Komşumuz Suriye Popüler
Makale
KOMŞUMUZ SURİYE’de BİR HAFTA (24-30 Temmuz 2010)…
BEYAZA KESMİŞ HALEP ve
EN ESKİ BAŞKENT ŞAM’dan…
Nurhan TEKEREK
TCDD Suriye seferleri düzenlediğinden bu yana bir Suriye gezisi yapmayı düşünüyordum. Geçen yıl kaldırılan vizeden önce Kasım 2009’da, annem ve kardeşim Aleppo-Halep’i ziyarete gitmiş, trenin geri dönüş saatine binaen iki günde Aleppo’yu gezmiş ve dönünce beğenilerini ifade etmişlerdi. Benim izin tarihime denk gelmediği için ben yalnızca izlenimlerini dinlemekle yetinmiştim. Bir ay sonra da Türkiye ve Suriye arasında vize kaldırıldı. Eh artık vize de kalktığına göre güney komşumuzu, o tarihin en eski başkenti olan Damascus-Şam’ı, yine en eski ticaret merkezlerinden olan Aleppo’yu görmek, tarihinden biraz nasiplenmek şart olmuştu. Adana’ya izin için geldiğimde karar verdik kız kardeşimle tekrar Suriye’yi ziyaret etmeye. Ancak bu kez TCDD’nin treni değil, Suriye sınırına dek TCDD lokomotifinin, Suriye sınırından sonra da Suriye lokomotifinin çektiği Suriye treni gidip geliyordu. Ve bu tren de Cuma saat 24.05’de Adana İstasyonu’na uğruyor (Sanırım kalkışı Mersin’den), bir hafta sonra da aynı tren geri geliyordu. Bir hafta oldukça uzun bir süreydi ama denemeye karar verdik. Bu kadar yakınımızda ve üstelik geçmişte Osmanlı’ya vilayet olmuş, ardından da sıkı komşuluk ilişkilerimizle her daim gündemimizde olan Suriye’yi görmemek olmazdı.
Cuma gecesi saat 24.05’de Adana Tren Garı’ndan Halep-Aleppo trenine bindik. Vagonlarda gözümüze ilk çarpan bir Orta-Doğu ülkesinin atmosferi, Batılıların deyişiyle oryantalist havaydı. Duvarlarda Suriye işi aplikler, ağaç işi tablolar, tarih kokan vagonlar bu atmosferi yaratıyor ve Arapça konuşan görevliler ve yolcular da bu ambiyansı güçlendiriyordu. Agatha Christe’nin polisiye romanlarına ve elbette filmlerine konu olan Orient Ekspres’i anımsattı bu tren bana. Trenin içi klimayla soğutulmuştu. Öylesine soğutulmuştu ki, ne Adana’nın, ne de sanırım Halep’in sıcağı umurunda değildi vagonların! Trene bindiğimizde üşüyeceğimizi tahmin etmemiştik ama yola çıktıktan bir süre sonra üşümeye bile başladık. Bu arada tren biletine yalnızca 25 TL. gibi ucuz bir fiyat ödemenin bizi epeyce sevindirdiğini söylemeliyim. Çünkü Suriye’de mecburen bir hafta kalmamız gerekiyor aynı trenle Türkiye’ye dönebilmemiz için. Bu demektir ki en az 6 gece otelde konaklayacağız. İnternetten Halep ve Şam otellerini araştırdığımızda konaklama ücretlerinin, genel olarak ucuzluk olmasına rağmen, hiç de o kadar ucuz olmadığını öğrendik. Örneğin Halep’deki Ramsis Otel 140 Dolar, Baron Otel 80 Dolar, kalmayı düşündüğümüz Granada Otel 50 Dolar’dı. Sheraton (Halep), Riga (Halep), Dedeman (Şam), Four Seasons (Şam) gibi dört ve beş yıldızlı oteller elbette bizim gibi gezginler için uygun değil, o yüzden hiç sözünü etmiyorum.
Suriye treni tam saatinde 24.05’de geldi. Bir Arap ülkesini, hem de bir Güney komşumuz olan Suriye’yi ilk kez ziyaret etmenin heyecanına, trendeki yazıları görünce, Arapça alfabeyi, okuma-yazmayı bilmemekten kaynaklanacak olan endişe karışsa da trenimize bindik ve 22-23 numaralı koltuklarımızı aramaya koyulduk. Şimdilik rakamların yanında Arapça rakamlar da var. Yani okumakta bir sorun yok. Aramamız devam ediyor… Biraz abarttım galiba! Aslında aramamıza pek de gerek kalmadı. Birkaç İngiliz olduğunu tahmin ettiğimiz birkaç turist ve birkaç Arap vatandaşın dışında pek de yolcu yok. 2.Vagonda 22-23 no’lu koltuklarımızı aramayı bırakıp dilediğimiz koltuğa keyifle oturduk. Yaklaşık 1.5 saat sonra, kahvelerimizi içmek üzere restoranta geçtik. Restorantta yiyecek ya da içecek bulacağınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz demektir. Kardeşim önceden deneyimli olduğu için yanımıza kahve almıştık. Sıcak su istedik görevlilerden. Suriyeli görevliler kibarca sıcak sularımızı ikram ettiler. Bu arada Suriye’de de kapalı mekânlarda sigara yasağı başlamış. Yaklaşık üç ay kadar önce… Bizi pek sarmadı ama yapacak bir şey yok! “Kahve bahane maksat muhabbet” dedik başladık sohbete. Sohbet eşliğinde Türkiye çıkış kapısı İslahiye’ye vardık. Trendeki T.C. vatandaşı olmayan yolcuların pasaport kontrolü ve çıkışları yapılırken bizim çıkış harcı almadığımız ortaya çıktı. Çıkıştaki görevli memurdan, iki kişi için 30 TL. karşılığında aldığımız çıkış pullarını ve ücretini, Adana’da bilet alırken de ödeyebileceğimizi şaşırarak öğrendikten sonra çıkışlarımızı geç de olsa alıp tekrar trenimize bindik. Yaklaşık bir saat bekledikten sonra trenimiz Suriye’ye doğru yol almaya başladı.
Bir saat gittik gitmedik Suriye sınır görevlileriyle teşrik-i mesaimiz başladı bu kez. Yani sizin anlayacağınız uyumaya fırsat yok! Bakalım burada ne kadar bekleyeceğiz? Saat sabahın 4.30’u. Sınır görevlilerinden biri pasaportları kontrol ederken görevlerimizi sordu, ne anlamı varsa! Belki iletişim kurmanın bir yolu, kim bilir! İngilizce konuşuyor, güzel… Anlaşmak biraz daha kolay… Bu iletişim gerilimi yumuşatıyor, görevlilere daha sıcak bakıyor insan… Bir de Suriyeli olunca!... Ne de olsa Güney komşumuz… Şu sıralar devlet başkanları ile başbakanımız arasındaki ilişkiler gayet iyi… Sigara yasağında bile en az bizdeki kadar katı davranmaya başlamışlar! Ayrıca zamanında bir Osmanlı vilayeti olmasından ve Çukurova’nın kendine özgü kültüründen ve etnik çeşitliliğinden kaynaklanan ortak tarihlerimiz ve iç içeliğimiz var. Bu sıcaklığı bize o ilişkiler sağlıyor sanırım. Vagonun ilerisinde, görüş açımın içinde birkaç yolcunun çantası sıkı bir aramadan geçiriliyor. Tarihe sığınıp -Bakalım bize de aynı uygulama yapılacak mı, sanmam! diye gereksiz bir sempatiyle düşünürken… Evet… Sıra bize de geldi… Tarihle sınırı ne diye ilişkilendirdim diye duygusallıkla suçlamadan edemeden kendimi. Görevliler tarafından çantalarımız bir güzel arandı. Yol arkadaşım İsmet daha önce de Halep’e gitmişti. O zaman böyle aranmadıklarını söyledi. Ama şimdi arandık işte. Bir ihbar mı almışlardı, yoksa yeni bir uygulama mıydı bilemezdik elbette. Neyse işin bu tarafı bizi şimdilik ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren trenin ne zaman hareket edeceği. Çünkü sınırda çok zaman kaybediyoruz. Hele bu sınır daha ağır işliyor! Yine restoranta mı geçsek ne? Geçtik restoranta… Bir de kahve olsaydı! Birkaç fotoğraf çekmeli pencereden…derken sınır görevlilerince binaya çağrıldık. Pasaportlar epeyce uzun bir sürede tekrar tekrar kontrol edildi ve sonunda girişler mühürlendi. Bir de, yine neden doldurduğumuzu anlamadan kimlik bilgilerimizi içeren mavi bir kart doldurduk. Bir an sönüp yanan ışıklar… Aman bir de elektrikler kesilmese! Zaten ağır gidiyor işler! Oh neyse ki bir daha kesilmedi ve işlemler devam etti. Saat sabahın 6.00’sı oldu… Sonunda! Sonunda pasaportlar dağıtıldı ve tren ağır ağır hareket etti Aleppo’ya doğru. Sağımız solumuz güdük de olsa zeytin ağaçlarıyla dolu… Ay çiçekleri de var tek tük… Sıcak şimdiden hissettiriyor kendini… Ama trenimizin kliması iyi çalışıyor. Ancak sıcak, Adana’nınki gibi rutubetli bir sıcak olmasa gerek. Çünkü yapış yapış değiliz… Giriş-Çıkış beklemeleri de olmazsa bayağı zevkli bir tren yolculuğu denilebilir. İnanılmaz ama hala Akdeniz’in o bodur makileri görünüyor pencereden. Hemen sınırdan geçer geçmez çöl sıcağı ve kumla karşılaşacağım ön yargısı beni mantıksızlığa sevk ediyor. Toprak birden bire değişir mi? Kesin dönüşümler yalnızca insanda oluyor herhalde. Toprağın dönüşümü yumuşak. Bu yüzden hâlâ yeşiller devam ediyor… Toprağın beyaza dönüşmesi için Halep’e yaklaşmamız gerekiyor. Ve evet… Halep’e yaklaşık bir saat kala toprak beyazlaşmaya başlıyor… Yeşil de çekiliyor sahneden yavaş yavaş. Uzaktan beyaz binalar görünüyor…Beyaza bürünmüş her taraf… Evet, neredeyse varmak üzereyiz…
Saat 10.00’a geliyor. Halep (Aleppo) Tren İstasyonu’ndayız. Sanki bir beyazlığın ortasındayız… Issızlığın ortasında değil ama! Çünkü istasyon kalabalık, ana baba günü… Dalıyoruz kalabalığın içine. Önce Şam-Damascus bilet saatlerini öğrenmemiz gerek gişelerden. Türkçe bilen bir gencin yardımıyla tren saatini öğreniyoruz. Artık konaklayacağımız oteli aramaya koyulabiliriz. Aynı zamanda yol kardeşim de olan İsmet Hanım’ın önceki deneyiminden ötürü bulmamız kolay oluyor oteli. Bir de çoğunlukla caddelerin ve sokakların İngilizce adını yazmışlar tabelalara. Bize büyük yardımı oluyor bu bilgilerin. Çünkü otelin bulunduğu adresi-krokiyi internet kanalıyla bulmuştuk. Dolayısıyla adresle isimleri karşılaştırarak takip etmemiz kolaylaşıyor. Ayrıca Türkçe bilen insanlar da var Aleppo’da. Onlar da yardımcı oluyorlar. Önce Baron Caddesi’ni, sonra oteli buluyoruz ve şaşırıyoruz. Çünkü kız kardeşimle annemin geçen yıl kaldığı otelin karşısındaymış yeri. Ramsis bu kez bize pahalı geliyor, her ne kadar telefonda iki kişi için fiyatı 140’dan 120 dolara düşürseler de. Şimdi kalacağımız otelin adı Granada Hotel. İki yıldızlı ve ücreti bizim için makûl sayılabilir. İki kişi bizim için 45 dolar. Çünkü Şam’da da 3 gün konaklamamız gerekecek. Bu arada, karşıdaki Baron Otel kadar tarihi olmasa da, bu otel de eski bir otel. Altmışlı yıllarda hizmete başlamış. Sahibi yaşlıca bir amca. Oğlu Türkiye’de yüksek tahsil yapmış, veteriner olmuş. Bize fiyatı da 50’den 45 dolara çekti. 121 numaralı odamız 2. Katta. Otel otantik ya da Batılı deyişiyle oryantalist tarzda döşenmiş. Ancak bu tarzın nedeni otantiklik mi, yoksa eli sıkılık mı pek anlayamadık. Çünkü Ramsis kendini yenilemiş. Aynı tarz Granada Hotel’in, binasından oda kapılarına, küvetlerine, dolaplarına kadar her şey olağanüstü eskimiş! Belki turistlere bu tarz daha ilginç geliyordur. Ama biz biraz yadırgadık… Ancak hizmet edenlerin samimiyeti ve sıcaklığı bu yadırgamayı görmezden gelmemize neden oldu. Yalnız koltuklar, vazolar, avizeler ve özellikle tüm duvarları kaplayan, Arto takma adıyla Tachdjican’ın 1962’de yaptığı kocaman tablolar çok hoşumuza gidiyor. Hemen sabah kahvaltısını istiyoruz. Kahvaltıyı Neceh Hanım ve Abdülkerim sunuyor. Gayet tutumlu ama yeterli bir kahvaltıdan sonra şehre çıkmaya karar veriyoruz. Ama önce biraz dinlenmeliyiz. Neredeyse 10 saattir –çoğu zaman şartlardan ötürü uyanık kalarak- yoldayız.
Oda klimadan dolayı bayağı soğuk. Ama klima, kumandası olmayan, bir görevlinin maharetiyle devreye sokulan eski bir klima olduğu için, dokunursak bu soğuğu da bulamayız diyerek pikelerin altına giriyoruz. Daha doğrusu dinlenmeye çalışıyoruz. Pek de uykumuz yok! En iyisi gezmeye başlamak deyip Al Omayyad (Emevi) Camii’den başlamaya karar veriyoruz. Sonra Souk, yani Kapalı Çarşı. Bir günümüzü de National Museum ve Aleppo Citadel’e (Halep Kalesi) ayırıyoruz. İki günde buraları bitirmeliyiz. Yorgunuz ama önemli değil! Güneş de kavuruyor bir yandan ama olsun! Gezmek için geldik buraya.
Yolumuzun üstünde bulunan National Museum’a uğrayıp müzenin giriş-çıkış saatlerini öğrenip Omayyad-Emeviye Camisi’ne yöneliyoruz. O kadar da uzak olmadığını İsmet’den öğreniyorum. Cadde boyunca yürüyüp bir sağ, bir sol yaptıktan sonra, kalabalıktan camiye geldiğimizi tahmin ediyorum. Cami M.S. 715’de Emeviler tarafından yaptırılmış. Suriye tarihinde çok işgal görmüş bir coğrafya. Kalabalıktan, Emevileri ataları olarak sahiplendikleri anlaşılıyor. Caminin giriş kapısında, Klu Klux Klanları anımsatan gri renkte kukelatalı bir cübbe dağıtıyorlar. Biz de alıyoruz birer tane. Terliklerimizi de elimize almamız gerekiyor. Caminin avlusunda, kor halindeki demirlerin üstünde yürür gibi mermerin üstünde yürümemiz gerekiyor. Çünkü taşlar çok ısınmış! Bir daha böyle bir şey denemeyeceğim! Kendime söz veriyorum. Çok da kalabalık içerisi… Sanki Umre’ye ya da Hac ziyaretine gelmiş insanlar! Allahtan caminin içine seri adımlarla çabuk ulaştık. İçerde ziyaretçilerin büyük bir kısmı ibadetle meşgul. Kenardan kenardan, sessizce camiyi turlayıp çıkıyoruz. Neredeyse iki saat oldu, erimek üzereyiz! Susuzluğumuzu giderecek, kendimize gelecek bir yer bulmalıyız… Hemen caminin yanında, arabesk görünümlü bir restoran-cafe görüyoruz. Adı Ahlildar. Uzun elbiseli, sakallı ve takkeli bir Suriyeli’nin kasada oturduğu üç katlı bir işletme bu. Cahillik yapıp hemen fotoğraf çekmeye giriştiğimde kasadaki adamın tepki koyduğunu görüyor ve kızıyorum kendime bir an! Elbette önce izin almam gerekti! Biraz heyecandan, biraz da güneşten yolumu şaşırdım galiba! Yanları açık olan üçüncü kata çıkıyoruz. Kenarlar dolu, bu yüzden ortalarda bir masa seçip oturuyoruz. Garsonlar son derece saygılı ve kibar! İki soğuk limonata eşliğinde, Damascus’un (Şam) Kale Dağı’ndan şişelenmiş buz gibi sularımızı içiyoruz. Bizim limonatalar daha güzel! Bunlar ekşi ve az şekerli! Envayi çeşit kebap var burada ama yiyecek halimiz yok sıcaktan! Nasılsa biraz serinledik! - Haydi birer Türk kahvesi içelim diyoruz, ama yanlış yapıyoruz. Gelen kahvenin Türk kahvesiyle ilgisi yok! Ekspresso’yu andıran acı ve köpüksüz bir kahve… Ne yapalım yazgımıza boyun eğmeliyiz, deyip kahvemizi yudumluyoruz. Programlarını Lübnan’a yaptırdığı söylenen postmodern bir kanalda Eliza adlı bir şarkıcıdan, Gencebay’ın serbest müzik(!) dediği tarzdan, “Ya Habib-i” adlı şarkıyı dinliyoruz. Halep ve Şam’da çok sık duyduk bu şarkıyı. Artık içeceklerimiz bitti. Çarşıya yönelebiliriz.
Emeviye Cami’nin hemen yanından üstü kapalı çarşıya dalıyoruz. Dar, labirent gibi sokaklar ve sağlı sollu dükkanlar. Bu çarşının yaklaşık 12 km. olduğu söyleniyor. Elbette bizim bu kadar yolu yürümemiz mümkün değil, en azından bu gün. Bir girelim bakalım neler var! Çarşıda çeşit çeşit mal var. Kancalara takılmış etlerden tutun, kuru yemişe, şekerlemeden kuru bakliyatlara, sabunun envayi çeşidinden diğer temizlik ürünlerine, her türde kumaşdan giysilere, ayakkabıdan terliğe, kozmetikten takılara ve hediyelik eşyalara dek yok, yok bu dar sokaklarda. Neredeyse 1.5X1.5 m. boyutlarında minicik dükkanlarında, az ya da çok mallarını satmaya çabalıyor esnaflar. Bu arada kardeşimin geçen gelişinde tanıştığı ve hatta benim için bir küpe satın aldıkları tasarımcı Adem’in (Adam) yerini de bulduk bu arada. Biraz sohbetin ardından dönüş yolunda biraz daha turladıktan sonra otelimize döndük. Trafik keşmekeşi de yordu bizi epeyce. Yemek ve şampuan almak için aranmaya başladık. Burada yemek, daha doğrusu damak tadımıza uygun yemek bulmak çok zor! Doğru dürüst bir yemek için 1000 Suriye Poundu’nu bile gözden çıkardık ama ne mümkün! Birbirimizle tartışmaya bile başladık, güneşten, trafikten ve yorgunluktan sinirlerimiz bozulmaya başladı! Sonuçta yeni Halep’te bir restoran bulduk. İsmet Halep Kebabı, ben Grek Salata, Patates Cips ve Yalancı (Yaprak sarması tadında bir lezzet olduğunu umarak) diye bir şey istedim. Evet Yalancı yaprak sarmasıydı, küçük bir ocağın üstünde küçük bir tencerede getirilmiş. Kapağı açınca, suyun ve yağın içinde yüzen yaprak sarmaları ve üzerinde beyazla gri arası etimsi bir kütle gördüm, ancak ne olduğunu çıkartamadım. Garsona soramadım da, çünkü birbirimizi yanlış anlıyoruz. Yiyemeyip bıraktım. Halep kebabının tadına baktım, fena değildi. Ama ben yine de salata ve patates cipsini tercih ettim. 600 Suriye Poundu civarında bir hesap ödedik. (Bir Suriye Poundu yaklaşık 30 TL. olduğuna göre 20 TL. civarında bir hesap ödemişiz. Kendimizi bir taksiye atıp otele geldik. Taksi ücretleri çok ucuz burada. Yeni Halep’ten, Eski Halep’e, Baron Caddesi’ndeki otelimize kadar 30 Suriye Poundu (1TL. kadar) ödedik.
Güneş başımıza geçti galiba… Bir de bu sıcakta şampuan ve yemek aramayla uğraştık! Yol yorgunluğu da üstüne binince iyice perişan olduk! Saat de 19.00 oldu. 22.30’a kadar uyuduk. Uyanınca şöyle keyfimize göre bir şeyler içelim dedik ve çıktık dışarı, başladık cafe aramaya. Az gittik uz gittik, bol gittik, çok gittik, yok gittik… Döndük dolaştık, belki de şehri çok tanıyamadığımızdan (Ama Suriye’nin 6 gün sonra böyle bir özelliğinin olduğuna karar verdik. Açık havada mola verebileceğiniz, sohbet edebileceğiniz, dükkan-cafe önü, ya da bahçe-cafe yok denecek kadar az. Yorulduğunuzda ayakta soğuk ya da sıcak bir şeyler içip yola devam ediyorsunuz!) bir cafe bulamadık! Bu arada geç saatte de olsa çok rahat dolaştığımızı ve kendimizi güvende hissettiğimizi özellikle belirtmeliyim. Saat neredeyse gece yarısı 1.00’e geliyor. Otelimizin karşısındaki tarihi otel Baron Otel’in ( İngiliz Lawrence, Atatürk ve Agatha Christie de zamanında bu otelde kalmış. Hem dışarıdan hem içerden pek çok fotoğraf aldık. Tavanda asılı avizeler, duvardaki çerçeveleri kopmuş tablolar, duvar pianosu, koltuklar, Amerikan bar, tabureler o kadar eski ki!...) caddeye bakan, açık havadaki cafesinde oturuyoruz. Garson da tecrübeli bir Garson, bizim Türk olduğumuzu hemen anladı. Kendi de Kürt’müş. Gayet kibar, bize hizmette kusur etmedi. Birer bira içip kalktık. Hemen uyumaya çalıştık. Yarın sabahtan yine başlayacağız.
Bugün Halep’te ikinci günümüz. Sabah 10.00, otel görevlisi Neceh Hanım’ın elleriyle hazırladığı kahvaltımızı (Peynirleri, zeytinleri ve yoğurtları çok lezzetli!) yaptıktan sonra Aleppo National Museum’a (Ulusal Müze) doğru yola çıktık. Müze neredeyse 3 saatimizi aldı. Bayağı zengin bir müze. Suriye’nin ve insanlığın tarihine dair son derece bilgilendirici bir yer. Özellikle insanlık tarihine ilişkin bulgular görülmeye değer! Sergilenen kalıntılar Paleolitik Dönem’den (1 300 000-300 000) başlıyor. Yani Neandertal İnsan’a dair pek çok bulgu var müzede. İlk insanın Suriye coğrafyasında (Lübnan, Filistin ve Ürdün de dahil) yaşayıp buradan diğer coğrafyalara yayıldığına dair güçlü kanıtlar ve bulgular bu müzede sergileniyor. Bu kalıtlardan birincisi Dederiyen bölgesinde bulunan neandertal çocuk, ikincisi de Halala bölgesinde bulunan diğer neandertal çocuk. İlk kazıyı Japonlar, ikinciyi Fransızlar yapmış. İlk çocuk kemiklerinin 200000 ve 40000’li yıllar, ikincisinin 8500-6500’li yıllar arasındaki döneme ait olduğu kaydı düşülmüş. İkinci çocuğun kemik yapısını ve dokusunu birinci bulgulara bakarak oluşturmuşlar. Bu coğrafyadaki Uruk, Ubaid, Halaf ve Samara dönemlerine ait pek çok bulguyla birlikte, M.Ö. 3000 ve 1000 yılları arasındaki uygarlıklara ait kalıtlar da sergileniyor müzede. Fırat boyunca tarihte kurulmuş uygarlıklar ve kentlere dair kalıntılar da meraklılarına sunulmuş. Ayrıca İslamik dönemi (Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Eyyubiler, Memluklar ve Osmanlılar) kapsayan belge, bulgu ve kalıtlar da ayrı bir bölüm olarak yer alıyor müzede. Zengin bir müze Halep Ulusal Müzesi. Giriş ücreti de gayet ucuz. Kişi başı 150 Suriye Poundu’na gezilebiliyor müze. Yani bizim paramızla yaklaşık 5 TL. Müzenin bahçesinde sergilenen eserler de var. Giriş kapısını da dev tapınma heykelleri süslüyor. Gezinin sonuna doğru dikkatim dağıldı. Kardeşim önceki gelişinde de gezdiği için benden daha seri davranıyor. Ben de bilgileri tek tek okumaya çalıştığım için sona doğru konsantrasyonumun bozulduğunu hissettim. Neredeyse üç saat oldu. Kale’yi gezmeye zamanımız kalmayacak bu gidişle… Müze müdürünün nazik kahve daveti için teşekkür ettikten sonra ayrıldık oradan.
Artık Aleppo Citadel’i (Halep Kalesi) fethetmenin zamanı geldi. Kaleye ulaşmak için taksiye biniyoruz yine. Güneş de tam tepede! Kaleye yakın bir yerde iniyoruz. Burası Halep’in genel beyazlığından daha da beyaz! Bembeyaz… Tepenin üzerindeki muhteşem büyüklükte Aleppo Kalesi tüm ihtişamıyla yükseliyor. Çok etkileyici ve şaşırtıcı bir mekân! Ama yukarı çıkmadan, Kale ve içindeki şehir ve tapınaklara konsantre olmadan önce yemek yemeliyiz. Kalenin karşısında bir dizi cafe var. Evet… İşte açık hava cafeleri! Yemek de var bu cafelerde. İlk cafeye dalıyoruz hemen. İsmet önceden deneyimli olduğu için daha kendinden emin! Bir tür yeşil salata olan bir Fatoush ve Pizza istedik. Fazla bekletmeden yemeklerimiz geldi. Fatoush, üzerinde mısır cipsleri ve rendelenmiş kaşar peyniri olan domates, salatalık, marul karışımı lezzetli bir salata. Mantarlı pizza da bayağı yensel olmuş! Üzerine nefis bir sütle (süt ürünlerinin lezzetinden mutlaka söz etmeliyim) nescafe karışımı bir içecek içiyoruz. Bu çok iyi geldi. 650 Suriye Poundu (22 TL. kadar) ödedik. Kale de çok heybetli görünüyor! Sanki tüm haşmetiyle bizi bekliyor!
Tarihi hakkında biraz bilgi edinince bu haşmetin nereden geldiği ortaya çıkıyor. Kale’yle ilgili kitapçıkta içinde tapınağın ve yerleşim yerlerinin olduğu kaleye dair bilgi verilirken, eski uygarlıklarda dağın insanlar için ifade ettiği mitolojik anlamdan söz ediliyor. Özellikle adını Hava(Gök) Tanrısı Hadad’dan (Evrensel adı Ba’al) alan tapınağın üzerine inşa edildiği yığma dağ anlatılırken. Hadad’a yakın olmak için bu yığma dağ-tepe oluşturulmuş. Hadad aynı zamanda Bereket Tanrısı İştar’ın kocası. Zamanla Hadad Tapınağı’nın çevresini önce bir duvarla, ardından ikinci duvarla ve eski Aleppo’yu da içine alan üçüncü duvarla çevirmiş farklı dönemlerde yaşayanlar. Başlangıçta Halep tapınak çevresinde oluştuğu için tarihte Tapınak Devleti ya da Tapınak Şehri denirmiş bu kente. 1192-1214 yılları arasında Halep’i yöneten Al-Zaher Ghazi tarafından yeniden yapılandırılmış Kale. Rivayete göre, Halep’te Kale’nin içindeki labirenti andıran dar sokaklardan ve binlerce dükkancıklardan oluşan Çarşı da (Souk deniyor çarşıya) Hadad Tapınağı’na gelen ziyaretçilere hizmet sunmak amacıyla yapılmış. Hadad (Ba’al) Tapınağı’ndan Aleppo Citadel’e uzanan Halep Kalesi, çevresinde konuşlanmış o bembeyaz şehre yine uhrevi bir ihtişamla bakıyor. Gerçekten çok etkileyici! İçi de bir o kadar zengin ve etkileyici bir mirasla dolu. Kale’nin en yüksek yerine merdivenlerle tırmandığınızda, o kireç taşının etkisiyle, tüm mimarisi ve genel atmosferiyle beyaza kesmiş Halep’i görebiliyorsunuz çepeçevre! Çok etkilendik ama epeyce de zamanımız geçti. Genel olarak gezdik sayılır. Artık aşağıya inebiliriz. Yürüyerek yeni Halep’e gidip şehir parkına uğrayacağız. Çünkü çevrede yeşil çok az. Belki orada doyurucu bir yeşillik ve sükunet bulabiliriz diye düşünerek Kale’yi ardımızda bırakıp şehre yöneliyoruz. Bu arada istasyona uğrayıp Damascus-Şam biletini almak istiyoruz. Ama pasaportlarımızı istiyorlar, tren biletiyle pasaportun ne ilgisi varsa! Pasaportlarımız otelimizde. Dolayısıyla doğal olarak alamıyoruz bilet. Dönüşte sözünü ettiğim parka uğruyoruz. Çok da büyük bir park değil. Ama az da olsa yeşille buluşmak güzel! Yürüyerek otele dönerken biraz alışveriş de yapıyoruz. Geceyi yaptık zaten! Biraz dinlenip Cideyde’yi bulacağız. Cideyde otantik barların, otellerin ve kiliselerin bulunduğu bir mekânmış, bugün öğrendik. Ben biraz not aldım gördüklerim hakkında. Sonra İsmet gibi ben de dinlenmek için yatakla buluştum.
Saat 22.00 civarında Cideyde’yi bulmak üzere yine dışarı çıktık. Biraz aradıktan sonra kolayca bulduk. Referans noktamız Çarşı’ya ve Kale’ye giderken meydanda yükselen Saat Kulesi ve modern bir kale görünümünde inşa edilmiş beş yıldızlı devasa Shereton Oteli. Bir de yine bir başka lüks otel olan Riga Oteli. Nereye gidersek gidelim, bir biçimde dönüp dolaşıp buralara ulaşıyoruz. Aslında Halep de küçük bir şehir değil. Neredeyse Adana kadar bir nüfusa sahip. Yine de planlamasını çıkarttık sayılır. Kaybolmamız çok zor artık. Cideyde’yi de Sheraton’u referans alarak bulduk. Labirent şeklinde dar sokaklar burada da var. Yalnızca kapılarına bakarak, içinin nasıl olduğunu asla tahmin edemeyeceğiniz oteller var. Birini merak ettik ve kapıdan girdik. İçerisi Şark tarzında döşenmiş, cafesi, restorantı ve dahi iç bahçesi olan son derece temiz görünen bir oteldi. Üstelik de geceliği kişi başı 137 Dolar. Verilebilir bir ücret. Hayranlıkla teşekkür ederek dışarı çıkıyor ve bir başka labirente giriyoruz. Çıktığımızda Sisi Cafe, Kilise ve meydan bizi karşılıyor. Ortam oldukça eğlenceli ve çekici. - Oturalım mı? - Oturalım biraz! İki bira istiyor ve çevreyi izliyoruz. Birkaç dükkan tabelasında Ermeni isimleri görüyoruz. İlgimizi çekiyor. Uğrayacağız ama bayağı geç bir saat olduğu için vitrinler gündüz gibi aydınlık olmasına karşın dükkanlar kapalı. Neyse belki dönüşte uğrarız. Zamanımız kalırsa tabii… Artık otele dönmeliyiz. Damascus-Şam Treni sabah 5.40’da kalkıyor. 5’de otelden çıkmamız gerek. Birkaç saat uyuyup kalkmalıyız. Öyle de yorgunuz ki! Ama uyuyacak fazla zamanımız yok! Dünyanın en eski başkentini görmeden buradan gitmek olmaz diye düşünüyoruz…
Sabah 5.00… Zar zor uyandık ve alelacele giyinerek dışarı çıktık. Çantalarımızı otele geldiğimizde hazırladığımız için vakit kaybetmedik. Taksiye binerek, trenin kalkmasına 10 dakika kala istasyona yetiştik. Kardeşim telaşla bilet gişesine yöneldi. Ben de peşi sıra koşturuyordum ki… bir ses: - Madam!.. Madam!!! diye seslendi. Başımı çevirince polislerin beni çağırdığını anladım. Çantamı aramak istiyorlar. Kardeşim ulaştı bile bilet gişesine. Ben mecburen yöneldim onlara. Yeşilin hangi tonu olursa olsun, 1. dereceden profesör pasaportunun pek de artısı olmadığını, sınırdan sonra bir kez daha anlıyorum. Bir yandan da söyleniyorum. Tam bir panik yaşıyorum. 5 dakikam gitti bile! Allahtan çok üzerinde durmadan aradılar da yetiştim bilet gişesine. Bu kez de pasaport ve formlardaki bilgiler bize sorularak check ediliyor! Ohhh! Nihayet bilet gişesindeki memura erişiyoruz! First Class 2 bilete 480 Suriye Poundu ödeyerek trene doğru koşuyoruz! –trene binip, vagonları görünce first class bilet almanın çok da gerekmediğini anlıyoruz!- Bir yandan da gözlerimiz biletlerdeki yazı ve numaralarda… Ama okumak ne mümkün! Her şey Arapça! Yine bir panik yaşıyoruz! Yardım istiyoruz mecburen bir istasyon görevlisinden. Her ne kadar yardıma istekli görünmese de! Yine de yardımcı oluyor ve vagonu gösteriyor görevli. Çabuk algılama çalışıyor ve işaret ettiği vagona hemen biniyoruz. Koltukları daha kolay bulduk. Çünkü gelirken hem Arapça rakamların yazılışlarını öğrendik, hem de Türkçesi de var Arapçasının yanında. Nihayet oturduk ve bir kez daha, bu kez daha derin bir ‘ohhhh!’ çektik. Tren tam saatinde hareket etti. Oldukça temiz ve hızlı bir tren. Klimaları muhteşem! Halep-Şam arası 367 km. imiş. Yani yaklaşık 5-6 saat sürecek yolculuk. Şam yaklaşık 12 milyonluk nüfusuyla Ortadoğu’nun metropolü denilebilecek nitelikte bir şehir. Yani 3 günde Damascus’u çözmek biraz zor olacak gibi görünüyor! Az sonra bir Görevli, sözsüz ve mimiksiz birer adet kağıtlı şeker, iki adet plastik bardak –bu bardakları neden dağıttıklarını bir türlü çözemedik!- ve iki adet naylon poşetlerimizi dağıttı. Karşıda bir televizyon. Mısır filmi olabileceğini tahmin ediyoruz birlikte. Hababam Sınıfı’nı çağrıştıran bir komedi. Bir diğer görevli bu kez açılmamış naylon poşetlerin içinde kulaklıklarımızı veriyor. Hiç film izleyecek halimiz yok! Çok yorgunuz ve uykumuz var! Bu arada trenin her tarafında sigara yasağı gayet sıkı bir biçimde yerine getiriliyor! Biz pek memnun değiliz ama yapacak bir şey de yok! 6 saat yolculuk nasıl geçecek? Ve geçiyor… Ara ara kestirerek, iki kez de cafesinde kahve içerek tamamlıyoruz yolculuğumuzu. Şam’ın girişi bizi çok şaşırtıyor! Tren yolunun sağı solu çöp birikimleri ve moloz yığınları dolu. Aralarında –sanırım çöpten geçinenlerin- yoksul çadırları… Sefil bir görüntü! Neden bu çöpler ve molozlar şehrin girişinde anlayamıyoruz! Böyle bir manzara eşliğinde istasyona varıyoruz. Saat de öğleden sonra 2.00 oldu. 6 saati bayağı aştık yani! İstasyon küçük bir istasyon! Al Kadam Tren İstasyonu. Trenden iner inmez kuru bir sıcak dalgası bizi sevecenlikle mi, çılgınca mı bilemeyeceğim sarıp sarmalıyor! Çok sıcak! Güneş tam tepede!... Yanıyoruz! Bir sigara molasının ardından hemen bir taksi aranmaya başlıyoruz… Bir an önce internet’ten bulduğumuz otele ulaşmamız lâzım! Yanımızda kendi halinde bir şoför de yolcu arıyor. Yazgı bizi bir araya getiriyor ve buluşuveriyoruz kendiliğinden! 300 Suriye Poundu’na bizi otelin yakınındaki Al Hicaz Meydanı’na bırakıyor. Trafik acaip yoğun ve karmaşık! Hiç bitmeyen korna sesleri, kalabalık, koşuşturan yayalar burada Halep’den daha yoğun. Çünkü Şam daha kalabalık. Irak savaşından kaçıp gelen mültecilerle nüfus 10 yılda anormal artmış. Çocuk yapma konusunda da sanırım pek tutumlu değiller!
Taksiden indik. Buranın ana caddeleri daha geniş. Ama trafik ana arterlerin dışında genelde, Halep’de olduğu gibi tek yönlü. Karşıya bakıyoruz. Evet, internetten aldığımız krokiye göre Sinema ve Posta Merkezi yan yana. Otelin adı Candles Hotel. Sinema ve Posta Merkezi arkasındaki sokakta olmalı. Trafik hengamesini atlatıp karşıya geçiyor ve yürüyoruz arkadaki sokağa doğru. Oteli çabuk bulduk. Hemen bize verilen 47 no’lu odaya çıkıyoruz (Bir gün önceki telefon görüşmemizde iki kişilik oda ücreti için günlük 50 dolar demişlerdi ama biz çıkarken 60 dolar ödedik.) Eşyalarımızı bırakıp biraz soluklanıyoruz. Yemek yememiz gerek! Bu yüzden dışarı çıkıyor ve hemen otele yakın bir fast food dükkânı buluyoruz. Ama garsonuna dert anlatmak deveyi hendekten atlatmaktan daha zor! Ya gerçekten anlamıyor ya da anlamamızlığa veriyor diye düşündük. Sonunda, biraz da sert çıkarak derdimizi anlatmayı başardık. İsmet tarçınlı köftelerden oluşan bol soslu ve kocaman porsiyonu olan bir kebap (Al Götür Kebap gibi bir isim takmışlar!) istedi. Ben de kızartılmış içli köfte yemeyi tercih ettim. Bu yemekten sonra da ishalden kurtulamadım. Ya yemekten, ya sudan (Oysa suları kendi çıkarttıkları ve şişeledikleri kapalı sulardan), ya sıcaktan ya da yorgunluktan bilemiyorum, bağırsaklarım bozuldu. Yalnız yemeğin yanında kocaman bardaklarda içtiğimiz portakal sularının lezzetinin altını çizmeliyim! Hava gerçekten çok sıcak! İçimden düşünüyorum: -Bu deli sıcakta erimeden nasıl dolaşacağız! diye. Ancak gece, hiç bilmediğimiz bir şehirde dolaşmanın pek de bir anlamı yok! Sonuç olarak erisek de çıkıyoruz yola.
Hemen Al Hicaz Meydanı’nda tarihi bir yapı var, önünde de tarihi bir lokomotif… Fransız İstasyonu’ymuş. Mimarisi çok etkileyici! İçine giriyoruz. Rastlantı bu ya! İçinde kitap sergisi var. Kitaplara bakıp, anlamaya çalışıyoruz. Ama Arapça olduğu için anlayamıyoruz elbette! Biraz İngilizce, biraz Türkçe bilenler olmasa ve cadde-sokak tabelalarında İngilizce isimler de yer almasa işler iyice güçleşecek. Özellikle taksicilerle anlaşmak çok daha güç! Toplu taşıma araçlarından yararlanmak da pek mümkün değil. Çünkü hatların isimleri Arapça yazılı. Bu yüzden çoğunlukla yürümeyi, nadiren de taksiye binmeyi zorunlu olarak tercih ediyoruz. Fransız İstasyonu Al Nasır Caddesi üzerinde. Aynı caddeyi takip ederek Adliye Binası olduğunu öğrendiğimiz binanın önünden bir harita satın alıyoruz. Bu harita işimizi çok kolaylaştıracak. Aynı caddede büyükçe bir tabelada “Old Damascus-Eski Şam” yazısını ve işaretini görüyoruz. Zaten haritayı da, adeta halimize kahkahalar atan güneşin altında kabaca çözdük. İstikamet El Hamideyyeh Souk (Çarşı). Adını Sultan Abdülhamit’den alıyor. Bursa’nın ve İstanbul’un Kapalı Çarşısı’nı anımsatıyor. Ama bunun tavanı demir konstrüksiyondan. Sağlı sollu, yiyecek, giyecek, hediyelik eşya türü şeyler satılıyor. Pastane de var birkaç tane. Çarşının sonu El Omayyad-Emeviye Camii’ne çıkıyor. Camiye varmadan önce Roma Dönemi’nden kalan kemer ve sütunların altından geçerek Emevi Camisi’ne ulaşıyoruz. Umayyad-Emevi Camii, Şam’ın, Arap-İslamik İmparatorluğu’nun da başkentliğini yaptığı dönemde Emevi hükümdarı Al walid İbn Abdul Malek tarafından 705 yılında yaptırılmış. Üç minaresi de farklı tarzda yaptırılan caminin girişi de, içi de çok kalabalık. Bu yüzden içeri girmiyoruz. Mimari açıdan Halep’teki Emevi Camii’ye benziyor, orayı nasılsa gördük diye düşünüp, önünden görüntü almaya çalışıyoruz. Caminin çevresi çarşılarla dolu. Arkasına geçiyor, merdivenlerden iniyor, yine labirenti andıran ve çeşit çeşit dükkanın yan yana sıralandığı, alışık olmadığımız baharat kokularının birbirine karıştığı sokak-çarşılara giriyoruz. Girişteki oryantalist kahvelerde oturanların çoğu Nargile içiyor, ekspresso kıvamında, benim tadına bir türlü alışamadığım Mırra eşliğinde. Kokuların bir kısmı da bu nargilelerden karışan kokular… Tarçın, kimyon, karanfil, anason ve daha bilemediğimiz bin bir türlü baharat kokusu…
Haritada gördüğümüz Temple of Jupiter’i (Jüpiter Tapınağı) aramaya koyuluyoruz şimdi de. Selahaddin Eyyubi Cami ve Türbesi’yle koyun koyuna buluyoruz Jüpiter Tapınağını. Görüntü çok hoş… Gelmiş geçmiş uygarlıklar üst üste, iç içe… Şam’a dünyanın en eski başkenti demelerinin nedeni bu iç içe kültürler olsa gerek! Selahaddin Eyyubi’nin mezarında restorasyon varmış, bahçeye girdiğimizde, ilk Türk Hava Şehitleri’nin mezarıyla karşılaşıyoruz, bu bizi çok şaşırtıyor! Çünkü caminin tabelasında hiç yer almıyor bu mezarlık-şehitlik. Ortalık yine ana baba günü. Kalabalık bunaltıyor bizi ve tekrar aynı yerden Emeviye Camii’nin önüne geliyoruz. Köşede bir cafe var, hem de buzlu bir şeyler satıyorlar. Hemen yaklaşıyoruz ve serinlemek için içiyoruz bolca bu içeceklerden. Yine çok yorulduk! Bu arada Kale’ye de uğruyoruz. Eski Şam bu Kale’nin içinde. Çarşılar da. Camiler ve Kiliseler de. Bu dar sokaklar aynı zamanda birer mahalle. Bu mahallelerin sakinleri var. Yani yaşayan yerler. Damascus Kalesi bir tepenin üzerinde değil, şehir seviyesinde inşa edilmiş 1078 yılında Selçuklular tarafından. 7 kapısı var Şam’ı çevreleyen kalenin. Bab Sharki, Bab Al Jabieh, Bab Touma, Bab Al Salaam, Bab Kissan, Bab Al Saghir ve Bab Al Faradise. Bu kapıların bir kısmını görüntüledik. Elbette bunların isimlerini ve kale kapıları olduğunu bilmeden.
Tekrar dönüyoruz çarşıya doğru. Hamidiyye Çarşısı’nda beyazlı, siyahlı, çarşaflı, peçeli, başı açık, başı kapalı, entarili, pantolonlu erkeği kadını çoluğu çocuğu, ellerinde dondurmalarla gördüğümüz o kalabalığı, o mekânı merak ediyoruz çünkü. Demek ki dondurması çok kayda değer bu kadar izdiham olduğuna göre. Dondurmacıya yaklaşıyoruz… Aynı kalabalık sanki ikiye-üçe katlanmış. Sıra yok! Burada sıra alışkanlığına da rastladığımı söyleyemeyeceğim. Sağdan, soldan, ortadan kimin kolu uzunsa, kim daha cevvalse dondurmayı kapıyor! Bari içeri girelim diyorum kardeşime. Giriyoruz ama pişman oluyoruz sonra! Gerçekten öldüren bir kalabalık var. Bütün bu eziyet bir külah ya da bir kase dondurma için mi? Köyden, ilçeden, mahallelerden, uzaktan, yakından gelenler, yerliler, yabancılar herkes burada sanki! Hem içerisi, hem o küçük bahçe, hem dükkan önü, üst üste insan kaynıyor! “Paat Paat Paaat Pat!!!” dondurmalar dövülüyor bir yandan. Leğenler içinde gidiyor, leğenler içinde geliyor! “Pat Pat Paat!!!” Bebek arabaları, bebekler, analarının eteklerinden çekiştiren çocuklar… Ağlıyanlar, bağıranlar, çağıranlar… Olağanüstü bir gürültü… Bütün bu hengâme…evet bir dondurma için(miş)! Biz de bir masaya sığışıp dondurma istiyoruz geleceğinden kuşkulu. Ama geliyor… Üzerinde fıstıklar var. Yanımızda suyumuz var ama, bardak isteme gafletinde bulunuyoruz garsondan. Sert bir cevap: “-No glass!” Şaşırıyoruz: - No glass? Daha da sert: “Yes! No glass!!!” Oysa yan masada yarım suları bardaktan bardağa boşaltarak yeni ve temiz bardak elde eden insanları görmüştük! Ne haddimize! Niye istedik ki! Neyse dondurmalar eriyor bir yandan da. Bu erime dondurmadan kuşkulanmamıza neden oldu! Kaşıklamaya başladık. –Ihh! Tadı o kadar da iyi değil! Bizim Maraş dondurmamızın eline su dökemez! diye bir değerlendirme yapıyoruz. İnsanlar bunun için mi bu kadar eziyete katlanıyor! Ama ne olursa olsun biraz da olsa serinletti içimizi. Artık bu kalabalıktan uzaklaşmalıyız! Çünkü iyice bunaldık kalabalık ve sıcaktan. Hızlı adımlarla yürüyüp Çarşı’nın çıkışına ulaşıyoruz. Çıkışta çarşaflı ve peçeli kadınlara elinde bir pankart olan ufak tefek bir ihtiyarın öncülük yaptığı bir nümayişe denk geliyoruz. Gazze için atkı satıp para toplayanlar da var. Sola yöneliyor ve hemen ilerde Selahaddin Eyyubi’nin devasa heykeliyle karşı karşıya geliyoruz. Muhteşem bir heykel! Birkaç fotoğraf alıp Al Nasır Caddesi’ne yöneliyoruz tekrar. Otele dönmeliyiz. Çok yorulduk…. Güneş de çok yoruyor bizi…Otele geldik, biraz dinlendikten sonra gece yiyecek sorunumuzu çözmek üzere dışarı çıktık. Bu arada ertesi günün planını da yaptık. Yaklaşık iki saat sonra tekrar mekânımıza döndük. Nihayet yatağımızla hoş beş etmeyi başardık!
Bugün Şam’da (Damascus) ikinci günümüz. Saat 10.00 suları… Kahvaltımızı yaptık. Önce Süleymaniye Tekkesi’ne gitmeye karar verdik. Otelimize 50 m. uzaklıkta. Yakından başlamakta yarar var. Çünkü henüz sabah olmasına rağmen güneş kendini şimdiden hissettiriyor! Tekkenin girişinde bir El İşleri Çarşısı var. Oradan giriyoruz. Diğer çarşılarda satılan hediyelik eşyaların benzerlerinden burada da var. Yalnız bu çarşının bir özelliği –ki bize göre çok önemli!- yeşillik ve sükûnet içinde olması. Tekkenin tamamı yeşilliğin içinde zaten. Bu sessizlik ve yeşillik Tekke’ye uhrevi bir hava verdiği gibi, bizim gibi kalabalıktan haz etmeyenleri de cezbediyor! Bu yüzden Tekke’de gönül rahatlığıyla oyalanıyoruz. Önce çarşıyı gezdik, hediyelik eşyalara tekrar tekrar baktık. Benzeri eşyaların çok daha zenginlerinin, Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne kuşaktan kuşağa aktarmaya çalıştığımız mirasa sahip bir ülkenin çocukları olarak, bizde de olduğunu düşünerek satın almak bize ilginç gelmiyor! Bunun yerine sınırlı paramızı gezmede-görmede kullanmayı tercih ediyoruz. Tekke’ye doğru ilerliyoruz. Belki tekke yerine külliye demek daha doğru. Galerilere odaların kapıları açılıyor. Kapıların üstü muhteşem çinilerle bezenmiş! Her taraf yem yeşil! Yeşillik, serinlik de veriyor aynı zamanda derinliğin yanında! Külliyenin mezarlığına ve Cami’ye yöneliyoruz sonra. Demir kapıyla ayrılmış bu bölme. Buraya yalnızca Türkiye’den gelenler alınıyormuş. Bu ayrıcalığı duyunca, teorik olarak her ne kadar yanlışsa da, duygusal açıdan bayağı bir hoşluk hissettik! Demek T.C. vatandaşı olmak yurt dışında böyle işlere de yarıyormuş diyerek, ayrıcalığın keyfini çıkarttık gezerken. Önce kabristana geçtik. Burada Sultan Abdülhamit’in kızı, damadı (buradaki kütüphanenin müdürlüğünü yapmış bir münevver zat-ı muhteremmiş zamanında) ve torunlarıyla birlikte, son sultan Vahdettin’in de mezarı var. Bizi gezdiren görevli ezberlemiş gibi, tek tek mezarlar hakkında bilgi vererek ruhlarına Fatiha diliyor. Bizimle birlikte bir Türk aile daha var. Ardından Kanuni Sultan Süleyman’ın mimarı Sinan tarafından yapılan iki zarif minareli Cami’yi ziyaret ediyoruz. Dışından elbette. Çünkü tadilat nedeniyle kapalı. Önünde kocaman bir havuz var. Yeşille fıskiyeli havuzun bileşimi son derece rahatlatıcı ve serinletici! İçinde gezdiğimiz bu Cami ve Külliye 1554 yılında yaptırılmış. Bahçedeki yavru kedilerle de hoş beş ettikten sonra Şam Üniversitesi’ne doğru yola çıkıyoruz. Ha bu arada Şam’ın her tarafından yüksek bir kale gibi görünen, Süleymaniye Külliyesi’nin önündeki çevre yolunun karşı tarafında inşa edilen ve önündeki parkla medreseyi eziyormuş –bize göre tabii!- izlenimi veren modern bir Şam Kalesi gibi görünen Four Seasons Hotel de, nasıl oluyorsa Suriye Arap Cumhuriyeti’nin bir simgesi gibi bizim tepemizde de yükseliyor.
Şam-Damascus Üniversitesi oldukça eski bir üniversite. 1930’lu yıllarda kurulmuş. Tıp, Eczacılık, Diş Hekimliği, Mühendislik, Hukuk, Fen-Edebiyat, Eğitim, Güzel Sanatlar gibi fakülteleri var (Halep’te de bir üniversite olduğunu belirtmeliyim bu arada. Ancak ona gidecek zamanımız olmadı maalesef). Üniversiteye giderken Damascus National Museum-Ulusal Müze’nin önünden geçiyoruz. Müzede tadilat var. Bahçesine bakmakla yetiniyor ve haritadan takip ederek üniversiteye ulaşmaya çalışıyoruz. Barada Nehri boyunca yürüyoruz. Nehrin suları çekilmiş. Merkez duraklar olduğunu tahmin ettiğimiz yerde öğrenciye benzettiğimiz birkaç kişiye üniversiteyi soruyoruz. Aldığımız tariflerle haritadaki noktayı birleştirerek üniversiteye ulaşıyoruz. Karşımızdaki bina üniversite için yapılan ilk binalardan biri sanırım. Çünkü çok yıpranmış görünüyor. Önünde çam ağaçları ve bahçe! Öğrenci çok bahçede. Sanırım burada da yaz okulu uygulaması var. Bahçeye giriyoruz ve burada doğal olarak kantin ya da cafe olabileceğini tahmin ederek kantin aramaya koyuluyoruz. Amacımız bir şeyler içmek. Ama nafile! Kantin ya da cafe yine yok! Büfe ve kahve makinesi var. Büfeden su, makineden kahve alıyor ve çimlerin üzerine oturarak dinleniyoruz biraz. Binanın içine giriyoruz sonra. Bina, koridorlar, derslikler, kapılar, pencereler çok eski. Bir kısmı yenileniyor, o sırada çalışanlar var hattâ. Arka bahçeye çıkıp diğer fakültelere ulaşıyoruz sırayla. Yeni binası yapılan Hukuk, Eğitim ve Güzel Sanatlar’a kadar yürüyoruz. Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girip idari görevlilerle sohbet etmeye çalışıyoruz ve onlardan Resim, Heykel, Fotoğraf ve Tasarım bölümleri olduğunu öğreniyoruz. Bize kalsa artık çıkmak istiyoruz ama idari memur hoşluk olsun diye bizi dekanla görüştürme girişiminde bulunuyor. Belki bizim de ne diyeceğimizi bilemememizden kaynaklandı, kendimizi dekanın odasında buluveriyoruz. Ne diyeceğiz, ne yapacağız bilemiyoruz. Tam da turist giysisiyle ve güneşten, yorgunluktan perişan durumdayken! Durumu izah etmeye çalışıyoruz. Zaten onlar da İngilizce değil Fransızca biliyorlarmış. Bir biçimde derdimizi anlatmaya çalışıp odadan çıkıyor ve kendimizi fakültenin karşısındaki cafeye atıyoruz. Sigara içmek yasak ama olsun artık fark etmez! Yeter ki kendimize gelecek bir mekân olsun! Birer kahve alıp cafe sahibiyle sohbete başlıyoruz. İstanbul’la bağlarından ve ABD’deki 11 yıllık yaşamından söz ediyor bize. Biz de özetle kendimizden söz ettik. Cafede epeyce görmüş geçirmiş babası da var. Onlara başkan Beşir Esad’ın Başkanlık Köşkü’nün adresini soruyoruz. Tecrübeli ihtiyar bize yaklaşık olarak tarif ediyor. Teşekkür ettikten sonra, yine haritayla karşılaştırarak Devlet Tiyatrosu’nun da yolumuzun üzerinde olduğu Kasr-ı Cumhur’a ulaşmak üzere yola koyuluyoruz.
Güneş herhalde sinirlerimizi bozdu biraz. Kısa bir tartışma güneş yorgunluğunun etkisiyle kısa sürdü ve yaklaşık 2 km. yürümenin ardından Al Omawiyyin-Emeviyye Meydanı’na ulaştık. Meydanın çevresinde Suriye Televizyon Kurumu, Kültür Bakanlığı ve Devlet Tiyatrosu, Al Jahez Parkı, Milli Kütüphane ve adını okuyamadığımız, silahlı askerler tarafından beklenen bir devlet kurumu var. Bizim, dağın (sanırım Quassion Dağı) yamaçlarına doğru yol alan Adnan Al Malki Caddesi’ne yönelmemiz gerek. Trafik ışıklarının düzenine biraz da şaşırarak karşıya geçip caddeye girdik. Buralar son derece modern ve zengin görünümlü. Ankara’nın Gaziosman Paşası’nı anımsatıyor. Yamaca doğru hafif yokuş çıkan Malki Caddesi yeşil de bir cadde. Çünkü apartmanların bahçeleri var. Birinci kavşağı geçtik. Halâ yokuş çıkıyoruz… İkinciyi de geçtik. Görünür de ne Kasr-ı Cumhur var, ne de Türk Büyük Elçiliği. Bu kez telefonla elçilik adresini alıyoruz. Ve üçüncü kavşağı geçmemize gerek kalmıyor. Sağa dönüp Jaza’Eri Caddesi’nden Abu Al Alae Meydanı’na çıkıyoruz. Elçiliğimiz hemen köşede. O dalgalanan albenili bayrağımızdan anlıyoruz öncelikle geldiğimizi. Yüksek duvarlarla çevrilmiş, dış duvarlar turistik ve kültürel zenginliklerimizden devasa fotoğraflarla süslenmiş. Heyecanlanıyoruz fotoğrafları görünce! Bir fotoğrafla elçiliğimizi görüntüleyip yine mola verecek bir yer arıyoruz. Böylesi şatafatta, lükste yine bir cafe bulmakta zorlanıyoruz. Sonunda fast-food tarzı, klimalı bir kahvede su ve kahve içip tekrar yolumuza devam ediyoruz. Ama bu kez taksiyle. Şoförden rica ettik; - Bizi Kasr-ı Cumhur’dan, yani Başkanlık Sarayı’nın önünden geçirip Muhiddin İbn-i Arabi’nin türbesine götürür müsünüz? diye. Önce yine anlamadı şoför bizi… Caddenin adını, Beşir Esad’ın ismini telaffuz edip İbn-i Arabi’yi zikredince sanırım durumu kavradı. Adnan Al Malki caddesine çıktık yine. Şoför İbn-i Arabi ya da gideceğimiz yer hakkında yine Arapça bir şeyler sorduğunda, ona yöneldiğimiz için, o sırada önünden geçtiğimiz Başkanlık Sarayı’nı kaçırdık tabii! Az da olsa görebildiğim kadarıyla iki katlı, geniş bir bahçe içinde pek de şatafatlı görünmeyen bir Residance. Bu arada takside seyahatimiz devem etmekte. Taksi bu kez yukarıya, daha yoksul görünümlü gecekondulara doğru yöneldi. Yine labirent sokaklar, üst üste, iç içe evler çıktı karşımıza. Bu labirent şeklindeki birbirine açılan dar sokaklar buranın mimarî tarzı olmalı. Tarihi mekânlardaki mahalleler ve yoksul mahalleler bu biçimde konuşlanmış hep. Dolayısıyla evler dip dibe olduğu için bahçe de yok. Ve mutlaka bir Souk-Çarşı bu labirentleri birleştiriyor. Bu labirentimsi mahalleler Ortadoğu’nun yazgısını çağrıştırıyor bana hep! Burada da sebze haline açılıyor dar sokaklar. Halin sokağı da çok dar! Taksiden iniyor ve yürümeye başlıyoruz. Fazla gitmeden hemen sol tarafımızda, çarşının içinde kaybolmuş gibi görünen Muhiddin İbn-i Arabi Cami’sini buluyoruz. İçinde Arabî’nin mezarı varmış. Ünlü Doğulu felsefecilerden olan Arabî’nin mekânını kardeşim ziyaret etmek istedi. Ben dışarıda beklerken o ziyaretini yaptı. Çıkışta bir Arap edebiyat öğretmenine rastladık Türkçe de konuşabilen. Bize hem mahalle, hem de Şam üzerine, özellikle mezhepler üzerine bayağı bilgi verdi. Onunla vedalaştıktan sonra, nasılsa sebze halindeyiz diye bir kilo şeftaliyi de alarak yanımıza (Kilosu 65 SP yaklaşık 2 TL) o ünlü Arjantin Caddesi’ne yöneldik. Bize göre ünlü tabii. O modern kale Four Seasons Otel’i kesen caddelerden biri. Birinci sınıf mekânların, otomobillerin, çarşıların bulunduğu bir cadde. Brezilya ve Arjantin Caddelerine yöneliyoruz. O tarafa doğru yürürken apartmanlardan birinin duvarında Türk Hava Yolları’nın reklamını görüyoruz. Kıvanç Tatlıtuğ’un elinde bir dünya var. Kıvanç Tatlıtuğ’u Arap kadınlar çok seviyormuş! Sarışın ve yakışıklı ya!!! Herhalde o yüzden THY onu kullanmış diye kendi kendimize yorum yapıp gülüşüyoruz. Ayaklarımıza kara sular indi. İlk kez cadde kenarında bir bank görüyor ve yüzümüzü Kıvanç Tatlıtuğ’a dönerek geleni-geçeni seyrediyoruz kısa bir müddet…
Tekrar ayaklanıp şehir merkezine doğru yol alıyoruz. Evet… Neredeyse varmak üzereyiz tanıdığımız mekânlara! Derken karşımıza Brasil Cafe diye bir cafe çıkıyor. Pencereleri açık, sigara içilebiliyor ve üstelik yemek de var! Derhal dalıyoruz içeri… Güler yüzlü garsonu yanımıza ulaştığında fazlaca düşünmeden bir Fatteh, bir Foul (fasulye favası) istedik kebaplar kadar yağlı olmayacağını umut ederek. Çünkü ikisi de Suriye geleneksel mutfağından. Az sonra geldi yemekler. Manzarası güzel görünüyor! Yalnızca kaşık getirdikleri için birer de çatal istedikten sonra her ikimiz de tadına bakıyoruz yemeklerin. Fatteh humus, ekmek, yoğurt, sarımsak ve çeşitli baharatlardan oluşmuş bir yemek. Üzerine yağ da gezdiriliyor. Ama buna yağ gezdirilmemiş, boca edilmiş adeta. Benim fasulye favasına da öyle. Tuzları da çok fazla! Çok güzel bir ayran geliyor ama o da aşırı tuzlu! Biraz tadına bakıp bırakıyoruz. Bu sıcakta bu kadar çok yağı ve tuzu neden kullandıklarına aklımız ermiyor bir türlü! Halep’te de, burada da en sık Kardiyolog Doktor tabelasına rastlamamızın nedeni bu olsa gerek; insanların çok yağlı, çok tuzlu ve çok şekerli yiyip-içmesi! Kahve istemeye cesaretimiz kalmadı! Fazla oyalanmadan hesabı ödeyip kalktık. İstikamet önce döviz bürosu, sonra otel…
Otelimize yaklaştık. Hicaz Meydanı’na çıkan geniş caddelerden birinde, büyük tabelasında ağlayan ve gülen tiyatro maskları olan bir tiyatro var. Ama bunlar bildiğimiz tiyatrolardan değil. Asker Tiyatrosu. Kapısında silahlı askerler bekliyor. Bir gün önce kapıda bekleyen askerden ne olduğunu öğrenmeye çalıştık biraz da silahından ürkerek. Ama bizi anlamadı, bilgi de alamadık. Ama kendileri Asker Tiyatrosu diyorlar. Tam onun önündeyiz. Fotoğraf çektikten sonra otelimize yöneliyoruz. Artık güneş köşesine çekildi ve hava karardı. Sıcak devam ediyor ama! Dördüncü kattaki odamıza çıktık serinletici içecekler de alarak yanımıza. Yine biraz kestirdik. Çünkü doğru dürüst bir bar-cafe gibi bir yer bulmak istiyoruz gece. Şam’da içki satan dükkan ya da bar göremedik. Turistik bir yer olduğu için Kale içindeki Eski Şam’da bulabiliriz belki diye düşünüyoruz. Nitekim bulduk da! Saat 22.00 sularında Hamidiyye Çarşısı ve ardındaki labirentlere daldık yine. Bir İngiliz turiste rastladık! Arkadaşlarını ve otelini kaybetmiş olsa gerek, yana yakıla aranıyordu cümleleri yarım yamalak panikten! Elinde de bir Suriye turizm kitabı. Haritasında da sokak isimleri hiç yok! Bize sordu “Arabesk –artık oteli mi kast ediyor, barı mı anlayamadık!- nerede? diye. Biz de cevap verdik espriyle karışık! Kendimizden ondan çok daha eminiz çünkü! - Burada her yer Arabesk!!! 20’li yaşlardaki genç adam kendine ve haritaya serzenişte bulunarak telaşla ayrıldı yanımızdan! Bizim haritamız çok daha iyi. Bütün caddeler ve sokaklar, tarihi-turistik yerler üzerinde gösterilmiş. Bu yüzden halimizden çok memnunuz! Oryantalist tarzda dekore edilmiş, lüks görünümlü bir cafe-bar-restoran bulduk o labirentlerin birinde. Listede alkollü içki görünmüyor ama bize verilebileceğini iletti garsonlar. İki Smirnof ve iki birayı devirdikten sonra yola çıktık yine. Bir türlü tam olarak dinlenemiyoruz, nedense! Yorgunluğa iki kadehin etkisi de karışınca, otele nasıl varacağız bakalım diye düşünmeye başladım. Ama vardık. Ve hemen yataklarla buluştuk yine.
Yarın Şam’da son günümüz. Halep’e dönmemiz gerek. Çünkü oradan memlekete geri döneceğiz. Trenin saati yine çok ters bir saat. Saat: 6.45 Yarın bu kadar yorulacağımızı düşünmüyoruz her ikimiz de. Çünkü gezilecek yerlerin çoğunu gezdik. Bir kiliselerin yoğunlaştığı Hristiyan Arapların ve -Ermeni Kilisesi de olduğuna göre- Ermenilerin bulundukları bölgeye gitmeyi planlıyoruz.
Sabah 9.30 gibi kahvaltıya iniyoruz. Benim bağırsaklar yine perişan, işlevini gereksiz yere çok sık yerine getiriyor. Midem de hiç yiyecek alacak durumda değil. Felaket bulanıyor. Bu günü nasıl geçireceğim bakalım… Kahvaltı çabuk bitiyor. Belki sakinlik ve gölge iyi gelir, içecek kahve de muhtemelen bulabiliriz diye yine yakınımızdaki Süleymaniye Medresesi’ne gittik. Elbette kahve-çay türü bir şey bulamadık! Ama El İşleri Çarşısı’nın gölgeliğinde, taşların üstünde oturarak vakit geçirdik. Hiç de esnaflardan çay ya da kahve ikram eden olmadı! Öyle bir beklentiye girmemize karşın! En iyisi ayaklanmak…
Kiliselerin bulunduğu semte çıkan çarşı Mithat Paşa Çarşısı. Hamidiyye Çarşısının paralelinde. O tarafa yöneliyoruz. Çarşıya vardık kısa bir yürüyüşten sonra. Burada da envayi çeşit satış var. Amacımız alış veriş olmadığı için dükkanları seyrederek çarşının sonuna ulaşıyoruz. Bir Roma kapısı karşılıyor bizi bir Cami’yle birlikte. Evet!... Orada açıkta minik bir cafe var! Adı: Papağan. Oh! Tanrım ne kadar şanslıyız! Açıkta oturup kahve içenler de var!... Haydi biz de oturalım…(MI?) Oturalım. Ben nescafemi istiyorum, İsmet de elma suyunu. Çok iyi geldi bu kahve bana! Burada da sokaklar labirent gibi ama daha temiz ve sakin. Evlerin bir kısmı beyaza boyalı… Kimi sokaklarda kırmızı-pembe gelin duvakları tırmanıyor eski balkon ve cumbalara… Pencere önlerinde başka saksı çiçeklerini de görmek mümkün. Karşımıza ilk kilise çıkıyor. Kapısı da açık, içeriye giriyoruz. Sükûnete ortak olarak duvarlardaki ve tavandaki ikon ve ikonaları seyrediyoruz biz de. Katolik kilisesi olmalı…Az sonra çıkıp diğer sokaklara yöneliyoruz. Haritadan diğer kiliselerin sokaklarını tespit edip sırasıyla hepsini buluyoruz. Her mezhepten kilise var burada; Katolik, Protestan, Fransisken. Ama çoğu kapalı. Ancak 17.00’den sonra ziyaret edebileceğimiz söyleniyor. Bu arada tertemiz bir pastacı dükkanı görüyoruz. Kardeşim ne zamandır tatlı yemek istiyor! Muhallebiler ve bezeler nefis görünüyor. Muhallebi istiyoruz bir tane. Bezelerden de yanımıza alıyoruz. Ayakta muhallebiyi bitirdikten sonra tekrar yola devam ediyoruz. Çoğu sokağın köşesinde İsa ve Meryem ikonlarının bulunduğu, önleri demir parmaklıklı dua ve dilek mekânları var. Küçük küçük ve pek çok… Bu yöredeki dükkanlarda içki de satılıyor. Sakinlik, sessizlik çok belirgin… Oysa bu minicik dar sokaklarda insanlar yaşıyor ama çok sessiz. Hoşumuza gidiyor bu sükûnet! Ve yolumuzun üstündeki son kilise; Ermeni Ortodoks Kilisesi. Orası da kapalı. Saat 14.00 civarı. Büyük olasılıkla bu da 17.00’de ziyarete açılıyor. Kilisenin hemen karşısında bir restoran-cafe var. Bizi çağırıyor adeta. Yemek de var. Çok da çekici görünüyor! İçeri hem klimalı, hem de loş! İnternet de var. Mobilyalar da koyu renk olduğu için böylesi bir atmosfer yaratmış galiba. Arkasında yine oryantalist bir restorant var, geceye hazırlanıyor. Üstü de otel. Lüks bir otel. Fazla vakit kaybetmeden içeri girdik. Garson yabancı olduğumuzu anladı hemen, mönüyü getirdi, İngilizce bir Suriye aktüel dergisiyle birlikte. Önce sularımız, ardından Arabik makarnalarımız ve salatamız geldi. Arabik makarna bildiğimiz sarımsaklı-domatesli makarna. Ama yine yağlı ve tuzlu geldi bize. Salata çok güzeldi. Burada epeyce oturuyoruz. Dönüşte yine Hamidiyye Çarşısı’yla buluştuk. Güneş bizi çok yoruyor… Yürüyerek de dolaştığımız için sık mola vermek durumunda kalıyoruz. Dönüşte otantik bir kahveye daha uğruyoruz. Burası Emeviyye Cami’nin hemen arkasında. Al-Nawfara Kahvesi…Turistler ve Suriyeli vatandaşlar nargile içiyor her çeşidinden! Nargilelerin ateşleri garsonlar tarafından sallanarak hazır hale getiriliyor. Baharat kokusu yine iliklerimize kadar sarıyor bizi! Haydi birer Mırra içelim biz de. Kendimizi kahvede buluveriyoruz. Bu arada güneş de yavaş yavaş çekilmeye karar veriyor sahneden. Emeviyye Cami’den gelen koro halinde okunan akşam ezanı karışıyor kalabalığın uğultusuna… Bu arada televizyon için bir film çekimi var gençlerle çekilen. Biraz da onları izliyoruz hazır bulmuşken. Bir kameraman, bir yönetmen ve bir de asistan… Artık dönelim… Sabah Halep’e yolculuk var, sonra da Türkiye’ye…
Al Kadam Tren İstasyonu’ndayız saat 6.30’da. Adresi anlayamayan ya da anlamamazlığa veren bir şoförden sonra diğeri anladı bizi. Daha hava serin… Fırsat bu fırsat klimalı trenimize binmeliyiz. Yine birkaç kişiden yardım almaya çalışarak yerimizi buluyor ve uyuyarak Halep’e varıyoruz. İstasyonda, ertesi gün dönüş trenine bineceğimiz bilgisiyle Yurtdışı Gişesine yaklaşıyoruz. İyi ki Adana’daki bilgiye güvenerek bir gün sonra gelmemişiz Şam’dan. Eğer tren, nasılsa Cuma gecesi deyip bir gün daha kalmış olsaydık, ya bir hafta sonraki diğer treni beklemek durumunda kalacak, ya da Türkiye’ye başka bir ulaşım yolu bulacaktık. Neyse ki bir gün önce dönmüşüz. Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan sabah saat: 3.00’e dönüş biletlerimizi aldıktan sonra, daha önce kaldığımız otele geldik yine. Bir günlük ücret ödeyerek –çünkü 2.30’a kadar zamanımız var-. Odamıza yerleştik bir kez daha. Kale civarına gidip yemeğimizi yedikten ve Baron Otel’de akşamı geçirdikten sonra otelimize döndük. Artık tren saatimizi bekliyoruz uykuyla uyanıklık arasında. Saat 2.30… Taksiyle Halep İstasyonu’na ulaşıyoruz.
Artık Türkiye yolundayız… Önce Suriye Meydan-ı Akbez Sınır Kapısı, sonra Türkiye İslahiye Sınır Kapısı… Üç saate yakın bekleme… Adana’ya vardığımızda saat 14.30’du. Yorucu bir dönüş yolculuğu oldu. Özellikle Ceyhan civarında otomatik klimaların trenin raylardaki bozulmadan dolayı yavaş yol almasından dolayı çalışmaması bunalttı hem bizi, hem de diğer 55 yolcuyu… Artık Adana Tren Garı’ndayız… Şam’daki, Halep’teki sıcağı aratmayacak bir sıcak buharı karşılıyor bizi…
Merhaba Adana, merhaba Türkiye… Özledik sizi!...
Üye eleştirileri
Yorumlar
Şam, Halep, Bağdat ve İsfahan'ı görmek gibi bir "hayalim" olduğundan yazınızı büyük bir keyifle okudum, elinize sağlık. Halep'i hep sarı düşünürdüm demek beyazmış. Annem anlatır, dedemler, Adıyaman-Maraş sınırında otururlarmış ve yazın (ya da baharda) kalkıp Halep'e çalışmaya giderlermiş; bir çeşit göçerlik. Yolculukları, masal gibi gelirdi bana, sarılık oradan kalmış olmalı.
Elinize sağlık.
Demek ki Şam ve Halep'e ilk veya sonyazda gitmek gerekecek

Gezilerin "Doğu"ya olanları hep cezbetmiştir beni; genel geçerin tersine olması da bunda rol alıyor olabilir. Şu anda, Zürich şehrinde saat 08:57, hava kapalı, soğuk ve yağmurlu; fakat gezi yazınızı okurken sıcağı bütünüyle hissettim; hani "bunalmadım" desem yalan.
Şam, Halep, Bağdat ve İsfahan'ı görmek gibi bir "hayalim" olduğundan yazınızı büyük bir keyifle okudum, elinize sağlık. Halep'i hep sarı düşünürdüm demek beyazmış. Annem anlatır, dedemler, Adıyaman-Maraş sınırında otururlarmış ve yazın (ya da baharda) kalkıp Halep'e çalışmaya giderlermiş; bir çeşit göçerlik. Yolculukları, masal gibi gelirdi bana, sarılık oradan kalmış olmalı.
Elinize sağlık.
Demek ki Şam ve Halep'e ilk veya sonyazda gitmek gerekecek :-)