YOKSULLARIN-EZİLENLERİN SİYASAL ÖRGÜTLENMESİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI Popüler
Makale
Yoksullar-ezilenler-dışlananlar:
* Yoksulların-dışlananların örgütlenmesinin siyasal hattı için, bunların nasıl tanımlandığı önem kazanıyor. Sözgelimi bunun yoksullukla mücadelenin başka siyasal tarzlarından farkı ne olacaktır? Bir sosyal hizmet ve yardım örgütlenmesinin ötesine geçen ve yoksullukla mücadeleyi yoksulların kendi örgütlenmeleri ekseninde geliştirmeye çalışarak, anti-kapitalist, devrimci bir ideolojik-politik hatta eklemleyen bir anlayışa ihtiyacımız var.
* Yoksulluk aynı zamanda kültürel bir sorundur ve Türkiye toplumunda sınıfsal ayrım ve hiyerarşilerin gelişip derinleşmesi yoksullar üzerinde ciddi bir “sembolik şiddet”e yol açmaktadır. (Yoksulların üst sınıflar tarafından “hayvan gibi görüldükleri” yönündeki anlatılarına bakınca, 19. yüzyıl İngiltere’sindeki “aşağı sınıflar” imajından uzak bir tabloyla karşı karşıya olmadığımız anlaşılır.) Bu sembolik şiddetin de işlenerek politize edilmesi, sosyalist hareketin işi olmalıdır. İşin önemli yönlerinden biri şu ki, yoksulluğun tecrübe ediliş biçimi açısından sözgelimi Sünni ve Alevi yoksullar arasında kayda değer bir fark yoktur. (“Kimlik siyasetini” önemseyen solcuların “Alevi yoksullar”ı veya “kadın yoksulluğunu” kurcalamaması bu açıdan manidar.) Türkiye halkının kültürel geleneğinde var olan eşitlikçi damar bugün çok zayıflamış olsa bile, bu geleneği devrimci bir dille yeniden eklemlemek mümkündür. Yoksulları aşağılayan, küçümseyen, dışlayan, kriminalize eden tavırların (medyatik veya gündelik dillerin, soylulaştırılmış mekanların vs.) işlendiği ve halka geleneğindeki eşitlikçi-adaletçi damarı yeniden hatırlatan bir siyasal dile ihtiyacımız var. Bu dil toplumun orta sınıflarının alışveriş merkezleri merkezli dünyasını da sarsacak, “vicdanını titretecek” bir dil olmalıdır. Sınıfsallığın/sınıfsal hiyerarşilerin Türkiye halkının zihninde hâlâ tümüyle doğallaşmamış olması anti-kapitalist, devrimci bir siyasal hareket açısından bir şans olarak da görülebilir.
* Türkiye’nin yaşadığı toplumsal dönüşümün ve sermaye mantığının toplumsal hayatın her alanını sömürgeleştirmesinin dramatik sonuçlarından biri geleneksel aidiyetlerin ve dayanışma ağlarının hızla çözülmeye yüz tutmasıdır. (Bugün büyük kentlerdeki köy derneklerinin ve hatta cemevlerinin yoksullar açısından neredeyse tek anlamlı işlevi “cenaze organizasyonu”dur.) Öyle ki hemşerilik, akrabalık, komşuluk ve hatta aile gibi bağların sömürü ve yoksulluk düzenini “yumuşatıcı” etkileri çok zayıflamıştır ve yoksullar bu tür “sosyal sermaye”den de yoksun hale gelmektedir. Bu durum devrimci hareket açısından ilk bakışta birbiriyle çelişen iki yöne sahiptir. Bunlardan biri bireyci, bencil, rekabetçi, mülkedinici, kariyerist bir kültürün yerleşmesi, diğeri ise Türkiye kapitalizminin geleneksel emniyet sübapları olan aidiyet içi yardımlaşma ve dayanışma biçimlerinin erimesidir. İlki devrimci bir halk hareketinin gelişmesinin önündeki en büyük ideolojik-kültürel-ahlaki engeli oluştururken, ikincisi toplumsal çelişkilerin/antagonizmaların eskiden olduğu gibi görece rahatça soğurulmasını –kapitalizmin “yaşanılır” kılınmasını- zorlaştırdığı ölçüde böyle bir hareketin gelişimi için elverişli bir zemin sunmaktadır. Yoksulların yaşadığı dramatik yoksunluğun ve ahlaki gerilimlerin bir “içe göçme” hali yerine, bir “dışa doğru patlama” haline yol açabilmesi ancak devrimci bir siyasal perspektifle örgütlenmiş bir halk hareketinin geliştirilmesi ile mümkündür.
* Yoksulları-ezilenleri-dışlananları homojen bir bütün olarak da alamayız ve farklı konumların özgüllüklerini hesaba katmalıyız. Sözgelimi “en aşağıdakiler”in veya “mutlak yoksulluk” olarak tanımlanan konumdakilerin örgütlenmesi en azından kısa vadede imkansız görünüyor. (Ezbere yapılan tahlillerin aksine, AKP de dahil başka siyasal hareketlerin/söylemlerin onlara “ulaştığı” da söylenemez.) Bu durum “yeni yoksulluk” olarak da nitelenen durumun büyük ölçüde travmatize olmuş bir yoksunluk ve hem üretim ilişkilerinden, hem daha başka toplumsal-kültürel süreçlerden dışlanmışlık şeklini almasıyla doğrudan ilgili. Ancak mutlak yoksulluktan uzaklaşınca siyasallık mümkün olabiliyor.
* Hem mutlak yoksulluk açısından, hem de yukarıda sözü edilen şekilde yoksulların eyleyiciliğinin gerçekleşmesi ve siyasal olarak örgütlenmeleri açısından, gerekli maddi-toplumsal zemini sağlamak temel bir görevdir. Dolayısıyla, yoksulların acil sorunlarına kısmi de olsa çözümler sunmak basitçe reformizm olarak düşünülmemesi gereken ve devrimci bir hareketin gelişmesinin zeminini oluşturacak stratejik hamlelerden biri olarak düşünülmelidir. Kapalı bir siyasal dille (jargonla) konuşarak ve halkın acil sorunlarının karşısına “maksimalist bir program” çıkararak halkla organik bir ilişkinin kurulamayacağı aşikar. Yani yoksulların acil ve yaşamsal sorunlarına somut çözümler üretecek ve bunu yoksulların kendi eylemleriyle gerçekleştirecek ve dahi bunu da anti-kapitalist, devrimci bir siyasal perspektife bağlayacak dayanışma biçimlerinin tasarlanması temel bir hedefir.
* Yoksul-ezilen örgütlenmesi doğrudan siyasal örgütlenmeye tahvil edilebilecek bir örgütlenme değildir ve ancak onun için bir zemin sağlar. Ama bu niteliğiyle de, hem bir karşı hegemonik perspektifi cisimleştirmenin imkânını sunar, hem de insanlarda “hak arama bilincini”, “kendi gücüne güveni” vs. geliştirdiği ölçüde sosyalist bir hareketin beslendiği ana kaynağı oluşturur. Mutlak yoksulluğun en azından kısa vadede siyasal örgütlenmesinin mümkün görünmemesi bununla doğrudan ilgili: Kucağındaki hasta çocuğunu ne yapacağını düşünüp duran bir kadının bırakın siyasal örgütlenmeyi, başka kişisel-gündelik sorunlarını bile düşünmesi mümkün değildir. Ayrıca yoksulluk en çok insanın özsaygısını ve özgüvenini sarsar. Yukarıda “eyleyicilik” ile kastedilen de, insanların kendi güçlerine güvenmeyi, kendi hayatları hakkında söz sahibi olmayı, dayanışarak direnmeyi başarmalarıdır. Bunu da ancak –ve tabii kapitalizm koşullarında rüşeym veya nüve şeklinde- bu tür örgütlenmelerle sağlayabiliriz. Üç günlük bir kursa giden bir kadının bile en azından evinde kocasıyla kurduğu ilişkiyi eskisinden başka türlü kurmaya (aynen kabullenmeyip değiştirmeye) giriştiği bilinir; böyle bir eyleyicilik kolektif direnişe dâhil olmanın önkoşuludur. Bu açıdan da, “toplumsal örgütlenme” ve “siyasal alan” iç içedir ve dayanışma faaliyetleri küçümsenmemelidir.
* Bu noktada somut sorularla karşı karşıyayız: Yoksulların ayni ihtiyaçlarının karşılanması için nasıl bir model öneriyoruz? İşsizliğe ve “özel istihdam büroları” gibi yapılara karşı nasıl bir model? Kültürel-eğitsel ihtiyaçlara ilişkin nasıl bir model? Sağlık ve sosyal haklarla ilgili sorunların çözümü için nasıl bir model? Kısacası ortak mutfaklar; üretici-tüketici kooperatifleri ve ağları; yerel-mahalli sorunların çözümü için seferberlikler; yoksulların mesleki-kültürel-siyasal eğitimine dönük kurslar; yoksul çocuklarının eğitimini sağlayacak ve gönüllü üniversite öğrencileri ve öğretmenlerin yürüteceği dersler; sağlık, sosyal hizmetler, iş güvenliği vb. sorunları -bir yandan bu konulardaki siyasal talepleri yükseltirken- tek tek mahallelere veya özgül alanlara kadar takip eden ve aynı zamanda seferber edilecek gönüllü katılımcıların katkılarıyla bu sorunlara somut çareler de önerebilen hukuk, sosyal hizmet, sağlık büroları; yoksulların kendi dillerini üretmelerini sağlayacak görsel-sanatsal-elektronik araçlar vb. bir dizi faaliyetin örgütlenmesi gerekiyor.
* Ciddi bir yoksullar-ezilenler örgütlenmesinin ancak üretici ve tüketici kooperatifleri ve dayanışma zincirleri gibi yapılarla mümkün olabileceğini düşündüğümüzde, sorunun sadece kent yoksullarının örgütlenmesi değil, aynı zamanda kır yoksulları ve köylülüğün örgütlenmesi sorunu olduğu da ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, Dayanışma Evleri, BirUmut vb. örgütlenmelerin –kısa vadede olmasa da, orta vadede- yalnızca kentsel mekânlarda değil, aynı zamanda kırda da örgütlenmesi lazım. Ama “yoksulluk üstüne çalışan biri” olarak, ben bile “kır yoksulluğun” özgüllüklerini ve tarımdaki dönüşümün hangi yörede hangi somut sonuçlara yol açtığını bilmiyorum. Hülasa Ankara’nın Şahap Gürler mahallesindeki yoksulların ne yaptıklarını olduğu kadar, patates veya domates üreticisinin sorunlarını da bilmemiz-izlememiz ve onunla ilişki kurmamız gerek. Hedeflenen sağdan soldan yardım toplayarak sefalet içindeki kent yoksullarına “Migros’tan domates alıp dağıtmak” değilse veya dayanışma “kuru laflar”dan ibaret kalmayacaksa, farklı bölgesel-yerel-mesleki-toplumsal kesimler arasında böyle somut ilişkiler kurulmalı. Gerçek bir sosyalist hareket ancak domates alamayan işsiz-yoksul ile Migros’un manav reyonunda çalışan işçiyi, Mersin’li domates üreticisi ile marketten domates alan öğretmeni-emekçiyi ve onunla da domatesi taşıyan kamyon şoförünü bir araya getiren bir hareket olabilir ancak.
* Yoksul-ezilen örgütlenmeleri, partiden/partilerden özerk olmalı. Kendini “partili” ve hatta solcu olarak tanımlamayan insanların da görece rahat ve tereddütsüz dahil olabileceği bir yapıya ihtiyaç var. Böyle bir model Fatsa ve Direniş Komiteleri tarzı bir hegemonik anlayışın yeniden eklemlenmesi demektir. Mevcut siyasal-kültürel iklime hakim olan sağ-muhafazakar havayı düşününce, böyle kapsayıcı ve “içeriden ikna edici” bir dil ve pratik özellikle gerekli. Ama öte yandan, yoksulların-ezilenlerin örgütlenmesinin Latin Amerika örneğinde sık sık karşılaşıldığı gibi, siyasal ufkunu kaybetmek, mevcut düzene entegre olmak gibi bir akıbetten uzak durabilmesi için de merkezi olarak eşgüdüm sağlayacak devrimci bir siyasal perspektifle örgütlenmesi şarttır. Arjantin’deki işsizler ve fabrika işgalleri hareketleri örneklerinde görüldüğü gibi, kendiliğinden gelişen kitle hareketlerinin özerkliği başlangıçta ciddi bir güç kaynağı olsa da, merkezi bir siyasal örgütlenmenin yokluğu zaman içinde stratejik bir zayıflığa dönüşmekte ve hareketin basitçe sönmesine yol açmaktadır. Öte yandan, özerkliğin siyasete yüz çevirmenin haklılaştırılmasına dönüşmesi ve yerel inisyatiflerin siyasal ufuktan yoksun “kendi kendine yardım” projeleri haline gelmesi de bir tehlikedir. Yani bir yandan yerel, mahalli inisiyatiflerin kendiliğindenliğini boğmayan ve özerk gelişimine fırsat veren, diğer yandan da bu özerk inisiyatifleri bütüncül bir ideolojik-politik hatta birleştiren bir yapıya ihtiyacımız var.
* Bu noktada, yaşanan ekonomik krizin bu tür kolektif direniş ve muhalefet biçimlerini kendiliğinden tetikleyeceğini sanmayalım. Bu açıdan, yine Arjantin ile Türkiye’nin 2001 krizi ve sonrasındaki konumlarını karşılaştırmak çarpıcı sonuçlar veriyor. İlkinde halk kitlelerinin –zaman içinde sönümlense bile- büyük ölçüde kendiliğinden bir şekilde geliştirdikleri mahalle örgütlenmeleri, işsizler hareketi, fabrika işgalleri vb. söz konusu olmuşken, ikincisinde bu tür halk inisiyatifleri hemen hemen hiç ortaya çıkmamıştır. Bu durum, imece gibi ortaklaşmacı gelenekleri de olan bir kültürel tarihten gelmemize rağmen, yaşanan ideolojik hegemonyanın “gemisini kurtaran kaptan” anlayışına dayalı bir “yeni insan”ı görece başarıyla yaratmasının sonucudur elbette. Bu bakımdan, bu tür örgütlenmeler ancak devrimci bir siyasal müdahale ile gerçekleşebilir görünüyor.
* Öte yandan, bu örgütlenmelerin gelişmesinin sadece halkın gündelik ve acil sorunlarıyla ilgilenmekle gerçekleştirilemeyeceğini, genel ideolojik-politik perspektifin, Türkiye toplumunun çok çeşitli (yapısal ve konjonktürel) sorunlarına ilişkin genel siyasal söylemin ve tutturulacak siyasal dilin karşı hegemonik bir hat kurmasına bağlı olduğunu da akıldan çıkarmamalıyız. Muhafazakar-sağ zihniyetin muazzam bir ağ içinde yürüttüğü ve geliştirdiği “hayır hasenat” veya “sadaka kapitalizmi”nin yanında, ekonomik girişimler, devlet aygıtları, çeşitli eğitsel, kültürel, iletişimsel araçlar vb. ile topyekun bir hegemonya kurmaya çalıştığını ve bizim de tüm bu planlarda karşı hegemonik, sosyalist bir seçeneği öne sürmemiz gerektiği açık. Dayanışma ağlarını hem elzem, hem de tek başına yetersiz kılan da bu durum bir bakıma. Yoksulların-ezilenlerin devrimci, anti-kapitalist bir perspektifle örgütlenmesi derken de, bu zihniyete karşı bir örgütlenmeyi kastediyoruz zaten.
* Yoksullara-ezilenlere “gitme”nin hem “ne demek” olduğunu, hem de hangi araçlarla ve nasıl bir siyasal dille gerçekleşebileceğini düşünmemiz gerekiyor. Yüzyılı aşkın süredir “halka doğru” giden popülist hareketlerden farklı bir popüler-demokratik siyasal dilin imkanını Türkiye devrimci hareketinin tarihsel tecrübelerine de dayanarak yeniden düşünmeliyiz. Bu çerçevede, yoksul-ezilen örgütlenmelerinde yürütülecek eğitim çalışmalarında “aydınlatmaktan” çok, insanların kendilerinin kendi bilgilerini üretmelerinin uygun biçimlerinin bulunması esas alınmalıdır. Eğitimin temel ilkesi “bilmeyenler”e neyi bilmediklerini veya bilemeyeceklerini göstermekten başka bir işe yaramayan bir pedagojik tavır yerine, bilmeyenlerin kendi bilgilerini üretebileceklerini gösteren, “ne düşüneceklerini” değil, “nasıl düşünce üretebileceklerini” öğreten, bilenle bilmeyenin eşitliğinden hareket eden bir pedagojik tavır benimsenmelidir. Yani “söz halka” sloganı ezilenlerin pedagojisine tahvil edilmelidir. (Yalnızca içeriği değil, üretim tarzının da özgürleştirici olduğu bir siyasal dil geliştirmek demektir bu. Eşitliğin ancak önvarsayılınca mümkün olduğunu bilen, “yanılsama içindeki”, “ne yaptığını bilmeyen” insanların bilmesini sağlayan veya açıklama sunan değil, ne yaptıklarını düşünmelerini sağlayan bir dil.)
Proletarya ve Prekarya: “Sınıf siyaseti”ne ilişkin bir not
* “Kimlik siyaseti” vurgusuna karşı “sınıf siyaseti”ni (“sınıf dayanışması” vb.) öne çıkarmak anlamlı olmakla birlikte, bunun teorik-politik içerimleri üzerinde uzun uzadıya düşünmemiz gerekiyor. Bu karmaşık konunun ayrıntısına burada giremeyecek olsam da, birkaç noktaya dikkat çekmek isterim. Her şeyden önce “sınıf” vurgusunun “kimlik siyasetine” karşı yapıldığı ölçüde tepkisel bir vurgu olduğunu ve kendisini pozitif terimlerle kurmaya muhtaç bulunduğunu unutmayalım. Toplumu Laclau ve Mouffe’dan mülhem –post-Marksist- bir “farklılıklar ve çoğul özne konumları” bütünü olarak düşünmeyi sorgulamanın tek yolunun ortodoks soldaki gibi sınıf indirgemecisi veya uvriyerist (işçici) bir perspektife savrulmak olmadığını akılda tutalım. Bu basitçe “kültürel kimliklere” ve “demokratikleşme sorunlarına” da yer açalım veya bunları “ekonomik sorunların yanına ekleyelim” demek değildir. Uzun bir tartışmayı gerektirmekle birlikte, siyasal geleneğimizin malum “halk” ve “oligarşi/halk” ikiliği vurgularının mantığı üzerinde yeniden düşünmemizde yarar var. Nitekim işçiler-yoksullar-ezilenler-dışlananlar-işsizler diye sıralarken hem bunların özgül farklılıklarını teslim etmiş, hem de aynı kampta (“halk cephesi”) yer almaları gerektiğini vurgulamış oluyoruz. “Halk”ı hem sınıfsal bir bütünlük, hem de indirgenemez bir çoğulluk (etnik, mezhepsel, toplumsal-cinsel) olarak düşünebiliriz. (Nitekim gündelikçi kadın hem “emekçi kadın”dır, hem “Alevi yoksul”dur ve hem de “Kürt emekçi”dir; tüm bu durumlarda da sınıfsal bir sömürü ve dışlanmayla karşı karşıyadır.)
* “Kimlik siyaseti” bir tarafa bırakılırsa, sınıf vurgusunun, sözgelimi kısmen değindiğimiz ayrımları gözetmeden herkesin “işçi sınıfı”na dahil edilmesinin olası handikaplarından biri, bizzat geç kapitalizmin sınıfsal dinamiklerine hakkını verememektir. Yoksullar, işçi sınıfı, işsizler ve güvencesiz çalışanlar (ve hatta “vasıflı güvencesizler” ve “vasıfsız güvencesizler”) aynı sınıfsal kampta düşünülmeleri gerekse bile, toplumsal-kültürel konumları ve siyasal örgütlenme biçimleri açısından basitçe aynı potada eritilerek değerlendirilemez. Burada girmeyeceğim “sanayi proletaryası” (ve “işçi sendikaları ve bunların geçirdiği dönüşümler-sorunlar) bir tarafa, yukarıda ele alınan yoksulluğu da besleyen en önemli konumlardan biri düzensiz, güvencesiz ve “esnek” çalışanların (“çoğaltanlar” olarak “proletarya”dan farklı şekilde adlandırıldığı üzere, “güvencesiz yaşayanlar” olarak “prekarya”nın), gayrımaddi emeğin konumudur. Ki Türkiye bağlamında “sanayi proletaryası” dışındaki bu emek biçimlerine enformel sektör emeğini, merdivenaltı çalışanları, gündelikçi ve bakıcı kadınları, kamuda çalışan taşeron firma işçilerini, kurulacak görünen “özel istihdam büroları”nda istihdam edilecekleri ve hatta “orta sınıf” sayılabilecek kimi vasıflı-eğitimli güvencesiz çalışanları (örneğin evden iş yapan “web tasarımcılarını) dahil edebiliriz. Bu kesimlerin, prekaryanın ayırt edici özelliği geleneksel örgütlenme ve temsil araçlarından koparılmış ve kolektif bir kaderi ve geleceği tecrübe edebilecekleri bir ortak dilden (imajlardan, hislerden, işaretlerden) yoksun bırakılmasıdır. Toplumsal ilişkilerde (emek sürecinde, kentsel mekanda, kültürel hiyerarşilerde) ortak veya yakın konumlar işgal etseler de, hayatları birbirinden çok farklı güzergahlar izler (farklı ekonomik zorunluluklar, farklı yönelimler, farklı gelecek beklentilerine sahip) görünen bu kategoriler ortak bir mücadele hattında nasıl buluşturulacaktır? Ve ayrıca da bu kategoriler “sanayi proletaryası” ile, görece düzenli bir işe sahip vasıfsız ve vasıflı işçiler-emekçiler ile kalıcı ve etkili bağları nasıl kurabilirler? Dolayısıyla, temel bir sorunumuz, toplumda işleyen muhafazakar-neoliberal hegemonik pratiklerin yarattığı ideolojik-politik etkilerin yanı sıra ve ötesinde, maddi yaşam süreçlerinin bölüp parçalar göründüğü bu kesimleri kendi içlerinde ve diğer yoksullar-ezilenler ile nasıl birleştirebileceğimiz sorusudur. Halk kesimlerinin (kent yoksullarının, kır yoksullarının, proletaryanın ve prekaryanın) kendi içlerinde ve aralarında nesnel olarak parçalanması süreci ortak bir dilin yaratılmasını güçleştiriyor. Malum geleneksel işçi-emekçi örgütlenmeleri (işçi ve memur sendikaları) düzenli, güvenli çalışma esasına dayalı örgütlenmeler olduğu ölçüde prekaryanın örgütlenmesinin ihtiyaçlarına cevap verebilecek modeller olmaktan uzaktır; hem dünyada, hem Türkiye’de solun temel sıkıntılarından biri bu kesimlerin kolektif eyleminin sağlanmasıdır. (Halk kesimlerinin özgüllüğü açısından, yukarıda söz ettiğimiz yoksulların yaşadığı “moral dram ve çelişkilere” karşılık, “yeni kapitalizm”in yarattığı prekaryanın –teknokentlerde kısa süreli işler yapan mühendisler de dâhil- bir “karakter aşınması”nın sancılarını yaşadığını belirtelim.) Daha somut söyleyecek olursak, işçi-memur-çalışan herkesi “işçi sınıfı”na dâhil etmemiz halinde, bir hastanede çalışarak “performans primi”nden yararlanan bir doktor ile aynı hastanede güvencesiz olarak ve asgari ücretle çalışan taşeron firma emekçisini basitçe eşitleyerek, bunların özgül sorunlarını ve örgütlenmelerinin alabileceği özgül biçimleri ihmal edebiliriz. Yine daha somut olarak sorarsak, gündelikçi kadınlar nasıl ve hangi biçimlerde örgütlenebilir? Ve dahası madencilerden farklı olarak, “market işçilerinin Yeni Çeltek’i” nasıl bir şey olabilir ve olacak?
* Son olarak, yukarıda da vurgulandığı gibi, yoksulların-ezilenlerin örgütlenmesi ideolojik-politik mücadeleden ve geliştireceği siyasal dilden bağımsız düşünülemez. Bu açıdan uyarıcı bir örnek, DİSK’e bağlı bir sendikanın üyelerinin bile üçte ikisinin kendini milliyetçi-muhafazakâr olarak tanımlıyor (ve “Türk’ün Türk’ten başka dostunun olmadığına” inanıyor) olmasıdır. “Sol” bir işçi sendikasına üye olan işçiler bile milliyetçi-muhafazakâr bir anlam dünyasında yaşıyor ise, bu örgütlenmeyi hangi siyasal dille ve nasıl gerçekleştireceğiz? Tam da bu noktada Türkiye’ye hâkim olan siyasal ikiliklerin dışında bir üçüncü yol düşüncesi önem kazanıyor. Ulusalcı olanla da milliyetçi olanla da, muhafazakâr-İslami olanla da laik olanla da, “Kürtlere tepki duyan”la da Kürtlerle de konuşabilen, kendini yeni bir “kolektif irade”nin sesi olarak kurabilecek ve “halkın sağduyusu” ile eşitlikçi-özgürlükçü-anti-kapitalist perspektifi rezonansa sokabilecek bir siyasal dile ihtiyacımız var. Bunu yaparken, halk-kitle hareketlerinin “siyaseten doğruculukla” işlemeyeceğini, püriten, saf, lekesiz ve mutlak bir sosyalist zihniyetin kabulünü insanların önüne bir önkoşul olarak koymanın (bireycilikten, cinsiyetçilikten, milliyetçilikten, feodallikten vs. tümüyle arınmış olma talebinin) bizi baştan kötürümleştireceğini bilmeliyiz. Aksi halde, laikleri laikçilikle, anti-emperyalistleri ulusalcılıkla, Müslümanları muhafazakarlıkla, askere giden çocuğunu savaşta kaybeden yoksulları “Kürt düşmanlığı” ile, Kürtleri etnik milliyetçilikle, demokrasi isteyenleri liberalizmle (ve hatta “birey”i bireycilikle) eşitleyip özdeşleştiren siyasal iklimin sosyalistlerin elini kolunu bağlaması kaçınılmazdır ve ilişki kurulabilecek bir “insan profili” tarif etmeyi imkansızlaştırmaktadır.
Siyasal eylem tarzı
Yoksulların-ezilenlerin örgütlenmesini tartışırken, siyasal eylem tarzını da yeniden düşünmemiz gerekiyor. Doğrudan demokrasi gibi temel ilkeler var elbette. Ama “yeni zamanlar”ın eğilimleri üzerinde kafa yorulmalı. Hem genel olarak siyasetin, hem özel olarak solun şimdiye kadarki siyasal eyleminin mantığının büyük ölçüde temsili-medyatik olduğunu düşünmeliyiz. Siyaseti gösteriselleştiren ve sözelleştiren pratikler ancak medya tarafından iletildiği, temsil edildiği ölçüde bir siyasal güce-etkiye sahiptir ve temsil edilmediği ölçüde de gerçek bir siyasal güç taşımaz. Farklı illerden otobüslerle taşınan insanların bir meydanda bir araya gelmesinin asıl saiki de “güçlü”, yani kalabalık “görünmek”tir; asıl olarak da medya tarafından gösterilmektir. Dolayısıyla doğrudan etkilerine değil de, dolaylı etkilerine, temsil edilmesinin-iletişime dâhil olmasının yaratacağı “yankı”ya güvenen bir eylem tarzı hâkim oluyor. Bunun kaçınılmaz olduğunu düşünebiliriz ama bir fabrikada direnen işçilerin yanına gidip basın açıklaması yapmaktan ibaret bir siyasetin fabrika ile yalnızca bu tarz bir destek açıklaması ve bunun medyada temsili ile sınırlı bir ilişki kurması ciddi bir handikaptır. Bu açıdan, yoksulların-ezilenlerin örgütlenmesi çalışmamız “imaj ve söz iktidarı” rejimine basitçe entegre olmaktan kaçınmamıza ve toplumun kılcal damarlarında “gerçek” ve “doğrudan” etkiler yaratmamıza hizmet edecektir.
Doğrudan demokrasiden dem vuruyoruz ama bir taraftan da günümüzün hâkim siyasal eylem tarzı “uzaktan eylem” haline geliyor. İmza kampanyası e-mail’ine kendi adını ekleterek “siyaset” yapmış gibi görünen insanları, sözgelimi hiçbiri Tuzla’da bulunmayan veya hiçbir işçi ile teması olmayan ama Tuzla’daki ölümleri kınama bildirisini imzalayarak “yapıp etmiş” gibi görünen insanları düşünelim. Dolayısıyla, siyaset gitgide hâkim olan şekliyle bir “karşılıklı pasiflik” halini alabiliyor. Bunu akılda tutarak, yeni iletişim teknolojilerinden hem karşı hegemonya mücadelesi açısından, hem de doğrudan demokrasi imkânları açısından daha iyi yararlanmanın yollarını düşünmeliyiz. Yeni zamanlarda belgesel üretiminden haber üretimine görselliğin önemini hesaba katmalıyız. (Sırf haber veren onlarca “cemaatçi” site olduğunu akılda tutalım.) Ama bunu yaparken solculuğu “e-posta grubu yazarlığı” veya “site yorumculuğu”na indirgeyen bir “uzaktan solculuk”a karşı da dikkatli olmalıyız. Ayrıca da yoksulların İnternet erişimi olmadığını unutmamalıyız!
Dolayısıyla hem medyatik temsilin gücünü bilen ve kullanan, hem de siyaseti gösteri mantığına indirgemeyen ve asıl olarak da yoksullarla veya işçilerle kurduğu “gerçek” bağlara güvenen bir siyasal eylem tarzı lazım. Yani temsili siyasetin ötesine işaret eden, kendini temsile göre şekillendirmek yerine kendi gücünü olumlayan, etkileri için medyatik temsillerine bel bağlamayan, “mesaj göndermekle” meşgul olmayan bir eylem tarzı. Devrimci bir siyaset açısından asıl olan “uygun” veya “doğru” önermeler-sloganlar-tezler ortaya atmak değil, bir temsil ilişkisi olarak siyaseti “dilsizliğe-sessizliğe” mahkûm edilenlerin lehine sorgulamak ve kendisi bunun, yani eşitliğin-özgürleşmenin somut bir tezahürü olan bir siyasal dil geliştirmektir. Siyasal eylem tarzı açısından, fiziki zoru-şiddeti içermese de, vicdanları “sarsması” açısından “şiddet olmayan şiddet” olarak düşünülebilecek ve yoksullara-dışlananlara güven verecek, onlarda güven hissi uyandıracak yeni, yaratıcı (biçimiyle değil, içeriğiyle radikal, biçimiyle barışçıl, içeriğiyle sarsıcı) eylem biçimlerinin geliştirilmesi gerekiyor.
* Bunu yaparken, yoksulluğu sadece ekonomik değil, aynı zamanda çok daha geniş toplumsal, siyasal, kültürel içerimleri ve bağlamları olan bir sorun olarak düşünmeliyiz. Zira yoksulluk maddi ihtiyaçların (beslenme, barınma vb.) karşılanamamasının da ötesinde insanın eyleyici, yaratıcı potansiyelini gerçekleştirme araçlarından yoksun bırakılması halidir. Dolayısıyla, sosyalist bir yoksulluk siyasetinin, sorunun iktisadi-fiziki-ayni-nakdi yönlerini işlemenin ve buna dönük dayanışma biçimleri geliştirmenin ötesinde, yoksulları kendi hayatının yazarı kılmaya dönük bir yoksul örgütlenmesini hedeflemesi gerekir.
Necmi Erdoğan'ın bu yazısı Birikim'in Eylül 2009 244-245.Sayısından alınmıştır.
