfatın ne denli istismar edildiğini bize gösterdi. "Yeni" olmak adına bildik, üstelik basbayağı da eski liberal görüşlere savrulunduğuna tanık olduk.
Ancak genel eğilimin bu olması, solun yapısal ve en devrimci özelliğinden, yani her zaman "zaten yeni" olmak zorunda olmasından feragat etmemizi gerektirir mi? Radikal solun klişesi, "Somut koşulların somut tahlili" şiarı neyi ifade eder?
Gözden kaçırılan bizce şudur; sınıf indirgemeciliğini terk etme talebi, illa ki sınıf politikalarını terk etmek anlamına gelmez. Bugün kendilerini Leninist sanan Türkiye solcularının yapageldiği gibi sorgusuz sualsiz, normatif bir "sınıf"a sarılsaydı, hala feodal üretim süreçlerinin egemenliğindeki Rusya'da Lenin, devrim falan yapamazdı.
Elif Sinirlioğlu sahip olduğu izlenimini verdiği şekliyle, yani monolitik, homojen bir "sınıf" soyutlamasına külliyen karşı olsak da, böylesi bir konunun detaylarına "Okur Mektupları" köşesinde giremeyeceğimiz açık. O yüzden bizzat kendi öncüllerini kabul ettiğimizde dahi, gözden kaçırdığı son derece kritik bir noktaya yoğunlaşalım.
Şöyle diyor;
"(komunist manifesto'nun ikinci bölümünün ) ezilen olmakla ezilen bilincine sahip olmanın aynı şey olmadığını, tam da bu nedenle komünistlere önemli bir görev düştüğünü yazarak başladığını görüyoruz."
Burda sorgulanmadan kabul edilen bir varsayım var; komünistler bir kimlik olarak oluşmuş halde bir yerlerde hazır kıta beklemektedir. Burada ima edilen "bilinç taşımacılığının" yabancılaştırıcı, hiyerarşik sorunlu yapısını bir kenara bırakıp, kesin "a priori" bir veri olarak alınan bu komünistlerin nerede yetiştiğini soralım.
İşte Sn. Sinirlioğlu'nun zaten verili olarak aldığından pas geçtiği "komünistler"in yetişme sürecini sorunsallaştırmaktır, -eğer varsa- otantik "yeni" solun derdi, sınıfı unutmak değil. Başka bir deyişle şunu sormaktır; "Arkadan genç komünistler niye eskisi kadar gelmiyor?". Sınıf var da, komünistler nerde? Taraf gibi, sol soslarla kapitalizmin bekası için var gücüyle çalışan bir gazete 60 bin tiraja ulaşırken, sosyalistlerin gazeteleri neden 5-8 bin bandında kalır? Bu sonucun ortaya çıkma sürecini, normatif sınıf tahlilleri ile açıklayabiliriz miyiz? Yani Taraf/Birgün okurlarının sınıfsal yapısı şöyle böyle olduğu için bu tür bir sonuç çıkmıştır diyebilir miyiz? Herkesin çok iyi bildiği gibi her iki gazetenin okurları aynı sınıf, dolayısıyla aynı bilinç "altyapısı"na sahiptir; bir başka ifadeyle Sinirlioğlu'nun terminolojisi ile "komünist öncü"nün yetiştiği toplumsal tabandır bu.
Dolayısıyla mesele, Ahmet İnsel gibi -eğer gerçekten öyle diyorsa- sınıfı terk edip, başka bir toplumsal fail mi bulalım sorusu değil, komunist öncünün içinden çıktığı toplumsal tabanı nasıl olup da liberal hegemonyaya kaptırdığımızı sormaktır. "Yeni" Solun Normatif/biçimsel "sınıf" tahlilerini -Hegelci bir kavramı kullanırsak- özümseyerek aşma (Aufheben) talebinin gerçek içeriği budur. Sinirlioğlu'nun da muhtemelen kabul edeceği gibi, örneğin Tekel işcisine yönelik sosyalist politikaların, bu politikalarının pratik uygulayıcısı olacak komunist öncülerin bizzat kendilerine yönelik politikalarla aynı olmayacağı açıktır.
Önder Kurt
-
2010-02-09 16:33:31 |Unregistered| erdem
Sevgili Önder;
Sinirlioğlu'nun yazısı okudum. Tekel işçilerinin eyleminden durumdan vazife çıkaranları hayıflanarak eleştiriyor. Haklıdır da. Yazısında, işin gerçek sahibi biziz, sizlere ne oluyor babında uslup sergiliyor. Sendikacı aktivist/danışman olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek, bu yüzden sadece küçük penceresinden avluya bakmaya mecbur olan bir mahkumu hatırlatıyor.
Ortada sadece, kendi sınıfsal gerçekliğinden kopuk hak arama mücadelesi var. Komünizmle yıllarca en ön saflarda mücadele etmiş eski MHP’li- ANAP’lı Yaşar Okuyan bile açlık grevi yapıyor. Örgütlü sınıf dayanışmasının en ilginç örneklerinden birini tarih bir daha yazamayacak herhalde. Herkes bu ganimetten nemalanmaya çalışıyor.
Sinirlioğlu’nun da belirttiği üzere herhalde ortamın çok müsait olmasından kaynaklanıyor. Buyrun yağmaya....
-
2010-02-08 18:28:43 |SAdministrator| onder
-
2010-02-05 21:06:36 |SAdministrator| onder

Erdem sen anarşist, ben marxist.. farklı pozisyonlardan gelip böylesine ortak düşünmemiz çok ilginç..yazdıklarına öylesine katılıyorum ki..Yıllardır internet ortamlarında kendimce anlatmaya çalıştığım konular bunlar..Ancak işin üzücü tarafı bu tür soruları gündeme getirdiğin zaman "sınıf"tan uzaklaşmakla suçlanıyorsun..Şöyle bir örnek vereyim;
Birgün okur mektupları köşesinde şöyle bir yazı çıktı;
http://www.birgun.net/wall_index.php? news_code=1265029379&year=2010&month=02&day=01
Dün oturdum buna bir cevap yazdım ve yolladım..Bakalım yayınlayacaklar mı..
