Makaleler Bütün Yazılar Makale Röportaj 'Taraf ve çevresini liberal olarak görmek bile sorunlu'
 

'Taraf ve çevresini liberal olarak görmek bile sorunlu' 'Taraf ve çevresini liberal olarak görmek bile sorunlu' Popüler

'Taraf ve çevresini liberal olarak görmek bile sorunlu'

Makale

Aydınlık hareketi dendiğinde Halil Berktay’dan Doğu Perinçek’e Türkiye’de sol olarak adlandırabileceğimiz o total hareketin 2000′li yıllara gelindiğinde bambaşka renklerinin isimlerini anmak mümkün. Gün Zileli işte o isimlerden biri. Zileli’yi diğer isimlerden farklılaştıransa bugün sosyalist camianın tartışmalarına bir anarşist olarak dahil oluyor oluşu. Jiyan.org'tan Sarphan Uzunoğlu, Zileli’yle ulusalcı solu, liberal solu ve bir ülkede yabancı olmayı, sığınmacılığı konuştu.

İngiltere, İsviçre, Türkiye… Sizin hayatınız bir anlamda da bir sığınmacının, bir göçmenin hayatı. Şu ünlü ‘Bir başka ülkede yaşamadan, yabancı olmanın ne demek olduğunu bilemezsin’ tespiti ne kadar doğru? Siz bir ‘yabancı’ olarak gittiğiniz ülkelerde de sosyal-siyasal yaşamda aktif olmuş biri olarak, ulus devlet mekanizmasının içinde yabancıların yerini bize tarif edebilir misiniz?
Şöyle tarif edeyim: Ulus devlet mekanizmasının içinde yabancıların yeri sıfırdır, hatta sıfırın altı olduğu bile söylenebilir. Yani bir donmuşluk ya da yok olmuşluk hali. Bakma medyadaki haberlere. Efendim Almanya’da sosyal demokrat partiden Türkiyeli aday milletvekili seçildi falan filan. Bu tür haberler gerçek dışı değildir ama o vekil seçilenlerin kendileri gerçek dışıdır. Yani yabancının var oluş ya da yok oluş halini hiçbir şekilde temsil etmezler. Bunlar oranın sistemine entegre olmuş yuppilerdir. İngilizden daha İngiliz, Almandan daha Almandırlar. Örneğin Londoner konuşan sokaktaki Londralı bu sistemin dışındadır da bu yuppiler sistemin tepelerine tırpanır da tırmanırlar. Yani sorun aslında sınıfsaldır. Yukarı tırmananlar on binde birdir. Hatta yüz binde bir. Diğer dışarlıklılar en alt tabakada yer alırlar. Aslında onların altında olanlar da vardır. Evsiz yurtsuz olduklarından sosyal yardım da alamadıkları için dilenen İngilizler örneğin. İngiliz ekonomisi dışarıdan gelen öğrencilerin omuzlarında yükselir. Bu öğrenciler de iki kesimdir. Devlet bursuyla veya zengin ailelerinin parasıyla gelenler yukarlarda yüzebilirler biraz. Ama kendi parasıyla İngilizce öğrenmeye gelenlerin suyunu çıkarır sistem. Bunların bir kısmını otobiyografik kitaplar dizimin sonuncusu ve beşincisi olan Sığınmacılar(1990-2000, Londra)’da (iletişim, 2011) anlatmaya çalıştım.

Bu yabancılık sorunu çok karmaşıktır ve temelde bir sınıf sorunudur aslında. Bir Kürt inşaat işçisi de batı illerinde yabancıdır. Hatta şehre iş aramaya gelen bir köylü genç de İstanbul’un Moda semtinde bir yabancıdır. Oradaki “Beyaz Türkler” bu gençleri bir tahtakurusu kadar bile dikkate almazlar, hatta görmezler bile. Bu yüzden sorun ulus devletten de önce sınıf devlettedir.

İngiltere’de yaşadığınız dönemdeki tecrübelerinizi anlattığınız Sığınmacılar‘da çok farklı ve kapitalist düzlemde prestij sahibi olmayan mesleklerle uğraştığınızı görüyoruz. Türkiyeli sığınmacıların bir kısmının burjuva ya da küçük burjuva kökenli ailelerden geldiği söylenegelir. Türkiye dışındaki yaşamınızın sizin siyasal anlayışınıza böyle teorik bir etki bırakması söz konusu olmuş mudur?
Başka bir ülkeye giden sığınmacı statü değiştirir ve örneğin Türkiye’de doktorluk yapmış bir genç restoranda temizlikçi olduğu zaman fazla yıkıma uğramaz bu statü değişikliğinden. Türkiye’de aynı durum olsaydı herhalde intihar ederdi. İngiltere’de böyle olmamaktadır, çünkü bilinen sosyal çevresinin dışına çıkmıştır. Öte yandan İngiltere’de, bu tür işlere Türkiye’de bakıldığı gibi bakılmaz. Yani bu tür hitmet sektörü işleri küçümsenmez bizde olduğu gibi. Küçümseyen çok üst bir tabaka vardır ama onları zaten kimse görmez bile, toplumun o kadar üstünde ve dışında yaşarlar. Dolayısıyla statü değiştiren sığınmacı başta bir altüst olma durumu yaşasa bile toplumsal değerler açısından bir küçümseme olmadığını görünce kendini toparlar. Hatta bu bir tür eğitimdir onlar için. Türkiye’ye döndüğünde anlayışındaki bu değişimi ister istemez yansıtacaktır. Sonuç olarak, bu yönüyle sığınmacılık olayının sosyal ve kültürel statüleri altüst etmesiyle olumlu olduğu düşünülebilir. Bana gelince. Benim böyle bir alt üst olma durumu yaşamam söz konusu değildi. Çünkü Türkiye’deyken de zaten toplumsal statülerin dışında yaşayan bir insandım ve bu tür şeylere aldırış etmezdim.
Türkiye’de Anarşizm algısı yanlış

Hiyerarşinin çok güçlü olduğu bir kültürden hiyerarşinin olmadığı bir kültüre geçiş sırasında ciddi eleştiriler koydunuz ortaya. Bu eleştirilerden ulusalcılardan liberallere birçok çevre nasibini aldı. Siz de bu eleştirilerin yanında özeleştirinizi verdiniz ve bir şekilde anarşist olarak kendinizi tanımladınız. Sığınmacılar’da anarşizm ile tanışmanız anlatılıyor; ama benim asıl merakım şu yönde. Anarşizm saflarına geçtiğiniz günden sonra herhangi bir acaba sorusu oluştu mu sizde? Doğru yerde miyim ya da etkim ne kadar gibi sorular sordunuz mu?
Etkim ne kadar sorusu iktidarcı bir sorudur ve bunu bir anarşist olarak hiçbir zaman sormam. Eleştirel olmak başka şey, bu eleştirilerin üzerinden iktidar alanları yaratmak başka şey. Ben de anarşist harekette bir bireyim, hepsi bu. Ama birey olmak pasif olmayı ve bir kenarda kalmayı değil, fikirlerini açık bir şekilde ortaya koymayı gerektiriyor aynı zamanda. Anarşizmin tarihi doğruluğu ve haklılığı konusunda olsun, bugün de insanlığın toplumsal serüveninin önünü aydınlatan bir fener olduğu konusunda olsun hiçbir tereddütüm olmadı ve zaten bu kadarı da yeter. Onun ötesinde somut anarşist hareketin ya da hareketlerin içinde bulundukları yetersizlikler bu düşüncenin kendisinden çok, toplumsal var oluşun sorunlarıyla ilgilidir. Örneğin Türkiye’de bizzat anarşistlerin ya da anarşist grupların anarşizmin algılanışıyla ilgili epeyce sorunu olduğu kanısındayım ki, bu da Türkiye toplumunun düşünsel ve kültürel yapısından kaynaklanmaktadır daha çok. Bir düşüncenin toplumu değiştirmesi imkânsız olmasa da oldukça zordur ama toplumun belli bir düşünceyi değiştirip kendine uydurması çok daha kolaydır.

Türkiye’deki mevcut sol yapılanmada bir kırılma yaşanıyor. Bu kırılmanın liberal sol denen kanadındaki insanlardan Halil Berktay ve Murat Belge’ye dair çok sert yazılar yazdınız. Sizce bu isimler ve çatısı altında barındıkları gazete bir misyonun peşinde mi? Yıllarca Türkiye soluna rehberlik eden isimlerin bugün solla çatışır konuma gelmesi karşılıklı bir red mevzusu mu yoksa iki taraf için de bir aydınlanma süreci mi?
Halil Berktay geçmişte yakın arkadaşlarımdan biriydi. Yirmi yıldan fazla zamandır görüşme olanağımız olmadı şartlardan dolayı. Halil Berktay’ı da, Murat Belge’yi de kırk yılı aşkın zamandır tanırım, bilirim. İkisi de bu toplumun yetiştirdiği değerli aydınlardır. Şahsen ikisinden de çok şey öğrenmişimdir. Bununla birlikte “Türkiye soluna rehberlik eden” isimler oldukları tespitini biraz abartılı bulurum. Türkiye solu üzerinde etkileri olmuştur desek daha doğru olur. Ki, bu etki, geriye doğru bir muhasebe yapacak olursak esas olarak olumlu da görülebilir. Ne yazık ki, bugün Taraf gazetesinin neoliberal çizgisine destek verdikleri oranda kendi entelektüel değerlerinden de epeyce bir şeyler yitirmektedirler. Bu gazeteye daha sonra yeniden değinme olanağı olur belki ama burada esas belirtmek istediğim husus bu iki arkadaşın sorununun solla çatışmaları olmadığıdır. Ben de solla çatışıyorum. Esası Stalinist olan bir solla çatışmamak mümkün mü? Bu arkadaşların eleştirilmesi gereken nokta, solla çatışmaları değil, Taraf’ın neoliberal, sistemci, devletçi, polisçi çizgisini benimsemeleridir. Örneğin Halil Berktay’ın, Ahmet Şık’a neden poliste doğru ifade vermedin anlamına gelecek laflar etmesi; Murat Belge’nin Hopa’da mücadele eden “gariban”dan AKP’nin oy kaybı hesabına rahatsız olması gibi.

 
“AKP’ye destek veren Taraf ve çevresini liberal olarak görmek bile sorunlu”

Liberaller, muhafazakârlarla yaptıkları ittifaktan ne umuyor olabilirler? Bir kısmıyla beraber geçmişte hareket etmiş biri olarak, bu sürecin pragmatik mi yoksa belirli bir programa dayanan bir süreç mi olduğunu söyleyebilir misiniz?
Pragmatizm falan da denemez artık buna. Ortada ciddi bir angajman var. Artık organik bağlar kurulmuş durumda. Taraf ve çevresi ile bu çevreye destek veren diğer seçkinci çevreleri artık liberal olarak bile görmek epeyce sorunludur. Çünkü liberalizmin bir de siyasal bir anlamı var. Yani bir liberal en azından polise karşı birey haklarından falan yana çıkar. Bu çevrede böyle bir duyarlılık göremediğimiz gibi polisten daha polisçi bir yönelim içindedirler. Eski ihbarcı Aydınlık gazetesini bile yaya bırakacak ölçüde hem de. Zaten yazarlarının bir kısmı doğrudan polistir. Bir kısmı da polisle iş gören elemanlardır. Kütahyalı falan malzemelerini doğrudan savcılardan ve polisten almaktadırlar. Zaten bence liberal-muhafazakâr bir bloktan da söz etmek mümkün değil. Çünkü blok ya da ittifak farklı unsurların bir araya gelişi anlamı taşır. Bugün artık muhafazakâr-kapitalist bir organik bütünlükle karşı karşıyayız. Sözü geçen gazete ve kişiler bu organik yapının sola açılan ve orada ideolojik hegemonya kurma çabasında olan ideolojik aygıtı konumundadırlar.

Taraf Gazetesi ciddi bir kemalizm eleştirisiyle ortaya çıktığı iddiasını taşıdı. Amacı statükonun duvarlarını yıkmak olarak lanse edildi. Oysa bugün TSK ile benzer bir dil konuşuyorlar. Acaba Taraf’ın AKP’nin hakim olduğu devlet aygıtlarına yaklaşımını nasıl okumalıyız?
Taraf kendini yutturmaya çalıştığının tersine statükocu ve devletçi bir organdır. Bazen doğrudan AKP’li gazeteleri bile gölgede bırakacak ölçüde yalaka ve düzen taraftarıdır. Önceleri bunların görüntüsünü herkes bir miktar yuttu ama adım adım bilinçler açılıyor. Taraf, ordunun AKP’nin hegemonyasını kabul ettiği Dolmabahçe buluşmasının ardından yayına girmiştir. Bu yüzden orduyla mücadele ediyor görüntüsü sadece bir bedava kahramanlıktan ibarettir.
“Sol liberal sol ile mücadele edemez, çünkü kendisi de kısmen liberaldir”

Sizce sosyalist sol liberal solla mücadele edebiliyor mu? Eğer ortada bir mücadele görüyorsanız, metod konusundaki görüşünüz ne?
Sosyalist sol “liberal sol”la mücadele edemez, çünkü kendisi de kısmen liberaldir. Örneğin kendisi de seçimcidir, parlamentocudur. Nitekim son seçimlerde sosyalist solun iziyle “liberal sol”un izi birbirine karışmış ve mesela her ikisi BDP’yi desteklemekte buluşabilmişlerdir. Ayrıca sosyalist sol, sırtındaki monolitik parti, üretici güçler teorisi, Leninist parti modeli, proletarya diktatörlüğü, Stalinizm gibi kamburları atıp büyük bir Rönesans yaşayarak devrimcileşmediği sürece hem “liberal sol”dan temelde ayırt edilemeyecek, hem de “liberal sol”un “demokrasi” argümanı karşısında boynu eğri kalacak, yenik düşecektir. “Liberal sol”un düzen içi “demokrasi” argümanına karşı ancak aşağıdancı, mutlak özgürlükçü, devrimci bir yönelimle mücadele edilebilir.

Geçtiğimiz günlerde bizim de yayınladığımız bir röportajda siyaset bilimci Burak Cop liberal sol sosyalistlerin içinden tecrit edilmelidir dedi. Siz bu tespite katılıyor musunuz?
Bu tür tecrit siyasetlerini her zaman yanlış bulurum. Solun içinde bir liberalizm var ise bunun nedenleri üzerinde durulmalıdır. Ayrıca liberal düşüncelerin etkisi altındaki insanların varlığı liberalizme karşı fikir geliştirmek için bir şans olarak görülmelidir. Aşının anlamını iyi kavramak gerekir. Vücuda yapay olarak mikrop verilir ki, bağışıklık gelişsin diye. Mikroplardan ne kadar tecrit edilirseniz o mikrobun saldırısına o kadar açık hale gelirsiniz. İdeolojik saflık hayalleri bir kenara bırakılmalıdır.

Sosyalizmin eleştirilebilirliği konusunda oldukça cesur adımlar attınız. Bugün neoliberalizm ile verilen yeni bir kavga söz konusu. Özeleştirinin son demlerine yaklaştığımız söylenebilir. Siz ekolojist vb. akımların neoliberalizm ile mücadeledeki yerine inanıyor musunuz?
Ekolojist akımların değişen yeni paradigmanın devrimci unsurları olduğunu düşünüyorum. Kırk yıl önce soldaki birinin teknolojiye karşı çıkması, yol yapımına karşı ağaçları savunması düşünülemezdi bile. Böylelerine o zamanlar “gerici” denirdi. Yani sol modernistti. Şimdi sol dahi utangaçca da olsa konum değiştiriyor. Eski üretici güçler teorisinden vaçgeçecek ama Marx gibi büyük bir düşünürün ölü ağırlığı var sırtında, bir türlü kurtulamıyor bundan. Sol, neoliberalizm ile mücadele ederken aynı zamanda kendi içindeki liberalizmi ve Stalinizmi de görmelidir. Kendi gözündeki merteği görmeyip elin gözündeki çöple uğraşıyor konumuna düşmemek gerekir.
Hani bir laf vardır ya, kendi gözündeki mertek hikâyesi…

Devletin gösterdiği alanlarda yapılan sivil toplum eylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu tür eylemler başarıya ulaşabilir mi?
Yürümekle yollar aşınmaz. Beyoğlu’nda her gün dört beş yürüyüş oluyor. Adamlar bu işin çaresini buldular. Bırak yürüsün, potansiyelini boşaltsın. Bunların bıktırıcı ve heyecansız eylemler olduğunu, sonuçta sistemin buharı basıncını azaltma işlevine yaradığını düşünüyorum. Polisle illa çatışmak mı gerekir? Bunu da savunuyor değilim, gerekirse çatışma da olabilir ama… Esas devrimci faaliyetin halk kitlelerinin devrimci özörgütlenmesini becermek olduğu düşüncesindeyim. Bir yerde halk kendisi örgütlenip yerel olarak inisiyatifi ele alabiliyor mu? İşte bugünün devrimci faaliyeti budur.

Arundhati Roy, modern yaşamı reddetmenin gerekliliğinden bahsediyor ve bunu yapamasa bile bunun sözcülüğünü yapmak görevini üstlendiğini söylüyor. Marksizm ve Anarşizmi, modernizmin iki asi çocuğu olarak tanımlarsak, modernitenin karşısında kendinizi konumlandırırken hayatınızı ne kadar buna endeksleyebiliyorsunuz? Siz bir sözcü ve bir eylemci sıfatlarını aynı anda taşıyor musunuz?

Bireysel tavır alışları önemserim ama yaşadığımız sistem içinde bunun sınırları olduğunu da düşünürüm. Örneğin askere gitmedim, bedelli askerlik yapmadım, kitaplarımın üzerinden milli savunma vergisi ödemeyi reddettim ama sigara alırken dolaylı olarak milli savunma vergisi ödediğimi biliyorum. Ne sözcü ne de eylemciyim. Yani bu sıfatları benimsemiyorum. Demin de söylediğim gibi, eylemcilikle devrimciliği birebir özdeşleştirmiyorum. Devrimci bir anarşist olduğumu söyleyebilirim ama eylemcilikte o kadar aktif değilim. Bunun yaşla alakası yok. Eylemcilikle pek fazla ilerleneceğini düşünmüyorum. Daha doğrusu artık eylemciliğin de sisteme içkin olduğunu düşünüyorum. Eylem tabii yeri geldiğinde gerekli ve güzel bir şeydir ama buna verilen eforun ezilenlerin özörgütlenmesine verilmesinin daha doğru olduğu kanısındayım. Kısaca belirtecek olursam, üç eylem örgütlemek yerine üç kişinin bir araya geldiği bir özörgütlenme deneyini daha değerli görüyorum artık. Yani egemenleri kendi alanlarında, silahlarıyla ve coplarıyla yalnız başlarına ve işsiz bırakmak, bunun yerine onların müdahale edemeyecekleri alanlara çekilip halkı aktif bir aktör haline getirmek için çaba göstermek. Bu, faaliyet alanlarının Beyoğlu’ndan daha uzak alanlara, varoşlara, köylere taşınması anlamına da gelebilir.

Vicdani ret konusunda dünyada farklı akımlar mevcut. Total retten Kürt Vicdani Ret Hareketi’ne, Türkiye’de de farklı eğilimler mevcut. Örneğin geçtiğimiz yıl içinde bir de islami retçi çıktı. Sizin kafanızdaki ret nasıl bir anlam ifade ediyor? Otoalar riter sistemin yenilgiye uğratılmasında ret ne kadar önemli bir yere sahip olabilir?
Vicdani reddi çok önemli bir direniş biçimi olarak görüyorum. “Kürt vicdani reddi” biraz sorunlu bir kavram. Çünkü vicdani reddin temelinde her türlü ulusallığın reddi vardır. Bir Kürt genci vicdani redde bulunduğunda bu “Kürt vicdani reddi” olmaz. Vicdani red olur. Ama aynı genç gerillaya katılıyorsa artık vicdani redci değildir. Sivil itaatsizlik, vicdani red, özerklik vb. bunların hepsi sisteme şurasından burasından direnme anlamına gelir ve yaygınlaştırılmalıdır.

Bu aralar en çok öne sürülen argüman da “Yeni bir dil oluşturmalıyız” argümanı. Bu argüman çevresinde birçok tartışma duruyor ya da sekteye uğruyor. Yeni bir dilin inşasına ne gözle bakıyorsunuz? Örneğin savaş karşıtı bir dili sistem koruyuculuğundan ayıran nedir?

Bence yeni bir dil oluşturmak için yeni bir kafa oluşturmak gerekir öncelikle. Kafa değişmemişse dildeki değişiklik sadece politikacı cambazlığı anlamına gelir. Kafaları değiştirmek ise muazzam bir düşünsel ve kültürel devrimle mümkün olabilir. Zaten devrim de esasen bir düşünsel ve kültürel emansipasyon hareketidir. Bütün büyük devrimler içsel bir emansipasyonun ürünüdür ve keza içsel bir emansipasyona yol açarlar.

Sosyalizme Türkiye’de en ciddi eleştiri getiren isimlerden birisiniz. Bunu hem pratik siyaset hem tarih üstünden yapıyorsunuz. En başından bu yana bir dışlanma, bir şekilde hedef haline getirilme korkunuz olmadı mı? Sonuçta sosyalistler de bir cemaat ve öyle ya da böyle aktif olmaya çalıştığınız yayıncılık camiasında da baskınlar.

Hahaha… Ölmüş eşek kurttan korkmazmış. Kaybedeceğim hiçbir şey yok çok şükür. Zincirlerim bile…

Troçkizm, Stalinizm ve Leninizm gibi unsurlar arasında süregelen tartışmada siz bu üç akıma toptan eleştiri getiriyorsunuz. Tarihsel perspektiften baktığınızda bugün bu üç akım arasında siz bir ehven-i şer seçimi yapabilir durumda mısınız?
Troçkizm de, Stalinizm de Leninizm kökenlidir. Bununla birlikte, ikisinin arasında hiçbir ayrım yapmamak doğru olmaz. Troçkizm ne de olsa 1920’lerin sonlarından itibaren ezilmiş, dışlanmış bir akımdır. Bu ezilme Troçkistleri bir bakıma daha olumlu bir noktaya getirmiştir. Fakat 1920’lerin erken dönemlerine gittiğinizde Stalinistlerden bile daha bağnaz bir tutum aldıkları da bir gerçektir. Buna rağmen dışlanmışlıkları onlara görece sempatiyle bakmama yol açabiliyor zaman zaman.

Sosyalizm tarihinin çok radikal, sarsıcı bir şekilde irdelenmesi gerekiyor. Bu yapılmadan bugün “21. Yüzyıl sosyalizmi”nden söz etmek gülünçtür. Tarihin üstünden atlamak mümkün değildir. Tarih, kendi üstünden atlamak isteyenleri üstünden atar.

İspanya İç Savaşı deneyimi anarşistlerin tarih sahnesinde en görünür olduğu deneyimlerden biri. Ama burada anarşist tabir edilen hareketlerin zamanla sosyalist bloğun sağ kanadına kaydığı gibi bir eleştiri var. Sahiden anarşistler ya da anarşist hareketlenmeler bir arada tepki gösterdiklerinde savrulabilir bir duruma mı geliyorlar?

1936 İspanya devriminin yenilgisinden sonra, neredeyse otuz yıl anarşizm tarihten silinmiş gibi göründü. Ama 1968’le birlikte yeniden gündeme geldi. Devrim nerede canlanırsa anarşizm de kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Ana akım anarşizmin sağa savrulduğunu söylememize yol açacak hiçbir belirti yoktur. Ama bugün Türkiye’de, Taraf gazetesinin etkisine girmiş ya da genel olarak neoliberalizmin etkisinde bir anarko-liberal eğilimin varlığından söz etmek mümkündür. Bu tür eğilimler kaçınılmazdır ama genel olarak anarşizm her yerde devrimci sokak hareketinin ateşleyici gücüdür. İşte Yunanistan…

Bir sosyalist olarak Gün Zileli ile bir anarşist olarak Gün Zileli arasındaki fark nedir? Siz siyasal yaşam dışında gündelik yaşamınıza bunu nasıl yansıttınız? İdeolojinin gündeliğe etkisinin sınırları sizce nedir? Modernizm hatta kimilerine göre postmodernizm çağında modernizm ne kadar reddedilebilir.
1968 devrimci öğrenci hareketinin aşağıdan dalgasının ortaya çıkarttığı biriyim. Bugünkü varlığımın temelini oraya borçlu olduğumu söyleyebilirim. 1970’lerde, Havariler’de anlattığım gibi, aşağıdan dalganın yukarlara çıkarttığı bir devrimci gençten bir parti bürokratına dönüştüm. Ne var ki, bu kötü dönemde bile aşağıdan devrimci hareketin tadını unutmadım. Beni bugünlere getiren bu rüzgârdır. 1980’lerde bürokrat yöneticiden yeniden aşağıdan devrimci harekete dönüş mücadelesi verdim ve 1990’larda bunu gerçekleştirdiğimi sanıyorum. Teorik titizlikleri olan biri değilim. Hiçbir zaman da teorisyen olmadım. Felsefe öğrencisi olmama rağmen felsefeden fazla anlamam. Beni yönlendiren tek şey gerçekten ezilen insanların emansipasyonudur. Bu yüzden, ulusalcılar gibi, “acaba ne kadar emperyalizme karşı, ne kadar emperyalizme yarıyor” ya da liberaller gibi, “ne kadar demokrat, ne kadar diktatörlüğe hizmet ediyor” ince hesapları yapmadan dünya yüzündeki bütün aşağıdan kalkışmaların devrime doğru aktığını düşünüyorum. Çin’deki Uygurların direnişini de, İran’daki muhalefet hareketlerini de, Ortadoğu’daki halk kalkışmalarını da, Yunanistan’daki devrimci kargaşalığı da, Latin Amerika’daki Zapatistaları da, işsizler hareketini de, köylü hareketini de, Fransa’daki anti-global köylü direnişini de, Kürt halk kitlelerinin mücadelesini de, LBGT hareketlerini de, vicdani reddi de, sivil itaatsizlikleri de, belli bölgelerdeki anarşist komünal deneyleri de, şu dünya yüzünde egemenlere karşı ne kadar direniş varsa, örgütlü ya da örgütsüz veya kendiliğinden, hepsini de desteklerim. Modernizm de post-modernizm de kapitalizmin çeşitli devrelerinin adıdır. Kapitalizm öldürür. Öldüren kapitalizmi dünya yüzünden silmenin tek yolu devrimdir. Geçmiş deneylerden esaslı dersler çıkaran bir dünya devrimi. Bugün dünya devriminin üçüncü döneminde bulunuyoruz. Birinci dönem 1789 Fransız devrimi ile başlayıp 1871 Paris Komünü ile bitmişti. Bu, aşağıdan kitle devrimleri dönemiydi. İkinci dönem, 1889’da II. Enternasyonal’in kurulmasıyla başlayıp 1956 Macar Devrimi ile bitmişti. Bu, Parti öncülüğünde devrimler dönemiydi. İçinde yaşadığımız üçüncü dönem 1968’le başladı: Kitlesel sosyal patlamalar, kültürel altüst oluşlar ve dönüşümler dönemi.
 
 
Röportaj: Sarphan Uzunoğlu
Jiyan.org
birgün.net

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

İçerik/Fikir 
 
8.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
'Taraf ve çevresini liberal olarak görmek bile sorunlu' 2011-07-26 02:08:31 Önder Kurt
İçerik/Fikir 
 
8.0
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Temmuz 26, 2011
Son Güncelleme: Temmuz 26, 2011
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

80 ve 89: Öncesi ve Sonrası

Farklı düşündüğüm yerler olsa da Gün Zileli'nin, söylediklerine bu denli katılacağım biri olacağını tahmin etmezdim doğrusu, daha önce yazdıklarını okuduğum biri olduğundan değil, solun eski kuşaklarının bizimkinden çok farklı günlük ilişkiler içinde bilinçlerinin oluşduğuna inanıyor olmam hasebiyle bizlerin içine verili olduğu durumu anlamalarının ontolojik olarak mümkün olmadığını düşündüğüm için. Bizim için en temel yapısal sorun olan, onlar açısından üzerinde neden durulduğu anlaşılmayacak egzantrik bir detaydır. Hangi anlayıştan olursa olsun, bir eski tüfeğin günlük hayat içinde "iletişimsizlik", "izolasyon", "iş ve günlük varoluş çevrelerinin birbirine dokunmayan ve beslemeyen, dışsal alanlar haline gelmesi" vs gibi sorunsalları -anlaması demiyorum- hissetmesi pek mümkün görünmüyor bana..Eski kuşaklar ile yeniler arasındaki farkı en iyi şekilde nitelemek, sanırım ancak "varoluşsal" kavramıyla mümkün olabilir..Niyetler/makro hedefler, kaynaklar, referanslar hala aynı olabilir, ancak 80/89 öncesinin ve sonrasının bireysel minör varoluş tarzları arasında, 1980 darbesi, ardından 1989 reel sosyalizmin çöküşü ile açılan post-modern durum yüzünden bir uçurum ortaya çıkmıştır. Mesala en basitinden, eskilerin dostluktan, kollektif üretimden yana herhangi bir sorun yaşamış olduklarını sanmıyorum, ortak hareket edip, kollektif bir üretim içinde olabilmek bu insanların zihninde sanmam ki uzun yaşamlarının herhangi bir anında hissedilmiş olsun..Oysa bu handikap, 80, daha doğrusu 89 sonrası solcuların aşamadıkları en temel sorundur..Başkasını bilemem ama benim 42 yıllık hayatımın son 25 yılı, kendimizi içinde atılı bulduğumuz duruma uygun bir proje için birlikte ortak bir üretim içinde olabileceğim birilerini aramakla geçti..Bu konular hakkında daha önce çok yazdığım için uzatmayıp, Gün Zileli'nin oldukça beğendiğim yukarıdaki görüşlerinin bazılarının altını çizmek istiyorum..Bunu da aşağıda Yorum kısmında yapayım, zira yorum kısmının metin editörü daha uygun, alıntı vs yapmak için..

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (32)
  • onder  - Ucube Alaturka "Liberalizm"
    avatar

    1. Röportajın başlığından başlayalım; başka türlü konsaydı sanırım atlamazdım hemen, dikkatimi çekmezdi..Hatırlayan arkadaşlar olacaktır, bu benim de çok sık dile getirdiğim bir noktadır; Taraf'ın liberal olduğu iddiasıyla at oynatmasına izin vermek başlı başına sol için bir hata iken, bizimkiler üstüne üstlük Taraf'ın bu iddıasını destekliyor..Türkiye'de solun mücadele edebileceği bir liberalizm falan yoktur; ha belki 89 sonrasınınküresel konjüktürü ile bağlantı içinde ele alındığında neo-liberalizm belki daha yerinde bir tanımlama olacaktır, ama genel sol tahayyülde liberalizm ve neo-liberalizm eşanlamlı olarak kullanılıyor, ki bence vahim bir hatadır..Kendi kavrayışıma göre, neo-liberalizm daha ziyade, çok uluslu şirketler üzerindeki her türlü ulus-devlet denetiminin ortadan kaldırılarak, küresel anlamda sınırsız talana izin veren iktisadi politikaları dile getirir. Oysa tarihsel anlamıyla klasik liberalizm sadece iktisadi öncüllerle belirlenmez, onun kadar arkaik feodal yapıların boyunduruğundan özgürleşmeye dair sosyo-kültürel talepleri de dile getirir ki, nasıl olursa olsun solun herhangi bir türünün olumsuzlayabileceği talepler değildir bunlar, insanlığın tarihsel gelişiminde kaçınılmaz olan evrensel taleplerdir ..Taraf, bir hokkabazlık sayesinde, liberalizmin öncüllerine referans yapıyormuş görünerek, bizzat o öncüllerin uzun -hatta İnternet/içki yasağı vs ile gördüğümüz üzere kısa- vadede hilafına yayın yapıyor aslında; liberalizmin 3-4 yüzyıllık en temel hak ve özgürlükler taleplerini içine sindirmesi yapısal olarak mümkün olmayan bildiğin, dinci yobaz anlayışın hizmetinde çalışıyor..Yahu liberalizm dediğin bizzat dinsel dogmaya karşı çıkarak oluşmuştur, ancak gel gör ki bizim garabetler diyarı ülkemizde dincilerden liberal yapılıyor..Daha da garibi solun da bu tuhaflığa, Taraf'ın gaspettiği rolü rahat rahat oynamasına izin vermesi..Taraf şurekasına liberal denilince hakaret ettiklerini sanıyor bizimkiler ama aslında adamların kendisi açısından bir iltifat; zira tam da liberalizmi gaspederek orta sınıfı gerici bir yapıya eklemleyebiliyorlar..
    Gün Zileli bu durumu bence çok sağlam analiz etmiş;

    Alýntý:
    Bu çevrede böyle bir duyarlılık göremediğimiz gibi polisten daha polisçi bir yönelim içindedirler. Eski ihbarcı Aydınlık gazetesini bile yaya bırakacak ölçüde hem de. Zaten yazarlarının bir kısmı doğrudan polistir. Bir kısmı da polisle iş gören elemanlardır. Kütahyalı falan malzemelerini doğrudan savcılardan ve polisten almaktadırlar. Zaten bence liberal-muhafazakâr bir bloktan da söz etmek mümkün değil. Çünkü blok ya da ittifak farklı unsurların bir araya gelişi anlamı taşır. Bugün artık muhafazakâr-kapitalist bir organik bütünlükle karşı karşıyayız. Sözü geçen gazete ve kişiler bu organik yapının sola açılan ve orada ideolojik hegemonya kurma çabasında olan ideolojik aygıtı konumundadırlar.



    Alýntý:
    Taraf kendini yutturmaya çalıştığının tersine statükocu ve devletçi bir organdır.


    Özellikle son cümle çok önemli Taraf'ı hangi misyonla kurdurduklarını anlamak açısından..Bizim sol kendisi burda, Taraf karşıda gibi algılıyor, oysa farkında değil, Taraf sol içine sızmış bir Truva atıdır, solun sermayesinden yiyor..Feodalizm karşısında Liberalizm tarihsel olarak da, düşünsel öncülleri açısından da sol ile ortak mirasa sahiptir..Bunu da dile getirir Sn.Zileli;

    Alýntý:
    Sizce sosyalist sol liberal solla mücadele edebiliyor mu? Eğer ortada bir mücadele görüyorsanız, metod konusundaki görüşünüz ne?
    Sosyalist sol “liberal sol”la mücadele edemez, çünkü kendisi de kısmen liberaldir. Örneğin kendisi de seçimcidir, parlamentocudur. Nitekim son seçimlerde sosyalist solun iziyle “liberal sol”un izi birbirine karışmış ve mesela her ikisi BDP’yi desteklemekte buluşabilmişlerdir. Ayrıca sosyalist sol, sırtındaki monolitik parti, üretici güçler teorisi, Leninist parti modeli, proletarya diktatörlüğü, Stalinizm gibi kamburları atıp büyük bir Rönesans yaşayarak devrimcileşmediği sürece hem “liberal sol”dan temelde ayırt edilemeyecek, hem de “liberal sol”un “demokrasi” argümanı karşısında boynu eğri kalacak, yenik düşecektir. “Liberal sol”un düzen içi “demokrasi” argümanına karşı ancak aşağıdancı, mutlak özgürlükçü, devrimci bir yönelimle mücadele edilebilir.



    Sn. Zileli bunları sosyalist sola alternatif, anarşist bir perspektiften dile getiriyor, ama söylediklerini tarihsel/teorik arkaplanını yadsımak pek mümkün görünmüyor. Ancak Sosyalist Sol'un özsel olarak, tarihsel teorik öncülleri itibariyle parlementerist olduğunu düşünmüyorum..Sovyet meclisleri en azından başlangıçta doğrudan özyönetimin araçları idi..Reel olarak maalesef gerçekleştirilememiş olsa da, İlkesel anlamda sosyalizm temsili değil, doğrudan-demokrasiyi savunur, ustanın işçi demokrasisine örnek olarak Paris Komününü işaret etmesi de bunun en önemli kanıtıdır..Bu elbette uzun bir konu; sosyalizm vs anarşizm tartışmasını başka bir yazıya saklayalım..


    Liberalizmin sadece bir iktisadi politikalar değil, bir sosyo-kültürel temel hak ve özgürlükler manzumesi olduğunun unutulmaması gerektiğini hatırlatarak bu bahsi kapıyorum..

  • onder  - İdeolojik Püritenlik
    avatar

    2.

    Alýntý:
    Aşının anlamını iyi kavramak gerekir. Vücuda yapay olarak mikrop verilir ki, bağışıklık gelişsin diye. Mikroplardan ne kadar tecrit edilirseniz o mikrobun saldırısına o kadar açık hale gelirsiniz. İdeolojik saflık hayalleri bir kenara bırakılmalıdır.



    "İdeolojik saflık", puriten poltik tavır, solun yükselişini değil, yalnızlaşması sonucu doğuruyor. Bizim solun meşru kabul ettiği düşünürlerin en çağdaşı bir 50-60 yıllıktır herhalde..

    Çok daha kesin yasalara dayanan doğa bilimlerinde dahi, paradigma kaymaları yaşanır. Modern fiziğin kurucusu Newton'u bugüne getirseniz, ölmeden önceki son anına dek biriktirdiği bütün bilgilerle herhangi bir üniversiteden fizik üzerine lisans diploması bile alması mümkün değildir. Oysa biz her nedense, daha az kesinliklere dayanan sosyal teorimizi, her zaman ve mekanda geçerli evrensel bir öğreti gibi ele alıyoruz. Böylesi bir iddiaya, malum ancak dinsel dogmalar sahip olabilir. Tıpkı Newton gibi Marx da kendi alanında günümüzün sorunlarına yönelik bir analiz geliştrimekte yetersiz kalırdı muhtemelen..Bu onun büyüklüğünden birşey kaybettirir mi? Marx'ın analiz ettiği alan kapitalist üretim sürecidir ki, hala bütün görkemiyle yerli yerinde duruyor..Ama bugün insanlığın sorunları sadece kapitalistüretim sürecinin analiziyle çözülebilecek gibi durmuyor, zira nerdeyse kapitalistlerin kendisi bile Marx'ın analizlerinin haklılığını kabul edebiliyorlar yeri geldiğinde..2008 krizinde patronlar Kapital'i okumaya başladı diye bir haber hatırlıyorum..

    Hasan'ın da aktardığı Güçlü'nün o önemli sorusunu düşünelim;

    Alýntý:
    Nasıl oldu da, orta okul terk ve saatlerce tepine tepine ve bomboş konuşabilmekten başka bir yeteneği olmayan birisi, Almanya gibi felsefesi, ekonomisi ve kültürü gelişmiş bir ülkede iktidarı ele geçirmekle kalmaz ve halkın çoğunluğunun "führer" olarak tanımladığı bir kurtarıcıya dönüşebilir?



    Meşru kabul edilen klasik metinlerimiz arasında bu tür sorulara cevap verilir mi? Kanımca, kapitalist üretim sürecinin analizi kadar böylesine irrasyonel bir sistemin nasıl oluyor da çok yaygın bir rıza üretebiliyor olduğu sorusu da önemlidir..İdeolojik püritenlik ile bu tür sorulara cevap bulmak ve uygun politikalar geliştirmek mümkün değildir..Gün Zileli bu konuda da çok haklı..

  • onder  - Eylemcilik Mi "Özörgütlenmecilik" mi?
    avatar

    3.

    Alýntý:
    Yürümekle yollar aşınmaz. Beyoğlu’nda her gün dört beş yürüyüş oluyor. Adamlar bu işin çaresini buldular. Bırak yürüsün, potansiyelini boşaltsın. Bunların bıktırıcı ve heyecansız eylemler olduğunu, sonuçta sistemin buharı basıncını azaltma işlevine yaradığını düşünüyorum. Polisle illa çatışmak mı gerekir? Bunu da savunuyor değilim, gerekirse çatışma da olabilir ama… Esas devrimci faaliyetin halk kitlelerinin devrimci özörgütlenmesini becermek olduğu düşüncesindeyim. Bir yerde halk kendisi örgütlenip yerel olarak inisiyatifi ele alabiliyor mu? İşte bugünün devrimci faaliyeti budur.



    4.

    Alýntý:
    Eylemcilikle pek fazla ilerleneceğini düşünmüyorum. Daha doğrusu artık eylemciliğin de sisteme içkin olduğunu düşünüyorum. Eylem tabii yeri geldiğinde gerekli ve güzel bir şeydir ama buna verilen eforun ezilenlerin özörgütlenmesine verilmesinin daha doğru olduğu kanısındayım.
    Alýntý:
    Kısaca belirtecek olursam, üç eylem örgütlemek yerine üç kişinin bir araya geldiği bir özörgütlenme deneyini daha değerli görüyorum artık.
    Yani egemenleri kendi alanlarında, silahlarıyla ve coplarıyla yalnız başlarına ve işsiz bırakmak, bunun yerine onların müdahale edemeyecekleri alanlara çekilip halkı aktif bir aktör haline getirmek için çaba göstermek. Bu, faaliyet alanlarının Beyoğlu’ndan daha uzak alanlara, varoşlara, köylere taşınması anlamına da gelebilir.



    İşte bunlar en beğendiğim pasajlar oldu; bu sitede yaptığımız tartışmalar hatırlanırsa, bunlar benim de çok sık dile getirdiğim görüşlerdir..Ancak katılmadığım küçük bir nokta var; "faaliyet alanlarının, Beyoğlunun ötesine, varoşlara, köylere taşınması" fikrine katılmıyorum demiyeceğim ama gerçekçi bulmuyorum..Herkes ancak bizzat bulunduğu yerin ya da günümüzün internet çağında sınıfsal olarak dahil olduğu ilişkilerin özörgütlenmesini yapabilir..Varoşlarla, ortasınıf/aydın özörgütlenmelerinin buluşabilmesi birgün mümkün olacaksa bile bu şimdiden öngörülebilir, planlanabilir bir süreç olmayacaktır..

    Bu küçük ayrıntının üzerinde durmayıp asıl meseleye yoğunlaşalım; bence çok önemli saptamalarda bulunuyor Sn. Zileli;

    "Bunların bıktırıcı ve heyecansız eylemler olduğunu, sonuçta sistemin buharı basıncını azaltma işlevine yaradığını düşünüyorum. "

    "Eylemcilikle pek fazla ilerleneceğini düşünmüyorum. Daha doğrusu artık eylemciliğin de sisteme içkin olduğunu düşünüyorum. "

    "egemenleri kendi alanlarında, silahlarıyla ve coplarıyla yalnız başlarına ve işsiz bırakmak, bunun yerine onların müdahale edemeyecekleri alanlara çekilmek"

    Bunlar bence çok yerinde, hedefi tam 12'den vuran saptamalar..

    Şöyle bir katkıda bulunmak isterim; bizde eylem, esas olarak bilinç oluşturucu bir iletişim kanalı, sanki bir medyaymış gibi de algılanıyor..Yani eylemlerde umulan, atılan sloganların, taşınan pankartlarda yazılanların hedef kitlenin gerçekleri görmesini sağlayacağı da umuluyor..Kolay yoldan solculuk yapmaktır aslında bu, Sn.Zileli'nin de belirttiği gibi "artan buhar basıncını alır", bir sibop işlevi görür..Eylemde iki slogan atılınıp, ertesi günün görevini yapmış olmanın rahatlığıyla işe gidilinir..

    İçinde bulunduğumuz zamanlarda, gerçek değil, değerli olan değil, ama popüler yaratıcılık seviyesi bir hayli artmış durumda..Bugün her birey, eline bir cep telefonu alıp, kısa metrajlı film çekebilir, ucuz bir makine alıp, fotoğrafçı olabilir, şiirlerini, öykülerini, kitap/dergi vs gibi klasik kanallarda olmasa bile binlerce edebiyat sitesinin birinde yayınlayabilir vs.vs

    Böyle bir ortamda sol da "yaratıcı" oabilmek zorundadır..

    Bu bağlamda bence en önemli soru iudur, insanlar sisteme hangi rıza üretici mekanizmalarla eklemleniyor, ideolojik rıza, kültürel hegemonya hangi araçlarla kuruluyor?

    İşte müdahale edilmesi, "eylem" konulması gereken alan budur, Beyoğlu değil..

    Kültürel alana müdahale edebilecek bir sesin yoksa, istediğin kadar Beyoğlunda birkaç yüz kişilik eylem koy; evlerine koşuşturan insanların trafik çilesini arttırmış olmaktan dolayı kızdırmaktan başka bir sonuç doğurmaz..

  • hasever  - Kalp Kalbe karşı
    avatar

    Önder,
    Anca bu kadar olur. Ben de söyleşiyi okuduktan sonra, kağıda basıp bir de eve giderken bakarım dediydim (dün). Hatta bazı kısımları seninle konuşsam mı diye de düşündüm. Bir bakim hele neler demişsin...

  • onder  - "Yeni Bir Dil Oluşturmak" Ama Nasıl?
    avatar

    Türkiye'de solun katedeceği çok uzun bir yol var amncak galiba artık hiç olmazsa benzer şeyleri dert etmeye başlıyor insanlar. Umutlansak mı ne?


    ÖDP'nin 9.parti meclisinin sonuç bildirgesi üzerine kalem aldığım "ÖDP'de Yeni Bir Dönemin Başlangıcı (mı?)" başlıklı yazımda da sol tarafından kullanılan retorik/ethos/pathos bağlamında dilin öneminden, solun hiçbir toplumsal tabanı kalmamışken insanlara hala "devrim" jargonuyla çağrı yapılmasının absürdlüğünden bahsetmiştim..

    <br />http://www.e-hayalet.net/index.php/makale-sections-614/51-politika/14013-odp- de-yeni-bir-donemin-balangici-mi

    Yukarıdaki röportajda sorulan bir sorudan bu konun başkalarının da gündeminde olduğu ortaya çıkıyor

    Alýntý:
    Bu aralar en çok öne sürülen argüman da “Yeni bir dil oluşturmalıyız” argümanı. Bu argüman çevresinde birçok tartışma duruyor ya da sekteye uğruyor. Yeni bir dilin inşasına ne gözle bakıyorsunuz? Örneğin savaş karşıtı bir dili sistem koruyuculuğundan ayıran nedir?


    Bence yeni bir dil oluşturmak için yeni bir kafa oluşturmak gerekir öncelikle. Kafa değişmemişse dildeki değişiklik sadece politikacı cambazlığı anlamına gelir. Kafaları değiştirmek ise muazzam bir düşünsel ve kültürel devrimle mümkün olabilir. Zaten devrim de esasen bir düşünsel ve kültürel emansipasyon hareketidir. Bütün büyük devrimler içsel bir emansipasyonun ürünüdür ve keza içsel bir emansipasyona yol açarlar.



    Sn.Zileli'nin bu soruya verdiği yanıt bence çok önemli;

    "Bence yeni bir dil oluşturmak için yeni bir kafa oluşturmak gerekir öncelikle.(...) Kafaları değiştirmek ise muazzam bir düşünsel ve kültürel devrimle mümkün olabilir."

    Solun bir türlü yapamadığı ve bu yüzden son 20-30 yıldır bir türlü çıkamadığı krizin asli nedeni de bence budur..Sorunun kaynağının tanımlanması, ve onu aşma adına ortaya konan hedef de bence son derece yerinde ama yine de cevapsız bir soru ortada duruyor: "muazzam bir düşünsel ve kültürel devrim"i gerçekleştirmenin araçları nedir?

    Geleneksel sol'un bu gibi durumlardaki tavrı bellidir; kültür-mültür, düşünsel deönüşüm vs gibi "ıvır zıvır" şeyler, klasik, iktidar aygıtının ele geçirilmesine yönelik, bildiğimiz siyasi anlamıyla "devrim" sonrasına bırakılır; siyasi devrim olmadan kültürel devrim olmaz..Genel sol tahayyüldeki yerleşik "devrim" perspektifi budur..Oysa şimdi karşımızda, siyasi olanı, mantıken ve kronolojik olarak önceleyen bir "kültürel" devrim perspektifi var. Bu en azından benim bildiğim ya da hatırladığım kadarıyla solda bir hayli yeni bir perspektiftir; ha kuşkusuz benim haberdar olmadığım bir yerlerde dile getirilmiştir belki ama en azından yaygın olmadığını söyleyebiliriz..Geleneksel örgütlü sol içinde yenilenme yönünde en hevesli görünen ÖDP'in bile en son parti meclisi sonuç bildirgesinde kullanılan dil, hala en yaygın devrim algılayışının iktidarı almaya yönelik "siyasi devrim" olduğunun ipucunu veriyor..

    Dolayısıyla Sn Zileli'nin " muazzam bir kültürel ve düşünsel devrim"den bahsetmesi bence çok önemli bir aşamadır..Kendisi hedefi ortaya koyuyor ama somut araçlarına yönelik bir ayrıntıya girmiyor..

    Bu sitede pekçok kez dile getirdiğimiz gibi, bence bunun en azından ilk adımlara yönelik bir cevabı var; çağın gereklerine uygun, geniş katılımlı, klasik gazeticilik anlayışının ötesine geçebilen, teknolojiyi sonuna kadar kullanabilen, insanların her türlü yaratıcılığını teşvik edebilen, insanlar arasında üretken etkileşime olanak tanıyabilen, onları pasif okuyucu konumundan yaratıcı, üretken aktif bir katılıma çekebilen bir İnternet platformudur..

  • onder  - "Etkim Ne Kadar?"
    avatar

    Ve son olarak da taban tabana zıt olduğumuz, radikal anlamda farklı düşündüğüm noktaya geleyim:

    Alýntý:
    Etkim ne kadar sorusu iktidarcı bir sorudur ve bunu bir anarşist olarak hiçbir zaman sormam.



    Bu soru iktidarcı değil katıksız anlamda Spinoza'cı bir sorudur, ki o Spinoza bütün insanlık tarihinde adı iktidar sözcüğü ile yan yana gelebilecek en son kişilerden biridir..Sn. Zileli tesadüfen mi sordu bilemem ama bu Spinoza'nın Felsefefi soruşturmasını başlatan, temel çıkış noktalarından biridir; resmen aynen bu ifadeyle birebir aynı soruyu sorar; "What a Body can do?".

    Solun mevcut acizliğinin temel nedenlerinden biridir bu soruyu sormuyor olması; yaşanılan anda gerçekten sahip olunana göre değil,varsayılan bir etki gücüne göre politika icra etmeye çalışması, ve dolayısıyla içeriksiz hamasi bir söylem içinde takılıp kalmasının açıklaması da budur aslında..

    Bu konuyu başka yerlerde ele aldım, bu yazı bağlamında tekrara girecek zamanım da kalmadı zaten..

  • erdem_ozcan  - erdem
    avatar

    "Etkim ne kadar sorusu iktidarcı bir sorudur ve bunu bir anarşist olarak hiçbir zaman sormam."

    İktidar anlamında konuyu bağlamından yine çıkarmış yine uzaklara taşımışşın. Bir anarşist olarak Zilelinin söylemek istediği "bir anarşistin temel düsturudur". Yani iktidar alanlarından sakınmak keza aksini söylememesi daha kötü olurdu, bu pirüten anarşistin ilk söylemesi gereken söz, kendi benliğinin iktidar alanından bile uzak durmaktır. Gerçek özgürleşmenin bu temelde kurulacağına inanılır.

    Konuyu yine bir anarşist olarak incelemekte fayda, "Spinoza" devlet kötü yöneticilerin elinde de olsa olmalıdır der". Politik felsefesinde zorunluluk mertebesinde onu gerekli görür, bizim taraftan bakıldığında ise, en büyük despotun övücülüğünden başka bir işe yaramaz.
    Anarsiştin temel görevi ve tüm uğrası insanın bedeni ve ruhunu tahakküm ve disiplini altına alan devlet, ekonomi ve din v.s gibi hiyeraşi araçlarını yıkmak, dağıtmak, gücünü zaafa uğratmaktır.

  • onder  - RE: erdem
    avatar

    Bence konuyu önce Zileli sonra sen alıp bağlamından çıkarıyorsunuz..Etki ile iktidarın ne alakası var? Adam ne soruyor, Zizeli ne cevap veriyor? Ben bir kez daha yineleyeyim de hangi bağlamda dile getirildiği bir hatırlansın. Sorulan şu;

    Alýntý:
    Doğru yerde miyim ya da etkim ne kadar gibi sorular sordunuz mu?



    Bu sorunun neresinde iktidar var? Adam sıradan günlük bir soru soruyor, yani günlük anlamıyla etki üzerinde konuşuyor.

    Ne cevap alıyor? Etkim ne kadar olur sorusu iktidarcı bir sorudur..Dam üstünde saksağan bile çok daha iyi bağlama otururdu..

    Fasulyenin faydalarından bahsederken konuyu iktidara bağlamak da bu ülkedeki teorik sığlın "anarşist" versiyonu..

    Kendine anarşist diyenlerin 99.99%na sor anarşizm nedir diye verecekleri bütün cevap iktidara karşı olmak olacaktır..Olay bu kadar basite indirgenir..Sonuçta anarşizmin kimi yerinde analizleri bir peri masalından öte anlam ifade etmeyen çocuksu kaprisler haline gelir..

    Zileli kendisi ikinci cümlesiyle ettiği ilk cümlenin absürdlüğünü ortaya koyuyor:

    Alýntý:
    Ama birey olmak pasif olmayı ve bir kenarda kalmayı değil, fikirlerini açık bir şekilde ortaya koymayı gerektiriyor aynı zamanda.



    Sorulan da buydu zaten, yani bir birey olarak olayların akışı üzerinde etkiniz ne olur sorusu.

    Alamanca öğrenirsen felseyi anlama gücüm -etkim- artar, egsersiz yaparsam hayatta kalma gücüm -etkim- artar..Sorulan sorudaki "etki" bu bağlamda bir etkidir..Bunu tutup iktidar ile ilişkilendirmek anarşizm çocuksu algılanışından öte bir anlam ifade etmez..

    Etkim ne olur sorusunu iktidarcı olarak nitelemek yaşama karşı bir saptamadır..Zira yaşamın bütün dokusu etki dinamiği üzerine kurulu..Bir kez daha hatırlatayım; Deleuze'ün "Nietzche" monografisi bu bağlamda çok ufuk açıcıdır..

    Türkiye'de feministler nasıl herşeyin altında bir erkek egemenliği aramayı feminizm sanıyorlarsa, kendini anarşist sananlar da her günlük fenomenin her sıradan kavramın altında iktidar aramayı anarşistlik sanıyorlar..Nasıl naif bir feminizm etkisiz bir cadalozluktan başka bir sonuç doğurmuyorsa, naif bir iktidar karşıtlığı da işte ancak "Çarşı herşeye karşı" anarşizmi doğuruyor..

  • onder  - RE: RE: erdem
    avatar

    Bir de bir zahmet

    Spinoza nerde, hangi kitabında, kaç nolu paragrafta " devlet kötü yöneticilerin elinde de olsa olmalıdır" demiştir referans verebilir misin?.

    Ben Spinoza'nın böyle bir bakışının olduğuna zerre ihtimal veremiyorum..Spinoza'nın böyle bir bakışı olsa, Devlet'ten, yerleşik kurumlardan, ahlaktan nefret eden Nietzsche gibi bir adamın takdirini kazanması mümkün olmazdı..

    Sonraki takipçilerine de bakalım Spinoza ve Nietsche'nin; Foucault, Deleuze, Negri.. Spinoza devletçi bir adam olacak da bu iliklerine kadar iktidar karşıtı adamların derin saygısını kazanacak ha..Olacak iş değil..

    Lütfen Erdem; biri hakkında birşey iddia ederken, hakikaten konuya hakimsen, söylediğinden yüzyüz eminsen iddia et..Boyacı küpü değil..Burda insanlara Spinoza hakkında yanlış bir fikir veriyorsun..Benim bildiğim tarihsel bir kişilik olarak Spinoza'nın Devlet'i olumlaması düşünülecek birşey değildir..Yanlış anlama sözkonusu olabilir..Zira Etika da güya Tanrı'nın varlığını kanıtlamak için yazılmıştır, ama aslında ateistliğin propagandasını dönemin koşullarına uygun bir biçimde üstü kapalı olarak yaptığı söylenir..Boşuna değil, Yahudilikten afaroz edilmesi de belki bu yüzden..

    Yorumum da belirttim Spinoza devlet/iktidar vs ile adı yan yana gelecek en son adamdır Spinoza..Öyle olmasaydı rhizome'un düşünürü Deleuze, çokluk'un düşünüri Negri ve tabii bizden Ulus Baker tarafından takip ediliyor olmazdı..

    Spinoza'yı radikal bir biçimde yanlış anlamışsın..Kaynakların ne bilmiyorum ama senin kafandaki Spinoza'nın gerçekle uzaktan yakından alakası yok..

  • erdem_ozcan  - erdem
    avatar

    "Kendine anarşist diyenlerin 99.99%na sor anarşizm nedir diye verecekleri bütün cevap iktidara karşı olmak olacaktır..Olay bu kadar basite indirgenir..Sonuçta anarşizmin kimi yerinde analizleri bir peri masalından öte anlam ifade etmeyen çocuksu kaprisler haline gelir."

    Aynen doğru, ancak küçümsüyorsun, ancak ne fazla ne eksik, basit ve yalın, evet cocukça. Karmaşası az, teoriden uzak duracak kadar idiadan yoksun kalmak. Ezberlediğimiz tek şiir. Tek mısralık bir şiir ve ama yine sonuçta de bir şiir.

    What a body can do? Spinoza terimi. Tercümesi "bedenim neyi yapmaya muktedirdir. ???"Muktedir olmak???? Görev çıkarmak, değiştirmek ve dönüştürmek gibi bir şey. Atıl durmamak ve miskin olmamak falan filan. Oku Zilelinin yazdıklarını, bak Ergüden'in ürettiklerine. Geçmişleriyle koca bir dev olmuşlardır, yine de bir inancı beslerler.

    Zımnen olsa bir hırs, bir düzen yaratma çabası v.s.vs biz bir iddiada bulunmayız. Sadece "oluşun" ve "dinamiğin" ortaklarıyız, ancak onun sahibi olamayacak kadar da bilgili değiliz.

    Bir anarsit "nedir etki alanım", "etkileme gücü"m diye sorarsa kendi kendine küfür eder. Besmele çekilmeden namaz kılınmaz değil mi, anarşistler namaz gibi koca bir ritüeli tek besmeleyle bitiren dostlardır.
    Oku Zilelinin yazdıklarına-zaten katılıyorsun çoğuna- bak anarşist Ergüden'in ürettiklerine. Geçmişleriyle koca bir dev olmuşlardır, yine de bir inancı beslerler, üretirler.

    Hayatın temel dinamiğinde etki alanı, etkileme gücü v.s bunlar vardır.
    Gerçekte sorun ise "özgürleşme sorununu"dur. Şiirseldir, soyuttur, semboliktir, biraz da metafiziktir. Ama salt mutlağa boyun eğmek sorunu değildir. Çünkü insan eşya değildir.

  • erdem_ozcan  - erdem
    avatar

    devlet kötü yöneticilerin elinde de olsa olmalıdır" demiştir referans verebilir misin?.

    "Politika Risalesinde" olmalı, Bertrand Russel'ın History of Western Philosophy kitabında yarın cümleyi aynsını koyacağım.

  • erdem_ozcan  - erdem
    avatar

    İşteyim eve gitmedim. goole booksta buldum gibi, şimdi referansı veriyorum..

    http://www.archive.org/stream/westernphilosoph035502mbp#page/n591/mode/2up/ search/592

    593 sayfa 2 paragraf

  • erdem_ozcan  - erdem
    avatar

    He is opposed to all rebellion, even against a bad goverment

  • onder  - RE: erdem
    avatar

    Bu mu yani, Spinoza'dan "Devletçi" yaratmana neden olan pasaj?

    Birincisi; bu Spinoza'nın bir bağlam içinde dile geitirlmiş, teorik olarak temel bir öncülünü dile getiren bir saptama değil, Russel'ın bir yorumudur..Spinoza'yı devletçi ilan edebilmek için yapılması gereken kendi yazdıklarının teorik bağlamı içinde böyle bir bakışı olduğunu, tutarlı uslamlama ile mantıksal olarak kanıtlamaktır..

    Sözkonusu durum Spinoza'nın travmatik deneyimlerinden kaynaklanıyor..Hollanda Altın Çağı denen dönemin siyasetçileri ve Spinoza'nun koruyucuları Aydınlanmacı De Witt kardeşler, sağçı, cahil bir it sürüsü tarafından parça parça edilerek öldürülürler..

    Mide bulandıran ayrıntılarını okumak istersen Wiki maddesi:

    <br />http://en.wikipedia.org/wiki/Johan_de_Witt

    Hiçbir koruması olmayan, ait olduğu Yahudi cemaatinden Afaroz edilen bir düşünür yegane hamisinin çapulcu sürüleriyle parçalandığını görürse nasıl bir travma yaşar?

    Ha elbette Spinoza salt bundan değil, teorik olarak da, her ayaklanmayı, salt ayaklanma olduğu için desteklemez..Kuşkusuz hayatta olsaydı, bugün İngiltere'deki, daha önce Fransa ve Yunanistan'daki yakıp yıkmaları özgürlüğe hizmet eden devrimci bir durum olarak görmezdi..Olmadıkları da 68 Mayıs'ı da dahil bu tür ayaklanmaların hepsinin sonrakilerin romantik olarak eklemlenebilmelerini sağlamaktan öte hiçbir sonuç vermeden sönüp gitmiş olmaları olgusu tarafından kanıtlanıyor..

    Kendisine birkaç TV ve kırık vitrin camlarından öte bir zarar vermediği için, kabul edilebilir bir cool kimlik olarak sistem tarafından post-modern zamanlarda piyasaya yeniden sürülmemiş olsaydı, Anarşizm İspanya İç Savaşı ile birlikte tarihe gömülüp gitmiş bir öğretiydi..Gerçek muhalefeti saptırmak için allayıp pullayıp yeniden sürdüler piyasaya..Bir iki sokak çatışması ile biriken enerjiyi, artan iç basıncı boşaltan sibop işlevini çok iyi icra ediyor..

    Spinoza'nın hayal ettiği muhalefet ise, için için, derinden işleyen muhalefettir..Etki gücü yeterli düzeye ulaştığında ortaya çıkar, çıktığı zaman da bir iki vitrin camı indirmekle, ya a TV, iPad talan etmekle yetinmez..Isıracak köpek havlamaz..RaDİKALLİK show'una ihtiyaç duymaz

  • onder  - RE: 'Taraf ve çevresini liberal olarak görmek bile
    avatar

    Ben yanılıyorum demek;

    Peki şu satırları referans kaynağın Bertrand Russel'a okutmuş olsan tepkisi sence ne olurdu:

    Alýntý:
    Hayatın temel dinamiğinde etki alanı, etkileme gücü v.s bunlar vardır.
    Gerçekte sorun ise "özgürleşme sorununu"dur. Şiirseldir, soyuttur, semboliktir, biraz da metafiziktir. Ama salt mutlağa boyun eğmek sorunu değildir. Çünkü insan eşya değildir.



    Felsefenin pek çok okulu vardır ama hepsi temel olarak iki kategori altında toplanır:

    Analatik felsefe ve Kıta Avrupası Felsefesi..Bunlar bütün öncülleri, yöntemleri, hedefleri açısından taban tabana zıttır..Bilmiyordum, biri aktardı, akademide bile hizipler bu ana temel ayrıma göre oluşuyormuş..Yani analitikçi biri bölüm başkanı falan olursa analitik okuldan olanların önünü açıyormuş falan..

    Analitik felsefe nerde serpilir, hangi topraklarda? Başlıca ABD ve İngiltere..Temel öncüleri kimdir; işte referans kaynağın olan Russel onlardan biridir..Peki ne der bu analitikçiler; İşte Wiki maddesi
    <br />http://en.wikipedia.org/wiki/Analytic_philosophy

    Giriş cümlesi:

    Alýntý:

    Analytic philosophy (sometimes analytical philosophy or anglo-american philosophy) is a generic term for a style of philosophy that emphasizes the use of scientific methods to develop and solve philosophical problems.[1][2][3][2]

    The term "analytic philosophy" can refer to:

    A general philosophical tradition[4][5] characterized by an emphasis on clarity and argument (often achieved via modern formal logic and analysis of language) and a respect for the natural sciences.[6][7]



    Bu tanımın neresi senin paragrafınla uyuşuyor?

    Herhangi bir özgürlükçü düşünürü al, Marx ve hatta anarşistler de da buna dahildir, Kıta Avrupası Felsefe geleneğinden gelmedir.

    Spinoza hakkında son derece yanlış bir laf ediyorsun ve tutup bir İngiiz analtitik düşünürünü kaynak gösteriyorsun..Analatikçi Russel değil de Spinoza devletçi oluyor..

    Anglo-sakson felsefe geleneğinin temel belirleyici öğeleri pozitivizm, yararcılık/pragmatizm/deneycilik/amprisizm vs gibi salt somut, gözlemlenebilirlik, laboratuar koşullarında tekrar edilebilir olmaklık gibi öncüllerdir..Epistemolojilerinde öyle şiirselliğe, duyguya, edebiyata falan yer yoktur..Özetle söyleylersek Analitik felsefe gelişmiş kapitalizmin felsefesidir.

    Kendi öncüllerinin taban tabana hilafına birini referans gösteren sen değil de ben yanılıyorum ha..

    Benden naçizhane dost tavsiyesi Erdem; Spinoza'yı falan bilmiyorsun, ordan burdan duyduklarından yola çıkarak son derece haksız büyük iddialarda bulunuyorsun....Sonuçta kendi kendinle çelişiyorsun ve anarşizmle adı asla bir araya gelemiyecek, liberalizmin avukatı, anglo-sakson geleneğin pragmatist, pozitivist bir adamını kaynak gösteriyorsun, ama öte taraftan Anarşizmin DE içinden çıkıp geldiği Kıta Avrupası Geleneğinin temel taşı Spinoza'yı mahkum ediyorsun..Bu Ne perhiz bu ne lahana turşusu..Emin ol hakikaten hiçbir fikrin yok..Spinoza-Nietzsche, Deleuze-Negri'yi birbirine bağlayan temel çizgiyi anlamaktan çok uzaksın..Russel'ı falan boşver, eğer Spinoza hakkında konuşacaksan daha önce aktardığım giriş kitaplarına bir bak..

    İnsanlığın bugün sahip olduğu en büyük özgürleşmeci felsefe damarı yukarıda adını anmış olduğumdur, Marx'la eklemlenerek...

    Vulgarize edilmiş Anarşizm toy delikanlıların kolay yoldan kimlik edinmesi için piyasaya sürülen zahmetsiz ve moda bir imajdan öte hiçbir şey değildir..Herşeye karşı ol çık işin içinden..Birlikte hareket etmek, kollektif bir üretim içinde bulunma iradesi hak getire..Niye? Çünkü birlikte hareket etmek iktidar yapısıdır, hiyerarşiktir..Oh tam ta egemenlerin istediği durum..

    Todd May denen bir adam Post-yapısalcı Anarşizm diye bir kitap yazmış, sitede tanıttım..Aklı sıra Deleuze'ü falan da anarşizme katıyor ve post-yapısalcı anarşist olarak ilan ediyor..Todd May bir tarafa da, Deleuze'ü sahiplenmek istemesi bir ipucu vermiyor mu? Deleuze'ü Spinoza'dan koparamazsın..Peki anarşistler Deleuze'ü sahiplenmeye bu kadar hevesli ise, hocası "Devletçi" olan bir adama böyle sempati duymak çelişki değil mi?

    Dost tavsiyemi yineliyorum; Spinoza'yı gerçekten anlamak istiyorsan anarşizmin Marxismden de büyük düşmanı analatikçi anglo-saksonlardan değil, kendi kaynaklarından okumaya çalış..Kökten, taban tabana zıt bir Spinoza kavrayışın var..

    Günümüz kontrol toplumları öyle senin anladığın gibi salt devlet iktidarına dayanmıyor..Bu yüzden Anarşizm bir hayli zemin kaybetmiş bir öğretidir..

    Liberallerin Devletin küçülmesini istemeleri boşuna değil..Tipik bir ingiliz liberal olarak Russel'ın tavrı da bu bağlamdadır, tıpkı Taraf'ın bizde yaptığı gibi Devlet iktidarını sözde mahkum ediyor görünürlerken çok daha etkili, incelmiş kontrol mekanizmalarını saman altından yürütüyorlar...Bugün sistem sopa ile değil havuç ile rıza üretiyor, sözde bir özgürlük yanılsaması, hatta bu bağlamda devlete karşı olma özgürlükçü talepleriyle geniş kitleleri kendine ideolojik olarak eklemliyor..İşte tam da bu yüzden, bu anarşizmin sözde karşı çıkışı ile beslenen günümüz ayakanmaları vitrin basıp elektornik cihaz talan etmekten daha öte bir vizyona sahip değil..Düşün adam aklı sıra sisteme karşı çıkıyor, ama isyanında sistemin en büyük ideolojik aygıtı TV'yi alıp evine götürüyor..Meğerse isyanı sistemin endisine yeterince ideolojik propaganda yapmasına imkan verecek TV'ye sahip olamamayaymış.Temel vizyon buyken, birileri de çıkıp, başsız tavuk gibi ordan oraya koşuşturmayı, TV çalmayı, ateş yakmayı devrimci yükseliş diye romantize ediyor..Pop-anarşizmin bundan daha öte bir radikalliği yoktur

  • erdem_ozcan  - SPİNOZA'NIN TEOLOJİ VE POLİTİKA RİSALESİ'NİN 17. B

    PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    Chapter 16: Of the Foundations of a State; of the Natural and Civil Rights of Individuals; and of the Rights of the Sovereign Power.
    • P02 In Nature right co-extensive with power.
    • P04 This principle applies to mankind in the state of Nature.
    • P09 How a transition from this state to a civil state is possible.
    • P18 Subjects not slaves.
    • P25 Definition of private civil right - and wrong.
    • P28 Of alliance.
    • P30 Of treason.
    • P32 In what sense sovereigns are bound by Divine law.
    • P41 Civil government not inconsistent with religion.

    Theological-Political Treatise:
    Chapter 16.
    - OF THE FOUNDATIONS OF A STATE; OF THE NATURAL AND CIVIL RIGHTS OF INDIVIDUALS; AND OF THE RIGHTS OF THE SOVEREIGN POWER.
    TPT16-P01. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    Hitherto our care has been to separate philosophy from theology, and to show the freedom of thought which such separation insures to both. It is now time to determine the limits to which such freedom of thought and discussion may extend itself in the ideal state. For the due consideration of this question we must examine the foundations of a State, first turning our attention to the natural rights of individuals, and afterwards to religion and the state as a whole.
    TPT16-P02. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    By the right and ordinance of nature, I merely mean those natural laws wherewith we conceive every individual to be conditioned by nature, so as to live and act in a given way. For instance, fishes are naturally conditioned for swimming, and the greater for devouring the less; therefore fishes enjoy the water, and the greater devour the less by sovereign natural right. For it is certain that nature, taken in the abstract, has sovereign right to do anything, she can; in other words, her right is co-extensive with her power. The power of nature is the power of God, which has sovereign right over all things; and, inasmuch as the power of nature is simply the aggregate of the powers of all her individual components, it follows that every, individual has sovereign right to do all that he can; in other words, the rights of an individual extend to the utmost limits of his power as it has been conditioned. Now it is the sovereign law and right of nature that each individual should endeavour to preserve itself as it is, without regard to anything but itself ; therefore this sovereign law and right belongs to every individual, namely, to exist and act according to its natural conditions. We do not here acknowledge any difference between mankind and other individual natural entities, nor between men endowed with reason and those to whom reason is unknown; nor between fools, madmen, and sane men. Whatsoever an individual does by the laws of its nature it has a sovereign right to do, inasmuch as it acts as it was conditioned by nature, and cannot act otherwise. Wherefore among men, so long as they are considered as living under the sway of nature, he who does not yet know reason, or who has not yet acquired the habit of virtue, acts solely according to the laws of his desire with as sovereign a right as he who orders his life entirely by the laws of reason.
    TPT16-P03. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    That is, as the wise man has sovereign right to do all that reason dictates, or to live according to the laws of reason, so also the ignorant and foolish man has sovereign right to do all that desire dictates, or to live according to the laws of desire. This is identical with the teaching of Paul, who acknowledges that previous to the law - that is, so long as men are considered of as living under the sway of nature, there is no sin.
    TPT16-P04. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    The natural right of the individual man is thus determined, not by sound reason, but by desire and power. All are not naturally conditioned so as to act according to the laws and rules of reason; nay, on the contrary, all men are born ignorant, and before they can learn the right way of life and acquire the habit of virtue, the greater part of their life, even if they have been well brought up, has passed away. Nevertheless, they are in the meanwhile bound to live and preserve themselves as far as they can by the unaided impulses of desire. Nature has given them no other guide, and has denied them the present power of living according to sound reason; so that they are no more bound to live by the dictates of an enlightened mind, than a cat is bound to live by the laws of the nature of a lion.
    TPT16-P05. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    Whatsoever, therefore, an individual (considered as under the sway of nature) thinks useful for himself, whether led by sound reason or impelled by the passions, that he has a sovereign right to seek and to take for himself as he best can, whether by force, cunning, entreaty, or any other means; consequently he may regard as an enemy anyone who hinders the accomplishment of his purpose.
    TPT16-P06. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    It follows from what we have said that the right and ordinance of nature, under which all men are born, and under which they mostly live, only prohibits such things as no one desires, and no one can attain: it does not forbid strife, nor hatred, nor anger, nor deceit, nor, indeed, any of the means suggested by desire.
    TPT16-P07. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    This we need not wonder at, for nature is not bounded by the laws of human reason, which aims only at man's true benefit and preservation; her limits are infinitely wider, and have reference to the eternal order of nature, wherein man is but a speck; it is by the necessity of this alone that all individuals are conditioned for living and acting in a particular way. If anything, therefore, in nature seems to us ridiculous, absurd, or evil, it is because we only know in part, and are almost entirely ignorant of the order and interdependence of nature as a whole, and also because we want everything to be arranged according to the dictates of our human reason; in reality that which reason considers evil, is not evil in respect to the order and laws of nature as a whole, but only in respect to the laws of our reason.
    TPT16-P08. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    Nevertheless, no one can doubt that it is much better for us to live according to the laws and assured dictates of reason, for, as we said, they have men's true good for their object. Moreover, everyone wishes to live as far as possible securely beyond the reach of fear, and this would be quite impossible so long as everyone did everything he liked, and reason's claim was lowered to a par with those of hatred and anger; there is no one who is not ill at ease in the midst of enmity, hatred, anger, and deceit, and who does not seek to avoid them as much as he can. When we reflect that men without mutual help, or the aid of reason, must needs live most miserably, as we clearly proved in Chap. 5., we shall plainly see that men must necessarily come to an agreement to live together as securely and well as possible if they are to enjoy as a whole the rights which naturally belong to them as individuals, and their life should be no more conditioned by the force and desire of individuals, but by the power and will of the whole body. This end they will be unable to attain if desire be their only guide (for by the laws of desire each man is drawn in a different direction); they must, therefore, most firmly decree and establish that they will be guided in everything by reason (which nobody will dare openly to repudiate lest he should be taken for a madman), and will restrain any desire which is injurious to a man's fellows, that they will do to all as they would be done by, and that they will defend their neighbour's rights as their own.
    TPT16-P09. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    How such a compact as this should be entered into, how ratified and established, we will now inquire.
    TPT16-P10. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    Now it is a universal law of human nature that no one ever neglects anything which he judges to be good, except with the hope of gaining a greater good, or from the fear of a greater evil; nor does anyone endure an evil except for the sake of avoiding a greater evil, or gaining a greater good. That is, everyone will, of two goods, choose that which he thinks the greatest; and, of two evils, that which he thinks the least. I say advisedly that which he thinks the greatest or the least, for it does not necessarily follow that he judges right. This law is so deeply implanted in the human mind that it ought to be counted among eternal truths and axioms.
    TPT16-P11. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    As a necessary consequence of the principle just enunciated, no one can honestly promise to forego the right which he has over all things [N26], and in general no one will abide by his promises, unless under the fear of a greater evil, or the hope of a greater good. An example will make the matter clearer. Suppose that a robber forces me to promise that I will give him my goods at his will and pleasure. It is plain (inasmuch as my natural right is, as I have shown, co-extensive with my power) that if I can free myself from this robber by stratagem, by assenting to his demands, I have the natural right to do so, and to pretend to accept his conditions. Or again, suppose I have genuinely promised someone that for the space of twenty days I will not taste food or any nourishment; and suppose I afterwards find that was foolish, and cannot be kept without very great injury to myself; as I am bound by natural law and right to choose the least of two evils, I have complete right to break my compact, and act as if my promise had never been uttered. I say that I should have perfect natural right to do so, whether I was actuated by true and evident reason, or whether I was actuated by mere opinion in thinking I had promised rashly; whether my reasons were true or false, I should be in fear of a greater evil, which, by the ordinance of nature, I should strive to avoid by every means in my power.
    ________________________________________
    [Note N26]: "No one can honestly promise to forego the right which he has over all things." In the state of social life, where general right determines what is good or evil, stratagem is rightly distinguished as of two kinds, good and evil. But in the state of Nature, where every man is his own judge, possessing the absolute right to lay down laws for himself, to interpret them as he pleases, or to abrogate them if he thinks it convenient, it is not conceivable that stratagem should be evil.
    TPT16-P12. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    We may, therefore, conclude that a compact is only made valid by its utility, without which it becomes null and void. It is, therefore, foolish to ask a man to keep his faith with us for ever, unless we also endeavour that the violation of the compact we enter into shall involve for the violator more harm than good. This consideration should have very great weight in forming a state. However, if all men could be easily led by reason alone, and could recognize what is best and most useful for a state, there would be no one who would not forswear deceit, for everyone would keep most religiously to their compact in their desire for the chief good, namely, the preservation of the state, and would cherish good faith above all things as the shield and buckler of the commonwealth. However, it is far from being the case that all men can always be easily led by reason alone; everyone is drawn away by his pleasure, while avarice, ambition, envy, hatred, and the like so engross the mind that, reason has no place therein. Hence, though men make promises with all the appearances of good faith, and agree that they will keep to their engagement, no one can absolutely rely on another man's promise unless there is something behind it. Everyone has by nature a right to act deceitfully. and to break his compacts, unless he be restrained by the hope of some greater good, or the fear of some greater evil.
    TPT16-P13. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    However, as we have shown that the natural right of the individual is only limited by his power, it is clear that by transferring, either willingly or under compulsion, this power into the hands of another, he in so doing necessarily cedes also a part of his right; and further, that the Sovereign right over all men belongs to him who has sovereign power, wherewith he can compel men by force, or restrain them by threats of the universally feared punishment of death; such sovereign right he will retain only so long as he can maintain his power of enforcing his will; otherwise he will totter on his throne, and no one who is stronger than he will be bound unwillingly to obey him.
    TPT16-P14. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    In this manner a society can be formed without any violation of natural right, and the covenant can always be strictly kept - that is, if each individual hands over the whole of his power to the body politic, the latter will then possess sovereign natural right over all things; that is, it will have sole and unquestioned dominion, and everyone will be bound to obey, under pain of the severest punishment. A body politic of this kind is called a Democracy, which may be defined as a society which wields all its power as a whole. The sovereign power is not restrained by any laws, but everyone is bound to obey it in all things; such is the state of things implied when men either tacitly or expressly handed over to it all their power of self-defence, or in other words, all their right. For if they had wished to retain any right for themselves, they ought to have taken precautions for its defence and preservation; as they have not done so, and indeed could not have done so without dividing and consequently ruining the state, they placed themselves absolutely at the mercy of the sovereign power; and, therefore, having acted (as we have shown) as reason and necessity demanded, they are obliged to fulfil the commands of the sovereign power, however absurd these may be, else they will be public enemies, and will act against reason, which urges the preservation of the state as a primary duty. For reason bids us choose the least of two evils.
    TPT16-P15. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    Furthermore, this danger of submitting absolutely to the dominion and will of another, is one which may be incurred with a light heart: for we have shown that sovereigns only possess this right of imposing their will, so long as they have the full power to enforce it: if such power be lost their right to command is lost also, or lapses to those who have assumed it and can keep it. Thus it is very rare for sovereigns to impose thoroughly irrational commands, for they are bound to consult their own interests, and retain their power by consulting the public good and acting according to the dictates of reason, as Seneca says, "violenta imperia nemo continuit diu." No one can long retain a tyrant's sway.
    TPT16-P16. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    In a democracy, irrational commands are still less to be feared: for it is almost impossible that the majority of a people, especially if it be a large one, should agree in an irrational design: and, moreover, the basis and aim of a democracy is to avoid the desires as irrational, and to bring men as far as possible under the control of reason, so that they may live in peace and harmony: if this basis be removed the whole fabric falls to ruin.
    TPT16-P17. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    Such being the ends in view for the sovereign power, the duty of subjects is, as I have said, to obey its commands, and to recognize no right save that which it sanctions.
    TPT16-P18. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    It will, perhaps, be thought that we are turning subjects into slaves: for slaves obey commands and free men live as they like; but this idea is based on a misconception, for the true slave is he who is led away by his pleasures and can neither see what is good for him nor act accordingly: he alone is free who lives with free consent under the entire guidance of reason.
    TPT16-P19. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    Action in obedience to orders does take away freedom in a certain sense, but it does not, therefore, make a man a slave, all depends on the object of the action. If the object of the action be the good of the state, and not the good of the agent, the latter is a slave and does himself no good: but in a state or kingdom where the weal of the whole people, and not that of the ruler, is the supreme law, obedience to the sovereign power does not make a man a slave, of no use to himself, but a subject. Therefore, that state is the freest whose laws are founded on sound reason, so that every member of it may, if he will, be free [N27]; that is, live with full consent under the entire guidance of reason.
    ________________________________________
    [Note N27]: "Every member of it may, if he will, be free." Whatever be the social state a man finds himself in, he may be free. For certainly a man is free, in so far as he is led by reason. Now reason (though Hobbes thinks otherwise) is always on the side of peace, which cannot be attained unless the general laws of the state be respected. Therefore the more he is free, the more constantly will he respect the laws of his country, and obey the commands of the sovereign power to which he is subject.
    TPT16-P20. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    Children, though they are bound to obey all the commands of their parents, are yet not slaves: for the commands of parents look generally to the children's benefit.
    TPT16-P21. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    We must, therefore, acknowledge a great difference between a slave, a son, and a subject; their positions may be thus defined. A slave is one who is bound to obey his master's orders, though they are given solely in the master's interest: a son is one who obeys his father's orders, given in his own interest; a subject obeys the orders of the sovereign power, given for the common interest, wherein he is included.
    TPT16-P22. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    I think I have now shown sufficiently clearly the basis of a democracy: I have especially desired to do so, for I believe it to be of all forms of government the most natural, and the most consonant with individual liberty. In it no one transfers his natural right so absolutely that he has no further voice in affairs, he only hands it over to the majority of a society, whereof he is a unit. Thus all men remain as they were in the state of nature, equals.
    TPT16-P23. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    This is the only form of government which I have treated of at length, for it is the one most akin to my purpose of showing the benefits of freedom in a state.
    TPT16-P24. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    I may pass over the fundamental principles of other forms of government, for we may gather from what has been said whence their right arises without going into its origin. The possessor of sovereign power, whether he be one, or many, or the whole body politic, has the sovereign right of imposing any commands he pleases: and he who has either voluntarily, or under compulsion, transferred the right to defend him to another, has, in so doing, renounced his natural right and is therefore bound to obey, in all things, the commands of the sovereign power; and will be bound so to do so long as the king, or nobles, or the people preserve the sovereign power which formed the basis of the original transfer. I need add no more.
    TPT16-P25. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    The bases and rights of dominion being thus displayed, we shall readily be able to define private civil right, wrong, justice, and injustice, with their relations to the state; and also to determine what constitutes an ally, or an enemy, or the crime of treason.
    TPT16-P26. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    By private civil right we can only mean the liberty every man possesses to preserve his existence, a liberty limited by the edicts of the sovereign power, and preserved only by its authority: for when a man has transferred to another his right of living as he likes, which was only limited by his power, that is, has transferred his liberty and power of self-defence, he is bound to live as that other dictates, and to trust to him entirely for his defence. Wrong takes place when a citizen, or subject, is forced by another to undergo some loss or pain in contradiction to the authority of the law, or the edict of the sovereign power.
    TPT16-P27. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    Wrong is conceivable only in an organized community: nor can it ever accrue to subjects from any act of the sovereign, who has the right to do what he likes. It can only arise, therefore, between private persons, who are bound by law and right not to injure one another. Justice consists in the habitual rendering to every man his lawful due: injustice consists in depriving a man, under the pretence of legality, of what the laws, rightly interpreted, would allow him. These last are also called equity and iniquity, because those who administer the laws are bound to show no respect of persons, but to account all men equal, and to defend every man's right equally, neither envying the rich nor despising the poor.
    TPT16-P28. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    The men of two states become allies, when for the sake of avoiding war, or for some other advantage, they covenant to do each other no hurt, but on the contrary, to assist each other if necessity arises, each retaining his independence. Such a covenant is valid so long as its basis of danger or advantage is in force: no one enters into an engagement, or is bound to stand by his compacts unless there be a hope of some accruing good, or the fear of some evil: if this basis be removed the compact thereby becomes void: this has been abundantly shown by experience. For although different states make treaties not to harm one another, they always take every possible precaution against such treaties being broken by the stronger party, and do not rely on the compact, unless there is a sufficiently obvious object and advantage to both parties in observing it. Otherwise they would fear a breach of faith, nor would there be any wrong done thereby: for who in his proper senses, and aware of the right of the sovereign power, would trust in the promises of one who has the will and the power to do what he likes, and who aims solely at the safety and advantage of his dominion? Moreover, if we consult loyalty and religion, we shall see that no one in possession of power ought to abide by his promises to the injury of his dominion; for he cannot keep such promises without breaking the engagement he made with his subjects, by which both he and they are most solemnly bound.
    TPT16-P29. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    An enemy is one who lives apart from the state, and does not recognize its authority either as a subject or as an ally. It is not hatred which makes a man an enemy, but the rights of the state. The rights of the state are the same in regard to him who does not recognize by any compact the state authority, as they are against him who has done the state an injury: it has the right to force him as best it can, either to submit, or to contract an alliance.
    TPT16-P30. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    Lastly, treason can only be committed by subjects, who by compact, either tacit or expressed, have transferred all their rights to the state: a subject is said to have committed this crime when he has attempted, for whatever reason, to seize the sovereign power, or to place it in different hands. I say, has attempted, for if punishment were not to overtake him till he had succeeded, it would often come too late, the sovereign rights would have been acquired or transferred already.
    TPT16-P31. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    I also say, has attempted, for whatever reason, to seize the sovereign power, and I recognize no difference whether such an attempt should be followed by public loss or public gain. Whatever be his reason for acting, the crime is treason, and he is rightly condemned: in war, everyone would admit the justice of his sentence. If a man does not keep to his post, but approaches the enemy without the knowledge of his commander, whatever may be his motive, so long as he acts on his own motion, even if he advances with the design of defeating the enemy, he is rightly put to death, because he has violated his oath, and infringed the rights of his commander. That all citizens are equally bound by these rights in time of peace, is not so generally recognized, but the reasons for obedience are in both cases identical. The state must be preserved and directed by the sole authority of the sovereign, and such authority and right have been accorded by universal consent to him alone: if, therefore, anyone else attempts, without his consent, to execute any public enterprise, even though the state might (as we said) reap benefit therefrom, such person has none the less infringed the sovereigns right, and would be rightly punished for treason.
    TPT16-P32. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    In order that every scruple may be removed, we may now answer the inquiry, whether our former assertion that everyone who has not the practice of reason, may, in the state of nature, live by sovereign right natural, according to the laws of his desires, is not in direct opposition to the law and right of God as revealed. For as all men absolutely (whether they be less endowed with reason or more) are equally bound by the Divine command to love their neighbour as themselves, it may be said that they cannot, without wrong, do injury to anyone, or live according to their desires.
    TPT16-P33. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    This objection, so far as the state of nature is concerned, can be easily answered, for the state of nature is, both in nature and in time, prior to religion. No one knows by nature that he owes any obedience to God [N28], nor can he attain thereto by any exercise of his reason, but solely by revelation confirmed by signs. Therefore, previous to revelation, no one is bound by a Divine law and right of which he is necessarily in ignorance. The state of nature must by no means be confounded with a state of religion, but must be conceived as without either religion or law, and consequently without sin or wrong: this is how we have described it, and we are confirmed by the authority of Paul. It is not only in respect of ignorance that we conceive the state of nature as prior to, and lacking the Divine revealed law and right; but in respect of freedom also, wherewith all men are born endowed.
    ________________________________________
    [Note N28]: "No one knows by nature that he owes any obedience to God." When Paul says that men have in themselves no refuge, he speaks as a man: for in the ninth chapter of the same epistle he expressly teaches that God has mercy on whom He will, and that men are without excuse, only because they are in God's power like clay in the hands of a potter, who out of the same lump makes vessels, some for honour and some for dishonour, not because they have been forewarned. As regards the Divine natural law whereof the chief commandment is, as we have said, to love God, I have called it a law in the same sense, as philosophers style laws those general rules of nature, according to which everything happens. For the love of God is not a state of obedience: it is a virtue which necessarily exists in a man who knows God rightly. Obedience has regard to the will of a ruler, not to necessity and truth. Now as we are ignorant of the nature of God's will, and on the other hand know that everything happens solely by God's power, we cannot, except through revelation, know whether God wishes in any way to be honoured as a sovereign. Again; we have shown that the Divine rights appear to us in the light of rights or commands, only so long as we are ignorant of their cause: as soon as their cause is known, they cease to be rights, and we embrace them no longer as rights but as eternal truths; in other words, obedience passes into love of God, which emanates from true knowledge as necessarily as light emanates from the sun. Reason then leads us to love God, but cannot lead us to obey Him; for we cannot embrace the commands of God as Divine, while we are in ignorance of their cause, neither can we rationally conceive God as a sovereign laying down laws as a sovereign.
    TPT16-P34. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    If men were naturally bound by the Divine law and right, or if the Divine law and right were a natural necessity, there would have been no need for God to make a covenant with mankind, and to bind them thereto with an oath and agreement.
    TPT16-P35. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    We must, then, fully grant that the Divine law and right originated at the time when men by express covenant agreed to obey God in all things, and ceded, as it were, their natural freedom, transferring their rights to God in the manner described in speaking of the formation of a state.
    TPT16-P36. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    However, I will treat of these matters more at length presently.
    TPT16-P37. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    It may be insisted that sovereigns are as much bound by the Divine law as subjects: whereas we have asserted that they retain their natural rights, and may do whatever they like.
    TPT16-P38. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    In order to clear up the whole difficulty, which arises rather concerning the natural right than the natural state, I maintain that everyone is bound, in the state of nature, to live according to Divine law, in the same way as he is bound to live according to the dictates of sound reason; namely, inasmuch as it is to his advantage, and necessary for his salvation; but, if he will not so live, he may do otherwise at his own risk. He is thus bound to live according to his own laws, not according to anyone else's, and to recognize no man as a judge, or as a superior in religion. Such, in my opinion, is the position of a sovereign, for he may take advice from his fellow-men, but he is not bound to recognize any as a judge, nor anyone besides himself as an arbitrator on any question of right, unless it be a prophet sent expressly by God and attesting his mission by indisputable signs. Even then he does not recognize a man, but God Himself as His judge.
    TPT16-P39. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    If a sovereign refuses to obey God as revealed in His law, he does so at his own risk and loss, but without violating any civil or natural right. For the civil right is dependent on his own decree; and natural right is dependent on the laws of nature, which latter are not adapted to religion, whose sole aim is the good of humanity, but to the order of nature - that is, to God's eternal decree unknown to us.
    TPT16-P40. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    This truth seems to be adumbrated in a somewhat obscurer form by those who maintain that men can sin against God's revelation, but not against the eternal decree by which He has ordained all things.
    TPT16-P41. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    We may be asked, what should we do if the sovereign commands anything contrary to religion, and the obedience which we have expressly vowed to God? should we obey the Divine law or the human law? I shall treat of this question at length hereafter, and will therefore merely say now, that God should be obeyed before all else, when we have a certain and indisputable revelation of His will: but men are very prone to error on religious subjects, and, according to the diversity of their dispositions, are wont with considerable stir to put forward their own inventions, as experience more than sufficiently attests, so that if no one were bound to obey the state in matters which, in his own opinion concern religion, the rights of the state would be dependent on every man's judgment and passions. No one would consider himself bound to obey laws framed against his faith or superstition; and on this pretext he might assume unbounded license. In this way, the rights of the civil authorities would be utterly set at nought, so that we must conclude that the sovereign power, which alone is bound both by Divine and natural right to preserve and guard the laws of the state, should have supreme authority for making any laws about religion which it thinks fit; all are bound to obey its behests on the subject in accordance with their promise which God bids them to keep.
    TPT16-P42. PREV - NEXT - THIS - UPPER - TOP
    However, if the sovereign power be heathen, we should either enter into no engagements therewith, and yield up our lives sooner than transfer to it any of our rights; or, if the engagement be made, and our rights transferred, we should (inasmuch as we should have ourselves transferred the right of defending ourselves and our religion) be bound to obey them, and to keep our word: we might even rightly be bound so to do, except in those cases where God, by indisputable revelation, has promised His special aid against tyranny, or given us special exemption from obedience. Thus we see that, of all the Jews in Babylon, there were only three youths who were certain of the help of God, and, therefore, refused to obey Nebuchadnezzar. All the rest, with the sole exception of Daniel, who was beloved by the king, were doubtless compelled by right to obey, perhaps thinking that they had been delivered up by God into the hands of the king, and that the king had obtained and preserved his dominion by God's design. On the other hand, Eleazar, before his country had utterly fallen, wished to give a proof of his constancy to his compatriots, in order that they might follow in his footsteps, and go to any lengths, rather than allow their right and power to be transferred to the Greeks, or brave any torture rather than swear allegiance to the heathen. Instances are occurring every day in confirmation of what I here advance. The rulers of Christian kingdoms do not hesitate, with a view to strengthening their dominion, to make treaties with Turks and heathen, and to give orders to their subjects who settle among such peoples not to assume more freedom, either in things secular or religious, than is set down in the treaty, or allowed by the foreign government. We may see this exemplified in the Dutch treaty with the Japanese, which I have already mentioned.

  • erdem_ozcan  - Spinoza'dan daha fazla Spinozacı olmak

    Özetle Spinoza Politik felsefesinde "Devleti" gerekli bir müessese olarak görüyor. Adamcağızın ağzı Hollanda gibi o çağlarda bile daha liberal ve daha özgürlükçü bir devletin baskısı ve yöneticilerin kaddar yobazlıklarından o kadar yanmış olmalı ki, ideal devletin daha akla dayalı, bireyleri bunaltmayan, onları köleleştirmeyen üstelik ilahi yasalara bağlı, sovereignlerin- herhalde kastedilen devlet ricalidir- onların hakları, sorumlukları, yetki ve güçlerinin sınırlarının altını bile çiziyor. Ya "krallar" bilge ya da bilgeler "Kral" olsun demeye getiriyor naifçe . Aslında önerilen antik yunan kent devletin imtiyazlı patrici demokrasisinden başka bir şey değil. Pleb ve seflerin dahil olamayacağı bir demokrasi. Sonuçta bir kral olacak ama yine de. Spinozayı "devletçi" yapan ben değilim, o senin yorumun, devleti savunan da Spinozanın ta kendisi, kendisi bak risalesinde kaçkere state, kaçkere soverign demiş, inkar edilmeyecek şekilde bireylerin hak ve özgürlüklerinden bahsetmiş çağını aşan düşünceler olarak haklı yere koymak lazım, ahlak felsefesinde supreme bir nokta olarak Spinozaya söyleyebilecek hiçbir söz bulamayız. Ancak devlet varsa da, iktidar da var demektir.

  • Anonim

    iyi bir tatışma konusu ancak Spinoza' ya "indirgeyerek" anakronizmin tuzağına düşüyorsunuz gibime geliyor, tartışmanız başından totolojiye dümüşmüş. zilelinin yazısını okumadım, yazdıklarınınızı hızlı okudum. meseleyi post yapısalcıların anarşizm eleştirisine çekmek lazım. daha faydalı olabilir bence. kendi okumalarımdan algıladığım kadarıyla spinoza' nın ortaya koyduğu ontolojinin ve bende oluşan epistemolojik bakışın içine girecek türden bir kavram değil devlet. erdemin ortaya koyduğu şekliyle bir an için varmış gibi görünebilir. bana kalırsa felsefesinin bütünüyle uygulanamazlığının(ontlojik yetersizliğinden değil, olup bitenlerin, baskın eylemliklerin ve öznelerin bönlüğünden, sonsuza kadar değişmeyecekmiş gibi görünen çatışmacı yapısallıklarında) bir göstergesi bu. devlet ve benzeri kavramlarla muhatap olmak onları refere etmek durumunda kalmış olabilir. (bu arada erdemin gönderdiği ingilizce metni okumadım, zaman lazım onun için. işteyim.) şahsen spinozayı yanlışlamam, buna kapasitem yetmez + sevdim kendisini. ne için iyi geldi: elbette kendim için. peki bireye, onun eyleme kudretine vurgu yaptığı için mi sadece? hayır, bireylerin içkin potansiyelleri üzerinden bönlüğünden ve hırslarından kurtulmuş bir toplumun mümkün olabileceğini hayal etme yetisini insanlığa kazandırdığı için. peşinden gelen malum adamlar meseleyi götürüyorlar. spinozaya saplanıp kalmayın derim. ha saplanın ama hemen ötekilere geçin. + hangi anarşizmden bahsediyoruz. postlusu var postsuzu var.

  • erdem_ozcan  - Saf Teokratik Devlet
    avatar

    İşimi gücümü bıraktım, bu günden beri Teolojik ve Politik Risalesinin (TPR) konuyla ilgili bölümlerini okuyorum. Özellikle, doğal haklardan- Right of Nature , egemenlik gücü (sovereign power) konusunu giriş olarak yukarıya yerleştirdim anlaşılsın diye. Adam tam bir orta yol bulucusu, özetle "masumu zalime dönüştürebilirsiniz" diyor. Russell'ın damıtık bir özet olarak verdiği cümle "tüm isyanlara karşı olması, kötü olsa da bir "İcracı başın" bulunması konusunu” law of reason”- aklın yasaları temellendirmeye çalışmış durumda. Spinozanın demokrasiden kastettiği Musa Peygamberin Teokratik Hebrew Cumhuriyeti ile Musa Öldükten sonra, Kırallar tarafından yönetilen Monarşik Cumhuriyet arasında karşılaştırmalarla ideal devleti formunu arama gayreti içinde. TPR 17. bölüm Restrains on Civil Power simli 28. maddeyi buraya koyuyorum....
    These preliminaries being stated, it is now time to inquire the effects of forming a dominion on this plan, and to see whether it so effectually kept within bounds both rulers and ruled, that the former were never tyrannical and the latter never rebellious.
    "Ne yöneten bir tiran olacak ne de yönetilen bir isyancı." Demek olarak cümlenin tercümesini veriyorum. Yine orta bir yol bulma gayreti.

    Hakkını yememek için şunu vermekte yarar var, Seneca’nın "Hiç kimse bir tiranın egemenliği altında uzunca bir süre yaşamaz" TPR’de veriyor.

    Buraya kadar tamam..

    Kafamda soru şu var, Önderin hafife aldığı kişi Berdrand Russel gradasında bir adam "boş söz" söylemeyeceğine göre ve bu soru şu noktada düğümlenerek büyüyor.

    "NEDEN SPİNOZA gibi BİR FİLOZOF İSYANLARA KARŞI DEĞİL? Kişilik özelliği olarak çok olumlu ve iyi tarafını bir kenara bırakalım, keza tarihi biliyor, tarihin isyanlarla malul olduğunu da bilmemesi de mümkün değil. Geometrik düzene göre aksiyom ve ispatlarla akıl yürüten bir filozof, "İSYANI” aklın bir yasasına ve doğal gereklilik yasasına uygun bulmadığından mıdır sizce acaba?

    Cevabını SPİNOZA veriyor, isyan etmek, önerdiği ilahi yasalarla yönetilmesi gereken "saf teokaktik cumhuriyette" tanrının düzenine karşı çıkmak olacağından herhalde tüm felsefesinin felce uğrayacağından korkuyor herhalde. Akla ve mantığa, nedensellik yasasına uymasa bile .... Bernrand'ın bu konuda vermiş olduğu cümlenin haklılığı üzerinde düşünmüyorum bile, üstelik haklı olduğuna inanıyorum.

    http://home.earthlink.net/~tneff/index3.htm

  • erdem_ozcan  - niçin spinoza isyanlara karşı değilin cevabını ZİZ
    avatar

    The first philosophical consequence of this notion of Substance is the motif on which Deleuze insists so much: the univocity of being; among other things, this univocity means that the mechanisms of establishing ontological links which Spinoza describes are thoroughly NEUTRAL with regard to their "good" or "bad" effects. Spinoza thus avoids both traps of the standard approach: he neither dismisses the mechanism which constitutes a multitude as the source of irrational destructive mob, nor does he celebrate it as the source of altruistic self-overcoming and solidarity. Of course, he was deeply and painfully aware of the destructive potential of the "multitude" - recall THE big political trauma of his life, a wild mob lynching de Witt brothers, his political allies; however, he was aware that the noblest collective acts are generated by exactly the same mechanism - in short, democracy and a lynching mob have the same source. It is with regard to this neutrality that the gap which separates Negri and Hardt from Spinoza becomes palpable: in The Empire, we find a celebration of multitude as the force of resistance, while in Spinoza, the concept of multitude qua crowd is fundamentally ambiguous: multitude is resistance to the imposing One, but, at the same time, it designates what we call "mob," a wild, "irrational" explosion of violence which, through imitatio afecti, feeds on itself and self-propels itself.

  • onder  - Yanlış Yorum Doğru Eleştirilmez
    avatar

    Erdem,

    Yapıtığın alıntıları okumadım, okumaya gerek duymadım; zira çıkış noktan külliyen yanlış. Daha da önemlisi genel olarak felsefeye ve düşünürlere yaklaşmının kendisi en başta sorunlu. 17.yüzyılda yaşamış bir düşünürü alıp 21.yüzyılın "siyasi" kriterleri ile değerlendiriyorsun..Felsefeye yakışan bir yöntem değil seninkisi..

    Ardından Spinoza'nın neye iyi geldiği, neden bilumun solcu yazarlar tarafından yüzlerce yıl sonra yeniden keşfedildiğini sormuyorsun kendine; al sana Wiki'den bir alıntı;

    Alýntý:

    Late 20th century Europe demonstrated a greater philosophical interest in Spinoza, often from a left-wing or Marxist perspective. Karl Marx liked his materialistic account of the universe.[1] Notable philosophers Louis Althusser, Gilles Deleuze, Antonio Negri, Étienne Balibar and Marilena Chaui have each drawn upon Spinoza's philosophy. Deleuze's doctoral thesis, published in 1968, refers to him as "the prince of philosophers."[34]

    Yani bu kadar çok sayıda büyük sol isim yanılıyor olabilir mi? Daha önce bir yazımda işlemiştim; İslam kültürünün etkisi midir nedir, sağcısı, solcusu millet olarak teoriden tapınılacak birşey çıkarıyorz..Oysa Karl Popper'ın ünlü tespitinin dile getirildiği gibi herhangi bir alanda yanlışlanabilir olmayan bilimsel teori değil, dogma'dır..Bu yaklaşımın soldaki etkisi de güzelim Marxismi bir kutsal külliyat haline getirmek olmuştur..Senin ki de ortodoks marxismin yaklaşımından farklı değil..Kendine anarşist olarak bir konum almışsın, bundaki sekterliği o noktaya kadar götürüyorsun ki, 17.yüzyılda, yani güç sahiplerinin Tanrı gibi kutsandığı bir çağda yaşamış birinin iktidarı olumladığını söylediğin birkaç satırana dayanarak mahkum ediyorsun..Spinoza anarşist birinin soğukkanlı, empatik bir okuyuşla karşısına alabileceği bir düşünür değildir..Zira bir kere şunu şormuyorsun, Spinoza'nın felsefesinin asli özü nedir, neye iyi gelir? Bu konuda benim yazmış olduğum bir yazı var, Spinoza komunistler açısından neye iyi gelir diye..Ona bakabilirsin.. Benim söylediklerimi değersiz buluyorsan, gün içinde siteye eklyeceğim Spinoza hakkında Ulus Baker'in yazılarına bakabilirsin..Spinoza 21.yüzyılda karşımızda duran güncel politik meselelere cevap verecek bir düşünür olarak okunamaz..Onun asıl önemi, yaşam felsefecisi olmasıdır, bireyin kendi günlük varoluşunu toplumsallığı içinde nasıl kuracağını anlatır; devletmiş, iktidarmış, devrimmiş isyanmış bunlar üzerinde de düşünmüştür ama asıl alanı bu değildir..Spinoza'nın temel eseri Etika'dır..Bu kitapta da Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya çalışır, yüzeyde...Ama aslında ne yaptığını anlamak için Ulus'u okumak gerekir..

    Spinoza'nın neye iyi geldiğini Murat olduğunu sandığım anonim yorumcu çok daha iyi yakalamış, onun pratik hayat felsefecesi yönünü..Senin bütün yaptığı naif bir anarşist partizancılıkla, iktidar gördüğün satırlara saldırmakla sınırlı..Yanlış adamda düşman arıyorsun, Spinoza olamaz senin muhatabbın..

    Düşünürlere külli yaklaşıyorsun; bir düşünür saygı duyulacaksa yamuk tek bir laf etmemelidir gibi algılıyorsun..Spinoza'da biryerlerde iktidar gördüğünü sandığın için -ki bu anlamda bile Spinoza'da iktidar övgüsü yoktur ama hadi diyelim var- son derece kullanışlı, ve tıpkı Ulus gibi benim de her özgürlükçü hareketin, amentüsü değil portföyünde olması gerektiğini düşündüğüm, büyük, çok büyük bir düşünürü çocuksu anarşist öncüllerle çürütmeye çalışıyorsun...Çocuksu diyorum çünkü, sen biraz iktidarı çağrıştırıyor diye, yaşamın özünü yadsıyorsun..Senin iktidar övgüsü sandığın şey Spinoza'nın hayatta kalma erki, varoluşunu sürekli kılma enerjisi denebilecek Conatus kavramıdır..Conatus kavramı iktidarı çağırştırabilir ama aslında doğanın özünde olan temel bir gücü dile getirir..Her canlı hayatta etki gücünü arttırmaya çalışır..Bizdeki anarşizmin dandikliği, yaşamın temel güçlerinde bile iktidar izleri görmesinden kaynaklanır..Boyum 1.74..Dolayısıyla bir basketbolcu olmak benim bireysel etki alanım dışındadır..What a body can do? olayı yine..Eeh uzun boyluların basketbolcu olmasını üzerimdeki iktidar olarak mı görmeliyim?

    Nieztsche ile Spinoza birbirine çok yakındır..Onun da Will To Power, güç istenci kavramı faşizan bir kavram olarak yorumlanır..Tıpkı Aslı Erdoğan'ın yaptığı gibi..Özgürlükçü Edebiyat dizimde ele almıştım..Oysa will to power, bir insanın yetilerini, etkide bulunabilme, ve karşılığında etkilenebilme kapasitesini arttırmak anlamına gelir..Daha önce verdiğim örneklerde olduğu gibi; Almanca öğrenirim, bu benim anlayış gücümü arttırı; fotoğraf çekmeyi öğrenmeye uğraşırım zira bu da hayatla kurduğum etkileşim seviyesini arttırır...Bunların faşizmle, iktidar ile, güç ile alakası yoktur..

    Hakikaten çok değerli, bütün özgürleşme projeleri için gereken çok önemli bir damarı, partizan bir anarşizm adına mahkum ediyorsun..Bu senin gözlerini o kadar kör etmiş ki, Gün Zileli'nin röportaji hakkında destan gibi uzun uzun yorumlar döşeyip, görüşlerinin %90'nı büyük bir çoşkuyla olumlamışken, karşı çıktığım ufacık bir noktayı alıp, son derece kaba ve hatta küstah bir şekilde olayı "yine" bağlamında çıkararak değerlendirdiğimi, ismimle hitap etme tenezzülü bile göstermeden iddia edebiliyorsun..Bu bizim klasik zübük politikacı demagojisidir..Ne yapmalıydım Gün Zileli sırf anarşist diye yeni bir put mu yaratmalıydım, görüşlerinin 90%'na değil, %100'ne mi katılmalıydım?

    Bu vesileyle bir daha belirteyim; Piyasaya gidip herhangi bir Görgü Kuralları kitabı alırsan, karşındaki insanla iyi bir iletişim kurmanın en önemli unusurunun İsmiyle hitap etmek olduğunu yazdığını göreceksin..Çavuş askerine, öğretmen öğrencisine adıyla hitap etmez..

    Hadi bunu da geçtik, birine daha ilk cümlende "yine" bağlamından çıkarıyorsun diye kaba bir şekilde başlarsan, o tartışmanın sağlıklı bir şekilde ilerlemesinin önünü daha en başta tıkamışsın demektir..Burdan hayır çıkmaz..Emin ol şuanda kendimi tutuyorum, yoksa aslına çok tepkiliyim..Budist gençlerin olgunluğa geçiş testi olarak bütün bir gece çok güzel çıplak bir kadınla ilişkiye girmeden bir gece yatması istenirmiş..Ben böyle çileci bir nefis kontrolu disiplini almadım; Her ne kadar Spinoza'nın 3 seviyeli düşünce tipi skalasında en alttakine denk düşse de etkiye aynısı ile tepki veriyorum..Eğer yapıcı bir tartışma ise derdin bundan spnra usturuplu bir giriş yaparsan seninle tartışmaya girerim; aksi takdirde ya sessiz kalırım ya da sen nasıl başladıysa öyle devam ettirir ve hakettiğin cevabı veririm..

    Daha ilk satırda son derece sert suçlayıcı bir yargıyla değil de, altı üstü Önder Merhaba, bu konuda senden farklı düşünüyorum vs türü bir giriş yapsan bu tartışma çok daha yapıcı olurdu..Oysa şimdi tartışmaya devam etme yönünde hiçbir hevesim yok..Ama o kadar kelalaka konulara takılıp kalmışsın ki, senin Ulus Baker'e havale etmezsem Spinoza'yı nasıl yarım yamalak ve alakasız bir şekilde yorumladığın ortaya çıkmaz..Birileri söylediklerini ciddiye alabilir.

  • erdem_ozcan  - re: Yanlış Yorum Doğru Eleştirilmez
    onder yazan:
    Erdem,

    [Daha ilk satırda son derece sert suçlayıcı bir yargıyla değil de, altı üstü Önder Merhaba, bu konuda senden farklı düşünüyorum vs türü bir giriş yapsan bu tartışma çok daha yapıcı olurdu..Oysa şimdi tartışmaya devam etme yönünde hiçbir hevesim yok..Ama o kadar kelalaka konulara takılıp kalmışsın ki, senin Ulus Baker'e havale etmezsem Spinoza'yı nasıl yarım yamalak ve alakasız bir şekilde yorumladığın ortaya çıkmaz..Birileri söylediklerini ciddiye alabilir.
    onder yazan:
    Erdem,

    Bu vesileyle bir daha belirteyim; Piyasaya gidip herhangi bir Görgü Kuralları kitabı alırsan, karşındaki insanla iyi bir iletişim kurmanın en önemli unusurunun İsmiyle hitap etmek olduğunu yazdığını göreceksin..Çavuş askerine, öğretmen öğrencisine adıyla hitap etmez..

    Hadi bunu da geçtik, birine daha ilk cümlende "yine" bağlamından çıkarıyorsun diye kaba bir şekilde başlarsan, o tartışmanın sağlıklı bir şekilde ilerlemesinin önünü daha en başta tıkamışsın demektir..Burdan hayır çıkmaz..Emin ol şuanda kendimi tutuyorum, yoksa aslına çok tepkiliyim..Budist gençlerin olgunluğa geçiş testi olarak bütün bir gece çok güzel çıplak bir kadınla ilişkiye girmeden bir gece yatması istenirmiş..Ben böyle çileci bir nefis kontrolu disiplini almadım; Her ne kadar Spinoza'nın 3 seviyeli düşünce tipi skalasında en alttakine denk düşse de etkiye aynısı ile tepki veriyorum..Eğer yapıcı bir tartışma ise derdin bundan spnra usturuplu bir giriş yaparsan seninle tartışmaya girerim; aksi takdirde ya sessiz kalırım ya da sen nasıl başladıysa öyle devam ettirir ve hakettiğin cevabı veririm..

    Daha ilk satırda son derece sert suçlayıcı bir yargıyla değil de, altı üstü Önder Merhaba, bu konuda senden farklı düşünüyorum vs türü bir giriş yapsan bu tartışma çok daha yapıcı olurdu..Oysa şimdi tartışmaya devam etme yönünde hiçbir hevesim yok..Ama o kadar kelalaka konulara takılıp kalmışsın ki, senin Ulus Baker'e havale etmezsem Spinoza'yı nasıl yarım yamalak ve alakasız bir şekilde yorumladığın ortaya çıkmaz..Birileri söylediklerini ciddiye alabilir.


    Sana "yanılıyorsun dostum" demiştim. "Dostum" kısmını geri alıyorum. İyiniyetim ve güvenim anlaşılmadı ya da senin keyfi ölçüne göre yetmedi demektir. Özellikle asla yanılmayacağına dayalı önyargın konusunda dayatmacı bir atmosfer oluşturman tiksindirici bir boyutta. İddia ediyorum Spinozayı okumayan sensin, sadece başkalarının fikirleriyle hareket ediyorsun, biraz fark birazda tekrarlarla ilerliyporsun, temel kavramları biliyorsun, ancak birini diğeriyle veya ötekiyle birleştiremeyecek kadar zahmetsiz olsun istiyorsun herseyi. Sonuç malum olan körlük ve bir tahammülsüzlük oluyor. Üstelik Spinozadan hiç bir şey öğrenememişsin. Bırak onda sol damar aramayı ve çıkarmayı ilk önce, üstelik bu hırs, bu küçümseme tavırları ve bu pis uslupla nezaket hakemliği de yapıyorsun. Bunun için Spinozanın tarif ettiği, kendinde var olan belirgin negatif "duygulanışları" bilmen gerekir. Çünkü ben saçmada olsa, kendi fikirlerimle bana ait olanlarla sorular sorabiliyorum. Sen ister cevap ver ister verme, sorular soranlara bile tahammülün kalmamışa ben ne yapayım? Hırsın, öfken ve tek taraflı beğenin en önemlisi ezberin bozuldu mu çocukça hezeyanlarla kalemi eline alıyorsun.
    Spinozanın en basit politik felsefesinde devletin yeri ve önemine sahip bile değilmisşin. Üstelik Spinozanın "Devletçi-kamucu" olmasına da şükretmen gerekirken, bunu bile bilmiyorsun, bildiğin ise özel mülkiyetten ortak mülkiyete geçis döneminde, ezilenlerin tedricen haklarını "Kamu" erki "liberal devletten" daha fazla koruduğudur. Bu doğruysa eğer, Spinoza’da devletçi bir taraf çıkarmışsam, ki bu senin yorumun, Spinoza devletçi ancak diğer ilaveten kamucu olduğunu da hissetmiyor değiliz. Bu durumda Spinoza öğretisine artı bir yıldız konulup olumlular sepetine koyulmayacağını bilmiyor musun? Ancak bu şu anlamda geliyor, TPR'yi okumamışsın. Okudum demiyorsun, inanamıyorum buna üstelik “Spinoza”dan bir alıntıyı okumayacağım sen diyorsun. Bu şu anlama geliyor, işine yarayanları oku, işene yaramayanları okuma. Daha üstelik başlagıcta öyle küçümseyici tavır ders veren edalara bir "zahmet et" deyip “görelim bakalım çalımlarıyla cümlene başlamazdın. Hadi TPR’yi okumadın. Ancak "Etika"nın İnsanın Köleliği bölümünde XL'in önermesini ve kanıtlamasını oku, "orada da düzen bozucu her türlü isyana karşı çıktığını hemen anlarsın". Çünkü adam düzen koyucu, düzenden yana.
    Soruyu yine soruyorum, “politik isyan ve kargaşa” akla dayalı hangi nedenle Spinozanın İdeal devlet bir gereklilik oluşturmuyor? İsyana neden olan duygular, duygulanış ve psikoloji konusunda özgün ve yetkin bir filozof bunu düşünemez mi, bağlantıyı senin ve Murat’ın da dediği gibi anakronizm tehlikesine bulaşmadan bu günün aklıyla ve görüsüyle değil, Spinoza’nın diyalektiği anlatan kendi önermesiyle arka planda kurmuştum, yani “her olumlamanın bir yadsıma olduğunu”. Yahu koskoca Hegel felsefesini bu sözün üzerine inşa ediyor gibime geliyor? Hegel gibi bende Spinoza'ya düşman gözle bakar oldum belkide....

    Küçümsediğin sadece cocukca bir reddetme temelinde bir reaksiyona dayandırdığın şu Anarşizm meselesine kısaca bir göz atmakta fayda var…

    Marx'ın proleterya diktatörlüğünü v.s .vs bununları bilirsin. Bu diktatörlükğün, daha azınlıkta bürokratik zevatlar ve çoğunlukla fakirler zengini ve kaynakları sömürdüğü için başarısızlığa uğradı diyebiliyoruz. Bizler yani "başsız ve erksizler", özel mülkiyeti reddettiğimiz gibi ortak mülkiyeti elinde bulunduran otoriter devlete bu konuda ihtiyacımız olmadığını bildiririz. Zorbalar değişir zorbalık devam edecektir sloganımız. Siyasi/ parti devrimini değil toplumsal devrimi savunuruz Komünist anarşitlerin temel ilkesidir. Dikey örgütlemeyi değil yatay ve paralel, dernekler, sendikalar federal örgütlenmeler esastır anlayışımızda. 1920'lerde Ukraynada kurulan ve akamete uğrayan denemelerimiz de yok değil, anarko-sendikalizmin kurucusu bizleriz . Sürekli tavsiyelerle, beni sakalı yeni çıkmış sivilceli hava atan life-style bir anarşist olarak takdim ediyorsun, daha da kötüsü benim fikirlerim üzerinden koskoca anarşizm tarihini mahkum ediyorsun. Anarşistler nereden türediler sanıyorsun "Hegelci" soldan. Anarşitlerin temel teorisyeni Hegel'dir ancak hegeldeki anlayış ve tarihsel akışta güç ve kuvvetin zoru ve zorlamaları hareket eder bunun farkındayız, ama doğada adalet yoktur, bizde ise zor ve zorlamanın yerini insana içkin olan "adalet" normunu kural olarak getiririz. Engels ile Stirner çok samimi arkadaştırlar örneğin ama birbirlerine küfür etmezlerdi "Hür İnsanlar Cemiyeti"nde. Eğer öğrenmek istiyorsan, ki okumaya ihtiyacın olmadığını söylüyorsun, Proudhon'un "mülkiyet nedir" kitabını ister oku ister okuma, Kropotkin'in "ekmeğin fethi" "karşılıklı yardımlaşma yada dayanışma"sını. Söyleyeyim hemen, bizim için ise mülkiyet için "iyelik hakkı" önemlidir, kötüye kullanılmadığı sürece verimliliği esas alan geçici sahiplik hakkıdır. Anarşistleri doktirinsiz buluyorsun, özetle sadece komünistlerle hedeflerimiz aynıdır ama ilkelerimiz farklıdır. Tek bir ilkeye dayanır teorimiz saşmaz bir şekilde ADALET ilkesi bunu tekrar hatırlatıyorum. Leninin anaşistlerle yapmış olduğu mutabakatlar vardır. Baker deneycilikten ve otonomiden bahsediyor, Baker’de de sinik anarşist eğilimleri seziyorum, bana göre, doktora hazırlık çalışmasında farkına vardığı üzere, Tarde ve Lazorottinin postülatları makalesinde bu ikilinin Marx'a getirmis olduğu sert eleştiriler ile ondan 60 yada 70 sene önce Bakuninin Hegelin üçlemesinde çıkardığı sonuçları bir öğrenmiş olsaydın, sende gerçeği gören her komünist gibi -Gün Zileli ve Işık Ergüden v.s.belki de anarşist olurdun - Stirner'de "Biricik ve Mülkiyetin"de "mutlak özgürlüğü aramaz", "mutlak özgünlükten" bahseder, zavallı Stirneri okuyupta adam öldüren bir anarşist bulamazsın, birbirine benzeyen Stirner ile Nitçe karşılaştırmalarını da bilmezsin, birinin haksız yere hiç anlaşılmadığı diğerinin ise yanlış yere doğru anlaşıldığı barok bir dünyada yaşıyoruz. Ama çoğu zaman Niçenin aristokratik seçkinliğine dayalı "bireysel anarşizan" eylemlerin gırla gittiğini de biliyorsundur.

    Bir filozofu sevme ölçütümüz, onu işaret ettiği düşüncelerin kendi pratik hayatlarımızda sınayıp zevk almamıza bağlı ise, az bildiğim Spinoza hakkında Spinoza dostlarının yukarıda sorduğum sorulara en azından cevap vermesi beklenirdi, hoca edalarıyla görgü kuralları dersi vermeleri değil.

  • onder
    avatar

    Erdem,

    İnternet iletişminde, herhangi bir lafın nasıl bir duygusal arkaplan ile yazıldığının anlaşılabilmesi için yegane veri, yazılanlardır..Ben müneccim değilim, ya da telaptik iletişim yeteneğim yok..Seninle şahsen tanışmadığımı için elimde kişiliğne dair ilk elden veriler de olmadığına göre sadece yazdıklarına bakarım; o yazdıklarına bakınca da, yorumlarıma yeşil suratlı, kusan adam grafikleri ile cevap veren, ardından şu lafı eden birini buluyorum;

    Alýntý:
    İktidar anlamında konuyu bağlamından yine çıkarmış yine uzaklara taşımışşın.

    Hadi bu yazı bağlamında çıkarmış olayım da, aynı cümlede iki defa kullanıldığına göre bir dil sürçmesi olamayacak "yine" vurgusuna ne demeli.?.Ortada sıradan "dostça" bir eleştiri değil, bir uslup hatta kişilik bozukluğu suçlaması var....Öff yine mi çıkardın bağlamından, sanki bir editör, ya da bir hocaymışsın gibi...Eğer gerçekten dostluğa değer veren biriysen kendini benim yerime koy, biraz empati kurmaya çalış; ben senin yazdıklarına önce sadece kusmakla yetinsem, sonra bir başka yazdığına, ismini bile kullanmadan "yine alakasız bir noktaya taşımışsın, yine dağıtmışsın, yine bağlamında koparmışsın" diye bir girişi yapsam sen neler hissederdin? Böyle bir girişe hiç takmayacak kadar ermiş biri misin? Eğer samimiyetle evet öyleyim bu tür şeylere hiç takmam diyorsan bravo sana..Ama ben bir budist münzevi ya da hindu guru falan değilim, kuyruğuma basıldığı zaman ciyaklarım..Benim uslubum pis de senin ki püru pak mı? Efendi biri dostum dediği birinin yazısına kusma terbiyesizliği yapar mı, yine bağlamında çıkarmışsın diye fırçalar mı? Bunları yap ondan sonra yanlış anlamışsın dostum de..Bunda yanlış anlaşımaya müsati ne var, kaba,üstten bakan uslup cascavlak ortada, ki bunun öncesinde bir de sadece kusmakla yetindiğin bir başka yazım var.. "Spinoza hakkında Spinoza dostlarının sorduğum sorulara en azından cevap vermesi" idiyse derdin, kullanmak gereken uslup bu olabilir miydi? Sen sorularını yargılayarak, hüküm vererek fırçalayarak, kusarak mı soruyorsun? Senin soru sorduğun, yapıcı bir tartışmaya girdiğin falan yok..Öyle bir amacın olsa, bir destur verir, bir selam sabah gönderir insan..Şimdiye kadar alamamış adama benim zaten öğreteceğim bir görgü olamaz, ama gerek benim bin küsur forum mesajıma, bir o kadar yorumuma, 40-50 blog'uma, makaleme vs bir bak bakalım merhaba, günaydın demeden, ya da muhattabıma ismiyle hitap etmediğim kaç yazı bulacaksın? Ufacık bir selam, sabah, günaydın vs gibi bir giriş beklemek mi keyfi standartlar koymak..Hangi gezegende yaşıyorsun bilmiyorum biz dünyalılar için bunlar keyfi değil evrensel günlük iletişim kodlarıdır..her kültürde belli bir selamlaşma ritueli vardır...Felsefesinin ,terosinin, markxisminin, anarşizminin canı cehenneme, insanlar sırf kendi doğrularını kanıtlamak, onlarla belirlenen varoluşlarını onaylatmak için selamı, günaydını pas geçip, doğrudan hükümlere, suçlamalara geçecek, birbirlerinin yazdıklarına kusacaksa..

    Alýntý:

    Özellikle asla yanılmayacağına dayalı önyargın konusunda dayatmacı bir atmosfer oluşturman tiksindirici bir boyutta.

    Çok güzel, çok dostça..Önce kusan yeşil suratlarla sembolik olarak ifade etme, sonra açık açık tiksindirici bulma..Görülüyor ki yazdıklarım mide sağlığına pek iyi gelmiyor, okumayiver. kardeşim..Mideni kaldırıyorsam, site geniş, benim yazılarımı yoksay...Ağzına kaşıkla zorla vermiyoruz..Ben mi geldim senin yazdıklarına bulaştım, yine bağlamından çıkarmışsın dedim..Sen kendi özgür iradenle geldin yorumuma cevap verdim..Gören de her yazılana, her yoruma askıntı olup, herşeye burnumu soktuğumu sanacak...


    Ha madem yazdın, cevap verelim o zaman..

    Ben Gün Zileli'nin röportajını niye koydum siteye? Senin Spinoza'dan otoriteyi olumlayan, isyanlara karşı biri yaratmaya çalışman gibi , bir anarşist olarak Gün Zileli'nin ne kadar çarpık görüşleri olduğunu göstermek için mi? Pek az yazı bende "işte bu" diye bir çoşku, bir heyacan uyandırır..Gün Zileli'nin söyledikleri işte tam da bu türden etki yaratmıştı okuduğumda, tıpkı çizgi filmlerdeki gibi şaşkınlıkla karışık sevinçten çenem düşmüştü adeta..Heyacandan alelacele siteye ekleyiverdim..Hemen yorumları sıralamaya koyuldum, çağrışım zincirlerini kaybetmemek için, tek oturumda 6-7 saat üzerinde kafa yorup o gördüğün, daha doğrusu görmediğin yorumlarımı ekledim...Git o takıldığın dipnot ya da minik şerh kısmı hariç yazdığım diğer yorumları oku; yerlere göklere sığdıramadığımı görürsün...Ben bu röportajda dile getirilen düşüncelerin genel çatısına bütün yüreğimle katıldığım için koydum siteye..Ama Gün Zilelinin söylediklerinin ezici bir kısmını olumlayan onca satır bile yetmemiş sana, sırf kendinle aynı idealojiden olduğu tescil edilmiş diye birinin söyledikleri arasında küçücük bir noktada olsun karşı fikir dile getirilmesine tahammül edemeyen ben değil, aha işte ortada cascavlak duruyor sensin..Monolitik, yekpare, baştan sona tutarlı bir teori arayışı içinde olan sensin..Bu saplantı yüzünden kendine bir rol modeli çıkardığın düşünsel çatıda en küçük bir çatlağa tahammül gösteremeyen de yine sensin..Yüzde 99.99 yetmez, 100 onay bekleyen, yanlışlanabilirliğin kırıntısını görmek istemeyen de .O kadar uzun destekleyici yorum duruken, tutup ufacık bir noktada karşı görüş bildirdim diye küstahça yine bağlamından çıkarmakla suçlayana da..Eğer öyle olmasa, isim bile kullanmadan, selam bile vermeden hışımla haddini bildirmek için değil, yapıcı bir tartışma başlatmak için, usturuplu bir şekilde karşı görüşlerini bildirirdin, tartışma da böylece dostça bir atmosferde sürüp giderdi..Tam da bu partizancı yaklaşımın yüzünden, birlikte fikir üretmeye çalışan "dostlar"ın yapacağı gibi empatik bir yaklaşımla, sıcak bir selamla başlamayı değil, ödevinde eksiklik bulduğu öğrencisini fırçalayan bir öğretmen edasıyla, "yine" noktalamaları unutmuşsun dercesine azarlayan tonla giriş yapmayı tercih etmişsin.

    Ben anarşist olmadığım halde Gün Zileli'nin yazdıklarını çoşkuyla karşılamaktan hiç .çekinmemişim, ama sen herhangi bir anarşistin herhangi bir söylediğinin yanlış olmayacağı çocuksu fanatizmiyle, önceki bütün söylediklerimi gözardı edip, o takıldığım noktayı da yanlış anlamakla suçluyorsun..Hangi tavır "asla yanlışlanmayacağı saplantısı" içinde olmaktır? Anarşizmin en ufak bildirimini bile Battal Gazi kahramanlığıyla korumaya çalışan sen mi, yoksa anarşist mi, marksist mi diye bakmadan, hakkında anarşistliği dışında hiçbirşey bilmediği eski marksist birinin denk geldiği yazısını bile alıp diğerleri ile paylaşmak için ortak alana ekleyen ben mi? Eğer seninkisi gibi partizanca bir yaklaşım içinde olsaydım, boşver bu anarşisti der geçerdim..Okuyan varsa, kararı onlar versin..

    Ben herhangi bir yazarın düşünürün kendini nasıl klasifiye ettiğine bakarak yazdıklarını değerlendirmiyorum, ister inan ister inanma, hayatımın hiçbir döneminde yazarları, düşünürleri hangi sol ekolden olduklarına bakarak değerlendirmedim. Kitaplığımda Kroptkin'in, Bookchin'in birer kitabı, Saul Newman'ın Bakunin'den Lacan'a kitabı, Todd May'ın Post-yapısalcı Anarşizm kitabı, İmge yayınlarından o koca Anarşizm Tarihi kitabı durur..Türkiye anarşizmim önemli isimleri Süreyyya Evren ve Kürşad Kızlıtuğ'un 100 yazısını okusam herhalde 80-85'ini çok beğenirim..Ki Kürşad'la e-hayalet benzeri başka bir girişimde kısa bir süre bulunmuşuzdur da, orda da ölmek üzere olan yapıyı Kürşad burda Hasan'ın kurtardığı gibi kurtarmıştı..Arından Ulus Baker'in Körotonomedya listesinde de yazışmışızdır..Çıkardıklar Siyahi dergisini de çok yakından olmasa da ara ara takip etmişimdir..Farklı internet ortamlarında Makrist solun anarşizmden alması gereken çok şey olduğunu pekçok kez savunmuşumdur..Yani hiç öyle sandığın gibi Anarşizmi yoksayan, dışlayan biri değilimdir..Anarşizme olam eleştirilerim marxisme olan eleştirlerim yanında devede kulak kalır..

    Ben yeri geliyor liberal güzel ruhlar Ece Temelkuran ve Can Dündar'ın, yeri geliyor en kesin ortodoks Marxistlerden Metin Çulhaoğlu'nun, yeri geliyor anarşist Sireyyya Evren'in yazılarını alıp ekliyorum; Zizek formulünde olduğu gibi yazılanların kendi hayatımda izlerini görebiliyor muyum ona bakıyorum çünkü..Ha böyle bir yaklaşımım olmasa dahi reel politik durum solun kendi iç farklılıklarını öne çıkarıp, benzerlikleri geri plana atacağı, fraksiyonel yaklaşımlara uygun konjukturde değildir..Teorik olarak daha yakınımda duran Anarşizmi geç şu Konjüktürde ben Kemalistliğini bile ilan etmiş bir bireyim, ki bunu da öyle tepki olsun diye dile getirmedim, bütün kararlılığımla Kemalizm'in bu topraklarda hala geçerli Aydınlanma Projesi olduğuna inanırım..Zira bu ülkede benim kavrayışıma göre en büyük düşman, global sömürü düzeniyle eklemlenmiş Post-Feodalizm'dir..Mücadelenin böylesi geri bir düzeyde konumlanmak zorunda olduğu bir yerde politik etiketler benim için ikincildir..Bu perspektif içinde ben solda yeralan her anlayışa karşı açıklığımı korurken senin tavrın bunlar bizim oğlan/ kız, onlar karşı köyden şeklinde..

    Zileli'nin söylediklerini bu kadar sevmemin nedeni de tam olarak bu açıklığımdır, keza karşı ortodoks marxist uçta Metin Çulhaoğlu'nu ve Melih Pekdemir'i çok sevmem de...Zileli'nin o röportaj nerdeyse benimle yapılmış, o cevapları ben vermişim gibi hissettim..

    Zileli'yi hiç tanımam, sözkonusu röportaj da kendisinden okuduğum yegane metindir..Anarşist olması zerre kadar aklımın ucundan geçmedi, liberal olsaydı da liberalliği benim için önümde duran yazıyı değerlendirmek için kıstas olmazdı..Aslında keskşe bütün yazıları insanlar kimin tarafından yazıldığını bilmeden okuyabilse; yazarın ismi ister istemez yazılanın içeriğinin önüne geçiyor..

    Marxist olduğumu sanıyorum ama Marxismin, tamamen kapanmış, yeni bir katkıya, revizyona ihtiyaç duymayan monolotik, dört başı mamur teorik bir yapı olduğunu daha tüyü bitmemiş bir delikanlı iken bile düşünmüyordum, şimdiyse ihtimal bile vermiyorum, hatta Marx'ın bizzat kendisinin hayatta olsaydı bizimkilerin anladığı anlamda Marxist olmayacağını bile iddia ediyorum..Zizek'in bıkıp usanmadan her kitabında defalarca tekrarladığı gibi, herhangi bir teorik yapı, bünyesinde barındırdığı temel bir "eksik" , dolayısıyla bir iç gerilim içerdiği için hareketine devam eder; sözkonusu eksik yapısaldır ve kapanmaz..Yani Lacancı dille Sembolik düzen, "Gerçek"i hiçbir zaman tam olarak kapayamaz....


    İşte tam da bu temel ders yüzünden kendimi hiçbir zaman klasik marxist kanon ile sinirlamadım..Klasik eserlerden önce Frankfurt Okulu ile tanıştım..Elden geldiğince geleneksel marxist kanonun dışından düşünürleri okudum hep..Bunları okurken de anarşist mi, liberal mi, post-modern mi diye sormadım..Yazdıklarının gerçek hayatta izdüşümü var mı diye baktım..Post-modernist değilim, ama post-modern yazarların söyledikleri çok önemli şeyleri sadece zırva diye niteleyip bir köşeye atmadım..Yazdıklarının işe yarayanını aldım, kendi hayatımda izdüşümü olmayanları attım bir kenara..Bir insan Baudrillard'çı, Lyotard'çi, Rorty'ci olamaz, zira bu gibi adamların bir kurtuluş reçetesi sunmak gibi bütünsel bir teori iddiaları bulundukları konum gereği zaten yoktur..Ama bu onlardan faydalanılamayacağı anlamına gelmez..Baudrillard mesala tek başına ele alındığında külli bir özgürlük teorisi sunmaz; ama günümüz İnternet çağının zihinsel üretim süreçlerini daha iyi anlamakta yabana atılmayacak bir perspektif kazandırır insana..Bir post-modernist olması hiç umrumda değil..Düşünsel etkinlik, kendi başına doğal bir güçtür, belli sabit kategoriler altında kristalize edilip klasifiye edilmesi mümkün değil..Diğerleri yanında düşünce de bir güçtür; aktif ya da reaktif olabilir sadece...Diğer güçler gibi düşünce gücünün de yaratıcı tek klasifikasyonu budur..Olaya anarşizm, komunizm vs gibi etiketler açısından değil de aktif/reaktif güçler perspektifinden bakmayı bir denesen, ve bunun için defalarca referans verdiğim Deleuze'ün "Nietzsche ve Felsefe" kitabını bir okusan, ne demek istediğimiz anlayacaksın..Spinoza'cı dille söylersek, bir düşünce etki gücümü ya arttırır ya çoğaltır, değerlendirmemi de ona göre yaparım..Siteye eklediğim Ulus'un Spinoza yazılarını bir oku...


    Herhangi bir yazarı kimsenin zorla okuması gerekmiyor, kendi hayatında bir takım zorlamalar bu adamlarla karşılaşma sonucunu doğurduysa, okundukların bir çağrışım yaptıysa, öyle usta-tilmiz ilişkisine girmeden alır kullanırsın..Film seyretmekten daha fazla bir ilişkilenme gerektirmez..Alır okur, beğenir, ilham alır ya da almazsın..

    Lakin senin tavrının böyle bir yaklaşımla alakası yok; bir düşünürle karşılaştığında kendini anarşist olarak deklare etmiş mi etmemiş mi ona bakıyorsun öncelikle..Etmişse söyledikleri doğrudur, değilse yanlışlanmalıdır..Okumalarını da bu yüzden anlamak ya da kendi etki gücünü arttırmak için değil, Sherlock Holmes tavrı ile suç unsurlarını bulmak için yapıyorsun..Öyle ki 17 yüzyılda yaşamış bir adamı anarşist olmadığı için yanlışlamaya soyunabiliyorsun, tavrın bir entellektüelinkinden çok, bir DGM savcısına benziyor..Ordan burdan delil topluyor mahkum etmek için ileri sürüyorsun..

    Ondan sonra bir de tutup beni bağlamından çıkarmakla sulayabiliyorsun..Oysa Spinoza'yı genel yaşam felsfesi bağlamını gözardı edip, yani Etika'yı unutup kalfalık eseri ile bağlamı çarpıtan sensin..

    Bu çarpıtma yüzünden kendi sözde anarşist felsefenle nasıl çeliştiğini de gösterceğim..

    Alýntý:
    Spinozanın en basit politik felsefesinde devletin yeri ve önemine sahip bile değilmisşin. Üstelik Spinozanın "Devletçi-kamucu" olmasına da şükretmen gerekirken, bunu bile bilmiyorsun,

    Hiçbir zaman Spinoza uzmanı olduğum iddiasında bulunmadım, haddimi her zaman bildim, Spinoza'dan bahsettiğim yerde yarım yamalak Spinoza bilgimle diye şerh düştüm...

    Beni kendin ile karıştırıyorsun galiba...Ben bir düşünür hakkında uzmanlığımı ilan etmeden, hakkında ahkam kesmeye başlamadan senin gibi iki üç okumayla hakkında kestirmeden koca koca yargılara varmadan önce, başkaları ne yazmış, eleştiriler ne, temel kavramları neler, nerden, hangi kitabından başlamalı türü önhazırlıklar yaparım önce..Herhangi ufacık bir kitap için bile yazılan bibliografyaların uzunluğuna bakarsan, bir düşünürle hesaplaşabilmenin öyle çocuk oyuncağı olmadığını görebilirsin belki..Hele hele de Spinoza gibi çok ele alınmış hakkında devasa bir külliyat oluşmuş biriyle..Eğer hakkında ilk senin farlkettiğin bir falso bulduğunu sanmaya başlarsan derin bir nefes al, senden önce onun hakkında araştırma yapan yüzlerce eleştirmenin görmediği birşeyi görmüş olabilir miyim diye bir sor...

    Ben nerde Spinoza uzmanı olduğumu iddia etmişim? nerde herhangi düşünür hakkında Russel gibi bir kaynaktan aldığım tek bir satırcığa dayanarak, "Spinoza" devlet kötü yöneticilerin elinde de olsa olmalıdır der", türü üstelik kendime mal ederek bir yargıda bulunmuşum?..Bak dikkat Russel öyle diyor falan deme de yok; sanki yıllar süren araştırmaların sonucuymuş gibi doğrudan Hüküm..Walla ben herhangi bir düşünür hakkında böyle büyük büyük laflar etme cüretini kendimde bulamıyorum, sen neye dayanarak buluyorsun akıl sır erdiremiyorum....Düşünürlerin adını sık sık anmamı belki birileri gösteriş falan diye algılıyordur, ama birinin dile getirdiği bir fikri alıp kendi analizlerimin sonucuymuş gibi sunmayı ben beceremiyorum..Zizek şöyle diyor, Deleuze böyle diyor diye zırt pırt belirtmem de ondan

    Ben nerde bunca saygın, dürüst, içten solcu düşünürlerin etkilenmiş olduğu koca bir külliyati meslekten felsefeciymiş edaları ile bir kalemde etiketleyip çıkmışım? Bu büyük bir yargıdır, böyle yıllar gerektiren titiz araştırmalar sonucu bile edilemeyecek hüküm niteliğindeki ifadeleri nerde kullanmışım? Kaynağın nedir diye sorduğumda ilk anda verebildiğin yanıt ancak Bertrand Russel'dan bir alıntı olabiliyor..Ki bu adam yazdığı felsefe tarihi ile 2500 yıl boyunca gelip geçmiş tüm düşünürler hakkında 2-3 cümle etmiştir, ama derinliği de 2-3 cümle ile edilebilecek kadardır işte..Yani Spinoza hakkında ciltler dolusu kitap yazmış Althusser, Deleuze, Negri değil de
    ait olduğu anglo-sakson pragmatizmi yüzünden Readers Digest türü ansiklopedik pop- felsefe kitapları yazan biri referans kaynağın..Bu kadarcık bir birikimle aklın sıra Spinoza gibi bir devi otoriter düzen yanlısı bir adam diye mahkum ediveriyorsun..Bu mu senin entellektüel vicdanın?....Deleuze'ün 600-700 sayfalık doktora tezi "Spinoza: Expressiniosm in Philosophy"si değil, Negri'nin "Savage Anomaly"si değil de, senin google'^lamarın sonucu bulduğun, kalfalık eserinden yapılan, hangi bağlamda dile getirildiğini bilmediğimiz referanslara bakacağım ha..O kadar da uzun boylu değil..Ha bu çevremdeki insanların yazdıklarını küçümsediğim anlamına gelmez..Ama kişi haddini bilerek, yanlış yorumluyor olabileceğini, bağlamı kaybetmiş olabileceğini düşünerek, -meslekten felsefecilerin bile yapmaktan çekineceği koca koca hükümlerden ziyade, sorgulayarak, birlikte merak ederek yaklaşırsa konuya..Felsefe sözkonusu olduğunda kusura bakma Ulus Baker'in, Deleuze'ün, Negri'nin söyledikleri öçüdür benim için seninkiler değil, zira bilirim bu adamların yazdıklarının arkasında bir boş zaman felsefeciiği değil, o işe adanmış bütün yaşamlar vardır..Eğer sen, hayatlarını felsefeye adamış bu insanların söylediklerinin yanlış olduğunu düşünüyorsan, hakkıını vererek dile getirmen gerekir analizlerini..Spinoza'da Devlet Anlayışı gibi bir başlık doktora tezi konusudur, 3-5 satırlık yorum konusu değil..Ve bu kolay bir iş değildir..Seni tanımıyorum ama yukarıdaki isimler gibi felsefe üzerine tam mesai yapan biri olamayacağına göre, eğer çelişiyorsan hatayı onlarda aramadan önce, otur kendinde bir ara..Mülayimlik, kalenderlik bunu gerektirir..Zira birikim, içinden çıkılan kültür, alınan eğitim vs ile kıyaslandığında senin Spinoza'yı bu isimlerden daha iyi anlıyor olman pek muhtemel görülmüyor..Eğer bu insanlar Spinoza'da bir özgürleşmeci öz buluyorken, sen bulamıyorsan, bu gibi isimleri çöpe atmadan önce kendi fikirlerini bir sorgulama mütevaziliği içinde olman gerekir..Bu mutevaziliği göstersen, senin sadece anarşistler tarafından dile getirildiğini sandığın pekçok fikrin aslında bu adamlar tarafından çok daha önce çok daha derin, çok daha detaylı ele alındığını göreceksin..Mesala şunları diyorsun:

    Alýntý:
    Bizler yani ";başsız ve erksizler" özel mülkiyeti reddettiğimiz gibi ortak mülkiyeti elinde bulunduran otoriter devlete bu konuda ihtiyacımız olmadığını bildiririz. Zorbalar değişir zorbalık devam edecektir sloganımız. Siyasi/ parti devrimini değil toplumsal devrimi savunuruz Komünist anarşitlerin temel ilkesidir. Dikey örgütlemeyi değil yatay ve paralel, dernekler, sendikalar federal örgütlenmeler esastır anlayışımızda

    Bu vatan-millet-sakarya hamasi retoriğinin "anarşist" versiyonu ile bizleri içinde bulunduğumuz gafletten uyandırmış olmuyorsun; bizatihi kendi öncüllerinin tarihinden bile ne kadar habersiz olduğunu ifşa etmiş oluyorsun..İnsanlığın binlerce yıllık özgürleşme mücadelesinin anarşizmle başlayıp anarşizmle bittiği yanılsaması içinde olduğunu gösteriyorsun..Anarşizmle bütün ilişkilenme düzeyinin memleketçilik, ya da takım tutma derekesinde olduğunu açık açık dile getiriyorsun.

    Bu hedeflerin patenti Anarşizmde değildir, Marxismde de değildir..Bunlar kadim özgürleşme iradesinin dile getirilişleridir...Ezilenlerin çağları katedip gelen uzun mücadelesinin evrensel talepleridir.. İşte olaya partizan bir kulüpçülük perspektifinden değil, özler, ya da Spinoza'cı anlamda ilk sebebler perspektifinden baksan, bu gibi kadim özgürleşme iradi güçlerini kendi kulübün adına sahiplenmenin, yerçekimini biz icat ettik demek kadar aptalca olacağını görürsün aslında..

    Mesala o nefret ettiğin Spinoza'nın çok etkilediği Deleuze'ü öyle çok derinden değil, sadece temel kavramları açısından bir anlamaya çalışsan göreceksin..Bir arama yap mesala Rhizome neyi ifade eder? Senin yatay örgütlenme dediğin şeyin, Deleuze felsefesinde rhizome/köksap/grassroots kavramı altında, sadece politik bir hamasetle değil, işin ontolojik temellendirilmesi ile ele alındığını göreceksin..Gözden kaçırdığın ve Spinoza.Deleuze/Negri'de anlamadığın nokta da işin bu ontolojik boyutu işte..Bu konuya döneceğim..Sadece anarşizme ait olduğunu sandığın taleplerin nasıl çok farklı geleneklerden insanlar tarafından dile getirildiğinden bahse devam edelim..Deleuze'de Rhizome tarzı yapılanmanın zıttı arborescent/ağaçsı yapılardır..Yani dikey, hiyarşik, örgütlenme..Deleuze 'ün Spinoza esinli felsefesinin bizatihi özüdür, ağaçsı/arborescent dikey yapılara karşı yatay rhizome'ı örgütlemek...

    Sonra Negri'nin "çokluk" kavramı, mülksüzlerin, ezilmişlerin aynı düzlemde yayılan denk varoluşlarını ifade etmiyorsa neyi ediyor? Bizde çokluk Spinoza'cı kökenleri bilinmeden, nerde çokluk orda bokluk'ta geçen çokluk olarak algılanır..Oysa bu kavram Spinoza tarafından kullanıma sokulmuştur..Ve tam da senin dediğin gibi, topluluğun yatay iradesini dile getirir..

    Klasik marxismde bile, bir takım yönetici kliğin , yani yeni efendilerin değil, sınıfın kendi kendini yönetmesidir ilkesel hedef, teori bunu vaaz eder....Marx'ın "proleterya diktatörlüğünün ne olduğunu anlamak mi istiyorsunuz, Paris Komününe bakın" dediği biliniyor..Lenin'in "Devlet ve Devrim"de nasıl bir devlet algılayışına sahip olduğu da gün gibi ortadadır..Ama efendim sonuçta o teorik hedefler değil Stalin diktası kuruldu!..Bu herhangi bir Fethullahçı'nın Sovyetler hakkında yapacağı yorumdan farklı değildir.. Marxism'in teorik öncülleri itbariyle iktidarcı olduğu yüzeysel bir iftiradan başka birşey değildir..Ha o öncüllere göre niye hareket edilemedi? Bu son 20-30 yıl değil, Fransız post-yapısalcı marxistlerin çıkışı, hatta belki onlardan da önce, Gyorgy Lukacs, Karl Korsch, Frankfurt Okulu, Wilhelm Reich, Erich Fromm gibi düşünürlerle başlayan yaklaşık bir yüzyıldır farklı marxist okulların üzerinde düşündüğü bir konudur..Rosa Lüxemburg'un çok erken tarihlerde, Stalinizm tehlikesine karşı uyarılar yaptığı da biliniyor..

    Marxistler öyle senin sandığın gibi iktidara yerleşme kumpası içinde olan insanlar değildir..Özgürleşme fikri üzerine kafa yoranlar sadece anarşistler değil..

    Marxism içindeki bütün bu heretik okulları yoksayıp, Spinoza'yı mahkum ederken, Hegel'e sarılman da işin en garabet tarafı..O Hegel ki, -bana inanmıyorsan akademisyen tanıdıklarına sor-, Devlet'in dokunulmazlığını tarihte gelmiş geçmiş en sert kararlılıkla savunmuş, İdeal kadrolu "Devlet filozofu"dur..Hegel, kendi sistemini felsefenin bitişi olarak ilan eder..Felsefe kendi sistemi ile işlevini tamamlamıştır..Artık üzerine yeni birşey eklenemez..Mensubu olduğu Prusya Devleti ise, Mutlak Tin'in vücuda gelmiş halidir...Malum, Hegel felsefesi, tez-antitez-sentez zinciri ile açımlanan Tin'in harketidir..Bu mutlak hareket Prusya Devleti'nde kristalize olur ve zincirin son ve ideal halkası olarak onda sonlanır..Yani Hegel'in Prusya Devleti insanlık tarihinin en son noktası, ulaşılbilecek en yüksek noktadır....Buyur araştır..
    ******

    "İddia ediyorum Spinozayı okumayan sensin, sadece başkalarının fikirleriyle hareket ediyorsun, biraz fark birazda tekrarlarla ilerliyporsun, temel kavramları biliyorsun, ancak birini diğeriyle veya ötekiyle birleştiremeyecek kadar zahmetsiz olsun istiyorsun herseyi"

    Bunu büyük bir yalanı açığa çıkarmış olma edalarıyla iddia etmene gerek yoktu ki; sorsan söylerdim sana zaten, bu sitede defalarca da söyledim zaten..Git yazılarımı oku.. Spinoza felefesine karşı üstünkörü okumalarla yazdığımı dile getirdiğimi görürsün..Bu sitede defalarca Spinoza bilgimin yarım yamalak olduğunu kimse sormadan söyledim zaten..
    Spinoza hakkında benim verdiğim referanslar Deleuze'ün 11 Dersidir, Ulus'un yazıları ve onunla yaptığımız sohbetlerdir, ve Deleuze'ün Spinoza üzerine doktora tezidir, Negri'nin Savage Anomaly'sinin birkaç giriş bölümüdür..Biraz da bunların ışığında okuduğum Etika'dır, Ama tabii Spinoza, Nietzsche-Deleuze-Negri ile genel, ortak bir düzlemde yeraldığı için onlardan yaptığım okumaların genel çerçevesine de bir yapboz'un parçası gibi Spinoza'nın benim bildiğim düşünceleri cuk oturur..Bunların arasında benim çok hoşuma giden bir armoni vardır..

    Burda da DGM savcılığına soyunmana gerek yoktu..Ben bir mühendisim, sevmediğim bir işi yaparak hayatta kalıyorum..Spinoza gibi büyük bir düşünürü kendim ilk elden anlamaya ayıracak ne zamanım var ne de bu ayıracağım zaman sonucunda edeniceğim birikimin diğerlerinden yansıyıp çoğalarak geri döneceği bir toplumsal varoluşum...Sadece ona karşı değil bütün filozfolara karşı hiçbir zaman ilk elden nüfuz etmeye çalışmam..Benimle aynı varoluşa sahip olup da bunu yapabileceğini iddia eden haddini bilmiyor demektir..Kitaplığımda,bütün önemli düşünürler için resimli "For Beginners..." , "Introduction to ..." serisinin kitapları vardır..Yaklaşık 10 yıldır Deleuze-Guattari'nin Bin Yayla ve Anti-Oedipus'una giriş yapma aklımın bir köşesinde durur, ama bir türlü cesaret edemem..Öncesinde epey bir önhazırlık okuması yapmam gerektiğini bilirim...Bu yüzden.5 tane Deleuze kitabı varsa elimde, 10-15 tane de ikinci elden Deleuze felsefesini yorumlayan kitaplar vardır..Ha bu yarım yamalak okumalarıma rağmen, bunların bende yaptığı çağrışımları kaleme alırım..Bu sitede, bu şekilde yazdığım makaleleri toplasan hacimli bir kitap eder..Hal böyleyken, kendi savunduğu düşünürler hakkında, oturup tek bir makale kaleme almamış, sadece başkalarının yazdıklarını eleştiriyle yetinmiş birinin beni, kendi çabamla değil başkalarının söyledikleri ile fikir sahibi olmakla suçlayabilmesi de de işin bir başka ironik tarafı..

    Aramızdaki fark şu; ben önceden eklemlendiğim bir pozosiyonun ne kadar mükemmel olduğuna kanıt bulmak için okumam..Merak ettiğim için de okumam..Hayatımda bir kriz belirdiğinde, çözüm bulmak için okurum kitabı..Spinoza'nın pratik felesefe yapması gibi ben de pratik bir okuma yaparım, ve bir ihtiyaç doğmuşsa, hali hazırda sürmekte olan bir krize çözüm arıyorsam birilerine sesim ulaşır belki beklentisiyle yazarım, alkış alma beklentisiyle oynayabileceğim bir tribün zaten yok, benim derdim okuduklarımın kendi ve çevremdekilerin somut yaşamlarına dokunabilmesi..Senin bütün yaptığın ise Anarşizmin insanlığın yegane kurtuluşu olduğunu eşe dosta, tribünlere ilan etmekle, ya da düşmanları mahkum edilecekse suç unsurları bulmakla sınırlı..Kendi hayatında yaşanmakta olan gerçek sorunlara çözüm bulmak değil derdin, Anarşizmin reklam müdürü gibi çalışıyorsun daha çok..Eğer öyle olmasaydı, Anarşizmin somut insanların, solumsu bilince sahip olanlarının bile büyük bir çoğunluğunun, aman AKP 50% almasın korkusuyla CHP'den medet ummma acizliğine düşebildiği -ki bunlardan biri de benim- bir ülkede yaşayan somut insanların, somut hayat pratiklerinde hiçbir izdüşümünün "şuanda" olmadığını görürdün..Bu yüzden evet, "sekter" bir anarşizm ancak bir life-style kimlik paketlerinden biridir, siyahlar giyilir, radikallik adına birkaç vitrin camı indirilir, kaldırım taşı sökülür, böylece herkes yaşamlarına devam eder gider....Anarşist radikallik ancak bu kadar birşeydir..Sen bunu istersen bir küçümseme olarak algıla..Ama benim derdim o değildir..Bu sitede onlarca yazı yazdım, Marxist Devrim perspektifinin de bir life-style kimlikten öte bir gönderimi olmadığını iddia eden..Bilen bilir, sitede duruyor..Tam da bu somut insanların günlük hayatlarında bir izdüşümüne sahip olmadıkları için bugün Marxism de Anarşizm de marjinal fikir kulüpleri olmanın ötesinde bir etki alanına sahip değiller..Tıpkı senin örneklediğin gibi hamasi retoriklerle birbirlerine gaz verir dururlar..Hayatı dönüştürme güçleri artık hiç yoktur..Biri porleteryanın uyanmasını bekler, diğeri yüzyılın spontan isyanını, dünyadaki bütün vitrin camlarını indirecek o destansı ayaklanmayı..

    Bugün insanlığın toptan özgürlüğünü isteyen, ekolojisti, anarşisti, sosyalisti, hatta sosyal-demokratı, sol liberali için bu sıfatları takınarak mücadele edeceği bir ortam yoktur..Bunlar sadece bireysel tercih noktasındadırlar, "şu anda";..Bütün radikal sıfatlar mevcut koşullarda uzak bir referans noktasıdır sadece..Ufuk çizgisi gibi..Somut günlük meselelerin çözümüne yönelik bir izdüşümleri yok..


    Zira bütün bu anlayışların tezlerinin uygulanmasına pratik bir nitelik verecek, toplumsal güç yoktur ortada..Bu toplumsal güç olmadan anarşizm, marksizm, vs birer adlandırmadan öte hiçbir anlam ifade etmez..Bu görüşü de burda ilk kez dile getiriyor değilim..Şu yazımı bir oku istersen;

    Komunistler İçin Spinoza Neye İyi Gelir

    Kendi fikirleriyle değil başkalarının fikirleri ile düşünmekle suçluyor, gönderdiğin alıntıları okumaya değer bulmamamı işine geleni okuyup, işine gelmeyeni okumamak olarak değerlendiriyorsun , söylenenleri küçümsüyor olmakla eleştiriyorsun..Böyle suçlamalarda bulunmak kolay; bir dokun bin ah işit... benim günler boyu emek vererek yazdığım "kendi" görüşlerimi dile getirdiğim onca yazılarımdan sen kaç tanesini okudun? Bu adam ne diyor diye merak edip kaç dakika vakit ayırdın, sen benim yazdıklarıma değer verdin mi de ben senin kelalaka alıntılarına rağbet edeyim?


    Hiç okumadığın belli, zira okumuş olsan bendeki Spinoza'nın nasıl bir Spinoza olduğunu görür, benim onda değerli bulduğumun ne olduğunu anlar, devletmiş, güncel politikaymış, siyasi kurumlarmış vs'den önce ontolojisiyle ilgilendiğimi farkederdin..

    Spinoza'daki temel noktalardan biri -ki Nieztsche'deki de- Perkpektivizmdir..Konu hakkında Ulus'un mükemmel yorumunu sitedeki videosunun sonlardaki soru cevap kısmında bulabilirsin..Özetlersek, tek bir töz vardır, ama o tek töz farklı perspektiflerden farklı görülür..Tözün mutlak bilgisine ancak Tanrı sahip olabilir..Sonlu varlıklar olarak bizler belli bir perspektiften bakabiliriz ancak..Bu klasik liberal bireyciliği ifade etmez..Sözkonusu videoda Ulus bunu çok güzel açıklar..Bu perspektivizmi Spinoza'nın kendi felsefesine uygularsak, senin Spinoza sandığı şeyle benimkisi çok farklı..Spinoza'nın benim ve tahmin ediyorum Ulus için de önemi, senin üzerine gittiğin yönleri, yani konjüktürel olması kaçınılmaz siyasi bakışı değil insan ilişkilerinin ontolojisidir, ki bu ontolojı siyasi olan gibi zaman ve mekana bağımlı değildir. Tam da zaman ve mekan ötesindelik yüzünden yöntemini geometrik olarak adlandırır..Ve senin anlamadığın da işte tam bu nokta..Her türlü özgürleşme projesinin tıkanıp kaldığı yerde burası..

    Bugün önümüzdeki pratik sorun da işte bence burdan kaynaklanıyor; iktidara karşı tavrın ne olduğundan değil..yani insanlar bir toplumsal güç ortaya çiıkaracak şekilde biraraya gelemiyorsa anarşizmden, marxismden bahsetmek hamasetten öte hiçbir gönderime sahip değildir şu koşullarda..Maddi bir karşılığı yoktur, somut problemlerin çözümüne yönelik değildir..

    İşte senin Aanarşizmi partizanca savunma derdiyle göremediğin, Spinoza'nın, bireyselliği ve toplumsallığı içinde insanlar arası ilişkilerin fiziğini, ontolojisini yapıyor olmasıdır..Devlet, iktidar, örgüt vs gibi molar politika terimleri ile Spinoza'yı yorumlamaya kalkıyorsun..Ama onun önemi, minör/moleküler düzeyde insan varoluşunun ontolojisini yapmasıdır..Bu son derece pratik gönderimi olan bir analizdir, zira yukarıdaki yazımda da anlattığım gibi, bütün sorunların südür ettiği yer burasıdır..

    Kitlelerin yatay örgütlenmesinden bahsediyorsun? Ya kitlelerin kendi kendini yönetme gibi bir derdi yoksa, bilakis efendi ihtiyacı içinde olanlar kitlelerin ta kendisi ise? Ya insan bireyinin öznelliğinin kuruluşunun bizzat kendisinde bizzat dilin yapılanmasında iktidar yerleşiyor ise? Lacan'cı psikanalizde bu özne kurucu iktidar odağı Babanın-Adı / Le nom du Per kavramıyla karşılanır..Fiziksel olarak bir baba yoksa bile, dildeki Baba-konumu iktidarı, öznelliğin bizatihi yapıtaşı olarak kurar..Bir insan bireyi Özne olarak kurulduğu anda , iktidar odağını içselleştirilir..

    Benzer temadan devam edersek, Erich Fromm'un Özgürlükten Kaçış adlı eseri de, Özgürlüğün sıradan birey için ne kadar korkunç bir yük olduğunu ortaya koyar..Yani senin sandığın gibi iktidar bir takım kötü adamlar tarafından kitlelere dikte edilen dışsal bir güç değildir, ki bir takım anarşist örgütlenme tarzları ile yokedilebilsin..İktidar Özne'nin ta en başta kuruluşunda kişinin yapıtaşı olarak yerini alan ontolojik bir güçtür..Bireyler libidinal ekonomileri sonucu bir iktidar odağına eklemlenirler..Bu yüzden tarihte pekçok kez cellatlarına biat etmişlerdir..Lacan 68 göstericilerine karşı, çıkıp "Bütün istediğiniz aslında yeni bir efendi..İstediğinizi alacaksınız" diye bağrırken de buna işaret eder..Zizek okumak gerek bu tür analizler için de..

    Yani özet olarak, iktidar dediğin olay siyaset terimleriyle, farklı örgütlenme modelleriyle aşılamayacak kadar kökü derinde yatan bir dinamiktir..Senin kavrayışına göre en ideal anarşist, taban örgütlenmesi bile mevcut libidinal ekonomileri ile er yada geç yeni bir despota biat edecektir..

    Bütün bu soruları soruyor musun kendine? Anarşistlerin arkaik iktidar perspektifinin altından çok sular aktı..Anarşist iktidar teorisi bugün iktidarı bütün yönleriyle açıklamaktan çok uzak..Aynı dertten tabii ki ortodoks marxism de müzdarip..Bugün toplumsal maddi süreçler, herhangi bir toplumsal fail üretmiyor..Süren bütün yoksulluğa, ekolojik felaket tehditlerine rağmen sistem muazzam bir rıza, çok etkili bir ideolojik hegemonya kurabiliyor..Bu hegemonyayı yıkmada ne klasik marxismin ne de anarşizmin çağrıları etkili olabiliyor..

    Solun her türlüsü açısından tıkanmışlık, ideolojik çağrılarla, şu ya da bu örgütlenme modeli vaadiyle aşılacak gibi durmuyor zira sorun en derinde, bireylerin libidinal ekonomilerinin yapılanışında, ontolojik süreçlerde, minör düzeyde, kendi etki güçlerini çoğaltacak toplumsal varoluşlar içinde bulunmayışlarında vs..Spinoza işte bu gibi meselelerin düşünürüdür daha çok..İnsan denen canlılar olarak duygularımızın, etkileşimlerimizin ontolojisini ortaya koyar, varoluşumuzu , etki gücümüzü nasıl çoğaltacağımızı sorgular..Ulus Baker'in Spinoza'sı budur..Git bak yazılarna, hangisinde siyasal yanını ele alıyor..Hemen istisnasız tüm yazılarında siyasi yönünden çok ontolojik yönünün ele alır..

    Bugün şu ülkede 5 kişi biraraya gelip, birşeyler üretemiyoruz, toplumsal bir varoluş kuramıyoruz..Etki gücümüz, bir mankeninkiyle , ya da futbolcununkiyle bile aşık atacak düzeyde değil..Böyle bir ortamda, efendisiz, iktidarsız bir toplumsal varoluşu hedef diye koymak abesle iştigaldir..

  • hasever  - Emeklerimiz
    avatar

    Sevgili Arkadaşlarım,

    Akşam eve varıp, Erdem'in yorumunu okuduğumda, olmayan enerjim dibe vurdu. Elim ayağım soğudu, site için bütün yaptıklarımız anlamsızlaşıverdi. Gün içinde sitenin arka planında çalışıp günün sonunda böyle bir tartışmaya tanık olmak inanın ki insanı her şeyden soğutuyor.

    Çok fazla anlayamıyorum. Bir bakıyorum ateş çatıya dek yayılmış; hangi ara ne hızla, hiç bilemiyorum.

    Sitmizde Spinoza üzerine cümle kurabilen iki kişinin yine Spinoza üzerinden bir birinden kopması, pratikte, Spinozanın mekanı cennet olsun bana arkadaşlarım lazım dedirtiyor.

    Elbette tartışacağız fakat bir birimize kırıcı, bir birimize hakaret edici tabirler kullanmayacağız; lütfen kullanmayacağız.

    Erdem'in yorumunu okuduktan sonra gittim balkonda oturdum. Ne yapmalıydım? Yine kendi me dönsem? Yine içime mi kapansam? Bu tür tartışmalar ruhumu kanatıyor, yapamıyorum. Erdem nezekaetinde bir insan, nasıl, daha demin "nerelerdesin?" dediği birine, "üstelik bu hırs, bu küçümseme tavırları ve bu pis uslupla" diyebilir? Cümlelerinin zenginliğini hissedebildiğim biri nasıl bu kelime ve tabirlere mahkum olur?

    "Bugün şu ülkede 5 kişi biraraya gelip, birşeyler üretemiyoruz, toplumsal bir varoluş kuramıyoruz..Etki gücümüz, bir mankeninkiyle , ya da futbolcununkiyle bile aşık atacak düzeyde değil."

    Aynen... Balkonda kendi kendime “5 kişi bir araya gelemiyoruz” dedim. Gerisi beni hiç ilgilendirmiyor. Mensubu olduğum sol gelenek, dergide, durmadan maoizm eleştirisi yapardı. O zaman bile, daha gencecikken, buna anlam veremzdim. Bizim, ortada, bütün yakıcılığıyla bir var olma sorunumuz varken, Mao, Lenin tartışması beyhudedir.

    Kimindi unuttum, Türkçeye çevrilen her yeni kitap bir fraksiyonun doğmasına sebep olmuştur demişti. Biz nedense, öğrendiklerimizi ayrılmaktan yana kullanıyoruz.

    Yapılan tartışmanın “içeriği” hakkında fikir yürütecek birikimim yok; fakat bu sefer alçakgönüllülük yapmayacağım, eğer fırsat düşerse çok da sıkıntıya düşmeden anlayabileceğimi düşünüyorum fakat ben kendim o “zenginlikte” değilim.

    Daha dün, Radikal gazetesinde Hoşgörü Plajı diye bir haber vardı. Goya camiinin yanında denize girebiliniyormuş, eee? Şimdi bunun adı hoşgörü mü? Yakında hayatta olmamızı hoşgörülerine yazacaklar. Kısacası müthiş kıskaca alınmış durumdayız. Hayatlarımız birilerinin “lütfuna” kalmış...

    Tartışmanın üzerinde yürüdüğü röportajın sahibi Gün Zileli’yi yakın sayılabilecek şekilde tanırım. Gün’e baktığımda en son aklıma Anarşizm gelir. Gün, hayatta gördüğüm en sade yaşayan çocuklardan biridir. Çocuk demem boşuna değil, çocuk ruhludur. Kimse alınmasına henüz Marksizm, Anarşizm ayrımında bir toplum hatta dünya değiliz. Kendimizi beyhude yormayalım. Ha bir marksist olarak şuna dünden razıyım: Anarşist yoldaşlar devrim yapsın, devrimlerine çomak sokarsam devrimci değilim.

    Bir iki şey de site hakkında konuşmak istiyorum. Geçmeden, belki Önder’i üzecek bir cümle olacak, istersem iki yazıda Önder’le bütün ipleri koparırım. Çünkü verili durumumuz bu. Alışkanlıklarımız ayrılmak üzerine. Fakat bunu niye yapayım? Şimdiye kadar duyduğum en yaratıcı ve çarpıcı şiir eleştirileri yapan Erdem bunu niçin yapsın?

    Gün boyu, sitenin arkaplanında uğraşan Önder için ara sıra şekerleme olabilecek mailler gönderiyorum. Yardım edemiyorum bari biraz moral olayım.

    Ailem, büyük çok büyük bir talihle, emeğe değer veren bir aile(ydi). Kim iş yapıyorsa en güzel kaymak, tereyağı, patates kızartması ona ayrılırdı. Bu beni müthiş etkiledi. Bir de annemin güzel bir sözü var “Allah gavura değil emeğine acırmış.” Derim ki, birbirimize acımıyorsak bari verdiğimiz emekler acıyalım.

    Hepinizi hasretle öpüyorum.

    Hasan Sever
    Zürich, 24 Ağustos 2011

  • Anonim

    Sevgili Dostum kopmuyoruz,

    İnan bana, sadece birbirimizi anlamaya yada anlamamaya çalışıyoruz. Birbirimize bir daha zarar vermemek üzere aramızda olması gereken asgari tahammül mesafenin metrajını belirlemeye çalışıyoruz hepsi bu. Mekanın genişleme özelliği var, bu 10, 20 metrede olabilir, sonsuzluk boyutunda bir uzaklıkta da olabilir. Ve ben buradayım bir yere de gitmiyorum.

  • hasever  - Yunus
    avatar

    Sevgili Erdem,

    Biliyorsun, bizim millet askerlik anası anlatmayı sever. Hal böyle olunca, hepimizde, öyle böyle, askerliğe dair bir fotoğraf mevcuttur. Dinlediğim hatıraların içinde, nedense aklımda en çok yer edeni, silah hedefini doğrultan komutan oldu. Sanırım askerlikte "Silahın hedefini düzeltmek" benzeri (tam bilemiyorum) bir terim var. Bir silah zamanla dengesini kaybedince, onunla mümkün değil hedef tutturamazmışsın, dolayısıyla ara sıra dengelemek gerekiyor. Eğer tartışmanız buna benzer bir dengeleme arayışıysa ne diyebilirm? En fazla lütfen canlı hedef kullanmayalım derim.

    Erdem,

    E-hayalet'i çayda yüzmeye çalışan yunusa benzetiyorum. Ne diyordu Mahzuni: "yüzemez yunuslar çaylar içinde / deniz vurgunun yaresi bir hoş." Böyle olunca sık sık oksijensiz kalıyoruz, Ara sıra sitemizde görülen "çılgınlıklar" bu oksıjensizliğin yarattığı çırpınmalar olabilir mi diye düşünüyorum. El birliğiyle bu yunusu bir an evvel deryaya ulaştırmamız gerekiyor. Yunus, derede hantal, yol kapatıyor görünebilir fakat deryada o, Yunus'tur; Nebi'dir.

    Sevgiyle

  • Anonim

    KARŞILIKLI İLETİŞİM, SELAMLAMA VE HİTAP CÜMLELERİNE DİKKAT, DESTUR İSTEMEK, GÖRGÜ KURALLARI VE NEZAKET KONULARINDA DERSİMİ VERDİNİZ SAYIN HOCAM. ANCAK, "DOSTUM" DEMEMİZE RAĞMEN, HAZRETİN HUZURUNA BUYUR EDİLEBİLMEMİZ İÇİN MEĞER İLK ŞARTIN SELAM VERMEK OLDUĞUNU BİLSEYDİK, BUNU YİNE DE YAPMAZDIK. AYRICA KURULAN BİR CÜMLENİN BİLDİRİMİNİN ARKASINDA, HİÇ BİR ART NİYET OLMAMASINA RAĞMEN, GİZLENMİŞ İNCİTİCİ BİR İMA YADA VURGU OLDUĞU KONUSUNDA DERİN OKUMALAR YAPIP KENDİ SONUÇLARINI ÇIKARIP BİR DE ÜSTELİK BAĞIŞLAYICI BİR EDA TAKINAN CIYAKLAYAN BİR MİZACA NE DENİLEBİLİR. BU MİZAC NASIL KOLLEKTİVETEN, KARŞILIKLI ETKİLEŞİM, İLETİŞİM VE ETKİ ALANIM, ETKİ GÜCÜM GİBİ SÜSLÜ KAVRAMLARI AĞZINA SAKIZ YAPIP HERYERDE SACIP SAVURUR. BU MU SENİN SPİNOZAYI SEVME ÖLÇÜTÜN, KAVRAMLARINI KENDİ YAŞAMINDA İÇSELLEŞTİRMEN.....

    "GÜÇ İSTENCİ"Nİ ÇOK SIKLIKLA DİLE GETİRENLERİN, BUNUN ASLINDA YANLIŞ YORUMLANDIĞI YÖNÜNDE BİR BULGUYA SAHİP OLANLARIN, SEYİRLİK LAFLARI TERS İSTİKAMETTE BİRDEN "YIKIM ALANIM"," YIKIM GÜCÜM" KAVRAMLARINA NASIL DÖNÜŞÜR? ANLIYORUM ŞİMDİ NİÇENİN ÜSTÜN İNSAN KAVRAMINDAN NAZİLERİN AYNI SONUCU ÇIKARIP ORTALIĞI KASIP KAVURMASINI...

    HANİ BUDİST RAHİP ÖRNEĞİNDE VERDİĞİN ÜZERE, SABRIMI FAZLA ZORLAMA DAYANAMAM "S....M" YOLLU, "OKU MU DEDİM OKUMA" "BEN Mİ DAVET ETTİM" "KUSMA, YEŞİL SURAT" GİBİ MAHALLE MIZIKCILIĞI VE KAKNEM TAVIRLARLARIYLA USLUP GELİŞTİRENLERİN "ETKİ ALANIM" "ETKİ GÜCÜM" KAVRAMLARI BİRDEN "TECAVÜZ" TERİMİYLE DE AÇIKLANABİLCEĞİ GİBİ SÖZ, VE EYLEME YANİ HAYATA KARŞI DURUŞUNU DA ELE VERİR.

    SONRA, YUKARIDAKİ SENFONİN HELE GİRİZGAHINN TEMPOSU TAMDA BİZLERE YAKIŞAN BİR PARANOYA SAHNESİNİ ANLATAN SİNKAFLI BİR VİVACİSSİMODAN DAHA YAVAŞ VE OLGUN RİTİMLİ, BİLGİNİN BİZ ACİZLERE LÜTFEDİLİP BAĞIŞLANDIĞI BİR YÜCELİK DURUMUNU VE FELSEFE KIRINTILARIYLA DONATILMIŞ ANCAK İNSANIN PEŞİNİ BAIRAKMAYAN BİR LANET OLARAK ASLA İNANILMAYAN SAÇMA SAPAN BİR HÜMANİZMA VE UMUTSUZ BİR OLUŞ ONTOLOJİSİNİN ADAGİOSUNU TARİF ETMEYE ÇABALARSA BU SENCE NEYİ ANLATIR? HEM DE HERKESİN KAHKAYLA GÜLDÜĞÜ SÖYLEM HASTALIĞINA TUTULAN BİRİNİN UMUTSUZ TRAJİK HASTALIĞINIMI YOKSA?

    ŞİMDİ BİRAZ SENİ SEVİNDİREYİM. MUTLU OLMAK HERKESİN HAKKI, SPİNOZA ÖYLE SÖYLÜYOR.....

    YAZDIKLARINI OKUYORUM, ONLARDAN TİKSİNMİYORUM, HEMEN HEPİSİNİ OKUDUM VE OKUYACAĞIM. SADECE BOKTAN TAVIRLARINA KATLANAMIYORUM. AMA ASLA BİR DAHA YORUM YAPMAYACAĞIM HAZRET.....

  • onder
    avatar

    Tipik bir türk gibi, 3-5 pasaj okuyarak başımıza Spinoza gibi bir düşünürü boktan bir liseli Anarşizmini yücetlmek adına bir çırpıda harcayabilecek denli felsefe bilen biri haline gelebildiğine inan birinin cahil cesaretiyle önce sadece saçmalıyordun, sineye çekiyordum ama artık, dile getirdiklerinin koftirikliği yüzüne vurulunca hezeyan içinde zırvalamaya başladın. . Yazılarımı Pis, tiksindirici türü çok anarko-sendikalist sıfatalarla niteleyerek başladığın hödüklüğünü, kullandığım bir metafordan tecavüzcülüğümü çıkaracak kadar andavallık seviyesine çıkardın...İndirecek vitrin camı bulamayınca, ruhları parçalamaya, fırlatacacak kaldırımı taşı bulamayınca sıkışan anarşist enerjini, hakaretler atarak boşaltmak durumunda kaldın herhalde.. Yeşil surat vs dediğim Murat'ın hakkımda yazdığı yazıya eklediğin yorumda benim için , "amorf amorf ışıldayan bir mermer" gibi ne idüğü belirsiz bir ifadeyle beraber , kusmak üzere olan yeşil bir smiley'i kullanmanadır..Bu kadarcık birşeyi bile anlama yetin yok, Spinoza senin neyine..

    Sen "dostum" dediklerine böyle iltifatlar mı yaparsın

    Senin gibi onca yazılan şeyi, sadece anarşizme uygunluğu penceresinden okuyabilen birine anlatabileceğim fazla birşey de olamayacağı için yazılarımı okuyor olman da beni mutlu etmez, Onları da okumayıver bundan sonra, zira senin liseli anarşizmini övecek birşeyler bulamayacaksın..

  • Anonim  - ERDEM

    BU KADAR MI İNSAN HERŞEYİ ÜZERİNE ALIP VE OLUR OLMAZ KÖTÜ PROPAGANDA MALZEMESİ OLARAK KULLNAMAK ÜZERE SONUÇLAR ÇIKARIR. PİRELİ BİR MİZAC BUNA DENİR HERHALDE. NİYE O ZAMAN SORMADINDA, ŞİMDİ TATLI TATLI KÜFÜRLEŞMEMİZDE BURADAKİ KONUYLA İLGİSİ OLMAYAN NE İDÜĞÜ BELİRSİZ KUSAN YEŞİL SURATI GÜNDEME GETİRİYOR VE BAŞKA ALANLARDAN DELİL TOPLAMAYA ÇALIŞIYORSUN. NİYE O ZAMAN TAHAMMÜLSÜZLÜĞÜNÜ GÖSTERMEDİN VE NEYİ BAĞIŞLAMIŞ OLDUN BİZLERE. ÖYLE YA ANDAVAL VE HÖDÜK BENİM TAMAM OLSUN. "AMORF AMORF PARLAYAN MERMER KONUSU" MURAT ARAMIZDA BİR KONUDUR, EK BİR BİLGİ MAHİYETİNDE GEÇMİSE YANİ MİNEROLOJİ BİLGİMİZE DAYANAN KAPALI BİR GÖNDERMEDİR. MURATIN DİKKATİNİ ÇEKMEDİ. BU KADAR ÜZERİNE ALINACAĞINI BİLEMEZDİM. TA O ZAMANLAR HAZRETE YANLIŞ İZLENİM VERMİŞİM. DİNLE, ANLAMIYORSAN BİLE RİTMİ HİSSET VE ÇOK MERAKLI OLDUĞUN NİYET VE VURGU OKUMA YETENEĞİNİ GELİŞTİREYİM. ASLINDA MERMERİN KRİSTAL YAPISI AMORF DEĞİLDİR, HEGZAGONALDİR,YEŞİL SURATLA İFADE ETMEYE ÇALIŞTIĞIM MEMNUNİYETSİZLİĞİN ALTINDA BU CİNLİK YATAR, ANCAK NİYETİM COCUKLARMIN ÜZERİNE YEMİN OLSUN Kİ BUDUR. BİR DE MADENCİLİKTE SIKLIKLA KULLANILAN BİR TERİM OLMASINDAN DOLAYI. MURAT BUNA DİKKAT ETMEMİŞ ÇOK ENTERASAN BİR ŞEKİLDE SEN DİKKAT EDİYORSUN. NASIL BİR MEKANİZMA ÇALIŞYOR SENDE BİLMİYORUM, KARŞINDA HAZIROLAMI GEÇMEMİZ LAZIM. OLUMLU BİR NİYETLE SÖYLENMİŞ BİR ŞEYİ BOKA ÇEVİRMEK KONUSUNDA AYRI BİR YETENEKSİN, BU TARTIŞMADADA BAŞINDAN BERİ BÖYLE İLERLİYOR.

    DOĞAL OLARAK İNSAN SAYENDE ANDAVAL VE HÖDÜK OLUR KONUYLA İLGİLİ OLMAYAN BAŞKA BİR MEVZUNUN DELİLİNİ BURAYA GETİRİRSEN PEK TABİKİ BAĞLATI KURAMIYORUM. SENİN GİBİ OLMAKTANSA İNAN APTAL VE SALAK OLMAYI TERCİH EDERİM. ÇÜNKÜ SENDEKİ AKIL SİNSİCE TERTİPLİ BİR ŞEKİLDE KURNAZLIĞI DA BAŞVURUYOR.

    HERŞEYİ ORTAYA DÖKTÜK, MEZAR TAŞLARIMIZI DA DİKTİK, SAÇMALAMANIN BİLE-KENDİNE AİT OLDUĞU SÜRECE- BİR ÖZGÜNLÜĞÜ VARDIR. KÖTÜLÜK TE BİR ÖZGÜNLÜKTÜR, ANCAK BÖYLE SIRADAN KÖYLÜCE ACEMİLİKLERLE, SADECE HIRSLARLA VE ÖFKEYLE DOLAYIMLARLA DEĞİL, DOĞRUDAN ESTETİKTEN YOKSUN BİR ŞEKİLDE BUDİST RAHİBİ METAFORLARIYLA DIŞAVURULDUĞU ZAMAN TAHAMMÜL MÜLKÜNÜ YIKIYORSUN.

  • onder
    avatar

    Söz konusu ifade ve kusan surat, herhangi bir yazıya eklenmiş ve devam etmekte olan bir tartışmanın akıp gitmekte olan bağlamında dile getirilmiş değil. Başlığı "Önder Yokyere" diye konmuş bir yazıya eklenmiş ilk yorum ve sadece o lafı ve kusan bir suratı içeriyor..

    Sadece bu verilerle başka türlü düşünmek nasıl mümkün olabilirdi?

    Bende nasıl bir mekanizma çalıştığını sormadan , altında bir çapanoğlu aramadan önce, sadece senin bilebileceğin, kendi zihininde olup bitenleri, sihirli bir kaç lafla üstelik internet ortamında karşındakinin anlamasını bekleyen kendinde nasıl bir mekanizmanın çalıştığını bir sorgulaman lazım..Zira yukarıda belirtilen kadarcık bir bağlamda, haklarında yazılan bir yazıya, bu tür bir yorum eklendiğinde , zihinleri homo sapiens'in genetik kodlarına göre normal işleyen insanların tamamında aynı etkiyi yaratır, inanmıyorsan test et, senin yazına böyle bir yorum eklesem tepkin ne olur diye sor çevrendekilere....Burası kamusal bir alan, ikili ilişkiler içinde vuku bulmuş tikel olayların detaylarını üçüncü şahıslar nasıl bilsin? Murat'la senin aranda olup biten bir olaya referansta bulunmanın yeri konusunun ben olduğum yazı mıdır? Sen sadece Murat'a mı hitap ediyorsun? Sadece onun anlıyor olmasıyla mı yetiniyorsun?

    O zaman takmadım, zira ne yapalım yazdıklarımı beğenmemiş herhalde deyip geçtim..Ama uzunca bir sessizlikten sonra, selamsız sabahsız, doğrudan "yine" bağlamından çıkarmışsın "yine" uzaklaşmısın gibi hiç de şık olmayan bir giriş, sonradan geriyle dönüşlü olarak kusan adam figürüyle de birleşince haliyle bu adamın benimle bir alıp veremediği var herhalde diye düşünmeye başladım..Önceki hatırlatmamı yine yapıyorum; bir müneccim değilim ya da telapatik iletişim yeteneğim yok, seninle ortak bir tarihimiz de bulunmuyor; iletişim için ekranda görülenlerdir bütün veriler sadece..Normal İnsan iletişiminin vücut dili aktarılamadığı için İnternet iletişiminde smiley'lerin kullanılması da bu yüzden, kuru sözün yanına duygusal ifadeleri de eklemek için..

    Başkalarını pireli mizac falan diye nitelemeye başllamadan önce sen otur internet iletişimin özellikleri üzerine bir düşün, buna ihtiyacın var, bak adamlar temel prensipleri çıkarmışlar, otur bir bak


    Netetiquette


    Bak ikinci madde ne diyor:

    Alýntý:

    Rule 2: Adhere to the same standards of behavior online that you follow in real life
    Alýntý:
    people sometimes forget that there's a human being on the other side of the computer, some people think that a lower standard of ethics or personal behavior is acceptable in cyberspace.

    Sen gerçek hayatta uzunca süredir görüşmediğin dostlarınla karşılaştığında selam vermez misini? Ofise geldiğinde günyadın demez misin? Beraber çalıştığın iş arkadaşının yaptığı bir iş hakkında konuşmaya, ismiyle hitap etme lüzmu bile görmeden, kafadan şurda şurda eksik var diye mi girersin?

    Sen altı üstü bir günaydın, bir selam beklentisini
    demagojik bir ters çevirme ile, hazret vs gibi muhattap almayan dışlayıcı hitapları da ekleyerek, bir disiplin talebi gibi radikal bir şekilde çarpıtarak aksettirirken İnternet iletişimin bu kaçınılmaz duygusal veri eksikliğini bak adamlar yukarıda, bu metin giriş formunun başında da yeraldığı gibi smiley'ler ile gidermeye çalışmışlar, bir Netetiquette tavsiye etmişler, birileri bunları oturup uydurmuyor, İnternet iletişimini piç eden tecrübelerden çıkarılan derslere dayanıyor .

    Temel, minimal iletişim adabını bekleyen bende tuhaflık aramak yerine, sadece kendinin bilebileceği, kafanda olup bitenleri olduğu halleriyle başkalarının anlıyor olması gerektiği mistisizmini bir sorgula istersen...

    sen nasıl algılıyorsun bilmem ama bilgisayar haberleşmesi, 1-0-1-1-1 türü dijital data dizilerini ekrana yansıtabilir sadece..duyguları iletmiyor, ya da kullanıcının zihnini karşıdakine aktarmıyor..henüz öyle bir teknoloji yok..

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #32 YEWANDE 25-08-2011 10:47
The first philosophical consequence of this notion of Substance is the motif on which Deleuze insists so much: the univocity of being; among other things, this univocity means that the mechanisms of establishing ontological links which Spinoza describes are thoroughly NEUTRAL with regard to their "good" ; or "bad" effects. Spinoza thus avoids both traps of the standard approach: he neither dismisses the mechanism which constitutes a multitude as the source of irrational destructive mob, nor does he celebrate it as the source of altruistic self-overcoming and solidarity. Of course, he was deeply and painfully aware of the destructive potential of the "multitude " - recall THE big political trauma of his life, a wild mob lynching de Witt brothers, his political allies; however, he was aware that the noblest collective acts are generated by exactly the same mechanism - in short, democracy and a lynching mob have the same source. It is with regard to this neutrality that the gap which separates Negri and Hardt from Spinoza becomes palpable: in The Empire, we find a celebration of multitude as the force of resistance, while in Spinoza, the concept of multitude qua crowd is fundamentally ambiguous: multitude is resistance to the imposing One, but, at the same time, it designates what we call "mob," ; a wild, "irrationa l" explosion of violence which, through imitatio afecti, feeds on itself and self-propels itself.
Alıntı
 
 
0 #31 hasever 25-08-2011 06:31
Sevgili Erdem,

Biliyorsun, bizim millet askerlik anası anlatmayı sever. Hal böyle olunca, hepimizde, öyle böyle, askerliğe dair bir fotoğraf mevcuttur. Dinlediğim hatıraların içinde, nedense aklımda en çok yer edeni, silah hedefini doğrultan komutan oldu. Sanırım askerlikte "Silahın hedefini düzeltmek" benzeri (tam bilemiyorum) bir terim var. Bir silah zamanla dengesini kaybedince, onunla mümkün değil hedef tutturamazmışsı n, dolayısıyla ara sıra dengelemek gerekiyor. Eğer tartışmanız buna benzer bir dengeleme arayışıysa ne diyebilirm? En fazla lütfen canlı hedef kullanmayalım derim.

Erdem,

E-hayalet'i çayda yüzmeye çalışan yunusa benzetiyorum. Ne diyordu Mahzuni: "yüzemez yunuslar çaylar içinde / deniz vurgunun yaresi bir hoş." Böyle olunca sık sık oksijensiz kalıyoruz, Ara sıra sitemizde görülen "çılgınlıklar" bu oksıjensizliğin yarattığı çırpınmalar olabilir mi diye düşünüyorum. El birliğiyle bu yunusu bir an evvel deryaya ulaştırmamız gerekiyor. Yunus, derede hantal, yol kapatıyor görünebilir fakat deryada o, Yunus'tur; Nebi'dir.

Sevgiyle
Alıntı
 
 
0 #30 Önder Kurt 24-08-2011 16:28
Söz konusu ifade ve kusan surat, herhangi bir yazıya eklenmiş ve devam etmekte olan bir tartışmanın akıp gitmekte olan bağlamında dile getirilmiş değil. Başlığı "Önder Yokyere" diye konmuş bir yazıya eklenmiş ilk yorum ve sadece o lafı ve kusan bir suratı içeriyor..

Sadece bu verilerle başka türlü düşünmek nasıl mümkün olabilirdi?

Bende nasıl bir mekanizma çalıştığını sormadan , altında bir çapanoğlu aramadan önce, sadece senin bilebileceğin, kendi zihininde olup bitenleri, sihirli bir kaç lafla üstelik internet ortamında karşındakinin anlamasını bekleyen kendinde nasıl bir mekanizmanın çalıştığını bir sorgulaman lazım..Zira yukarıda belirtilen kadarcık bir bağlamda, haklarında yazılan bir yazıya, bu tür bir yorum eklendiğinde , zihinleri homo sapiens'in genetik kodlarına göre normal işleyen insanların tamamında aynı etkiyi yaratır, inanmıyorsan test et, senin yazına böyle bir yorum eklesem tepkin ne olur diye sor çevrendekilere. ...Burası kamusal bir alan, ikili ilişkiler içinde vuku bulmuş tikel olayların detaylarını üçüncü şahıslar nasıl bilsin? Murat'la senin aranda olup biten bir olaya referansta bulunmanın yeri konusunun ben olduğum yazı mıdır? Sen sadece Murat'a mı hitap ediyorsun? Sadece onun anlıyor olmasıyla mı yetiniyorsun?

O zaman takmadım, zira ne yapalım yazdıklarımı beğenmemiş herhalde deyip geçtim..Ama uzunca bir sessizlikten sonra, selamsız sabahsız, doğrudan "yine" bağlamından çıkarmışsın "yine" uzaklaşmısın gibi hiç de şık olmayan bir giriş, sonradan geriyle dönüşlü olarak kusan adam figürüyle de birleşince haliyle bu adamın benimle bir alıp veremediği var herhalde diye düşünmeye başladım..Öncek i hatırlatmamı yine yapıyorum; bir müneccim değilim ya da telapatik iletişim yeteneğim yok, seninle ortak bir tarihimiz de bulunmuyor; iletişim için ekranda görülenlerdir bütün veriler sadece..Normal İnsan iletişiminin vücut dili aktarılamadığı için İnternet iletişiminde smiley'lerin kullanılması da bu yüzden, kuru sözün yanına duygusal ifadeleri de eklemek için..

Başkalarını pireli mizac falan diye nitelemeye başllamadan önce sen otur internet iletişimin özellikleri üzerine bir düşün, buna ihtiyacın var, bak adamlar temel prensipleri çıkarmışlar, otur bir bak


Netetiquette (www.albion.com/netiquette/corerules.html)


Bak ikinci madde ne diyor:
Alıntı:

Rule 2: Adhere to the same standards of behavior online that you follow in real life
Alıntı:
people sometimes forget that there's a human being on the other side of the computer, some people think that a lower standard of ethics or personal behavior is acceptable in cyberspace.
Sen gerçek hayatta uzunca süredir görüşmediğin dostlarınla karşılaştığında selam vermez misini? Ofise geldiğinde günyadın demez misin? Beraber çalıştığın iş arkadaşının yaptığı bir iş hakkında konuşmaya, ismiyle hitap etme lüzmu bile görmeden, kafadan şurda şurda eksik var diye mi girersin?

Sen altı üstü bir günaydın, bir selam beklentisini
demagojik bir ters çevirme ile, hazret vs gibi muhattap almayan dışlayıcı hitapları da ekleyerek, bir disiplin talebi gibi radikal bir şekilde çarpıtarak aksettirirken İnternet iletişimin bu kaçınılmaz duygusal veri eksikliğini bak adamlar yukarıda, bu metin giriş formunun başında da yeraldığı gibi smiley'ler ile gidermeye çalışmışlar, bir Netetiquette tavsiye etmişler, birileri bunları oturup uydurmuyor, İnternet iletişimini piç eden tecrübelerden çıkarılan derslere dayanıyor .

Temel, minimal iletişim adabını bekleyen bende tuhaflık aramak yerine, sadece kendinin bilebileceği, kafanda olup bitenleri olduğu halleriyle başkalarının anlıyor olması gerektiği mistisizmini bir sorgula istersen...

sen nasıl algılıyorsun bilmem ama bilgisayar haberleşmesi, 1-0-1-1-1 türü dijital data dizilerini ekrana yansıtabilir sadece..duygula rı iletmiyor, ya da kullanıcının zihnini karşıdakine aktarmıyor..hen üz öyle bir teknoloji yok..
Alıntı
 
 
0 #29 Guest 24-08-2011 15:33
Sevgili Dostum kopmuyoruz,

İnan bana, sadece birbirimizi anlamaya yada anlamamaya çalışıyoruz. Birbirimize bir daha zarar vermemek üzere aramızda olması gereken asgari tahammül mesafenin metrajını belirlemeye çalışıyoruz hepsi bu. Mekanın genişleme özelliği var, bu 10, 20 metrede olabilir, sonsuzluk boyutunda bir uzaklıkta da olabilir. Ve ben buradayım bir yere de gitmiyorum.
Alıntı
 
 
0 #28 Guest 24-08-2011 15:08
BU KADAR MI İNSAN HERŞEYİ ÜZERİNE ALIP VE OLUR OLMAZ KÖTÜ PROPAGANDA MALZEMESİ OLARAK KULLNAMAK ÜZERE SONUÇLAR ÇIKARIR. PİRELİ BİR MİZAC BUNA DENİR HERHALDE. NİYE O ZAMAN SORMADINDA, ŞİMDİ TATLI TATLI KÜFÜRLEŞMEMİZDE BURADAKİ KONUYLA İLGİSİ OLMAYAN NE İDÜĞÜ BELİRSİZ KUSAN YEŞİL SURATI GÜNDEME GETİRİYOR VE BAŞKA ALANLARDAN DELİL TOPLAMAYA ÇALIŞIYORSUN. NİYE O ZAMAN TAHAMMÜLSÜZLÜĞÜ NÜ GÖSTERMEDİN VE NEYİ BAĞIŞLAMIŞ OLDUN BİZLERE. ÖYLE YA ANDAVAL VE HÖDÜK BENİM TAMAM OLSUN. "AMORF AMORF PARLAYAN MERMER KONUSU" MURAT ARAMIZDA BİR KONUDUR, EK BİR BİLGİ MAHİYETİNDE GEÇMİSE YANİ MİNEROLOJİ BİLGİMİZE DAYANAN KAPALI BİR GÖNDERMEDİR. MURATIN DİKKATİNİ ÇEKMEDİ. BU KADAR ÜZERİNE ALINACAĞINI BİLEMEZDİM. TA O ZAMANLAR HAZRETE YANLIŞ İZLENİM VERMİŞİM. DİNLE, ANLAMIYORSAN BİLE RİTMİ HİSSET VE ÇOK MERAKLI OLDUĞUN NİYET VE VURGU OKUMA YETENEĞİNİ GELİŞTİREYİM. ASLINDA MERMERİN KRİSTAL YAPISI AMORF DEĞİLDİR, HEGZAGONALDİR,Y EŞİL SURATLA İFADE ETMEYE ÇALIŞTIĞIM MEMNUNİYETSİZLİ ĞİN ALTINDA BU CİNLİK YATAR, ANCAK NİYETİM COCUKLARMIN ÜZERİNE YEMİN OLSUN Kİ BUDUR. BİR DE MADENCİLİKTE SIKLIKLA KULLANILAN BİR TERİM OLMASINDAN DOLAYI. MURAT BUNA DİKKAT ETMEMİŞ ÇOK ENTERASAN BİR ŞEKİLDE SEN DİKKAT EDİYORSUN. NASIL BİR MEKANİZMA ÇALIŞYOR SENDE BİLMİYORUM, KARŞINDA HAZIROLAMI GEÇMEMİZ LAZIM. OLUMLU BİR NİYETLE SÖYLENMİŞ BİR ŞEYİ BOKA ÇEVİRMEK KONUSUNDA AYRI BİR YETENEKSİN, BU TARTIŞMADADA BAŞINDAN BERİ BÖYLE İLERLİYOR.

DOĞAL OLARAK İNSAN SAYENDE ANDAVAL VE HÖDÜK OLUR KONUYLA İLGİLİ OLMAYAN BAŞKA BİR MEVZUNUN DELİLİNİ BURAYA GETİRİRSEN PEK TABİKİ BAĞLATI KURAMIYORUM. SENİN GİBİ OLMAKTANSA İNAN APTAL VE SALAK OLMAYI TERCİH EDERİM. ÇÜNKÜ SENDEKİ AKIL SİNSİCE TERTİPLİ BİR ŞEKİLDE KURNAZLIĞI DA BAŞVURUYOR.

HERŞEYİ ORTAYA DÖKTÜK, MEZAR TAŞLARIMIZI DA DİKTİK, SAÇMALAMANIN BİLE-KENDİNE AİT OLDUĞU SÜRECE- BİR ÖZGÜNLÜĞÜ VARDIR. KÖTÜLÜK TE BİR ÖZGÜNLÜKTÜR, ANCAK BÖYLE SIRADAN KÖYLÜCE ACEMİLİKLERLE, SADECE HIRSLARLA VE ÖFKEYLE DOLAYIMLARLA DEĞİL, DOĞRUDAN ESTETİKTEN YOKSUN BİR ŞEKİLDE BUDİST RAHİBİ METAFORLARIYLA DIŞAVURULDUĞU ZAMAN TAHAMMÜL MÜLKÜNÜ YIKIYORSUN.
Alıntı
 
 
0 #27 Önder Kurt 24-08-2011 13:32
Tipik bir türk gibi, 3-5 pasaj okuyarak başımıza Spinoza gibi bir düşünürü boktan bir liseli Anarşizmini yücetlmek adına bir çırpıda harcayabilecek denli felsefe bilen biri haline gelebildiğine inan birinin cahil cesaretiyle önce sadece saçmalıyordun, sineye çekiyordum ama artık, dile getirdiklerinin koftirikliği yüzüne vurulunca hezeyan içinde zırvalamaya başladın. . Yazılarımı Pis, tiksindirici türü çok anarko-sendikal ist sıfatalarla niteleyerek başladığın hödüklüğünü, kullandığım bir metafordan tecavüzcülüğümü çıkaracak kadar andavallık seviyesine çıkardın...İndi recek vitrin camı bulamayınca, ruhları parçalamaya, fırlatacacak kaldırımı taşı bulamayınca sıkışan anarşist enerjini, hakaretler atarak boşaltmak durumunda kaldın herhalde.. Yeşil surat vs dediğim Murat'ın hakkımda yazdığı yazıya eklediğin yorumda benim için , "amorf amorf ışıldayan bir mermer" gibi ne idüğü belirsiz bir ifadeyle beraber , kusmak üzere olan yeşil bir smiley'i kullanmanadır.. Bu kadarcık birşeyi bile anlama yetin yok, Spinoza senin neyine..



Sen "dostum" dediklerine böyle iltifatlar mı yaparsın

Senin gibi onca yazılan şeyi, sadece anarşizme uygunluğu penceresinden okuyabilen birine anlatabileceğim fazla birşey de olamayacağı için yazılarımı okuyor olman da beni mutlu etmez, Onları da okumayıver bundan sonra, zira senin liseli anarşizmini övecek birşeyler bulamayacaksın. .
Alıntı
 
 
0 #26 Guest 24-08-2011 08:28
KARŞILIKLI İLETİŞİM, SELAMLAMA VE HİTAP CÜMLELERİNE DİKKAT, DESTUR İSTEMEK, GÖRGÜ KURALLARI VE NEZAKET KONULARINDA DERSİMİ VERDİNİZ SAYIN HOCAM. ANCAK, "-)OSTUM&q uot; DEMEMİZE RAĞMEN, HAZRETİN HUZURUNA BUYUR EDİLEBİLMEMİZ İÇİN MEĞER İLK ŞARTIN SELAM VERMEK OLDUĞUNU BİLSEYDİK, BUNU YİNE DE YAPMAZDIK. AYRICA KURULAN BİR CÜMLENİN BİLDİRİMİNİN ARKASINDA, HİÇ BİR ART NİYET OLMAMASINA RAĞMEN, GİZLENMİŞ İNCİTİCİ BİR İMA YADA VURGU OLDUĞU KONUSUNDA DERİN OKUMALAR YAPIP KENDİ SONUÇLARINI ÇIKARIP BİR DE ÜSTELİK BAĞIŞLAYICI BİR EDA TAKINAN CIYAKLAYAN BİR MİZACA NE DENİLEBİLİR. BU MİZAC NASIL KOLLEKTİVETEN, KARŞILIKLI ETKİLEŞİM, İLETİŞİM VE ETKİ ALANIM, ETKİ GÜCÜM GİBİ SÜSLÜ KAVRAMLARI AĞZINA SAKIZ YAPIP HERYERDE SACIP SAVURUR. BU MU SENİN SPİNOZAYI SEVME ÖLÇÜTÜN, KAVRAMLARINI KENDİ YAŞAMINDA İÇSELLEŞTİRMEN. ....

"GÜÇ İSTENCİ"Nİ ÇOK SIKLIKLA DİLE GETİRENLERİN, BUNUN ASLINDA YANLIŞ YORUMLANDIĞI YÖNÜNDE BİR BULGUYA SAHİP OLANLARIN, SEYİRLİK LAFLARI TERS İSTİKAMETTE BİRDEN "YIKIM ALANIM",&q uot; YIKIM GÜCÜM" KAVRAMLARINA NASIL DÖNÜŞÜR? ANLIYORUM ŞİMDİ NİÇENİN ÜSTÜN İNSAN KAVRAMINDAN NAZİLERİN AYNI SONUCU ÇIKARIP ORTALIĞI KASIP KAVURMASINI...

HANİ BUDİST RAHİP ÖRNEĞİNDE VERDİĞİN ÜZERE, SABRIMI FAZLA ZORLAMA DAYANAMAM "S....M&qu ot; YOLLU, "OKU MU DEDİM OKUMA" "BEN Mİ DAVET ETTİM" "KUSMA, YEŞİL SURAT" GİBİ MAHALLE MIZIKCILIĞI VE KAKNEM TAVIRLARLARIYLA USLUP GELİŞTİRENLERİN "ETKİ ALANIM" "ETKİ GÜCÜM" KAVRAMLARI BİRDEN "TECAVÜZ&q uot; TERİMİYLE DE AÇIKLANABİLCEĞİ GİBİ SÖZ, VE EYLEME YANİ HAYATA KARŞI DURUŞUNU DA ELE VERİR.

SONRA, YUKARIDAKİ SENFONİN HELE GİRİZGAHINN TEMPOSU TAMDA BİZLERE YAKIŞAN BİR PARANOYA SAHNESİNİ ANLATAN SİNKAFLI BİR VİVACİSSİMODAN DAHA YAVAŞ VE OLGUN RİTİMLİ, BİLGİNİN BİZ ACİZLERE LÜTFEDİLİP BAĞIŞLANDIĞI BİR YÜCELİK DURUMUNU VE FELSEFE KIRINTILARIYLA DONATILMIŞ ANCAK İNSANIN PEŞİNİ BAIRAKMAYAN BİR LANET OLARAK ASLA İNANILMAYAN SAÇMA SAPAN BİR HÜMANİZMA VE UMUTSUZ BİR OLUŞ ONTOLOJİSİNİN ADAGİOSUNU TARİF ETMEYE ÇABALARSA BU SENCE NEYİ ANLATIR? HEM DE HERKESİN KAHKAYLA GÜLDÜĞÜ SÖYLEM HASTALIĞINA TUTULAN BİRİNİN UMUTSUZ TRAJİK HASTALIĞINIMI YOKSA?

ŞİMDİ BİRAZ SENİ SEVİNDİREYİM. MUTLU OLMAK HERKESİN HAKKI, SPİNOZA ÖYLE SÖYLÜYOR.....

YAZDIKLARINI OKUYORUM, ONLARDAN TİKSİNMİYORUM, HEMEN HEPİSİNİ OKUDUM VE OKUYACAĞIM. SADECE BOKTAN TAVIRLARINA KATLANAMIYORUM. AMA ASLA BİR DAHA YORUM YAPMAYACAĞIM HAZRET.....
Alıntı
 
 
+2 #25 hasever 24-08-2011 07:41
Sevgili Arkadaşlarım,

Akşam eve varıp, Erdem'in yorumunu okuduğumda, olmayan enerjim dibe vurdu. Elim ayağım soğudu, site için bütün yaptıklarımız anlamsızlaşıver di. Gün içinde sitenin arka planında çalışıp günün sonunda böyle bir tartışmaya tanık olmak inanın ki insanı her şeyden soğutuyor.

Çok fazla anlayamıyorum. Bir bakıyorum ateş çatıya dek yayılmış; hangi ara ne hızla, hiç bilemiyorum.

Sitmizde Spinoza üzerine cümle kurabilen iki kişinin yine Spinoza üzerinden bir birinden kopması, pratikte, Spinozanın mekanı cennet olsun bana arkadaşlarım lazım dedirtiyor.

Elbette tartışacağız fakat bir birimize kırıcı, bir birimize hakaret edici tabirler kullanmayacağız ; lütfen kullanmayacağız .

Erdem'in yorumunu okuduktan sonra gittim balkonda oturdum. Ne yapmalıydım? Yine kendi me dönsem? Yine içime mi kapansam? Bu tür tartışmalar ruhumu kanatıyor, yapamıyorum. Erdem nezekaetinde bir insan, nasıl, daha demin "nerelerdesin?" dediği birine, "üstelik bu hırs, bu küçümseme tavırları ve bu pis uslupla" diyebilir? Cümlelerinin zenginliğini hissedebildiğim biri nasıl bu kelime ve tabirlere mahkum olur?

"Bugün şu ülkede 5 kişi biraraya gelip, birşeyler üretemiyoruz, toplumsal bir varoluş kuramıyoruz..Et ki gücümüz, bir mankeninkiyle , ya da futbolcununkiyl e bile aşık atacak düzeyde değil."

Aynen... Balkonda kendi kendime “5 kişi bir araya gelemiyoruz” dedim. Gerisi beni hiç ilgilendirmiyor . Mensubu olduğum sol gelenek, dergide, durmadan maoizm eleştirisi yapardı. O zaman bile, daha gencecikken, buna anlam veremzdim. Bizim, ortada, bütün yakıcılığıyla bir var olma sorunumuz varken, Mao, Lenin tartışması beyhudedir.

Kimindi unuttum, Türkçeye çevrilen her yeni kitap bir fraksiyonun doğmasına sebep olmuştur demişti. Biz nedense, öğrendiklerimiz i ayrılmaktan yana kullanıyoruz.

Yapılan tartışmanın “içeriği” hakkında fikir yürütecek birikimim yok; fakat bu sefer alçakgönüllülük yapmayacağım, eğer fırsat düşerse çok da sıkıntıya düşmeden anlayabileceğim i düşünüyorum fakat ben kendim o “zenginlikte” değilim.

Daha dün, Radikal gazetesinde Hoşgörü Plajı diye bir haber vardı. Goya camiinin yanında denize girebiliniyormu ş, eee? Şimdi bunun adı hoşgörü mü? Yakında hayatta olmamızı hoşgörülerine yazacaklar. Kısacası müthiş kıskaca alınmış durumdayız. Hayatlarımız birilerinin “lütfuna” kalmış...

Tartışmanın üzerinde yürüdüğü röportajın sahibi Gün Zileli’yi yakın sayılabilecek şekilde tanırım. Gün’e baktığımda en son aklıma Anarşizm gelir. Gün, hayatta gördüğüm en sade yaşayan çocuklardan biridir. Çocuk demem boşuna değil, çocuk ruhludur. Kimse alınmasına henüz Marksizm, Anarşizm ayrımında bir toplum hatta dünya değiliz. Kendimizi beyhude yormayalım. Ha bir marksist olarak şuna dünden razıyım: Anarşist yoldaşlar devrim yapsın, devrimlerine çomak sokarsam devrimci değilim.

Bir iki şey de site hakkında konuşmak istiyorum. Geçmeden, belki Önder’i üzecek bir cümle olacak, istersem iki yazıda Önder’le bütün ipleri koparırım. Çünkü verili durumumuz bu. Alışkanlıklarım ız ayrılmak üzerine. Fakat bunu niye yapayım? Şimdiye kadar duyduğum en yaratıcı ve çarpıcı şiir eleştirileri yapan Erdem bunu niçin yapsın?

Gün boyu, sitenin arkaplanında uğraşan Önder için ara sıra şekerleme olabilecek mailler gönderiyorum. Yardım edemiyorum bari biraz moral olayım.

Ailem, büyük çok büyük bir talihle, emeğe değer veren bir aile(ydi). Kim iş yapıyorsa en güzel kaymak, tereyağı, patates kızartması ona ayrılırdı. Bu beni müthiş etkiledi. Bir de annemin güzel bir sözü var “Allah gavura değil emeğine acırmış.” Derim ki, birbirimize acımıyorsak bari verdiğimiz emekler acıyalım.

Hepinizi hasretle öpüyorum.

Hasan Sever
Zürich, 24 Ağustos 2011
Alıntı
 
 
0 #24 Önder Kurt 24-08-2011 05:47
Erdem,

İnternet iletişminde, herhangi bir lafın nasıl bir duygusal arkaplan ile yazıldığının anlaşılabilmesi için yegane veri, yazılanlardır.. Ben müneccim değilim, ya da telaptik iletişim yeteneğim yok..Seninle şahsen tanışmadığımı için elimde kişiliğne dair ilk elden veriler de olmadığına göre sadece yazdıklarına bakarım; o yazdıklarına bakınca da, yorumlarıma yeşil suratlı, kusan adam grafikleri ile cevap veren, ardından şu lafı eden birini buluyorum;

Alıntı:
İktidar anlamında konuyu bağlamından yine çıkarmış yine uzaklara taşımışşın.
Hadi bu yazı bağlamında çıkarmış olayım da, aynı cümlede iki defa kullanıldığına göre bir dil sürçmesi olamayacak "yine" vurgusuna ne demeli.?.Ortada sıradan "dostça" bir eleştiri değil, bir uslup hatta kişilik bozukluğu suçlaması var....Öff yine mi çıkardın bağlamından, sanki bir editör, ya da bir hocaymışsın gibi...Eğer gerçekten dostluğa değer veren biriysen kendini benim yerime koy, biraz empati kurmaya çalış; ben senin yazdıklarına önce sadece kusmakla yetinsem, sonra bir başka yazdığına, ismini bile kullanmadan "yine alakasız bir noktaya taşımışsın, yine dağıtmışsın, yine bağlamında koparmışsın" diye bir girişi yapsam sen neler hissederdin? Böyle bir girişe hiç takmayacak kadar ermiş biri misin? Eğer samimiyetle evet öyleyim bu tür şeylere hiç takmam diyorsan bravo sana..Ama ben bir budist münzevi ya da hindu guru falan değilim, kuyruğuma basıldığı zaman ciyaklarım..Benim uslubum pis de senin ki püru pak mı? Efendi biri dostum dediği birinin yazısına kusma terbiyesizliği yapar mı, yine bağlamında çıkarmışsın diye fırçalar mı? Bunları yap ondan sonra yanlış anlamışsın dostum de..Bunda yanlış anlaşımaya müsati ne var, kaba,üstten bakan uslup cascavlak ortada, ki bunun öncesinde bir de sadece kusmakla yetindiğin bir başka yazım var.. "Spinoza hakkında Spinoza dostlarının sorduğum sorulara en azından cevap vermesi" idiyse derdin, kullanmak gereken uslup bu olabilir miydi? Sen sorularını yargılayarak, hüküm vererek fırçalayarak, kusarak mı soruyorsun? Senin soru sorduğun, yapıcı bir tartışmaya girdiğin falan yok..Öyle bir amacın olsa, bir destur verir, bir selam sabah gönderir insan..Şimdiye kadar alamamış adama benim zaten öğreteceğim bir görgü olamaz, ama gerek benim bin küsur forum mesajıma, bir o kadar yorumuma, 40-50 blog'uma, makaleme vs bir bak bakalım merhaba, günaydın demeden, ya da muhattabıma ismiyle hitap etmediğim kaç yazı bulacaksın? Ufacık bir selam, sabah, günaydın vs gibi bir giriş beklemek mi keyfi standartlar koymak..Hangi gezegende yaşıyorsun bilmiyorum biz dünyalılar için bunlar keyfi değil evrensel günlük iletişim kodlarıdır..her kültürde belli bir selamlaşma ritueli vardır...Felsefesinin ,terosinin, markxisminin, anarşizminin canı cehenneme, insanlar sırf kendi doğrularını kanıtlamak, onlarla belirlenen varoluşlarını onaylatmak için selamı, günaydını pas geçip, doğrudan hükümlere, suçlamalara geçecek, birbirlerinin yazdıklarına kusacaksa..


Alıntı:

Özellikle asla yanılmayacağına dayalı önyargın konusunda dayatmacı bir atmosfer oluşturman tiksindirici bir boyutta.
Çok güzel, çok dostça..Önce kusan yeşil suratlarla sembolik olarak ifade etme, sonra açık açık tiksindirici bulma..Görülüyor ki yazdıklarım mide sağlığına pek iyi gelmiyor, okumayiver. kardeşim..Mideni kaldırıyorsam, site geniş, benim yazılarımı yoksay...Ağzına kaşıkla zorla vermiyoruz..Ben mi geldim senin yazdıklarına bulaştım, yine bağlamından çıkarmışsın dedim..Sen kendi özgür iradenle geldin yorumuma cevap verdim..Gören de her yazılana, her yoruma askıntı olup, herşeye burnumu soktuğumu sanacak...


Ha madem yazdın, cevap verelim o zaman..

Ben Gün Zileli'nin röportajını niye koydum siteye? Senin Spinoza'dan otoriteyi olumlayan, isyanlara karşı biri yaratmaya çalışman gibi , bir anarşist olarak Gün Zileli'nin ne kadar çarpık görüşleri olduğunu göstermek için mi? Pek az yazı bende "işte bu" diye bir çoşku, bir heyacan uyandırır..Gün Zileli'nin söyledikleri işte tam da bu türden etki yaratmıştı okuduğumda, tıpkı çizgi filmlerdeki gibi şaşkınlıkla karışık sevinçten çenem düşmüştü adeta..Heyacandan alelacele siteye ekleyiverdim..Hemen yorumları sıralamaya koyuldum, çağrışım zincirlerini kaybetmemek için, tek oturumda 6-7 saat üzerinde kafa yorup o gördüğün, daha doğrusu görmediğin yorumlarımı ekledim...Git o takıldığın dipnot ya da minik şerh kısmı hariç yazdığım diğer yorumları oku; yerlere göklere sığdıramadığımı görürsün...Ben bu röportajda dile getirilen düşüncelerin genel çatısına bütün yüreğimle katıldığım için koydum siteye..Ama Gün Zilelinin söylediklerinin ezici bir kısmını olumlayan onca satır bile yetmemiş sana, sırf kendinle aynı idealojiden olduğu tescil edilmiş diye birinin söyledikleri arasında küçücük bir noktada olsun karşı fikir dile getirilmesine tahammül edemeyen ben değil, aha işte ortada cascavlak duruyor sensin..Monolitik, yekpare, baştan sona tutarlı bir teori arayışı içinde olan sensin..Bu saplantı yüzünden kendine bir rol modeli çıkardığın düşünsel çatıda en küçük bir çatlağa tahammül gösteremeyen de yine sensin..Yüzde 99.99 yetmez, 100 onay bekleyen, yanlışlanabilirliğin kırıntısını görmek istemeyen de .O kadar uzun destekleyici yorum duruken, tutup ufacık bir noktada karşı görüş bildirdim diye küstahça yine bağlamından çıkarmakla suçlayana da..Eğer öyle olmasa, isim bile kullanmadan, selam bile vermeden hışımla haddini bildirmek için değil, yapıcı bir tartışma başlatmak için, usturuplu bir şekilde karşı görüşlerini bildirirdin, tartışma da böylece dostça bir atmosferde sürüp giderdi..Tam da bu partizancı yaklaşımın yüzünden, birlikte fikir üretmeye çalışan "dostlar"ın yapacağı gibi empatik bir yaklaşımla, sıcak bir selamla başlamayı değil, ödevinde eksiklik bulduğu öğrencisini fırçalayan bir öğretmen edasıyla, "yine" noktalamaları unutmuşsun dercesine azarlayan tonla giriş yapmayı tercih etmişsin.

Ben anarşist olmadığım halde Gün Zileli'nin yazdıklarını çoşkuyla karşılamaktan hiç .çekinmemişim, ama sen herhangi bir anarşistin herhangi bir söylediğinin yanlış olmayacağı çocuksu fanatizmiyle, önceki bütün söylediklerimi gözardı edip, o takıldığım noktayı da yanlış anlamakla suçluyorsun..Hangi tavır "asla yanlışlanmayacağı saplantısı" içinde olmaktır? Anarşizmin en ufak bildirimini bile Battal Gazi kahramanlığıyla korumaya çalışan sen mi, yoksa anarşist mi, marksist mi diye bakmadan, hakkında anarşistliği dışında hiçbirşey bilmediği eski marksist birinin denk geldiği yazısını bile alıp diğerleri ile paylaşmak için ortak alana ekleyen ben mi? Eğer seninkisi gibi partizanca bir yaklaşım içinde olsaydım, boşver bu anarşisti der geçerdim..Okuyan varsa, kararı onlar versin..

Ben herhangi bir yazarın düşünürün kendini nasıl klasifiye ettiğine bakarak yazdıklarını değerlendirmiyorum, ister inan ister inanma, hayatımın hiçbir döneminde yazarları, düşünürleri hangi sol ekolden olduklarına bakarak değerlendirmedim. Kitaplığımda Kroptkin'in, Bookchin'in birer kitabı, Saul Newman'ın Bakunin'den Lacan'a kitabı, Todd May'ın Post-yapısalcı Anarşizm kitabı, İmge yayınlarından o koca Anarşizm Tarihi kitabı durur..Türkiye anarşizmim önemli isimleri Süreyyya Evren ve Kürşad Kızlıtuğ'un 100 yazısını okusam herhalde 80-85'ini çok beğenirim..Ki Kürşad'la e-hayalet benzeri başka bir girişimde kısa bir süre bulunmuşuzdur da, orda da ölmek üzere olan yapıyı Kürşad burda Hasan'ın kurtardığı gibi kurtarmıştı..Arından Ulus Baker'in Körotonomedya listesinde de yazışmışızdır..Çıkardıklar Siyahi dergisini de çok yakından olmasa da ara ara takip etmişimdir..Farklı internet ortamlarında Makrist solun anarşizmden alması gereken çok şey olduğunu pekçok kez savunmuşumdur..Yani hiç öyle sandığın gibi Anarşizmi yoksayan, dışlayan biri değilimdir..Anarşizme olam eleştirilerim marxisme olan eleştirlerim yanında devede kulak kalır..

Ben yeri geliyor liberal güzel ruhlar Ece Temelkuran ve Can Dündar'ın, yeri geliyor en kesin ortodoks Marxistlerden Metin Çulhaoğlu'nun, yeri geliyor anarşist Sireyyya Evren'in yazılarını alıp ekliyorum; Zizek formulünde olduğu gibi yazılanların kendi hayatımda izlerini görebiliyor muyum ona bakıyorum çünkü..Ha böyle bir yaklaşımım olmasa dahi reel politik durum solun kendi iç farklılıklarını öne çıkarıp, benzerlikleri geri plana atacağı, fraksiyonel yaklaşımlara uygun konjukturde değildir..Teorik olarak daha yakınımda duran Anarşizmi geç şu Konjüktürde ben Kemalistliğini bile ilan etmiş bir bireyim, ki bunu da öyle tepki olsun diye dile getirmedim, bütün kararlılığımla Kemalizm'in bu topraklarda hala geçerli Aydınlanma Projesi olduğuna inanırım..Zira bu ülkede benim kavrayışıma göre en büyük düşman, global sömürü düzeniyle eklemlenmiş Post-Feodalizm'dir..Mücadelenin böylesi geri bir düzeyde konumlanmak zorunda olduğu bir yerde politik etiketler benim için ikincildir..Bu perspektif içinde ben solda yeralan her anlayışa karşı açıklığımı korurken senin tavrın bunlar bizim oğlan/ kız, onlar karşı köyden şeklinde..

Zileli'nin söylediklerini bu kadar sevmemin nedeni de tam olarak bu açıklığımdır, keza karşı ortodoks marxist uçta Metin Çulhaoğlu'nu ve Melih Pekdemir'i çok sevmem de...Zileli'nin o röportaj nerdeyse benimle yapılmış, o cevapları ben vermişim gibi hissettim..

Zileli'yi hiç tanımam, sözkonusu röportaj da kendisinden okuduğum yegane metindir..Anarşist olması zerre kadar aklımın ucundan geçmedi, liberal olsaydı da liberalliği benim için önümde duran yazıyı değerlendirmek için kıstas olmazdı..Aslında keskşe bütün yazıları insanlar kimin tarafından yazıldığını bilmeden okuyabilse; yazarın ismi ister istemez yazılanın içeriğinin önüne geçiyor..

Marxist olduğumu sanıyorum ama Marxismin, tamamen kapanmış, yeni bir katkıya, revizyona ihtiyaç duymayan monolotik, dört başı mamur teorik bir yapı olduğunu daha tüyü bitmemiş bir delikanlı iken bile düşünmüyordum, şimdiyse ihtimal bile vermiyorum, hatta Marx'ın bizzat kendisinin hayatta olsaydı bizimkilerin anladığı anlamda Marxist olmayacağını bile iddia ediyorum..Zizek'in bıkıp usanmadan her kitabında defalarca tekrarladığı gibi, herhangi bir teorik yapı, bünyesinde barındırdığı temel bir "eksik" , dolayısıyla bir iç gerilim içerdiği için hareketine devam eder; sözkonusu eksik yapısaldır ve kapanmaz..Yani Lacancı dille Sembolik düzen, "Gerçek"i hiçbir zaman tam olarak kapayamaz....


İşte tam da bu temel ders yüzünden kendimi hiçbir zaman klasik marxist kanon ile sinirlamadım..Klasik eserlerden önce Frankfurt Okulu ile tanıştım..Elden geldiğince geleneksel marxist kanonun dışından düşünürleri okudum hep..Bunları okurken de anarşist mi, liberal mi, post-modern mi diye sormadım..Yazdıklarının gerçek hayatta izdüşümü var mı diye baktım..Post-modernist değilim, ama post-modern yazarların söyledikleri çok önemli şeyleri sadece zırva diye niteleyip bir köşeye atmadım..Yazdıklarının işe yarayanını aldım, kendi hayatımda izdüşümü olmayanları attım bir kenara..Bir insan Baudrillard'çı, Lyotard'çi, Rorty'ci olamaz, zira bu gibi adamların bir kurtuluş reçetesi sunmak gibi bütünsel bir teori iddiaları bulundukları konum gereği zaten yoktur..Ama bu onlardan faydalanılamayacağı anlamına gelmez..Baudrillard mesala tek başına ele alındığında külli bir özgürlük teorisi sunmaz; ama günümüz İnternet çağının zihinsel üretim süreçlerini daha iyi anlamakta yabana atılmayacak bir perspektif kazandırır insana..Bir post-modernist olması hiç umrumda değil..Düşünsel etkinlik, kendi başına doğal bir güçtür, belli sabit kategoriler altında kristalize edilip klasifiye edilmesi mümkün değil..Diğerleri yanında düşünce de bir güçtür; aktif ya da reaktif olabilir sadece...Diğer güçler gibi düşünce gücünün de yaratıcı tek klasifikasyonu budur..Olaya anarşizm, komunizm vs gibi etiketler açısından değil de aktif/reaktif güçler perspektifinden bakmayı bir denesen, ve bunun için defalarca referans verdiğim Deleuze'ün "Nietzsche ve Felsefe" kitabını bir okusan, ne demek istediğimiz anlayacaksın..Spinoza'cı dille söylersek, bir düşünce etki gücümü ya arttırır ya çoğaltır, değerlendirmemi de ona göre yaparım..Siteye eklediğim Ulus'un Spinoza yazılarını bir oku...


Herhangi bir yazarı kimsenin zorla okuması gerekmiyor, kendi hayatında bir takım zorlamalar bu adamlarla karşılaşma sonucunu doğurduysa, okundukların bir çağrışım yaptıysa, öyle usta-tilmiz ilişkisine girmeden alır kullanırsın..Film seyretmekten daha fazla bir ilişkilenme gerektirmez..Alır okur, beğenir, ilham alır ya da almazsın..

Lakin senin tavrının böyle bir yaklaşımla alakası yok; bir düşünürle karşılaştığında kendini anarşist olarak deklare etmiş mi etmemiş mi ona bakıyorsun öncelikle..Etmişse söyledikleri doğrudur, değilse yanlışlanmalıdır..Okumalarını da bu yüzden anlamak ya da kendi etki gücünü arttırmak için değil, Sherlock Holmes tavrı ile suç unsurlarını bulmak için yapıyorsun..Öyle ki 17 yüzyılda yaşamış bir adamı anarşist olmadığı için yanlışlamaya soyunabiliyorsun, tavrın bir entellektüelinkinden çok, bir DGM savcısına benziyor..Ordan burdan delil topluyor mahkum etmek için ileri sürüyorsun..

Ondan sonra bir de tutup beni bağlamından çıkarmakla sulayabiliyorsun..Oysa Spinoza'yı genel yaşam felsfesi bağlamını gözardı edip, yani Etika'yı unutup kalfalık eseri ile bağlamı çarpıtan sensin..

Bu çarpıtma yüzünden kendi sözde anarşist felsefenle nasıl çeliştiğini de gösterceğim..

Alıntı:
Spinozanın en basit politik felsefesinde devletin yeri ve önemine sahip bile değilmisşin. Üstelik Spinozanın "Devletçi-kamucu" olmasına da şükretmen gerekirken, bunu bile bilmiyorsun,
Hiçbir zaman Spinoza uzmanı olduğum iddiasında bulunmadım, haddimi her zaman bildim, Spinoza'dan bahsettiğim yerde yarım yamalak Spinoza bilgimle diye şerh düştüm...

Beni kendin ile karıştırıyorsun galiba...Ben bir düşünür hakkında uzmanlığımı ilan etmeden, hakkında ahkam kesmeye başlamadan senin gibi iki üç okumayla hakkında kestirmeden koca koca yargılara varmadan önce, başkaları ne yazmış, eleştiriler ne, temel kavramları neler, nerden, hangi kitabından başlamalı türü önhazırlıklar yaparım önce..Herhangi ufacık bir kitap için bile yazılan bibliografyaların uzunluğuna bakarsan, bir düşünürle hesaplaşabilmenin öyle çocuk oyuncağı olmadığını görebilirsin belki..Hele hele de Spinoza gibi çok ele alınmış hakkında devasa bir külliyat oluşmuş biriyle..Eğer hakkında ilk senin farlkettiğin bir falso bulduğunu sanmaya başlarsan derin bir nefes al, senden önce onun hakkında araştırma yapan yüzlerce eleştirmenin görmediği birşeyi görmüş olabilir miyim diye bir sor...

Ben nerde Spinoza uzmanı olduğumu iddia etmişim? nerde herhangi düşünür hakkında Russel gibi bir kaynaktan aldığım tek bir satırcığa dayanarak, "Spinoza" devlet kötü yöneticilerin elinde de olsa olmalıdır der", türü üstelik kendime mal ederek bir yargıda bulunmuşum?..Bak dikkat Russel öyle diyor falan deme de yok; sanki yıllar süren araştırmaların sonucuymuş gibi doğrudan Hüküm..Walla ben herhangi bir düşünür hakkında böyle büyük büyük laflar etme cüretini kendimde bulamıyorum, sen neye dayanarak buluyorsun akıl sır erdiremiyorum....Düşünürlerin adını sık sık anmamı belki birileri gösteriş falan diye algılıyordur, ama birinin dile getirdiği bir fikri alıp kendi analizlerimin sonucuymuş gibi sunmayı ben beceremiyorum..Zizek şöyle diyor, Deleuze böyle diyor diye zırt pırt belirtmem de ondan

Ben nerde bunca saygın, dürüst, içten solcu düşünürlerin etkilenmiş olduğu koca bir külliyati meslekten felsefeciymiş edaları ile bir kalemde etiketleyip çıkmışım? Bu büyük bir yargıdır, böyle yıllar gerektiren titiz araştırmalar sonucu bile edilemeyecek hüküm niteliğindeki ifadeleri nerde kullanmışım? Kaynağın nedir diye sorduğumda ilk anda verebildiğin yanıt ancak Bertrand Russel'dan bir alıntı olabiliyor..Ki bu adam yazdığı felsefe tarihi ile 2500 yıl boyunca gelip geçmiş tüm düşünürler hakkında 2-3 cümle etmiştir, ama derinliği de 2-3 cümle ile edilebilecek kadardır işte..Yani Spinoza hakkında ciltler dolusu kitap yazmış Althusser, Deleuze, Negri değil de
ait olduğu anglo-sakson pragmatizmi yüzünden Readers Digest türü ansiklopedik pop- felsefe kitapları yazan biri referans kaynağın..Bu kadarcık bir birikimle aklın sıra Spinoza gibi bir devi otoriter düzen yanlısı bir adam diye mahkum ediveriyorsun..Bu mu senin entellektüel vicdanın?....Deleuze'ün 600-700 sayfalık doktora tezi "Spinoza: Expressiniosm in Philosophy"si değil, Negri'nin "Savage Anomaly"si değil de, senin google'^lamarın sonucu bulduğun, kalfalık eserinden yapılan, hangi bağlamda dile getirildiğini bilmediğimiz referanslara bakacağım ha..O kadar da uzun boylu değil..Ha bu çevremdeki insanların yazdıklarını küçümsediğim anlamına gelmez..Ama kişi haddini bilerek, yanlış yorumluyor olabileceğini, bağlamı kaybetmiş olabileceğini düşünerek, -meslekten felsefecilerin bile yapmaktan çekineceği koca koca hükümlerden ziyade, sorgulayarak, birlikte merak ederek yaklaşırsa konuya..Felsefe sözkonusu olduğunda kusura bakma Ulus Baker'in, Deleuze'ün, Negri'nin söyledikleri öçüdür benim için seninkiler değil, zira bilirim bu adamların yazdıklarının arkasında bir boş zaman felsefeciiği değil, o işe adanmış bütün yaşamlar vardır..Eğer sen, hayatlarını felsefeye adamış bu insanların söylediklerinin yanlış olduğunu düşünüyorsan, hakkıını vererek dile getirmen gerekir analizlerini..Spinoza'da Devlet Anlayışı gibi bir başlık doktora tezi konusudur, 3-5 satırlık yorum konusu değil..Ve bu kolay bir iş değildir..Seni tanımıyorum ama yukarıdaki isimler gibi felsefe üzerine tam mesai yapan biri olamayacağına göre, eğer çelişiyorsan hatayı onlarda aramadan önce, otur kendinde bir ara..Mülayimlik, kalenderlik bunu gerektirir..Zira birikim, içinden çıkılan kültür, alınan eğitim vs ile kıyaslandığında senin Spinoza'yı bu isimlerden daha iyi anlıyor olman pek muhtemel görülmüyor..Eğer bu insanlar Spinoza'da bir özgürleşmeci öz buluyorken, sen bulamıyorsan, bu gibi isimleri çöpe atmadan önce kendi fikirlerini bir sorgulama mütevaziliği içinde olman gerekir..Bu mutevaziliği göstersen, senin sadece anarşistler tarafından dile getirildiğini sandığın pekçok fikrin aslında bu adamlar tarafından çok daha önce çok daha derin, çok daha detaylı ele alındığını göreceksin..Mesala şunları diyorsun:

Alıntı:
Bizler yani ";başsız ve erksizler" özel mülkiyeti reddettiğimiz gibi ortak mülkiyeti elinde bulunduran otoriter devlete bu konuda ihtiyacımız olmadığını bildiririz. Zorbalar değişir zorbalık devam edecektir sloganımız. Siyasi/ parti devrimini değil toplumsal devrimi savunuruz Komünist anarşitlerin temel ilkesidir. Dikey örgütlemeyi değil yatay ve paralel, dernekler, sendikalar federal örgütlenmeler esastır anlayışımızda
Bu vatan-millet-sa karya hamasi retoriğinin "anarşist" versiyonu ile bizleri içinde bulunduğumuz gafletten uyandırmış olmuyorsun; bizatihi kendi öncüllerinin tarihinden bile ne kadar habersiz olduğunu ifşa etmiş oluyorsun..İnsa nlığın binlerce yıllık özgürleşme mücadelesinin anarşizmle başlayıp anarşizmle bittiği yanılsaması içinde olduğunu gösteriyorsun.. Anarşizmle bütün ilişkilenme düzeyinin memleketçilik, ya da takım tutma derekesinde olduğunu açık açık dile getiriyorsun.

Bu hedeflerin patenti Anarşizmde değildir, Marxismde de değildir..Bunla r kadim özgürleşme iradesinin dile getirilişleridi r...Ezilenlerin çağları katedip gelen uzun mücadelesinin evrensel talepleridir.. İşte olaya partizan bir kulüpçülük perspektifinden değil, özler, ya da Spinoza'cı anlamda ilk sebebler perspektifinden baksan, bu gibi kadim özgürleşme iradi güçlerini kendi kulübün adına sahiplenmenin, yerçekimini biz icat ettik demek kadar aptalca olacağını görürsün aslında..

Mesala o nefret ettiğin Spinoza'nın çok etkilediği Deleuze'ü öyle çok derinden değil, sadece temel kavramları açısından bir anlamaya çalışsan göreceksin..Bir arama yap mesala Rhizome neyi ifade eder? Senin yatay örgütlenme dediğin şeyin, Deleuze felsefesinde rhizome/köksap/ grassroots kavramı altında, sadece politik bir hamasetle değil, işin ontolojik temellendirilme si ile ele alındığını göreceksin..Göz den kaçırdığın ve Spinoza.Deleuze /Negri'de anlamadığın nokta da işin bu ontolojik boyutu işte..Bu konuya döneceğim..Sade ce anarşizme ait olduğunu sandığın taleplerin nasıl çok farklı geleneklerden insanlar tarafından dile getirildiğinden bahse devam edelim..Deleuze 'de Rhizome tarzı yapılanmanın zıttı arborescent/ağa çsı yapılardır..Yan i dikey, hiyarşik, örgütlenme..Del euze 'ün Spinoza esinli felsefesinin bizatihi özüdür, ağaçsı/arboresc ent dikey yapılara karşı yatay rhizome'ı örgütlemek...

Sonra Negri'nin "çokluk" kavramı, mülksüzlerin, ezilmişlerin aynı düzlemde yayılan denk varoluşlarını ifade etmiyorsa neyi ediyor? Bizde çokluk Spinoza'cı kökenleri bilinmeden, nerde çokluk orda bokluk'ta geçen çokluk olarak algılanır..Oysa bu kavram Spinoza tarafından kullanıma sokulmuştur..Ve tam da senin dediğin gibi, topluluğun yatay iradesini dile getirir..

Klasik marxismde bile, bir takım yönetici kliğin , yani yeni efendilerin değil, sınıfın kendi kendini yönetmesidir ilkesel hedef, teori bunu vaaz eder....Marx'ın "proleterya diktatörlüğünün ne olduğunu anlamak mi istiyorsunuz, Paris Komününe bakın" dediği biliniyor..Leni n'in "Devlet ve Devrim"de nasıl bir devlet algılayışına sahip olduğu da gün gibi ortadadır..Ama efendim sonuçta o teorik hedefler değil Stalin diktası kuruldu!..Bu herhangi bir Fethullahçı'nın Sovyetler hakkında yapacağı yorumdan farklı değildir.. Marxism'in teorik öncülleri itbariyle iktidarcı olduğu yüzeysel bir iftiradan başka birşey değildir..Ha o öncüllere göre niye hareket edilemedi? Bu son 20-30 yıl değil, Fransız post-yapısalcı marxistlerin çıkışı, hatta belki onlardan da önce, Gyorgy Lukacs, Karl Korsch, Frankfurt Okulu, Wilhelm Reich, Erich Fromm gibi düşünürlerle başlayan yaklaşık bir yüzyıldır farklı marxist okulların üzerinde düşündüğü bir konudur..Rosa Lüxemburg'un çok erken tarihlerde, Stalinizm tehlikesine karşı uyarılar yaptığı da biliniyor..

Marxistler öyle senin sandığın gibi iktidara yerleşme kumpası içinde olan insanlar değildir..Özgür leşme fikri üzerine kafa yoranlar sadece anarşistler değil..

Marxism içindeki bütün bu heretik okulları yoksayıp, Spinoza'yı mahkum ederken, Hegel'e sarılman da işin en garabet tarafı..O Hegel ki, -bana inanmıyorsan akademisyen tanıdıklarına sor-, Devlet'in dokunulmazlığın ı tarihte gelmiş geçmiş en sert kararlılıkla savunmuş, İdeal kadrolu "Devlet filozofu"dur..H egel, kendi sistemini felsefenin bitişi olarak ilan eder..Felsefe kendi sistemi ile işlevini tamamlamıştır.. Artık üzerine yeni birşey eklenemez..Mens ubu olduğu Prusya Devleti ise, Mutlak Tin'in vücuda gelmiş halidir...Malum , Hegel felsefesi, tez-antitez-sen tez zinciri ile açımlanan Tin'in harketidir..Bu mutlak hareket Prusya Devleti'nde kristalize olur ve zincirin son ve ideal halkası olarak onda sonlanır..Yani Hegel'in Prusya Devleti insanlık tarihinin en son noktası, ulaşılbilecek en yüksek noktadır....Buy ur araştır..
******

"İddia ediyorum Spinozayı okumayan sensin, sadece başkalarının fikirleriyle hareket ediyorsun, biraz fark birazda tekrarlarla ilerliyporsun, temel kavramları biliyorsun, ancak birini diğeriyle veya ötekiyle birleştiremeyec ek kadar zahmetsiz olsun istiyorsun herseyi"

Bunu büyük bir yalanı açığa çıkarmış olma edalarıyla iddia etmene gerek yoktu ki; sorsan söylerdim sana zaten, bu sitede defalarca da söyledim zaten..Git yazılarımı oku.. Spinoza felefesine karşı üstünkörü okumalarla yazdığımı dile getirdiğimi görürsün..Bu sitede defalarca Spinoza bilgimin yarım yamalak olduğunu kimse sormadan söyledim zaten..
Spinoza hakkında benim verdiğim referanslar Deleuze'ün 11 Dersidir, Ulus'un yazıları ve onunla yaptığımız sohbetlerdir, ve Deleuze'ün Spinoza üzerine doktora tezidir, Negri'nin Savage Anomaly'sinin birkaç giriş bölümüdür..Bira z da bunların ışığında okuduğum Etika'dır, Ama tabii Spinoza, Nietzsche-Deleu ze-Negri ile genel, ortak bir düzlemde yeraldığı için onlardan yaptığım okumaların genel çerçevesine de bir yapboz'un parçası gibi Spinoza'nın benim bildiğim düşünceleri cuk oturur..Bunları n arasında benim çok hoşuma giden bir armoni vardır..

Burda da DGM savcılığına soyunmana gerek yoktu..Ben bir mühendisim, sevmediğim bir işi yaparak hayatta kalıyorum..Spin oza gibi büyük bir düşünürü kendim ilk elden anlamaya ayıracak ne zamanım var ne de bu ayıracağım zaman sonucunda edeniceğim birikimin diğerlerinden yansıyıp çoğalarak geri döneceği bir toplumsal varoluşum...Sad ece ona karşı değil bütün filozfolara karşı hiçbir zaman ilk elden nüfuz etmeye çalışmam..Benim le aynı varoluşa sahip olup da bunu yapabileceğini iddia eden haddini bilmiyor demektir..Kitap lığımda,bütün önemli düşünürler için resimli "For Beginners..." , "Introduction to ..." serisinin kitapları vardır..Yaklaşı k 10 yıldır Deleuze-Guattar i'nin Bin Yayla ve Anti-Oedipus'un a giriş yapma aklımın bir köşesinde durur, ama bir türlü cesaret edemem..Öncesin de epey bir önhazırlık okuması yapmam gerektiğini bilirim...Bu yüzden.5 tane Deleuze kitabı varsa elimde, 10-15 tane de ikinci elden Deleuze felsefesini yorumlayan kitaplar vardır..Ha bu yarım yamalak okumalarıma rağmen, bunların bende yaptığı çağrışımları kaleme alırım..Bu sitede, bu şekilde yazdığım makaleleri toplasan hacimli bir kitap eder..Hal böyleyken, kendi savunduğu düşünürler hakkında, oturup tek bir makale kaleme almamış, sadece başkalarının yazdıklarını eleştiriyle yetinmiş birinin beni, kendi çabamla değil başkalarının söyledikleri ile fikir sahibi olmakla suçlayabilmesi de de işin bir başka ironik tarafı..

Aramızdaki fark şu; ben önceden eklemlendiğim bir pozosiyonun ne kadar mükemmel olduğuna kanıt bulmak için okumam..Merak ettiğim için de okumam..Hayatım da bir kriz belirdiğinde, çözüm bulmak için okurum kitabı..Spinoza 'nın pratik felesefe yapması gibi ben de pratik bir okuma yaparım, ve bir ihtiyaç doğmuşsa, hali hazırda sürmekte olan bir krize çözüm arıyorsam birilerine sesim ulaşır belki beklentisiyle yazarım, alkış alma beklentisiyle oynayabileceğim bir tribün zaten yok, benim derdim okuduklarımın kendi ve çevremdekilerin somut yaşamlarına dokunabilmesi.. Senin bütün yaptığın ise Anarşizmin insanlığın yegane kurtuluşu olduğunu eşe dosta, tribünlere ilan etmekle, ya da düşmanları mahkum edilecekse suç unsurları bulmakla sınırlı..Kendi hayatında yaşanmakta olan gerçek sorunlara çözüm bulmak değil derdin, Anarşizmin reklam müdürü gibi çalışıyorsun daha çok..Eğer öyle olmasaydı, Anarşizmin somut insanların, solumsu bilince sahip olanlarının bile büyük bir çoğunluğunun, aman AKP 50% almasın korkusuyla CHP'den medet ummma acizliğine düşebildiği -ki bunlardan biri de benim- bir ülkede yaşayan somut insanların, somut hayat pratiklerinde hiçbir izdüşümünün "şuanda" olmadığını görürdün..Bu yüzden evet, "sekter" bir anarşizm ancak bir life-style kimlik paketlerinden biridir, siyahlar giyilir, radikallik adına birkaç vitrin camı indirilir, kaldırım taşı sökülür, böylece herkes yaşamlarına devam eder gider....Anarşi st radikallik ancak bu kadar birşeydir..Sen bunu istersen bir küçümseme olarak algıla..Ama benim derdim o değildir..Bu sitede onlarca yazı yazdım, Marxist Devrim perspektifinin de bir life-style kimlikten öte bir gönderimi olmadığını iddia eden..Bilen bilir, sitede duruyor..Tam da bu somut insanların günlük hayatlarında bir izdüşümüne sahip olmadıkları için bugün Marxism de Anarşizm de marjinal fikir kulüpleri olmanın ötesinde bir etki alanına sahip değiller..Tıpkı senin örneklediğin gibi hamasi retoriklerle birbirlerine gaz verir dururlar..Hayat ı dönüştürme güçleri artık hiç yoktur..Biri porleteryanın uyanmasını bekler, diğeri yüzyılın spontan isyanını, dünyadaki bütün vitrin camlarını indirecek o destansı ayaklanmayı..

Bugün insanlığın toptan özgürlüğünü isteyen, ekolojisti, anarşisti, sosyalisti, hatta sosyal-demokrat ı, sol liberali için bu sıfatları takınarak mücadele edeceği bir ortam yoktur..Bunlar sadece bireysel tercih noktasındadırla r, "şu anda";..Bütün radikal sıfatlar mevcut koşullarda uzak bir referans noktasıdır sadece..Ufuk çizgisi gibi..Somut günlük meselelerin çözümüne yönelik bir izdüşümleri yok..


Zira bütün bu anlayışların tezlerinin uygulanmasına pratik bir nitelik verecek, toplumsal güç yoktur ortada..Bu toplumsal güç olmadan anarşizm, marksizm, vs birer adlandırmadan öte hiçbir anlam ifade etmez..Bu görüşü de burda ilk kez dile getiriyor değilim..Şu yazımı bir oku istersen;

Komunistler İçin Spinoza Neye İyi Gelir (http://www.e-hayalet.net/index.php/teori/217-politik-teori/13753-komunistler-icin-spinoza-neye-iyi-gelir-ya-da-molar-ve-minor-politika)

Kendi fikirleriyle değil başkalarının fikirleri ile düşünmekle suçluyor, gönderdiğin alıntıları okumaya değer bulmamamı işine geleni okuyup, işine gelmeyeni okumamak olarak değerlendiriyor sun , söylenenleri küçümsüyor olmakla eleştiriyorsun. .Böyle suçlamalarda bulunmak kolay; bir dokun bin ah işit... benim günler boyu emek vererek yazdığım "kendi" görüşlerimi dile getirdiğim onca yazılarımdan sen kaç tanesini okudun? Bu adam ne diyor diye merak edip kaç dakika vakit ayırdın, sen benim yazdıklarıma değer verdin mi de ben senin kelalaka alıntılarına rağbet edeyim?


Hiç okumadığın belli, zira okumuş olsan bendeki Spinoza'nın nasıl bir Spinoza olduğunu görür, benim onda değerli bulduğumun ne olduğunu anlar, devletmiş, güncel politikaymış, siyasi kurumlarmış vs'den önce ontolojisiyle ilgilendiğimi farkederdin..

Spinoza'daki temel noktalardan biri -ki Nieztsche'deki de- Perkpektivizmdi r..Konu hakkında Ulus'un mükemmel yorumunu sitedeki videosunun sonlardaki soru cevap kısmında bulabilirsin..Ö zetlersek, tek bir töz vardır, ama o tek töz farklı perspektiflerde n farklı görülür..Tözün mutlak bilgisine ancak Tanrı sahip olabilir..Sonlu varlıklar olarak bizler belli bir perspektiften bakabiliriz ancak..Bu klasik liberal bireyciliği ifade etmez..Sözkonus u videoda Ulus bunu çok güzel açıklar..Bu perspektivizmi Spinoza'nın kendi felsefesine uygularsak, senin Spinoza sandığı şeyle benimkisi çok farklı..Spinoza 'nın benim ve tahmin ediyorum Ulus için de önemi, senin üzerine gittiğin yönleri, yani konjüktürel olması kaçınılmaz siyasi bakışı değil insan ilişkilerinin ontolojisidir, ki bu ontolojı siyasi olan gibi zaman ve mekana bağımlı değildir. Tam da zaman ve mekan ötesindelik yüzünden yöntemini geometrik olarak adlandırır..Ve senin anlamadığın da işte tam bu nokta..Her türlü özgürleşme projesinin tıkanıp kaldığı yerde burası..

Bugün önümüzdeki pratik sorun da işte bence burdan kaynaklanıyor; iktidara karşı tavrın ne olduğundan değil..yani insanlar bir toplumsal güç ortaya çiıkaracak şekilde biraraya gelemiyorsa anarşizmden, marxismden bahsetmek hamasetten öte hiçbir gönderime sahip değildir şu koşullarda..Mad di bir karşılığı yoktur, somut problemlerin çözümüne yönelik değildir..

İşte senin Aanarşizmi partizanca savunma derdiyle göremediğin, Spinoza'nın, bireyselliği ve toplumsallığı içinde insanlar arası ilişkilerin fiziğini, ontolojisini yapıyor olmasıdır..Devl et, iktidar, örgüt vs gibi molar politika terimleri ile Spinoza'yı yorumlamaya kalkıyorsun..Am a onun önemi, minör/moleküler düzeyde insan varoluşunun ontolojisini yapmasıdır..Bu son derece pratik gönderimi olan bir analizdir, zira yukarıdaki yazımda da anlattığım gibi, bütün sorunların südür ettiği yer burasıdır..

Kitlelerin yatay örgütlenmesinde n bahsediyorsun? Ya kitlelerin kendi kendini yönetme gibi bir derdi yoksa, bilakis efendi ihtiyacı içinde olanlar kitlelerin ta kendisi ise? Ya insan bireyinin öznelliğinin kuruluşunun bizzat kendisinde bizzat dilin yapılanmasında iktidar yerleşiyor ise? Lacan'cı psikanalizde bu özne kurucu iktidar odağı Babanın-Adı / Le nom du Per kavramıyla karşılanır..Fiz iksel olarak bir baba yoksa bile, dildeki Baba-konumu iktidarı, öznelliğin bizatihi yapıtaşı olarak kurar..Bir insan bireyi Özne olarak kurulduğu anda , iktidar odağını içselleştirilir..

Benzer temadan devam edersek, Erich Fromm'un Özgürlükten Kaçış adlı eseri de, Özgürlüğün sıradan birey için ne kadar korkunç bir yük olduğunu ortaya koyar..Yani senin sandığın gibi iktidar bir takım kötü adamlar tarafından kitlelere dikte edilen dışsal bir güç değildir, ki bir takım anarşist örgütlenme tarzları ile yokedilebilsin. .İktidar Özne'nin ta en başta kuruluşunda kişinin yapıtaşı olarak yerini alan ontolojik bir güçtür..Bireyle r libidinal ekonomileri sonucu bir iktidar odağına eklemlenirler.. Bu yüzden tarihte pekçok kez cellatlarına biat etmişlerdir..La can 68 göstericilerine karşı, çıkıp "Bütün istediğiniz aslında yeni bir efendi..İstediğ inizi alacaksınız" diye bağrırken de buna işaret eder..Zizek okumak gerek bu tür analizler için de..

Yani özet olarak, iktidar dediğin olay siyaset terimleriyle, farklı örgütlenme modelleriyle aşılamayacak kadar kökü derinde yatan bir dinamiktir..Sen in kavrayışına göre en ideal anarşist, taban örgütlenmesi bile mevcut libidinal ekonomileri ile er yada geç yeni bir despota biat edecektir..

Bütün bu soruları soruyor musun kendine? Anarşistlerin arkaik iktidar perspektifinin altından çok sular aktı..Anarşist iktidar teorisi bugün iktidarı bütün yönleriyle açıklamaktan çok uzak..Aynı dertten tabii ki ortodoks marxism de müzdarip..Bugün toplumsal maddi süreçler, herhangi bir toplumsal fail üretmiyor..Süre n bütün yoksulluğa, ekolojik felaket tehditlerine rağmen sistem muazzam bir rıza, çok etkili bir ideolojik hegemonya kurabiliyor..Bu hegemonyayı yıkmada ne klasik marxismin ne de anarşizmin çağrıları etkili olabiliyor..

Solun her türlüsü açısından tıkanmışlık, ideolojik çağrılarla, şu ya da bu örgütlenme modeli vaadiyle aşılacak gibi durmuyor zira sorun en derinde, bireylerin libidinal ekonomilerinin yapılanışında, ontolojik süreçlerde, minör düzeyde, kendi etki güçlerini çoğaltacak toplumsal varoluşlar içinde bulunmayışların da vs..Spinoza işte bu gibi meselelerin düşünürüdür daha çok..İnsan denen canlılar olarak duygularımızın, etkileşimlerimi zin ontolojisini ortaya koyar, varoluşumuzu , etki gücümüzü nasıl çoğaltacağımızı sorgular..Ulus Baker'in Spinoza'sı budur..Git bak yazılarna, hangisinde siyasal yanını ele alıyor..Hemen istisnasız tüm yazılarında siyasi yönünden çok ontolojik yönünün ele alır..

Bugün şu ülkede 5 kişi biraraya gelip, birşeyler üretemiyoruz, toplumsal bir varoluş kuramıyoruz..Et ki gücümüz, bir mankeninkiyle , ya da futbolcununkiyl e bile aşık atacak düzeyde değil..Böyle bir ortamda, efendisiz, iktidarsız bir toplumsal varoluşu hedef diye koymak abesle iştigaldir..
Alıntı
 
 
0 #23 erdem_ozcan 23-08-2011 16:00
Alıntılandı onder:
Erdem,

[Daha ilk satırda son derece sert suçlayıcı bir yargıyla değil de, altı üstü Önder Merhaba, bu konuda senden farklı düşünüyorum vs türü bir giriş yapsan bu tartışma çok daha yapıcı olurdu..Oysa şimdi tartışmaya devam etme yönünde hiçbir hevesim yok..Ama o kadar kelalaka konulara takılıp kalmışsın ki, senin Ulus Baker'e havale etmezsem Spinoza'yı nasıl yarım yamalak ve alakasız bir şekilde yorumladığın ortaya çıkmaz..Birileri söylediklerini ciddiye alabilir.


Alıntılandı onder:
Erdem,

Bu vesileyle bir daha belirteyim; Piyasaya gidip herhangi bir Görgü Kuralları kitabı alırsan, karşındaki insanla iyi bir iletişim kurmanın en önemli unusurunun İsmiyle hitap etmek olduğunu yazdığını göreceksin..Çavuş askerine, öğretmen öğrencisine adıyla hitap etmez..

Hadi bunu da geçtik, birine daha ilk cümlende "yine" bağlamından çıkarıyorsun diye kaba bir şekilde başlarsan, o tartışmanın sağlıklı bir şekilde ilerlemesinin önünü daha en başta tıkamışsın demektir..Burdan hayır çıkmaz..Emin ol şuanda kendimi tutuyorum, yoksa aslına çok tepkiliyim..Budist gençlerin olgunluğa geçiş testi olarak bütün bir gece çok güzel çıplak bir kadınla ilişkiye girmeden bir gece yatması istenirmiş..Ben böyle çileci bir nefis kontrolu disiplini almadım; Her ne kadar Spinoza'nın 3 seviyeli düşünce tipi skalasında en alttakine denk düşse de etkiye aynısı ile tepki veriyorum..Eğer yapıcı bir tartışma ise derdin bundan spnra usturuplu bir giriş yaparsan seninle tartışmaya girerim; aksi takdirde ya sessiz kalırım ya da sen nasıl başladıysa öyle devam ettirir ve hakettiğin cevabı veririm..

Daha ilk satırda son derece sert suçlayıcı bir yargıyla değil de, altı üstü Önder Merhaba, bu konuda senden farklı düşünüyorum vs türü bir giriş yapsan bu tartışma çok daha yapıcı olurdu..Oysa şimdi tartışmaya devam etme yönünde hiçbir hevesim yok..Ama o kadar kelalaka konulara takılıp kalmışsın ki, senin Ulus Baker'e havale etmezsem Spinoza'yı nasıl yarım yamalak ve alakasız bir şekilde yorumladığın ortaya çıkmaz..Birileri söylediklerini ciddiye alabilir.



Sana "yanılıyor sun dostum" demiştim. "-)ostum&q uot; kısmını geri alıyorum. İyiniyetim ve güvenim anlaşılmadı ya da senin keyfi ölçüne göre yetmedi demektir. Özellikle asla yanılmayacağına dayalı önyargın konusunda dayatmacı bir atmosfer oluşturman tiksindirici bir boyutta. İddia ediyorum Spinozayı okumayan sensin, sadece başkalarının fikirleriyle hareket ediyorsun, biraz fark birazda tekrarlarla ilerliyporsun, temel kavramları biliyorsun, ancak birini diğeriyle veya ötekiyle birleştiremeyec ek kadar zahmetsiz olsun istiyorsun herseyi. Sonuç malum olan körlük ve bir tahammülsüzlük oluyor. Üstelik Spinozadan hiç bir şey öğrenememişsin. Bırak onda sol damar aramayı ve çıkarmayı ilk önce, üstelik bu hırs, bu küçümseme tavırları ve bu pis uslupla nezaket hakemliği de yapıyorsun. Bunun için Spinozanın tarif ettiği, kendinde var olan belirgin negatif "-)uygulan ışları" bilmen gerekir. Çünkü ben saçmada olsa, kendi fikirlerimle bana ait olanlarla sorular sorabiliyorum. Sen ister cevap ver ister verme, sorular soranlara bile tahammülün kalmamışa ben ne yapayım? Hırsın, öfken ve tek taraflı beğenin en önemlisi ezberin bozuldu mu çocukça hezeyanlarla kalemi eline alıyorsun.
Spinozanın en basit politik felsefesinde devletin yeri ve önemine sahip bile değilmisşin. Üstelik Spinozanın "-)evletçi -kamucu" olmasına da şükretmen gerekirken, bunu bile bilmiyorsun, bildiğin ise özel mülkiyetten ortak mülkiyete geçis döneminde, ezilenlerin tedricen haklarını "Kamu" ; erki "liberal devletten" daha fazla koruduğudur. Bu doğruysa eğer, Spinoza’da devletçi bir taraf çıkarmışsam, ki bu senin yorumun, Spinoza devletçi ancak diğer ilaveten kamucu olduğunu da hissetmiyor değiliz. Bu durumda Spinoza öğretisine artı bir yıldız konulup olumlular sepetine koyulmayacağını bilmiyor musun? Ancak bu şu anlamda geliyor, TPR'yi okumamışsın. Okudum demiyorsun, inanamıyorum buna üstelik “Spinoza”dan bir alıntıyı okumayacağım sen diyorsun. Bu şu anlama geliyor, işine yarayanları oku, işene yaramayanları okuma. Daha üstelik başlagıcta öyle küçümseyici tavır ders veren edalara bir "zahmet et" deyip “görelim bakalım çalımlarıyla cümlene başlamazdın. Hadi TPR’yi okumadın. Ancak "Etika&quo t;nın İnsanın Köleliği bölümünde XL'in önermesini ve kanıtlamasını oku, "orada da düzen bozucu her türlü isyana karşı çıktığını hemen anlarsın". Çünkü adam düzen koyucu, düzenden yana.
Soruyu yine soruyorum, “politik isyan ve kargaşa” akla dayalı hangi nedenle Spinozanın İdeal devlet bir gereklilik oluşturmuyor? İsyana neden olan duygular, duygulanış ve psikoloji konusunda özgün ve yetkin bir filozof bunu düşünemez mi, bağlantıyı senin ve Murat’ın da dediği gibi anakronizm tehlikesine bulaşmadan bu günün aklıyla ve görüsüyle değil, Spinoza’nın diyalektiği anlatan kendi önermesiyle arka planda kurmuştum, yani “her olumlamanın bir yadsıma olduğunu”. Yahu koskoca Hegel felsefesini bu sözün üzerine inşa ediyor gibime geliyor? Hegel gibi bende Spinoza'ya düşman gözle bakar oldum belkide....

Küçümsediğin sadece cocukca bir reddetme temelinde bir reaksiyona dayandırdığın şu Anarşizm meselesine kısaca bir göz atmakta fayda var…

Marx'ın proleterya diktatörlüğünü v.s .vs bununları bilirsin. Bu diktatörlükğün, daha azınlıkta bürokratik zevatlar ve çoğunlukla fakirler zengini ve kaynakları sömürdüğü için başarısızlığa uğradı diyebiliyoruz. Bizler yani "başsız ve erksizler" , özel mülkiyeti reddettiğimiz gibi ortak mülkiyeti elinde bulunduran otoriter devlete bu konuda ihtiyacımız olmadığını bildiririz. Zorbalar değişir zorbalık devam edecektir sloganımız. Siyasi/ parti devrimini değil toplumsal devrimi savunuruz Komünist anarşitlerin temel ilkesidir. Dikey örgütlemeyi değil yatay ve paralel, dernekler, sendikalar federal örgütlenmeler esastır anlayışımızda. 1920'lerde Ukraynada kurulan ve akamete uğrayan denemelerimiz de yok değil, anarko-sendikal izmin kurucusu bizleriz . Sürekli tavsiyelerle, beni sakalı yeni çıkmış sivilceli hava atan life-style bir anarşist olarak takdim ediyorsun, daha da kötüsü benim fikirlerim üzerinden koskoca anarşizm tarihini mahkum ediyorsun. Anarşistler nereden türediler sanıyorsun "Hegelci&q uot; soldan. Anarşitlerin temel teorisyeni Hegel'dir ancak hegeldeki anlayış ve tarihsel akışta güç ve kuvvetin zoru ve zorlamaları hareket eder bunun farkındayız, ama doğada adalet yoktur, bizde ise zor ve zorlamanın yerini insana içkin olan "adalet&qu ot; normunu kural olarak getiririz. Engels ile Stirner çok samimi arkadaştırlar örneğin ama birbirlerine küfür etmezlerdi "Hür İnsanlar Cemiyeti"n de. Eğer öğrenmek istiyorsan, ki okumaya ihtiyacın olmadığını söylüyorsun, Proudhon'un "mülkiyet nedir" kitabını ister oku ister okuma, Kropotkin'in "ekmeğin fethi" "karşılıkl ı yardımlaşma yada dayanışma" sını. Söyleyeyim hemen, bizim için ise mülkiyet için "iyelik hakkı" önemlidir, kötüye kullanılmadığı sürece verimliliği esas alan geçici sahiplik hakkıdır. Anarşistleri doktirinsiz buluyorsun, özetle sadece komünistlerle hedeflerimiz aynıdır ama ilkelerimiz farklıdır. Tek bir ilkeye dayanır teorimiz saşmaz bir şekilde ADALET ilkesi bunu tekrar hatırlatıyorum. Leninin anaşistlerle yapmış olduğu mutabakatlar vardır. Baker deneycilikten ve otonomiden bahsediyor, Baker’de de sinik anarşist eğilimleri seziyorum, bana göre, doktora hazırlık çalışmasında farkına vardığı üzere, Tarde ve Lazorottinin postülatları makalesinde bu ikilinin Marx'a getirmis olduğu sert eleştiriler ile ondan 60 yada 70 sene önce Bakuninin Hegelin üçlemesinde çıkardığı sonuçları bir öğrenmiş olsaydın, sende gerçeği gören her komünist gibi -Gün Zileli ve Işık Ergüden v.s.belki de anarşist olurdun - Stirner'de "Biricik ve Mülkiyetin" ;-)e "mutlak özgürlüğü aramaz", "mutlak özgünlükten&quo t; bahseder, zavallı Stirneri okuyupta adam öldüren bir anarşist bulamazsın, birbirine benzeyen Stirner ile Nitçe karşılaştırmala rını da bilmezsin, birinin haksız yere hiç anlaşılmadığı diğerinin ise yanlış yere doğru anlaşıldığı barok bir dünyada yaşıyoruz. Ama çoğu zaman Niçenin aristokratik seçkinliğine dayalı "bireysel anarşizan" eylemlerin gırla gittiğini de biliyorsundur.

Bir filozofu sevme ölçütümüz, onu işaret ettiği düşüncelerin kendi pratik hayatlarımızda sınayıp zevk almamıza bağlı ise, az bildiğim Spinoza hakkında Spinoza dostlarının yukarıda sorduğum sorulara en azından cevap vermesi beklenirdi, hoca edalarıyla görgü kuralları dersi vermeleri değil.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile