İki Model Bir Karşılaştırma Popüler
Türkiye’de sosyalist hareketin geleceğine kafa yoranlar nelere odaklanmalı? Hangi verilere ve eğilimlere diğerlerine göre daha fazla önem vermeli? Bu düşünsel çabada soyutlamaların, varsayımların ve tarihsel dönem karşılaştırmalarının yeri olabilir mi?
Sorular, bunlar.
Kimi yabancı dillerde “rumination” sözcüğü hem derin derin düşünme, hem de geviş getirme anlamına gelir. Derin düşünmeyi geviş getirmeye dönüştürmemek koşuluyla, bu tür ahretlik sorular üzerinde durmanın yararı vardır.
Yararı varsa, bir güncel saptamadan, bir de tarihsel dönem karşılaştırmasından hareketle belirli çıkarsama ve yoklamalarda bulunmanın yeri ve zamanıdır.Güncel saptama:
Türkiye’de bugün 50-60 bin civarında bir sosyalist nüfus vardır. Kastedilen, kendilerini genel anlamda solculuğun ötesinde “sosyalist” olarak tanımlayan, bu tanımla örneğin CHP’den ve benzerlerinden bütünüyle ayrı duran, dahası örgütsel bağlanmaları da olan kişilerin toplamıdır.
Bu topluluğun, bir de aşağı yukarı kendi niceliğinde dış halkası vardır. Dış halka, sosyalist nüfusun ilişkide olduğu, etkileyebildiği ve yönlendirebildiği kişilerden oluşmaktadır. Sonuçta, örneğin, Türkiye’de sosyalist nüfusla onun dış halkası birlikte miting yapsa, toplanacak kalabalık 100-120 bin civarında olacaktır.
Bu saptama pek keyiflendirici olmasa bile, ortada öyle ağlaşıp dövünülecek bir durum da yoktur.
Önemli olan, bu kesimlerin kendilerini kuşatan engin insan denizine nasıl açılabileceklerine ilişkin genel bir kurgu veya model üzerinde düşünmektir.
Kabaca düşünüldüğünde, akla iki “model” gelecektir. Birinci modelde merkez, çevresindeki dış halkayla birlikte etki alanını ucu açık bir süreçte tedricen genişletir. Genişleme, üçüncü hamur kâğıdın üzerine dökülen mürekkebin yayılması hızında değildir; daha yavaş, deyim yerindeyse “gıdım gıdım”dır.
İkinci model ise, vesilesini, koşullarını, itici gücünü ve zamanını önceden kestiremese bile, verili parametrelerin altüst olacağı, toplumun temel eğilimlerinde önemli kaymaların gerçekleşeceği özel sarsıntı ve sıçrama uğraklarının devreye gireceğini varsayar. Bu modelde özne, kendini böyle uğraklar için hazırlayıp tahkim eder.
“Güncel saptama” ve ötesi için şimdilik bu kadar.
* * *
Tarihsel dönem karşılaştırması:
Türkiye’de sosyalist hareketin görece etkili olduğu 1965-71 ve 1974-80 dönemleri ile bugün içinde bulunduğumuz dönemi (kimi önemli olguları düşerek) karşılaştırdığımızda, üzerinde pek fazla durulmamış önemli bir farklılık görüyoruz.
Hatırlayanlar çıkacaktır: İlk iki dönemde (1965-71 ve 1974-80) belirli bir kitlesel hareketlilik vardır, direniş ve eylem vardır, sağda solda sosyalizmin sesi duyulmaktadır; öbür tarafta yolsuzluklar, düzen içi hesaplaşmalar, it dalaşları, cinayetler vb. birbirini izlemektedir. Bunların hepsi vardır. Hepsi vardır da, bir tek şey yoktur: Türkiye’nin dünyadaki yeri, geleceği, düzenin kendi içinde ne tür yeni oluşumlara gebe olduğu, bugünkü kadar tartışma konusu değildir; ülkedeki genel siyasal ortam, gündelik siyasal gelişmelerle bugünkü kadar sarsılıp savrulmamaktadır...