Yukarıdaki yazı Türkiye marxistleri açısından son derece tipik..Şimdi bu yazıdaki "sınıf" -hadi agresif olmayalım, hafif bir sıfat kullanalım- bağlılığını çok ama çok nedenlerle sorgulamaya kalktığında hemen reaktif bir tepkiyle karşılaşıyorsun..İnanılmaz bir şekilde, eğer anladıkları gibi bir sınıf politikası yapılamayacaksa hiçbir şey yapılmasın, oturup koşulların pişmesini bekleyelim tavrı içindeler.
Otonom Yayıncılıktan şöyle bir kitap çıktı;
http://www.idefix.com/kitap/deleuze-marx-ve-politika-nicholas-thoburn/tanim.asp? sid=I3IUXINIUM4MLEK551ON
Bu kitapta minor edebiyat'la (Kafka, Joyce) paralelliği içinde Deleuze-Guattari'nin minör politikasından bahsediliyor..İşte bu minör politika üzerinde düşünmek lazım bence.
-
2010-02-08 14:29:14 |Unregistered| erdem
Kaynak Samanyolu haber,
Sayı 3.250 çıkmış...
4/c maddesinde ne diyor. "MEVSİMLİK/İşçi sayılmayan kişilerdir." v.s. v.s.
Tezlerimiz doğru.
Hak arama mücadelesi ile özlenilen sınıf mücadelesi karıştırılıyor.
---------------------------------------------------------------
Tekel işçileri 4-C'ye geçiyorTEKEL işçilerinin 4-C'den yararlanmak için sözleşme imzaladıkları ortaya çıktı.Tekel işçilerinin eylemi sürerken son 2 günde yaklaşık 410 işçinin 4-C'den yararlanmak için sözleşme imzaladıkları ortaya çıktı. Sözleşme imzalayan işçilerin bulundukları illerde istihdam edilmeleri için gerekli çalışmalar başlatıldı. İhbar ve kıdem tazminatları banka hesaplarına yatırılan TEKEL işçilerinden yaklaşık 3 bin 250'sinin paralarını bankalardan çektikleri belirtildi. İşçiler, kişi başına ortalama 40 bin TL aldılar.
4-C NEYİ ÖNGÖRÜYOR?
Özelleştirilmesinin ardından işsiz kalan işçilerin başka kurum ve kuruluşlarda geçici istihdam edilmelerini sağlayan 657 sayılı devlet memurları kanunun 4. maddesinin C fıkrası. maddede geçici personel şöyle tanımlanıyor: "Bir yıldan az süreli veya mevsimlik hizmet olduğuna Devlet Personel Başkanlığı'nın ve Maliye Bakanlığı'nın görüşlerine dayanılarak bakanlar kurulunca karar verilen görevlerde ve belirtilen ücret ve adet sınırları içinde sözleşme ile çalıştırılan ve işçi sayılmayan kimselerdir."
-
2010-02-05 19:38:40 |Publisher| erdem_ozcan

Eksikliğim var …… Devam ediyorum….
İnanmadığımıza da inanmıyoruz demiştik, affınıza sığınarak bir önceki yorumumuzda. Hegelyan düşünce sistematiğinde düşüncenin ışık hızıyla ilerlemesi gibi, bizde bu hızda sürekli çelişkileri ileriye sürüyoruz. İşimiz karşıtlığın eşelenmesidir, karşıtlığın sürekli yaratılmasıdır. Anarşistçesine ve kardeşçesine niyetimizde budur. Karşıtlık bir işin içine girdi mi, bir şeye inanmak ya da inanmamak, bu noktada hiçbir anlam ifade edemiyor. Hükmünü kaybediyor, böylece inanmak ya da inanmamak sınırlarının dışına çıkıyoruz. Aklımızca geliştirmeye çalışıyoruz.
Bu arada güzel hülyalar görüyoruz. Değişmez bir kural olarak, soyutlamanın aldatıcı kolaycılığına kaçan aklımız ve çözümlemenin zorluğu karşında yoruluyor ve direnemeden teslim oluyoruz. Sadece reddediyoruz bu yüzden varız mantığı, acının bağımlılık yaratmasını hatırlatıyor. Sebebinin biberin kendi acısı değil de, biberin zehrini bertaraf etmek isteyen hormonun yarattığı haz ve rahatlamaya duyulan bir ihtiyacın zamanla bağımlılık yaratmasına bağlı süreç olduğunu unutuyoruz. Anarşist düşüncenin doktriner olmasından çok, anarşistin praktisyoner olmasının cazibesine, ilk sebepten dolayı yani reddettiğimiz için kapılıyoruz. Hani o çizgi film Şirinler’deki, Şirinler komününün ÖFKELİ üyesine benziyoruz.
Yazının demoratikleşmesi ve her kesime ulaşmasıyla aurasını yitirdiğini, değiştiriciliği, dönüştürücülüğü ve yıkıcılığını kaybettiğini ileri süren Işık Ergüden yaşadığımız milenyumun "devrimler çağı değil, isyanlar çağı olduğunu söylüyor” Hayırlı olsun. Bu düşünceye katılıyorum da. Bakunin'in I. Enternasyonal’daki politik devrim mi? sosyal devrim mi? tartışmaları, sol entellektüel kesimde, şu günlerde popüler bir tavır olarak, Marksist praksisden çok, başkaldıran ruhların farkında olmadan Bakunin’in eylemliği tarafında yoğunlaştığını görüyoruz. Marks tarafından Prohudhon idealizmi mat edilip yerden yere vurulurken, Proudhun’dan anarko-sendika pratiği miras olarak kalıyor bizlere. Kardeşlik ve dayanışma pratiği üzerine kurulan, politik hırslardan ari ve programatik tahakkümünden uzak bir kardeşlik kümelenmesi. NE güzel ve Teorinin bıktırıcı ve zaman kaybettirici tarafına tahammülsüzlükten midir? nedir bilinmez politik devrimin yapılamayacağına inanıyoruz ve aynı zamanda doktrinsiz idealist anarşist iyilikseverlikle dünyanın değiştirilemeyeceğinin de farkındayız. Miskin Yunus’un “mal da yalan mülkte yalan var git biraz sende oyalan” deyişi Sevgili Süreyya’nın “Servet düŞmanlIĞInIn tam zamanI!” sloganından hareketle tavsiye edilen eylemliliğin, Türkiye’yi tutuşturacak bir kıvılcım bile yaratamayacağının beyhudeliğini akıllara getiriyor.
Genel grev kararı öncesi, 35-40 bin arasında olduğu söylenen Tekel işçilerinden- eylemin 47 gününde (dikkat buyurunuz kadroya geçirilen GEÇİCİ İŞÇİLER) C4 maddesinden yararlanılanların sayısı 28 iken, eylemin 49. Gününde, GENEL GREV kararının hemen öncesi 3 şubat 2010 tarihi itibarile bu sayının birden 400 üzerine çıktığını öğreniyoruz. Herhalde bu gün itibarile 1000’i geçmiştir. GEÇİCİ İŞÇİLİK, GEÇİCİ KÖY KORUCULUĞU, MEVSİMLİK İŞÇİLİK, GEÇİCİ ORMAN İŞÇİLERİ, HÜKÜMETİN EN SON İSTİHDAM ARTIRICI TEDBİRLER PAKET’i içinde 500 bin kişi daha artırılacak GEÇİCİ İŞÇİLERİN toplam sayısının KAMUDA 900 bin kişi olduğu söyleyebiliyoruz.
Bu durum Türkiye’nin iş gücünün niteliği ve Türkiye tiers-etat’ın sınıfsal özeliklerinin çözümlenmesine ışık tutacak verileri içeriyor. Ama şunu tespit edebiliyoruz, belki de dünyada eşi benzeri görülmemiş ara-tür olarak ortaya çıkan bir SINIF var karşımızda. Bu sınıfı ortaya çıkaran koşullar var elbette, ama bu sınıfın tanımlamasında ama en önemli ölçütün SALT-EMEK olduğunu söyleyemiyoruz. “SALT emeğe bağımlı olmayan” ek gelir ve ek iş olarak GEÇİCİ İŞÇİ OLAN, küçük toprak sahibi, köylü ve küçük burjuvaların merkez ve iktidar partileri ile çok yakın organik ilişleri ve işbirliği içinde olduklarını söyleyebiliyoruz. Karşımızda sanayi proleteri tipinde salt emeği ile varolan bir SINIF yok. BİR ARA-TÜR, başkalaşımını sınıfsal evrimini tamamlayamamış bir sınıf. İşte İŞÇİ DİYEMEYECEĞİMİZ bu sınıfın temsilcileri Ankara’da eylem yapıyor. Türkiye de literatür tanıma uyacak bir İŞÇİ sınıfı da yok. Olmadı da……..
Kıvılcımlı’dan alıntı yapmanın tam zamanı; “sınıfların oluşmadığı toplumlarda SOSYAL KÖRLÜK, sınıfların ayrışmadığı durumlarda SINIFSAL KÖRLÜK ortaya çıkar… İnsan evren SOSYAL gözüyle bakar.” Tamamen emeğe bağlı olmadan var olan bu ara sınıfın eylemine, bir gözümüzü kapatarak klasik söylemlerle bakmak entellektüel körlüğü de neden olabileceğini düşünüyorum..
Türkiye’de kırlar daha çözülmedi, nüfusun hala % 45’i hala kırsalda yaşıyor. Metropollerde asgari ücretle yaşayan bir sürü ARA-TÜR’ün hayatını hala kırsaldan miras hukuku ve veraset intikalinden kaynaklanan ek geliriyle birlikte yürütüyorlar. Bu şekilde ayakta kalıyorlar ve hallerinden de epeyce memnunlar. Halinden memnun olmayan kesim tamamen emeğe bağlı olan beyaz yakalılar, okumuş orta-üst aydın kesimle, her yıl azar azar sermayesini kaybeden küçük ve orta işletmelerin sahipleri küçük burjuvalardır ve bu kesime her sene katılan milyonlarca üniversite gencidir…. Tam bir tezat değil mi?
Örnekle anlatmam gerekirse, fındık zamanı Temmuz-Ağustos ayında istanbul’daki tüm orduluların yarısı (500 bin kişi) bir sürü halinde memlekete giderler. Bir istatisiğe göre Türkiye fındık üretiminden dolaylı ve doğrudan yaralanan 5 -8 milyon kişi olduğu söyleniyor-1,25- 2 milyon aile demektir. Ortalama Türkiye fındık üretimi 650-800 bin ton arasında olduğu tahmin ediliyor, basit bir hesapla kişi başına düşen fındık miktarı 100 kilodur. Aileye vurduğumuzda bu rakam 400 kilo olur. Münavebeli olarak aynı ailenin fertleri (4 kişilik bir aile kabul ediyoruz) mirastan her yıl sırayla toplu halde hak aldıklarından 1.600 kilo fındık toplarlar. Bunu 5 TL çarptığınızda 8 bin TL’Lik ek gelir var demektir. Hem de 20 günde…. Milletin dediği gibi fındık tarımının hiçbir masrafı yoktur. İstanbul’da varoşta 4 kişilik bir Ordulu ailenin mensuplarının anne hariç asgari ücretle çalıştığını kabul edersek her ay evlerine 1500 TL’de para girecektir. Demek ki üç kişinin 5,5 ayda elde edebilecekleri parayı 20 günde fındıkta kazanıp gelmektedirler.
