Marx Ne Derdi, Biz Ne Diyeceğiz? Popüler
Makale
Doğrudur.
Peki, bu yanıttan sonra “en çok hangi çalışmalarında değişiklik yapardı?” sorusuyla biraz daha ilerleyebilir miyiz?
Muhtemelen akla ilk gelen Manifesto olacaktır. Ancak, kendimce farklı bir yanıt önerip şöyle diyeceğim: Marx, en çok, özellikle 1844 ile 1852 yılları arasında şekillenen siyasal kavramlarına dönüp bunlara eleştirel bir gözle yeniden bakar, bir bölümünün içeriğinin değiştiğini, bir bölümünün ise artık aşıldığını görürdü. Elbette kimi kavramları da aynen korurdu.
Belki de, “siyasal devrim” ile “toplumsal devrim” arasındaki açının kendi dönemine göre daha fazla açıldığını görüp bu durumu ilginç ve şaşırtıcı bulurdu. “Proletarya diktatörlüğü” kavramında değişiklik gerektirecek herhangi bir veri bulamazdı. “Sürekli devrimi”, sürecin başındaki burjuva devrimi bağlantısından koparma gereği duyardı. “Burjuva devrimler” döneminin artık tamamen kapandığını saptardı (Türkiye’den gelen kimi mektuplar dolayısıyla belki AKP bağlantılı bir istisna tanıyabilirdi!). “Devrimci demokrasi” ve “sosyal demokrasi” gibi kavramlara ise mutlaka özel bir mesai ayırır, bu kavramların içeriğinin yeniden ve başka türlü doldurulup doldurulamayacağına bakardı. “Bonapartizm” kavramında güncelleştirilebilir ve zenginleştirilebilir kimi öğeler belirlerdi. Günümüzün “sivil toplum” edebiyatı karşısında ise, herhalde “sivil toplum o değil budur ulan!” diye bağırmak zorunda kalırdı...
Engels için de bir not düşelim: O da herhalde en çok Fransa’da Sınıf Mücadeleleri için 1895 yılında yazdığı Giriş’e yeniden bakıp uzun uzun düşünürdü. Gerçi tutup “barikat savaşı eski önemini yeniden kazanmıştır” demezdi, ama örneğin “genel oy hakkı” ile ilgili umut ve beklentilerini fazlaca “iyimser” bulurdu.
* * *
Günümüzde, Marksist düşüncenin yeni siyasal kavramsallaştırmalara ihtiyacı var. Marksist düşüncenin bugün bu alanda kısır kaldığını kabul etmek gerekiyor. Ancak, dikkat çeken bir nokta var: Marx’ın, yukarıda örneklenenler dahil belli başlı siyasal kavramsallaştırmalarının çok büyük bir bölümü 1844-1852 dönemine aittir. Başka bir deyişle, burjuva devrimlerin “yükselen” çizgide gelişmesinin beklendiği, bu olmayınca da nedenlerinin araştırıldığı dönem.
Burjuva devrimler döneminin kapandığı, yaşayan sosyalizm örneklerinin çöktüğü, dünyaya genel bir gericileşme dalgasının hakim olduğu günümüzün, siyasal kavramsallaştırma açısından pek çok kanalı kapattığı söylenemez mi? O halde, yeni siyasal kavramlar için sınıfsal-siyasal yeni bir yükseliş dönemini beklemek gerekmez mi?
Dünya ölçeğinde konuşulduğunda galiba böyle: beklemek gerekecek. Eğer “tarihin sonu”, “ideolojilerin sonu” türü kavramsallaştırmaların karşısına “sol” cenahtan çıka çıka “imparatorluk” çıkıyorsa, doğru da olsa bizim taraf “ya sosyalizm ya barbarlık” sloganından pek öteye geçemiyorsa, durum gerçekten böyledir.
* * *
Ancak, bizim, Türkiyeli Marksistlerin bu “bekleme” moduna tamamen esir olması iyi bir şey değildir. Evet, bizde de önemli yeni siyasal kavramlar için belirli bir sınıfsal-siyasal canlanmaya ihtiyaç var. Gene de, mevcut sınırları zorlamak gerekiyor. Sınıf mücadelesi-sol siyaset henüz güdük kalsa bile, ülkedeki burjuva siyasal gelişmeler zaman zaman baş döndürücü bir canlılık sergileyebiliyor; ortalık en azından bu anlamda süt liman değil.
Siyasal kavramsallaştırma açısından, bir taraftaki güdüklüğü bir ölçüde telafi edebilecek bir durumdur.
Gerçekten de, örneğin “felaketin eşiği”, “Cumhuriyetin tasfiyesi”, “toplumsal çürüme” ve “yeni Osmanlıcılık” bu durumun ortaya çıkardığı saptamalar-kavramlardır. Ancak, burada kalmamalı, gerisi gelmelidir. Gerisi, verili duruma ilişkin yeni “negatif” saptamalar-kavramlarla değil, bu kez zorlayıcı pozitif saptamalar-kavramlarla gelmelidir. Tam bir oran vermek elbette mümkün değil, ancak şu söylenmelidir: Üç-dört negatif saptama ve kavrama en az bir-iki pozitif açılım kavramı eşlik etmezse, keskin sirkenin küpüne zarar vermesi gibi bir durumla da karşılaşılabilir.
* * *
“Daha somut” ne söylenebilir?
Kuşkusuz, pozitif kavramsallaştırmalar ve açılımlar kolektif siyasal çabalarla birlikte ve bunların ürünü olarak ortaya çıkacaktır. Gene de, açılımın en başta yurtseverlik, halkçılık ve avamlaşma temellerinde sağlanabileceği söylemek aşırılık veya ihtiyatsızlık olmayacaktır.
Bu ülkenin Marksistlerinin “gerçek yurtsever kimdir?” şeklinde bir iddialaşmayı ve inatlaşmayı sonuna kadar götürmelerinde hiçbir sakınca yoktur. Her Marksist, göğsünü gere gere örneğin “ülkemin doğal kaynakları”, “ülkemin tarımı”, “ülkemin insanları” diyebilmelidir.
Bu ülkenin Marksistleri, “mahalle baskısına” karşı yerel dayanışma-yardımlaşma ağlarının oluşturulmasına önayak olabilmelidir. Sayıları henüz az da olsa bu ülkenin sosyalist-komünist emekçileri, küçük ölçeklerde emekçi etiği örnekleri geliştirip dikkatleri kendi üzerlerine çekebilmelidir.
Bu ülkenin solcu öğrenci gençliği, “68”i bir tek “akademik başarı-siyasal bağlanma-ülke insanına sorumluluk” üçgeninde yeniden üretmelidir.
Bu ülkenin Marksistleri, popüler kültüre giriş-temas noktaları bulabilmelidir. Edebiyatta, sinemada, müzikte ve diğer dallarda. “Tıkanma noktasındaki aydının inzivada iç hesaplaşması” türü temalar artık bıkkınlık vermiştir; başkalarına bırakılmalıdır. Avamlaşma, sıradanlaşma veya bayağılaşma şeklinde değil, gerçek anlamıyla, “halklaşma” içeriğiyle değerlendirilmelidir; İngiltere’deki “Avam Kamarasının” (House of Commons) çağrıştırdığı gibi.
* * *
Yukarıdaki örnekler elbette kavramsallaştırmalardan çok açılım kanallarına işaret etmektedir.
Gene de, yeni ve pozitif kavramsallaştırmalar bu açılımların üzerinde şekilleneceği için önemlidir.
Daha iyisini yapabiliriz.
Geçmişimizde, özgün siyasal kavramsallaştırmalar açısından değerli, en azından dikkate alınması gereken bir Kıvılcımlı örneği vardır.
Aybar, kendi döneminde “horlanma” temasına yönelmiştir. Yanlış da olsa, çabasının bir anlamı vardır; durup dururken uyuzunu kaşımamıştır.
Daha yakın zamanlarda “halk sarmaşığı”, “mağdurlar meclisi”, “gökkuşağı” gibi kavramlar ortaya atılmıştır. Hepsini eleştirebilirsiniz, temelsiz bulabilirsiniz; ama bir sıkışmanın aşılmasına yönelik olduklarını inkâr edemezsiniz.
Bugün hepsinden daha iyisini yapabiliriz.
Üye eleştirileri
-
2009-12-03 19:13:05 |SAdministrator| Murat
-
2009-11-23 22:59:46 |SAdministrator| onder

Bilmem ki E-Hayalet'te yapmaya çalıştığımız şeyin tam da Çulhaoğlu'nun önerdiği şey olduğunu anlatmak için ne yapmalıyız? Meramımızı nasıl anlatmalıyız?
Alýntý:Bu ülkenin Marksistleri, popüler kültüre giriş-temas noktaları bulabilmelidir. Edebiyatta, sinemada, müzikte ve diğer dallarda. “Tıkanma noktasındaki aydının inzivada iç hesaplaşması” türü temalar artık bıkkınlık vermiştir; başkalarına bırakılmalıdır. Avamlaşma, sıradanlaşma veya bayağılaşma şeklinde değil, gerçek anlamıyla, “halklaşma” içeriğiyle değerlendirilmelidir; İngiltere’deki “Avam Kamarasının” (House of Commons) çağrıştırdığı gibi.
-
2009-11-23 23:13:15 |SAdministrator| onder

Bir başka çok önemli meselenin altına ikinci bir çizgi daha çekeyim;
Alýntý:Sayıları henüz az da olsa bu ülkenin sosyalist-komünist emekçileri, küçük ölçeklerde emekçi etiği örnekleri geliştirip dikkatleri kendi üzerlerine çekebilmelidir.
Hatırlayanlar hatırlar, bu sitede ya da özel tartışmalarımızda en çok vurgu yaptığımız meselelerden biridir, "yeni bir etik" konusu. Yalnız bu etiğin altı doldurulmalı yeni bir şekilde anlamlandırılmalıdır. Zira mevcut anlayış da bir etiğe sahip olduğunu düşünmektedir. Biz daha çok bir "günlük hayat etiğini" gündeme getirmeye çalışmıştık. Ali Osman'ın güzel bir örneği vardır bu konuda, aşağı yukaru şöyle birşeydir;
"Nasıl evde eşimin/annemin/çocuğumun, işyerinde patronumun kahrını/nazını çekmek zorundaysam, günlük ilişkilerimde de arkadaşımın kahrını çekmem gerekir"
Burda, hiçbir zorlama yokken, herhangi direk bir getirisi yokken, kurumsal/örgütsel bir dayatma yokken, ortak bir hayal uğruna, birlikte hareket etmek adına, kollektif bir varoluş, "ben"den "biz"e geçiş için tamamen gönüllü olarak kendini "öteki"ne karşı bağlamaktır.
Böyle dokusal/yapısal düzeyde bir etik adanmışlık olmadan, sosyalizm adına herhangi bir girişimin başarıya ulaşabileceğini sanmıyorum.
-
2009-11-23 22:57:02 |SAdministrator| onder

Çulhaoğlu'nun yalnızlığını, hüzünlü oluşunu çok iyi gösteren bir başka çok önemli pasaj:
Alýntý:
Bu ülkenin Marksistleri, popüler kültüre giriş-temas noktaları bulabilmelidir. Edebiyatta, sinemada, müzikte ve diğer dallarda. “Tıkanma noktasındaki aydının inzivada iç hesaplaşması” türü temalar artık bıkkınlık vermiştir; başkalarına bırakılmalıdır. Avamlaşma, sıradanlaşma veya bayağılaşma şeklinde değil, gerçek anlamıyla, “halklaşma” içeriğiyle değerlendirilmelidir; İngiltere’deki “Avam Kamarasının” (House of Commons) çağrıştırdığı gibi.
Bu çok önemli pasajlı bağlantılı olarak;Alýntý:Bu ülkenin Marksistleri, “mahalle baskısına” karşı yerel dayanışma-yardımlaşma ağlarının oluşturulmasına önayak olabilmelidir. Sayıları henüz az da olsa bu ülkenin sosyalist-komünist emekçileri, küçük ölçeklerde emekçi etiği örnekleri geliştirip dikkatleri kendi üzerlerine çekebilmelidir.
Bu ülkenin solcu öğrenci gençliği, “68”i bir tek “akademik başarı-siyasal bağlanma-ülke insanına sorumluluk” üçgeninde yeniden üretmelidir.
Özellikle “akademik başarı-siyasal bağlanma-ülke insanına sorumluluk” "üçgenine" dikkat çekmek isterim.
Bizim kuşağın "akademik" performansını hatırlayan var mı? Neydi 80'leri ikinci yarısı 90'ların başında "devrimci" gençlik profili? Birkaç istisna dışında alanında başarılı "devrimci" var mıydı?
Sayın Çulhaoğlu'na saygım ve sevgim gittikçe artıyor. Yıllardır ihmal edilmiş "ince" meseleleri arka arkaya gündeme getiriyor.
Gündeme getirdiği "üçgenin" çağrışımları çok fazla. Üçgenin birinci ayağından ikincisine geçelim. "Akademik başarıyı" yakalamış pekçok insan var da, bunların "siyasal bağlılığı" var mı? Başarılı solcular var tabii ki. Ama bunlar tutarlı bir siyasal bağlılık, hareket içindeler mi?
Bir başka çok önemli gözlemine geçelim. Çulhaoğlu'nun Marxistliğinden kuşku duyan var mı? İşte bu adanmış Marxist şunu diyebiliyor;Alýntý:Günümüzde, Marksist düşüncenin yeni siyasal kavramsallaştırmalara ihtiyacı var. Marksist düşüncenin bugün bu alanda kısır kaldığını kabul etmek gerekiyor.
Bu konuda Türkiye Marksistlerinin sınıfta kaldığını söylemeye gerek yok sanırım.
Çulhaoğlu'nun bu çok önemli saptamalarına karşın, radikal biçimde karşı olduğum saptamaları da var. Birincisi bekleme modunda olmayla ilgili. Sanki resmen uygun koşulları beklemeyi vaazediyor;Alýntý:Burjuva devrimler döneminin kapandığı, yaşayan sosyalizm örneklerinin çöktüğü, dünyaya genel bir gericileşme dalgasının hakim olduğu günümüzün, siyasal kavramsallaştırma açısından pek çok kanalı kapattığı söylenemez mi? O halde, yeni siyasal kavramlar için sınıfsal-siyasal yeni bir yükseliş dönemini beklemek gerekmez mi?
Dünya ölçeğinde konuşulduğunda galiba böyle: beklemek gerekecek. Eğer “tarihin sonu”, “ideolojilerin sonu” türü kavramsallaştırmaların karşısına “sol” cenahtan çıka çıka “imparatorluk” çıkıyorsa, doğru da olsa bizim taraf “ya sosyalizm ya barbarlık” sloganından pek öteye geçemiyorsa, durum gerçekten böyledir.
Esef verici bir şekilde Negri'yi yanlış anlıyor. Negri'yi biraz anlamış olsaydı, "bekleme" modunda kalmak gibi son derece pasif bir konumu savunmazdı. Negri asla beklemeyi savunmaz. En kötü durumda bile, o durumun muhattabı olan faili, aktif öznesini bulup çıkarmaya çalışır.
Çulhaoğlu ile Negri arasındaki en büyük fark "yaşanmakta olan" ana yönelik yaklaşımlarında. Çulhaoğlu geleneksel bir tavırla, mekanist bir yaklaşımla "mevcut" durumun üzerinde fazla müdahalede bulunulamayacak "geçici" bir aşama gibi algılıyor. Maddi koşulların olgunlaşmasını bekliyor.
Negri ise mevcut durumun "geçici" değil, insanlığın yeni durumu olduğunu kabul eder. Onunla yaşamasını, onun içinde mücadele etmesini öğrenmemiz gerektiğini söyler.
Çulhaoğlu da aslında Negri'nin "analitik" bir şekilde tarif ettiği yeni dünyanın farklılığını "sezgisel" olarak kavrıyor, gündeme getirdiği sorgulamalar hep bu sezgisel farkındalığın bir ifadesi. Yeni kavramsallaştırmalar gerektiğini kabul ediyor, ama hala bu yeni kavramsallaştırmaların ancak eskilerini yerinden etmekle mümkün olacağını görmek istemiyor. kendi devrimci geçmişine ihanet olacağından korkuyor herhalde. Bu "korkusunu", sürdürmekte ısrar ettiği "yurtseverlik" kavrayışında görüyoruz. "İmparatorluk"u rededip, arkaik "Emperyalizm" kavramında ısrar etmek "zorunda oluşun" kaçınılmaz tutarlı sonucudur "yurtseverlik"te iddia etmek. Emperyalizm kavrayışını sürdürebilmek için mi "yurtseverlikte" ısrar ediyor, yoksa "yurtseverliği" korumak için "emperyalizmi" mi bilemiyorum artık.Alýntý:Bu ülkenin Marksistlerinin “gerçek yurtsever kimdir?” şeklinde bir iddialaşmayı ve inatlaşmayı sonuna kadar götürmelerinde hiçbir sakınca yoktur. Her Marksist, göğsünü gere gere örneğin “ülkemin doğal kaynakları”, “ülkemin tarımı”, “ülkemin insanları” diyebilmelidir.
Bu pasajda "yurtsever" yerinde "insansever", "ülkemin doğal kaynakları" yerine "insanlığın doğal kaynakları" dese daha şık olmaz mıydı?
Kendi ülkemin doğal kaynaklarının talan edilmesine sessiz kalmayacağım da Brezilya yağmur ormanlarının yokedilmesine gözlerimi mi kapayacağım?
Yorumlar
Alıntı:
Hatırlayanlar hatırlar, bu sitede ya da özel tartışmalarımız da en çok vurgu yaptığımız meselelerden biridir, "yeni bir etik" konusu. Yalnız bu etiğin altı doldurulmalı yeni bir şekilde anlamlandırılma lıdır. Zira mevcut anlayış da bir etiğe sahip olduğunu düşünmektedir. Biz daha çok bir "günlük hayat etiğini" gündeme getirmeye çalışmıştık. Ali Osman'ın güzel bir örneği vardır bu konuda, aşağı yukaru şöyle birşeydir;Sayıları henüz az da olsa bu ülkenin sosyalist-komünist emekçileri, küçük ölçeklerde emekçi etiği örnekleri geliştirip dikkatleri kendi üzerlerine çekebilmelidir.
"Nasıl evde eşimin/annemin/ çocuğumun, işyerinde patronumun kahrını/nazını çekmek zorundaysam, günlük ilişkilerimde de arkadaşımın kahrını çekmem gerekir"
Burda, hiçbir zorlama yokken, herhangi direk bir getirisi yokken, kurumsal/örgüts el bir dayatma yokken, ortak bir hayal uğruna, birlikte hareket etmek adına, kollektif bir varoluş, "ben"den "biz"e geçiş için tamamen gönüllü olarak kendini "öteki"ne karşı bağlamaktır.
Böyle dokusal/yapısal düzeyde bir etik adanmışlık olmadan, sosyalizm adına herhangi bir girişimin başarıya ulaşabileceğini sanmıyorum.
Alıntı:
Bu ülkenin Marksistleri, popüler kültüre giriş-temas noktaları bulabilmelidir. Edebiyatta, sinemada, müzikte ve diğer dallarda. “Tıkanma noktasındaki aydının inzivada iç hesaplaşması” türü temalar artık bıkkınlık vermiştir; başkalarına bırakılmalıdır. Avamlaşma, sıradanlaşma veya bayağılaşma şeklinde değil, gerçek anlamıyla, “halklaşma” içeriğiyle değerlendirilmelidir; İngiltere’deki “Avam Kamarasının” (House of Commons) çağrıştırdığı gibi.
Alıntı:
Bu çok önemli pasajlı bağlantılı olarak;
Bu ülkenin Marksistleri, popüler kültüre giriş-temas noktaları bulabilmelidir. Edebiyatta, sinemada, müzikte ve diğer dallarda. “Tıkanma noktasındaki aydının inzivada iç hesaplaşması” türü temalar artık bıkkınlık vermiştir; başkalarına bırakılmalıdır. Avamlaşma, sıradanlaşma veya bayağılaşma şeklinde değil, gerçek anlamıyla, “halklaşma” içeriğiyle değerlendirilmelidir; İngiltere’deki “Avam Kamarasının” (House of Commons) çağrıştırdığı gibi.
Alıntı:
Özellikle “akademik başarı-siyasal bağlanma-ülke insanına sorumluluk” "üçgenine" dikkat çekmek isterim.Bu ülkenin Marksistleri, “mahalle baskısına” karşı yerel dayanışma-yardımlaşma ağlarının oluşturulmasına önayak olabilmelidir. Sayıları henüz az da olsa bu ülkenin sosyalist-komünist emekçileri, küçük ölçeklerde emekçi etiği örnekleri geliştirip dikkatleri kendi üzerlerine çekebilmelidir.
Bu ülkenin solcu öğrenci gençliği, “68”i bir tek “akademik başarı-siyasal bağlanma-ülke insanına sorumluluk” üçgeninde yeniden üretmelidir.
Bizim kuşağın "akademik" performansını hatırlayan var mı? Neydi 80'leri ikinci yarısı 90'ların başında "devrimci" gençlik profili? Birkaç istisna dışında alanında başarılı "devrimci" var mıydı?
Sayın Çulhaoğlu'na saygım ve sevgim gittikçe artıyor. Yıllardır ihmal edilmiş "ince" meseleleri arka arkaya gündeme getiriyor.
Gündeme getirdiği "üçgenin" çağrışımları çok fazla. Üçgenin birinci ayağından ikincisine geçelim. "Akademik başarıyı" yakalamış pekçok insan var da, bunların "siyasal bağlılığı" var mı? Başarılı solcular var tabii ki. Ama bunlar tutarlı bir siyasal bağlılık, hareket içindeler mi?
Bir başka çok önemli gözlemine geçelim. Çulhaoğlu'nun Marxistliğinden kuşku duyan var mı? İşte bu adanmış Marxist şunu diyebiliyor;
Alıntı:
Bu konuda Türkiye Marksistlerinin sınıfta kaldığını söylemeye gerek yok sanırım.Günümüzde, Marksist düşüncenin yeni siyasal kavramsallaştırmalara ihtiyacı var. Marksist düşüncenin bugün bu alanda kısır kaldığını kabul etmek gerekiyor.
Çulhaoğlu'nun bu çok önemli saptamalarına karşın, radikal biçimde karşı olduğum saptamaları da var. Birincisi bekleme modunda olmayla ilgili. Sanki resmen uygun koşulları beklemeyi vaazediyor;
Alıntı:
Esef verici bir şekilde Negri'yi yanlış anlıyor. Negri'yi biraz anlamış olsaydı, "bekleme" modunda kalmak gibi son derece pasif bir konumu savunmazdı. Negri asla beklemeyi savunmaz. En kötü durumda bile, o durumun muhattabı olan faili, aktif öznesini bulup çıkarmaya çalışır.Burjuva devrimler döneminin kapandığı, yaşayan sosyalizm örneklerinin çöktüğü, dünyaya genel bir gericileşme dalgasının hakim olduğu günümüzün, siyasal kavramsallaştırma açısından pek çok kanalı kapattığı söylenemez mi? O halde, yeni siyasal kavramlar için sınıfsal-siyasal yeni bir yükseliş dönemini beklemek gerekmez mi?
Dünya ölçeğinde konuşulduğunda galiba böyle: beklemek gerekecek. Eğer “tarihin sonu”, “ideolojilerin sonu” türü kavramsallaştırmaların karşısına “sol” cenahtan çıka çıka “imparatorluk” çıkıyorsa, doğru da olsa bizim taraf “ya sosyalizm ya barbarlık” sloganından pek öteye geçemiyorsa, durum gerçekten böyledir.
Çulhaoğlu ile Negri arasındaki en büyük fark "yaşanmakta olan" ana yönelik yaklaşımlarında. Çulhaoğlu geleneksel bir tavırla, mekanist bir yaklaşımla "mevcut" durumun üzerinde fazla müdahalede bulunulamayacak "geçici" bir aşama gibi algılıyor. Maddi koşulların olgunlaşmasını bekliyor.
Negri ise mevcut durumun "geçici" değil, insanlığın yeni durumu olduğunu kabul eder. Onunla yaşamasını, onun içinde mücadele etmesini öğrenmemiz gerektiğini söyler.
Çulhaoğlu da aslında Negri'nin "analitik" bir şekilde tarif ettiği yeni dünyanın farklılığını "sezgisel" olarak kavrıyor, gündeme getirdiği sorgulamalar hep bu sezgisel farkındalığın bir ifadesi. Yeni kavramsallaştırmalar gerektiğini kabul ediyor, ama hala bu yeni kavramsallaştırmaların ancak eskilerini yerinden etmekle mümkün olacağını görmek istemiyor. kendi devrimci geçmişine ihanet olacağından korkuyor herhalde. Bu "korkusunu", sürdürmekte ısrar ettiği "yurtseverlik" kavrayışında görüyoruz. "İmparatorluk"u rededip, arkaik "Emperyalizm" kavramında ısrar etmek "zorunda oluşun" kaçınılmaz tutarlı sonucudur "yurtseverlik"te iddia etmek. Emperyalizm kavrayışını sürdürebilmek için mi "yurtseverlikte" ısrar ediyor, yoksa "yurtseverliği" korumak için "emperyalizmi" mi bilemiyorum artık.
Alıntı:
Bu pasajda "yurtsever" yerinde "insansever", "ülkemin doğal kaynakları" yerine "insanlığın doğal kaynakları" dese daha şık olmaz mıydı?Bu ülkenin Marksistlerinin “gerçek yurtsever kimdir?” şeklinde bir iddialaşmayı ve inatlaşmayı sonuna kadar götürmelerinde hiçbir sakınca yoktur. Her Marksist, göğsünü gere gere örneğin “ülkemin doğal kaynakları”, “ülkemin tarımı”, “ülkemin insanları” diyebilmelidir.
Kendi ülkemin doğal kaynaklarının talan edilmesine sessiz kalmayacağım da Brezilya yağmur ormanlarının yokedilmesine gözlerimi mi kapayacağım?

Çulhaoğlu'nun yazdıklarını okumak gerçekten iyi geliyor insana, umut veriyor. Çabuk Tükenen Kuşaklar için yazdığım yorum burada da geçerlidir:-)