O halde, günümüzü yeniden düşünelim. Başka her şey bir yana, bugün Ergenekon dalgalarından diyelim sekizincisi ile onuncusunun vurduğu kesimler arasındaki farklılık bile pek kof sayılamayacak siyasal çıkarsamalara vesile olabilmektedir. Ülke, üstelik oy tabanı su götürmez bir iktidar döneminde, bir yıl gibi kısa bir zaman dilimi içinde türban krizi, kapatma davası, Hamas bağlantısı, Kuzey Irak ilişkileri ve Davos çıkışı gibi, öyle az buz değil, ülkenin geleceğine, siyasal rejimine, dünyadaki yerine ilişkin yeni senaryolara altlık oluşturan serüvenler yaşamıştır.
Peki, farklılığı yaratan nedir?
Kestirmeden gidip yanıtı hemen vermenin sakıncası yoktur: 1965-71 ve 1974-80 dönemlerine göre Türkiye bugün henüz şekli şemaili tam yerine oturmamış bambaşka bir dünya düzeninde salınmaktadır. Bir zamanların “iki kutuplu” dünyasında dış dinamikleri ülkeye kırarak/süzerek yansıtan, böylece onları iç dinamiklerin eklentileri haline getiren jeopolitik, politik ve ideolojik “ozon tabakası” artık çok ama çok incelmiştir.
Daha açık söylersek, dış dinamik Türkiye’deki güncel siyasal süreçlere içsel, üstelik bu süreçleri şekillendirici bir etmen haline gelmiştir. Böyle olduğu ölçüde de, geleneksel siyaset tarzının yerleşik nirengi noktalarını kişiliksizleştirmiştir. Düzenin içine bakarsak, yasama, yürütme, yargı, ordu, polis, eğitim kurumları ve medya dahil akla ne gelirse bu içselleşmenin sonuçlarından nasibini almıştır ve almaktadır.
Az önce, parantez içinde “kimi önemli olguları düşerek” demiştik. Şimdi, düşmeyelim ve devam edelim. Yoksa farklılığı asıl yaratan, sınıf dinamiklerinin körelmesi, neo-liberal ekonomik ve sosyal politikaların yerleşmesi veya Kürt sorununun ulaştığı boyutlar mıdır? Bunlar ve benzerleri, dönemler arasındaki farklılığı ortaya çıkaran asli veya bağımsız değişkenler midir? Yoksa hepsini, “dış dinamiğin içselleşmesi” olgusu sonucunda bugünkü konumlarına gelen “yarı-bağımlı” değişkenler saymak mı daha doğru olur?
Yukarıdakilerden ikincisi hem daha doğru, hem de (belki paradoksal biçimde) ülkedeki sosyalist hareketin geleceği açısından daha umut verici görünmektedir.
* * *
Şimdi, en baştaki “sorunsala”, dar sosyalist nüfusa ve bu nüfusun dışa açılmasına ilişkin modellere dönelim.
Başta anlatılan genişleme-yayılma modellerinden ilki, tanım gereği, az çok istikrarlı bir ekonomik-siyasal düzeni, şöyle veya böyle güçlü bir sendikal hareketi, örgütlü ve hakkını aramaktan çekinmeyen toplum kesimlerini, aklının işaret ettiğini gündelik çıkar ve korkularının önüne koyabilen duyarlı bir toplumu varsayar.
İsteyen, “demokratikleşme ve AB üyeliği” perspektifiyle önünde sonunda böyle bir Türkiye’ye ulaşılacağını düşünebilir.
Pek gerçekçi görünmemektedir.
Diğer model ise, bugünden yarına ne olacağı bilinmeyen; her tür dış gelişmenin içeriyi sarsıp savurduğu, içteki formasyonun “kimyasını bozduğu”; “yeni dünya düzeninde” özel bir yer kapabilmek için her şeyi mubah gören iktidarların yönettiği bir Türkiye’ye daha “uyar” görünmektedir.