İstanbul’da varoşta bir Ordulunun (Ordu nüfusuna kayıtlı İstanbul’da yaşayan 1.000.000 Ordulu var) cenazesi olduğunda, akrabalar tarafından hemen bir otobüs kiralanır (Necmi Erdoğan’ın Dernek Yardımlaşması dediği olgu) cenaze memlekete götürülür. İstanbul’a dönüşte de, o arabanın içi süt, tereyağı, mısır, mısır ekmeği, turşu ve fındık, tavuk, kaçak silah ve tedavi ettirilecek hasta v.s dolu halde, ayakta bile İstanbul’a gelindiği görülür.
Bekleyip göreceğiz C4'e geçecek işcilerin sayısı bakalım ne kadar olacak???
GECİCİ TEKEL İŞCİLERİ TURK GIDA İŞ'in üyeleri mi değil mi?
Yüzde % 60-75 oranında AKP'ye oy verdiler mi vermediler mi?
Bunlarıda merak ediyoruz.
-
2010-02-04 20:29:43 |Publisher| erdem_ozcan

"devleti tam karşısına almış anarşist doktrin var" sözünden hareketle soruyoruz,
Anarşizmin gerçekten bir öğretisi var mı? Merak ediyoruz. Bunun da bir tahakküm yaratacağından, olmamasını temenni ediyoruz. Anarşizmin bir şeyi birisine öğretmek ve akıl hocalığına soyunmak gibi bir derdi olduğuna inanmak istemiyoruz. Kaldı ki bu karşı tarafı küçümsemek ve onu aptal yerine koyup ezmek olacağından iyilik yapmakla ilgili yepyeni bir tahakkümün yaratılabileceğini Fernando Pessao Anarşist Banker kitabında pek güzel anlatıyor.
Meramımızı başka bir kaynaktan yaralanarak anlatmaya gerek yok. “E-HAYALET” arayüzünün arkasındaki yaratıcı akla teşekkür ederek, “E-HAYALET”teki yazılmış her “gerçek” sözcüğünün altında “Lacancı Gerçek” bir postit şeklinde sürekli ve ısrarlı bir şekilde karşımıza getiriliyor. Bu postitteki tanımda “gerçeğin imkansız” olduğu bir tarifi de veriliyor. Belki de, gerçeğin imkansız olduğu için anlayamıyoruz. Marks’ında ifade ettiği üzere, “İnsan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır” ifadesi sayesinde anarşist olduk diyebiliriz.
Hep akılla arası iyi olmadığı için eleştirilen Dostoyevski şu sözü dile getiriyor, Stavrogin için “inanırsa inandığına inanmaz, inanmazsa da inanmadığına inanmaz” nihilizmin bundan güzel tarifi yok.
Tarifimiz kişinin mutlaklaştırılması olacağından bir eylemci olarak Nihilizmi de reddediyoruz.
Hiçbir şeye inanamıyoruz. İnanmadığımıza da inanmıyoruz…
-
2010-02-04 15:46:00 |Publisher| erdem_ozcan

Güzel hülyalar görüyoruz. Değişmez bir kural olarak, soyutlamanın aldatıcı kolaycılığına kaçan aklımız ve çözümlemenin zorluğu karşında yoruluyor ve direnemeden teslim oluyoruz. Sadece reddediyoruz bu yüzden varız mantığı, acının bağımlılık yaratmasını hatırlatıyor. Sebebinin biberin kendi acısı değil de, biberin zehrini bertarat etmek isteyen hormonun yarattığı haz ve rahatlamaya duyulan bir ihtiyacın zamanla bağımlılık yaratmasına bağlı süreç olduğunu unutuyoruz. Anarşist düşüncenin doktriner olmasından çok, anarşistin praktisyoner olmasının cazibesine kapılıyoruz.
Yazının demoratikleşmesi ve her kesime ulaşmasıyla aurasını yitirdiğini, değiştiriciliği, dönüştürücülüğü ve yıkıcılığını kaybettiğini ileri süren Işık Ergüden yaşadığımız milenyumun "devrimler çağı değil, isyanlar çağı olduğunu söylüyor” Hayırlı olsun. Bu düşünceye katılıyorum da. Bakunin'in I. Enternasyonal’daki politik devrim mi, sosyal devrim mi tartışmaları, şu günlerde popüler bir tavır olarak, Marks’ın öğretisinden yana değil, Bakunin’in eylemliği tarafında geliştiğini görüyoruz. Marks’ın dili müphem, karmaşık ve akademik ve anarşizmin dili çok basittir. Marks tarafından Prohudhon idealizmi mat edilirken ve Proudhun’dan anarko-sendika pratiği miras olarak kalıyor bizlere. Kardeşlik ve dayanışma pratiği üzerine kurulan, politik hırslardan ari ve programatiklikten uzak bir kardeşlik kümelenmesi. Ne romantik bir düşünce! Teorinin bıktırıcı ve zaman kaybettirici tarafına tahammülsüzlükten politik devrimin tamamlanamayacağını bizler söylüyoruz ve aynı zamanda doktrinsiz idealist anarşist iyilikseverlikle dünyanın değiştirilemeyeceğini de anlıyoruz. Miskin Yunus’un “mal da yalan mülkte yalan var git biraz sende oyalan” deyişi Sevgili Süreyya’nın “Servet düŞmanlIĞInIn tam zamanI!” sloganıyla tavsiye edilen eylemlilik Türkiye’de yangını başlatacak bir kıvılcımın gücünde olmadığını biliyoruz. 6 Ekim 2009 tarihli IMF toplantısı nedeniyle Taksim’de yapılan gösterileri için, Başbakanın bile global dünyaya dönüp, göstericilerin talebinin dikkate alınması gerektiği yönündeki beyanını, oligark efendilerin direniş gazının alınması gerektiği yönünde bir bilince sahip olduklarını gösteriyor. Eko-anarşist duyarlılığın ve eylemliliğinin bir sonucu olarak, bu sıralarda, sera gazları salınımının belirli bir terminde tedricen kısıtlanması konusunda ABD’de ilk defa bir yasa çıkıyor.
Bir cümleyle kargaşa ve kaosun “durum” sonrası ortaya çıkan bir “karşıtlığa” tekabül ettiğini, ancak, bu karşıtlıktan yeni “oluşum”ların vücut bulamayacağını entropi yasası gereğince anlıyoruz. Kaosun evrenin işleyiş düzeni ve ruhu olduğu yönünde bir görüş, anarşist düşüncede eylemliliği kutsamanın teorik gerekçesi olarak sunuluyor. Ve entropi yasası gereği insanlığın ulaşacağı en son aşama, enerjinin en niteliksiz haline dönüştüğü toz, sis ve dumanın içinde yaşayan isketlesiz hayaletlerin gezindiği bir dünya olmaktan ileriye gidemeyeceği üzüntüsünü yaşıyoruz.
"devleti tam karşısına almış anarşist doktrin var" sözünden hareketle soruyoruz,
Anarşizmin gerçekten bir öğretisi var mı? Merak ediyoruz. Bunun da bir tahakküm yaratacağından, olmamasını temenni ediyoruz. Anarşizmin bir şeyi birisine öğretmek ve akıl hocalığına soyunmak gibi bir derdi olduğuna inanmak istemiyoruz. Kaldı ki bu karşı tarafı küçümsemek ve onu aptal yerine koyup ezmek olacağından iyilik yapmakla ilgili yepyeni bir tahakkümün yaratılabileceğini Fernando Pessao Anarşist Banker kitabında pek güzel anlatıyor.
Meramımızı başka bir kaynaktan yaralanarak anlatmaya gerek yok. “E-HAYALET” arayüzünün arkasındaki yaratıcı akla teşekkür ederek, “E-HAYALET”teki yazılmış her “gerçek” sözcüğünün altında “Lacancı Gerçek” bir postit şeklinde sürekli ve ısrarlı bir şekilde karşımıza getiriliyor. Bu postitteki tanımda “gerçeğin imkansız” olduğu bir tarifi de veriliyor. Belki de, gerçeğin imkansız olduğu için anlayamıyoruz. Marks’ında ifade ettiği üzere, “İnsan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır” ifadesi sayesinde anarşist olduk diyebiliriz.
Hep akılla arası iyi olmadığı için eleştirilen Dostoyevski şu sözü dile getiriyor, Stavrogin için “inanırsa inandığına inanmaz, inanmazsa da inanmadığına inanmaz” nihilizmin bundan güzel tarifi yok.
Dostoyevskinin tarifi kişinin mutlaklaştırılması olacağından bir reaksiyoner eylemci olarak Nihilizmi reddediyoruz.
Hiçbir şeye inanamıyoruz. İnanmadığımızı da inanmıyoruz…
Ne güzel bir diyalektik bu böyle…
Yorumlar
Cevabını beğendim.
Söyle bitirelim mi bu mevzuyu?
Aslı Erdoğan'dan bir söz aklıma geldi. Bir Kızıldereli atasözüymüş. "Bir kurt bile şıkıştırılıp kaçmaya hazırlandığında son bir kez düşmanına dönüp bakar ve sonra uzaklaşırmış" Kaldi ki biz onların düşmanı değiliz. Bir kere olsun dönüp hepimiz için ortak olan konularda gerçekliğe son bir kez bakılmasında fayda vardır.
Selamlar ve tebrikler
*****************
‘YENİ SOL’ SINIFI DIŞLAR MI?
Okur Mektupları köşesinde Elif Sinirlioğlu imzasıyla yayınlanan "AHMET İNSEL Mİ DAHA BİLİNÇLİ ARINÇ MI?" başlıklı yazı, solun farklı renkleri arasındaki iletişim kopukluğunun bütün yoğunluğuyla devam ettiğini gösteriyor.
Elif Sinirlioğlu'nun Sol'un önüne son zamanlarda bolca eklenen "Yeni" sıfatından duyduğu rahatsızlığın oldukça sağlam bir temeli olduğunu kabul etmek durumundayız. Yaşadıklarımız bu sıfatın ne denli istismar edildiğini bize gösterdi. "Yeni" olmak adına bildik, üstelik basbayağı da eski liberal görüşlere savrulunduğuna tanık olduk.
Ancak genel eğilimin bu olması, solun yapısal ve en devrimci özelliğinden, yani her zaman "zaten yeni" olmak zorunda olmasından feragat etmemizi gerektirir mi? Radikal solun klişesi, "Somut koşulların somut tahlili" şiarı neyi ifade eder?
Gözden kaçırılan bizce şudur; sınıf indirgemeciliği ni terk etme talebi, illa ki sınıf politikalarını terk etmek anlamına gelmez. Bugün kendilerini Leninist sanan Türkiye solcularının yapageldiği gibi sorgusuz sualsiz, normatif bir "sınıf"a sarılsaydı, hala feodal üretim süreçlerinin egemenliğindeki Rusya'da Lenin, devrim falan yapamazdı.
Elif Sinirlioğlu sahip olduğu izlenimini verdiği şekliyle, yani monolitik, homojen bir "sınıf" soyutlamasına külliyen karşı olsak da, böylesi bir konunun detaylarına "Okur Mektupları" köşesinde giremeyeceğimiz açık. O yüzden bizzat kendi öncüllerini kabul ettiğimizde dahi, gözden kaçırdığı son derece kritik bir noktaya yoğunlaşalım.
Şöyle diyor;
"(komunist manifesto'nun ikinci bölümünün ) ezilen olmakla ezilen bilincine sahip olmanın aynı şey olmadığını, tam da bu nedenle komünistlere önemli bir görev düştüğünü yazarak başladığını görüyoruz."
Burda sorgulanmadan kabul edilen bir varsayım var; komünistler bir kimlik olarak oluşmuş halde bir yerlerde hazır kıta beklemektedir. Burada ima edilen "bilinç taşımacılığının " yabancılaştırıc ı, hiyerarşik sorunlu yapısını bir kenara bırakıp, kesin "a priori" bir veri olarak alınan bu komünistlerin nerede yetiştiğini soralım.
İşte Sn. Sinirlioğlu'nun zaten verili olarak aldığından pas geçtiği "komünistler"in yetişme sürecini sorunsallaştırm aktır, -eğer varsa- otantik "yeni" solun derdi, sınıfı unutmak değil. Başka bir deyişle şunu sormaktır; "Arkadan genç komünistler niye eskisi kadar gelmiyor?". Sınıf var da, komünistler nerde? Taraf gibi, sol soslarla kapitalizmin bekası için var gücüyle çalışan bir gazete 60 bin tiraja ulaşırken, sosyalistlerin gazeteleri neden 5-8 bin bandında kalır? Bu sonucun ortaya çıkma sürecini, normatif sınıf tahlilleri ile açıklayabiliriz miyiz? Yani Taraf/Birgün okurlarının sınıfsal yapısı şöyle böyle olduğu için bu tür bir sonuç çıkmıştır diyebilir miyiz? Herkesin çok iyi bildiği gibi her iki gazetenin okurları aynı sınıf, dolayısıyla aynı bilinç "altyapısı"na sahiptir; bir başka ifadeyle Sinirlioğlu'nun terminolojisi ile "komünist öncü"nün yetiştiği toplumsal tabandır bu.
Dolayısıyla mesele, Ahmet İnsel gibi -eğer gerçekten öyle diyorsa- sınıfı terk edip, başka bir toplumsal fail mi bulalım sorusu değil, komunist öncünün içinden çıktığı toplumsal tabanı nasıl olup da liberal hegemonyaya kaptırdığımızı sormaktır. "Yeni" Solun Normatif/biçims el "sınıf" tahlilerini -Hegelci bir kavramı kullanırsak- özümseyerek aşma (Aufheben) talebinin gerçek içeriği budur. Sinirlioğlu'nun da muhtemelen kabul edeceği gibi, örneğin Tekel işcisine yönelik sosyalist politikaların, bu politikalarının pratik uygulayıcısı olacak komunist öncülerin bizzat kendilerine yönelik politikalarla aynı olmayacağı açıktır.
Önder Kurt
Birgün'ün ne kendi sayfası ne de senin verdiğin adres açılmıyor. Cevabını burada yayınlamını rica ediyorum.
selamlar
www.birgun.net/wall_index.php?news_code=1265633477&year=2010&month=02&day=08
Gıcık "2000 vuruş" kısıtlaması yüzünden insan derdini anlatamıyor ki!
Sinirlioğlu'nun yazısı okudum. Tekel işçilerinin eyleminden durumdan vazife çıkaranları hayıflanarak eleştiriyor. Haklıdır da. Yazısında, işin gerçek sahibi biziz, sizlere ne oluyor babında uslup sergiliyor. Sendikacı aktivist/danışm an olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek, bu yüzden sadece küçük penceresinden avluya bakmaya mecbur olan bir mahkumu hatırlatıyor.
Ortada sadece, kendi sınıfsal gerçekliğinden kopuk hak arama mücadelesi var. Komünizmle yıllarca en ön saflarda mücadele etmiş eski MHP’li- ANAP’lı Yaşar Okuyan bile açlık grevi yapıyor. Örgütlü sınıf dayanışmasının en ilginç örneklerinden birini tarih bir daha yazamayacak herhalde. Herkes bu ganimetten nemalanmaya çalışıyor.
Sinirlioğlu’nun da belirttiği üzere herhalde ortamın çok müsait olmasından kaynaklanıyor. Buyrun yağmaya....
Yazdıklarını tek beğenen ben değilmişim anlaşılan. Söylediklerin, önemli sosyalist isimler tarafından da çok beğenilmiş anladığım kadarıyla.
Yazıların takip ediliyor demek ki hocam. Öyle sadece gözden uzak yorumlarda değil, ön sayfada da makalelerini görmek istiyoruz.
Sayı 3.250 çıkmış...
4/c maddesinde ne diyor. "MEVSİMLİK/İşçi sayılmayan kişilerdir." v.s. v.s.
Tezlerimiz doğru.
Hak arama mücadelesi ile özlenilen sınıf mücadelesi karıştırılıyor.
--------------- --------------- --------------- --------------- ---
Tekel işçileri 4-C'ye geçiyorTEKEL işçilerinin 4-C'den yararlanmak için sözleşme imzaladıkları ortaya çıktı.Tekel işçilerinin eylemi sürerken son 2 günde yaklaşık 410 işçinin 4-C'den yararlanmak için sözleşme imzaladıkları ortaya çıktı. Sözleşme imzalayan işçilerin bulundukları illerde istihdam edilmeleri için gerekli çalışmalar başlatıldı. İhbar ve kıdem tazminatları banka hesaplarına yatırılan TEKEL işçilerinden yaklaşık 3 bin 250'sinin paralarını bankalardan çektikleri belirtildi. İşçiler, kişi başına ortalama 40 bin TL aldılar.
4-C NEYİ ÖNGÖRÜYOR?
Özelleştirilmesinin ardından işsiz kalan işçilerin başka kurum ve kuruluşlarda geçici istihdam edilmelerini sağlayan 657 sayılı devlet memurları kanunun 4. maddesinin C fıkrası. maddede geçici personel şöyle tanımlanıyor: "Bir yıldan az süreli veya mevsimlik hizmet olduğuna Devlet Personel Başkanlığı'nın ve Maliye Bakanlığı'nın görüşlerine dayanılarak bakanlar kurulunca karar verilen görevlerde ve belirtilen ücret ve adet sınırları içinde sözleşme ile çalıştırılan ve işçi sayılmayan kimselerdir."
Birgün okur mektupları köşesinde şöyle bir yazı çıktı;
www.birgun.net/wall_index.php?news_code=1265029379&year=2010&month=02&day=01
Dün oturdum buna bir cevap yazdım ve yolladım..Bakal ım yayınlayacaklar mı..
Yukarıdaki yazı Türkiye marxistleri açısından son derece tipik..Şimdi bu yazıdaki "sınıf" -hadi agresif olmayalım, hafif bir sıfat kullanalım- bağlılığını çok ama çok nedenlerle sorgulamaya kalktığında hemen reaktif bir tepkiyle karşılaşıyorsun ..İnanılmaz bir şekilde, eğer anladıkları gibi bir sınıf politikası yapılamayacaksa hiçbir şey yapılmasın, oturup koşulların pişmesini bekleyelim tavrı içindeler.
Otonom Yayıncılıktan şöyle bir kitap çıktı;
www.idefix.com/kitap/deleuze-marx-ve-politika-nicholas-thoburn/tanim.asp?sid=I3IUXINIUM4MLEK551ON
Bu kitapta minor edebiyat'la (Kafka, Joyce) paralelliği içinde Deleuze-Guattar i'nin minör politikasından bahsediliyor..İ şte bu minör politika üzerinde düşünmek lazım bence.
İnanmadığımıza da inanmıyoruz demiştik, affınıza sığınarak bir önceki yorumumuzda. Hegelyan düşünce sistematiğinde düşüncenin ışık hızıyla ilerlemesi gibi, bizde bu hızda sürekli çelişkileri ileriye sürüyoruz. İşimiz karşıtlığın eşelenmesidir, karşıtlığın sürekli yaratılmasıdır. Anarşistçesine ve kardeşçesine niyetimizde budur. Karşıtlık bir işin içine girdi mi, bir şeye inanmak ya da inanmamak, bu noktada hiçbir anlam ifade edemiyor. Hükmünü kaybediyor, böylece inanmak ya da inanmamak sınırlarının dışına çıkıyoruz. Aklımızca geliştirmeye çalışıyoruz.
Bu arada güzel hülyalar görüyoruz. Değişmez bir kural olarak, soyutlamanın aldatıcı kolaycılığına kaçan aklımız ve çözümlemenin zorluğu karşında yoruluyor ve direnemeden teslim oluyoruz. Sadece reddediyoruz bu yüzden varız mantığı, acının bağımlılık yaratmasını hatırlatıyor. Sebebinin biberin kendi acısı değil de, biberin zehrini bertaraf etmek isteyen hormonun yarattığı haz ve rahatlamaya duyulan bir ihtiyacın zamanla bağımlılık yaratmasına bağlı süreç olduğunu unutuyoruz. Anarşist düşüncenin doktriner olmasından çok, anarşistin praktisyoner olmasının cazibesine, ilk sebepten dolayı yani reddettiğimiz için kapılıyoruz. Hani o çizgi film Şirinler’deki, Şirinler komününün ÖFKELİ üyesine benziyoruz.
Yazının demoratikleşmes i ve her kesime ulaşmasıyla aurasını yitirdiğini, değiştiriciliği , dönüştürücülüğü ve yıkıcılığını kaybettiğini ileri süren Işık Ergüden yaşadığımız milenyumun "devrimler çağı değil, isyanlar çağı olduğunu söylüyor” Hayırlı olsun. Bu düşünceye katılıyorum da. Bakunin'in I. Enternasyonal’d aki politik devrim mi? sosyal devrim mi? tartışmaları, sol entellektüel kesimde, şu günlerde popüler bir tavır olarak, Marksist praksisden çok, başkaldıran ruhların farkında olmadan Bakunin’in eylemliği tarafında yoğunlaştığını görüyoruz. Marks tarafından Prohudhon idealizmi mat edilip yerden yere vurulurken, Proudhun’dan anarko-sendika pratiği miras olarak kalıyor bizlere. Kardeşlik ve dayanışma pratiği üzerine kurulan, politik hırslardan ari ve programatik tahakkümünden uzak bir kardeşlik kümelenmesi. NE güzel ve Teorinin bıktırıcı ve zaman kaybettirici tarafına tahammülsüzlükt en midir? nedir bilinmez politik devrimin yapılamayacağın a inanıyoruz ve aynı zamanda doktrinsiz idealist anarşist iyilikseverlikl e dünyanın değiştirilemeye ceğinin de farkındayız. Miskin Yunus’un “mal da yalan mülkte yalan var git biraz sende oyalan” deyişi Sevgili Süreyya’nın “Servet düŞmanlIĞInIn tam zamanI!” sloganından hareketle tavsiye edilen eylemliliğin, Türkiye’yi tutuşturacak bir kıvılcım bile yaratamayacağın ın beyhudeliğini akıllara getiriyor.
Genel grev kararı öncesi, 35-40 bin arasında olduğu söylenen Tekel işçilerinden- eylemin 47 gününde (dikkat buyurunuz kadroya geçirilen GEÇİCİ İŞÇİLER) C4 maddesinden yararlanılanlar ın sayısı 28 iken, eylemin 49. Gününde, GENEL GREV kararının hemen öncesi 3 şubat 2010 tarihi itibarile bu sayının birden 400 üzerine çıktığını öğreniyoruz. Herhalde bu gün itibarile 1000’i geçmiştir. GEÇİCİ İŞÇİLİK, GEÇİCİ KÖY KORUCULUĞU, MEVSİMLİK İŞÇİLİK, GEÇİCİ ORMAN İŞÇİLERİ, HÜKÜMETİN EN SON İSTİHDAM ARTIRICI TEDBİRLER PAKET’i içinde 500 bin kişi daha artırılacak GEÇİCİ İŞÇİLERİN toplam sayısının KAMUDA 900 bin kişi olduğu söyleyebiliyoru z.
Bu durum Türkiye’nin iş gücünün niteliği ve Türkiye tiers-etat’ın sınıfsal özeliklerinin çözümlenmesine ışık tutacak verileri içeriyor. Ama şunu tespit edebiliyoruz, belki de dünyada eşi benzeri görülmemiş ara-tür olarak ortaya çıkan bir SINIF var karşımızda. Bu sınıfı ortaya çıkaran koşullar var elbette, ama bu sınıfın tanımlamasında ama en önemli ölçütün SALT-EMEK olduğunu söyleyemiyoruz. “SALT emeğe bağımlı olmayan” ek gelir ve ek iş olarak GEÇİCİ İŞÇİ OLAN, küçük toprak sahibi, köylü ve küçük burjuvaların merkez ve iktidar partileri ile çok yakın organik ilişleri ve işbirliği içinde olduklarını söyleyebiliyoru z. Karşımızda sanayi proleteri tipinde salt emeği ile varolan bir SINIF yok. BİR ARA-TÜR, başkalaşımını sınıfsal evrimini tamamlayamamış bir sınıf. İşte İŞÇİ DİYEMEYECEĞİMİZ bu sınıfın temsilcileri Ankara’da eylem yapıyor. Türkiye de literatür tanıma uyacak bir İŞÇİ sınıfı da yok. Olmadı da……..
Kıvılcımlı’dan alıntı yapmanın tam zamanı; “sınıfların oluşmadığı toplumlarda SOSYAL KÖRLÜK, sınıfların ayrışmadığı durumlarda SINIFSAL KÖRLÜK ortaya çıkar… İnsan evren SOSYAL gözüyle bakar.” Tamamen emeğe bağlı olmadan var olan bu ara sınıfın eylemine, bir gözümüzü kapatarak klasik söylemlerle bakmak entellektüel körlüğü de neden olabileceğini düşünüyorum..
Türkiye’de kırlar daha çözülmedi, nüfusun hala % 45’i hala kırsalda yaşıyor. Metropollerde asgari ücretle yaşayan bir sürü ARA-TÜR’ün hayatını hala kırsaldan miras hukuku ve veraset intikalinden kaynaklanan ek geliriyle birlikte yürütüyorlar. Bu şekilde ayakta kalıyorlar ve hallerinden de epeyce memnunlar. Halinden memnun olmayan kesim tamamen emeğe bağlı olan beyaz yakalılar, okumuş orta-üst aydın kesimle, her yıl azar azar sermayesini kaybeden küçük ve orta işletmelerin sahipleri küçük burjuvalardır ve bu kesime her sene katılan milyonlarca üniversite gencidir…. Tam bir tezat değil mi?
Örnekle anlatmam gerekirse, fındık zamanı Temmuz-Ağustos ayında istanbul’daki tüm orduluların yarısı (500 bin kişi) bir sürü halinde memlekete giderler. Bir istatisiğe göre Türkiye fındık üretiminden dolaylı ve doğrudan yaralanan 5 -8 milyon kişi olduğu söyleniyor-1,25 - 2 milyon aile demektir. Ortalama Türkiye fındık üretimi 650-800 bin ton arasında olduğu tahmin ediliyor, basit bir hesapla kişi başına düşen fındık miktarı 100 kilodur. Aileye vurduğumuzda bu rakam 400 kilo olur. Münavebeli olarak aynı ailenin fertleri (4 kişilik bir aile kabul ediyoruz) mirastan her yıl sırayla toplu halde hak aldıklarından 1.600 kilo fındık toplarlar. Bunu 5 TL çarptığınızda 8 bin TL’Lik ek gelir var demektir. Hem de 20 günde…. Milletin dediği gibi fındık tarımının hiçbir masrafı yoktur. İstanbul’da varoşta 4 kişilik bir Ordulu ailenin mensuplarının anne hariç asgari ücretle çalıştığını kabul edersek her ay evlerine 1500 TL’de para girecektir. Demek ki üç kişinin 5,5 ayda elde edebilecekleri parayı 20 günde fındıkta kazanıp gelmektedirler.
İstanbul’da varoşta bir Ordulunun (Ordu nüfusuna kayıtlı İstanbul’da yaşayan 1.000.000 Ordulu var) cenazesi olduğunda, akrabalar tarafından hemen bir otobüs kiralanır (Necmi Erdoğan’ın Dernek Yardımlaşması dediği olgu) cenaze memlekete götürülür. İstanbul’a dönüşte de, o arabanın içi süt, tereyağı, mısır, mısır ekmeği, turşu ve fındık, tavuk, kaçak silah ve tedavi ettirilecek hasta v.s dolu halde, ayakta bile İstanbul’a gelindiği görülür.
Bekleyip göreceğiz C4'e geçecek işcilerin sayısı bakalım ne kadar olacak???
GECİCİ TEKEL İŞCİLERİ TURK GIDA İŞ'in üyeleri mi değil mi?
Yüzde % 60-75 oranında AKP'ye oy verdiler mi vermediler mi?
Bunlarıda merak ediyoruz.

Sevgili Önder;
Cevabını beğendim.
Söyle bitirelim mi bu mevzuyu?
Aslı Erdoğan'dan bir söz aklıma geldi. Bir Kızıldereli atasözüymüş. "Bir kurt bile şıkıştırılıp kaçmaya hazırlandığında son bir kez düşmanına dönüp bakar ve sonra uzaklaşırmış" Kaldi ki biz onların düşmanı değiliz. Bir kere olsun dönüp hepimiz için ortak olan konularda gerçekliğe son bir kez bakılmasında fayda vardır.
Selamlar ve tebrikler