Makaleler Bütün Yazılar Makale Önemli Makaleler Rusya'da Devrim ve Karşı-Devrim
 

Rusya'da Devrim ve Karşı-Devrim Popüler

Makale


1917 Devrimi, dünya tarihinde ilk kez koca bir ülkenin kontrolünün bir işçi hü­kümetine geçmesiyle sonuçlandı. Kurulan bu düzen, sürmekte olan vahşi ve boş dünya savaşına mahkum edilmiş milyonlarca insana yeni bir umut verdi. Dev­rimi izleyen dönemde, insanların kapita­lizmin acımasız sonuçları (işsizlik, aç­lık, faşist zorbalık ve yeni savaş tehditleri) karşısındaki çaresizlikleri yerini umuda bıraktı. İnsanlar dünyanın her yerinde gelecek umutlarını sovyetlerin (sıradan kadın ve erkek işçilerin konseylerinin) ikti­darda olduğu Rusya'daki rejime bağladılar.

Ancak bugün (Broşürün ilk baskısı 1967 yılında yapılmıştır - ÇN) SSCB hükümeti insanlara ilham ve umut vermiyor. SSCB sadece solda bulunan çok az sayıdaki kişinin desteğini alıyor. SSCB'nin 1956 Macar Devrimi'ni acımasızca bastırması binlerce militanı SSCB karşıtı yaptı. Bunun kadar kanlı bir şekilde olmasa bile böyle bir saldırganlığı "sos­yalist" Çekoslovak­ya'ya karşı tekrarlaması ise resmi komünist partilerinin bile yarım ağızla SSCB'ye karşı dönmesine neden oldu. SSCB, Çin'e yönelik tavırları (bu ülkenin çok ihti­yacı olan teknik yardımları durdur­ması, kıraç sınır bölgeleri yüzünden açıkça savaşla tehdit etmesi vb) nedeniyle hala Stalin'i övmeye çalışanları bile hayal kırıklığına uğrattı.

Devrimi izleyen o önemli yıllarda neler oldu? İşler niye ters gitti? Bunun sorum­lusu kim?

İKİ DEVRİM

Şubat 1917 ve Ekim 1917 devrimleri arasındaki dönem birlikte ortaya çıkan iki süreç tarafından şekillenmiştir. Bunlardan ilki şehirlerdeki işçi sınıfının sü­ratli gelişimidir. Temmuz günlerine gelindiğinde sanayi işçileri en azından değişik sınıfların devrimden farklı çıkarları olduğunu anlamış görünüyorlardı. Kırsal alanlarda ise sınıf farklılaşmasının değişik bir biçimi ortaya çıkmıştı. Bu ayrışma, şehirlerde olduğu gibi, mülkiyet sahibi bir sınıf (burjuvazi) ile özel mülkiyet sa­hibi olmayı arzu bile edemeyen bir sınıf (işçiler) arasındaki bir ayrışma değildi. Aksine, mülkiyet sahibi iki sınıf arasındaki bir ayrışmaydı; bir yanda toprak ağ­ları, öte yanda köylüler. Köylülerin amacı sosyalizm değildi. Onların amacı top­rak ağlarının topraklarını ele geçirmek ama bu toprağı bireysel bir bazda kendi arala­rında bölüşmekti. Kulaklar (zengin köylüler) bile bu hareketin bir parçası olabi­lirdi.

Bu iki süreç (şehir ve köylerde sınıf farklılaşması) aynı zamanda ortaya çıkma­saydı devrim gerçekleşemezdi. Ancak bu iki süreci birbirine bağlayan şey nihai amaç birliği olmamıştır. Bu birliği sağlayan şey, tarihi nedenler dolayısıyla sanayi burju­vazisinin büyük toprak ağalarından siyasi olarak kopmamış olması gerçeği­dir. Sanayi burjuvazisinin bunu yapamamış olması köylüleri (ki bu fiili olarak orduyu da kapsıyordu) ve işçileri aynı tarafa itmiştir:

"Sovyet devletini gerçekleştirebilmek için tamamen farklı tarihsel sınıflara ait iki faktörün bir araya gelmesi ve beraber işlemesi gerekiyordu: Köylü savaşı, yani burjuva gelişiminin baş­langıcı içerikli bir hareket ve proletarya ayaklanması, yani aynı sürecin çökü­şünü simgeleyen bir hareket."[1]

Çoğunluğu köylülerden oluşan ordunun sempatisi olmasaydı şehirlerdeki ayak­lanma başarılı olamazdı. Aynı zamanda, merkezi bir dış güç tarafından bir araya getirilip önderlik edilmeden köylüler başarılı bir mücadele vere­mezlerdi. 1917 Rusya'sında mümkün olan bu tür tek güç örgütlü işçi sınıfıydı. Köylüleri en önemli anda peşine takarak işçilerin şehirlerde iktidarı almasını olanaklı kılan işçi sınıfının bu yeteneğiydi.

Burjuvazinin ve onun toprak sahibi müttefiklerinin mülkiyetleri elle­rinden alındı. Ancak bu eyleme katılan sınıflarının tek bir uzun vadeli ortak çıkarları yoktu. Şehirlerdeki işçi sınıfının tüm varlığı onun kolektif faaliyetine bağlıydı. Kırsal alanlarda ise kendi aralarında bile sadece toprağı ele geçirmek üzere bir an için bir araya gelen, fakat sonra toprağı bireysel olarak işlemek isteyen köylüler vardı. Toprağın ele geçirilmesi ve bunun savunul­ması eylemi sona erdikten sonra köy­lüleri bir devlete bağlamak ancak dışardan ikna ile söz konusu olabilirdi.

Devrim, bu aşamadan sonra, gerçekte şehirde işçilerin diğer sınıflar üzerindeki diktatörlüğü (büyük şe­hirlerde sovyetler ya da işçi konseylerindeki çoğunluğun yönetimi) ve şehirlerin kırsal alanlar üze­rindeki diktatörlüğüydü. Arazilerin pay­laşıldığı ilk dönemde bu diktatörlük köylülüğün desteğine güvenebilirdi; gerçek­ten de devrim köylü süngüleri ile savu­nulmuştu. Fakat sonra ne olacaktı?

Bu soru Rus sosyalistlerini daha devrimden çok önce düşündürmeye başla­mıştı. Rusya'da sosyalist bir devrimin köylü kitleleri arasında umutsuzca kaybedileceği fikri hakimdi. Bu nedenle Lenin dahil Rus Marksistlerinin tamamı (Troçki ve önceleri Parvus hariç) gelecek devrimi bir burjuva dev­rimi olarak görüyorlardı. Parvus ve Troçki devrimin sosyalist bir hükümet yaratabileceğini ilk kez savun­dukları zaman Lenin şöyle yazdı:

"Bu olamaz, çünkü böyle bir devrimci diktatörlük ancak... halkın büyük çoğunlu­ğuna dayanarak istikrar sağlayabilir. Şu anda Rus proletaryası Rus nüfusunun bir azınlığını oluşturmaktadır."

Lenin bu görüşünü 1917'ye kadar sürdürmüştür. Lenin'in devrimin sosyalist bir so­nuca varma olasılığını kabul etmesi ve bunun için mücadele etmeye başlaması, bu dev­rimi Rusya'daki azınlık işçi sınıfını yabancı müdahaleye karşı koruyacak ve köylülerin onun iktidarına razı olmasına yardım edecek dünya çapındaki bir dev­rimin bir aşaması olarak görmesi ile olmuştur. Ekim devriminden sekiz ay önce Lenin İsviçreli işçilere, "sosyalist devrimi Rus proletaryası kendi gücüyle başa­rıyla tamamlayamaz" diye yazmıştır. Devrimden dört ay sonra (7 Mart 1918'de) ise "mutlak gerçek şu ki Almanya'da devrim olmazsa mahvoluruz" diye tekrarla­mıştır.

İÇ SAVAŞ

Sovyet iktidarının ilk yılları dünya devrimi olasılıklarını canlı tutuyor gibi görü­nüyordu. 1918-19 döneminde Almanya'da 1848'den beri görülmemiş sosyal karı­şıklık yaşandı. Almanya'da ve Avusturya'da askeri mağlubiyeti monarşinin dev­rilmesi takip etti. Her yerde sovyetlerin sözü ediliyordu. Ma­caristan'da ve Bavyera'da kısa bir süre için de olsa sovyet hükümetleri ikti­dara geldi. İtalya'da fabrikalar işgal edildi. Henüz 50 yıllık aşamalı gelişmenin mirası silinmemişti. Eski sosyal-demokrat ve sendika önderleri itibardan düşen burjuva partilerinin bıraktığı boşluğu dol­durdular. Komünist sol ise bu duruma ce­vap verecek örgüt­lenmeden hâlâ yoksundu. Komünistler kitlesel destek yokken harekete geçtiler; kitlesel destek olduğunda ise harekete geçmekte başarısız oldular.

Bu duruma rağmen 1919 sonrası Avrupa'sının istikrar ve dengeleri çok nazikti. Bundan sonraki 15 yıl içinde her bir Avrupa ülkesinin sosyal yapısı önemli teh­ditlerle karşı karşıya kaldı. Üstelik komünist partileri ve işçi sınıfının deneyimleri olan biteni anlamak açısın­dan onları çok daha iyi bir konuma getirmişti.

Her şeye rağmen Rus Bolşeviklerinin yurtdışındaki devrimi beklemeye ni­yetleri yoktu. Sovyet Cumhuriyeti'nin savunması ve yurtdışındaki devrimlerin teş­viki birbirinden ayrılmaz bir bütün oldu. Bu arada Rusya'daki güncel görevler Bolşe­vik önderler tarafından değil, uluslararası emperya­list güçler tarafından tayin edili­yordu. Emperyalist güçler Sovyet Cumhu­riyeti'ne karşı "cihat" başlatmıştı. Başka sorunlara eğilmeden karşı devrimci "Beyaz Ordu" ve yabancı orduların püskür­tülmesi gerekiyordu. Bunu yapabilmek için de mev­cut her olanağın kulla­nılması gerekiyordu.

Halkın desteği, devrimci heyecan ve zaman zaman neredeyse salt kararlılık saye­sinde karşı devrimci güçler (1924'e kadar uzak doğu Rusya'da faaliyetlerine de­vam etseler de) püskürtüldü. Ancak bunun faturası gerçekten çok yüksek oldu.

Sonuç sadece maddi olarak ölçülemez. Ancak sadece bu bağlamda bile kayıp büyüktü. Sanayi ve tarım üretimi en büyük zararı gördü. 1920'de pik demiri üre­timi savaş öncesinin %3'üne, kenevir aynı oranın %10'una, keten %25'ine, pamuk %11'ine, pancar %15'ine düştü. Bütün bunlar yoksulluk, sıkıntı ve açlık demekti. Ama daha fazlası oldu. Sanayi üretiminin altüst oluşu aynı zamanda işçi sınıfının da altüst oluşu demekti. İşçi sınıfı, savaş öncesi nüfusunun %43'üne düştü. Gerisi ya köyüne dönmüş ya da savaş meydanında ölmüştü. Sadece sayısal olarak bakıl­dığında bile devrime önderlik etmiş, demokratik yönetimleri Sov­yet iktidarının yaşayan özünü oluşturmuş sınıfın nüfusu ve önemi yarı yarıya azalmıştı.

Gerçekte durum daha da kötüydü. Geriye yarısından daha azı kalan bu sınıfı hayat koşulları topluca hareket etmeye zorladı. Sanayi üretimi savaş öncesi rakamın %18'ine, emek verimi ise aynı oranın üçte birine düştü. Sağ kalmak için işçiler toplu üretimlerinin alım gücüne güvenemezlerdi artık. Çoğu, ürettiklerini ve hatta üzerinde çalıştıkları makinelerin parçalarını yiyecek karşılığı köylülerle takas etmek yoluna başvurdu. Devrimin önder sınıfı sadece imha olmakla kalmamış, fakat bu sınıfın üyelerine birbirine bağlayan bağlar süratle dağılmaya başlamıştı.

Fabrikalardaki işçiler 1917 devrimci hareketinin bel kemiğini oluşturmuş işçiler değildi artık. En militan işçiler doğal olarak iç savaş sırasında en önde savaşan­lardı ve büyük kayıplar verdiler. Sağ kalanlara sadece fabrikalarda değil; orduda kadro olarak veya devlet yönetiminde komiserlik yapmak üzere ihtiyaç vardı. Dolayısıyla fabrikalarda onların yerini sosyalist gelenekleri ve arzuları olmayan kırsal alanlar­dan gelen deneyimsiz köylüler aldılar.

Fakat, devrimi yapan sınıf gerçek anlamda varlığını kaybetmişse onların yaptığı devrimin akıbeti ne olacaktı? Bu, Bolşevik önderlerin önce­den tahmin edemedik­leri bir sorundu. Onlar her zaman, devrimin yalnız kal­ması halinde yabancı or­dular ve içerdeki karşı devrimciler tarafından yıkıl­ması ile sonuçlanacağından söylüyorlardı. Şimdi karşı karşıya kaldıkları sorun ise yurtdışından gelen karşı devrimin devlet mekanizmasını olduğu gibi bırakırken devrime önderlik etmiş sınıfı imha etmekteki başarısıydı. Devrimci iktidar sağ kal­mayı başarmıştı; fakat onun iç yapısında köklü değişiklikler doğuyordu.

SOVYET İKTİDARINDAN BOLŞEVİK DİKTATÖRLÜĞE

1917'nin devrimci kurumları-özellikle Sovyetler-devrime önderlik eden sını­fın kurumlarıydı. Bu kurumların üyelerinin arzuları ve niyetleri ile onları seçen işçi­lerin duyguları arasında bir fark söz konusu olamazdı. Kitleler Menşevik iken Sovyetler de Menşevik'ti; kitleler arasında Bolşevizm yayıldı­ğında ise bu doğru­dan sovyetlere yansıdı. Bolşevik Partisi, fabrikalarda ol­duğu gibi sovyetlerde de hareketin yönüne şekil verebilen ve diğer benzer kurumlarla ortak eylem hedefleri ileri sürebilen örgütlü, sınıf bilinçli mili­tanların birliğinden öte bir şey değildi. Onların ortak fikirleri ve öz disiplinleri ancak işçi kitleleri tarafından kabul gö­rülüyorsa politikaların etkin bir şekilde uygulanması anlamına geliyordu

Bolşeviklerin daimi muhalifleri bile bunu kabul etmiştir. Önde gelen Menşe­vik­lerden biri şöyle der: "Lütfen anlayın, önümüzdeki şey her şeyden öte proletarya­nın muzaffer ayaklanmasıdır neredeyse proletaryanın tümü Lenin'i destekliyor ve ayaklanmadan sosyal kurtuluşunu bekliyor..."[2]

İç Savaş başladıktan sonra bile parti ile sınıf arasındaki bu demokratik diyalektik devam edebilmiştir. Bolşevikler iktidarını sovyetlerdeki çoğunluk par­tisi olarak sürdürmüşlerdir. Fakat öteki partiler de varlıklarını sürdürmüşler­dir. Menşevikler Haziran 1918'e kadar legal olarak faaliyet sürdürmüş ve Bolşevikler ile rekabet etmişlerdir.

İşçi sınıfının büyük bir kısmının yok olması tüm bunları değiştirdi. Sovyetler zorunlu olarak içinden yükseldiği sınıftan bağımsız bir hayat kazandılar. İç Savaş sırasında sava­şan işçi ve köylülerin fabrikalarda kendilerini topluca yönetmeleri koşulları yoktu.

Savaş meydanında bir baştan öbür başa yayılmış sosyalist işçiler, kendi doğrudan kontrolleri dışında-hiç olmazsa geçici olarak-merkezi bir hükümet aygıtı tarafın­dan örgütlenmek ve yönlendirilmek zorundaydılar.

Bolşevikler, böyle bir yapının ancak devrimi tüm kalbiyle destekleyenleri içerdiği taktirde ayakta durabileceğini gördüler. Bu da sadece Bolşevikler demekti. Sağ Sosyal Devrimciler karşı devrim saflarındaydılar. Sol Sosyal Devrimciler ise hü­kümet politikasıyla anlaşmadıkları zaman çareyi terörde buluyordular. Menşevik­lere gelince, onların politikası iktidarın Anayasa Meclisine devredilmesi talebi ile Bolşevikleri karşı devrime karşı destele­mekti, ancak Anayasa Meclisi talebi karşı devrimin baş taleplerinden biriydi. Bu, Menşevik Partisi'nin içinde sovyet iktida­rının hem taraftarı hem de mu­halifleri olduğunu gösteriyordu. Menşeviklerin bir çok üyesi Beyaz'ların saflarına geçmiştir. Örneğin, Volga bölgesindeki Menşevik ör­gütleri karşı devrimci Samara hükümetine yakındı. Menşevik Merkez Ko­mite­si'nin üyesi Ivan Maisky Samara hükümetine katılmıştır.[3] Bolşeviklerin buna cevabı, Menşevik Parti üyelerine çoğunlukla özgürlük tanımak, ancak onların etkili bir siyasi güç olarak işlemesini önlemek oldu. Haziran 1918'den sonra bile Menşevikler basını kullanmıştır. Sadece üç ay boyunca Menşeviklere yayın ya­sağı getirilmiştir.

Bütün bunları yaparken Bolşeviklerin tercih şansı yoktu. Temsil ettikleri sınıf, iktidarı korumak için mücadele verirken imha oldu diye, Bolşeviklerin bu iktidar­dan vazgeçmesi söz konusu değildi. Bu iktidarın temelini zayıflatan düşüncelerin yayınlanmasına izin vermek de söz konusu değildi, çünkü kendi çıkarlarını tayin edebilmek üzere işçi sınıfı artık örgütlü bir güç olarak varlı­ğını sürdürmüyordu.

Böylece, zorunlu olarak 1917 Sovyet Devleti yerine 1920'den itibaren tek parti devletine bıraktı. Geriye kalan sovyetler giderek Bolşevik iktidarın sadece parava­nası haline geldiler. Örneğin 1919'da Moskova Sovyet'inde 18 aydır seçim yapıl­mamıştı.[4]

KRONSTAD VE YENİ EKONOMİK POLİTİKA (NEP)

İç Savaş'ın sonra ermesi bu durumu düzeltmek bir yana, birçok bakımdan daha da kötüleştirdi. Çünkü, savaşın bitmesi ile karşı devrim tehlikesinin son bulması, iki devrimci süreci yani şehirlerdeki devrimci iktidarı ve kırsal alanlardaki köylü ayaklanmalarının birbiriyle olan bağını kopardı. Toprağı ele geçiren köylüler Ekim Devrimi'nin kolektif, devrimci ideallerine ilgilerini kaybettiler. Onları ilgi­lendiren şey, kendi bireysel çalışma biçimlerinden kaynaklanan bireysel taleple­riydi. Her biri, kendi toprak parselindeki faali­yeti ile kendi yaşam koşularını iyi­leştirmek derdindeydi. Gerçekten de, artık köylülüğün ahenkli bir grup olarak birleştiren tek şey vergilere ve şehirleri doyurmak üzere zorla buğday toplanma­sına karşı muhalefetleriydi.

Bu muhalefetin doruk noktasına varması Onuncu Parti Kongresi'nin bir hafta öncesine rastlar. Petrograd girişlerini koruyan Kronstadt kalesinde bir bahriyeli ayaklanması başlar. O zamandan beri birçok insan bunu izleyen olayları Bolşevik rejimin sosyalist amaçlarına ilk ihaneti olarak yorumlamış­tır. Kronstadt bahriye­lilerinin 1917 devriminin başını çekmiş olmaları sık sık bu tez için delil olarak öne sürülmüştür. Oysa, o zaman rejime karşı bir çok işçinin nefretini temsil etti­ğini iddia eden İşçi Muhalefeti dahil hiç kimse o anda ne yapılması gerektiği hakkında bir an bile tereddüt göstermemiştir. Bunun niye böyle olduğu açık. 1920'deki Kronstadt 1917'nin Kronstadt'ı değildir. Kronstadt bahriyelilerinin sınıf kompozisyonu artık aynı değildir. En iyi sosyalist unsurlar çoktan savaşmak için cepheye gitiler. Onların yerini alanların çoğu ise, devrime karşı kendi sınıfının tavrını taşıyan köylülerdi. Bunu, ayaklanmanın taleplerinde görmek mümkün: Bolşeviklerin sovyetlerden çıkartılması ve tarımda serbest pazar yaratılması. Bol­şevik önderlerin bu taleplere boyun eğmesi söz konusu değildi. Bu, devrimin sos­yalist amaçlarını mücadele bile vermeden tasfiye etmek anlamına gelirdi. Diğer partiler, hatta sosyalist olanlar bile, devrim ile Beyaz Ordular arasında sendeler­ken, tüm kalbiyle sovyet iktidarını tek başına destekleyen yine de Bolşevikler olmuştur. En iyi militanların Bolşeviklere bağlıydılar. Bolşeviklerin olmadığı sovyet demek, devrimde işçi sınıfının sos­yalist, kolektif amaçlarına her zaman için sahip çıkan partinin olmadığı sovyet demek olurdu. Kronstadt'ta ifadesini bulan şey, devrimi gerçekleştiren iki sınıfın uzun vadeli çıkarlarının kökünden ayrılmasıydı. Ayaklanmanın bastırılması, köylü muhalefetinin devrimin sosyalist içeriğini yıkmasını ön­lemek için Bolşeviklerin çaresizlik içinde zor kullanmak durumunda kalma­ları olarak görülmelidir.[5]

Gerçi, Kronstadt olayının olmuş olması bile gelecek için tehlike çanlarını çalar. Çünkü bu olay, devrimde işçi sınıfının öncü rolünü sorgular. İşçi sını­fının öncü rolü ise sınıfın temsil ettiği üstün ekonomik model, ya da onun üstün iş verimi ile değil kaba kuvveti ile sürdürülmektedir. Bu kaba kuvvet, bizzat silahlı işçiler tarafından değil, işçi sınıfına düşünceleri ile ama do­laylı olarak bağlı bir parti tarafından kullanılmaktadır. Dolaylı çünkü 1917'deki parti ile sınıf arasındaki organik bağ artık kopmuştur.

Yine de başka bir durumda sosyalistlerin böyle bir baskıyı destelemesi söz konusu olamaz. "Büyük çoğunluğun çıkarları uğruna büyük çoğunluğun bilinçli ve ba­ğımsız hareketi" olmak yerine, Rusya'daki devrim, kırsal alanla­rın şehirler tara­fından açık kuvvet kullanılarak sömürüsünü içe­ren bir düzeye vardı. Bolşevik Parti'deki tüm gruplar, devrimin köylü ayaklanmalarıyla devrilmek tehlikesiyle karşı karşıya olduğunun farkındaydılar.

Tek bir çıkar yol görünüyordu: Köylülerin taleplerinin çoğunu kabul etmek, ama güçlü ve merkezi sosyalist devlet mekanizmasını korumak. Yeni Eko­nomik Poli­tika (NEP) işte bunu yapmaya çalışmıştır. Bu politikanın amacı, köylüleri rejime razı kılmak ve özel üretime bazı kısıtlı özgürlükler tanıyarak ekonomik gelişmeyi teşvik etmekti. Devlet ve devletin malı olan sanayiler, köylü üretimin gerekleri ve pazar güçlerinin kanunlarına göre işleyen bir eko­nomide unsurlardan biri gibi faaliyet göstereceklerdi.

1921-28: PARTİ, DEVLET VE İŞÇİ SINIFI

NEP dönemindeki ekonomik ilişkilerin karakteri ve işçi sınıfının devletle ilişkisi Rusya'nın herhangi bir şekilde "sosyalist" olduğu iddiasının kanıtı olarak öne sürülemez. Artık ne işçilerin iktidarı ne de planlı ekonomi kal­mıştı. Ancak devlet, toplumu kontrol ve idare eden bu "silahlı insanlar ku­rumu", sosyalist niyetli bir partinin elindeydi: politikalarının yönü sosyalist içerikli olacaktı.

Fakat durum bu kadar basit değil. Birincisi, Rus toplumunu şimdi idaresi altında tutan devlet kurumları 1917'nin militan sosyalist partisi ile aynı şey olmaktan çok uzaktı. Şubat Devrimi zamanındaki Bolşevik Parti üyeleri, ideallerini haykırabil­mek için Çarlık baskısının tüm tehlikelerini göze alan kendini adamış sosyalist­lerdi. Dört yıllık iç savaş ve bu süre boyunca işçi kitlelerden ayrı kalmış olmaları onların sosyalist niteliklerini kolayca sile­mezdi. Fakat 1919'da bunlar partinin onda biri, 1922'de ise kırkta biri kal­dılar. Devrim ve iç savaş boyunca parti sürekli bir büyüme süreci yaşamıştı. Bu, kısmen tüm militan işçilerin ve sosyalistlerin partiye katılma eğiliminin göstergesiydi. Bir kere, işçi sınıfının büyük bir kısmı imha olduktan sonra, parti, sovyet denetimi altındaki tüm bölgeleri denetleme görevini kendisi yüklenmek zorunda kaldı. Bunu ancak kendine yeni üyeler bula­rak yapabilirdi. Bundan başka, İç Savaşı kimin kazanacağı belli olur olmaz, sos­yalizmle hiç ya da çok az ilişkisi olan bir çok insan partiye girmeye çalıştı. Böy­lece, parti artık homojen bir sosyalist güç olmaktan uzaklaştı.Sadece önder un­surların ve en militan üyelerin sosyalist geleneğin gerçekten parçası oldukları söylenebilirdi artık.

Devlet mekanizmasında da benzer bir sulanma yaşandı. Bolşevik Partisi, hükümet mekanizmasının işlerliğini devam ettirebilmek için eski Çarlık bü­rokrasinin bin­lerce üyesini kullanmak zorunda kaldı. Teorik olarak, Bolşe­vikler bunların işle­rini sosyalist çizgide yönlendirecekti. Fakat pratikte, eski yöntemler, özellikle kitlelere karşı tavırlar devrim öncesi alışkanlıklarla sür­dürüldü. Lenin bunun ne demek olduğunu açıkça farkındaydı:

"Bizim neyimizin noksan olduğu yeterince açık" dedi Mart 1922 Parti Kong­re­si'nde, "yönetici komünist katmanların kültürü eksik. Moskova'ya bir ba­kalım: Bir bürokrat yığını; kim kimi yönetiyor? 4700 sorumlu komünist bu bürokrat yığınını mı, yoksa tam tersi mi? Komünistlerin bu yığını yönettiğini içtenlikle söyleyebile­ceğimizi sanmıyorum. Dürüst olmak gerekirse, onlar yönetenler değil, yönetilen­ler."

1922 yılının sonunda Lenin devlet mekanizmasını "Çarlık'tan devralınmış ve sovyet dünyası tarafından hemen hiç ellenmemiş... Burjuva ve Çarlık meka­niz­ması"[6] olarak tanımlamıştır. İşçi sendikalarının rolü üzerine 1920'lerde yer alan tartışmalarda ise Lenin şöyle demiştir:

"Bizimki aslında bir işçi devleti değil, fakat bir işçi ve köylü devleti... Bu kadarla da bitmiyor. Parti programımız devletimizin bürokratik çarpıklık­larla dolu bir işçi devleti olduğunu gösteriyor."[7]

Sorun salt eski Bolşeviklerin kendilerini, düşman sınıf güçlerinin ve bürok­ratik uyuşukluğun gücü yüzünden, sosyalist amaçlarını gerçekleştirmeyi zorlaştıran bir ortamda bulmaları da değil. Bu amaçlar bile düşman bir or­tamda sonsuza kadar bozulmadan kalamazdı. Çoğunluğu vurdumduymaz köylü kitlelerinden oluşan disiplinli bir ordu kurma gerekliliği bir çok iyi parti üyesine otoriter alışkanlıklar aşılamıştır. NEP dönemi sosyalist demok­rasinin özünü oluşturan yönetenlerle yönetilenler arasındaki karşılıklı de­mokrasi ortamından çok uzaktı. Şimdilerde bir çok parti üyesi, küçük es­nafla, küçük kapitalistle, kulakla uzlaşarak toplumu de­netleyebilme duru­munda olduklarını görüyordu. Bu unsurlara karşı işçi devletinin çıkarlarını temsil etmeleri gerekiyordu; ancak eskisi gibi kaba kuvvet kullanarak değil. Şimdi, sınırlı da olsa bir işbirliğine gerek vardı. Zayıf ve yılmış işçi sını­fıyla arlarındaki manevi bağlar ile karşılaştırıldığında, bir çok parti üyesi küçük bur­juva unsurlar ile bu yakın ve maddi ilişki den daha çok etkilenmiş görü­nü­yordu.

Her şeyden öte, parti üyelerinin içinde bulunduğu bu eski bürokrasi sonunda partiyi de etkilemeye başladı. İktidarı koruyacak bir sınıf gücünün artık par­tinin etrafında bulunmaması parti içinde sıkı bir disiplin uygulamasını ge­rektirdi. Böylece, Onuncu Parti kongresinde her ne kadar tartışmanın parti içinde süreceği varsayıldıysa da[8], resmi hizip kurulması 'geçici olarak' yasaklandı .Fakat bu parti-içi uyum önleminin parti içinde bürokratik kont­rol yöntemlerinin kabul edilme­sine dönüşmesi çok sürmedi. Daha Nisan 1920'de partideki muhalefet unsurları bu durumdan şikayet etmişlerdi. 1922'ye gelindiğinde ise Lenin bile "sadece Sov­yet kurumlarında değil, parti kurumlarında da bürokrasi var" diye yazıyordu.

Parti-içi demokrasinin kayboluşunu, merkezi önderliğe karşı art arda her muha­lefetin akıbetinde en açık şekilde görmek mümkün.

1917 ve 1918'de farklı grupların değişik ilkeler etrafında örgütlenme hakkı dahil olmak üzere, parti içinde tam bir tartışma özgürlüğü vardı. Lenin'in kendisi bile en az iki kez parti içinde azınlıkta kalmıştı (Nisan Tezleri'ni yazdığı zaman ve bundan bir yıl kadar sonra Brest Litovsk görüşmeleri sıra­sında ). Kasım 1917'de partinin tek başına iktidarı almasına karşı çıkan bazı Bolşeviklerin bir an önce karar verilmesini zorlamak amacıyla hükümetten istifa etmeleri onlara karşı di­siplin cezası alınmasını bile gerektirmemişti. Varşova üzerine ilerlemek konu­sunda Parti-içi tartışmalar açık bir şekilde parti yayınlarında yer almıştı. Daha 1921'de bile, İşçi Muhalefeti'nin progra­mının 250.000 kopyası partinin kendisi tarafından basılmış ve iki muhalefet üyesi Merkez Komitesine seçilmişti. 1923'de Sol Muhalefet ortaya çıktı­ğında, her ne kadar onların yazdığı her bir muhalefet yazısına karşı önderliği destekleyen en az on yazı çıkmış olsa bile, yine de görüş­lerini Pravda'da açıklamaları mümkündü.

Gerçi tüm bu dönem boyunca herhangi bir muhalefetin etkin bir şekilde muha­lefet etme olasılığı zayıflatılmıştı. Onuncu parti kongresinin ardından işçi muha­lefeti yasaklandı. 1923'e gelindiğinde ise "46'ların plat­formu" muhalefeti, "parti­nin sekreterlik hiyerarşisi konferans ve kongreye kimin gideceğine daha da yaygın bir şekilde kendisi karar veriyor"[9] diye yazıyordu Parti önderliğini destekleyen ve Pravda'nın editörlüğünü yapan Buharin bile partinin tipik işleyiş yöntemlerinin demokratik olmadığını söy­lüyordu..

"..Birimlerin sekreterleri genellikle bölge komitesi tarafından atanıyor ve dikkat edilsin, bölge kendi adayını birime kabul ettirmeye bile çalışmıyor, şu veya bu yoldaşı atamakla yetiniyor. Çoğunlukla, bir meseleyi oylamak o meselenin zaten kabul edildiğini varsayan bir yöntem ile yapılıyor. Toplan­tıda, 'kabul etmeyen var mı?' diye soruluyor ve kimse az çok aleyhte konuş­maya cesaret edemeden atanan aday kendini seçilmiş buluyor..."[10]

Bürokratikleşmenin gerçek boyutları Lenin'in hastalığı sırasında Parti'nin önder­liğini "üçlü başkanlık" devralınca tam olarak ortaya çıktı. 1925 sonla­rına doğru ise, Stalin'in parti merkezini denetimine geçirmesi ile Ninoviyev, Kamenev ve Krupskaya muhalefete geçtiler. Zinoviyev partinin Leningrad başkanıydı ve bu nedenle başkentin yönetim mekanizması ve birkaç etkin gazete onun denetimin­deydi. Ondördüncü parti kongresinde bütün Leningrad delegeleri merkeze karşı onun muhalefetini desteklemişlerdi. Buna rağmen, Zinoviyev'in muhalefeti yenil­dikten hemen bir-iki hafta sonra partinin Le­ningrad'daki birkaç yüz iflah olmaz muhalefetçisi dışında tüm kesimleri Stalin'in politikalarını destekleyen kararları geçiriyorlardı. Bunu gerçekleş­tirmek için şehir parti yönetiminin şeflerini görev­den almak yetmişti. Bürok­rasi kimin elinde kalırsa, parti de onun oluyordu. Bü­rokrasi Zinoviyev'in denetiminde iken yerel parti muhalefetteydi. Şimdi Stalin' in denetimindeki ülke çapında mekanizmaya bu şehir de katılınca, bu kez yerel parti Stalin taraftarı oldu. Şeflerin değiştirilmesiyle Zinoviyevci tekdüzelik Stalinci tek­düzeliğe çevrilmiş oldu.

Sovyet mekanizmasında ve partide bürokrasinin yükselmesi işçi sınıfının iç sa­vaşta imha olması sonucu başlamıştı. Fakat, NEP döneminde sanayi dü­zelmeye başlayıp işçi sınıfı tekrar büyümeye başladığı zaman bile devam etti. Ekonomik gelişme, 'işçi devleti'nin işçisinin durumunu iyileştirmek şöyle dursun, daha da kötüleştirdi.

NEP döneminde köylülüğe verilen ödünler maddi olarak işçilerin ( göreceli) du­rumunu kötüleştirdi:

"Savaş komünizmi zamanında her yerde proletarya diktatörlüğüne ismini veren, kahraman diye alkışlanan işçi, NEP' in üvey oğlu durumuna düşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. 1923 ekonomik bunalımında, ne resmi politi­kanın taraftarları, ne de sanayinin gelişmesi adına ona karşı çıkanlar, sanayi işçisinin dertlerini ve çıkarlarını önemli bir sorun olarak görmeye gerek duymadılar."[11]

İşçi sınıfının konumu sadece köylülüğe kıyasla kötüleşmekle kalmadı; sana­yideki yönetici ve müdürlerle karşılaştırıldığında da geriledi. 1922' de resmi sınıflandır­malara göre idari personelin % 65' i işçi ve %35' i işçi olmayanlar diye tanımla­nırken bundan bir yıl sonra bu yüzdeler neredeyse tam tersine döndü: % 64' ü işçi olmayanlar ve sadece %26' sı işçi kaldı.[12] 'Kızıl sanayiciler', yüksek maaşlarıyla ve istedikleri gibi insanları işe alan ve işten atan 'tek kişilik yönetim'leriyle ayrı­calıklı bir grup olarak ortaya çıkmaya başladılar. Aynı zamanda, Sovyet ekonomi­sinde yaygın işsizlik süreklilik kazanmaya başladı ve 1923-24 döneminde 1, 25 milyona kadar yükseldi.

1921-29'DA PARTİ İÇİNDE BÖLÜNMELER

Tarihi insanlar yapar ancak kendi seçtiği koşullarda değil. Bu süreç içinde insan­lar hem içinde bulunduğu koşulluları değiştirir hem de kendini. Ta­rihteki her grup gibi, Bolşevik Partisi de bu gerçekten bağışık değildi. İç savaş, karşı devrim ve açlık koşullarında Rus toplumunu bir arada tutmaya çalışırken, sosyalist amaçlar tarihin yönünü belirleyen bir faktördü: ancak, birlikte çalışmak zorunda kaldıkları sosyal güçler parti üyelerinin kendilerini de değiştiriyordu. NEP dö­nemi Rusya'sını bir arada tutmak demek yıkıcı çelişkileri önlemek için farklı sosyal sınıflar arasında aracılık etmek demekti. Parti ve devlet ancak farklı ve çoğunlukla zıt sınıfların çıkarlarını tatmin ederse devrim ayakta kalabilirdi. Sos­yalizmin kolektif demokratik amaçlarını olduğu kadar, köylülerin bireysel talep­lerini de karşılamak için önlemler alınması gereki­yordu. Bu süreç içinde, değişik sosyal sınıfların üzerinde yükselen parti'nin de bu farklılıkları kendi yapısında yansıtmaması mümkün değildi. Değişik sınıfların parti üzerindeki baskıları, parti'nin değişik kesimlerinin kendi sos­yalist taleplerini farklı sınıf çıkarları te­melinde tanımlamasına neden oldu. Gerçek sosyalist baskıyı uygulayabilecek tek sınıf-işçi sınıfı- bunların en zayıfı, en örgütsüzüydü ve böylesi baskıları en az uygulayabilecek sınıftı.

SOL MUHALEFET

Savunduğu görüşler itibariyle Sol Muhalefet kuşkusuz parti içindeki hizip­lerden Bolşevizmin devrimci sosyalist geleneğine en yakın olanıydı. Sol Mu­halefet, sos­yalizmin yavaş gelişen köylü ekonomisi veya birikim için birikim olarak yeniden tanımlanmasını reddediyordu. İşçi demokrasinin sosyalizmin temeli olduğu fik­rini koruyordu. Dünya dev­riminin "tek ülkede sosyalizm" inşa edileceği iddiasıyla şovenizm ve gericilikle ikame edilmesini reddediyordu.

Sol Muhalefetin herhangi bir şekilde parti'nin "proleter" hizbi olduğu söyle­nemez. Çünkü, 1920'lerin Rusya'sında işçi sınıfı parti üzerinde diğer sınıf­lara göre en az basınç uygulayabilen sınıftı. İç savaşın ardından yeniden oluşan işçi sınıfı kendi çıkar­ları için mücadele edebilecek güce sahip değildi. Bu dönem, işsizliğin yük­sek olduğu, en militan işçilerin ya iç savaşta öldüğü ya da bürokratik hiyerarşide yükseldiği: sınıfın çoğunluğunu kırsal alanlar­dan yeni gelen köylülerin oluştur­duğu bir dönemdi. Bu durumda, işçi sınıfı­nın tipik tavrı muhalefete destek olmak değil, aksine siyasi tartışmalara ilgi­sizlik olmuştur ki bu da onun tepeden kolayca yönlendirilebilmesine (hiç de­ğilse çoğu zaman) olanak tanımıştır. İşçi sınıfı için sosyalist bir eylem programına sahip olan Sol Muhalefet, mücadele etmek için çok yorgun ve cesaretsiz olan bir işçi sınıfıyla karşı karşıyaydı.

Muhalefeti zor durumda bırakan sadece işçilerin ilgisizliği değildi. Ekono­mik gerçeklikler konusunda da zorlanıyorlardı. Muhalefetin görüşleri, hangi politika uygulanırsa uygulansın, kısıtlı olanakların hayatı zorlaştıraca­ğını vurguluyordu. Hem içerde sanayinin geliştirilmesi gerektiğini hem de bunu yapabilmek için devrimi yurtdışına yaymak gerektiği üzerinde duruluyordu. Ancak, doğru bir sosyalist politika izlense bile, kısa dönemde işçilere suna­bildiği pek bir şey yoktu. Troçki ve Preobrazhensky daha fazla planlama talep etmeye başladıkları zaman, bunun köylüleri sıkıştırmadan ve işçiler özveride bulunmadan yapılamayacağını da vurguladılar. 1926'daki "Troçkist" ve "Zinovyevist" birleşik muhalefet işçilerin durumunu düzeltmek için çeşitli önlemler alınmasına öncelik verilmesini talep etmişlerdi. Ve kendi talep ettikleri önlemlerden çok daha fazlasını işçilere vaat eden Stalin'in tav­rını ütopik olmakla itham ederken gerçekçi davranıyorlardı.

Sol Muhalefet'in öne sürdüğü çeşitli programları burada ayrıntıyla tartışma­yaca­ğız. Fakat, birbirleriyle ilişkili üç temel madde vardı:

1. Ancak kırsal alanlara karşı şehirlerin, yani tarıma karşı sanayinin ekono­mik ağırlığı arttırıldığı taktirde devrim sosyalist bir doğrultuda ilerleyebilir. Bu ise sanayinin planlanmasını ve vergi politikasında zengin köylülerin aley­hine bilinçli bir fark gözeten bir politika gerektirir. Eğer bu yapılmazsa, köylüler devleti kendi çıkarlarına tabi kılabilir, ekonomik gücü ele geçirebilir ve bir iç karsı-devrim, Termidor yaratabilirler.

2. Bu sınai kalkınma ile birlikte, parti ve devlet içindeki bürokratik eğilimle­rin önünü alabilmek için işçi demokrasisi arttırılmalıdır.

3. Bu iki politika, Rusya'yı devrimin kalesi olarak koruyabilir; fakat sosya­lizmin önkoşulu olan maddi ve kültürel düzeyi üretemeyecektir. Bu, devrimin yurtdışında yayılması ile mümkün olabilir.

Salt ekonomik düzeyde düşünülecek olursa, bu programın uygulanmaması için hiçbir neden yoktu. Ve nitekim sonunda, her ne kadar Muhalefet'in nite­liğiyle çekişen bir şekilde yapıldıysa da, sanayileşmeyi planlayan ve köylü­leri sıkıştıran bir politika uygulamaya kondu. Fakat, 1923'ten itibaren parti'yi kontrol edenler bu programın hikmetini görememişlerdi. Ancak 1928'de ciddi bir ekonomik bunalım onları planlamaya ve sanayileşmeye zorladı. O zamana kadarki beş yılı Sol'a zul­mederek ve önderlerini sürgüne göndererek geçirdiler. Programın ikinci madde­sini ise hiçbir zaman gerçek­leştirmediler. Üçüncü maddeye gelince, bu, 1923'e kadar Bolşevizmin özüydü.[13] Ancak, 1925'te Parti önderleri tarafından tümüyle reddedildi.

Parti'nin bu programı kabul etmesini engelleyen şey ekonomik nedenler değil, parti içinde gelişen sosyal güçler dengesi olmuştur. Program, köylülüğün ekono­mik baskısının tayin ettiği üretim temposunun reddini talep ediyordu. Ancak Parti içinde bu talebe karşı koyan iki çeşit sosyal güç gelişmişti.

PARTİ'NİN SAĞ'I VE ORTA'SI

Bunlardan birincisini, köylülüğe ödün vermenin sosyalizmin inşasına zararlı olmadığını savunan unsurlar oluşturuyordu. Bunlar, bilinçli bir şekilde, parti programının köylülüğün çıkarlarına göre ayarlanmasını istiyorlardı. Bu yal­nızca teorik bir platform değildi. Kulaklar ve kapitalist çiftçiler dahil olmak üzere tüm köylülükle işbirliğini uygun gören Parti-içi unsurların pratik çıkarlarını ifade ediyordu. Bu akım teorik ifadesini köylülere "kendinizi zenginleştirin" diye akıl veren Buharin'de bulmuştur.

İkinci akım ise, gücünü hem parti içindeki, hem de dışındaki sosyal güçler­den almıştır. Görünüşte bunların derdi toplumsal uyumu korumaktı. Böy­lece, kırsal alanların şehirlere tabi kılınması halinde doğabilecek toplumsal gerginliğe karşı çıktılar, fakat köylü taraftarı olma konusunda sağ kanat kadar ileri gitmediler. Tüm gayesi bürokratik yöntemlerle parti içindeki uyumu sürdürmek olan bu akım çoğunlukla parti mekanizması içindeki unsurlardan oluşuyordu. Liderleri ise, parti mekanizmasının şefi Stalin'di. O zamanlar, Sol Muhalefet bu Stalinist ke­simi, parti'nin Solu'nun programında ifadesini bulan gelenekleri ile Sağ kanat arasında yalpalayan merkezci bir grup olarak görüyordu. 1928'de Stalin aniden Sol Muhalefet'in programının ilk madde­sini yürürlüğe sokup daha birkaç ay önce Sol'a saldırdığı gibi şiddetle bu kez de Sağ'a saldırınca, sanayileşme ve köylülü­ğün toprağını tamamen devlet­leştirmeye (sözüm ona "kolektifleştirmeye") başla­yınca Sol'un bu yorumu­nun ne denli yanlış olduğu ortaya çıktı. Stalin'in kendisi­nin de bir toplumsal tabanı olduğu açıkça ortaya çıkmış oldu. Stalin ancak ne proletarya­nın ne de köylülüğün egemen olduğu bir ortamda varlığını sürdürebi­lirdi.

Eğer Sol Muhalefet- partinin sosyalist ve işçi sınıfı geleneklerini sürdüren ve bunları gerçekçi politikalara uyarlamaya çalışanları temsil ediyorsa ve Sağ muha­lefet, parti üzerindeki, köylü baskısıyla uzlaşmanın sonucuysa; Stalinist kesim de parti bürokrasinin kendisini kendine taban edinmiş ve galip çıkmış kesimdi. Bu kesim, devrimin yarattığı toplumsal yapı içinde kendinden başkasına tabi unsur­lardan oluşmuş olarak hayata başlamıştı. İşçi partisinin yalnızca bazı temel işlev­lerini yerine getiriyordu. İç savaşta işçi sınıfının çoğunluğunun imha olmasıyla parti sınıfının üzerinde öylece kalıvermişti. Bu durumda, parti ve devlet arasın­daki uyumun sürdürülmesi rolü merkezi bir öneme sahip oldu. Giderek, bu işlev önce devlet içinde ve sonra­dan da parti içinde bürokratik denetim yöntemleriyle (ve genellikle eski Çar­lık bürokratları tarafından) yerine getirilmeye başlandı. Parti bürokrasisi giderek parti içinde bir egemenlik kurmaya başladı-her düzeyde atamalar yaparak, kongre delegelerini seçerek, vb-. Devleti ve sanayiyi denetleyen artık sınıfın kendisi değil de parti oldukça, parti bürokrasisi de işçilerin devrim­den elde ettikleri kazanımları giderek kendilerine mal eder hale geldi.

Bunun uygulanan politikalar üzerindeki ilk etkisi bürokratik savunma oldu. Me­kanizmanın bürokratları kendi konumlarını tehdit edebilecek her politikaya karsı direnişe geçtiler. Kendi konumlarını sorgulayacak her gruba karşı baskıcı bir grup olarak hareket etmeye başladılar. Sol'un programına karşı muhalefetleri ve bunun doğru dürüst tartışılmasına bile izin vermeme­leri bundandır. Bürokrasi toplumsal karışıklık tehlikesine karşı böyle olumsuz bir tavır alırken, doğal olarak, Sağ ve Buharin ile ittifak kurmuş oldu. Bu ittifak bürokrasinin kendisi için bir sosyal varlık olarak üretim araçları ile kendisi arasında doğrudan bir ilişki kurduğu gerçeğinin üstünü kapatıyordu. Parti içindeki muhalefete yaptığı baskı bürokrasi­nin devlet ve sanayi içindeki kendi iktidarına karşı bir muhalefeti ortadan kaldır­mak için yürüttüğü mücadelenin bir parçası olarak değil, köylülükten yana politi­kaları partiye tepeden kabul ettirme girişimi gibi göründü. Tek ülkede sosyalizm ilkesini açıkça ilan etmelerinden sonra bile, Rusya dışındaki başarısızlıkları bi­linçli bir karşı devrimci rolden ziyade bürokratik atalet ve yurtiçinde köylülük taraftarı politikalardan kaynaklanı­yor gibi görünmeye devam etti.

Oysa tüm bu dönem boyunca, bürokrasi kendisini bir sınıf olarak şekillen­dirmek­ten başka, kendi çıkarlarını kollayan bir sınıf olarak gelişiyordu. NEP başladığı zamanlarda parti içi ve devlet içi egemenlik küçük bir grup görev­linin ellerin­deydi. Fakat o zaman bunlar hiç bir şekilde uyumlu bir egemen sınıf olma duru­munda değillerdi. Ortak bir çıkarları bulunduğunun farkında olmaktan çok uzak­tılar. Uyguladıkları politikalar halen devrimci sosyalist geleneklerin güçlü etkisi altındaki parti içi unsurlar tarafından şekillendirili­yordu. Nesnel koşullar işçi demokrasisine şu an için izin vermiyor olsa bile, sınai kalkınma ve başka ülke­lerde devrimler gerçekleşmesi halinde parti geleneğine sadık olanlar tarafından bunun yeniden sağlanması olasılığı vardı. Kuşkusuz, parti dünya çapında dev­rimci rolüne devam etti. Diğer partilere verdiği tavizlerde hatalar yaptı (ve kuşku­suz bu hataların bir kısmı onun kendi bürokratikleşmesinin sonucuydu) ama, bu partileri Rus ulusal çıkarlarına tabi kılma suçunu daha işlememişti. 1920'li yıllar­daki parti-içi mücadelelerin altında yatan, bu toplumsal kesimin artık devrimin mirasından kendini iyice kurtarıp kendi adına bilinçli bir sınıf olması süreci­dir.

KARŞI-DEVRİM

Rusya'da Stalinizmin yükselişi yavaş bir süreç olduğu için buna karşı dev­rim denilemeyeceğini iddia edenler olmuştur, (örneğin Troçki, böyle bir gö­rüşün reformizm filminin geriye çevrilmesi anlamına geleceğini söylemiştir). Fakat bu, Marksist metodu yanlış yorumlamak olur. Bir toplum biçiminden diğe­rine geçişin her zaman ani ve tek bir değişiklik ile gerçekleşeceği söylenemez. Kapitalist dev­letten işçi devletine geçiş için bu gereklidir. Çünkü işçi sınıfı, uzun yılların müca­dele birikimiyle, kollektif bir şekilde, yönetici sınıfla çatışarak kapitalist devletin tümünü hep birden yıkamazsa iktidarı alamaz. Fakat feodalizmden kapitalizme geçiş, çoğu zaman ani bir çatışma ile değil, çeşitli yoğunlukta ve çeşitli düzey­lerde bir dizi çatışma sonucu belirleyici role sahip olan burjuva sınıfın kendi le­hine siyasi ödünler almasıyla gerçekleşmiştir. Rusya'daki karşı devrim de işte bu ikinci yolu izlemiştir. Bürokrasi iktidarı işçi sınıfından aniden kapmak zorunda kalmadı. İşçi sını­fının çoğunluğunun imha olması nedeniyle Rus toplumunun her düze­yinde iktidar bürokrasinin elinde kaldı. Bu kesimin üyeleri sanayiyi, polisi ve orduyu kontrol eden unsur­lardı. Burjuvaların bir çok ülkede ani bir çatışma yaşa­maksızın başarıyla gerçekleştirdikleri gibi devlet örgütlenmesi üzerindeki kont­rollerini ekonomik güçleriyle uygun hale getirmek zorunda bile kalmadılar. Zaten kontrolünde olan siyasi ve sanayi yapıyı kendi çıkarlarına uygun hale getir­diler. Bu "yavaş yavaş" değil, bir dizi nitel değişiklik ile parti işleyiş biçimi mer­kezi bürokrasinin taleplerine uygun hale getirildi. Bu nitel değişikliklerin her biri parti içinde halen bir nedenle devrimci sosyalist geleneğe sadık kalan un­surlar ile doğrudan çatışmalar sonucu mümkün olabildi.

Bu çatışmaların ilki (ve en önemlisi) 1923'te Sol Muhalefet ile olan çar­pışmadır. Her ne kadar Muhalefet partinin içinde bulunduğu duruma karşı kararlı ve açık bir muhalefet yapmaktan uzak da olsa (örneğin, Muhalefetin önderi Troçki 1920'deki sendikalar tartışmasında bazı son derece olumsuz, ikameci sözler et­miştir; ve Muhalefetin ilk bildirgesine -46'lar Platformu-imza atanlar bunu ancak çeşitli koşullarla ve bazı değişiklikler yapıldıktan sonra kabul ettiler), bürokrasi­nin Muhalefete tepkisi daha önce görülmemiş biçimde düşmanca oldu. Parti için­deki egemen grup egemenliğini sür­dürmek için Bolşevik Partisi'nde daha önce akla bile gelmeyecek tartışma yöntemlerine başvurdu. Makul yöntemler yerini iftiralara bıraktı. Parti sek­reterliğinin atamalar üzerindeki denetimi ilk kez açıkça Muhalefet taraftarla­rını görevlerinden almak üzere kullanılmaya başlandı. (Örne­ğin, Troçki'ye yöneltilen saldırılara bazı Komsomol gençlik örgütü merkez komi­tesi üyeleri yanıt verince bu komite­nin çoğunluğu görevlerinden alınıp taşraya sürüldüler.) Bu yöntemlerini haklı çıkarmak için egemen hizip iki yeni ideolojik terim üretti ve bunları birbirinin karşısına dikti. Bir taraftan, "Leninizm" fetişizmi Krupskaya'nın itirazlarına rağmen başlattı. Lenin'in cesedi mumyalanarak Mısır firavunları gibi onu yarı-ilahi bir konuma yüceltmeye çalışıldı. Öte taraftan, on hatta yirmi yıl öncesinden Lenin'in bazı nadir sözlerini kanıt diye kullanarak -aynı zamanda Lenin'in, Troçki hakkında "Merkez Komitesi'nin en kabiliyetli üyesi" diye bahsettiği ve Stalin'in görevden alınmasını önerdiği son sözlerini (Lenin'in "vasiyetnamesini") yok sayarak- "Troçkizm" diye Leninizme muhalif bir eğilim icat etti. Parti liderliği parti üzerindeki kendi denetimine karşı herhangi bir tehlikeyi saf dışı etmek üzere bu tahrifleri ve çarpıtmaları bilinçli bir şekilde devam ettirdi (o zamanlar "üçlü başkanlı­ğın" önde gelen ismi Zinoviyev bunu sonradan itiraf etmiştir). Böylece, parti'nin bir kesimi, kendi gücünün sosyalist geleneğin parti içi tartışma özgürlüğünden daha önemli olduğunu kavradığını gösteriyordu. Teoriyi kendi amaçla­rının bir uzantısı durumuna indirgeyen parti bürokrasisi diğer toplumsal gruplara karşı kendi kimliğini dayatmaya başlıyordu.

Parti içindeki ikinci önemli çatışma farklı bir yoldan başladı. Bu başlangıçta, sosyalist amaçları olan parti üyeleri ile giderek güçlenen bürokrasi arasın­daki bir çatışma değildi. Parti'nin görünürdeki önderliği (o zamanlar Zinoviyev) ile parti'yi gerçekten kontrol eden parti mekanizması arasındaki bir çatışma olarak başladı. Zinoviyev, mekanizmanın kalanından oldukça bağımsız bir şekilde Le­ningrad'­daki bürokrasinin bir kesimini kontrol edi­yordu. Her ne kadar bu bürok­rasinin işleyiş biçimi ülkenin geri kalanındaki durumdan hiçbir şekilde farklı olmasa da bağımsızlığı merkezi bürokrasi için bir engel oluşturuyordu. Leningrad bürokrasisi ulusal bürokra­siyi rahatsız edebilecek politikaların ve faali­yetlerin bir kaynak olabilirdi. Bu nedenle, onun merkezi mekanizmanın yörünge­sine getiril­mesi gerekiyordu.

Bu süreç içinde Zinoviyev parti önderliğinden düşürüldü. Zinoviyev bunun ardın­dan Bolşevizmin tarihsel geleneklerine geri dönmeye ve Sol'un politikalarına yönelmeye başladı (ancak parti içindeki egemen kampın bir parçası olmak arzu­sunu hiçbir zaman tamamen yitirmedi ve bunu izleyen on yıl boyunca sol ile bü­rokrasi arasında yalpaladı). Zinoviyev'in düşürülmesinden sonra egemenlik Stalin'in eline geçti ve Stalin'in parti'yi kontrol etmek için sınır tanımadan kullan­dığı bürokratik yöntemler, teoriye gösterdiği aldırmazlık, kendisinin ikincil bir rol oynadığı devrimin geleneklerine karşı gösterdiği düşmanlık, devrime gerçekten önder­lik edenleri alaşağı etmek için her türlü yönteme başvurmakta gösterdiği gönüllülük bürokrasinin gelişen bilincinin en önemli örnekleridir. Yeni muha­lefete karşı mücadelesinde tüm bu özellikleri en geniş biçimde sergiledi. Toplan­tılar maniple edildi, konuşmacılar yuhalandı, önde gelen muhalefet liderleri ken­dilerini ülkenin en uzak köşelerinde önemsiz görevlere atamış buldular, muhalefet gruplarını itibardan düşürmek amacıyla eski Çarlık me­murlarını provokatör ola­rak kullandılar vb. Sonunda Stalin 1928'de çarları doğrudan taklit etmeye ve dev­rimcileri Sibirya'ya sürmeye başladı. Daha sonraları ise bu bile yetmez oldu. Romanofların bile yapamadığını yapmaya başladı: 1917'nin devrimci partisini oluşturanları düzenli bir şekilde katlet­meye girişti.

1928'e gelindiğinde Stalinist hizip parti ve devlet üzerindeki denetimini tam an­lamıyla pekiştirmişti. Artık, Buharin ve sağ kanat neye alet olduklarının dehşetle farkına varıp bu kesimden ayrıldıklarında kendilerini Sol Muhalefet'den de daha zayıf bir durumda buldular. Ancak, parti artık Rus toplumunun denetiminde de­ğildi. Gerçek gücün yattığı şehirler hala bir kırsal üretim denizi ile çevriliydi. Bürokrasi işçi sınıfının devrimdeki kazanımlarını gasp etmişti ama köylülük he­nüz bir zarar görmüş değildi. 1928'de köylülerin kitlesel bir şekilde mahsullerini satışa çıkarmayı reddet­meleri bu gerçeği bürokrasiye kanıtladı.

Bu olayın ardından, şehirlerin kırsal alanlar üzerindeki egemenliğinin kurul­ması (Sol Muhalefet'in yıllarca önceki talebi) nihayet gündeme geldi. Bunun üzerine bazı eski muhalifler (Preobrazhensky, Radek) Stalin ile barıştılar. Ancak, uygu­lanmaya başlanan politikanın içeriği Sol'un önerdiği politika­nınkinden çok fark­lıydı. Sol Muhalefet kırsal üretimin şehirlerdeki işçilerin kolektif mülkiyetindeki sanayiye tabi kılınmasının gerektiğini savunmuştu. Oysa artık şehirlerdeki sanayi işçi sınıfının mülkü değildi; devleti ele geçiren bürokrasinin kontrolüne geçmişti. Şehirlerin kırsal alanlar üzerindeki ege­menliğinin kurulması artık işçi sınıfının köylülük üzerinde egemenlik kur­ması anlamına değil, bürokrasinin denetiminin dışında kalmış son toplum kesiminin de böylece bürokrasinin egemenliği altına girmesi anlamına geli­yordu. Ve bürokrasi bu egemenliğini egemen sınıfların her zaman uygula­dıkları vahşet ile kurdu. Sadece Kulaklar'a değil köylülüğün tüm katmanlara, köylerdeki tüm köylülere eziyet edildi. 1928'de "Sol"a dönüş 1917 devri­mi nihayet şehirlerde ve kırsal alanlarda tamanlamıyla tasfiye etti.

1928'e gelindiğinde Rusya'da iktidarın yeni bir sınıf tarafından ele geçirildiği kuşku götürmez. Bu yeni sınıf, iktidarı kazanmak için işçilerle doğrudan bir as­keri çatışmaya girmek zorunda kalmamıştı, çünkü doğrudan işçi iktidarı 1918'den beri zaten yoktu. Öte yandan, yapmak zorunda kaldığı şey ise, parti içinde sosya­list geleneklerle az bile olsa bağı kalmış olanları temizle­mek oldu. Daha sonra­ları, ister Berlin'de ister Budapeşte'de, ister Rusya'da (örneğin 1962'de Novo Cherkassk'da) olsun, tekrardan canlanan bir işçi sınıfıyla karşı karşıya kaldığında ise, bu kez 1928'de kullanmadığı tankları da kullanmakta tereddüt etmedi.

Sol Muhalefet'in mücadele ettiği şeyin ne olduğunu açıkça tanımlayabildiği söyle­nemez. Ömrünün son anına kadar Troçki o peşini bir türlü bırakmayan ve so­nunda da kendisini katleden devlet mekanizmasının aslında bir "dejenere olmuş işçi devleti" olduğunu sandı. Yine de, devrimi yurtiçinde yıkan ve yurtdışında yayılmasını önleyen Stalinist mekanizmaya karşı her an müca­dele veren bu Mu­halefet olmuştur.[14] Tüm o tarihsel dönem boyunca Stalinizmin ve sosyal demokra­sinin sosyalist hareket üzerindeki çarpık etkilerine karşı mücadele eden sadece o olmuştur. Muhalefetin Rusya üzerine sahip olduğu teoriler bu görevi daha da zorlaştırmış olmasına rağmen, görev yine de başarılmıştır. İşte bu ne­denle, bugün her gerçek devrimci hareket kendisini bu gelenek içinde konumlan­dırmalıdır.


Chris Harman, İngiltere’deki Socialist Workers Party'nin (Sosyalist İşçi Partisi) önde gelen üyelerindendir ve partinin gazetesi Socialist Worker'ın (Sosyalist İşçi) editörlüğünü yürütmektedir. Harman, The Last Fire:1968 and After (Son Yan­gın: 1968 ve Sonrası), Explaining the Crisis (Krizleri Açıklamak), Class Struggles in Eastern Europe 1945-83 (Doğu Avrupa'da Sınıf Mücadeleleri 1945-83), Economics of the Madhouse (Tımarhane Ekonomisi) ve The Lost Revolution: Germany 1918 to 1923 (Kaybedilen Devrim: Almanya 1918-1923) de aralarında olmak üzere çok sayıda makale, broşür ve kitap kaleme almıştır. Harman'ın Türk­çe'ye çevrilmiş kitap ve makaleleri arasında Kadınların Kurtuluşu ve Sosyalizm, Parti ve Sınıf, Doğuda Fırtına Koptu, Peygamber ve İşçi Sınıfı ve Alex Callinicos'la birlikte Değişen İşçi Sınıfı bulunmaktadır.



[1] L. Troçki, The Russian Revolution (Rus Devrimi) s. 72

[2] Martov'un Adselrod'a sözleri (19 Ekim 1917) I. Getzler, Martov Cambridge 1967.

[3] a.g.e., s 183

[4] a.g.e., s.199

[5] Bkz. L. Troçki Hue and Cry Over Kronstadt (Kronstadt Üzerine Feryatlar).

[6] Mc Schachtman, The Struggle for the New Course (Yeni Yön için Mücadele), New York 1943, s. 150

[7] V.I. Lenin, Collected Works, (Toplu Eserler), Cilt 32, s. 24

[8] Bkz. Parti içindeki değişik grupların program önerme alışanlığı yasaklanmalıdır diyen Riazanov'a Lenin'in cevabı: "Parti ve merkez komitesi üyelerini temel konularda anlaşmazlık halinde Parti'ye (tümüne) başvurma haklarından mahrum edemeyiz. Böyle bir şeyi yapabileceğimizi tasavvur edemiyorum!". V.I. Lenin, a.g.e. Cilt 32, s 261

[9] E.H. Carr, The Interregnum (Ara-dönem), s. 369.

[10] M. Schachtman, a.g.e., s. 172

[11] E:H. Carr, a.g.e., s. 39

[12] a.g.e., s. 39

[13] BKZ. J. Stalin, Lenin ve Leninizm (Lenin ve Leninizm), Rus baskısı, 1924, s. 40: "Birkaç ileri ülke­nin proleterlerinin ortak gayreti olmadan tek bir ülkede sosyalizmin nihai zaferi kazanılabilir mi? Hayır, bu olanaksızdır." (Hatırlatan L. Troçki, The Third International After Lenin (Lenin'den sonra Üçüncü Enternasyonal), s. 36).

[14] Daha önceki muhalefetlerin, örneğin İşçi Muhalefeti'ni ve Demokratik Merkeziyetçileri burada ele alamıyoruz. Her ne kadar bunlar ilk bürokratikleşmeye ve yozlaşmaya tepki olarak ortaya çıkmış­larsa da, nesnel gerçekliğe (yeni işçi sınıfının zayıflığına ve köylülerin gerçek gücüne) kısmen üto­pik bir tepki olmuşlardır. İşçi Muhalefeti'nden geriye kalanlar ve önemli olanlar sonunda Sol Muhalefet'in içinde yer almışlar, ancak önderleri (Kollontai ve Shyapnikov) Stalin'e teslim olmuşlar­dır.

Antikapitalist.net'ten alınmıştır

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile