Makaleler Bütün Yazılar Makale Önemli Makaleler İtiraf ediyorum: Ben bir Ergenekoncuyum ve de Altangiller kadar
 

İtiraf ediyorum: Ben bir Ergenekoncuyum ve de Altangiller kadar Popüler

Makale

“Okunmayacak yazılar” için bir zorlama başlık atmak iyi olur gibi geldi bana… Ol sebeple bu başlığı attım. Yazıyı okuyanlar başlığın karşılığını bulamazlarsa, onlara özür borcum var; özür dilerim…

Zor bir yazı… Nereden başlayacağımı da bilemiyorum!...

 


Ancak, at izinin it izine, it izinin at izine karıştığı bir dönemde, tarihsel sorumluluk çerçevesinde, “hatıralarımın” bir kısmı üzerinden düşünmeğe başladığımda, kendimi ihbar etmeğe karar verdim. Bunun için de temsili bir kişilik olarak Altangillerin muhtasar hayatlarına bakmaya karar verdim. Zira onlar en hızlı sosyalist iken en hızlı Özalist olmayı becermiş bir aile, zira onlarda edebiyatçı diye ortaya çıkan biri 12 Eylülden önce hiçbir şey olamayacakken, Metris, Mamak, Diyarbakır zulmünün tek bir zerresini ruhunda bile duymadan orada yatanlara, dağlarda, ovalarda, kentlerde, kasabalarda, köylerde öldürülenlere, tutuklanıp işkence görenler küfür romanları yazdı. Küfrettikçe popüler kılındı… Geldiği yer bugün zirve ve dip oldu. Bir başka Altan, tüm çapsız ve yeteneksizliğini, solcularca Marksizme küfretmenin makbul kabul edildiği günlerde tezahür etti. İlkin işe “Kemalizmle hesaplaşma” ile başlar gibi yaptı, ardından Marksizme ve Marksizme inananlara öfke kusarak zirve yaptı. Bugün, Fetullah efendi cemaatinin “saygın” bir gazetesinde yazıyor, tıpkı bir meslektaşı Toktamış Ateş gibi…

Altangillerden Baba Çetin’e geçmişi nedeni ile tarihsel bir sevgi, saygı duyulabilir. Ancak, bunu Baba Altan’ın yavru Altanlara da anlatması gerekir!

Yavru Altanlardan Mehmet olanı her alanda bir cahildir, Fetullah Efendi cemaatinin takdirlerine mazhar olduğu için “menşur” olmuştur… Sanırım güççük kardeş Ahmet’in 12 Eylül’de solculara söven romanları ile meşhur oluşundan dersler çıkarmıştır. Bir yere sövmek gerek, nereye olsa fark etmez dememiş, solculuğa, ilericiliğe sövmeyi şiar edinmiş. O da akıllı çocuk, ne de olsa babasının çocuğu!... Evet evet, öyle anlaşılıyor ki, iki kardeş, en önce babalarına bakmışlar. Ve, soldan ne kadar hızlı kaçarsan ve bir o kadar küfredersen o kadar hızlı yükselirsini bir ilke edinmişler. İki kardeş baba nasihatine o kadar uygun davrandılar ki, bugün onları tutana aşk olsun. Hatta, baba Altan bile kıskanır oldu!... Eee boynuz kulağı geçecek tabii.

Taraf’ın taraf çocuğu yavru Ahmet bugün diktatörlüğe, darbeye karşı cevval bir yerde duruyor. Ne diyebiliriz ki; “helal sana” demekten başka. Peki bu yavru Ahmet, 12 Eylül zindanlarında direnen, diktatörlüğe karşı çıkan bu ülkenin yiğit devrimcilerine hangi gazetede, hangi yürekli tek yazı yazdı? Hatırlayanınız var mı? Yok… Peki bu yavru Ahmet, Tuzla tersanelerini, her biri mahpushane olan fabrikaları neyim de çok bir edebiyatçı duyarlığı ile yazar çizer mi? Misal bir “Gazap Üzümleri”, misal bir “Germinal” filan… Nerde… Gariban… Uzmanlık alanı M. Kunderavari olan romanlar yazar: Aldatma, ihanet… Altangillerle de çok uyumlu bir durum. Hayatları bu! Sınır ne peki?

Sınır belli değil! Zira, dün bu yavru Altan küfür romanları yazıp 12 Eylülcülerin has adamı iken darbecilerle kol kola oldu, devrimcileri aşağılayarak. Bugün nerde? Bugün yine “Taraf”! Muhalefetin canlı rengi kırmızı yerine İslam’ın rengi yeşili tercih eden ancak bunca zarar ziyana rağmen nasıl finanse edildiğini açıklayamayan bir gazete ile Taraf! Baba bir yerden, iki oğul başka yerden nimetlenirken, diyeceğimiz tek şey bu “özgürlük”, “demokrasi” tutkunu “aferist” aileye ve temsil ettikleri kesime: “Allah rızası için de bir sınıf eksenli bakıp, bişi diyin be babalar, kardeşler! Arpanız mı kesilir? Elif Şafak’dan mı öğrendiniz bu çok satma ayaklarını, yoksa siz misiniz onu da bozan, bozup Fetullah efendi cemaati ile dirsek, kol, kafa birliği içinde en çok okunan değil de satan yazar olmayı öğreten?“

Fetullah efendi hazretlerinizin kutlu doğum günlerinin güzel ilanlarını almanın yolu buysa size ne demeli, nasıl inanmalı?
Ben basit bir soruyu bir kez daha anımsamak babından sorayım: Altan ailesi güvenilir bir “cemaat” midir?

Çetin Altan dün nerdeydi bugün nerde?

Ahmet Altan nam yazar, namını solculara küfrettiği Sudaki İz’e borçlu ise, bu borcu ödeyecek birşey yaptı mı? Misal, tersanelerde ölüm varken genel yayın yönetmeni olarak nerde durdu? Derviş kılığına bürünürken akil sakil görünen Mehmet Altan yavrusu bu ülkede sömürü oranının ne düzeyde olduğunu bilir mi?

Bu salaklar, bu devlet yalakaları, bu iktidar sarhoşları evet sınıf nerdeyse biz de ordayız diyorsa ben elbette ki Ergenokon gibi darbeci bir çeteye karşıyım. Ancak, bu salaklar beni, bizi liberallik, demokratlık adına kandırıp, sınıfsal sömürüyü gizleyip, bir kapitalistin, bir İslami faşist kapitalizmin daha ağır tahakkümünü bana demokrasi adına dikte ediyorsa; ben “yerim” onların demokrasisini, liberalliğini…

Soyunda gel yavrum derim, çırılçıplak, düzgün ahlaklı… Ahmetgiller, Mehmetgiller, Çetingiller, Ergenokan’a karşı ise, ben Ergenekoncuyum!

Sadece Altangiller üzerinden bakış bile ne kadar karmaşık, ne kadar bulanık yerde durduğumuzu gösterir. Ancak, sınıf eksenli bakanlar, at izini de it izini de ayırt eder. Şimdi, kapitalist düzenin çürümüşlüğünü Altangiller üzerinden okuyarak, daha serin kanlı düşünmek gerek. Şimdi, sınıfsal bakışın ne kadar gerekli ve zorunlu olduğunu bu kokuşmuş, çürümüş ilişkiler üzerinden daha anlamlı ve keskin açıklamak gerekiyor. Şimdi, iki arada bir derede kalmışlık yerine, devrimci, sosyalist bir hat örmek için çok, ama çok malzememiz olduğu bilinci ile bu tarihi fırsatı değerlendirmek gerekiyor.

Bugün, tarihsel açıdan, devrimciler, sosyalistler açısından en önemli dönüşüm ve kırılma anlarından biridir. Bu kadar kokuşmuş, çürümüş bir anda bile bir alternatif olarak ortaya çıkıp, eylem ve muhalif programı ile yeni ve farklı bir yolu işaret edemiyorsak, tribündeki “fitbolsevere” diyecek hiçbir şeyimiz olmamalı. Zira, kabahat ne Altangillerin, ne de Ergenekoncuların! Kabahat bizim: Bir güçlü alternatif ve örgütlenme ile çıkamadığımız için; en önemli mücadele örgütleri olan sendikaları bir “arpalığa”, bir kendimizi ifade edecek “siyasal ağın bir parçasına” dönüştürdüğümüz için.
Şimdi, tüm sol muhalif kesimler birşey, bir ad altında “platform vs.” toplanmalı. Şimdi, tüm sol muhalif kesim bir ortak program ve eylem programı oluşturmalı… Ve, tribündeki izleyicilikten inip, güçlü bir iktidar mücadelesine girmeğe cüret etmelidir. Ancak, sendikalar, odalar arkasına gizlenmiş olarak değil! Sendikaları, odaları, birlikleri, cemiyetleri, kooperatifleri vs. vs birleştirip, güçlü bir muhalefet oluşturarak. Zira kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktur; kazanacak çok şeyimiz vardır.

Daha fazla cesaret, daha fazla güven, daha fazla birlikte, yapıcı zenginleştirici eylemler… Var ya da yok olmak için…
İtiraf ediyorum bunları yapamayacaksak ve de Eylülist rejimin devrimcilere küfreden roman yazarlarından, ilmi düşünürlerinden Altangillere bir şey diyemeyeceksek ben Ergenekoncuyum; Ergenekon operasyonu yapanlarca da “ödüllendirilmeği” bekliyorum!

Ne yazık ki ve de ne mutlu ki bu "satırların" yazarı "Ergenekoncular" olarak sıfatlandırılan, böyle olduğu iddia edilen kesimlerce, başvurduğu birçok üniversitenin kapısından geri çevrilmiştir. En namlısından, en itibarsızına olan pek çok yönetici tarafından üstelik... Ancak, bu "gariban"ı kapıdan çeviren hiç bir bölüm başkanı, hiç bir dekan, hiç bir rektör, bugün "ben de Ergenekoncuyum" diye o eski sürece sahip çıkacak yürek gösterememiştir. Bu gariban, dünün en iktidar sahibi ve de en namlı olanlara bir çağrıda bulunuyor: Buyurun hep beraber, özgürlük, demokrasi vs vs diyelim.... Tamam, ancak bir de ben dahil hepimiz "evet, Ergenekon üyesiyiz, bizi yargılayın diyelim!". İşe nerden başlayacağız diyenler varsa... önce sendikal alan, sonra TODAİE, sonra falan filan da diyebiliriz...

Ahhh anlı şanlı anıllar, anılsızlar, arslan yürekli rişatlar, yiğitlerin en yiğitleri falan da filanlar... Nadir Nadi kadar yürekli olun ve çıkın diyin ki: ben de Ergenekoncuyum.... Korkmayın, yıllarca koktuğunuz "adam" olarak ben dedim... Buyrun siz de deyin.. Zor bir şey değil...

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (55)
  • emrahpolat
    avatar

    Bülent Hocam selamlar,

    Samimi görüşlerini yazdığın için teşekkürler. Kendi adıma özlemiştim yorumlarını.
    "toplumsal orgutlenmeler de cok sıkıntılar ortaya cıkıyor.ızım evde bıle pıs ıslerın yapımın da cogunlukla tartısma yasanıyor.sonucda ıkna olunuyor ve ıste
    meyerek yapılıyor.
    "

  • bulent
    avatar

    toplumsal orgutlenmeler de cok sıkıntılar ortaya cıkıyor.ızım evde bıle pıs ıslerın yapımın da cogunlukla tartısma yasanıyor.sonucda ıkna olunuyor ve ıste
    meyerek yapılıyor.bu ıs yasamıs oldugum bır cok ortak yasam da kı en buyuk sorun. bu yuzden belkı bırcok ortak yasam alnlarına uzak bakmısımdır.cunku bızlerde sonuc da kirliyız.ne yaparsak yapalım uretdıyımız seyler sonuc da bu pazar da yer alıyor.buda uretım koperetıf lerı ıle tuketım koperıtıflerının tam olusmamasın dan kaynaklanmak da. dıyer ulkeler dekı alternetıf yapılar da yıne kapatılıs devlet tarafın dan olcuk goruldugu duzey de varlıklarını surdurmekdeler. bız onları burdan daha farklı goruyoruz.cogu bırey ıssızlık ve benzerı fonlardan beslenıyorlar. bıreyselıyı olusmamıs bırey den toplumsal yapıya gecıs olduk ca zor.

  • mehmet özgür
    avatar
    Alýntý:
    Bilirsin Spinoza'da etkilenebilme kapasitesini arttırma gibi bir nosyon var; affects olayı. Yani girdiğim toplumsal ilişkilerden maksimum faydayı alabilmem için, bedenin etkilenebilme kapasitesini arttırması, receptörlerini çoğaltması durumu..Bu ise ancak bir kollektivite içinde olur; akıl değil kollektif aklın olduğu bir yerde bedenin müktedir olduğu kapsam artar.



    aslında güç arttırımı derken, kesinlikle kolektif bir şeyden söz etmeye çalıştım; konuşulagelen nasıl örgütlenme bağlamında, doğrudan demokrasinin böyle bir koşul içerisinde ortaya çıkacağını düşünüyorum. zaten insanları kuvvetlendiren bir örgütlenme ister istemez doğrudan demokrasi temayülü gösterecektir gibi geliyor.
    otonom'un kitaplarını kendi yerlerinden indirimli alabiliyorsunuz. taksim'de yerleri.

  • onder
    avatar

    Ah işte benim bahsettiğim Eugene Holland'ın Anti-Ödip'e giriş kitabıydı. Türkçeye çevrilmiş olmasına sevindim doğrusu..Güçlü o zaman senin elin hemen alır bu kitabı hocam..

    Kitapları okurken içinde bulunulan ruh hali bayağı etkili oluyor galiba..Holland'ın kitabını zorlama ile okumaya çalıştığımı hatırlıyorum..Olmamıştı..Goodchild'i da zorladım olmadı..Ama son günlerde sitede bir hareketlenme olunca biraz daha istekli okudum ve oldu.


    Alýntý:
    doğrudan demokrasi/yataylık için katılımdan öte, insanların nasıl kendi sözlerine/güçlerine güvenebileceğini de düşünmemiz gerek bence



    Sanırım Spinoza'nın "What the body can do?" , "Beden neye müktedirdir?" konusuna gönderme yapıyorsun..Yani bireysel bir aktif güç arttırımı ya da kişisel potansiyellerin farkına varma ve onları açığa çıkarma olayı..

    Eğer buysa, ben biraz kuşkuluyum..Bıçak üstünde olma durumu var; çok rahat senin anarşistler için verdiğin örnekte olduğu gibi doğal liderlik, şişik egolu tipler olmak, küçük dağları ben yarattım edasına kendini kaptırmak hayli muhtemel..

    Bilirsin Spinoza'da etkilenebilme kapasitesini arttırma gibi bir nosyon var; affects olayı. Yani girdiğim toplumsal ilişkilerden maksimum faydayı alabilmem için, bedenin etkilenebilme kapasitesini arttırması, receptörlerini çoğaltması durumu..Bu ise ancak bir kollektivite içinde olur; akıl değil kollektif aklın olduğu bir yerde bedenin müktedir olduğu kapsam artar.

    Ama tabii dozunda tutulduğu ölçüde Nieztsche'nin bireysel devrim algılayışına da gerek var.

  • guclu
    avatar

    Dur ben bir düşüneyim;-)

    Tırstım birden...

  • mehmet özgür
    avatar

    deleuze için birey yayıncılıktan çıkmış, hardt imzalı felsefede çıraklık kitabı var. goodchild'İn kitabına benzer bir de eugene holland'ın otonom yayıncılıktan çıkmış bir kitabı olması lazım, anti-ödip konusunda.en azından bana anlaşılır gelmişti, deleuze gibi çetrefil biri için. ayrıca norgunk yayıncılık neredeyse bütün deleuze külliyatını çevirecek, antiödip dahil.
    spinoza üzerine 11 ders'i kabalcı yeniden bastı. yüzde 50 indirimle alınabiliyor, kabalcı yayınevlerinden.

    zizek'in politik kariyeri de şöyle bildiim kadarıyla; slovenya'da yıkılan rejim sonrası liberal demokrat parti'den cumhurbaşkanı adayı oluyor. tabii bu liberallik daha çok siyasal liberal jargon üzerinden, azınlıklara, yeşillere, kürtaj hakkına yol veren bir nokta. piyasa reformlarındansa. sonradan galiba ilişkisi bitiyor ve bağımsız aydın olarak devam ediyor.
    foucault'da kısa dönem fkp üyeliği dışında dönem dönem farklı örgütler içinde bulunuyor. galiba en önemlisi, cezaevi izleme komitesi adlı olanı.
    foucault'nun analizlerinin en çok örgüte ilham olduğu nokta galiba feminist ve gay/lesbian hareketi içerisinde. ki her ikisinin de özel/kamusal ayrılığını sorunsallaştıran temel toplumsal hareketler.

    doğrudan demokrasi/yataylık için katılımdan öte, insanların nasıl kendi sözlerine/güçlerine güvenebileceğini de düşünmemiz gerek bence. kendi gördüğüm/duyduğum anarşist ekiplerde (ki tahminimce güçlü'de bir kaç ismi tanıyacaktır o ekiplerden) bu tür söylemler baskın olmasına rağmen, ortaya çıkan gayet maço veya doğal liderlik mefhumunun güçlendiği alanlar oluyor. yaşım yetmese de 80 sonu 90 başlarında türkiye'de yoğun bir anarşist komün, otonom pratiklerinin/tartışmalarının olduğunu okudum, tahminimce bu tür sebeplerden dolayı yozlaşıp, çözüldüler. birgün toplantılarına en fazla 35 kişinin katıldığını okumuştum, bunun yataylık vurgusundan öte insanların kendi kapasitelerinin, iktidar güçlerinin sorunsallaştırılmasıyla ilgili bir hali var sanki. güç nasıl artır, hem kendimizin, hem ötekinin; yataylıktan öte bence asıl dert bu olmalı. ki spinoza'da galiba bu bağlamda işlevsel.

    aşağıdaki muğlak alıntıyı, sana yönelik sorudan çok not düşme bağlamında yazmıştım. yani solcu sıradan insanların, bu tür profesyonel devrimci söylemleri çok da içselleştirmediği anlamında kullandım.

  • onder
    avatar

    Ben zaten 2 gün önce, çok uzun bir süredir hiç bakmaya cesaret edemediğim Deleuze-Guattari okumalarına tekrar başladım. Okumalarımı Forum'da açacağım başlıklara aktaracağım; bir nevi okuma notları gibi.

    Hedeflediğimiz şeyin entellektüel mastürbasyon olmadığı açık zaten sözkonusu yazarlar öyle bir okumaya izin vermeyecek kadar da zor..

    Bu düşünürleri okumanın bazı handikapları var; öylesine çok referanslı ve ağdalı bir dille yazıyorlar ki, kılavuz olmadan okumak imkansıza yakın. Çok kararlı olmak lazım, dolayısıyla ortak okumak bir artı-motivasyon sağlaması açısından çok faydalı olur.

    Deleuze-Guattari'nin en temel ve zor eserlerinden başlamak lazım; ilk cilt Anti-Oedipus, ikinci cilt Bin Yayla. Her ikisi için de benim elimde mükemmel iki kılavuz kitap var. Anti-Oedipus için olanı dün okumaya başladım ve şaşırdım. Bu kitabı 3-4 yıl önce de okumaya çalışmış ve başaramamıştım. Ama bu sefer gayet güzel gidiyor. İsterse bu ingilizce kitapları paylaşabilir..Türkçe'de ise Goodchild denen birinin Ayrıntı yayınlarından Deleuze-Guattari'ye girişi kitabı var..Ona da bakılabilir ama o kitabı da ilk okuma deneyimim başarısız olmuştu..

    Spinoza'ya giriş için ise Deleuze'in Ulus Baker çevirisi ile "Spinoza Üzerine 11 Ders" adlı mükemmle ders notları var..Oteki yayınlarından cıkmıştı galiba..Baskısı tükenmişse bende elektronik formatta var sanırım..

    Sonuç olarak eğer zor ama çok zor bir okumaya hazırsan ben de hazırım..Ama bir kez başlanırsa pes etmek olmamalı..Uzunca bir süre okunanların, politik teori ile bağlansıtısını kurmak zor olabilir..

  • guclu
    avatar

    Önder,

    Bu düşünürlerin temel eserleri üzerinden bir okuma işine ne dersin? Senin konuya hakim olduğunu düşünüyorum. Kimin, hangi yapıtlarından başlamak gerekiyor mesela? Bu iş Spinoza'ya falan gidiyor gördüğüm kadarıyla ve herhangi bir felsefe disiplini almamış insanlar için yutulması zor bir lokma. Hedeflediğimiz şeyin entelektüel mastürbasyon olmadığı da açık olduğuna göre, bu yazılanların politik/pratik düzleme hangi kanallarla aktarılacağı konusunda kafa yormak gerekecek ayrıca..

  • onder
    avatar

    Güçlü,

    Düşüncelerin bu ülkede nasıl yavaş yayıldığını söylememe bilmem gerek var mı?

    Yanılmıyorsam, Birikim çevresinin o da çok tepkiyle karşılandığını duyduğum Althusser'i tanıtma çabaları dışında, 80 öncesinde hemen nerdeyse hiçbir klasik külliyat dışı marksist yazar tatışılmamış bu ülkede. Senin iyi bir dergi kolleksiyonun varmış, o dönemin tipik entellektüel iklimini benden daha iyi bilirsin.

    Görece "yaygın" olarak farklı düşünürlerin eserlerinin yayınlanmasının ve tartışılmaya başlanmasının tarihi topu topu 20 yıldır Türkiye'de.

    "İmparatorluk"un yayınlandığı zamanda yapılan tartışmaları hatırlıyorum; bilumum siyasi hareket nefretle karşılamıştı. Ama görülüyor "ulus-devlet"lerin sönümlenmeye girdiği saptaması bugün generallerin bile söylemine girdi. Sol cenahta ise hala her Gürcistan, Kosova savaşı gibi olaylar çıktığında balıklama atlayıp "Bak görüyor musunuz ulus-devlet yokolmuyor aksine yenileri türüyor" refleksi devam ediyor, 100 yıllık emperyalizm eskimiyor da 15 yıllık ulus-devlet'in sönümlenmeye başlaması tezi eskiyor onların gözünde..Ama böyle bir tartışma artık gündeme girmiştir, her hareket hesaplaşmak durumundadır..

    Yani demek istediğim bizimsolun zihinsel evreni geç de olsa yavaş yavaş da olsa son 20 yılda kararlı bir şekilde bayağı zenginleşiyor. Dolayısıyla saydığım adamlar Türkiye için hala çok genç.

    Bunların söylediklerini uygulamaya çalışması yönünden sicilleri de bence gayet iyi..Deleuze katıksız bir felsefeci olarak siyasete uzak kalmış olsa da ortağı Guattari tam bir komunist ve marxisttir. Yaşamı boyunca çok faal militan bir aktivist olmuştur. 68'in önderlerinden biri olduğu söylenir. Keza Badiou eski bir maocudur ve halen göçmen haklarını savunan kendi politik çevresi var, bildiğim kadarıyla.

    Sonuç olarak evet, biriken külliyata dayanan yeni ve çok daha zengin bir sol hareket doğacak bence..Ama bekliyerek değil tabii..ÖDP ve Birgün deneyimleri bence bütün başarısızlıklarına rağmen, eski paradigma içinde yapılan son revizyon çabalarının bile yetmediğini gösterip, ortodoks perspektifin bir açılım sunamyacağını gösteren son denemeler olarak tarihsel önemleri var.

    ÖDP, parti şeklinde dükkan açıp müşteri bekleyerek, seçimlere odaklanma üzerine dayalı bir örgütlenmenin işlevsiz olacağını gösterdi.

    Birgün, mevcut solcu yazar/uzman kümesinin defalarca farklı kombinasyonlarını deneyerek, okuyucuyu aktif katılımdan dışlayan, okur/yazar hiyerarşisine dayanan bir iletişim modelinin tutmayacağını gösterdi. Bu yazar/uzman kümesini yeni random bir kombinasyonu ile benzer yeni bir oluşumu denemeye artık kimse cesaret edemez. İnternet çağında sosyalist iletişim platformun kitlesel katılımlı ve yatay bir model olması gerektiği artık kesindir. Bunu yapmayan her girişim elitist kalmaya ve plaza medyasına adaö yetiştirmeye mahkumdur..

    Yani sonuç olarak bilinen kalıplarla sosyalist mücadele yapmak bence her geçen gün daha da zorlaşıyor..İnsanların çoğu için cazibe merkezi olabilmek içim çok farklı modeller geliştirme zorunluluğu açığa çıkmıştır. İnsanlar artık seçim dönemi, çatı parti, ortak aday, cephe tartışmalarının başlamasından bıktı usandı artık..Birgün çatı parti olmalı mı diye anket düzenlemiş, aylardır verilen oy 15-20 civarında..

    Bence yeni bir algılayış ufukta görünüyor olabilir.

  • onder
    avatar

    Ağ tipi örgütlenme işte grassroots / rhizome türü yapılanma..Örgütlenme biraz çelişik duruyor..Yani her yönde yatay yayılan , herhangi bir merkezi, başı sonu olmayan, yerleşik ritüelleri olmayan, spontan, doğaçlamacı ama şekilsiz de olmayan insan ağları..Facebook'daki arkadaş listelerin, arkadaşımın arkadaşı tarzı yayılan, daha "politically/socially concious" versiyonu

  • guclu
    avatar

    Önder,

    İyimserliğini saygıyla karşılıyorum ama bu saydığın düşünürler genç insanlar değiller, en azından son kırk yılın insanları. Yazdıkları, önerdikleri hususların uygulanmasına yönelik bir çaba gösterdiler mi? Negri'yi biliyorum, yıllarını hapiste ve mücadelede geçirdi.Ötekilerin ne tür bir pratiği oldu, bilmek isterim samimiyetle.

    Yoksa ilerde bir gün, oluşmakta olan külliyattan esinlenecek bir alternatif sol hareket mi umalım?

  • onder
    avatar

    Bozmanın zor olduğu konusunda ben o kadar karamsar değilim;

    Bir; legal sosyalit mücadelenin yıllık mesai programına alternatif bir "mesai" programı yok.

    İki; bunlar şimdiye kadar hiç tartışılmadı.

    Üç; bu gibi konular üzerine düşünmenin politika ya da mücadele dışı olduğu varsayıldı. Özel Hayat/Kamusal hayat ayrımının yapaylığı artık daha çok hissediliyor

    Dört; bu gibi sorunsalları politikanın bağrına çeken çok önemli bir külliyat var artık. Politikanın alanını genişleten ve bu tür minör alanları politize eden bir külliyat; Deleueze en önemlileri, sonra Negri, Foucault, Badiou tabii Zizek.

    Çok rahatlıkla çoğaltılabilecek bu ve benzeri nedenler yüzünden, klasik "devrimci" varoluş tarzı üzerine kurulu dengeyi, yeni bir algılayış adına değiştirmek artık bence çok daha mümkün; yukarıdaki maddelere ek olarak alınabileceği gibi ortodoks yol ve yordamın (klasik öncüllere bağlılık anlamında değil, etik, varoluş tarzı anlamında, ya da yöntemsel olarak) fazla bir seçeneği ve inandırıcılığı artık kalmadı (Taraf yüzünden yeni bir hayat öpücüğü verilmiş olsa da). ÖDP denildi artık umutlar tamamen bitmek üzere gibi, daha kaç seçim dayanırlar bilmiyorum; Birgün denildi 100 bin satacaktı, 7-8 bin satıyormuş, Özgürlükçü Sol denildi en bayat liberalizm gelinen nokta oldu.

    Yani farklı bir perspektif için koşullar senin sandığından çok daha uygun gibi geliyor bana..

  • guclu
    avatar

    Önder,

    Sık sık tekrarladığın "ağ tipi örgütlenme" hakkında bilgim olmadığı için bir şey diyemiyorum ama söylediklerine katılıyorum.

  • guclu
    avatar

    Yanlış anlamaya engel olayım: Bunu tartışmak zor değil, bozmak zor...

  • onder
    avatar

    Oh be sonunda anlayabildik galiba birbirimizi:

    Alýntý:
    Halbuki bizim burada üzerinde durduğumuz, anladığım kadarıyla, bildiğimiz anlamıyla mücadele edemediğimiz, yani parti/örgüt/hareket gibi kategoriler aracılığıyla işçileri/köylüleri/öğrencileri hareketlendiremediğimiz bugünkü koşullarda nasıl varolabileceğimizle ilişkili.



    Aynen de böyle..Ama bir hayatta-kalma (survival) etiği olarak değil, betimlediğini gibi koşullarda deneyimlerin birikmeye başlaması için ne yapılabilir, karınca kararınca kollektivite adına ne yapılabilir, tek tek bireysel ilişkiler bir ağ gibi nasıl çoğalabilir, ne gibi alternatif günlük toplumsal pratikler yapılabilir vs türü işin minör boyutuna yönelik bir perspektif geliştirmek. Bu ne önemsiz bir iştir ne de devrim sonrasına havale edilebilir; bu yavaş yavaş yeni bir toplumsal yaşam biçimin, yeni bir günlük hayat etiğinin kurulması demektir; toplumsal yaşam biçimleri gayet de hızlı yayılabilir. Böyle bir perspektif, örgütlü mücadelenin yerine cemaatciliği koymak değildir.

    Düşünelim, bugün ÖDP gibi bir yapı doğru saiklere rağmen neden başarılı olamıyor? Tahmin ediyorum Eylül öncesinin geleneklerinin birlikte hareket etmeleri karşısında, benzer şekilde spontan bir tepki koyabilen, doğallıkla ortak hareket edebilen karşı yapıların olamaması..Eylül öncesi gibi yapılar anlamında "örgütlü olmayanlar"ın, bir ortak yaşamları, kesişen bir günlük hayat pratikleri olmadığı için kollektif ortak bir perspektif de geliştiremiyor; benim hep verdiğim örnekte olduğu gibi, bir yürüyüşte, panelde vs bir araya gelen insanlar, bitimde vedalaşıp kendi yollarına devam ediyor. Mevcut politik pratikler spontan insan ilişkilerini bir üst boyuta geçirmeye yetmiyor..Bu tür dinamikler kurulsa, klasik örgütlü parti mücadelesine alternatif değil onu besleyecek toprak kurulur..

    Bu tür bir perspektif de sapına kadar mücadeleye yönelik olduğu için devrim sonrasına havale edilebilecek bir konu değildir..

  • guclu
    avatar

    Nerde kalmıştık:-)

    Önder,

    Alýntý:
    Benim eleştirim Güçlü'nün, sosyalist bir günlük hayat etiğinin olabilirliğini devrim sonrasına havale etmesidir ki, bu son derece konformist varoluşlara yol verebilir..Ki burda kastedilen Platon'cu, Kant'çi vs dört başı mamur bir etik külliyatı değil, Nietzsche'ci yeni bir üst-insanın yaratılması vs gibi uzun boylu hiç değil. İnsanların ne bilim işine, eşine vs ayırdığı zamanlardan bir kısmını da sosyalist ilişkilerin bir ağ gibi yayılmasına dolayısıyla bir sosyalist günlük hayat pratikleri hegemonisinin oluşmasına katkıda bulunmasına ayırması, bunu yaparken bir müminin hissettiği gibi gönüllü bir baskılanım içine girmesi..



    Hocam, yazılanları okudukça aslında düşünülenlerin yakın ama ifade edilenlerin uzak olduğunu anladım; bu da sanırım tam bir "dil" sorunu.

    Hani Behice Boran'ın bir sözü vardır, "Sosyalist olunmaz, yaşanılır" diye. Ben bu sözün üzerine neredeyse 15 senedir düşünürüm. Boran gibi hem hakiki bir ortodoks ve sovyetik hem de tavizsiz bir "old school" sosyalist ahlakına sahip bir devrimcinin yaşamına uygun düşen bir slogandır bu.Mensup olduğu geleneğe hiçbir zaman yakınlık duymasam da Boran'ın mücadeleciliği, inandığı sosyalist siyaseti açık açık ve herkesin gözünün içine sokarak yapması, ölüm döşeğinden kalkıp TBKP kuruluş bildirisini okuyup bundan tam üç gün sonra da ölüvermesi, bu mücadeleci kadına saygı ve hatta sevgi duymama yol açar.

    Burada mesele şu bence: Sosyalistlerin devrimin çok uzak olduğu koşullardaki günlük süreçleri nasıl olacak? Süreç demem kasıtlı, içine hem insani ilişkiler boyutu hem iş yaşamı hem de siyaset giriyor. İllegal alanda olanların yapabilecekleri Çarlık Rusyası'na göre bile daha az. Ohrana benzeri bir yapıya dahi ihtiyacı yok düzenin. Kapitalizm en küçük dokuya kadar nüfuz etmiş ve tüm zihinleri belli oranlarda ele geçirmiş halde. Sosyalistler bundan azade asla değil. Bu anlamıyla, bırakalım toplumdaki "sıradan insanlar" arasındaki ilişkileri, konformist ve bireyci yaklaşımları sosyalistler arasında azaltsak dahi bir başarıdır. Bunun adı "sosyalist bir gündelik yaşam etiği" olacaksa tabi ki olsun, başımın üzerinde yeri var.

    Geleneksel sol yaklaşım, devrimci süreçlerin hazırlanması ve "devrimci patlama" anına doğru evriltilmesi şeklinde özetlenecek bir "günlük siyaset tarzına" sahiptir ve bütün günlük yaşam etiği de bu mücadelenin icaplarına göredir. Yani, bir "mücadele etiğidir" söz konusu olan. Halbuki bizim burada üzerinde durduğumuz, anladığım kadarıyla, bildiğimiz anlamıyla mücadele edemediğimiz, yani parti/örgüt/hareket gibi kategoriler aracılığıyla işçileri/köylüleri/öğrencileri hareketlendiremediğimiz bugünkü koşullarda nasıl varolabileceğimizle ilişkili.

    Şu an legal sosyalist politik varoluş, parti büroları ve tepkisel sokak gösterileri arasında gidip gelen bir koşuşturmacadan ibaret. Bir sosyalist hareketin yıllık "mesai" programı bellidir; 21 Mart Newroz ile program başlar; 30 Mart'ta Kızıldere, 6 Mayıs'ta Denizler, 18 Mayıs'ta da İbo anılır; 1 Mayıs'ta ya mitinge gidip bağrılır ya da Taksim zorlanıp kafa göz yarılır; 15-16 Haziran'da yürüyüş yapılır ve yaz tatiline girilir. Sonbaharda kongre ve konferans süreci başlarken, okullarda faşistler solculara saldırdığı için tepkisel eylemler yapılır. Yılın sonuna doğru bir tane de büyük kapalı salon şenliği yapıldı mı, yıllık program tamamlanır. Üç dört yılda bir de yaklaşan seçim dönemine uygun olarak ittifak mı, çatı partisi mi, tek başına mı, yoksa bağımsız adayla mı seçime katılınacağı birkaç ay tartışılıp genellikle ittifak yapılır. Legal sosyalist siyasal varoluş budur ve illegaldekilerin bu kadar bile etkinliği yoktur. Ne sosyalistlerin ne de dönüştürmeyi hedefledikleri toplumun en ufak bir zerresinde bir değişim/dönüşüm yaşanmaz. Yıllar böyle geçer.
    Bu, aslına bakarsanız adı konmamış bir mutabakattır. Düzen, "kumda oynayın" der, biz de oynarız.

    Bunu bozabilecek ne varsa onu tartışmamız gerekiyor. Bu da, determinist olayım azıcık, verili koşullarda epey zor.

  • onder
    avatar
    Alýntý:
    aslında tam da bolşevik mantık bu değil midir, sıradan insandansa. zaten bugünden inşa mantığı da bu bolşevik iktidar/devrim anlayışına karşı oluşmadı mı?



    Her nedense çıkmamış olan "muğlak" pasaj

  • onder
    avatar
    Alýntý:
    görüngünün henüz türkiyede politikleşecek bir altyapısı olmadığını söylemek

    Bu bana biraz sosyalizmin nesnel koşulları olmadığı gerekçesiyle, öncelikle burjuva devrimim gerekliliğini savunan menşevik "aşamacılığı" çağrıştırdı. Negri'nin alıntılanan pasjada vermeye çalıştığı mesaj, ağ iktidar yapılarının kaçınılabilecek olanlarından çıkıştır, günlük hayat içindeki iktidar alanlarını boşaltmaktır. Bu tür şeylerin Türkiye'de politikleşecek bir altyapısının olmadığını söylemek sanki biraz Türkiye'de günlük hayata yönelik iktidar alanları yok demeye benziyor.

    Müslüman günlük varoluş etiğini örnek vermeme yönelik eleştirilerin de biraz akademik bir tepkiyi hatırlattı bana, yani gene bir aşırı teorizasyon var gibi. Kuşkusuz müslümanlar da yekpare bir yapı değil, elbette çok farklı tipolojiler var..Ama benim konu bağlamında verdiğim müslüman tipi, onların deyimiyle mümin, yani gerçekten inanan insanlar ki, konumuz bağlamında sosyalist tipolojiye denk düşenleri..Zira her iki tip de, belli bir toplumsal ideali taşımak anlamında benzeşir..Lakin sosyalistler bir günlük hayat kodları olmamakla müminden ayrılır. İdeolojik çözümleme anlamında birbiriyle tamamen ortaklaşan iki sosyalist yine de birlikte iş yapmlarını sağlayacak ortak ruha sahip olmayabilir. Bu da anlaşılır birşey çünkü sosyalist ideolojide korku üreten bir ulvi boyut, bir öte dünya kavrayışı, bir hesap verme korkusu yoktur; sosyalistler sinizme karşı bağışık değildir ama bir müminin sinik olması mümkün değildir. Yani kendini sosyalist olarak niteleyen bir insan, kapitalizmin insanlığa verdiği zararı çok da iyi biliyor olmasına rağmen, kapitalist ilişkilere angaje olmasının kendi sonlu hayatında büyük avantajlar ve haz vereceğini görürse, böyle bir fırsatı yakalarsa çok rahat "Bana birader ben mi kurtaracağım dünyayı, hayat kısa, zevkimize bakalım" diyebilir ki, eminim hepimiz bu tavrın sayısız örnekleriyle karşılaşmışızdır..Bir müminin "Ya bugün de sabah namazını kılmayıvereyim, çok yorgunum, ya da işler başımdan aşkın" deme şanşı yoktur ama bir "sosyalist"in sosyalist olmanın gerektirdiği, müslüman etikten daha az bağlayıcı olmayan sosyalist etiğin yükümlülüklerini en sudan sebeblerle sallaması üzerinde herhangi bir vicdani hesaplaşmaya bile gerek duyulmadan yapılan standart bir pratiktir, anlayış gösterilir, adam haklı denir vs..

    Bence bu kadar sarih bir farklılığın istisnalarını keşfetmeye çalışmak, olayları üzerinde herhangi bir uzlaşmayı imkansız kılacak kadar karmaşıklaştırır..

    Zizek'in Lenin'i öne sürmesi, onun çözümlemelerinin günümüzde de hala geçerli olduğunu düşünmesinden değil, ondaki iradi boyut yüzünden..Buna paralel olarak Kierkegaard'dan aldığı bir "inanç sıçraması" leap of faith kavramı da var ki, benzer bir bağlama oturuyor; çözümleyeği mantığın çıkmaza girdiği, anı en iyi yorumlayan siyasi tahlili yapabilmek değildir önemli olan; rasyonel akılın çaresiz kaldığı anda bir inanç sıçraması ile diyelim sosyalizm istenir..Kierkegaard tanrıyı rasyonel çözümleme ile kanıtlamaya çalışmayı en büyük terbiyesizlik olarak görürmüş; hristiyan akıl öyle gösterdiği için değil inandığı için hristiyan olmalıymıs. Korku ve Titreme de Hz.İbrahim'in Tanrının oğlunu kurban etmesi talebini hiç sorgulamadan kabul etmesini de böyle yorumlamak lazım..

    İşte benim demek istediğim, ideolojik olarak sosyalist olmanın bir müminde olduğu gibi böyle bir inanç sıçraması yaratması mümkün değildir..Dolayısıyla, devrimin maddi koşulları "kadar" faillerin subjektif koşulları üzerine de kafa yormak gerekir, sınıf iktidarını altetmek kadar subjektif sinizm iktidarını da alt etmek gerekir. Devrimin objektif ve subjektif boyutları diyelim buna..Şimdiye kadar objektif koşullar üzerine düşünmenin yeterli olduğu düşünüldü, biraz da devrimci atmosferin hegemoni düzeyinde oluşmasını sağlayacak aydınların subjektif koşulları üzerine de düşünmek lazım.

    tavır-duruş konusunda söylediklerine katılıyorum ki bu deleuze'ün Being/Becoming ayrımına benziyor ki ben deleuze'e tekrar girme cesaretini hafiften yakaladığım için bu konuları forumda gündeme getireceğim..

    Alýntý:
    sosyalizan ilişkilerin bugünden yaratılmasına evet (ortak iş yapmaya/insanlar birşeyler başarabildiklerini farkettikleri anda başlar süreç) ama devrimi de sosyalist insanlar yapmayacak bunu da gözönüne almamız lazım. en nihayetin gerçekten muhtarın karısı kıvamındaki insanlar çelişik ruhlarıyla yapacaklar,



    Bunun üzerine fazla söze gerek yok..Elbette öyle..Ben de kesinlikle aksini iddia etmedim, etseydim genel kavrayışıma çok zıt birşey söylemiş olurdum..Sadece bir not; devrim bir an, bir anlamda Being olarak değil Becoming yani süreç olarak kavrama taraftarıyım ki, türkiye'de devrimin bir süreç olarak kavranması hala çok ender görülen birşey. Süreç olarak devrim de ideolojik/kültürel hegemoni içinde pişer ki bu noktada sosyalistlerin rolu vardır.

    View image

    bu pasajın muğlak biraz..derdini anlayamadım..hangi konumu bana veriyorsun, karşısına ne koyuyorsun anlamadım..

    Herşeyi devrim sonrasına havale etmeye karşı söylediğin belli..Ama benim konumumu sanıyorum, herşeyi devrim sonrasına havale etmenin tam ayna imajı olarak herşeyi bugünden inşa olarak algılamışşın ki elbette kastettiğim o değil..Kuşkusuz bu konu özelinde de iki uç arasında kompleks bir diyalektik var; neyin şimdiden neyin devrimden sonra yapılacağını söyleyebilecek bir babayiğid olamasa gerek.

    Benim eleştirim Güçlü'nün, sosyalist bir günlük hayat etiğinin olabilirliğini devrim sonrasına havale etmesidir ki, bu son derece konformist varoluşlara yol verebilir..Ki burda kastedilen Platon'cu, Kant'çi vs dört başı mamur bir etik külliyatı değil, Nietzsche'ci yeni bir üst-insanın yaratılması vs gibi uzun boylu hiç değil. İnsanların ne bilim işine, eşine vs ayırdığı zamanlardan bir kısmını da sosyalist ilişkilerin bir ağ gibi yayılmasına dolayısıyla bir sosyalist günlük hayat pratikleri hegemonisinin oluşmasına katkıda bulunmasına ayırması, bunu yaparken bir müminin hissettiği gibi gönüllü bir baskılanım içine girmesi..Böyle birşey kendi doğası bir haylı tartışma gerektiren devrim sonrasına havale edilebilir mi? Ha elbette üretim ilişkilerini değiştirmek, altyapının sosyalist dönüşümünü yapmak gibi makro işler ancak devrimden sonra yapılır da, konumuzla pek bir bağlantısı yok..Majör devrimcilik kadar biraz da minör devrimciliğe kafa yormak lazım; Deleuze/Guattari'nin "Kafka;Minör Bir Edebiyat Eleştirisinde" olduğu.

  • mehmet özgür
    avatar

    imparatorluk bahsinde:
    marx'ın kapitalini, araya farklı kavramlar almadan prekapitalist coğrafyalar için kullanmamakla aynı şey aslında söylemeye çalıştığım. bu bizim coğrafyamızda böyle bir (imparatorluğun yazıldığı politik bağlamın karşılığı olabilecek) durumun hiç olmadığını değil, daha çok böyle bir görüngünün henüz türkiyede politikleşecek bir altyapısı olmadığını söylemek.
    en nihayetinde somut hayata müdahale etmeye kalkışan bir metnin, felsefi soyutlama düzeyinde ele alınmaması gerek bence.

    buradan devame ederek asıl konuya şöyle bir not düşeyim: soyutlama düzeyinde alınacak bir müslüman sosyal tipini bence biraz abartıyoruz. zira ritüelini yerine getiren, kendine denk bir müslüman yok. çoğunlukla gündelik ahlaki kodlar üretmekten başka bir fonksiyonu olmayabiliyor, gayet korkakça bir tüccar mantıkla sahipleniliyor (ramazan tam da bunun örneği değil mi, senelik vergi affı gibi bişi)... velhasıl kelam böyle bir soyutlamadan başka bir soyutlama olan "sosyalist"e kolayca geçemeyiz gibi geliyor. ki bence halen yanlış diyemesem de rahatsız edici bir tını taşıyor kimlik lafı. ümit kıvanç'ın bahsettiği "tavır mı, duruş mu" muhabbeti gibi. tavır aktif bir pozisyon almayı ve dolayısıyla ilişkisel bir durumu çağrıştırırken, duruş pasif bir pozisyonu imgeliyor. aynı zamanda kendinizi bir düzeyde kirletmemiş de hissedebiliyorsunuz. kimlik olduktan sonra birilerinin de imam/papaz/tanrı olması gerekiyormuş gibi geliyor. örneğin murat belge halen kendine sosyalist der büyük ihtimalle, tanıyanlar da dünyanın en iyi insanlarından kabul ederler kendisini... ama bu bizim onun sosyalist varoluş sahibi kabul etmemize yol açar mı? ya da mahallede çalışma yapan ama maço, dayı tavırlı bir erkeği sosyalist varoluşta sayabilir miyiz?

    sosyalizan ilişkilerin bugünden yaratılmasına evet (ortak iş yapmaya/insanlar birşeyler başarabildiklerini farkettikleri anda başlar süreç) ama devrimi de sosyalist insanlar yapmayacak bunu da gözönüne almamız lazım. en nihayetin gerçekten muhtarın karısı kıvamındaki insanlar çelişik ruhlarıyla yapacaklar, yenecekler, yenilecekler, öğrenecekler sonra tekrar yapacaklar. zaten bugünden oluşabilecekse böyle insanlar niye devrimin, sosyalizmin peşinde olsunlar/olalım?


    Alýntý:
    Bizim gibi sıradan insanlar arasında ise, bu yaklaşım, her türlü küçük burjuva varoluşu rasyonalize etmenin en sağlam "teorik" gerekçesidir. Nasıl olsa bu tür sorunlar ancak devrimden sonra çözülür öyleyse kendimiz kasmayalım işimize bakalım olayı.



    aslında tam da bolşevik mantık bu değil midir, sıradan insandansa. zaten bugünden inşa mantığı da bu bolşevik iktidar/devrim anlayışına karşı oluşmadı mı?

    p.s.islamcıların da kendi aralarındaki homojenlik olsa olsa akp dönemiyle oluşmuş birşey, ruşen çakır'ın ayet ve slogan'ına bakılırsa; sosyalist hareketten kendi iç çekişmeleri anlamında farkı yok.

  • onder
    avatar

    Güçlü, "Taban inisiyatifli sosyalist kolektivite" fikrini sosyalizmin yerine koyan kim? Olur mu öyle şey?

    Benim en nefret ettiğim şey siyasi romatizmdir. Adamın gerek günlük varoluşu, gerek seçimleri vs itibariyle sosyalist devrimcilikle, bolşeviklikle alakası yoktur, devrim konusuna gelince mangalda kül bırakmaz..Ben Marx'ın ünlü saptaması uyarınca "çözülebilecek" sorunların önümüze konulması taraftatırıyım..Fani bir birey olarak sosyalist devrim hakkında ben ancak gevezelik çok çok spekülasyon yapabilirim, ama tarihi kateden bir hareketin unsuru olarak,sonraki kuşaklara aktarılabilecek, "birikebilecek" şeylerle sınırlıdır ufkum..

    Geçen Murat Belge bahsedıyordu; bunların örnek aldığı Bolşeviklerle de en ufak benzerliği yoktur diye..Belli başlı tüm bolşevik liderler şimdiye kıyasla çok birikimli adamlar olmalarının yanında, sıradan bir bolşevik de günlük hayatında son derece ilkeli, etik duruşu olan adamlardı..Belge'nin dediği gibi bir bolşevik militan bilgi toplamak için bir malikaneye sızması gerekiyorsa mesala, diyelim guru bir aşçı kılığına girer, bilmiyorsa yemek yapmasını öğrenir, gerçekten de bir aşcıymış gibi yaşar diyordu..Kim var senin etrafında böyle bir kararlılığa sahip olan? Ya da ömür hayatında karşılaştın mı? Aha işte şu bizim mütevazi site çalışmasında bile gösterilen performans ortada..Bu tür varoluşa sahip adamların çıkıp da devrim'den başka kuş tanımam tavırlarının herhangi bir gerçekliği var mı? Salt, katıksız romantizm, başka zerrece bir gönderimi yok..Horkeimer'ın lafını uyarlarsak; "Sosyalist bir varoluşa sahip olmayan, devrim hakkında sussun".

    Taraf'ın eline koza olacağını söylediğim şeyi de çok yanlış anlamışsın; Sosyalizm fikrini savunmak Taraf'ın eline koz verir demedim; herşeyi devrim sonrasına havale etmenin Taraf'ın eline koz vereceğini söyledim. Bu tavır çok da haklı gerekçelerle ana yönelik çözüm üretmeyen, tam da senin bana yakıştırdığın eleştiriyle, yani ütopik, hayalperest olmakla mahkum edilebilecek bir tavırdır..Ki bence haksız bir eleştiri de değil..Her sorun devrim'den sonra çözülecekse, sosyalist insan ancak devrimden sonra yaratılabilecekse, Devrim'i kim yapacak, muhtarın karısı mı?

  • guclu
    avatar

    Önder,

    Alýntý:
    ..Taraf sosyalizme saldırmak istendiğinde seni beni mi kaale alacak, tabii ki Oğuzhan Müftüoğlu'na saldıraca..Ama düşmanların dahi olsa birkaç kişinin meşru sosyalizm sözcüsü olarak algılanmasını doğuran iktidar ilişkileridir..Eğer taban insiyatifli bir sosyalist kollektivite olsaydı, koca bir hareket tek bir kişinin bireysel tavırları ile mahkum edilemezdi..



    Yerden göğe katılıyorum. "Taban inisiyatifli sosyalist kolektivite" çok güzel bir önerme ve şu anki düzen şartlarında yaratabileceğimiz en ileri nokta. Ama bu, sosyalizmin yerine geçebilecek bir şey olamaz düşüncesindeyim. Sosyalizm, eğer Marksist manada kullanıyorsak, geçenlerde Ertuğrul Kürkçü'nün de belirttiği gibi, "üretim araçlarının ortak mülkiyeti". Bunun devamında devletsizlik ve sınıfsızlık olarak, adına komünizm denmiş tarihsel yöneliş..

    Bunun, Taraf'ın elini güçlendirecek önermeler olabileceğini sanmıyorum, çünkü Taraf sol içi bir tartışmanın muhattabı olamaz. Adamlar/kadınlar düpedüz liberaller yahu. Kapitalizmle bir sorunları yok ki onların. Piyasa ekonomisinin kılına dokundurtmuyor Cemil Ertem. İçlerinde en ilerici lafları Ermeni Tehciri hakkında söyleyen birileri var ve onda da belirleyici saik Kemalizm düşmanlığı.

    Baidou'nun dediğin kitabını okuyacağım.

  • onder
    avatar
    Alýntý:
    Ama düşmanların dahi olsa birkaç kişinin meşru sosyalizm sözcüsü olarak algılanmasını doğuran iktidar ilişkileridir



    Bir kelimeyi atladığım için çok ters bir anlam çıkmış. Doğrusu;

    Alýntý:
    Ama düşmanların tarafından dahi olsa birkaç kişinin meşru sosyalizm sözcüsü olarak algılanmasını doğuran iktidar ilişkileridir
  • onder
    avatar

    Güçlü,

    Sosyalizmin yegane temsilcisi olma iddiasına Birgün sahiptir demiyorum..Asla..Çok yanlış anlamışsın..

    Dışarıdan Birgün'e Taraf'ın dahi olsa birilerinin bu misyonu yüklemiş olabilmesi ile benim derdim..Bu yükleme yürürlükteki fillerin teğişmesi mantığından çıkıyor, birilerinin tercihi değil..Bugünkü ortamda, sabit, sınırları belli, yapılar/konumlar politik aktör olarak ele alınıyor. Kişilerin politik arenada söz hakkı yok..Taraf sosyalizme saldırmak istendiğinde seni beni mi kaale alacak, tabii ki Oğuzhan Müftüoğlu'na saldıraca..Ama düşmanların dahi olsa birkaç kişinin meşru sosyalizm sözcüsü olarak algılanmasını doğuran iktidar ilişkileridir..Eğer taban insiyatifli bir sosyalist kollektivite olsaydı, koca bir hareket tek bir kişinin bireysel tavırları ile mahkum edilemezdi..

    Kusura bakma ama

    Alýntý:
    "Müslüman vs Sosyalist" mukayesesinin gerçekten anlamlı olacağı bir zemin ancak sosyalizmin kuruluş sürecinden itibaren, yeni bir ahlak ve duzenin olusturulmasi surecinde soz konusu olabilir. Bütün koordinatların yenilendiği, tüm süreçlerin değiştirildiği, toplumun yeniden kurulduğu bir dönemde, sosyalist insanın doğması ve yetişmesi de şart olacaktır.

    düşüncesi benim sonuna kadar karşı olduğum, son derece ters gelen bir yaklaşımdır..O kadar ters olduğum bir konudur ki en iyisi hiç girmeyeyim, başka bir bağlamda tartışalım..

    Kanımca asıl böyle bir yaklaşım olabildiğince ütopik, asla realize edilemeyecek ve Taraf gibilerin maalsef eline haklı olarak çok büyük bir koz veren bir yaklaşımdır..

    Bizim gibi sıradan insanlar arasında ise, bu yaklaşım, her türlü küçük burjuva varoluşu rasyonalize etmenin en sağlam "teorik" gerekçesidir. Nasıl olsa bu tür sorunlar ancak devrimden sonra çözülür öyleyse kendimiz kasmayalım işimize bakalım olayı..

    Son derece yanlış buluyorum..Ve Alain Badiou'nun Etik adlı kitabını okumanı şiddetle tavsiye ediyorum. Oldukça ince bir kitap olduğu için hemen okunabilir..Bu kitaptan sonra "sol bir maneviyat" bugünden olanaklılığı konusunda fikrin değişebilir diye düşünüyorum

  • guclu
    avatar

    Önder,

    Alýntý:
    Sosyalizmin bilinen yegane kavranışını temsil etme yetkisini Birgün kimden nasıl aldı?



    Kimse kimseye böyle bir yetki vermez. Taraf kendisine muhattap olarak Birgün'ü buldu ve saldırdı. Cemil Ertem'in eski Birgün yazarı olması nedeniyle yaşandı bütün bu hadiseler. Birgüncüleri savunmak zorunda kalmayayım ama bu türden bir iddiaları olduğunu sanmıyorum. O dediğin üslubu aslolarak TKP'liler devamlı kullanıyorlar. Sanırsın sosyalizm adamların tapulu malı. Ona buna ayar verirler sosyalizmi savunma adına.

    Şu an Birgün ölmüş bir projedir, yanlış yürütülmüş ve yanlış bir yerdedir. Kendisine dahi hayrı yoktur. Ali Osman'ın da geçenlerde yazdığı gibi, bu kadar çok noktalama ve yazım hatası başka bir yayın organında göremezsin.

    "Sosyalist Maneviyat" yine kulağa çok hoş gelen ama gerçekleşmesi ancak sınıf mücadelesinin birey ve gruplardaki yansıması oranında hayata geçirilecek bir durum. Tabi ki bir ahlakı ve mücadele etiği olmalı sosyalistlerin, beş yüz metre öteden tanınmalı sosyalistler hal ve tavırlarıyla hatta. Ama hiçbir mücadele pratiğinde yer almayan, senin deyiminle "gırtlağına dek küçük burjuva yaşam bçimine batmış" insanlar sosyalist olsalar ne olacaklar, sadece akıllarından sosyalizmin ne kadar güzel bir hedef olduğunu geçirecekler, o kadar. Hepimiz öyle yaşamıyor muyuz?

    Kapitalizm koşullarında bile, dindarların günlük hayatlarını planlayan bir ibadet düzeni var herşeyden önce. Adam cemaatinden ayrı bile düşse bunu bırakmaz, ramazanda orucunu tutar, beş vakit namazını kılar, cumaya gider falan. Bunun için ne düzenin değişmesi gerekir, ne de ekstrem başka bir şey. Onlar ibadet kanalıyla gayet bireysel bir biçimde kendi inançlarını yaşayabilirler en kötü ihtimlalle. Bizimse tam tersine bireysel değil, toplumsal olma mecburiyetimiz var, adı üzerinde "sosyalist" olmak iddiasındayız. Mukayese edilecek şeyler değil bunlar. Adamlar 1300 yıldan beri inanılan ve uygulanan bir doktrini yeniden yeniden üretmek ve kendilerinden sonrasına devretmek zorundalar. Bizse her yeni koşula uygun yeni bir mücadele, dil, söylem ve kuram geliştirmek durumundayız. "Müslüman vs Sosyalist" mukayesesinin gerçekten anlamlı olacağı bir zemin ancak sosyalizmin kuruluş sürecinden itibaren, yeni bir ahlak ve duzenin olusturulmasi surecinde soz konusu olabilir. Bütün koordinatların yenilendiği, tüm süreçlerin değiştirildiği, toplumun yeniden kurulduğu bir dönemde, sosyalist insanın doğması ve yetişmesi de şart olacaktır. Bu da malesef "devrim sonrasında" yaşanılacak bir şeydir düşüncesindeyim. Kapitalizm koşullarında sosyalist insan ne kadar yaratılabilir ki? Üretim ilişkileri bellidir ve buna uyacak yaşam tercih ve şekilleri de malesef bellidir.

    Daha da açık olup bir adım daha atayım. "Geleceği Bugünden Kuralım", "Yarının İlişkilerini Bugünden Geliştirelim" tarzı sloganları da güzel ama hayalci buluyorum. Bunlar lafzen doğru, etik olarak ulaşılması istenen önermelerdir ama ütopiktir. Bu sloganları durmadan dillendirenlerin hiçbir aşama göster(e)memiş olmaları dikkat çekicidir. Sosyalist hareketin gücü romantizminde değil, gerçekçiliğnde olmak zorundadır.

    Son paragraftan seni hippie komüncülüğü ile "suçladığımı" anlama artık lütfen:-)

  • onder
    avatar

    Mehmet,

    Sağolasın aktarınca çağrının bağlamını hatırladım.

    Alýntý:
    ama tahminimce türkiyedeki kapitalizm işleyişi bu tür kavramların canlılıklarını teslim edecek bir tarzda değil. batı avrupa'nın squatlar, no border v.b. hareketleri bağlamında düşünülecek şeyler.



    Bu saptamana katılamayacağım; hiçbir teori zaten yüzde yüz evrensel bir tarzda uygulanamaz. Bir düşünürün spesifik bir nosyonu, bir çağrışım zinciri yaratır ve kişinin kendi koşullarına uyarlanır..Diğer türlüsü zaten salt tercüme yapmak olur..Düşünsel etkileşim de böyle çalışmaz mı zaten.? 2500 yıllık felsefe tarihini al, abartı olmasın bir avuç ana izlek dönüp dönüp işlenmiş, bu bir avuç tema üzerinden bir sürü "farklı" düşünce okulları türemiş..Kaldı ki Negri'nin orjinal çağrısını "geçerli" olduğu ideal koşullar ile Türkiye'deki durum çok uzak değil..Kapitalist işletmelerin iktidarından bir kaçış olarak ele alırsan haklısın ama bence burda Negri'nin bahsettiği spesifik bir iktidar odağından kaçış aynı biçimin özel bir içeriği..Ama biçin olarak sözkonusu olan, insanları şöyle ya da böyle bir takım iktidar ilişkilerine angaje eden alanların boşaltılması..Tekrara girmeyeyim; ne tür iktidar alanlarından kaçıştan bahsettiğimiz dile getirdim..

    İktidar alanlarını sadece kapitalist üretim ilişkileriyle sınırlamamak lazım..

  • mehmet özgür
    avatar

    önder'in bahsettiği kavramı buldum, ekliyorum:
    imparatorluk, s:225, karşı oluş: göçerlik, terk, çıkış


    [...]Disiplinci çağda sabotaj temel bir direniş nosyonuyken, emperyal kontrol çağında bu nosyon terk olabilir. modernlikte karşı-oluş sıklıkla kuvvetlerin doğrudan ve/veya diyalektik karşı karşıya gelişleri anlamına gelirken, postmodernlikte karşı-oluş eğik ya da diyagonal bir duruşla en büyük etkiyi sağlayabilir. imparatorluğa karşı savaşlar eksilme ve çekilme yoluyla kazanılabilir. bu terkin bir yeri yoktur; iktidar alanlarını boşaltmak anlamına gelir.

  • mehmet özgür
    avatar

    demokratik ve toplumsal kurtuluş mücadeleleri tarihi bakımından her türden direniş(çin)in sürekli hareketliliğini göz önüne alan, aynı zamanda 3.dünyadan kaçışı (göç) olumlayan bir nokta, yazının bağlamı. tahminimce esnek çalışmayla biçimlenen postmodern kapitalizmin tavrına denk düşebilecek bir kavram "iktidar boşaltma". virno gibi başka italyan otonomcular da bu kaçış, göç v.b. kavramları soyut bir yerden kullanıyorlar; ama tahminimce türkiyedeki kapitalizm işleyişi bu tür kavramların canlılıklarını teslim edecek bir tarzda değil. batı avrupa'nın squatlar, no border v.b. hareketleri bağlamında düşünülecek şeyler. bunu anlamakta zorlanmamızın sebebi biraz da kendi deneyimlerimizde buna tekabül edecek bir durumun olmayışı belki de.
    bir de negri'nin genel yazma tarzına uygun olarak iddialı cümleler, çoğunlukla çok açılmadan bırakılmış.

  • onder
    avatar

    Güçlü,

    Öncelikle beni hala hippie kültürünü savunuyormuşum gibi değerlendiriyorsun. Romantik bir komün savunusu yapmadığımı açıklamak için son derece somut bir örnek verdim; Birgün'ün en mütevazi olduğu anda bile çok ciddi bir hiyerarşi, alt üst ilişksi gerektiren basılı medya ilişkilerine girmesi terkedilmesi gereken çok ciddi bir iktidar alanıdır dedim. Sosyalist iletişim formatının İnternet gibi bir olanağın bulunduğu bir çağda basılı medya ile kendini sınırlamasını aşmayı ve çok daha ucuz, çok daha etkili, çok daha katılımcı yatay bir iletişim formatını istemenin neresi olağanüstü hayalci? Lenin olsaydı İnternet'e yaklaşımı nasıl olurdu, böylesine herkesin söz söylemesine imkan veren bir olanak varken arkaik, hiyerarşik basıl medyayı yeğler miydi? Basılı medya bugün kapitalist bir işletmedir. Asli amacı insanları bilgilendirmek, bilinçlendirmek değildir..Birilerinin maksimum kari hedefleyen patronlarının işlerini yaparken, ekmek yediği yapılardır..Sosyalist bir platformun bu tür ilişkiler ağına girmesi ve onun çıkar ilişkilerinden azede kalması mümkün değildir..Özgürleşme projesine hizmet etmesi gereken bir yapı, herhangi bir geçim kapısı haline gelir..Sosyalist bir iletişim platformu geçim kapısı olamaz..

    Bugün filler kapışıp çimlerin ezilmesini farklı bir düzlemde bizler de yaşıyoruz..Filler olarak Taraf ve Birgün kapışıyor, çimenler olarak bizler eziliyoruz.

    Taraf yazarları, sosyalizmin yegane sözcüsü olarak Birgün yazarlarının yazdıklarını kaale alıyor, onların yazdıklarından yola çıkarak bütün bir sosyalizmi mahkum ediyorlar..Sosyalizmin bilinen yegane kavranışını temsil etme yetkisini Birgün kimden nasıl aldı? Birgün'ü kıyasıya eleştirirken, Taraf'ın hayasız saldırıları karşısında, pekçok insan Ergenekonçu-Demokrasici şeklinde konumlanmaya zorlanması gibi Birgün ya da Taraf okuru olarak konumlanmak zorunda kaldı..Oysa Taraf'a olabildiğince karşı olmak hiç de Birgün'ü onaylıyor olmak anlamına gelmez..Ama siyasi arene sadece fillerin tepiştiği bir hiyerarşik yapı haline gelince, farklılıklar bütün geniş spektrumu içinde kendilerini ifade edemiyorlar. Bu tür bir siyasi yapıyı ne doğuruyor, kapitalist ilişkiler mi, ABD'in komploları mı? Hayır, bizatihi iktidar eksenli kültürel yapılanmanın sosyalistler tarafından da içselleştirilmesi yüzünden..Dönek denilen insanların tereyağından kıl çeker gibi "sosyalistlikten", "liberalliğe" ya da eski sovyet parti şeflerinin birgün içinde acımasız kapitalist oligarklar haline gelmesine neden olan, toplumun bağrında olan ilişkiler nelerdir?

    Bunları sorgulamadan, ne kadar imkansız görünürse görünsün bunları aşmayı hedeflemeden, yani koşulsuz doğrudan demokrasiyi ve koşulsuz yatalığı, çok sesliği savunmada sosyalist proje bir başka iktidar söylemi olmanın ötesine geçemez..

    Bu tür şeyler hedeflemek olağanüstü hayalci diyorsun; bense sana bunu islamcılar çatır çatır uyguluyor derim. Niye? Çünkü islamcıların çok sağlam bir etik duruşları vardır; varoluşlarını herhangi despotik bir iktidar gücü olmadan etik bir tercihe göre yapılandırırlar. Birileri kendilerini cezalandıracak diye içkiye uzak durmazlar..Tek başlarına kaldıklarında da ilkelerini uygularla..Burda sözkonusu olan, ideolojinin günlük hayatta mutlak bir özümsenmesi sözkonusudur..Oysa sosyalistleri bağlayan böyle etik bir duruş, bir tinselliğin zerresi yoktur..İdeoloji sosyalistlerin üzerinde takım tutma türünden eğreti bir kimlik olarak durur..Sosyalistliğe taban tabana zıt varoluşları sürdürerek, "sosyalist" olunduğu iddia edilebilir..Sosyalist olmak insanların hayat tarzlarını belirleyen bir etkiye sahip değildir..Sosyalist olunur ama diğer taraftan katıksız artı değer sömürüsüne dayan, 19.yüzyıl usulu işletmelerin patronu kalınabilir..Sosyalist olunur ama plaza medyalarında yüksek maaşla çalışmak sorunsallaştırılmaz. Sosyalist olunur, ama en küçük bir kollektivite çalışmasına zaman darlığı yüzünden katılınmaz..vs.vs..Müslüman olmak birinin bütün yaşamını düzenler, belli bir yaşam formu ortaya koyar..Bütün islamcılar 3 aşağı 5 yukarı aynı tarza sahiptir..Ama sosyalistler arasında böyle en küçük bir ortak yaşam kültürü, benzer bir varoluş tarzı yoktur..Kısacası sosyalistler sistem içindeki avantajlı varoluşlarını bir sanatçı üretkenliğiyle binbir çeşitte rasyonalize ederler..Sosyalistlik adına koca koca ego çatışmaları yaşanır durur..Sonuçta da ortaya atl edilmeye çalışılan iktidar ilişkilerini farklı fon'da tekrar eden yapılar çıkar çıka..

    Sovyet deneyimden sonra, yaşam tarzlarını sorgulamadan, etik bir duruş sergilemeden, geçmiş hataları "bu kez" yapmamaya dikat ederek bildik yoldan bir kez daha gitmek bence asıl ultra hayalci bir yaklaşımdır..Ortaya çıka çıka bir başka elitler kuşağı çıkar hepsi o..

  • guclu
    avatar

    Önder,

    Alýntý:
    İktidar alanlarını boşaltın demek iktidar ilişkilerini yeniden üreten tüketim alışkanlıklarımızı, örgütlenme yöntemlerimizi terkedelim, toplumsal ilişkilerimizi değiştirelim çağrısıdır daha çok..



    Nasıl olacak? Bunları yazmak kolay, yapmak ise çok zor. Benim postmodern marksistlerde ve anarşistlerde gördüğüm en önemli zaaf, ettikleri kelamın, yazdıkları satırların pratiğe, politikaya nasıl çevrileceğinin belli olmaması.

    Mesela tüketim alışkanlıklarımızı nasıl değiştireceğiz? Üstelik bunu kendi aramızda üç beş kişi değiştirmemiz de yetmez, bunu bir örgütlenme aracı olarak nasıl kullanacağız ya da tersi, örgütlenerek tüketim alışkanlıklarımızı nasıl değiştireceğiz, yani bunun için mi örgütleneceğiz? Bunu, küçümseyici bir tonda sormuyorum doğal olarak. Bu, Mustafa Sönmez'in kızının okul masrafları nedeniyle yüksek maaş talep etmesi ve Birgün'ün de muhabirlerine üç otuz para verirken bu isteği karşılaması ile aynı düzeyde bir şey değil. Birgün'ün "tanınmış yazarlar" istihdam etme iştihası ve bu "tanınmış yazarlar"a dünyanın parasını vermesi belli bir politika değişkliğiyle giderilecek bir şey. Burjuva bir tavır olduğu kesin ve kendisini başka bir yerde muhakkak açığa çıkartır. Ama neredeyse bütün bir varoluş tarzını değiştirmek gibi bir şey olan tüketim alışkanlığını değiştirmek, hem de bunu kolektif olarak yapmak bana olağanüstü hayalcilik geliyor.

    Alýntý:
    Literatürdeki "ütopik sosyalizm" eleştirilerin gayet farkındayım. Hadi beni geçtik Koca Negri'nin farkında olmaması düşünülebilir mi? Negri gibi büyük bir düşünür, Engels'in "Bilimsel Ve Ütopik Sosyalizm" gibi "Dünyanın en İnce Kitapları" listesine girebilecek bir risale ile çürüttüğü ütopik sosyalizm romantikliğini tekrar etme naifliğini gösterir mi?



    Hocam, gösterebilir. "Temel kaynaklara dönme ihtiyacının" evrilebileceği bir sınır olmak zorundadır. Dün Mehmet'in dediğine dönecek olursak:

    Alýntý:
    belki de asıl antiortodoksi "temel"lere dönüp, varolan yapıların altındaki temeli çekip almak. teorik yenilenmelerin hep başa dönmesinde (ekonomi politiği aşmak için ekonomi politikçileri didikleyen marx, sovyet diamatına karşı marx'ın gençlik eserlerine dönen 68liler, marx'ın gençlik eserlerine dönüp olayı mistikleştirenelere karşı kapital'i okuyan althusser, yapısalcılığın katılığına karşı grundrisse ve kapital'e dönen son dönem açık marksistleri v.b.) böyle bir itki var belki de.



    Teorik ihtiyaçlar pratik ihtiyaçlarla ilişkilidir. Eğer yararlandığınız örgütlenme modeli işlemiyorsa, nerede hata yaptığınıza bakmak için bir duraklarsınız; modeliniz işliyorsa zaten sizi teori yaparlar. Modelinizde aksayan yönlere neden olan teorik argümanları masaya yatırıp didklersiniz. Bazılarını atıp yerine yenisini ararsınız. Atılan argümanlara kaynaklık eden bir önceki aşamayı da sorgularsınız ve daha öncekine de geçersiniz sonra sırayla. En son gelinen noktada yola çıktığınız aracın teorik zemininin kalmadığını görür ve bu zeminin inşa edildiği dönemdeki kardeş ve/veya rakip teorik zeminlere bakarsınız. Sonra da bir bakarsınız artık o zemindesinizdir ve buna uygun bir politik araç tahayyül etmeye başlarsınız.

    Vulgarize ediyorum ama mekanizma kabaca böyle işliyor sanırım.

  • onder
    avatar

    Güçlü,

    Literatürdeki "ütopik sosyalizm" eleştirilerin gayet farkındayım. Hadi beni geçtik Koca Negri'nin farkında olmaması düşünülebilir mi? Negri gibi büyük bir düşünür, Engels'in "Bilimsel Ve Ütopik Sosyalizm" gibi "Dünyanın en İnce Kitapları" listesine girebilecek bir risale ile çürüttüğü ütopik sosyalizm romantikliğini tekrar etme naifliğini gösterir mi? Negri bu lafı hangi bağlamda ettiğini hatırlamıyorum, çok çok uzun zaman geçti ama Owen'ci, Fourier'ci ya da senin eleştirdiğin bağlamda etmediği kesin.

    "İktidar alanları boşaltın" çağrısı, senin algıladığın gibi bir hippie komünü kurun anlamına anlamına gelmiyor bence..Eğer öyle olsaydı haklısın ve söylediklerine katılırım, zaten benzer şeyleri ben de Bülent'e söyledim.

    Bu çağrı daha çok, iktidar ilişkilerinin yekpare bir yapı olarak bazı kötü burjuvalar tarafından yaratılmadığını, son derece kompleks, toplumun hücrelerine kadar yayılan bir ağ iktidar olduğuna vurgu yapıyor..Başka bir deyişle prangalarımızı kendi ellerimizle haddede dövdüğümüzü dile getiriyor, ki son zamanlarda yaşanan ekonomik krizler bu saptmayı fazlasıyla doğruluyor..Mortgage krizi, sistemin çarklarının burjuvaların aldıkları yatlarla, pırlantalarla değil, sıradan insanların aldıkları evlerle döndüğünü gösterdi..Keza bir önceki güneydoğu asya krizinin bir nedenin de amerikalıların tüketim seviyesinin düşmesinden çıktığını okumuştum..

    İktidar alanlarını boşaltın demek iktidar ilişkilerini yeniden üreten tüketim alışkanlıklarımızı, örgütlenme yöntemlerimizi terkedelim, toplumsal ilişkilerimizi değiştirelim çağrısıdır daha çok..

    İnternet çağında, basılı medyanın muazzam karmaşık ilişkilerine girip, sosyalist gazete adına yeni çıkar ilişkileri, kariyeristlere yeni sıçrama tahtaları sunmayın demektir..Birgün'ün kurucu isimlerinden Mustafa Sönmez'in kızının pahalı okul masraflarını vs gerekçe göstererek aldığı üçreti düşük bulup ayrıldığını duymuştum, sonra muhabirlerin yaptığı grev (girişimi?) akıllarda..Düşün bütün bu kepazelikler ne adına yapılıyor; sosyalist bir yayın organı kurmak adına..Yardımlaşma ağları kuruluyor; niye; bir avuç kişi köşe yazabilsin diye..Sonra o köşeleri kapanlar, ilk fırsatta plaza medyasına sıçrıyor.

    Bu tür sözde "sosyalist" iktidar yapılarını ve senin benim gibi insanların günlük varoluşlarındaki elzem olmayan iktidar ilişkilerini terkedin diyor Negri, gidin komün kurun, çiçek çocukları gibi yaşayın demiyor.

  • guclu
    avatar

    Önder,

    "İktidar alanlarını boşaltmak", kulağa hoş geliyor ama bence ütopik olmaktan öteye geçemeyecek bir talep. Bu, ancak Bülent hocamızın örneğinde olduğu gibi bireysel ya da bilemedin beş, on kişi tarafından kolektif biçimde yapılabilir. Hadi seni kırmayayım bin kişi yapsın bu kolektif boşaltma işlemini ama o çok eleştirdiğimiz ortodoks solculuk kadar politik bir sonucu olabileceğini sanmıyorum. Kapitalist sistem bu çalışmayı da bir biçimde ne yapıp eder, önce eksantrikleştirir, sonra da piyasa mekanizmasına dahil eder. Bir süre sonra da "çevreci yatırım fonları" misali "yeni alternatif yaşam alanları piyasası" doğar. Bu tür bir yozlaşma olmadan dar kapsamlı yapılsa, insanlar bir arada mutlu mesut, kolektif kolektif yaşasa fena mı olur, tabi ki olmaz; o kolektife dahil olan insanlar için gayet mutlu bir tecrübe olacaktır bu ama 60'lardan günümüze tüm benzer tecrübelerin gösterdiği gibi sonları bir biçimde gelecektir. Neticede bireylerin serbestçe giriş çıkış yapmasına dayanan kolektiviteler bunlar. "Dışarısı" karşısında "içerisini" ne kadar korunaklı kılarsan, o kadar muhafazakarlaşma eğilimlerini de tırmandırırsın. Kapitalizmin sızmaması için harcanan bütün çaba, ister istemez, kolektivite içersinde o kolektiviteyi savunmakla kendisini sorumlu/yükümlü gören bir insan grubunun varlığına neden olabilecektir. Bu kolektiviteye "şöyle bir takılmak" için gelecek insan sayısı da az olmayacaktır. Bu da ayrı bir yozlaştırıcı etken olabilecektir.

    Kişisel düşüncem, bir biçimde "Tüm İktidar Sovyetlere" sloganının 21. yüzyıla uygun bir tercümesinin peşine düşmek. İktidarı, Stalinistlerin arzuladığı şekliyle, öncü bir müfrezenin toplumu yukarıdan aşağıya ve doğruluğu önceden tanımlanmış bir sosyalizm anlayışı çerçevesinde değil; emekçilerin (mavi ve beyaz yakalıları) aşağıdan yukarı yıkıcı hareketliliği temelinde ve sonuçta sona erdirmek amacıyla ele geçirmek. İktidarın sona ermesi ancak üzerinde iktidar kurulan bir kitlenin olmaması ile mümkün ve bunun için de bir dizi ekonomik ve sosyal değişimin radikal biçimde yapılması gerekiyor. Buna da "devrimcilik" deniyor, herhalde;-)

  • onder
    avatar

    Bülent Hocam,

    Senin seçtiğin yaşam biçimine imreniyor olsam dahi, gerçekten o yolu seçme cesaretini kendimde göremiyorum; üstelik bekar olmama, kendimden başka kimsenin sorumluluğunu taşımıyor olmama rağmen. Evet, biraz da kendi zincirlerimiz kendimiz takıyoruz.

    "barınma saglık ve beslemme gıderlerı dısında.calısmayı ve uretmeyı red ederek 46 yasına kadar yasamayı basarmaya calısıyordum." demişsin ya, benzer bir şekilde Negri'nin çok net ve iddialı bir sloganı vardır; "Bütün iktidar alanlarını boşaltın". Bu slogan klasik "bütün iktidar sovyetlere" yaklaşıma iyi bir tezat teşkil ediyor. Bütün iktidar alanlarını terkederek geçersiz kılın, iktidarı ele geçirmek yerine, iktidar alanlarını boşaltın..

    Aslında öyle ütopik bir yaklaşım değil, uygulanabilir..Ama tek tek bireyler olarak hareket ettiğimizde bizim iktidar alanlarını boşaltmamızın bir hükmü olmuyor..Ne kadar gelişmiş bir zihne sahip olursa olsun insan sürü psikolojisine sahip; iktidar alanlarını boşaltmaya kalktığında göz ucuyla sağına soluna bakıyor; bakalım diğerleri de boşaltacak mı, yoksa milletin tek enayisi ben mi olacağım diye...

    Tek doğru'nun bu olduğunu iddia etmek çok iddialı oluyor ama, yeni zamanların özgürleşme teorilerinin bu gibi temalar üzerinde şekilleneceğini umuyorum..Aslında en temel ortodoksi eleştirisi de bu; bir iktidar ilişkileri ağını yıkıp başka birini ikame etmeyi hedeflemenin eleştirilmesi..

  • bulent
    avatar

    boyle yapılar tabıkı bu ulkedede denenıyor bırtakım calısmalar yapılıyor.ama bu cıglık atmalar sogruluyor gıdıyor yansımaları olusmuyor.eglencelık oyunlar gıbı bakılıyor ve onemsenmıyor.ben en azından butun dunya boyle olmalı ve boyle yasanmalı tek dogru bu .hangı yapı ıcınde olursam oluyım.barınma saglık ve beslemme gıderlerı dısında.calısmayı ve uretmeyı red ederek 46 yasına kadar yasamayı basarmaya calısıyordum.kırsalda tabıkı bu cok kolay bır sekılde oluyor.bu sehırde oldukca zor .heryanım tuketımle cevrılmıs durum da. tabı kı sonucda bu bır secım. en cok elestırı aldıgımız kesımde soldan yanaolanlardan oluyor.ıslamı cevre ıse bır hırka bırlokma kavramı cok oncelerın den yerlesdıgı ıcın sana cok daha hos baka bılıyorlar.cogu arkadas ırandan gecerken sac ve sakalları bırbırıne karısmıs oldugun dan ordakı halk tarafından dervıs olarak ad takılıyor. bızde ıse calıs ogun kavramı ılk okul cagların dan yasamıza gırdıgı ıcın .tembel olarak goruluyoruz. kısacası ben var olan anlayıs ıcın de neden bır taraf olmak zorunda kalmanın acısını cekıyorum.var olan sıstemı ıylestırmek bana gore degıl.daha baska bır yasam var benım hayalım bu

  • guclu
    avatar

    Önder,

    Senin anti-emperyalizm meselesi üzerinden politik hassasiyetini biliyorum. Anti-emperyalizmi politikasının öğesi yapan akımlara en azından mesafeli durmaya çalıştığının da farkındayım. Ama bana sanki anti-emperyalist olmakla ulus devlet savunuculuğu birebir örtüşmek zorundaymış gibi gelmiyor. Bence de anti-emperyalizm daha az sosyalist ve daha çok milliyetçi bir kavram artık ama bunun ulusal devlet savunusuna yol açması mecburi değil. Enternasyonalizmi şiar edinen Troçkist hareketi düşün mesela, adamların anti-emperyalizmi tartışmasızdır. Bence burada emperyalizmin tarifi önemli ve bunu belki başka bir başlık altında tartışmak daha isabetli olur. Bu konuda "önemli makale" bulup yayınlayabiliriz.

  • AliOsman
    avatar

    Ezgi,

    Yazını hakkını veriyorum. Yazının niyetini anlıyorum ve olumluyorum. Benim demeye çalıştığım, bu yazı puan alır ama tuş edemez. Ama nerdeyse 200 yıllık bir geçmişe ve birikime sahip sosyalizm, iddanında ağzının payını vermek olduğunu düşünürsek, daha kallavi bir yazı çıkarmalı diye düşündüm. Hepsi bu...

    Sendikalar ile ilgili düşüncemi daha önce bir yazımda aktarmıştım. Yazıya eleştiri getirirsen onu da tartışırız.

    Önder-Güçlü, Ulus devlet-milyetçilik yaklaşımı bence ziyadesi ile konjektürel bir kavram. Zaman gelir anti-emperyalizm, siyasal ittifaklar meselesi olur, zaman gelir sosyalizm mücadelesi ile harmanlanır, zaman gelir (şimdi olduğu gibi) milliyetçilik dozu artar hatta anti-emperyalizm = Milliyetçilik olur.

  • onder
    avatar

    Güçlü önemli olan benim hassasiyetim hatta zaafiyetim değil. Keşke anti-emperyalizm birilerinin kişisel hassasiyetleri ile sınırlı bir mesele olsaydı. Benim bildiğim Marx'ta emperyalizm diye bir çözümleme yoktur, Birinci dünya savaşının ulus devletleri arasındaki kapışma konjüktürünün devrimci ortamla çakışması ve bundan sonra kapitalizmi geliştirmekte gecikmiş ülkelerin sosyalizme geçişi içim yegane yol gibi görünmeye başlaması ile literatüre yerleşmiş, kendisini doğuran özgün koşullar değişmiş olmasına rağmen sosyalizme kapitalist gelişme yoluyla ulaşmanın başka bir olasılığı da bulunamayınca ideolojik bir boş gösteren haline gelmiş bir nosyon..Ulus Devlet ile et ve tırnak gibi yapışıktır bence..Ulus devlet kavramını çıkar anti-emperyalizm düşünülemez bile..

    Kaldı ki benim asıl meselem bu değil; ortodoksluk. Lebenswelt diye almanca bir kavram var; kişinin düşünsel altyapısını, yani düşünürken adeta otomatik olarak kullandığı kavram kümesini falan da dile getirir. Anti-emperyalizm, homojen sınıf, ulus devlet, sanayileşme, emek, sendikalizm vs bunlar ortodoks solun lebenswelt'idir ve bu senin iyimserliğine rağmen Türkiye solunda hala yegane lebenwelt'idir. Bu kavram setleri dışında düşünemez.

    "Postmodernizm bütün koordinatları buharlaştıran, herhangi bir amaç uğruna mücadele etmeyi imkansız hale getiren, her şeyi görecelileştiren bir fikir akımıdır" demişsin..Post-modernite bir düşünce akımı olarak nitelemek bence bu konuda yapılan en büyük yanlış..Post-modernite bir durum saptamasıdır, post-moderniteye taraf olmak diye bir şey sözkonusu değildir. Post-modernim demek başka bişeydir, post-modernite diye bir durum var demek çok çok başka..Taban tabana zıt toplumsal kimlikleri belirtir..

    "Bütün koordinatları buharlaştıran" post-modernlik denen umacı değildir. Post-modernlikten bağımsız olarak kapitalizmin bir aşaması olarak ortaya çıkmış toplumsal durumun adını koymuştur post-modern düşünürler. Bence neden-sonuç ilişkisini tersten algılıyorsun..Lyotard, Foucault, Derrida denen bir takım adamlar çıkıp bir takım şeyler söyledikleri için mi bizzat biz bugün sürdürdüğümüz yaşamları sürüyoruz..Bence hayır, bizden önce insanlar şimdi bizim gibi yaşamaya başladıkları için bu adamlar post-modernlik diye bir durum tanımlamıştır..Aksini söylemek birilerinin keyfi bilinç ürünlerinin maddi gerçekliği belirlediği türü anti-materyalist bir bakış açısı olur..

    Post-modernlik bizzat senin, benim yaşadığımız şeyin adıdır. Şu post-modern düşünürler olmasaydı da biz bunları yaşayacaktık, onlar dememiş olsaydı biz çıkıp, "Ya artık homojen sınıf bilinçleri yok..Üretimin maddi süreçleri zorunlu olarak bir sınıf bilinci doğurmuyor. İnsanların günlük varoluşlarını pekçok farklı dinamikler belirliyor..Toplumda birbiriyle çatışan ve zorunlu bir şekilde iktisadi olması gerekmeyen çelişkiler var" derdik. Fazla uzağa değil dönüp kendi günlük varoluşlarımıza bakalım, post-modernlik denen şey heyula gibi önümüze dikilir.

    Cemil Ertem çıkıyor artık sadece düz emek sömürüsüne dayanan artı değer yoktur, nitelikli emeğin yaratıcılığı ile ortaya çıkan bir katma değer vardır diyor..Doğrudur, kim buna itiraz edebilir.? Ama bir Birgün yazarı çıkıyor, ne diyebiliyor ancak; "senin o katma değeri üreten insanlar da proleteryadır" diyebiliyor..

    Yani uzun lafın kısası, bu ülkenin solundaki yegane teorik damar hala ezici bir oranda ortodoksluktur.

  • emrahpolat
    avatar

    Önder, sana bir ek yapmak istiyorum: Üç kavram birbirine çok karıştırılıyor;postmodernizm, postmodernite yada postmodern durum ve postmodern sosyal teori.

    1- Postmodernizm asıl olarak mimari'de açığa çıkmış bir akım. Venturi, her ne kadar postmodernizm adını kullanmasa da bu akımı en net ortaya koyan eleman. Şöyle diyor, "Mimarlar, tutucu modern mimarların o katı dili karşısında daha fazla sinemezler. Ben, nesnelerin yalın olanından çok kırma olanını, başına buyruk olanından çok uzlaşanını, dosdoğru olanını değil çarpıtılmışını, basit olandan, doğrudan ve açık olanından çok aykırı ve belirsiz olanını severim."

    2- Postmodernite ya da postmodern durum, senin de belirttiğin gibi bir durum tespiti.

    3- Postmodern sosyal teori ise, adı üzerinde, işin sosyal bilimlerdeki kuramsal yansıması. Karşılaştığımız çoğu tartışmanın bu kavramla yapılması lazım, ama alışkanlıktan mıdır nedir, postmodernizm kavramı üç durumu da örten bir şemsiye kavram olarak kullanılıyor. Oysa biliyoruz ki düşüncenin zenginleşmesinin önemli göstergelerinden biri de kavramların ayrışmış olması.

  • mehmet özgür
    avatar

    herkese tekrardan selamlar... yazıyı ilk sendika.org'da yayınlandığında okumuştum, açıkçası daha önce melih pekdemir'deki tavrın benzeri gibi gelmişti. gerçekten hislere tercüman olup, kini yansıtıyorlar; ama bir noktada olay politik/teorik bir hesaplaşmadan çıkıp eski hesapları kesme noktasına varıyor.
    tartışılan konuya yandan yandan girersem, sondan başlayayım. türkiye'de ortodoksluk meselesi maalesef teorik anlamda çözülebilecekmiş gibi gelmiyor, en nihayetinde böyle bir tavır almamayı(ortodoksluğu yani) öncelik olarak alıp örgütlenme/kitlesel bir damar kazanmadan, teorik anlamda da bir başarı sağlanmayacak gibi. daha önce başka bir başlıkta tartıştığımız gibi, dönemin kitlesel yeni hareketleri çoğunlukla eski bir jargonla işe başlayıp, tökezlemeleri neticesinde ufuklarını açıyorlar.
    ortodoksluk bahsinin ise keşke kelimenin çağrıştırdığı şekilde temel metinlere dönüp durma ile alakası olsa. zira son gündem vesilesiyle karıştırdığım eski, "temel" metinlerin aslında hiç iddia edildiği gibi katı yorum gerektirmediği açık. ortodoks solu cahillikle suçlayan liberal(eski) solcuların da bu metinlerden pek haberi olduğunu düşünmüyorum. hadi sovyetik veya aydınlıkçı ekibi geçtik (çalışlar, yağcı v.s.) murat belge'nin bile yazdığı kimi şeyleri görünce gerçekten hiç okunmadı mı bazı şeyler diye düşünüyor insan? belki de asıl antiortodoksi "temel"lere dönüp, varolan yapıların altındaki temeli çekip almak. teorik yenilenmelerin hep başa dönmesinde (ekonomi politiği aşmak için ekonomi politikçileri didikleyen marx, sovyet diamatına karşı marx'ın gençlik eserlerine dönen 68liler, marx'ın gençlik eserlerine dönüp olayı mistikleştirenelere karşı kapital'i okuyan althusser, yapısalcılığın katılığına karşı grundrisse ve kapital'e dönen son dönem açık marksistleri v.b.) böyle bir itki var belki de.

    teorik yenilenmeler yapıları gereği bence azınlığın boşluğa attığı şeyler olacaktır öncelikle, türkiye'de de olan bu sanki. evet, solun jargonu kavramlarını eski döneme ait karşılıklarıyla kullanıyor. ama bu jargon üzerinden kendini üretmiş/yapmış olan formların da kendilerini aşmalarını beklemek pek mümkün değil sanki? hele bu kadar zayıflamış bir kitle hareketleri dinamiği varsa. kıssadan hisse mevcut örgütlerin durumunda olabilecek olan bu.
    ama son 20 senedir biriken de farklı gelenek(ler) var. bunun mutlaka bir karşılığı olacaktır. ama süreklilik içinde değil, koparak.

  • mehmet özgür
    avatar

    aslında pratik derken tam da bahsettiğin bağlamda kullanmaya çalıştım. yani böyle düşünen/tartışan insanların (eldeki olanaklar neyse, klasik örgütlenme veya bahsettiğin topluluklar gibi), böyle düşünmeyen insanlar tarafından görülebilecek bir şeyleri kurması/yaşatması gerekiyor. ortodoks olmayan solu besleyen yayınevleri bile böyle bir yapıya sahip değil maalesef.

    bu arada parantez açayım: bahsettiğin tarza yakın "bir umut derneği" var, gerçekte nasıl iş yaptıklarını bilmiyorum; ama yapmaya çalıştıkları bağlamında değerli gözüküyor en azından internet üzerinden bakınca.

    http://www.birumut.info/

    p.s.bir önceki mesajda bahsettiğim kişisel mesaiden dolayı internet kullanma sıklığım azalmıştı. şimdi biraz derlendim, toparlandım gibi...

  • bulent
    avatar

    devlet. yada varolan sıstem bugunku adı bızı duzenleyen. kısılerı mekan ve zaman kavramları ıcınde sıkıstırmıs bunun sonucunada postmodernızım denmıs. evlerımız bıle bolumlere bolummus ve bu bolumlerın ıcınde belırlı seylerı yapmaya zorlamıs bunun dısındakı yasam alanları da ayını degılmı.bos zamanlarda konusuruz dertlesısır. dolu zaman calıstıgımız zamandır. neden bos zamanımızda calısmayı secemeyız.

  • onder
    avatar

    Emrah yaptığın eklenti içim teşekkürler..Anlatmak istediğim şeyi derli toplu dile getirmişsin, eksik olma..

    Temel meseleleri/düşünürleri resimli olarak anlatan Foucault'ya Giriş, Postmodernizm Bir Tanıtım türü kitapların yer aldığı bir seri vardı..Teksas/Tommiks gibi okunuyordu..Bizde de denendi ama tutmadı galiba..Neyse o serinin postmodernizm kitabına da aynen dediğin gibi mimarlıkta post-modernizm diye giriş yapılmıştı da bana ne ya mimarlıktan diye sıkılıp bırakmıştım..

  • onder
    avatar

    Merhaba Mehmet..Kayboldun epeydir..

    "belki de asıl antiortodoksi "temel"lere dönüp, varolan yapıların altındaki temeli çekip almak" iddiana kesinlikle katılıyorum..Klasiklerin ötesinden Karl Korsh, Gerog Lukacs gibi adamların da klasik düzeyde eserleri var..Onlar da okunmalı..

    "en nihayetinde böyle bir tavır almamayı(ortodoksluğu yani) öncelik olarak alıp örgütlenme/kitlesel bir damar kazanmadan, teorik anlamda da bir başarı sağlanmayacak gibi" konusunda ise biraz farklı düşünüyorum..Standart tartışma başlıklarından birine dönmek anlamına gelecek ama hareket mi önce gelir örgüt mü sorusu üzerine düşünmek lazım..

    Şu anki toplumsal faillerin katakteristiklerini düşündüğüm zaman, herhangi bir ilk dürtü ile biraraya gelmeleri bana çok zor görünüyor, sinizm/ sistem içi ilişkilerin örtük rasyonalizasyonu vs gibi şeyler, ortodoksiye alternatif olabilecek toplumsal kesimlerde, siyasi bir motivasyon oluşmasına engel oluyor..

    Bu konu klasik teori/pratik meselesinden farklı..Kesinlikle oturup önce teori yapalım, sonra pratik arkadan değil derdim..Tam aksine ezici ağırlığı pratiğe veriyorum..Ama pratik'in yeni toplumsal faillere göre tanımlanması gerekiyor..Ne olabileceği hakkında formüllerim yok, ama günlük hayat içindeki somut insanları somut ufak tefek problemlerini çözme üzerine kurulu bir pratik..Bu anlamda benim en çok önem verdiğim şey kamusal alanların, ya da yaşam alanlarının kurulması..İnsanların günlük hayat sıradanlığı içinde biraraya getirecek alanlar..Ya da ABD'de çok moda olan sürdürülebilir, sustainable communities türü girişimler, günlük hayat içinde başka ufak tefek dayanışma ağları, kültürel hayata daha fazla kollektif müdahale vs.vs..

    Pratikten örgütlenmeden ben gidip bir yere dükkan açıp müşteri beklemeyi, ya da uygun konjüktürün doğmasını ummayı beklemiyorum..Bugünkü koşullarda eldeki malzeme ve ilişkiler her neyse onlardan yola çıkacak ve hayatın içinde özümsenmiş pratikler lazım..Mütevazi ama aktarılabilir, birikim yaratabilir pratikler..

  • onder
    avatar

    Ali Osman,

    Söylediklerine ilkesel olarak katılıyorum ama şimdi yaşamakta olduğumuz gibi durumlarda, sinirini, öfkeni, kinini kusmanın da işlevsel olduğuna inanıyorum..Karşında Cemile Ertem, Etyen Mahçupyan gibi bahsettiğin tavrı çok daha hayasızca yapan birileri var..İçlerinde sola, eşitlikçilğe, sosyalizme karşı yıllardır biriktirdikleri kinin kusmak için her fırsatı titizlikle değerlendiren bir grup var..Bunların amacı, seninle herkesin esenliği için neler yapılması gerektiğini bir kollektif akıl oluşturarak anlamaya, çok sesli ve iyi niyetli entellektüel bir tartışma kültürü yaratmak değil ki. Ortada çok detaylı planlanmış, finanse edilen, zihinleri kof bir demokrasi söylemi ile dumura uğratmaya soyunmuş bir komplo var..

    Dediğin konuları kendi aramızda konuşalım, bunları yapıyor olsak o çok önemli başlıkların çakalların ağzında sakız olmasını ve bize karşı kullanmalarını önlerdik..

    Benim bu yazıda eleştirdiğim şey, uslubun sertliği değil de, Taraf gibi yapılara karşı çözüm diye koya koya sendikacılığı önümüze koyması..

    Maalesef Taraf'ın yarattığı infial, sosyalist sol'un 20 yıldır olan kendi içine kapanma ve babadan kalma söylemlere sarılma yönünde de çalışıyor.

    Taraf'ın yaptığı bazı haklı eleştirilerin sol içinde kalarak da yapılabileceğini göstermek lazım belki de.

  • onder
    avatar

    Güçlü,

    Benim Taraf hakkında en nefret ettiğim şey ne biliyor musun; Ortodoksi eleştirisine en büyük darbeyi vurmuş olması. Bu adamlar olmasaydı, arkaik bir sosyalizm anlayışı ile mücadele 20 yıldır yaptığı gibi kaldığı yerden işine devam edebilirdi..Bu adamların çıkışı artık ömrünü tamamlamış olması gereken ortodoks anlayışa yaradı en çok..Kısır aydınlanmacı sosyalizm algılayışını sorgulayabilecek pek çok insan, bunlara duyduğu tepki ile eski değerlere daha sıkı sarılmaya başladı gibi geliyor bana..

    Modernist, ilerlemeci, sanayıleşmeci, "makineleşmek isteyen" bir sosyalizm algılayışı varabileceğimiz biryer yok..

    Maalsef ortodoks yapılarımızın bağımsız bir ulus devlet içinde makineleşmekten başka da sunabildikleri bir uygarlık anlayışı yok..

  • guclu
    avatar

    Önder,

    Ortodoksi sadece sosyalist teori için değil, her türlü politik ve ideolojik teoride başlangıç metinlerine sıkı sıkıya bağlı kalınmasına denilir.Mesela Leninizm'den dar kadro ve illegal parti savunuculuğunu anlamak bence Ortodoksluktur. Ya da kapitalizmin kendi iç çelişkileri sonucu çökeceğini söyleyip bitmeyen kriz tespitlerini sürdürmek de Ortodoksluktur. Bunlar başlangıç metinlerindeki bazı temel doğruların tekrarına ya da artık anlamını yitirmiş bazı önermelerin sakız gibi çiğnenmesine dayanır. Lenin bu anlamıyla ortodoks falan değildir. Ekim Devrimi "Kapital'e karşı devrim" olarak selamlanmıştır, malum.

    Ulus devleti gözü kapalı savunan çok yapı var mı, emin değilim. Bence epey bir ayrışma yaşandı son yıllarda. Ulus devletçiler önemli oranda sosyalist hareketin dışına itildiler. TKP'nin savunuculuğu var bir tek ve onlar da Sovyetik "Tek Ülkede Sosyalizm" hikayesi nedeniyle savunuyorlar, yani ortodoksluk yapıyorlar dümdüz. Liberalizm düşmanlıkları da bunda belirleyici.

    Ben modernizme karşı değilim, daha önce de yazdım/söyledim. Aydınlanma ve akılcılığı da reddedilmesi gereken yaklaşımlar olarak görmüyorum. Modernizmin kendiliğinden makınalaşmaya götüreceği fikrine ise hiç katılmıyorum. Marksizm modernist bir görüştür ve iyi ki de öyledir. Postmodernizm bütün koordinatları buharlaştıran, herhangi bir amaç uğruna mücadele etmeyi imkansız hale getiren, her şeyi görecelileştiren bir fikir akımıdır ve sol cenahta önemli oranda aşılmıştır son yıllarda.

    Bu pilav daha çoook su kaldırır:-)

  • odeus
    avatar

    Yazıyı,dönüp dolaşıp yine sol muhalefeti vuran bir operasyonla ulusal solculuk ile liberal solculuk arasına sıkıştırılmaya çalışılan sola karşı söyleyecek anlamlı şeyleri olan bir yazı olarak değerlendiriyorum. Bu anlamıyla oldukça olumlu buluyorum. Açıklık getirilmesi gereken bir konu da sendikaların alternatif olarak sunulmadığıdır. Ki Yüksel Akkaya'nın diğer yazılarında da var olan haliyle sendikacılık eleştirisi göze çarpmaktadır. Tartışma da çok farklı mecralara gidiyor bu arada...

  • onder
    avatar

    Ulus Devlet'i savunan çok yapı var mı emin değilim saptamadan başlayalım önce;

    http://www.turnusol.biz/public/makale.aspx?id=491&pid=4&makale=Yoksa ordu solcu mu?

    Saruhan Oluç turnusol bir de dakka bir gol bir ulus devletlerin kaybolmakta olduğu tezinin modasının geçtiğini kutluyor hemem..Oğuzhan Müftüoğlu Cemil Ertem'in saldırılarını fırsat görüp o bildiğimiz anti-emperyalizm tezlerini sıralamaya başladı..ÖDP ise resmi parti bültenleri ile anti-emperyalizmi savundu defalarca..Peki sosyalist sol'da standart AB kaşıtlığını ne oluyor artık ulus devlte taraftarlığını savunan klamdıysa..AB karşıtlığı, anti-emperyalizm söylemleri hepsi de ulus-devlet eksenli düz ilerlemeci, -bu anlamda- modernist ortodoksi anlamına gelmiyor mu? Ulus devleti savunan kaldı mı sorusunu gecelim, ulus devlet ufkunun otesine gecen tek bir sosyalist sol anlayısı ben bu ulkede bilmiyorum..Varsa tartışalım..Çakalların uluması da sosyalistlerin bu ulus devlet perspektifinin ötesine geçen bir bakış açısına sahip olamadıklarından kaynaklandı..Sol ulus devlet ve modernist perspektifte sıkışıp kalmasaydı bugün Taraf bu kadar etkili olamazdı..

    Modernizm konusu derya..Çok farklı modernizm eleştirileri veya savunuları var..Ben hangi modernizme karşı olduğumu Mehmet Özgür ile yaptığım tartışmada dile getirdim..Kısaca kültürel değil iktisadi modernizme karşıyım..Kültürel anlamda kemalist modernleşmeye bile sıcak bakarım..

    Ama tek bir yekpare sınıf var, bunun sınıf tavırları aynıdır, sınıf bilinci gelişmiştir, iyi yapılanmış merkezi bir örgütle ile bunlar iktidarı ele geçirir, devrimin kervetine çıkar, devleti sönümlendirir vs.vs artık açmıyor beni..Hayatın kendisi yanlış çıkarıyor, alim olmaya gerek yok..Tepkileri homojen tek bir sınıftan bahsedilmesinin ne kadar absurd olduğunu görmek için, fazla uzağa gitmeyelim, kendimize bakalım..Altı üstü bir site çıkarmanın gerektirdiği minimanl ortaklaşmacı ruhu yakalayamayan biz küçük burjuvalar mı yeni bir toplum kurmanın sorumluluklarını içselleştirip, devrim faili olacak proleterya haline geleceğiz..Yanlış anlama bunu eleştiri olsun diye söylemiyorum, önümüzde duran bir veri..Lakin hal böyleyken daha birkaç gün önce bir Birgün yazarı çıktı proleterya bir soyutlamadır, klavye önünde tuşlara basan da, resepsiyon görevlisi de proleterdir falan gibi indirgemeci bir yaklaşım sergiledi..

    İnsanların kendi bireysel çıkarlarına aile yaşamlarına böylesine gömüldüğü bir parçalı sınıfsal yapıda post-modernizm aşılmıştır demek bana gerçekçi gelmiyor..İnsanların gittikçe daha büyük bir oranı küçük burjuva varoluş içine gömüldüğü bir ortamda bunu iddia etmek bana sadece ajitatif bir slogan olarak geliyor..

    Sol cenahta post-modernizm aşılmıştır, lakin katederek aşılma değil..Sol post-modernist durumla hesaplaşmayı hiç gündemine almadı ki..Yoksayarak aştı..Başını kuma gömerek geçmesini beklemek aşmak ise aşılır belki bir gün..

    Post-modernizm taraftarı değilim, sadece sahte olmaktan hoşlanmıyorum..İçinde bulunduğumuz gerçeklik ne ise onu iyi görüp, soğukkanlılıkla ona göre mücadele hattı geliştirmek gerek..Küçük burjuva varoluş sürerken ortodoks olmayı çok sahte buluyorum..

  • guclu
    avatar

    Ali Osman,

    Aslında sözünü ettiğin sorun sadece bu yazara ait değil, solun genelinde var bu durum. Koordinatsızlık önemli bir mesele sol açısından. Temel önermelerin büyük bir kısmı, "ortodoksi" diye tu kaka edilmiş halde. Bugün Türkiye'de Marksist Ortodoksi deyinde akla gelen birkaç isimden birisi Metin Çulhaoğlu'dur, o bile sosyalistlerin yeni bir toplumsallık, yeni bir hayat anlayışı oluşturması gerektiğinden dem vuruyor; halbuki bu sözleri zamanında edenleri ütopyacılıkla veya sivil toplumculukla suçlarlardı on beş sene önce. Demek işler yürümüyor öyle tek başına "öncü parti" falan deyince, olay kompleks.

    Geçmişten neyin alınıp neyin alınmayacağı, hangi deneyden ne kadar yararlanılacağı oldukça önemli bir konu. Mesela anlı şanlı Fatsa deneyi yanılmıyorsam bir sene bile sürmemişti; halbuki ÖDP'nin dört buçuk yıldır yönettiği Hopa var ortada. Burada ne yapıldı, Fatsa ile herhangi bir akıl ve gönül ortaklığı var mı, yani süreklilik söz konusu mu, bu konuda herhangi bir şey konuşulduğunu duydunuz mu, ben ne duydum ne de okudum. Ya da daha büyük meselelere girelim, Türkiye solunun parçalarının şu an kendisini bağladığı gelenekler itibarıyla, nerede koptuğu, nerede bağlantı kurduğu belli mi? ÖDP, kendisini oluşturan siyasal yapıların ne kadar devamı? Bu yapının içinde Fikri Sönmez de, İsmail Bilen de var mı, varsa ne kadar var?

    Bana öyle geliyor ki, yeni bir hareket sınıf meselesi üzerinde düşünen ve orta sınıf büro emekçilerini de kapsamayı politik olarak hedefleyen bir içeriğe sahip olacak. Bu hedefe ne kadar ulaşılabileceğini şu an söylemek çok zor. Orta sınıf, hayat tarzı bakımından laiklik ipine bağlanırken, ekonomik güdülerle AKP'ye onay veren ikili karaktere sahip tutarsız bir kitle. Solun kendisine buradan bir pencere açabilmesi için öncelikle tutarlı ideolojik koordinatlara sahip olması gerekiyor. Her hıyarım var diyene bıçakla koşmak olmaz. Taraf, bugün tamamen, solun önemli bir güdüsü olan reaksiyonerliğe dayanıyor. Tabiri caiz görün, düzenin kendi barsaklarındaki bir temizlik operasyonunu, bir lavman işlemini, büyük bir demokratikleşme hamlesi diye yutturabildiler epey insana. Bunda uzun vadeli bakamayan ve her türlü programatik ilkeden yoksun sosyalistlerin zaafları sorumlu malesef. Yıllarca da Kürt hareketine, tüm yanlışlarına ve milliyetçiliğine rağmen destek verilmedi mi? Verilen onca desteğe karşılık Kürt sosyalistlerinden duyduğumuz yegane şey, Kemalizmden kopamadığımız ve milliyetçi olduğumuzdu üstüne üstlük.

  • guclu
    avatar

    Sosyalist gelenek, tarihi boyunca, kapitalizm koşullarında demokrasi alanını genişletmeyi ve emekçilerin kitlesel eylemliliğini teşvik etmeyi hedeflerken; "devrimci durumlarda" çeşitli yollarla iktidarı elde edip, kapitalist devlet aygıtını yukarından aşağıya yıkmayı ve yerine emekçilerin iktidarını kurmayı amaçladı. Bu süreç, özellikle iktidarın alınması sonrası dönem, bürokratik yozlaşma, küçük burjuva eğilimlerin güç kazanması ve/veya dış koşulların etkisiyle bir türlü istenen düzeye ulaşmadı. Ortaya kocaman hantal bürokratik yapılar çıktı ve devlet eliyle kapitalizmin yeniden inşası sürecine girildi. Kapitalizm koşullarında ise, belli tarihsel anlar dışında, sosyalist hareketler düzenin kenarında ama içinde, neredeyse müzelik olarak teşhir edilecek hale geldiler.

    Sosyalizmin devlet anlayışı bellidir, devleti sönümlendirmek. Bunun için de ne kadar sayfalarca şey yazıp yıllarca tartışalım, pratik süreçlere bakmak gerekir. Yani taban inisiyatifi nasıl sağlanabilir, doğrudan demokratik yönetim organları nasıl hayata geçebilir, devrimcilerin öncü rolü devrim sonrasında bürokratik katmanlaşmaya dönüşmeden nasıl pozitif bir mecraya akıtılabilir vs..

  • odeus
    avatar

    Reel sosyalizmde yaşananları tüm sosyalistlerin hedefleriymişçesine algılama ve sunma yanlışına düşmememiz içindi sorular. Hedef devletin sönümlenmesidir. Aslıda tartışmanın düğümlendiği nokta da hedef değil hedefe ulaşılan yoldur.

  • AliOsman
    avatar

    Ben bu tarz yazıların, bazı satırlarında kendimi bulurken, bazılarında maalesef bulamıyorum. Siteye yazdığımız yazı ve yorumlara bakılırsa Altan Familyası (Baba dahil), Taraf Gazetesi, Özgürlükçü Sol Gurubu, Genç Siviller...vs ile aramıza kalın ve derin çizgiler çekmeye çalıştığımız çok kolay dikkat çekiyordur. Fakat bu yazı gerek üslup, gerekese içerik olarak, tüm iyiniyetine rağmen, yürekleri soğutamıyor, haddini bildiremiyor... Sinirini, öfkesini, kinini püskürtüyor. Ama gerek teorik, gerekse hayat pratiği açısından yerden yere vuramıyor. Mesela, darbe karşıtlığına evet ama buna 12 Eylül Darbesi ile başlayalım ( halen yaşayan darbeciler mevcutken), Ergenekon'a hayır ama nasıl ve kimin için demokrasi?, Siyasal Liberalizmden bir şeyler öğrenmeye evet ama nasıl bir sosyalizm ? ( eğer kendilerine solcu diyenler varsa hala- Murat Belge, Halil Berktay), AB'ye evet ama Neo Liberal politikaların AB Garantörlüğünde uygulanmasına HAYIR (mı ?) Gibi muhtelif soruların sorulduğu, ve cevaplandığı bir yazı olmasını gönül arzu ediyor.

  • odeus
    avatar

    Sol gelenekle oluşacak bir devlet ne demektir? Böyle bir devlet tanımı şimdiye kadar duymuş değilim. İkincisi hangi klasik anlamda sol sadece devleti dönüştürmeyi hedeflemiştir? Sosyalistlerin- böyle olanlar yok değildir ama bu evrensel bir doğru hiç değildir- amacı solcuların başta olduğu bir devlet mi kurmaktır? Bunları netleştirmeden tarafımızı nasıl netleştireceğiz?

  • bulent
    avatar

    derın devletın tasvıye edılmesın de ve olusturulacak yenı yapılar arasında bır fark ne olacak. cıkmaz solgelenekle olusak bır devlet bu gunku devlet anlayısı ıle aynı orgutlenme modelını olusturacak bır yapılanmamı olacak. klasık anlamda sol hıc bır zaman devletı ret edmemıs onu ele gecırerek donusturme ve reformlar yaparak devlet catısını kullanmakdadır. altan kardeslerde sonucda bu yapının urtmıs oldugu saflardan bırını secmıslerdır. bızler bu saflasmada bır taraf oldugumuzda aynı zemnınde karsıtlardan bırı oluyoruz ve bırbırımızı beslemeye baslıyoruz. bu zenının yerıne oyle bırsey oturtmalıyızkı taraf olmak zorunda olmamalı. var olan sıstemın savasında bır taraf olmak bızı nereye goturecek.hayellerımız var olan sıstemın olanakları ıle kurdukca onun benzerlerı var olacak gıbı.dunde devletı savunuyorlardı bugunde devletı savunuyorlar.devlet sosyalıst veya baska degısım burdamı yoksa daha derınlerdemı....

  • onder
    avatar

    Yazınızı yayınlarken keşke "Ön Sayfada Göster" seçeneğinde de secmiş olsaydınız. Çok önce siteye koymuş olmanıza rağmen herkesin gözünden kaçmış.

    Yüksel Akkaya hepimizin içinden geçen Altangillerim iki yüzlülüğüne isyana tercüman olmuş.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #55 emrah polat 11-09-2008 14:47
Bülent Hocam selamlar,

Samimi görüşlerini yazdığın için teşekkürler. Kendi adıma özlemiştim yorumlarını.
"toplumsal orgutlenmeler de cok sıkıntılar ortaya cıkıyor.ızım evde bıle pıs ıslerın yapımın da cogunlukla tartısma yasanıyor.sonuc da ıkna olunuyor ve ıste
meyerek yapılıyor.
"
Alıntı
 
 
0 #54 bulentbarn 11-09-2008 13:51
toplumsal orgutlenmeler de cok sıkıntılar ortaya cıkıyor.ızım evde bıle pıs ıslerın yapımın da cogunlukla tartısma yasanıyor.sonuc da ıkna olunuyor ve ıste
meyerek yapılıyor.bu ıs yasamıs oldugum bır cok ortak yasam da kı en buyuk sorun. bu yuzden belkı bırcok ortak yasam alnlarına uzak bakmısımdır.cun ku bızlerde sonuc da kirliyız.ne yaparsak yapalım uretdıyımız seyler sonuc da bu pazar da yer alıyor.buda uretım koperetıf lerı ıle tuketım koperıtıflerını n tam olusmamasın dan kaynaklanmak da. dıyer ulkeler dekı alternetıf yapılar da yıne kapatılıs devlet tarafın dan olcuk goruldugu duzey de varlıklarını surdurmekdeler. bız onları burdan daha farklı goruyoruz.cogu bırey ıssızlık ve benzerı fonlardan beslenıyorlar. bıreyselıyı olusmamıs bırey den toplumsal yapıya gecıs olduk ca zor.
Alıntı
 
 
0 #53 mehmet özgür 11-09-2008 07:16
Alıntı:
Bilirsin Spinoza'da etkilenebilme kapasitesini arttırma gibi bir nosyon var; affects olayı. Yani girdiğim toplumsal ilişkilerden maksimum faydayı alabilmem için, bedenin etkilenebilme kapasitesini arttırması, receptörlerini çoğaltması durumu..Bu ise ancak bir kollektivite içinde olur; akıl değil kollektif aklın olduğu bir yerde bedenin müktedir olduğu kapsam artar.
aslında güç arttırımı derken, kesinlikle kolektif bir şeyden söz etmeye çalıştım; konuşulagelen nasıl örgütlenme bağlamında, doğrudan demokrasinin böyle bir koşul içerisinde ortaya çıkacağını düşünüyorum. zaten insanları kuvvetlendiren bir örgütlenme ister istemez doğrudan demokrasi temayülü gösterecektir gibi geliyor.
otonom'un kitaplarını kendi yerlerinden indirimli alabiliyorsunuz . taksim'de yerleri.
Alıntı
 
 
0 #52 Önder Kurt 11-09-2008 07:07
Ah işte benim bahsettiğim Eugene Holland'ın Anti-Ödip'e giriş kitabıydı. Türkçeye çevrilmiş olmasına sevindim doğrusu..Güçlü o zaman senin elin hemen alır bu kitabı hocam..

Kitapları okurken içinde bulunulan ruh hali bayağı etkili oluyor galiba..Holland 'ın kitabını zorlama ile okumaya çalıştığımı hatırlıyorum..O lmamıştı..Goodc hild'i da zorladım olmadı..Ama son günlerde sitede bir hareketlenme olunca biraz daha istekli okudum ve oldu.


Alıntı:
doğrudan demokrasi/yataylık için katılımdan öte, insanların nasıl kendi sözlerine/güçlerine güvenebileceğini de düşünmemiz gerek bence
Sanırım Spinoza'nın "What the body can do?" , "Beden neye müktedirdir?" konusuna gönderme yapıyorsun..Yan i bireysel bir aktif güç arttırımı ya da kişisel potansiyellerin farkına varma ve onları açığa çıkarma olayı..

Eğer buysa, ben biraz kuşkuluyum..Bıç ak üstünde olma durumu var; çok rahat senin anarşistler için verdiğin örnekte olduğu gibi doğal liderlik, şişik egolu tipler olmak, küçük dağları ben yarattım edasına kendini kaptırmak hayli muhtemel..

Bilirsin Spinoza'da etkilenebilme kapasitesini arttırma gibi bir nosyon var; affects olayı. Yani girdiğim toplumsal ilişkilerden maksimum faydayı alabilmem için, bedenin etkilenebilme kapasitesini arttırması, receptörlerini çoğaltması durumu..Bu ise ancak bir kollektivite içinde olur; akıl değil kollektif aklın olduğu bir yerde bedenin müktedir olduğu kapsam artar.

Ama tabii dozunda tutulduğu ölçüde Nieztsche'nin bireysel devrim algılayışına da gerek var.
Alıntı
 
 
0 #51 mehmet özgür 11-09-2008 06:45
deleuze için birey yayıncılıktan çıkmış, hardt imzalı felsefede çıraklık kitabı var. goodchild'İn kitabına benzer bir de eugene holland'ın otonom yayıncılıktan çıkmış bir kitabı olması lazım, anti-ödip konusunda.en azından bana anlaşılır gelmişti, deleuze gibi çetrefil biri için. ayrıca norgunk yayıncılık neredeyse bütün deleuze külliyatını çevirecek, antiödip dahil.
spinoza üzerine 11 ders'i kabalcı yeniden bastı. yüzde 50 indirimle alınabiliyor, kabalcı yayınevlerinden .

zizek'in politik kariyeri de şöyle bildiim kadarıyla; slovenya'da yıkılan rejim sonrası liberal demokrat parti'den cumhurbaşkanı adayı oluyor. tabii bu liberallik daha çok siyasal liberal jargon üzerinden, azınlıklara, yeşillere, kürtaj hakkına yol veren bir nokta. piyasa reformlarındans a. sonradan galiba ilişkisi bitiyor ve bağımsız aydın olarak devam ediyor.
foucault'da kısa dönem fkp üyeliği dışında dönem dönem farklı örgütler içinde bulunuyor. galiba en önemlisi, cezaevi izleme komitesi adlı olanı.
foucault'nun analizlerinin en çok örgüte ilham olduğu nokta galiba feminist ve gay/lesbian hareketi içerisinde. ki her ikisinin de özel/kamusal ayrılığını sorunsallaştıra n temel toplumsal hareketler.

doğrudan demokrasi/yatay lık için katılımdan öte, insanların nasıl kendi sözlerine/güçle rine güvenebileceğin i de düşünmemiz gerek bence. kendi gördüğüm/duyduğ um anarşist ekiplerde (ki tahminimce güçlü'de bir kaç ismi tanıyacaktır o ekiplerden) bu tür söylemler baskın olmasına rağmen, ortaya çıkan gayet maço veya doğal liderlik mefhumunun güçlendiği alanlar oluyor. yaşım yetmese de 80 sonu 90 başlarında türkiye'de yoğun bir anarşist komün, otonom pratiklerinin/t artışmalarının olduğunu okudum, tahminimce bu tür sebeplerden dolayı yozlaşıp, çözüldüler. birgün toplantılarına en fazla 35 kişinin katıldığını okumuştum, bunun yataylık vurgusundan öte insanların kendi kapasitelerinin , iktidar güçlerinin sorunsallaştırı lmasıyla ilgili bir hali var sanki. güç nasıl artır, hem kendimizin, hem ötekinin; yataylıktan öte bence asıl dert bu olmalı. ki spinoza'da galiba bu bağlamda işlevsel.

aşağıdaki muğlak alıntıyı, sana yönelik sorudan çok not düşme bağlamında yazmıştım. yani solcu sıradan insanların, bu tür profesyonel devrimci söylemleri çok da içselleştirmedi ği anlamında kullandım.
Alıntı
 
 
0 #50 Güçlü Kuvvetli 11-09-2008 06:35
Dur ben bir düşüneyim;-)

Tırstım birden...
Alıntı
 
 
0 #49 Önder Kurt 11-09-2008 06:08
Ben zaten 2 gün önce, çok uzun bir süredir hiç bakmaya cesaret edemediğim Deleuze-Guattar i okumalarına tekrar başladım. Okumalarımı Forum'da açacağım başlıklara aktaracağım; bir nevi okuma notları gibi.

Hedeflediğimiz şeyin entellektüel mastürbasyon olmadığı açık zaten sözkonusu yazarlar öyle bir okumaya izin vermeyecek kadar da zor..

Bu düşünürleri okumanın bazı handikapları var; öylesine çok referanslı ve ağdalı bir dille yazıyorlar ki, kılavuz olmadan okumak imkansıza yakın. Çok kararlı olmak lazım, dolayısıyla ortak okumak bir artı-motivasyon sağlaması açısından çok faydalı olur.

Deleuze-Guattar i'nin en temel ve zor eserlerinden başlamak lazım; ilk cilt Anti-Oedipus, ikinci cilt Bin Yayla. Her ikisi için de benim elimde mükemmel iki kılavuz kitap var. Anti-Oedipus için olanı dün okumaya başladım ve şaşırdım. Bu kitabı 3-4 yıl önce de okumaya çalışmış ve başaramamıştım. Ama bu sefer gayet güzel gidiyor. İsterse bu ingilizce kitapları paylaşabilir..T ürkçe'de ise Goodchild denen birinin Ayrıntı yayınlarından Deleuze-Guattar i'ye girişi kitabı var..Ona da bakılabilir ama o kitabı da ilk okuma deneyimim başarısız olmuştu..

Spinoza'ya giriş için ise Deleuze'in Ulus Baker çevirisi ile "Spinoza Üzerine 11 Ders" adlı mükemmle ders notları var..Oteki yayınlarından cıkmıştı galiba..Baskısı tükenmişse bende elektronik formatta var sanırım..

Sonuç olarak eğer zor ama çok zor bir okumaya hazırsan ben de hazırım..Ama bir kez başlanırsa pes etmek olmamalı..Uzunc a bir süre okunanların, politik teori ile bağlansıtısını kurmak zor olabilir..
Alıntı
 
 
0 #48 Güçlü Kuvvetli 11-09-2008 05:49
Önder,

Bu düşünürlerin temel eserleri üzerinden bir okuma işine ne dersin? Senin konuya hakim olduğunu düşünüyorum. Kimin, hangi yapıtlarından başlamak gerekiyor mesela? Bu iş Spinoza'ya falan gidiyor gördüğüm kadarıyla ve herhangi bir felsefe disiplini almamış insanlar için yutulması zor bir lokma. Hedeflediğimiz şeyin entelektüel mastürbasyon olmadığı da açık olduğuna göre, bu yazılanların politik/pratik düzleme hangi kanallarla aktarılacağı konusunda kafa yormak gerekecek ayrıca..
Alıntı
 
 
0 #47 Önder Kurt 11-09-2008 05:28
Güçlü,

Düşüncelerin bu ülkede nasıl yavaş yayıldığını söylememe bilmem gerek var mı?

Yanılmıyorsam, Birikim çevresinin o da çok tepkiyle karşılandığını duyduğum Althusser'i tanıtma çabaları dışında, 80 öncesinde hemen nerdeyse hiçbir klasik külliyat dışı marksist yazar tatışılmamış bu ülkede. Senin iyi bir dergi kolleksiyonun varmış, o dönemin tipik entellektüel iklimini benden daha iyi bilirsin.

Görece "yaygın" olarak farklı düşünürlerin eserlerinin yayınlanmasının ve tartışılmaya başlanmasının tarihi topu topu 20 yıldır Türkiye'de.

"İmparatorluk"un yayınlandığı zamanda yapılan tartışmaları hatırlıyorum; bilumum siyasi hareket nefretle karşılamıştı. Ama görülüyor "ulus-devlet"le rin sönümlenmeye girdiği saptaması bugün generallerin bile söylemine girdi. Sol cenahta ise hala her Gürcistan, Kosova savaşı gibi olaylar çıktığında balıklama atlayıp "Bak görüyor musunuz ulus-devlet yokolmuyor aksine yenileri türüyor" refleksi devam ediyor, 100 yıllık emperyalizm eskimiyor da 15 yıllık ulus-devlet'in sönümlenmeye başlaması tezi eskiyor onların gözünde..Ama böyle bir tartışma artık gündeme girmiştir, her hareket hesaplaşmak durumundadır..

Yani demek istediğim bizimsolun zihinsel evreni geç de olsa yavaş yavaş da olsa son 20 yılda kararlı bir şekilde bayağı zenginleşiyor. Dolayısıyla saydığım adamlar Türkiye için hala çok genç.

Bunların söylediklerini uygulamaya çalışması yönünden sicilleri de bence gayet iyi..Deleuze katıksız bir felsefeci olarak siyasete uzak kalmış olsa da ortağı Guattari tam bir komunist ve marxisttir. Yaşamı boyunca çok faal militan bir aktivist olmuştur. 68'in önderlerinden biri olduğu söylenir. Keza Badiou eski bir maocudur ve halen göçmen haklarını savunan kendi politik çevresi var, bildiğim kadarıyla.

Sonuç olarak evet, biriken külliyata dayanan yeni ve çok daha zengin bir sol hareket doğacak bence..Ama bekliyerek değil tabii..ÖDP ve Birgün deneyimleri bence bütün başarısızlıklar ına rağmen, eski paradigma içinde yapılan son revizyon çabalarının bile yetmediğini gösterip, ortodoks perspektifin bir açılım sunamyacağını gösteren son denemeler olarak tarihsel önemleri var.

ÖDP, parti şeklinde dükkan açıp müşteri bekleyerek, seçimlere odaklanma üzerine dayalı bir örgütlenmenin işlevsiz olacağını gösterdi.

Birgün, mevcut solcu yazar/uzman kümesinin defalarca farklı kombinasyonları nı deneyerek, okuyucuyu aktif katılımdan dışlayan, okur/yazar hiyerarşisine dayanan bir iletişim modelinin tutmayacağını gösterdi. Bu yazar/uzman kümesini yeni random bir kombinasyonu ile benzer yeni bir oluşumu denemeye artık kimse cesaret edemez. İnternet çağında sosyalist iletişim platformun kitlesel katılımlı ve yatay bir model olması gerektiği artık kesindir. Bunu yapmayan her girişim elitist kalmaya ve plaza medyasına adaö yetiştirmeye mahkumdur..

Yani sonuç olarak bilinen kalıplarla sosyalist mücadele yapmak bence her geçen gün daha da zorlaşıyor..İns anların çoğu için cazibe merkezi olabilmek içim çok farklı modeller geliştirme zorunluluğu açığa çıkmıştır. İnsanlar artık seçim dönemi, çatı parti, ortak aday, cephe tartışmalarının başlamasından bıktı usandı artık..Birgün çatı parti olmalı mı diye anket düzenlemiş, aylardır verilen oy 15-20 civarında..

Bence yeni bir algılayış ufukta görünüyor olabilir.
Alıntı
 
 
0 #46 Güçlü Kuvvetli 11-09-2008 02:14
Önder,

İyimserliğini saygıyla karşılıyorum ama bu saydığın düşünürler genç insanlar değiller, en azından son kırk yılın insanları. Yazdıkları, önerdikleri hususların uygulanmasına yönelik bir çaba gösterdiler mi? Negri'yi biliyorum, yıllarını hapiste ve mücadelede geçirdi.Ötekile rin ne tür bir pratiği oldu, bilmek isterim samimiyetle.

Yoksa ilerde bir gün, oluşmakta olan külliyattan esinlenecek bir alternatif sol hareket mi umalım?
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile