BU YARDIM 'HAYIR' MI 'ŞER' Mİ? Popüler
Makale
Siyasal İslamcı bir ideolojiyle yetişmiş kadroların yerel yönetimler ve hükümette parayla temaslarının fazlasıyla yoğunlaştığı bir süreç yaşıyoruz. Cemaat mensupları artık neoliberal – tutucu orta sınıf haline geldi...
Kapitalist çelişki ne kendiliğinden üretilir ne de kendiliğinden yok edilir. Çelişki kapitalist ilişkinin kendisinde üretilir ve düzenlenir. Bu ilişkilerin içindeki görece düzenleyici / iyileştirici muhalif uygulamalar da bu ilişkiye içkindir. Çelişkinin işçi sınıfı açısından görünümü de kendiliğinden giderilemez. Bu salt bilimsel bir yasa da değildir. Aynı zamanda iradi bir devinimi gerektirir. İşçinin kapitalist ilişkiler içinde yabancılaşan ve tepetaklak olan düşünüşü, hayırseverlik ağlarıyla bir daha pekişir. Çünkü artı-nüfus/işsizlik, çelişki geliştikçe bu nüfusun/kesimin denetlenmesi için yeni ilişki biçimlerine ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç, daha çok üstyapısal (dinsel, eğitimsel, kültürel...) uğraklarla dengelenmeye çalışılan ekonomik görünümlerdir. Hayırsever kurumlar hem sefaletin kontrol altında tutulabilirliğini hem de mevcut toplumsal duruma adaptasyonu sağlar. Kapitalizm, hayırseverlik ağlarını yine kendi araçlarının (televizyon, gazete, internet…) kolaylaştırıcılığını kullanarak yaratır ve genişletir.
Kapitalist birikimin yarattığı nispi nüfusun yoğunlaşması sefaletin yoğunlaşmasıyla atbaşı gider. Kapitalizm, yoksulun, ezilenin şahsiyet, kudret sahibi olabileceği ilişki biçimlerini ve toplumsal dayanışma olasılıklarını etkisiz kılan, herkesi sefaletin sonuçlarını bir başına yaşamaya mahkûm eden politikaları benimser. Kapitalist devlet toplumun ezilenlerinin talep ve istemlerini sistemi zorlayacak bir noktadan uzak tutmak amacıyla eskiden Keynesyen politikalarla yaptığını şimdilerde adeta bir kural olarak STK’lar, şirketler, iş“adam”ları, vakıf ve cemaat ağları üzerinden yapmaktadır. Dahası kamuya ait sosyal yardım kurumları, hizmetlerinin içeriğini ve biçimini yurttaşlıktan dilenciliğe dönüştüren tarzda sürdürmektedir. Devletin yurttaşlarla ilişki tarzında, düzeyinde sınıfsal konuma göre muamele hâkim hale gelmiştir. Hizmet alımı, devletin-kamunun olanaklarından yararlanma durumu herkesin parasal, toplumsal konumuna göre yeniden düzenlenmiştir. Bu durum, eğitimden sağlığa, ulaşımdan bankacılık hizmetlerine, konuta, kültürel-sosyal ihtiyaçlara değin geçerlidir.
YOKSULLAŞMA VE DENİZ FENERİ
Yoğunlaşan işsizlik ve sefalet, hayırsever kurumlara ihtiyacı da yoğunlaştırır. Dernek, vakıf gibi hayırsever kurumların bazıları devlet tarafından kurulur ya da desteklenir. Kapitalizmin yasal bekçisi devlet, kapitalizmin bu çelişkisini görünür kılmamak için sembolik ve görkemli gösterilerle hareket eder. Hayırseverlik ağları, en çok medyatik görünümlerle desteklenir. Deniz Feneri, bunun en canlı örneklerinden biridir. Toplumu maddi ve manevi anlamda sömüren, köleleştiren sözüm ona hayırseverliğin temsili bu tip dernekler ve cemaatler, kapitalizm ile din arasındaki ilişkinin hâlâ güncel bir okumasının gerektiğini duyurmaktadır.
Küresel kapitalizm yoksul ve emekçi kesimlerden gelen tepkileri ve talepleri sosyal devlet politikalarıyla “karşıladığı” bir dönemi, bunun bir zafer olduğunu ilan ederek, sona erdirdi. Yeni dönemde refah devleti uygulamalarının yarattığı kamu harcamaları, neoliberal dönüşümün önemli bir ayağı olarak büyük oranda kısıldı. Yoksullar, işsizler artık şirketlerin kurdukları vakıflar, cemaatler, belediye ve kaymakamlıklar bünyesindeki sosyal yardım kuruluşları aracılığıyla kullaştırılıp, minnet töhmeti altına alınıp buralara egemen olanların tabiyetine sokulmaya çalışılmaktadır. Kapitalizmin yoksullara, emekçilere reva gördüğü yeni yol, hayır hasenat işlerinin arttırılması, yardımsever işadamı figürünün bir egemen toplumsal ilişki haline getirilmesi, bu arada güvencesiz yarı zamanlı ve geçici istihdamın artıp emekçi örgütlülüğünün daraltılmasıdır. Bu ise eskiden yurttaşın hakkı olduğu varsayılan temel sosyal hizmetlerin şimdi zenginlerce, minnetler ve yakarışlar karşılığında ihsan edilmesidir. Artık yurttaş anlamsız bir kategoridir.
Siyasal İslamcılar, “hayır-yardım” faaliyetlerini yaygınca yaptıkları ve bundan bir siyasal-toplumsal güç de tahkim edebildikleri için bu kadar konuşulur durumdalar. Ülkenin laik modernleri yıllardır rotaryenlik-lionsçuluk, Özal dönemi papatyaları ya da ÇYDD ve benzeri işler yaparlar aynı mahareti gösteremezler. Bunlar dinci hayırseverlikle temelde aynı zihniyeti paylaşsalar da, zamanın ruhunu kavrayamamıştır.
HAYIRSEVER NEOLİBERAL DİN
Dini cemaatlerin ya da dini değerler etrafında siyaset yapanların öteden beri emperyalizmle kurdukları ilişki, bugün neoliberal dönemde ciddi dönüşüm geçirmiş, sorumluluk ve görev alanı genişlemiş ve yeni misyonlar üstlenmiştir. Bugün AKP, kendi tarihsel izleğinin de uygunluğuyla cemaatçiliğin ruhunu, dönemin ruhuyla başarılı bir biçimde örtüştürme maharetini göstererek etkili olmaktadır. Ülkemizin emperyalizmle olan ilişkisinin içselliğinin somutlanması, ordusu ve ucuz işgücü potansiyeli üzerinden mümkün olmaktadır. Dünyada ele geçirilecek pazarların sınırlarına varılması nedeniyle sermaye iş gücü maliyetlerini iyice azaltmakta ve savaşlar yoluyla maddi değerleri yeniden üretmek üzere yıkmaktadır. Bütün teknoloji denemeleri ve çalışma metotlarındaki muazzam yenilikler işgücü maliyetlerini belli oranlarda düşürmektedir. Bu ise kapitalistlere yetmemektedir.
İnsanın “gönüllü” olarak kendini daha fazla sömürüye, daha az ücrete açık tutmasının yolu büyük oranda dini ve milliyetçi ajitasyona yoğun biçimde maruz bırakılmasıyla mümkün olur. Dinin/milliyetçiliğin yükselişi, bütün dünyada iş gücü maliyetlerini azaltmanın en etkili yolu olarak teşvik edilen, yönetilen bir emperyal siyaset olarak gerçekleşmektedir. Anadolu Sermayesi ya da Yeşil Sermaye şirketleri, iş gücü maliyetlerini dinin etkili kullanımı sayesinde enikonu düşürerek sermaye birikimlerini kaplan diye anılacak düzeye getirmişlerdir. İşletme ölçeği bu türden işçi işveren ilişkilerine uygun olmayan sermaye kesimlerinin (TÜSİAD), AKP eleştirisini “laikliğe sahip çıkma” olarak değil “bizim de benzer maliyetlerde işçi çalıştırmamızın koşullarını yarat” diye okumak daha doğrudur. Dolayısıyla dinsel muhafazakârlığa, dinin emeğin sömürüsünün yoğunlaştırılması amaçlı kullanımına karşı mücadeleyi, emperyalizme, kapitalizme karşı mücadelenin güncel bileşeni olarak görmek gereklidir.
Siyasal İslamcı bir ideolojiyle yetişmiş kadroların yerel yönetimler ve hükümette tutulan mevkiler üzerinden parayla temaslarının fazlasıyla yoğunlaştığı bir süreç yaşıyoruz. Cemaat/parti içinde edinilmiş pozisyon ve itibara göre belli bir kesim “yeni muhafazakâr (görece liberal) orta sınıf” olarak boy göstermeye başladı. Bu kesime İslamcı kolejlerden ya da İslamcı kadroların egemen olduğu Fen ve Anadolu liselerinden mezun olup ülkenin en iyi üniversitelerinde okuyup yurt dışında master yapıp büyük şirketlerde veya belediyelerde önemli pozisyonlar bulan bir kesimi daha eklemek gerekir. Bu ilişkilerin tümü açısından kapitalizm dönüştürücü özelliğini sürdürüyor. Din kapitalizmin etkisini kesmiyor aksine perçinliyor. Sınıfsız kaynaşmış bir mümin toplum söyleminin mayaladığı cemaatlerden oluşan siyasal İslamcı topluluk bir bütün olarak sınıfsal sorunlarla yüz yüze kalıyor. Artık yeni araba, konut, yazlık alımlarındaki artışlar, giyim, kuşam ve yeme içme alışkanlıkları, yaşam tarzlarındaki değişimdeki gözle görünürlük, bunlardan mahrum kalan müminler için sorgulanmaya değer gelişmelerdir.
KAPİTALİZM VE DOLANDIRICILIK
Kapitalizmin dinle bağıntısı irdelenirken dinin ortaya çıkışından bu yana egemen düşünce ve yapılarla olan tarihsel ilişkisine, işlevine bakmadan sadece bu işlevin işleyiş kazandığı, somutlandığı örneklerden yola çıkmak yanıltıcıdır. Dinselliğin yaygın olduğu toplumlarda insanlar arasındaki dayanışma dolaylı olarak yani doğal bir insani ilişki olarak değil, din uğruna ya da din kardeşliği ve sevap uğruna yapılır. Özellikle yoksulluğun yoğun olduğu dönemlerde bu tür deneyimler kurumsal ve devlet destekli biçimde işler. Bu tür deneyimlerin desteklenmesi sadece devlet tarafından değil, ülkenin kapitalistlerini temsil eden odaları, vakıfları, medya gruplarını ve entelektüel camiayı da içerir. Özellikle medyanın üstünden yaygınlaştırılan bu hayırseverlik gösterisi/şöleni yoksulların evine de televizyon ve gazeteyle girmiş olur. Zenginler, iş adamları, medya patronları televizyonlarda-gazetelerde bu tür hayırseverlik işlerine desteklerini ilan ederlerken bir yandan vicdanlarını aklamaya girişirler diğer yandan yoksulluk yaratan sorumluluklarını silmeye çalışırlar. Özellikle AKP’nin politik etkisinin yoğunlaştığı birkaç yıldır dine dayalı bu sömürü biçimleri de tekrar yaygınlaşmaya ve yoğunlaşmaya başladı. Ama son dönemlerde kısmi olarak da olsa ortaya çıkan sahtekârlıklarla, yoksullara yardım ve destek adına toplanan paralar ve kurulan ilişkilerin aslında hiç de yoksullar için yapılmadığı açığa çıkmıştır. Bu ne basit bir dolandırıcılık olarak ne de salt ekonomik bir ilişki olarak okunabilir. Bu ilişkiler, hem sözümona yoksullar adına yapılan bir iyilik üzerinden maddi çıkarlar oluşturmayı hem de bizim memleketimizin tarihselliğinde yaygınca var olan, yoksulların arasındaki birbirleriyle paylaştıkları yoksunluk hallerinin temsil ettiği gerçek dayanışmanın, paylaşmanın ve maneviyat düzeyinin, toplum olma halinin yok edilmesini amaçlar gözükmektedir. Oysa yoksullar için-yoksullarla birlikte yaratılacak bir dayanışma deneyiminin ve pratiğinin hem yoksulların kendi aralarında hem de bu pratikte onlarla birlikte davranacak insanlarla aralarında her türlü ilişkiyi belirleyen belli ilkeler, en baştan hiçbir taviz verilmeyecek biçimde işleyebilir; kullaştırıcı olmayan bir dayanışma pratiği ancak böyle yaratılabilir.
YOKSULLAR GÜÇLERİNİ FARK ETMELİ
Kapitalist üretim ilişkileri içinde bu ilişkilerin işleyişini, etkilerini ve özünü açığa çıkarma ve eleştirme, bu ilişkileri ortadan kaldırmaya dönük pratikler ve düşünme biçimleri geliştirme iddiasında olan bir dernek, öncelikle bunu yoksulları temsilen değil yoksullarla birlikte, yoksulların ihtiyaçları, sorunları, talepleri ve hissiyatlarını göz önünde bulundurarak yapmayı bir ilke edinmelidir. Bu tip bir kurumlaşmada tüm temsiliyet ilişkilerini ortadan kaldırmaya dönük söylem ve ilişkiler geliştirerek, yoksulların alıştırıldığı onlar adına düşünme ve karar verme dayatmasını onlar için eleştirilebilir düzeye getirmenin yollarını kurmaya çalışmak gerekecektir. Yoksulluğun tüm hallerini yaşayanlar olarak sorunlarını en gerçek ancak yoksullar dile getirebilirler. Öncelikle tüm toplumsal ilişkilerin değişik temsiliyet ve baskı (devlet, din, polis, ordu, patron, öğretmen...) biçimleriyle kuşatıldığı bir toplumda bu tür bir dile gelişin ve temsiliyetin eleştirisinin belli bir zamanı ve belli zorlukları gerektirdiği aşikârdır. Ama bu, gerçek bir dayanışmanın yaratılmasında vazgeçilmez bir koşuldur. Tüm aşamalarında yoksulların ihtiyaçlarının, sorunlarının, fikirlerinin ve sözlerinin kurucu olmadığı bir dayanışma pratiği bunun eksikliğiyle ve çıkmazlarıyla gelecek zamanlarda muhakkak karşılaşır. Bu anlamda hayırseverlik ya da dayanışma özneleştirmiyorsa kuşku götürürdür. Zaten yaşam alanlarının her köşesi onlar adına konuşan, karar veren kişiler ve kurumlarla doluyken dernek çalışmasında da bu temsiliyet ilişkisini sürdürmek aslında onlarla başka bir yalan ilişkiyi sürdürmekten başka anlama gelmez.
Yoksulların kendi sorunlarını ve taleplerini dile getirecekleri dernek çalışmasının diğer bir ilkesi de bunu yaparken yoksulların güçlerini fark etmelerini ve birlikte oluşturulacak deneyimlerin onları muktedir kılacak ve hissettirecek deneyimler olmasıdır. Mevcut deneyimlerde görülmüştir ki, dini duygular kullanılarak ve hayırseverlik adına yapılan dernekler hep yoksulları acınası hallerde yansıtmıştır. Dinin işlevi burada belirleyicidir, çünkü yoksulluğun meşrulaştırılacağı sağlam dayanak kader vurgusudur, oysa merhamet, acıma güçsüz kılar. Ezilenlerin ise güçsüzlüğe değil, kendi güçlerini hissetmeye ve bu güçlerini birleşik hissiyatlara dönüştürmeye ihtiyaçları vardır. Yalvaran, dilenen, eğilen değil, gücünün ve kuruculuğunun, öznelliğinin farkına vardıran deneyimler gerçek dayanışma deneyimleridir. Deniz Feneri örneği, hem yoksulların güçsüz görülmelerini sağlayarak ve onları dilencileştirerek yoksulların maneviyatlarına hem de sanki yoksulluklarının nedeni kendileriymiş gibi gösterilmesini sağlayarak mevcut adaletsizliğin nedeninin aslında zenginler, kapitalistler olduğu somut gerçeğini örterek onların maddi ihtiyaç dünyalarına dönük bir saldırıdır. Zenginler, adı “sivil” bu tarzda organizasyonlar üstünden kendi kirli vicdanlarını temizlemek, kendilerine yönelebilecek toplumsal tepkiyi, tehditi azaltmak, yoksulluğu makul sınırlar içinde ömür billah sürdürülebilir kılmak derdindedirler. Bu anlamda Deniz Feneri vakası vesilesiyle, Kimse Yok mu?, Rotaryenler-Lions kulüpler vb tarafından yürütülen “hayır ve yardım” işlerini de unutmadan, bir kez daha toplumsal dayanışmanın vazgeçilmez ilkelerini hatırlayıp, özgür-eşit yurttaşlardan oluşan bir dünya için vicdan ve adalet duygusu sahibi herkesin elini taşın altına koymayı istemesi gerekir.
UMUT VERİCİ DAYANIŞMA ÖRGÜTLENMESİ
Bu memlekette, çok bilinir olmasalar da, örnek olabilecek toplumsal dayanışma örgütlenmeleri açısından, 1999 Marmara Depremi sonrasında ‘depremzedelerin birbiriyle dayanışmalarının yollarını çoğaltmak’ derdiyle kurulmuş Dayanışma Gönüllüleri, Depremzede Dernekleri, İmece Evleri gibi deneyimler de oldu. Bu deneyimlerin içindeki insanların da çabalarıyla ortaya çıkan Birlikte Umut Derneği (www.birumut.org) yaklaşık dört yıldır yürüttüğü çalışmalarında yukarıda bahsedildiği anlamıyla yoksulların, ezilenlerin, dışlananların ihtiyaçlarını ve sorunlarını onlarla birlikte konuşarak, düşünerek, çalışarak ortaya koymayı esas edinmiştir. Toplumsal sorunlar üzerinden ihtiyaç duyularak kurulan bir dayanışma pratiğinde bu pratiğe yön verecek olan her zaman, sorunu doğrudan, tüm gündelik hayatını etkileyecek biçimde yaşayan ve kendisiyle aynı sorunları yaşayanlarla dayanışma gösterecek kesimin kendisi olmalıdır. Bir Umut temel dayanaklarını tüm maddi değerlerin yaratıcı gücünü temsil etmelerine rağmen toplumsal sefaleti en yoğun yaşayanların arasında ve bu açmazın onlar tarafından görünür olmasını sağlayacak tartışmalar ve deneyimlerde arıyor.
Öznel iradeleri engelleyecek hiçbir temsiliyet ilişkisinin olmadığı, parayla ilgili herhangi bir münasebetin geçmediği, yoksulların kendi akıllarıyla, sözleriyle, çalışmalarıyla katıldığı bir dayanışma ağı yaratmaya çalışan Bir Umut, karşılıklı yardımlaşma ile salt vermeye dayalı yardım faaliyeti arasındaki farklılığın bir anda çözülemeyecek bir tarihsel mesele olduğunun bilinciyle, sorunun sadece yoksulların maddi sorunları ve talepleri olmadığını aynı zamanda gerçek bir toplumsal dayanışmanın da en sahici biçimde yoksullar-yoksunlar arasında tezahür edilebileceğine vurgu yapıyor. Bu anlamda yoksulların, işsizlerin, işçilerin iş, sağlık, beslenme, eşya, barınma, hukuki, eğitim gibi sorunlarını birbirinden ayırmadan bütünsel bir boyutta ele almayı önemsiyor. Bunu yaparken yoksulları dilencileştiren, güçsüz kılan değil onları bir araya getiren, yaşadıkları yoksullukların ve yoksunlukların kader olmadığını görmelerini sağlayan tüm deneyimlere ve önerilere açık bir tarzı benimsiyor.
Sonuçta sorunun çözümünü, dayanışma faaliyetinin yoksulları, yok sayılanları güçlü mü güçsüz mü kıldığında, birlikte mi parçalı mı kurguladığında ve sadece kendisi için değil, tüm kendine benzerler için de bir talep yaratıp yaratmadığında arıyor. Ancak böylesi bir dayanışma faaliyeti hâkim sınıfın zihniyetinin ufkunun ötesinde bir örgütlenme pratiği yaratacaktır.
Üye eleştirileri
Yorumlar
Alıntı:
Bu tip bir kurumlaşmada tüm temsiliyet ilişkilerini ortadan kaldırmaya dönük söylem ve ilişkiler geliştirerek, yoksulların alıştırıldığı onlar adına düşünme ve karar verme dayatmasını onlar için eleştirilebilir düzeye getirmenin yollarını kurmaya çalışmak gerekecektir.
Bunu hedef olarak ortaya koymak birşey gerçekte uygulayabilmek ise bambaşka. Şimdiye kadar ki solcu dayanışma pratikleri, insanları yoksul diye bir kategori altında toplama anlamında aslında, onları ötekileştiren mantığını yeniden üretiyor..
Bu ciddi mesele bana sanki ancak insanların kendi aralarındaki dayanışma pratikleri ile çözülebilir gibi geliyor; yoksullar ve onlara yardım eden solcular mantığı ile değil.

Ya benim kafamda iktidardakilerin "dayanışma" mantıkları ile biz solcularınki acaba aynı paradigmaya ait mi sorusu var. Gerçi yazar bunun farkında olduğunu şu satırlarla dile geitrmiş;
Bunu hedef olarak ortaya koymak birşey gerçekte uygulayabilmek ise bambaşka. Şimdiye kadar ki solcu dayanışma pratikleri, insanları yoksul diye bir kategori altında toplama anlamında aslında, onları ötekileştiren mantığını yeniden üretiyor..
Bu ciddi mesele bana sanki ancak insanların kendi aralarındaki dayanışma pratikleri ile çözülebilir gibi geliyor; yoksullar ve onlara yardım eden solcular mantığı ile değil.