Kimlerle Nerede Tepişilebilir? Popüler
Makale
Bir ülkede, diyelim günümüz Türkiye’sinde, farklı yerlerde duran Marksistler arasında anlamlı ve tarafları ileriye taşıyıcı tartışma mümkün müdür?
Mümkündür!
Mümkündür, çünkü Marksist çerçevede ve Marksist kavramlarla tartışılabilecek öyle başlıklar vardır ki, bu başlıklarda kişilerin özel siyasal konumlarının, ideolojik duyarlılıklarının ve ülkeye ilişkin perspektiflerinin özel bir etkisi olmayacaktır. Bu nedenle, siyaseten apayrı yerlerde duran Marksistler bile bu başlıkları aralarında tartışabilirler, hatta ortak bir noktada buluşabilirler.
Örneğin, Avrupa’da Ortaçağ feodalizminden kapitalizme geçiş sürecinin başat ve ikincil dinamikleri, geçiş sürecinde asıl itici gücü hangi olgunun temsil ettiği, böyle bir başlıktır. Asude ortamlarda güzel güzel tartışılabilir. O kadar ki, böyle bir tartışmada örneğin Halil Berktay’ın söyleyecekleri bile değerli olabilir.
Tamam, gerekirse tepişelim; yeter ki, tepiştiğimiz yer “demokratlığın sığ suları” olmasın.{/shadowboxwtw2}
Yalnızca Berktay değil. Belki şimdi içeriğini unutmuştur, ama 1844 Elyazmalarının Türkçe çevirilerinden birini Murat Belge yapmıştır. Bu yapıtın Marx’ın düşüncesindeki yerini, çevirmeni Belge’yle tartışmak pekâlâ mümkündür (veya öyle olabilirdi).
Bir başka örnek: Türkiye’deki Marksistler oturup kapitalizmin dönemsel krizlerine yol açan başat etmenleri aralarında tartışabilirler: Özellikle ve en başta “azalan kâr oranları” mı, yoksa bununla birlikte farklı ve çok sayıda etmenin oluşturduğu daha karmaşık bir toplam mı? Böyle bir başlık, Marksistler arasında sükûnetle ve suhuletle tartışılabilir. O kadar ki, gündeme böyle bir tartışma düştüğünde, örneğin Sungur Savran’ın dedikleri de mutlaka değer taşıyacaktır. Dahası, icabında Ahmet İnsel’in söylediklerine bile kulak verilebilir.
***
Bir ülkede, diyelim günümüz Türkiye’sinde, farklı yerlerde duran Marksistler arasında anlamlı ve tarafları ileriye taşıyıcı tartışma mümkün müdür?
Mümkün değildir!
Eğer tartışma başlıkları Türkiye’nin bugün geldiği noktaya, yaşanan tıkanıklıklara, sınıfların ve siyasal güçlerin mevzilenişlerine, sosyalist çıkış imkânlarına ilişkinse, özetle gündemde siyaset ve ideoloji varsa, mümkün değildir.
{shadowboxwtw2 width=300px,float=left,textpadding=10px,bold=yes,italic=yes,shadowcolor=#000000,textcolor=black,align=right,sbmargin= 2px 4px,sbbackgrndcol=#fff,sbbordercolor=1px solid #555,shadowbotomwidth=-5px,shadowrightwidth=-5px,shadowbordercolor=1px solid #ddd,echo=no} Bir kere, tartışmaya katılan bir kesim, Marksizm’in düzen kurumlarına ilişkin dar ontolojik (varlıksal) tanım ve tespitlerini doğrudan doğruya somut siyasal durum analizine taşıyacaktır ve orada öyle bırakacaktır.
(...)
bir burjuva toplumundaki devlete, onun kurumlarına ve aygıtlarına ilişkin çok doğru, kitaba çok uygun tanımlar yapılabilir. Gelgelelim, siyasal analizlerde bu tanımların ötesinde, kurumların içinde bulundukları güncel süreçlere, bu süreçlerin getirdiği dinamiklere/çelişkilere de bakmak gerekecektir. Tartışmadaki bir kesim, işte bunu yapamayacak, döne döne bina okuyacaktır. Böyle bir tartışmanın ise kimseye hayrı olmayacaktır. {/shadowboxwtw2}
En başta iki nedenle mümkün değildir.
Bir kere, tartışmaya katılan bir kesim, Marksizm’in düzen kurumlarına ilişkin dar ontolojik (varlıksal) tanım ve tespitlerini doğrudan doğruya somut siyasal durum analizine taşıyacaktır ve orada öyle bırakacaktır. Bir örnekle şöyle de anlatılabilir: “Araba”nın belirli bir varlığı ve tanımı varsa, o araba ister yavaş ister hızlı yol alsın, lastikleri ister sağlam ister kabak olsun, ister selametle gitsin ister kaza yapsın hep “araba” sayılacaktır. Az önceki değişkenlikler kuşkusuz arabayı araba olmaktan çıkarmaz; ama salt bu ontolojiyle “arabaya ilişkin” süreç ve somut durum çözümlemesi yapamayız. “Onun arabası var” demekle yetiniriz, o kadar.
Bunun gibi, bir burjuva toplumundaki devlete, onun kurumlarına ve aygıtlarına ilişkin çok doğru, kitaba çok uygun tanımlar yapılabilir. Gelgelelim, siyasal analizlerde bu tanımların ötesinde, kurumların içinde bulundukları güncel süreçlere, bu süreçlerin getirdiği dinamiklere/çelişkilere de bakmak gerekecektir. Tartışmadaki bir kesim, işte bunu yapamayacak, döne döne bina okuyacaktır. Böyle bir tartışmanın ise kimseye hayrı olmayacaktır.
İkincisi, sahip olunan siyasal perspektif, hepsi Marksist olsalar bile tartışmanın taraflarını sonuçta bir sağırlar diyaloguna sürükleyecek ölçüde önem ve belirleyicilik taşıyabilir. Örneğin, “Türkiye’de sosyalist devrim” diyen bir kesimle, “bu iş olursa ancak dünya ölçeğinde olur” diyen bir başkasının veya “tam demokratikleşmeden olmaz” diyen ötekinin veya “ama önce Kürt sorunu çözüme bağlanmalı” düşüncesinde olan berikinin anlamlı bir tartışma içinde yer alması mümkün değildir. İki taraflı tartışmaları geçtik, içinde az önce örneklenen kesimlerinin hepsinin, üstelik daha başkalarının da yer aldığı bir tartışma ise, taraflarına kabir azabı çektirecektir.
Kabir mimarisinde “çatı” da olabilir.
Açık konuşmak gerekirse, demokratlık, daha doğrusu insanın kendisini en başta ve sadece demokrat olarak tanımlaması, günümüz Türkiye’sinde anlamlı ve derinlikli her tür tartışmayı abese iten, deyim yerindeyse piç eden bir etmen haline gelmiştir. Gerçi demokrasi ve demokratlık adına çok gürültü koparılmaktadır, ama bu gürültü kimseyi baştan çıkarmamalıdır. Çünkü Şolohov’un dediği gibi:
“Yalnızca sığ ırmaklar gürültülü akar.”
Dolayısıyla, örneğin “yurtseverliği”, örneğin “Cumhuriyet’in kazanımlarını sahiplenme” temasını, dar ontolojiye hapsolanlarla ve perspektifleri çok farklı yerlere yönelenlerle tartışmanın fazla bir anlamı ve getirisi olmayacaktır.
***
Nuray Mert’in “demokratlığın sığ sularında tepişme” tanısını birkaç gün önce soL aracılığıyla duydum (G.M. “Nuray Mert’e”, soL, 17 Temmuz 2008).
Evet, ne yazık ki başımızda bir de bu var!
Açık konuşmak gerekirse, demokratlık, daha doğrusu insanın kendisini en başta ve sadece demokrat olarak tanımlaması, günümüz Türkiye’sinde anlamlı ve derinlikli her tür tartışmayı abese iten, deyim yerindeyse piç eden bir etmen haline gelmiştir. Gerçi demokrasi ve demokratlık adına çok gürültü koparılmaktadır, ama bu gürültü kimseyi baştan çıkarmamalıdır. Çünkü Şolohov’un dediği gibi:
“Yalnızca sığ ırmaklar gürültülü akar.”
Hepsini geçtik, iş zaman zaman “dramatik” boyutlar da kazanabilmektedir. İşin bu yanını veciz biçimde ortaya koyan bir örnekle bitireyim.
16 Temmuz Çarşamba günkü Cumhuriyet’te Deniz Kavukçuoğlu Halil Berktay’ı eleştiren bir yazı yazdı. Halil Berktay bir gazetedeki yazısında Marx’ta “başlı başına bir demokrasi projesi olmadığını” söylemiş. Kavukçuoğlu da Bektay’ın bu görüşünü eleştirmiş, çeşitli kanıtlarla Berktay’ı çürütmeye çalışmış.
Peki, işin dramatik yanı neresi?
Yazdıklarına genel olarak bakılırsa, bugün Kavukçuoğlu Berktay’dan fersah fersah ilerde, solda, sosyalizm saflarında durmaktadır. Gelgelelim, “Marx ve demokrasi” tartışmasında daha haklı yerde duran Berktay’dır! Gerçekten de, bir bütün olarak alındığında Marx’ta özel bir “demokrasi paradigması” olmadığı açıktır. 19. yüzyıl ortası Avrupa ülkelerinde cereyan eden birtakım siyasal süreçlerden hareketle yapılan “demokrasi” vurgularına (Engels) bu genel doğruyu geçersizleştirecek bir anlam yüklenmesi de doğru olmayacaktır.
Şimdi gelin de işin içinden çıkın: Bir yanda Kavukçuoğlu, öbür yanda Berktay? Böyle bir tartışmada “üçüncü taraf” olarak siz yer alsaydınız ne yapardınız?
Kıssadan hisse: Tamam, gerekirse tepişelim; yeter ki, tepiştiğimiz yer “demokratlığın sığ suları” olmasın.
Üye eleştirileri
-
2008-07-31 22:41:52 |Administrator| guclu
-
2008-07-31 13:32:36 |SAdministrator| onder

Evet, ben de Taraf'a teşekkür etmek lazım aslında derken benzer şeyleri kastediyordum. hayat böyle birşey galiba, kendi çabanla yıllardır yapamadığın birşeyi rakibinin farklı bir konum alması yaptırabiliyor..Hareket salt içeriden gelmiyor galiba, bir dış kuvvetin bir şekilde bir ilk ivme vermesi gerekiyor..Belki abartıyor olabiliriz ama bundan sonra Türkiye sosyalist solunda bir toparlanma beklenebilir..
Solculuğu kimlik üzerinden tarif etmeye ben çok soğuk değilim, zira karşındaki adam bizim gibi kılı kırk yaran tahlillerle çıkmıyor ki karşına, kimlik hareketi olarak çıkıyor..Bizim gibi herhangi bir teorik tutarlılık içinde olmak, devasa bir külliyatı özümsemek gibi bir derdi yok ki..
Bir kaç yıl önce "Bir Kimlik Hareketi Olarak Sol" diye bir yazı yazmıştım..Bulursam koyayım siteye..Orda bu yaklaşımımı ortaya koymuştum..
Teoride bir noktada tıkanılıp kalınabiliyor, öyle de koysan olmuyor böyle de koysan. Bu noktada "uysa kd*m uymasa da" tavrı sergilemek lazım..
Kierkegaard'tan ödünç aldığı "leap of faith" kavramı ile Zizek bu konuya çok eğilir..Nerdeydi hatırlamıyorum..Kierkegaard'daki "leap of faith"/inanç sıçraması da şöyle birşey;
Ona göre bazı idealist düşünürlerin yaptığı gibi tanrının varlığını rasyonel bir akıl yürütme ile kanıtlamaya çalışmak Tanrı'ya karşı en büyük küfürdür..Gerçek mümin Tanrı'ya inanmak için kanıta gerek duymaz..
Bizim cenahta buna ütopist yön denebilir. Tutarlı bir uslamlamanın konusu olmak zorunda değildir, güzeldir ve isteriz.
Başka herşey bir yana, herkesin şöyle ya da böyle bir "kimlik" olarak çıktığı bir siyasi arenada, madem öyle ben de "kimliğim" demekte fayda olabilir..
Bu tür opportunist bir gerekçeden başka, bence sınıfsal bir yönü de var "kimlik" hareketi olmanın..Ama önce kimlik olmanın bir etik, yani voluntarist bir seçim olduğunu belirtelim..Bu olumsal boyuta karşı malum klasik marxism'de toplumsal fail zorunluluk boyutu ile belirlenir..
Ama yaşadığımız çağ bize toplumsal failin salt zorunluluk ile değil, iradi bir seçim olarak da çıkabildiğini gösteriyor..Hatta bu ikinci tarz bugün daha belirleyicidir..Mesala bu sitede yazan insanların sınıfsal konumlarının zorunlu bir sonucu olarak "sosyalist" olmaları gerekmiyordu..Çoğumuz hali vakti yerinde, ortalamanın bir hayli üzerinden gelirleri olan insanlarız..ama sosyalistiz..Bu bizim seçtiğimiz varoluş tarzı, kendi iradi etik duruşumuz..
Ama tabii senin derdini de anlamıyor değilim...Toplumsal çözümlemeyi boşlayıp, takım tutar gibi solculuk fanatizmi içinde olmayı kastediyorsun muhtemelen..
Maalesef bu handikap var, hem liboşlara hem sekter marxisme mesafeli duracaksın..Diğerine savrulmadan ötekine karşı mesafeni nasıl koruyacaksın? Ne diyim, zor iş.. :sad:
-
2008-07-31 11:58:35 |SAdministrator| onder

Vay bee!! Çok değil bundan iki üç ay önce gün gelecek soL dergisinde yayınlanan bir yazıyı beğenecek ve aktaracaksın deseler inanmazdım. Tabii Çulhaoğlu'nun çok farklı bir pozisyonda da olsa adanmış, içten saygın bir sosyalist düşünür olduğunu hiçbir zaman redetmedim.
Buna rağmen itiraf ediyorum Çulhaoğlu'nun bu yazısını Özgürlükçü Sol grubuna yollamaya çekinmiştim çünkü "ulusalcı" diye damgalanmaktan tırsmıştım. Gerçi elbette hala bu eleştirilerin geçerliliğini koruduğunu düşünüyorum, hala dar ulusalcı bir kalıbın sosyalist solun kendisini marjinalleştirdiğine inanıyorum ama Taraf'ın başlattığı liberal saldırı o kadar mide kaldırdı ki kendi cenahımıza dönme ihtiyacı hissettim.
Evet bu çizgideki dostlarla hala anlaşamayacağımız pek çok nokta var ama sonuçta onlar "tepişebileceğimiz" yoldaşlarımızdır. Kadet'lerle tepişeceğime narodnik'lerle tepişirim diyerekten dakka bir gol bir tepişmeye başlamış olayım.
Gün "Türk budun ekin ökün" (sosyalist millet titre ve kendine dön - Bumin Kağan ) günüdür.
Gün pervasız liboş saldırılara karşı sosyalist solun dışarısına karşı çizgilerini çizme ve o çizgiler içinde tepişme günüdür.
Bazen gerçekten Taraf'a teşekkür etme ihtiyacı duyuyorum. Attıkları taş ürküttükleri kurbağaya değdimi acaba..Onca seferberlik, onca organizasyon, belki istediklerini bayağı bir elde ettiler ama asla istemedikleri bir şeye de gittikçe daha fazla imkan veriyorlar; solun üzerindeki ölü toprağını atıp, arasına "demokrasi"nin Truva atıyla sızmış liboş Aka'ları sosyalist Iyonyadan defetmesine.
-
2008-07-31 13:02:53 |Publisher| mehmet özgür

biraz konuyu dağıtırsam, ben bütün bu süreci çok müspet görüyorum bir taraftan. bütün bir can sıkıcı saldırganlığa karşı, yine de 90'dan beri solun ne yapıp/etmediğini, kendini ne kadar tahkim edebildiğine dair bir fikir verecek.
zira ilk defa düdük liberal taha akyollardan, ertuğrul özköklerdense; solun jargonunu gerçekten de bilen ve tahrif etmekten çekinmeyen, liberal sıfatından gocunmayan bir cenah var gümbür gümbür. yani bir taraftan insanda çevresiyle yanyana/dayanışma gösterme isteği doğuyor; ama bir taraftan da acaba istemeden "solculuğu" kimlik üzerinden tarif etmeye başlamıyor muyuz? kazma solculuk bahsinde konuştuğumuz dert, bu konuda da başıma üşüşüyor.
Yorumlar
Solculuğu kimlik üzerinden tarif etmeye ben çok soğuk değilim, zira karşındaki adam bizim gibi kılı kırk yaran tahlillerle çıkmıyor ki karşına, kimlik hareketi olarak çıkıyor..Bizim gibi herhangi bir teorik tutarlılık içinde olmak, devasa bir külliyatı özümsemek gibi bir derdi yok ki..
Bir kaç yıl önce "Bir Kimlik Hareketi Olarak Sol" diye bir yazı yazmıştım..Bulu rsam koyayım siteye..Orda bu yaklaşımımı ortaya koymuştum..
Teoride bir noktada tıkanılıp kalınabiliyor, öyle de koysan olmuyor böyle de koysan. Bu noktada "uysa kd*m uymasa da" tavrı sergilemek lazım..
Kierkegaard'tan ödünç aldığı "leap of faith" kavramı ile Zizek bu konuya çok eğilir..Nerdeyd i hatırlamıyorum. .Kierkegaard'da ki "leap of faith"/inanç sıçraması da şöyle birşey;
Ona göre bazı idealist düşünürlerin yaptığı gibi tanrının varlığını rasyonel bir akıl yürütme ile kanıtlamaya çalışmak Tanrı'ya karşı en büyük küfürdür..Gerçe k mümin Tanrı'ya inanmak için kanıta gerek duymaz..
Bizim cenahta buna ütopist yön denebilir. Tutarlı bir uslamlamanın konusu olmak zorunda değildir, güzeldir ve isteriz.
Başka herşey bir yana, herkesin şöyle ya da böyle bir "kimlik" olarak çıktığı bir siyasi arenada, madem öyle ben de "kimliğim" demekte fayda olabilir..
Bu tür opportunist bir gerekçeden başka, bence sınıfsal bir yönü de var "kimlik" hareketi olmanın..Ama önce kimlik olmanın bir etik, yani voluntarist bir seçim olduğunu belirtelim..Bu olumsal boyuta karşı malum klasik marxism'de toplumsal fail zorunluluk boyutu ile belirlenir..
Ama yaşadığımız çağ bize toplumsal failin salt zorunluluk ile değil, iradi bir seçim olarak da çıkabildiğini gösteriyor..Hat ta bu ikinci tarz bugün daha belirleyicidir. .Mesala bu sitede yazan insanların sınıfsal konumlarının zorunlu bir sonucu olarak "sosyalist" olmaları gerekmiyordu..Ç oğumuz hali vakti yerinde, ortalamanın bir hayli üzerinden gelirleri olan insanlarız..ama sosyalistiz..Bu bizim seçtiğimiz varoluş tarzı, kendi iradi etik duruşumuz..
Ama tabii senin derdini de anlamıyor değilim...Toplu msal çözümlemeyi boşlayıp, takım tutar gibi solculuk fanatizmi içinde olmayı kastediyorsun muhtemelen..
Maalesef bu handikap var, hem liboşlara hem sekter marxisme mesafeli duracaksın..Diğ erine savrulmadan ötekine karşı mesafeni nasıl koruyacaksın? Ne diyim, zor iş..
zira ilk defa düdük liberal taha akyollardan, ertuğrul özköklerdense; solun jargonunu gerçekten de bilen ve tahrif etmekten çekinmeyen, liberal sıfatından gocunmayan bir cenah var gümbür gümbür. yani bir taraftan insanda çevresiyle yanyana/dayanış ma gösterme isteği doğuyor; ama bir taraftan da acaba istemeden "solculuğu" kimlik üzerinden tarif etmeye başlamıyor muyuz? kazma solculuk bahsinde konuştuğumuz dert, bu konuda da başıma üşüşüyor.
Buna rağmen itiraf ediyorum Çulhaoğlu'nun bu yazısını Özgürlükçü Sol grubuna yollamaya çekinmiştim çünkü "ulusalcı" diye damgalanmaktan tırsmıştım. Gerçi elbette hala bu eleştirilerin geçerliliğini koruduğunu düşünüyorum, hala dar ulusalcı bir kalıbın sosyalist solun kendisini marjinalleştird iğine inanıyorum ama Taraf'ın başlattığı liberal saldırı o kadar mide kaldırdı ki kendi cenahımıza dönme ihtiyacı hissettim.
Evet bu çizgideki dostlarla hala anlaşamayacağım ız pek çok nokta var ama sonuçta onlar "tepişebileceği miz" yoldaşlarımızdı r. Kadet'lerle tepişeceğime narodnik'lerle tepişirim diyerekten dakka bir gol bir tepişmeye başlamış olayım.
Gün "Türk budun ekin ökün" (sosyalist millet titre ve kendine dön - Bumin Kağan ) günüdür.
Gün pervasız liboş saldırılara karşı sosyalist solun dışarısına karşı çizgilerini çizme ve o çizgiler içinde tepişme günüdür.
Bazen gerçekten Taraf'a teşekkür etme ihtiyacı duyuyorum. Attıkları taş ürküttükleri kurbağaya değdimi acaba..Onca seferberlik, onca organizasyon, belki istediklerini bayağı bir elde ettiler ama asla istemedikleri bir şeye de gittikçe daha fazla imkan veriyorlar; solun üzerindeki ölü toprağını atıp, arasına "demokrasi"nin Truva atıyla sızmış liboş Aka'ları sosyalist Iyonyadan defetmesine.

Bu yaziyi sitede gorunce, Culhaoglu uye mi oldu diye bir an dusundum