Evet, sarsıntı ve savrulmanın nereye kadar gideceği, önemli siyasal kaymaların hangi koşullarda gündeme geleceği, verili parametrelerin ne zaman alt üst olacağı bugünden belli değildir.
Ama göründüğü kadarıyla olacağı budur ve yapılması gereken de, böyle dönemlere hazırlıklı girilmesidir.
("Sol" portalından; 14/02/09 tarihli makale)
Üye eleştirileri
-
2009-03-13 13:44:07 |Publisher| Talay
-
2009-03-12 17:33:12 |Administrator| guclu

Çulhaoğlu, tam da birinci modelden kök alan bir tarihsel geleneğe sahip ama ikinci modeli savunuyor şu anda; ikinci modelden kök alan tarihsel gelenek ise büyük çoğunlukla birinci modele yaklaşmış haldeler.
Çok ilginç bir saptama daha var ki, o da "dış dinamiğin içselleşmesi" kavramı. Mahir Çayan'ın 1970 yılında falan yazdığı "emperyalizmin içsel bir olgu olması" meselesi bir süredir TKP tezleri arasında yerini aldı. Bunu kayde değer buluyorum.
-
2009-03-12 15:26:42 |SAdministrator| onder
-
2009-03-12 16:02:51 |SAdministrator| onder

Son derece sarih, berrak bir zihnin sonucu olduğunu hissetiren bir yazı..Şunun için söylüyorum; ben okuduğum çoğu yazıyı "anlamam". Tam olarak ne dedi şimdi diye aklımdan geçer..Ama bu yazı böyleyse böyledir diye net bir şekilde koymuş tezini. Sonuçta derdini anladım bu yazını..
Yapılan saptamalara sonuç bölümüne kadar katılıyorum. Özellikle sosyalist solun "dışa açılmasına" yönelik ayrıma kesinlikle katılıyorum..Yazı özellikle bu ayrımın saptanıp cillop gibi ortaya konması yüzünden çok hoşuma gitti.."Evet abi, İşte bu" dedirten bir saptama..Şahsen kendi ortodoks sola karşı konumlandırdığım ayrım budur..Açıkcası ben birinci modele sempati duyuyorum ve ikinci modelin de ortodoks solu belirleyen model olduğunu düşünüyorum..Metin Çulhaoğlu bunu açık açık koyunca pek itiraz gelmez, ama normal koşullarda ortodoks cenah örtük olarak kabul ettikleri, ve ele güne karşı pek de itiraf etmek istemeyecekleri modelin bu olduğunu açık açık beyan etmezler, çünkü siyaseten doğru olmaz. Zira bu model "komplocu", "saray darbecisi", "fırsatçı" bir açılım modelidir ki, samimiyetle söylüyorum kesinlikle itirazım yok..Punduna getirirsen elbette fırsatları dğerlendireceksin..Boşeviklerin de yaptığı tam olarak bu değil midir?
Şimdi itiraz noktalarıma geliyorum;
1. iki model son derece yerinde ama bunlar kategorik olarak birbirini dışlamıyor.
2. Bunula bağlantılı olarak Birinci model, ikinci modele doğru da çalışabilir, aslında asli hedefi de budur. Yoksa "gıdım gıdım" dışa açılarak ülke içinde ciddi anlamda toplumsal bir güç olmak herhalde bir yüzyıl alır Türkiye gibi bir ülkede.
Benim tezim birinci modelin açılacağı "dış"ın, "şu aşamada" proleter/emekçi/halk kesimleri değil, ikinci modeli uygulama fırsatı çıktığında bunu icra edebilecek öznelerin ve bunlar arasında süreğen bir etkileşimin, bir toplumsal alanın yaratılmasıdır..
3-5 kişilik sen ben bizim oğlancı yapılanmalarla ikinci modeli uygulayabileceğini sanmak kendini bilmemektedir..Hadi şimdinin koşullarında ikinci modelin şablonuna uyan bir durum çıktı, fırsatı değerlendirecek olan kim? Bunu yapabilecek bir kadro var mı?
Murat Belge'nin bir konuda hakkını veriyorum; "Bunlar bolşevik modeli savunduğunu sanır, ama bir Bolşevik'in nasıl bir tip olduğunu pek hesaba katmazlar. Bolşevik dediğin adam bilgi toplaması gerekiyorsa, bilmiyorsa da aşcılık yapmasını öğrenir, bir malikaneye aşcı olarak girer istihbarata toplar, ya da bilgilenmesi gerekiyorsa kütüphaneye kapanır, aradığı bilgiyi almadan çıkmaz." Mükemmel bir saptama..Türkiye'de burda tanımlandığı gibi bolşevik olabilen kaç insan tanıyorsunuz, ikinci modeli kendine şiar edinmişler arasında? Mesala çok basit bir örnek; ikinci modelse hedefin İnternet korsanı, teknik açıdan kompedan, hacker, gerektiğinde gereken yerleri hack edip istihbarat toplayabilecek sanal militanlarının olması lazım..Var mı? Faşistlerin bu konuda yeteneği çok daha iyi..Benim bildiğim ikinci model sosyalisti İnternet'e "e-tipi cezaevi" der, 21.yüzyılın yeni bir militanlık alanı olabileceği gerçeğini görmez, hala 70'lerde yaşamak ister..
21.yüzyılda ikinci modele uygun altüst oluşlar, 1970'lerdekine benzer şekilde mi cerayan edecektir? Yine yazıda ele alınan konular gereği, bu yönde bir altüst oluş her nerede olursa olsun küresel izdüşümleri olacaktır, zincirleme bir reaksiyon olması beklenmek durumundadır..
İkinci modeli savunan arkadaşlarımızı, böyle enternasyonal bir zincirleme reaksiyona yönelik herhangi bir öngörüleri, açılımları mı var, yoksa ulusalcılığın sığ sularında mı debeleniyorlar..
Bu yazı önemli bir tartışma çerçevesi çizmiş..Tartışmaya devam etmek gerek..
Yorumlar
büyüktü bu kuyruğun büyüklüğüne aldanan kimi önderler yarın devrim olacakta bir tek lider eksik saptamaları ‘’egoları’’ bölünmeleri çoğalttı, kuyruğa ilişmeye çalışanlarda solun imaj kayıpları çoğaldı, dökülmeler hızlandı. Liderlerin bir bölümü de gizli servislerin kucağında, kuyruktan sonrada ana kütleyide tahrip etti. ….12 eylül …Ne acıdır ki son tahlilde 50.000-60.000 sayı.
Çok ilginç bir saptama daha var ki, o da "dış dinamiğin içselleşmesi" kavramı. Mahir Çayan'ın 1970 yılında falan yazdığı "emperyalizmin içsel bir olgu olması" meselesi bir süredir TKP tezleri arasında yerini aldı. Bunu kayde değer buluyorum.
Yapılan saptamalara sonuç bölümüne kadar katılıyorum. Özellikle sosyalist solun "dışa açılmasına" yönelik ayrıma kesinlikle katılıyorum..Ya zı özellikle bu ayrımın saptanıp cillop gibi ortaya konması yüzünden çok hoşuma gitti.."Evet abi, İşte bu" dedirten bir saptama..Şahsen kendi ortodoks sola karşı konumlandırdığı m ayrım budur..Açıkcası ben birinci modele sempati duyuyorum ve ikinci modelin de ortodoks solu belirleyen model olduğunu düşünüyorum..Me tin Çulhaoğlu bunu açık açık koyunca pek itiraz gelmez, ama normal koşullarda ortodoks cenah örtük olarak kabul ettikleri, ve ele güne karşı pek de itiraf etmek istemeyecekleri modelin bu olduğunu açık açık beyan etmezler, çünkü siyaseten doğru olmaz. Zira bu model "komplocu", "saray darbecisi", "fırsatçı" bir açılım modelidir ki, samimiyetle söylüyorum kesinlikle itirazım yok..Punduna getirirsen elbette fırsatları dğerlendireceks in..Boşevikleri n de yaptığı tam olarak bu değil midir?
Şimdi itiraz noktalarıma geliyorum;
1. iki model son derece yerinde ama bunlar kategorik olarak birbirini dışlamıyor.
2. Bunula bağlantılı olarak Birinci model, ikinci modele doğru da çalışabilir, aslında asli hedefi de budur. Yoksa "gıdım gıdım" dışa açılarak ülke içinde ciddi anlamda toplumsal bir güç olmak herhalde bir yüzyıl alır Türkiye gibi bir ülkede.
Benim tezim birinci modelin açılacağı "dış"ın, "şu aşamada" proleter/emekçi /halk kesimleri değil, ikinci modeli uygulama fırsatı çıktığında bunu icra edebilecek öznelerin ve bunlar arasında süreğen bir etkileşimin, bir toplumsal alanın yaratılmasıdır..
3-5 kişilik sen ben bizim oğlancı yapılanmalarla ikinci modeli uygulayabileceğ ini sanmak kendini bilmemektedir.. Hadi şimdinin koşullarında ikinci modelin şablonuna uyan bir durum çıktı, fırsatı değerlendirecek olan kim? Bunu yapabilecek bir kadro var mı?
Murat Belge'nin bir konuda hakkını veriyorum; "Bunlar bolşevik modeli savunduğunu sanır, ama bir Bolşevik'in nasıl bir tip olduğunu pek hesaba katmazlar. Bolşevik dediğin adam bilgi toplaması gerekiyorsa, bilmiyorsa da aşcılık yapmasını öğrenir, bir malikaneye aşcı olarak girer istihbarata toplar, ya da bilgilenmesi gerekiyorsa kütüphaneye kapanır, aradığı bilgiyi almadan çıkmaz." Mükemmel bir saptama..Türkiy e'de burda tanımlandığı gibi bolşevik olabilen kaç insan tanıyorsunuz, ikinci modeli kendine şiar edinmişler arasında? Mesala çok basit bir örnek; ikinci modelse hedefin İnternet korsanı, teknik açıdan kompedan, hacker, gerektiğinde gereken yerleri hack edip istihbarat toplayabilecek sanal militanlarının olması lazım..Var mı? Faşistlerin bu konuda yeteneği çok daha iyi..Benim bildiğim ikinci model sosyalisti İnternet'e "e-tipi cezaevi" der, 21.yüzyılın yeni bir militanlık alanı olabileceği gerçeğini görmez, hala 70'lerde yaşamak ister..
21.yüzyılda ikinci modele uygun altüst oluşlar, 1970'lerdekine benzer şekilde mi cerayan edecektir? Yine yazıda ele alınan konular gereği, bu yönde bir altüst oluş her nerede olursa olsun küresel izdüşümleri olacaktır, zincirleme bir reaksiyon olması beklenmek durumundadır..
İkinci modeli savunan arkadaşlarımızı , böyle enternasyonal bir zincirleme reaksiyona yönelik herhangi bir öngörüleri, açılımları mı var, yoksa ulusalcılığın sığ sularında mı debeleniyorlar..
Bu yazı önemli bir tartışma çerçevesi çizmiş..Tartışm aya devam etmek gerek..

1974-1980 yılları solun popüleritesinin en arttığı dönemin koşullarını ortaya koymadan bugünleri şekillendirmek yanlış olur kanısındayım. Özerk üniversiteler, halkevleri, töbder sendikaralar v.s. solu besleyen en büyük unsurlardı. 1980 lere gelindiğinde kuyruk kütleden
büyüktü bu kuyruğun büyüklüğüne aldanan kimi önderler yarın devrim olacakta bir tek lider eksik saptamaları ‘’egoları’’ bölünmeleri çoğalttı, kuyruğa ilişmeye çalışanlarda solun imaj kayıpları çoğaldı, dökülmeler hızlandı. Liderlerin bir bölümü de gizli servislerin kucağında, kuyruktan sonrada ana kütleyide tahrip etti. ….12 eylül …Ne acıdır ki son tahlilde 50.000-60.000 sayı.