ZORTİLER'İN MUSTAFA (BİLANÇO) Popüler
Darbe olduğunda on yaşındaydım. 12 Eylül'den sonra, her akşam haberlerde gördüğümüz generalden bir şikayetim yoktu. Babacan bir adama benziyordu. Yalnız televizyonda çok fazla gözüküyordu. İrili ufaklı bütün şehirleri dolaşıyor, kalabalıklara konuşmalar yapıyor ve bu konuşmalar her gün yayınlanıyordu. Daha fazla Amerikan dizisi seyretmek peşinde olan ben, işte sadece buna kızıyordum.
Bu beyaz saçlı, aptal bakışlı adamın tek yaptığı işin, televizyonumun zamanını işgal edip, beni dizilerden mahrum ettiğini düşünmek bir çocuk için anlaşılır bir durum olabilirdi ama yüz büyükten doksanikisi bundan çok daha safça düşünceler içindeydi . 1982'nin 7 Kasım'ında bunu belgelediler de. Aziz Nesin, yıllar sonra toplumdaki aptallık oranını, %60 olarak verdiğinde, hesap hatası yaptığını, bunun %92 olması gerektiğini düşünmüştüm.
***
Zortiler'in Mustafa Kamil, IQ sorunlu bir piyon değil, kendi halinde ikinci sınıf bir ressam olarak tarihin çöplüğünde yerini alsaydı bir şey değişir miydi? (Şimdi diğer bir ressam geldi aklıma nedense: Hitlerler'in Adolf.) Çıkarları ortak, pastadan aldıkları pay ayrı olan yerli ve yabancı "Das Kapital", başka bir yol bulacaktı. Zorti'li ya da Zorti'siz bu iş olacaktı. Tayyip'li ya da Tayyip'siz bazı şeylerin olacağı gibi.
***
Zortik Kamil'in tek yaptığının, televizyonda görünmek olmadığını, en iyi aşağıdaki bilanço anlatıyor. Bunu unutmak ve unutturmak mümkün mü?
* 650 bin kişi gözaltına alındı.
*1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
* Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
*7 bin kişi için idam cezası istendi.
*517 kişiye idam cezası verildi.
* Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (18 sol görüşlü
8 sağ görüşlü
23 adli suçlu
1'i Asala militanı).
* İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
* 71 bin kişi TCK’nin 141
142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
* 98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı.
* 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
* Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
*144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
* 14 kişi açlık grevinde öldü.
* 16 kişi “kaçarken” vuruldu.
* 95 kişi “çatışmada” öldü.
*73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi.
* 43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi.
* 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı.
*14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
* 30 bin kişi “siyasi mülteci” olarak yurtdışına gitti.
* 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
*171 kişinin “işkenceden öldüğü” belgelendi.
* 937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı.
*23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
*3 bin 854 öğretmen
üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
*400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
* Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
* 31 gazeteci cezaevine girdi.
* 300 gazeteci saldırıya uğradı.
* 3 gazeteci silahla öldürüldü.
* Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
* 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
* 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
Üye eleştirileri
-
2009-09-16 19:32:40 |Administrator| guclu
-
2009-09-16 23:10:27 |Publisher| AsabiDEV

Geçenlerde SOL`da yazan Rıfat Okçabol, 12 Eylül darbesinin bir hedefinin de -korku kültürü- oluşturmak olduğunu söylüyor ve öncelikle bu kültürü yok etmenin gerekliliğini ifade ediyor.
Alýntý:12 Eylül’ün başlattığı korku kültürü, daha sonraki yıllarda yargısız infazlarla ve faili meçhul cinayetlerle devam ediyor. Korku kültürü bugünlerde, mahalle baskısıyla yurttaşların geneline, Ergenekon ile muhalif düşünürlere ve (yolsuzlukların nasıl yapıldığını iyi bilen ve mali yolsuzluklarla suçlananların) vergilendirme tehdidi ile de muhalif iş adamlarına uygulanıyor; F-tipi korkuya dönüştürülüyor.
Korku kültürü, insanın aklını dumura uğratıyor. Aklını kullanamayan insan kendini cemaatlere teslim ediyor. Dumura uğrayan akıl, çevre koruma, insana, insan haklarına ve emeğe saygı, eşitlik ve özgürlük gibi insancıl değerlere önem vermiyor; kişinin insanlıktan uzaklaşmasını kolaylaştırıyor.
İnsanın insanlığını koruması için korku kültürünün yok edilmesi gerekiyor.
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/rifat-okcabol/12-eylul-darbesinin-hedefi-i- korku-kulturu-olusturmak-17962
Yine bu bağlamda Can Dündar da “Korku kültürü nasıl yenilir?” adlı makalesinde Ferhan Şensoy’un bir 20 yıl önceki trajikomik bir deneyini anlatıyor:Alýntý:İstanbul Avcılar’da polis kıyafetli eşkıyanın pavyon basıp “kadın kaldırması” bana Ferhan Şensoy’un 20 yıl önceki deneyini hatırlattı:
Şensoy ve tiyatrocu arkadaşları, bir oyunda kullandıkları Nazi subayı üniformalarıyla Beyoğlu’na çıkıp kimlik kontrolü yapmışlardı. Üzerlerinde gamalı - haçlı kostümler, deri çizmeler, Nazi kasketleriyle İstiklal’den gelen geçeni çevirip “Kimlik bitte (lütfen)!” diyorlardı.
Komik değil mi?
Ama insanların tepkisi hiç de komik değildi.
Güpegündüz kendilerine yarı Türkçe yarı Almanca kimlik soran “Nazi subayları”na herkes uysalca boyun eğmişti.
Galiba sadece bir kişi “oyun”u anlayıp karşı çıkmış, diğerleri kuşkulandıysa da “Ne olur ne olmaz” diye kimlik göstermişti.
***
Bilinçaltımızın çok derinlerinde yatan bir iktidar korkusu var bu itaatte...
Şehir eşkıyalarına polis yeleği giyip pavyon basma cüreti veren de bu korku aslında.
“Eli sopalı adam” karşısında kimsenin bir şey yapamayacağını, kimlik sormak filan şöyle dursun, hadiseye bile bakamayacağını, baskından sonra da eğlencenin kaldığı yerden yeniden başlayacağını (Celalettin Cerrah’tan iyi) biliyorlar.
İtaat kültürüyle kültürlenmiş her topluluk gibi polise kimlik sormanın, “Ne yapıyorsunuz, niye kızı saçından sürüyorsunuz” demeye kalkışmanın canına susamak olduğunu hissediyorlar.
Can Dündar yine aynı makalede son sözü Polis Akademisi öğretim üyesi, Önder Aytaç’a bırakıyor:Alýntý:Son söz Aytaç’tan:
“Korku kültürü bu... Tek panzehiri, daha fazla demokrasi...”
-
2009-09-16 18:19:40 |Publisher| erkan
Güçlü Hocam, bu arkadaşın yazdıklarının önemsiz olduğunu düşündüğüm için okumuyorum ama bunu okudum. Tek cümleyle ciddiye alınması imkansız. Kendine göre dahice kurduğu, "büyük etki" gücüne sahip sıfat tamlamalarından oluşan laf salatası. Daha neden bahsettiğini bilmiyor.
-
2009-09-16 17:55:25 |Administrator| guclu

Büyük "tabutatör", Üstad-ı Azam Rasim Ozan Kütahyalı'nın "12 Eylül ve Sol" başlıklı leziz yazısı aşağıda. "Üstad", hem büyük bir cehalet hem de ancak bu kadar büyük bir cehalete sahip birisinin sahip olabildiği bir cesaretle yazmış.
Bu adamı okuyup da feyz alan var mıdır?
12 Eylül ve Sol
Bundan 29 yıl önce bugün bu ülkenin tepesine balyoz indi. Alçak, kanlı, acımasız ve ahlaksız bir askerî darbe oldu... Ben daha doğmamıştım... O konjonktürde bir genç olarak yaşamadığıma da şükrediyorum... Böyle bir zulmü hangi konumda olursa olsun yaşadığımı tahayyül ettiğim an bile içim nefretle doluyor... Ne olursa olsun, 12 Eylül’den hiçbir zarar görmemiş insanların dahi 12 Eylül’e şahit olmuş olmakla birlikte bambaşka bir varlık haline geldiklerini düşünüyorum... Bu toplumun ruhuna toplu tecavüzdür 12 Eylül...
12 Eylül, daha önceki darbeler gibi belli siyasal bir gruba dayanmayan, tüm siyasal gruplara derecesi değişmekle birlikte zulmeden, herkese ama herkese bu ülkenin gerçek sahibinin kim olduğunu gösteren bir darbeydi... Öte yandan 12 Eylül’ün toplu zalimliği sözde herkes tarafından paylaşılan çok sahte bir 12 Eylül ve Kenan Evren düşmanlığı da yarattı... Bizim kuşak bu riyakâr 12 Eylül küfürnameleriyle büyüdü... 12 Eylül bahanesi bir kuşak Türkiye yurttaşının kendi dünyalarının sahteliğini kamufle etme aracı olarak kullanıldı. “12 Eylül yüzünden engellendik” laflarıyla kendini kandıran zavallı bir kuşak oluştu bu darbe yüzünden... Bizim kuşakların depolitizasyon ortamında yetiştirildiği standart bir 12 Eylül geyiğiydi... 12 Eylül darbecileri bunu bilinçli yapmıştı, gençleri politikadan soğutmuştu, onları “test ve tost çocuğu” yapmıştı vs... Tabii bir yandan buradan şu anlam çıkıyordu... “80 öncesinin kuşakları sahici anlamda politizeydi, bilinçliydi, ülke ve dünya sorunlarının farkındaydı. Bu bilinçli kuşağın üzerinden tanklar geçti. O yüzden bu ülke bu hale geldi”... Ayrıca bu 12 Eylül muhabbetleri bağlamında “12 Eylül ile birlikte bu ülkenin kültürel/entelektüel hayatı da bitirildi” gibi lafları da çok duydu bizim kuşak...
12 Eylül sapına kadar alçak, zalim, gaddar ve barbar bir darbeydi, fakat 80 öncesi kuşaklarının bu tür söylemleri de bir o derece sapına kadar yalan ve sahte... Sadece 12 Eylül öncesi değil, 60-80 arası Türkiye’si tamamen riya dolu bir fanteziler ülkesi. O 20 yıl adeta yalan ve kendini kandırma dönemi olarak tarihe geçecek bir dönem... Bu ülkenin tarihinde bu kadar sahte bir entelektüel atmosferi, ne öncesinde ne de sonrasında görebiliyorum... O dönemin dergilerini, yayınlarını ve sözde entelektüel tartışmalarını dikkatle inceliyor, okuyorum. Ortada sürekli kendini kandıran zırva bir aydınlar güruhu var... O 20 yıllık dönemin Türkiye’sinde yetişen tüm beyinlerin olması gereken yerden daha aşağı seviyede olmak durumunda kaldığını düşünüyorum... Ancak Orhan Pamuk gibi o dönem Türkiye’sinin atmosferinin tamamen dışında kendi dünyasını, meczup olarak algılanmak pahasına tek başına kuran adamların farklı olabildiğini görüyorum... Böyle insanlar da çok çok az... Hele dönemin sol içi tartışmalarını okuduğum zaman güleyim mi, ağlayayım mı bilemiyorum... Solun entelektüel hegemonyasına karşı ezik vaziyette kalan sağın zaten kendi gündemi yok o yıllarda, bu sol içi tartışmaların zavallılığının yansıması olarak sağ kanat daha da zavallı halde...
Yani ortada 12 Eylül yüzünden bitmiş çok değerli bir entelektüel ortam falan yok! Sosyal ve siyasal meseleler üzerinde ciddi anlamda düşünmek isteyen bir beyini iğdiş edebilecek bir kültürel atmosfer hâkim Türkiye’nin o 20 yılına... Marksizm anlamında da bu böyle. O yılların Türkiye’sinde nitelikli bir solculuk da entelektüel anlamda yok. 80 sonrası çok daha iyi durumda bu açıdan Türkiye... Ancak Seyla Benhabib gibi üniversiteyle beraber hakiki bir entelektüel atmosferin olduğu ortamlara göç eden bir Türkiyeliden siyaset ve toplum üzerine dünyada herkesin itibar edeceği ciddi şeyler söyleyebilen biri çıkabilmiş... Bugünden baktığımda keşke Halil Berktay da Benhabib de ABD’den hiç dönmeseydi diye düşünüyorum. Ya da Murat Belge ve Mete Tunçay 12 Mart’ın hemen sonrasında, ya da çok daha önceden Londra’ya yerleşseydi... O ülkelerin hakiki entelektüel atmosferiyle sahici temas içinde olarak düşünüp, yazsalardı... Bu ülkeye has zavallı tartışmalar içinde nefes tükettikleri o yıllar bana göre kayıptır... David Shankland’ın “80 öncesi sağ-sol çatışması diye adlandırılan şey esasen kamufle edilmiş bir Alevi-Sünni iç savaşıdır” tespiti üzerinde de düşünmek lazım...
Türkiye’nin hakiki toplumsal meselelerinin üstünü örttü o yıllar... Alevi meselesi, Kürt meselesi ve İslam meselesi bu kadar geç tartışılır hale gelmemeliydi. Alevilik, sosyalist hareket içinde, dindarlık ülkücü hareket içinde ikame edilebilir insan depoları yaratan zeminler olarak değil, başlı başına bir olgu olarak görülmeliydi. İşçilerin hak mücadelesi de o zaman daha hakiki ve güçlü bir zemine sahip olabilirdi... Slavoj Zizek’in Sovyetler’in Prag işgali için söylediği bir şey vardır. “Prag baharının başarısızlığını kamufle etti o işgal” der Zizek.12 Eylül darbesi ile o yılların anadamar Türk solu için de aynı analoji kurulabilir bence...
12 Eylül darbesi, sol hareketin sahte dünyasının sorgulanmasını geciktirdi. 80 öncesi o içi boş sol mitleşerek kamufle oldu. O sol anlayışın dönüşmesi şarttı, normal bir akış olsaydı da kendi kendine dönüşecekti... İşte o Türk solunun muhafazasını sağladı 12 Eylül... Bu sol mitleştikçe de içi boşluğunu korumaya devam etti bugüne kadar...
http://www.taraf.com.tr/makale/7366.htm
-
2009-09-16 11:53:31 |Publisher| erkan
Önder, son vurgu haricinde söylediklerine katılıyorum.
12 Eylül'ün başat özelliği bir trajedi olmasıdır, yoksa istismar edilmesi değil.
Tekrarlayayım dediğine karşı değilim, sadece aşırı vurguya karşıyım. 12 Eylül, istismar ediliyor, ama bu öte yandan çok da önemli midir?
Sol veya sol hareket nedir? Sol hareketin arkasında olması gereken güç kimdir? İşçi yığınları, bir aydınlanma mı beklemekteler? Ve bu aydınlanmayı sağlayacak, kendini geliştirmeye zamanı ve parası olan, sınıftan değil de bilimsel bir meraktan sola varmış olan küçük burjuvanın içinden mi çıkacak? Zannetmiyorum. Bu iş, bizim üstümüzdedir. Sınırlı bir yararımız olabilir, ama direksiyondaki biz değiliz. Direksiyona geçmek o insanlar gibi yaşamayı, onlarla organik bağlar kurmayı gerektirir (Biraz daha solda olsaydı Gürsel Tekin bir örnek olabilirdi bunun için.). Bunu yapabilecek olan veya niyeti olan var mı?
Biraz özet yapıyorum, ama sabahın kör saatinde bu kadar oluyor.
Küçük burjuva, anahtar terimdir. Onun solculuğu gönüllüdür, koşulları henüz onu sınıfsal olarak sola çağırmamaktadır. Çocuklukta proleter koşullarda yaşamış bizler, kapitalist toplumdan faydalanmaktayız artık. İleride öyle koşullar yaşayabiliriz ki aynaya bakıp, "Yahu ben ne zaman sağa geçtim?" diye sorabiliriz kendimize.
Yanlış anlaşılmasın. Küçük Burjuvanın solculuğunu küçümsemiyorum, sadece doğal değildir diyorum. Katkı maddesi vardır. Cepheleşmemiştir, yumuşaktır.
Özetle solun doğal sahibi işçi sınıfı ise, onunla olmadan nasıl yapacağız bu işi? O ise hızla kadercileşerek kaderine boyun eğmekte..
-
2009-09-16 11:20:07 |SAdministrator| onder

12 Eylul hakkinda bir yazi kaleme almak istiyordum ama firsat bulamiyordum. Bari burda birkac dusuncemi dile getireyim.
Simdi rakamlar yukarida. Bu rakamlarin ifade ettigi durumun vehametini anlamak icin insanin solcu falan olmasi gerekmiyor. Tamamen kurumamis bir vicdana sahip olmak yeterli..
Lakin 12 fasizminin dogrudan magdurlarina ifade ettigi anlamdan farkli olarak, bize ne ifade eder?
Iste bu acidan bakinca ben 12 Eylul'un dogrudan etkiledigi insanlarda yaratmasi gereken ruh halinin sonra gelenler tarafindan bir nevi gasp edildigini dusunuyorum..12 Eylul'de 11-12 yasinda olan bizler artik orta yasi da geciyoruz..O gun dogan bir bebek bugun 30 yasina merdiven dayamis durumda..
Ancak buna ragmen sosyalist politikanin Turkiye'deki etksizliginin yegane nedeni olarak 12 Eylulu gormek kendini kandirmaktan ve icinde bulunulan yasamlari rasyonalize etmekten baska hicbir anlam ifade etmiyor..12 Eylul, sosyalistlerin etkili politika uretememesinin saglam bir bahanesi haline getirilmistir..
Bugun bizim kusaktan, su ya da bu sekilde kendini solda tanimlayanlarin, herhangi kollektif, uretici, dayanismaci bir kamusal varolus icinde bulunmayisini gerekcelendirmek icin 12 Eylul bahane gosterilemez. 12 Eylul'unun kimlerin uzerinden silindir gibi gectigi bellidir. Buna ragmen bizimki de dahil sonraki kusaklari, mevcut sol politika eksikligini 12 Eylul ile aciklamasi kabul edilebilir birsey bence degildir..Ha elbette de toplumun algilayisini, lebenswelt'nin kokten degistirdi..Ardindan gelen Ozalizm bireyci varolusu iyice yuceltti vs. Ancak o yuzden tanim kumemi ozellikle solcularla sinirli tuttum..Birisi kendisini solcu diye tanimliyorsa demek ki 12 Eylulun ideolojik etkisinden kurtulmustur..Kendisine bir kez solcu diyebildikten sonra da, bizimkisi ve sonraki kusaktan birinin mevcut teorik/pratik kabizligi 12 Eylul'e baglamasi, bizim zamanimizda tembel ilkokul cocuklarinin ev odevini yapmamasina bahane olarak surekli elektiriklerin kesilmis olmasini gostermesi turunden, kolayci bir klisedir..
Sadece Turkiye'de degil, butun dunyada sosyalist dusuncenin itibar kaybetmesine yolacan cok daha koklu degisiklikler olmutur..Ozellikle biz 88'liler icin..Sovyet cokusu benim butun hayatimi allak bullak etmis, tipik bir "loser" olmami saglamis, cok daha derin bir krizdi..Reel sosyalimin cokusunun yarattigi etkiyle kiyaslandiginda 12 Eylul'un lafi bile edilmez, eger solun icinde bulundugu acmazi tartisiyorsak..
Bariz olgu bu iken, icinde bulunulan teorik, pratik kabizliktan cikmak yerine hala 12 Eylul'u bahane gostermek, baska bir politik varolus bilmeyenlerin, nojtaljik romantizmlerini devam ettirebilmek icin kullandiklari artik son derece gerici bir perspektif haline gelmistir..Aslinda degisen hicbirsey yok, cunta gelip herseyi tarumar etmeseydi az kalsin devrim yapiyorduk romantizmi icinde stabil bir yasam icin gereklidir 12 Eylul bahanesi..Cunku 12 Eylul olmasaydi dahi, reel sosyalizmin cokusu ile kendini belli eden krizin er ya da gec sosyalizmin belli bir kavranisinin sonun ilan edecek olmasi gercegini kabul etmek, nostaljik fantazi dunyasini yikan bir aydinlanma anlamina gelecegi icin 12 Eylul'e bir bahane olarak dort elle sarildi..
Neyse bilgisayarin bataryasi da bitmek uzere..
Firsat olursa bir yazi halinde daha da acarim goruslerimi..
Son sozum bu yorumda su olsun: 12 Eylul, kendine solcu diyenlerin kucuk burjuva varoluslarini rasyonalize edip, gunluk hayatlarini surdurebilmek, her zor kosulda, 3-5 kisiyle dahi, sosyalist mucadeleye sifirdan yeniden ve yeniden baslanacagi uygunsuz gercegine gozlerini kapamak icin istismar ettikleri bir trajedidir..12 Eylul bu ulkede sol tabani yok etti ya, oyleyse yapilacak birsey yok..Solculugu nostaljide devam ettirelim gitsin
Yorumlar
Alıntı:
haber.sol.org.tr/yazarlar/rifat-okcabol/12-eylul-darbesinin-hedefi-i-korku-kulturu-olusturmak-1796212 Eylül’ün başlattığı korku kültürü, daha sonraki yıllarda yargısız infazlarla ve faili meçhul cinayetlerle devam ediyor. Korku kültürü bugünlerde, mahalle baskısıyla yurttaşların geneline, Ergenekon ile muhalif düşünürlere ve (yolsuzlukların nasıl yapıldığını iyi bilen ve mali yolsuzluklarla suçlananların) vergilendirme tehdidi ile de muhalif iş adamlarına uygulanıyor; F-tipi korkuya dönüştürülüyor.
Korku kültürü, insanın aklını dumura uğratıyor. Aklını kullanamayan insan kendini cemaatlere teslim ediyor. Dumura uğrayan akıl, çevre koruma, insana, insan haklarına ve emeğe saygı, eşitlik ve özgürlük gibi insancıl değerlere önem vermiyor; kişinin insanlıktan uzaklaşmasını kolaylaştırıyor.
İnsanın insanlığını koruması için korku kültürünün yok edilmesi gerekiyor.
Yine bu bağlamda Can Dündar da “Korku kültürü nasıl yenilir?” adlı makalesinde Ferhan Şensoy’un bir 20 yıl önceki trajikomik bir deneyini anlatıyor:
Alıntı:
Can Dündar yine aynı makalede son sözü Polis Akademisi öğretim üyesi, Önder Aytaç’a bırakıyor:İstanbul Avcılar’da polis kıyafetli eşkıyanın pavyon basıp “kadın kaldırması” bana Ferhan Şensoy’un 20 yıl önceki deneyini hatırlattı:
Şensoy ve tiyatrocu arkadaşları, bir oyunda kullandıkları Nazi subayı üniformalarıyla Beyoğlu’na çıkıp kimlik kontrolü yapmışlardı. Üzerlerinde gamalı - haçlı kostümler, deri çizmeler, Nazi kasketleriyle İstiklal’den gelen geçeni çevirip “Kimlik bitte (lütfen)!” diyorlardı.
Komik değil mi?
Ama insanların tepkisi hiç de komik değildi.
Güpegündüz kendilerine yarı Türkçe yarı Almanca kimlik soran “Nazi subayları”na herkes uysalca boyun eğmişti.
Galiba sadece bir kişi “oyun”u anlayıp karşı çıkmış, diğerleri kuşkulandıysa da “Ne olur ne olmaz” diye kimlik göstermişti.
***
Bilinçaltımızın çok derinlerinde yatan bir iktidar korkusu var bu itaatte...
Şehir eşkıyalarına polis yeleği giyip pavyon basma cüreti veren de bu korku aslında.
“Eli sopalı adam” karşısında kimsenin bir şey yapamayacağını, kimlik sormak filan şöyle dursun, hadiseye bile bakamayacağını, baskından sonra da eğlencenin kaldığı yerden yeniden başlayacağını (Celalettin Cerrah’tan iyi) biliyorlar.
İtaat kültürüyle kültürlenmiş her topluluk gibi polise kimlik sormanın, “Ne yapıyorsunuz, niye kızı saçından sürüyorsunuz” demeye kalkışmanın canına susamak olduğunu hissediyorlar.
Alıntı:
www.candundar.com.tr/index.php?Did=8390Son söz Aytaç’tan:
“Korku kültürü bu... Tek panzehiri, daha fazla demokrasi...”
Taraf'ın öteki yazarları, ister beğenelim ya da benim gibi midemiz kalkmış biçimde okuyalım, belli bir sistematik dahilinde, belli bir dünya görüşü çerçevesinde, ne kadar zayıf olsa da kesinlikle kendi içinde tutarlı sayılabilecek bir yerden yazıyorlar. Kütahyalı da ise tutarlılığı ara ki bulasın! Şuradan buradan okuduğu, öğrendiği şeylerden beslenerek, muhtemelen ailesinden duyduğu rahatsızlık çerçevesinde hezeyanlarını yazıyor. TRT'de de bir program yapmaya başlamış bir yerden duyduğum kadarıyla.
Bu adamı okuyup da feyz alan var mıdır?
12 Eylül ve Sol
Bundan 29 yıl önce bugün bu ülkenin tepesine balyoz indi. Alçak, kanlı, acımasız ve ahlaksız bir askerî darbe oldu... Ben daha doğmamıştım... O konjonktürde bir genç olarak yaşamadığıma da şükrediyorum... Böyle bir zulmü hangi konumda olursa olsun yaşadığımı tahayyül ettiğim an bile içim nefretle doluyor... Ne olursa olsun, 12 Eylül’den hiçbir zarar görmemiş insanların dahi 12 Eylül’e şahit olmuş olmakla birlikte bambaşka bir varlık haline geldiklerini düşünüyorum... Bu toplumun ruhuna toplu tecavüzdür 12 Eylül...
12 Eylül, daha önceki darbeler gibi belli siyasal bir gruba dayanmayan, tüm siyasal gruplara derecesi değişmekle birlikte zulmeden, herkese ama herkese bu ülkenin gerçek sahibinin kim olduğunu gösteren bir darbeydi... Öte yandan 12 Eylül’ün toplu zalimliği sözde herkes tarafından paylaşılan çok sahte bir 12 Eylül ve Kenan Evren düşmanlığı da yarattı... Bizim kuşak bu riyakâr 12 Eylül küfürnameleriyl e büyüdü... 12 Eylül bahanesi bir kuşak Türkiye yurttaşının kendi dünyalarının sahteliğini kamufle etme aracı olarak kullanıldı. “12 Eylül yüzünden engellendik” laflarıyla kendini kandıran zavallı bir kuşak oluştu bu darbe yüzünden... Bizim kuşakların depolitizasyon ortamında yetiştirildiği standart bir 12 Eylül geyiğiydi... 12 Eylül darbecileri bunu bilinçli yapmıştı, gençleri politikadan soğutmuştu, onları “test ve tost çocuğu” yapmıştı vs... Tabii bir yandan buradan şu anlam çıkıyordu... “80 öncesinin kuşakları sahici anlamda politizeydi, bilinçliydi, ülke ve dünya sorunlarının farkındaydı. Bu bilinçli kuşağın üzerinden tanklar geçti. O yüzden bu ülke bu hale geldi”... Ayrıca bu 12 Eylül muhabbetleri bağlamında “12 Eylül ile birlikte bu ülkenin kültürel/entele ktüel hayatı da bitirildi” gibi lafları da çok duydu bizim kuşak...
12 Eylül sapına kadar alçak, zalim, gaddar ve barbar bir darbeydi, fakat 80 öncesi kuşaklarının bu tür söylemleri de bir o derece sapına kadar yalan ve sahte... Sadece 12 Eylül öncesi değil, 60-80 arası Türkiye’si tamamen riya dolu bir fanteziler ülkesi. O 20 yıl adeta yalan ve kendini kandırma dönemi olarak tarihe geçecek bir dönem... Bu ülkenin tarihinde bu kadar sahte bir entelektüel atmosferi, ne öncesinde ne de sonrasında görebiliyorum.. . O dönemin dergilerini, yayınlarını ve sözde entelektüel tartışmalarını dikkatle inceliyor, okuyorum. Ortada sürekli kendini kandıran zırva bir aydınlar güruhu var... O 20 yıllık dönemin Türkiye’sinde yetişen tüm beyinlerin olması gereken yerden daha aşağı seviyede olmak durumunda kaldığını düşünüyorum... Ancak Orhan Pamuk gibi o dönem Türkiye’sinin atmosferinin tamamen dışında kendi dünyasını, meczup olarak algılanmak pahasına tek başına kuran adamların farklı olabildiğini görüyorum... Böyle insanlar da çok çok az... Hele dönemin sol içi tartışmalarını okuduğum zaman güleyim mi, ağlayayım mı bilemiyorum... Solun entelektüel hegemonyasına karşı ezik vaziyette kalan sağın zaten kendi gündemi yok o yıllarda, bu sol içi tartışmaların zavallılığının yansıması olarak sağ kanat daha da zavallı halde...
Yani ortada 12 Eylül yüzünden bitmiş çok değerli bir entelektüel ortam falan yok! Sosyal ve siyasal meseleler üzerinde ciddi anlamda düşünmek isteyen bir beyini iğdiş edebilecek bir kültürel atmosfer hâkim Türkiye’nin o 20 yılına... Marksizm anlamında da bu böyle. O yılların Türkiye’sinde nitelikli bir solculuk da entelektüel anlamda yok. 80 sonrası çok daha iyi durumda bu açıdan Türkiye... Ancak Seyla Benhabib gibi üniversiteyle beraber hakiki bir entelektüel atmosferin olduğu ortamlara göç eden bir Türkiyeliden siyaset ve toplum üzerine dünyada herkesin itibar edeceği ciddi şeyler söyleyebilen biri çıkabilmiş... Bugünden baktığımda keşke Halil Berktay da Benhabib de ABD’den hiç dönmeseydi diye düşünüyorum. Ya da Murat Belge ve Mete Tunçay 12 Mart’ın hemen sonrasında, ya da çok daha önceden Londra’ya yerleşseydi... O ülkelerin hakiki entelektüel atmosferiyle sahici temas içinde olarak düşünüp, yazsalardı... Bu ülkeye has zavallı tartışmalar içinde nefes tükettikleri o yıllar bana göre kayıptır... David Shankland’ın “80 öncesi sağ-sol çatışması diye adlandırılan şey esasen kamufle edilmiş bir Alevi-Sünni iç savaşıdır” tespiti üzerinde de düşünmek lazım...
Türkiye’nin hakiki toplumsal meselelerinin üstünü örttü o yıllar... Alevi meselesi, Kürt meselesi ve İslam meselesi bu kadar geç tartışılır hale gelmemeliydi. Alevilik, sosyalist hareket içinde, dindarlık ülkücü hareket içinde ikame edilebilir insan depoları yaratan zeminler olarak değil, başlı başına bir olgu olarak görülmeliydi. İşçilerin hak mücadelesi de o zaman daha hakiki ve güçlü bir zemine sahip olabilirdi... Slavoj Zizek’in Sovyetler’in Prag işgali için söylediği bir şey vardır. “Prag baharının başarısızlığını kamufle etti o işgal” der Zizek.12 Eylül darbesi ile o yılların anadamar Türk solu için de aynı analoji kurulabilir bence...
12 Eylül darbesi, sol hareketin sahte dünyasının sorgulanmasını geciktirdi. 80 öncesi o içi boş sol mitleşerek kamufle oldu. O sol anlayışın dönüşmesi şarttı, normal bir akış olsaydı da kendi kendine dönüşecekti... İşte o Türk solunun muhafazasını sağladı 12 Eylül... Bu sol mitleştikçe de içi boşluğunu korumaya devam etti bugüne kadar...
http://www.taraf.com.tr/makale/7366.htm
12 Eylül'ün başat özelliği bir trajedi olmasıdır, yoksa istismar edilmesi değil.
Tekrarlayayım dediğine karşı değilim, sadece aşırı vurguya karşıyım. 12 Eylül, istismar ediliyor, ama bu öte yandan çok da önemli midir?
Sol veya sol hareket nedir? Sol hareketin arkasında olması gereken güç kimdir? İşçi yığınları, bir aydınlanma mı beklemekteler? Ve bu aydınlanmayı sağlayacak, kendini geliştirmeye zamanı ve parası olan, sınıftan değil de bilimsel bir meraktan sola varmış olan küçük burjuvanın içinden mi çıkacak? Zannetmiyorum. Bu iş, bizim üstümüzdedir. Sınırlı bir yararımız olabilir, ama direksiyondaki biz değiliz. Direksiyona geçmek o insanlar gibi yaşamayı, onlarla organik bağlar kurmayı gerektirir (Biraz daha solda olsaydı Gürsel Tekin bir örnek olabilirdi bunun için.). Bunu yapabilecek olan veya niyeti olan var mı?
Biraz özet yapıyorum, ama sabahın kör saatinde bu kadar oluyor.
Küçük burjuva, anahtar terimdir. Onun solculuğu gönüllüdür, koşulları henüz onu sınıfsal olarak sola çağırmamaktadır . Çocuklukta proleter koşullarda yaşamış bizler, kapitalist toplumdan faydalanmaktayı z artık. İleride öyle koşullar yaşayabiliriz ki aynaya bakıp, "Yahu ben ne zaman sağa geçtim?" diye sorabiliriz kendimize.
Yanlış anlaşılmasın. Küçük Burjuvanın solculuğunu küçümsemiyorum, sadece doğal değildir diyorum. Katkı maddesi vardır. Cepheleşmemişti r, yumuşaktır.
Özetle solun doğal sahibi işçi sınıfı ise, onunla olmadan nasıl yapacağız bu işi? O ise hızla kadercileşerek kaderine boyun eğmekte..
Simdi rakamlar yukarida. Bu rakamlarin ifade ettigi durumun vehametini anlamak icin insanin solcu falan olmasi gerekmiyor. Tamamen kurumamis bir vicdana sahip olmak yeterli..
Lakin 12 fasizminin dogrudan magdurlarina ifade ettigi anlamdan farkli olarak, bize ne ifade eder?
Iste bu acidan bakinca ben 12 Eylul'un dogrudan etkiledigi insanlarda yaratmasi gereken ruh halinin sonra gelenler tarafindan bir nevi gasp edildigini dusunuyorum..12 Eylul'de 11-12 yasinda olan bizler artik orta yasi da geciyoruz..O gun dogan bir bebek bugun 30 yasina merdiven dayamis durumda..
Ancak buna ragmen sosyalist politikanin Turkiye'deki etksizliginin yegane nedeni olarak 12 Eylulu gormek kendini kandirmaktan ve icinde bulunulan yasamlari rasyonalize etmekten baska hicbir anlam ifade etmiyor..12 Eylul, sosyalistlerin etkili politika uretememesinin saglam bir bahanesi haline getirilmistir..
Bugun bizim kusaktan, su ya da bu sekilde kendini solda tanimlayanlarin , herhangi kollektif, uretici, dayanismaci bir kamusal varolus icinde bulunmayisini gerekcelendirme k icin 12 Eylul bahane gosterilemez. 12 Eylul'unun kimlerin uzerinden silindir gibi gectigi bellidir. Buna ragmen bizimki de dahil sonraki kusaklari, mevcut sol politika eksikligini 12 Eylul ile aciklamasi kabul edilebilir birsey bence degildir..Ha elbette de toplumun algilayisini, lebenswelt'nin kokten degistirdi..Ard indan gelen Ozalizm bireyci varolusu iyice yuceltti vs. Ancak o yuzden tanim kumemi ozellikle solcularla sinirli tuttum..Birisi kendisini solcu diye tanimliyorsa demek ki 12 Eylulun ideolojik etkisinden kurtulmustur..K endisine bir kez solcu diyebildikten sonra da, bizimkisi ve sonraki kusaktan birinin mevcut teorik/pratik kabizligi 12 Eylul'e baglamasi, bizim zamanimizda tembel ilkokul cocuklarinin ev odevini yapmamasina bahane olarak surekli elektiriklerin kesilmis olmasini gostermesi turunden, kolayci bir klisedir..
Sadece Turkiye'de degil, butun dunyada sosyalist dusuncenin itibar kaybetmesine yolacan cok daha koklu degisiklikler olmutur..Ozelli kle biz 88'liler icin..Sovyet cokusu benim butun hayatimi allak bullak etmis, tipik bir "loser" olmami saglamis, cok daha derin bir krizdi..Reel sosyalimin cokusunun yarattigi etkiyle kiyaslandiginda 12 Eylul'un lafi bile edilmez, eger solun icinde bulundugu acmazi tartisiyorsak..
Bariz olgu bu iken, icinde bulunulan teorik, pratik kabizliktan cikmak yerine hala 12 Eylul'u bahane gostermek, baska bir politik varolus bilmeyenlerin, nojtaljik romantizmlerini devam ettirebilmek icin kullandiklari artik son derece gerici bir perspektif haline gelmistir..Asli nda degisen hicbirsey yok, cunta gelip herseyi tarumar etmeseydi az kalsin devrim yapiyorduk romantizmi icinde stabil bir yasam icin gereklidir 12 Eylul bahanesi..Cunku 12 Eylul olmasaydi dahi, reel sosyalizmin cokusu ile kendini belli eden krizin er ya da gec sosyalizmin belli bir kavranisinin sonun ilan edecek olmasi gercegini kabul etmek, nostaljik fantazi dunyasini yikan bir aydinlanma anlamina gelecegi icin 12 Eylul'e bir bahane olarak dort elle sarildi..
Neyse bilgisayarin bataryasi da bitmek uzere..
Firsat olursa bir yazi halinde daha da acarim goruslerimi..
Son sozum bu yorumda su olsun: 12 Eylul, kendine solcu diyenlerin kucuk burjuva varoluslarini rasyonalize edip, gunluk hayatlarini surdurebilmek, her zor kosulda, 3-5 kisiyle dahi, sosyalist mucadeleye sifirdan yeniden ve yeniden baslanacagi uygunsuz gercegine gozlerini kapamak icin istismar ettikleri bir trajedidir..12 Eylul bu ulkede sol tabani yok etti ya, oyleyse yapilacak birsey yok..Solculugu nostaljide devam ettirelim gitsin

Garip ama gerçek, Küyahyalı'nın belli bir etki alanı var; özellikle de gençler arasında. Bir kriter olur mu bilmiyorum ama kesin olarak birşeyleri gösteriyordur, Ekşisözlük yazarları arasında bu arkadaşı ilgiyle izleyen bir kitleyi görebiliyorsunuz.
Taraf'ın öteki yazarları, ister beğenelim ya da benim gibi midemiz kalkmış biçimde okuyalım, belli bir sistematik dahilinde, belli bir dünya görüşü çerçevesinde, ne kadar zayıf olsa da kesinlikle kendi içinde tutarlı sayılabilecek bir yerden yazıyorlar. Kütahyalı da ise tutarlılığı ara ki bulasın! Şuradan buradan okuduğu, öğrendiği şeylerden beslenerek, muhtemelen ailesinden duyduğu rahatsızlık çerçevesinde hezeyanlarını yazıyor. TRT'de de bir program yapmaya başlamış bir yerden duyduğum kadarıyla.