Makaleler Bütün Yazılar Makale Önemli Makaleler LİBERAL KİŞİLİK NEDİR? SOLLA NE DERDİ VARDIR?
 

LİBERAL KİŞİLİK NEDİR? SOLLA NE DERDİ VARDIR? Popüler

Makale

Öncelikle, sözünü edeceğimiz “kişilik tipi” ile dünya-tarihsel bir olgu olarak liberalizmi eş tutmamak gerektiği kaydını düşelim... T. Bora, sığ bir anti-liberalizme düşmememiz için, “faşizmin sosyalizmle liberalizmi aynı soydan düşündüğünü” hatırlatıyor. Bizim ele alacağımız “liberal kişilik tipi”nin çözümlenmesi tam da bu noktada önem kazanıyor. Şöyle ki, bu liberal kişiliğin tayin edici bir özelliği, faşizmin kurduğu eşdeğerliğin tersini kurarak, “sosyalizm ile faşizmin aynı soydan olduğunu” tartışılmaz bir gerçek gibi sunması ve etrafta (Türkiye sol/devrimci hareketinin tarihinde) “faşist avı”na çıkmasıdır.

Bu liberal kişilik, Türk muhafazakarlığı ve yeni sağı ile kurduğu ittifaklardan da aldığı güçle, müttefiklerinin taşıya geldiği (F. Açıkel’in nitelemesiyle) “kutsal mazlumluk psikopatolojisi” ile kendisinde vehmettiği “muhalif” veya “putkırıcı” dinamiği karşılıklı olarak etkileşime sokarak, Türkiye toplumunun “siyasal ufkunu” tayin eden bir hegemonik dil oluşturuyor. G. Yalman’ın kullandığı bir ifadeyle “muhalif görünen, ama hegemonik olan” bu dil, Türkiye toplumuna devlet merkezli bir perspektifle bakan ve bugün artık kendi devlet nosyonunu da ordu ve yüksek yargının kimi kısımları ile sınırlamış (müttefiklerinin hakim olduğu aşikar olan emniyet aygıtından milli eğitim aygıtına kadar diğer devlet aygıtlarını pek de dert etmeyen) bir dildir. Her global kapitalizm ve global sermayenin hükmü bahsinde “ulusalcılık illeti” teşhis eder. “Sınıfsallık sorunu”nu arkaik bir sol motif sayar ve “kültürel kimlikler” veya “farklılıklar” ile meşgul görünürken de, eğitim hakkından yoksun kalan ve “kot taşlama”ya mahkum edilen yoksulların, Ege denizine “dökülen” kaçak göçmenlerin, Tuzla tersanelerindeki Kürt ve Alevi işçilerin veya Ermenistan’dan gelen kaçak işçilerin hayatlarında sınıf ve kimlik sorunlarının iç içe geçmişliğini umursamaz.

• • •

Bu liberal kişilik, her şeyden önce bir “güzel ruh” barındırır. Ama bununla onda bir takım yüce erdemler bulduğumuzu söylemek istemiyoruz. Hegel’e göre, “güzel ruh” kendine bir ahlaki saflık atfeder; kalbinin safiyetini ve iç güzelliğinin ihtişamını bozmamak için de “eylemekten” ve “dünyadaki yerini almaktan” kaçınır. Bu durumun yarattığı çelişki nedeniyle de ona “mutsuz bir bilinç” eşlik eder. “Güzel ruh”, tam da bu arayışında buharlaşıp uçan, içi boşalmış, “kayıp bir ruh”tur. Mağrur ve fakat huzursuzdur. Dahası, Deleuze’ün deyişiyle “savaş meydanına fırlatılmış barışın adaleti” gibi davranır: “Güzel ruh, tarih kanlı çelişkilerle yapılmaya devam ederken, her yerde farklılıklar gören ve bunlardan yalnızca saygın, uzlaştırılabilir veya federatif farklılıklar olarak söz eden ruhtur aslında.”

Liberal kişiliğimiz de böyle bir “güzel ruh” sahibidir. Kendini o farklılıkların, “kimlikler”in dışında ve üstünde yer alan, ayrıcalıklı bir konuma yerleştirir. Bu ruhun güzelliği, “öteki güzellemesi” yapıyor görünürken aslında “beriki”ni, yani kendini güzelliyor olmasından da kaynaklanır (Aslına bakarsanız, her “ötekine” de güzel demez zaten.)... Kendisi kirlenmemiş, lekesiz ve her türlü “ideolojik önyargı”dan azadedir. Dikkat edilirse, liberal kişiliğimiz, kimi tezahürlerinde pervasızca, kimi tezahürlerinde de “çaktırmamaya” çalışarak, etrafına kibir, küçümseme ve alayla bakar. Zaten “ötekinden” söz edip durmasının asıl psişik saiki de kendi kendisiyle böbürlenmektir. Elbette ki, “pozitivist kafalı modernleşmeci”nin Jakoben tavrını sergilemez. Ama onun kendinde vehmettiği konum, T. Bora’nın vurguladığı üzere, kendini etrafını aydınlatmaktan sorumlu addeden otoriter pedagogun (liberal kişiliğimizin şeytanileştirdiği o meşum “Kemalist öğretmen”in) konumundan hiç de daha aşağı, daha mütevazı, daha ayrıcalıksız bir konum değildir.

Liberal kişilik, bütün liberal lafzına rağmen asabi ve tahammülsüzdür. Neredeyse yalnızca muhafazakarlara tahammül gösterir; “demokratiklik kontrol noktasından” her nedense yalnızca onlar geçebilirler. “Musul sorunu Türk-İslam birliği sorunudur” veya “Komünizm tehlikesi yok olmamıştır ve Kürt hareketi de komünisttir” yollu tam sayfalık ilanlar yayınlayan gazetelerde köşe yazarı olmakta beis görmez. Ve fakat solcu birinin “bu kadar kimlik siyaseti yapmasak” gibi bir fikir serdettiğini duyduğu anda bütün bir devrimci harekete faşist veya ırkçı yaftasını yapıştırmakta da tereddüt etmez.

“Ötekini içeriden anlamak” liberal kişiliğin şiarıdır. Ama bu şiar liberal kişiliğin kendi ötekileri için, solcular/devrimciler için (ve haliyle Kemalistler için) işe koşulmaz. “Ne yani biz Mamak’ta faşizme karşı direndiğimizi düşünürken, asıl faşist olanlar bizler miydik?” türü soruları duymak bile istemez; duysa da aldırmaz. Mevcut iki ortodoksinin dışında bir başka yolun, bir üçüncü yolun mümkün olduğu fikrini derhal utangaç bir karşı kamp savunusu veya en iyi ihtimalle “iki cami arasında beynamaz” kalma olarak addeder. Tuhaftır, liberal kişilik, ne kadar ideoloji-sonrası görünürse görünsün, soy ideolojilerin “ya/ya da”, biz/düşmanlarımız” gibi karşıtlıklarını sanki öyle yapmıyormuş gibi yaparak aynen yeniden üretir.

Liberal kişiliğin kendi ötekisi hakkında sahip olduğu imge de -kendisini aynasında seyrettiği otoriter geleneğin ölçüsünde olmasa bile- paranoid izler taşır. Bizim “liberal kişilik” adını verdiğimiz kişiliğin, Adorno’nun Amerikan toplumunu faşizm ölçeğine vurduğu “Otoriter Kişilik Üstüne” çalışmasında incelediği kişilik tipinin anti-semitik paranoyası ile ilgisi yoktur elbette; hatta Adorno’nun “gerçek liberal kişilik” adını verdiği kişiliğe uyduğunu da söyleyebiliriz. Lakin, bir Yahudi’nin Adorno’nun sözünü ettiği “otoriter kişiliğe” “Yahudi komplosu” hususunda derdini anlatmaya çalışması ne ölçüde beyhude ise, bir solcunun/devrimcinin bizim liberal kişiliğimize derdini anlatmaya çalışması da o ölçüde beyhudedir. Her iki durumda da “gerçeğin öyle olmadığını göstermek için çırpınan” bir öteki vardır.

Tabii bunu söylerken, liberal kişiliğe haksızlık etmemek gerekir. Zira liberal kişilik, faşist veya otoriter kişilikler gibi hasmını susturmak, yok etmek veya kamplarda toplamak istemez. Onun istediği şey, hasmın bile isteye husumetten vazgeçmesi, kendi işgal ede geldiği konumu kendi kendine gayrımeşru addetmesi, yani kendi kendini gönüllüce ortadan kaldırmasıdır...

Liberal kişilik kibirli ve zaman zaman da saldırgan bir narsizmle maluldür. Bu durumu resmeden tipik bir anını, televizyon ekranında “ötekilerle” tartışırken kendisine söylenen sözlere müstehzi bir gülümsemeyle karşılık vermesinde ve akabinde de bütün farklı argümanlara kerameti kendinden menkul bir edayla bıyık bükerek hasımlarını vuracak silahlarına tekrar sarılmasında bulabiliriz. Bu itibarla, liberal kişiliğin, özellikle de “genç sivil” olanının muarızları tarafından “yaramaz, haylaz çocuk tavrı” sergiler görülmesi boşa olmasa gerektir. Çünkü her iki durumda da “sevin beni, tapın bana” diyen ve bu gerçekleşmedikçe de dikkat çekmek için elinden geleni yapan ve etrafına küçük çaplı sembolik tacizlerde bulunan özneler söz konusudur.

Liberal kişiliğin kendi kendisinde hayran olduğu asli güzellik “putkırıcılık”tır. Bir “Batı demokrasisinde” müesses nizamın “vasat”ı sayılması gereken çoğulculuk, çokseslilik, farklılıkların tanınması vb. fikirlerin Türkiye’ye gelindiğinde “muhalif” veya “putkırıcı” gibi görünmesinin birtakım ciddi toplumsal-siyasal sebepleri elbette ki vardır. Yine de, şu “global köy”deki bir “kanaat önderi” olarak liberal kişilik Guardian veya Independent gibi bir gazetede İngilizlere hitap ediyor olsa, onlar için nasıl “putkırıcı” olan bir dünya tasavvuru sunacaktır acaba?.. Liberal kişilik, başka şeylerinin yanı sıra, bu durumunun da farkında olacak kadar bilgili bir kişiliktir. Yine de, kendi siluetine baktığında gözleri kamaşmaya devam eder. “Güzel ruh”unu huzmeleriyle yıkıyor görünen putkırıcılığının göz kamaştırıcılığı, kendisini “devletetaparlığın” aynasında seyredip durmasından kaynaklanır. Fazla kazınırsa, bu putkırıcılığın altında “otoriter baba”nınkinden daha “sahici” bir “otorite” inşa etme arayışı bulmak mümkündür... “Ceberut devlet”e karşı durduğunu düşünen liberal kişiliğin kamusal tartışmalarda “duruma vaziyet eden” ve durduğu “Arşimet noktası”ndan herkesi yerine yerleştiren bir “demokratlık polisi” rolüne soyunması da böyle bir otorite tesisi ile ilgili olsa gerektir.

Solcunun-devrimcinin liberal kişiliği tedirgin etmesinin sebebi de, solun feri sönmüş haliyle bile onun bu narsist bütünlük halesini bozan bir “parazit” oluşturmasıdır. Yani “bir hayalet olarak” sol, liberal kişiliğin “semptom”udur; liberal putkırıcılığın nasıl sığ bir sivil toplum (ve sermaye) putlaştırmasını, nasıl sığ bir devlet eleştirisini, nasıl “baskıcı bir hoşgörüyü” içerdiğinin ve ayrıca “devletetaparlığın da, sivil topluma taparlığın da” dışında bir ihtimal daha olduğunun işaretini verir. Liberal kişiliğin solla olan derdi, “olmayan haliyle bile” solun onun hiç de “heterolojik” olmadığını göstermesinin semptomlarıyla baş etme arayışı olarak okunabilir. Hülasa, liberal kişiliğin anlatısallaştıramadığı “reel”i kendisinin de bir “ortodoksi” oluşturması ve “heterodoks” bir dünya ve toplum tasavvurunun ancak sol bir tasavvur olabilecek olmasıdır. Yani “Marx’ın hayaleti” liberal kişiliğin ruhuna musallat olmuştur...

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (18)
  • guclu
    avatar

    İnönü'nün yazısını çok beğendim. Bu arada "sendika.org"da çıkan diğer yazılara bakıyorum, liberalizme karşı birçok yazı yayınlanmış..

  • mehmet özgür
    avatar

    inönü alpat, yukarıdaki konuyla alakalı olarak bir yazı döşenmiş mevcut ufuk uras ve yanındakilere. konu ödp özelinde görünmekle beraber, tahminimce hepimize bir şeyler anlatıyor.

    http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=21230

  • emrahpolat
    avatar

    Kaknüs,

    Yoksullukluk Halleri'ni iletişim basıyor.

    Ezilenlerin Pedegojisi'ni okuyalı neredeyse bir onbeş yıl oluyor, üniversite yıllarıydı ve hatta şimdi radikal ankara'da haber müdürü olarak çalışan Deniz Zeyrek'le üzerine bir sunuş yapmıştık. Ancak bilgilerim hiç taze değil. Sanırım bilgileri taze olan birinin kitabı tanıtması yerinde olacaktır.

    Kent yoksullarıyla ilgili olarak Umay Aktaş Salman'ın şu yazıları da çok önemli.

    http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=909592& Date=30.12.2008

    http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=909727& Date=30.12.2008

    http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=909885& Date=30.12.2008

    http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=910043& Date=30.12.2008

    http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=910467& Date=30.12.2008

    Bu kadın, belgesel bir fotografçı gibi çalışıyor.

    İyi yıllar,

  • emrahpolat
    avatar

    Kaknüs,
    Yoksulluk halleri'nin yeni baskısını İletişim yayınları yaptı; yani bulunabiliyor.

    Ezilenlerin Pedagojisini okuyalı neredeyse bir onbeş yıl oldu; o zamanlar üniversitedeydim ve bu kitap üzerine şimdi Radikal'de Ankara haber müdürü olarak çalışan Deniz Zeyrek'le bir sunuş yapmıştık. Fakat bilgilerim hiç taze değil, sanıyorum bilgileri taze olan birinin kitabı tanıtması daha iyi olacak.

    Ayrıca kent yoksullarıyla ilgili olarak Umay Aktaş Salman'ın yazılarını önemli buluyorum. Bu kadın, belgesel bir fotoğrafçı gibi.

    http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=910467& Date=30.12.2008

    http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=910043& Date=30.12.2008


    http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=909727& Date=30.12.2008


    http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=909592& Date=30.12.2008

    İyi yıllar,

  • kaknüs
    avatar

    Evet evet yazıyı tekrar okudum bu vesile ile. İyi oldu.liberal bombardıman beni de etkisine almış da ruhum duymamış meğer (!)Yani öyle bir fikri hegemonya oluşturuluyor ki benim de "yüreğime su serpildi" hakikaten.Solun, sosyalistlerin tasfiyesini amaçlayan,en azından özgüvenini yok etmeye çalışan bir acayip süreçten geçtiğimizi düşünüyorum

    Yoksulluk halleri sanıyorum hakettiği bir tartışmaya yol açmadı sol cenahta. Yoksulluk tam da böyle birşey işte. Görünür olmanızın,şu dünyada bir ağırlık sayılmanınızın bir sebebi olması lazım

    "kendisinden başka hiçbir şeyi göstermeyen, hiçbir şeyin aracı-temsili olmayan bir ses olarak ezilenlerin çığlığı..." kolay duyulmuyor elbette

    Emrah kitabı tanıtmış eline sağlık vesile olur daha çok insana ulaşır baskısı kaldımı bilmiyorum umarın vardır

    Beni mazur görürseniz bir hatırla(t)ma daha yapayım "EZİLENLERİN PEDOGOJİSİ"ni tekrar tekrar okumak gerekir.
    Emrah sanıyorum kitabı tanıtmaya değer bulacaktır

    Eşitliğin özgürlüğün barışın dayanışmanın umutlarımızın,mücadele gücümüzün çoğaldığı bir yeni yıl diliyorum kiraz mevsimi tadında..

    kaknüs

  • onder
    avatar

    Sanırım Bahsi geçen Ulus Baker yazısı "Kimlik Politikaları Dönemine Girdik" başlıklı olanı.

    Siteye koydum.

  • emrahpolat
    avatar

    Aslında bu önemli kitap üzerine uzun konuşmak lazım kaknüs. En iyisi kitabı tanıtayım ben.

  • kaknüs
    avatar

    Evet Emrah o dediğin yazı
    yoksulluğun teşhiri ile yaşanan mağduriyetin nasıl bir pornografik seyir haline getirildiğini anlatır

    şimdi aklıma geldi de değinmeden geçemeyeceğim
    sulukulede de "roman tehcirinden" söz ediliyor ya o dedikleri aslında yoksulun, yoksulluğun teşhiri ve tehciri...
    yoksa romanlıkla alıp veremediği bir sorunu yok ki düzenin

    bu kimlikler yoksulluk meselesini düşünmek gerekir artık. Ulus Baker'in kimlikler üzerine yazısını bilirsiniz de hatırlatmadan geçemedim

    iyi geceler...
    kaknüs

  • emrahpolat
    avatar

    "Ağır çekim yoksulluk", deniz feneri türünden proğramlardaki çekim tekniğini merkeze alan yazıydı değil mi?

  • emrahpolat
    avatar

    Kaknüs,
    O kitap çok sıkı bir kitap bence de. Özellikle yoksulların dünyayı ve kendilerini algılayışları ve ayrımcılığın gündelik yaşamdaki tezahürleri oldukça etkileyici.

  • kaknüs
    avatar

    Ben 2002 yılında yayınlanan Yoksulluk Halleri isimli kitapla tanımıştım kendisini

    Kentsel yoksulluğun toplumsal görüntülerini alan çalışmalarıyla anlatan başucu kitabımdır

    Ağır Çekim Yoksulluk başlıklı yazısını da okumaya devam ediyorum hala

  • onder
    avatar

    Birgün Forum'da çıktı Güçlü..

    İkinci bölümü de yorumlar arasında kaynamasın.. onu da ön sayfaya alayım..

  • guclu
    avatar

    Çok çok iyi bir yazıymış. Nereden buldun bu yazıyı Önder?

  • onder
    avatar

    Bu yazıda benim Zizek'ten öğrenip 2003'ten beri farklı internet platformlarında dile getirdiğim çok önemli bir terim var; "Güzel Ruh". Teknik bir terim olduğunu, literal anlamı ile algılanmaması gerektiğini anlatmak mümkün olmuyordu..Güzel ruh, literal anlamıyla olumlu birşeyler çağrıştırıyor, o yüzden önemli analitik değeri gözden kaçıyordu..Benzer bir kadere hegemonya kavramı da sahip..O da tahakküm, baskı gibi algılanıyor. İlgili satırlar şöyle;

    Alýntý:
    Bu liberal kişilik, her şeyden önce bir “güzel ruh” barındırır. Ama bununla onda bir takım yüce erdemler bulduğumuzu söylemek istemiyoruz. Hegel’e göre, “güzel ruh” kendine bir ahlaki saflık atfeder; kalbinin safiyetini ve iç güzelliğinin ihtişamını bozmamak için de “eylemekten” ve “dünyadaki yerini almaktan” kaçınır. Bu durumun yarattığı çelişki nedeniyle de ona “mutsuz bir bilinç” eşlik eder. “Güzel ruh”, tam da bu arayışında buharlaşıp uçan, içi boşalmış, “kayıp bir ruh”tur. Mağrur ve fakat huzursuzdur. Dahası, Deleuze’ün deyişiyle “savaş meydanına fırlatılmış barışın adaleti” gibi davranır: “Güzel ruh, tarih kanlı çelişkilerle yapılmaya devam ederken, her yerde farklılıklar gören ve bunlardan yalnızca saygın, uzlaştırılabilir veya federatif farklılıklar olarak söz eden ruhtur aslında.”

    Liberal kişiliğimiz de böyle bir “güzel ruh” sahibidir. Kendini o farklılıkların, “kimlikler”in dışında ve üstünde yer alan, ayrıcalıklı bir konuma yerleştirir. Bu ruhun güzelliği, “öteki güzellemesi” yapıyor görünürken aslında “beriki”ni, yani kendini güzelliyor olmasından da kaynaklanır (Aslına bakarsanız, her “ötekine” de güzel demez zaten.)... Kendisi kirlenmemiş, lekesiz ve her türlü “ideolojik önyargı”dan azadedir. Dikkat edilirse, liberal kişiliğimiz, kimi tezahürlerinde pervasızca, kimi tezahürlerinde de “çaktırmamaya” çalışarak, etrafına kibir, küçümseme ve alayla bakar. Zaten “ötekinden” söz edip durmasının asıl psişik saiki de kendi kendisiyle böbürlenmektir



    Mükemmel satırlar resmen..Cuk oturuyor Taraf şurekasına.


    Ülkenin siyasi gündemini gittikçe bu liberal "Güzel Ruh"lar daha çok belirlemeye başladığı için bu kavramın popülerleştirilmesi bence çok önemli..Necmi Hoca'nın bunu Birgün forumda yapması beni çok sevindirdi.

  • mehmet özgür
    avatar

    devamı gelmiş yazının:
    Liberal kişilik, Sloterdijk’in “Sinik Aklın Eleştirisi”nde tartıştığı üzere, güya “ideoloji sonrası” olan bir öznenin sinizmiyle de maluldür. Bir yanda “demokrat” bir gazetedeki köşesinde “derin devlet”e savaş açtığını söylerken, öte yanda bir televizyon programında 1 Mayıs olaylarında polisin uyguladığı şiddetin ne kadar “orantılı” ve “elzem” olduğunu anlatıyor olabilir. Veya Ergenekon soruşturmasındaki tavrı yüzünden solculara-devrimcilere şiddetle saldırırken, kendi gazetesindeki bir köşe yazarının, oğlu yargısız infaza kurban gitmiş bir babayı “sizin oğlunuz da zaten saldırganmış; hem siz niçin Diyarbakır’dan göçtünüz?” yollu konuşmalarını kendine mesele etmeyebilir. Bu kişiliğin sinikliği, “Bu vatan için kurşun atan da bizim...” şiarının müellifi bizzat kendisi iken, bu durum hatırlatılınca oralı olmayıp da, solcuların-devrimcilerin kendi geçmişlerinin günahını çıkarmalarını isteyebilmesi ölçüsüne dahi varabilir. Hatta ve hatta Diyarbakır, Mamak, Metris cezaevlerinde veya ölüm oruçlarında yaşananları bildiği halde, solcuların cezaevlerinde işlediklerini iddia ettiği cinayetlerle yüzleşmeleri gerektiğini Ermeni soykırımı, Kürt sorunu, Maraş olayları vb. bahislerinin hemen ardından söylemesi de mümkündür. Sinik özneyi sinik yapan da ne yaptığını bilmesidir zaten.

    Bahsi geçen liberal kişilik kendisi de bir vakitler “solcu” olduğunu söylediğine göre, sol içinde işlenmiş olan veya işlenmiş olabilecek olan “suçların” Ermeni meselesi veya Maraş olayları ile ardı ardına sıralanacak bir “toplumsal fenomen” olamayacağını da elbette bilir. Devrimcileri “silah, şiddet kültürü” sahibi olmakla suçlayan aynı liberal kişilik, kendi akademik çalışmalarına konu ettiği cemaatin önderini “Komünizmle Mücadele Dernekleri”ndeki geçmişiyle yüzleşmeye çağırmayı aklının ucundan geçirmez. Hakeza, solcuları-devrimcileri otoriter zihniyetle eleştirirken, ele aldığı veya temas kurduğu cemaatin kendi içinde ne gibi bir “demokratik kültür” eseri barındırdığını anlatmak lütfunda de bulunmaz.

    •••

    Ele aldığımız liberal kişiliğin kendisini “genç subaylara” karşı konumlandıran bir alt tiplemesi olan “genç sivil” kişiliğin sivilliği ve anti-militarizmi Çankaya köşkündeki davete icabet ederken ayağına giydiği Converse ayakkabıların sivilliği ve anti-militarizmi kadardır. Peki Converse ayakkabılar ne kadar sivil ve anti-militaristtir? İşte bu noktada, ideolojinin maddiliği ve globalliği ile karşı karşıyayız. Genç liberal kişiliğin asker postalına karşı ayağına taktığı Converse ayakkabıların memleketin özellikle yeni orta sınıf gençliğinin favori ayakkabıları olarak gerçekten de “sivil toplumu” gösterdiğini düşünebiliriz elbette. Lakin “globalleşen dünyamızda” metaların neyin göstergesi olduğu hususu o kadar basit değildir. Bu sivil spor ayakkabıların üreticisi olan Converse’in bünyesinde yer aldığı Nike adlı dev şirket, üçüncü dünya ülkelerinde ucuz çocuk emeği ve başka vahşi sömürü yöntemleri ile “taşeronlarına” üretim yaptıran ve buna karşı “liberal” Amerikan kampuslarında boykotlar düzenlenmesi karşısında da sorumluluğunu kabul etmeye yanaşmayan bir şirkettir. Liberal kişilik, bu cümleleri okuduğunda, “solcuların sınıf takıntılı malum kafası” diye düşünecektir muhtemelen. Biz işin liberal kişiliğin kendisini özdeşleştirdiği “demokratik” tarafı ile devam edelim: Nike, Endonezya’daki üretimini sağlama almak için cuntacı generallerle işbirliği yapmış, hatta onları teşvik etmiştir! (Bkz. Google!)

    Liberal kişilik, bütün bu bahislerde “sinsi” bir “anti-emperyalist” zihniyet ve dahası -her “anti-emperyalizm”i milliyetçiliğin utangaç hali olarak düşündüğü için de- “ulusalcı” bir damar bulabilir; ki bu eşdeğerlik zincirinin bizi ırkçılığa, onun da faşizme götürmesi pek muhtemeldir. (Bir televizyon programında konuşurken “Çok uluslu şirketler, milli olan... milli değil de, o toprağa, o coğrafyaya ait her şeyden orayı arındırmaya çalışıyor; biz çok uluslu şirketlerin bir şeyler satmaya çalıştığı insanlarız” dediği için faşist ilan edilen aktörün başına gelen de budur.) Dolayısıyla, “ne kadar sivil ve anti-militarist” olduğunu sorduğunuz bir paragrafınız liberal kişiliğin söyleminde pekala örtük faşizan niyetlerinizin dillenmesi muamelesi görebilir!

    Son olarak, “iyi ama benim Converse ayakkabı giymem niye Nike’ın militarist tezgâhlarına destek sayılsın?” gibi bir itirazla da karşılaşabiliriz. İşte bu noktada, ideolojinin maddiliği bahsine girmiş oluruz. Siz neye inanırsanız inanın, kendinizi ne kadar anti-militarist hissederseniz hissedin, “orada”, ayaklarınızın altında cisimleşmiş, ayaklarınızı saran bir ideoloji var. Althusser’in bize hatırlattığı üzere, ne demişti Pascal? “İnanman gerekmiyor, diz çök, dudaklarını kımıldat, dua ediyormuş gibi yap, yeter”. Elbette Nike’ın sivilliğine de inanmamız gerekmiyor; zaten o da bizden bunu beklemiyor; ürettiği ayakkabıyı giyelim yeter! Sivil ve liberal kafalarımızı çocuk işçilerin ellerinin üstüne basa basa gezdirmemizde ne gibi bir “barbarlık” olabilir ki, değil mi?..

    Ama belki de, Marx’ın bize gösterdiği üzere, “sivil toplum”un “burjuva toplum” olduğunu ve içinde bir “canavarlık” barındırdığını hatırlayacak olursak, Converse ayakkabı sivilliğinin gerçekten de bir “sivillik” olduğunu teslim etmeliyiz.

    •••

    Liberal kişiliğin sözünün içeriğinin artık neredeyse herkesin malumu olan bir “formül”e dayandığını ve uzun uzadıya tartışmayı pek de hak etmeyen bir Türkiye toplumu analizi klişesini durmadan tekrarladığını söyleyebiliriz. Öyleyse, temel soru, liberal kişilik konuşuyor olmakla bize ne söylemektedir? Bu soruya çok çeşitli yönlerden cevap arayabiliriz. Ancak asıl cevabı psikoanalizden yardım alan bir ideoloji eleştirisi verebilir. Zira Ermeni soykırımı bahsinden solun “cezaevi suçlarına” zıplamak veya kendi desteklediği hükümetin bakanının “iyi ki kurtulduk Ermenilerden ve Rumlardan” demesinin kendi gazetesinde bile eleştirildiği bir zamanda hala solcuların ırkçılığından bahsetmek başka türlü zor analiz edilir. Biraz olsun vicdan veya biraz olsun izan veyahut da biraz olsun malumat sahibi olan bir insan, liberal kişiliğin sunduğu sol imgesinin Türkiye solunu-devrimci hareketini anlamak ve açıklamak için neredeyse hiçbir işe yaramayacağını teslim eder. Yeryüzünde ettiği son üç beş cümleden biri “yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” olan bir kişiyi ırkçılıkla suçlamak veya 1983-4’te Kürt hareketi ile beraber “Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi”ni kurmaya girişmiş bir harekette “faşist” damar keşfetmek veya gazete köşesindeki yazısına “12 Eylül’ün Solcu Generali” gibisinden bir başlık atıp “solcuları kollayan” generalden ve solcuların 12 Eylül’e destek vermesinden utanıp sıkılmadan dem vurmak gibi “semptomlar”, liberal kişiliğin sol analizinin kendisinin psikoanalize tabi tutulması gerektiğini gösteriyor. Bir “organik aydın” olan bu liberal kişilik bütün bunların farkındadır; ayrıca anti-semitizm, anti-sabetayizm vb. şeylerin soykütüğünün şimdi müttefiki olduğu muhafazakarlığın tarihinde nasıl kökleşmiş olduğunun da “bilgisi”ne sahiptir. Ama Cevat Rıfat Atilhan, Necip Fazıl veya Samiha Ayverdi okuyarak büyümüş şimdiki müttefiklerini değil de, Zap suyuna köprü yapmış devrimcileri “ırkçılıkları” ile yüzleşmeye, Mamak’ta “Saldırın aslanlarım!” diyen subayları değil de, o “aslanların” saldırdığı insanları gizli faşizanlıklarını-“Ergenekonculuklarını” itiraf etmeye çağırmakla meşguldür. Yukarıda da dediğimiz gibi, sinik bir kişilik olarak, “öyle olmadığını bilmekte ve fakat öyle olduğunu söylemeye devam etmektedir”. Liberal kişiliğin bu anlatısı, Türkiye toplumunun ve sol-devrimci hareketinin tarihine ilişkin bir “hatırlama biçimi”dir ve bizimki de dahil hiçbir hatırlama biçiminin olmadığı üzere, “masum” değildir. Bir “kolektif hafıza” yaratma edimi olduğu ölçüde, basitçe “çarpık” diyip geçilemez de. O yüzden de psikoanalize muhtaçtır.

    Bunun bir psikoanaliz konusu değil, siyasal mücadele biçimi olduğunu da söyleyebiliriz elbette... Yine de, liberal kişiliğin, bugün itibarıyla siyasal güç ilişkilerinde esamesi okunmayan ve herhangi bir ciddi toplumsal veya siyasal nüfuz alanına sahip olduğunu söyleyemeyeceğimiz solu-devrimci hareketi dönüp dolaşıp kendine hedef seçmesini ve diline pelesenk etmesini basit bir siyasal rasyonel ile açıklayamayız... Psikoanalitik olarak, liberal kişiliğin solla olan derdi, müesses nizam ile “pek de mutlu olmayan beraberliğinin” huzursuzluklarını solculara “yansıtmak”, kendi ideolojik suç ortaklıklarını bastırmak için kefareti solcu keçilerin sırtına yüklemek, kendi vicdanının kirleniyor oluşunu “reaksiyon formasyonu” ile inkâr edip solda kirli çamaşır bulup çıkarmaktır belki de. Böylesi bir psişik mekanizma, Maraş’la yüzleşmekten bahseden liberal kişiliğin, bu bahsin hemen ardından orada katledilen insanların ve onları canları pahasına korumaya çalışan devrimcilerin de dahil olduğu bir siyasal geleneği cezaevlerindeki “vahşetiyle” yüzleşmeye çağırmasında kendini ele verir.

    •••

    Liberal kişiliğin solla ilgili anlatısı akla La Fontaine’nin “Kurt ile Kuzu” masalını getiriyor. (Vaktiyle Neo-Kemalistler ile “ikinci cumhuriyetçiler” arasındaki ilişkiyi tartışırken de bu masala atıfta bulunmuştuk.) La Fontaine’nin bu masalını inceleyen M. Serres, masalda kurulan bu “oyun-mekanı”nın güçlü ile güçsüz, büyük ile küçük arasında bir hiyerarşi kurduğunu ve daha (en) güçlü, daha (en) büyük olanın daha (en) zayıf, daha (en) küçük olanı sanki kendisi zayıf veya mağdur olanmış gibi yaparak alt etmesine dayalı bir mantık içerdiğini ve bu mantığın doğa-insan ilişkilerinden siyasal güçler arasındaki ilişkilere kadar uzanan bir şekilde modernliğe içkin olduğunu söyler. Hasımları karşısındaki liberal kişilik de masaldaki kurt gibidir. Solcu-devrimci bütün bahanelerini boşa çıkarsa bile, onu yemek için bir bahane bulmakta kararlıdır. Dikkat çekici olan, tıpkı vaktiyle yazdığımız şekilde ikinci cumhuriyetçi karşısındaki neo-Kemalistin konumu gibi, liberal kişilik karşısındaki solcu-devrimci de savunmacı ve tepkisel bir konumdadır. Dolayısıyla, terimleri böyle konulan bir diyalogda veya zemini böyle kurulan bir ilişkide “kuzu” olarak solcuların-devrimcilerin kazanma şansı daha baştan yoktur.

    Öyleyse asıl yapmamız gereken kurda dert anlatmaya çalışırken yem olmak değil, ormanın diğer “küçük”, “zayıf” hayvanlarıyla diyaloga girip “çoklukların”, “kitlelerin” gücüyle onu “tesirsiz” hale getirmektir. Kurdu kaçıracak olan onların çığlıklarının “ilahi şiddetidir”; kendisinden başka hiçbir şeyi göstermeyen, hiçbir şeyin aracı-temsili olmayan bir ses olarak ezilenlerin çığlığı... Ama kurdun yaptığını yapmayıp, “hakiki bir liberal” tavırla onun “yaşama hakkını” da teslim ederek.

    (Bu yazının geniş biçimi Birikim dergisinin 236/237. sayısında yayımlanacaktır.)

  • Fantom
    avatar

    Necmi Erdoğan, 1990'ların başında biz öğrenciyken ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde asistandı. Halen de aynı bölümde yrd.doçent bildiğim kadarıyla.

  • onder
    avatar

    Bak böyle sıkı düşünebilen insanlar da varmış demeye imkan veren, dolayısıyla sosyalist olanların yüreğine su serpen türden bir yazı.
    Necmi Erdoğan ismini ben ilk kez duyuyorum ama galiba Birikim'de sıkça yazan önemli bir akademisyenmiş.

    Son cümlesi de sitenin ismini iyi seçtiğimizi düşündürttü bana

    Alýntý:
    Yani “Marx’ın hayaleti” liberal kişiliğin ruhuna musallat olmuştur...
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #18 Güçlü Kuvvetli 30-12-2008 09:27
İnönü'nün yazısını çok beğendim. Bu arada "sendika.org"da çıkan diğer yazılara bakıyorum, liberalizme karşı birçok yazı yayınlanmış..
Alıntı
 
 
0 #17 mehmet özgür 30-12-2008 07:04
inönü alpat, yukarıdaki konuyla alakalı olarak bir yazı döşenmiş mevcut ufuk uras ve yanındakilere. konu ödp özelinde görünmekle beraber, tahminimce hepimize bir şeyler anlatıyor.

http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=21230
Alıntı
 
 
0 #16 emrah polat 30-12-2008 04:27
Kaknüs,

Yoksullukluk Halleri'ni iletişim basıyor.

Ezilenlerin Pedegojisi'ni okuyalı neredeyse bir onbeş yıl oluyor, üniversite yıllarıydı ve hatta şimdi radikal ankara'da haber müdürü olarak çalışan Deniz Zeyrek'le üzerine bir sunuş yapmıştık. Ancak bilgilerim hiç taze değil. Sanırım bilgileri taze olan birinin kitabı tanıtması yerinde olacaktır.

Kent yoksullarıyla ilgili olarak Umay Aktaş Salman'ın şu yazıları da çok önemli.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=909592&Date=30.12.2008

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=909727&Date=30.12.2008

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=909885&Date=30.12.2008

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=910043&Date=30.12.2008

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=910467&Date=30.12.2008

Bu kadın, belgesel bir fotografçı gibi çalışıyor.

İyi yıllar,
Alıntı
 
 
0 #15 emrah polat 30-12-2008 04:19
Kaknüs,
Yoksulluk halleri'nin yeni baskısını İletişim yayınları yaptı; yani bulunabiliyor.

Ezilenlerin Pedagojisini okuyalı neredeyse bir onbeş yıl oldu; o zamanlar üniversitedeydi m ve bu kitap üzerine şimdi Radikal'de Ankara haber müdürü olarak çalışan Deniz Zeyrek'le bir sunuş yapmıştık. Fakat bilgilerim hiç taze değil, sanıyorum bilgileri taze olan birinin kitabı tanıtması daha iyi olacak.

Ayrıca kent yoksullarıyla ilgili olarak Umay Aktaş Salman'ın yazılarını önemli buluyorum. Bu kadın, belgesel bir fotoğrafçı gibi.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=910467&Date=30.12.2008

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=910043&Date=30.12.2008


http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=909727&Date=30.12.2008


http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=909592&Date=30.12.2008

İyi yıllar,
Alıntı
 
 
0 #14 kaknüs 29-12-2008 18:58
Evet evet yazıyı tekrar okudum bu vesile ile. İyi oldu.liberal bombardıman beni de etkisine almış da ruhum duymamış meğer (!)Yani öyle bir fikri hegemonya oluşturuluyor ki benim de "yüreğime su serpildi" hakikaten.Solun , sosyalistlerin tasfiyesini amaçlayan,en azından özgüvenini yok etmeye çalışan bir acayip süreçten geçtiğimizi düşünüyorum

Yoksulluk halleri sanıyorum hakettiği bir tartışmaya yol açmadı sol cenahta. Yoksulluk tam da böyle birşey işte. Görünür olmanızın,şu dünyada bir ağırlık sayılmanınızın bir sebebi olması lazım

"kendisinden başka hiçbir şeyi göstermeyen, hiçbir şeyin aracı-temsili olmayan bir ses olarak ezilenlerin çığlığı..." kolay duyulmuyor elbette

Emrah kitabı tanıtmış eline sağlık vesile olur daha çok insana ulaşır baskısı kaldımı bilmiyorum umarın vardır

Beni mazur görürseniz bir hatırla(t)ma daha yapayım "EZİLENLERİN PEDOGOJİSİ"ni tekrar tekrar okumak gerekir.
Emrah sanıyorum kitabı tanıtmaya değer bulacaktır

Eşitliğin özgürlüğün barışın dayanışmanın umutlarımızın,m ücadele gücümüzün çoğaldığı bir yeni yıl diliyorum kiraz mevsimi tadında..

kaknüs
Alıntı
 
 
0 #13 Önder Kurt 29-12-2008 14:57
Sanırım Bahsi geçen Ulus Baker yazısı "Kimlik Politikaları Dönemine Girdik" başlıklı olanı.

Siteye koydum.
Alıntı
 
 
0 #12 emrah polat 29-12-2008 11:09
Aslında bu önemli kitap üzerine uzun konuşmak lazım kaknüs. En iyisi kitabı tanıtayım ben.
Alıntı
 
 
0 #11 kaknüs 26-12-2008 17:59
Evet Emrah o dediğin yazı
yoksulluğun teşhiri ile yaşanan mağduriyetin nasıl bir pornografik seyir haline getirildiğini anlatır

şimdi aklıma geldi de değinmeden geçemeyeceğim
sulukulede de "roman tehcirinden" söz ediliyor ya o dedikleri aslında yoksulun, yoksulluğun teşhiri ve tehciri...
yoksa romanlıkla alıp veremediği bir sorunu yok ki düzenin

bu kimlikler yoksulluk meselesini düşünmek gerekir artık. Ulus Baker'in kimlikler üzerine yazısını bilirsiniz de hatırlatmadan geçemedim

iyi geceler...
kaknüs
Alıntı
 
 
0 #10 emrah polat 24-12-2008 17:02
"Ağır çekim yoksulluk", deniz feneri türünden proğramlardaki çekim tekniğini merkeze alan yazıydı değil mi?
Alıntı
 
 
0 #9 emrah polat 24-12-2008 17:00
Kaknüs,
O kitap çok sıkı bir kitap bence de. Özellikle yoksulların dünyayı ve kendilerini algılayışları ve ayrımcılığın gündelik yaşamdaki tezahürleri oldukça etkileyici.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile