javascript:JOSC_emoticon("
"
javascript:JOSC_emoticon("
"
)
YOK MU KORKUTAN ? Popüler
Şu sinema garip iş sahi.Bize lütfettiği keyfe laf yok; ancak bazı anlarda küçücük bir soru işaretini şımarık bir edayla öylesine takıyor ki peşine, cevabı bulana değin sizi nefes nefese bırakıyor. Yolun sonunda bir an arkanıza bakıp, neredeyse dünyayı turladığınızı fark ediyorsunuz belki ama nafile işte. Öyle inatçı ki cevap anahtarlarını koynunda saklama konusunda. Sinema içinden çıkılmaz sorular karşısında aslında ne Nuh diyor ne de Peygamber. Dedim ya, garip diye. İşte bugünlerde kocaman bir soru işaretiyle peşinden koşturtuyor beni sinema. Kim bilir belki cevabı en az sorusu kadar basit bir soru bu. Ancak ne beni ne de kimseleri tatmin eden bir cevabı yok. Sorum gayet basit: Türk sinemasında biz, neden ‘’korkmuyoruz ? “ Yok yok, yanlış anlamayın, sonu “fobi” ya da “ist” ile biten tuhaf psikolojik hastalıklardan birine yakalanmadım, sadece korkutmak vaadiyle milyon dolar harcayan filmlerimizden korkmamaktan “korkmaya” başladım bu ara.
Düşündüm taşındım; günümüz internet çağı malum, artık her film neredeyse bir tık uzağımızda. Kronolojik bir sırayla son dönem dahil olmak üzere Türk korku sinemasına dair verilmiş ürünlere şöyle bir göz atayım istedim. Oturup izlemeye başladığım ilk filmdeki tablo beni öylesine utandırdı ki... Bütün kaynaklarda “İlk Türk Korku Filmi” şeklinde geçen “Drakula İstanbul’da” filmini izlemeden keskin ön yargılara sahiptim. Güya ismiyle alay ettiğim bu nostaljik filmi ekran karşısında ayağımı uzatarak ve gülümseyerek izlerken “Vay bee”naraları atacaktım. 1953 yapımı bir filmden bahsediyorum. Tam 58 yıl önce... Kendi zamanını çoktan aşmış bir görsellikle Türk korku sinemasının açılış kurdelesini şerefle kesiyordu bu film. Ve ben ekran karşısında, henüz beşinci dakikada “Sahi bu izlediğim, 1953 yapımı bir Türk korku filmi mi” diye mahcup bir ifadeyle kendi kendime söyleniyordum. Sürekli tartıştığımız korku türünün bizdeki macerasının böylesine enfes bir görselliğe ev sahipliği yapıyor oluşu karşısında yandığım iki şey vardı. Birincisi; elbette bu filmi bu kadar geç keşfediyor oluşumdan ötürü affedilemez cahilliğim. İkincisiyse; gayet tabi düşük bütçesine rağmen kırdığı tabular ve açmaya çalıştığı yepyeni pencereden dolayı gerçek bir şaheser olarak nitelendirmekten asla şüphe duyulamayacak bu filmden sonra, korku sinemamızın geldiği nokta…
“Drakula İstanbul’da” filminden sonra sıraya aldığım korku filmlerini izlemeden önce bir hayli ümitliydim aslında. Çünkü biliyordum ki türler, ülke sinemaları içinde bir bayrak yarışıydı ve bayrak taşımaya başlayan film, böylesine güçlü ve kendinden emin koşabilmişse, ardından gelenlerin bu niteliğe ayak uydurmalarını beklemek en olağan düşünceydi. Ancak ne yazık ki “Drakula İstanbul’da” bayrağı devredecek birilerini bulamadı. Birkaç uç örneği saymazsak korku sinemamızda çok uzun yıllar kayda değer düzeyde ürün verilmedi.Ta ki 2004’te Taylan kardeşler imzalı “Okul” filmine değin. Bu film, içeriğindeki motiflerle türün hakkını tam manasıyla veremese de yıllar sonra Türk sinemasında neredeyse kapanan bir pencereyi yeniden aralayarak, sonraki üretimlerin önünü açması bakımından tartışmasız ki bir milattı. Zira “Okul” filmini hemen takip eden yıllarda; Büyü, Dabbe, Araf Semum, Küçük Kıyamet, Gen, Musallat, Gomeda gibi filmler neredeyse paslanmakta olan bir türün imdadına koştular. Peki koşmakla iyi mi yaptılar dersiniz. İşte asıl mesele de tam bu noktada kendini var ediyor. Yukarıda saydığım yeni dönem filmlerinin tamamını “Drakula İstanbul’da” filminin akabininde izledim. Çok bariz bir ifadeyle bunu ortaya koymak durumundayım ki teknik imkanları olağanüstü, bütçeleri yeterli düzeydeki bu filmlerin hiçbir tanesi “Drakula İstanbul’da” filmindeki atmosfer ve özgün biçimselliği yakalayamıyor. Bunu eskiye ve romantik bulunana olan zaafın bir uzantısı olarak görmeyin, bilakis “Türk korku sinemasında 60 yılda kendimizi çok aşmışız” cümlesini kurabilmek için kendimi çok zorladım. Teknikse teknik, bütçeyse bütçe; peki ya neydi sorun, neden giremiyordum sözüm ona “tüyler ürperten” hikayenin içine. Bunu yalnızca izlediğim iki film üzerinden basitçe açıklamak istiyorum.
İzlediğim bu son dönem korku filmlerinin künye bilgilerine baktığımda orada bir isim hemen dikkatimi çekti: Hasan Karacadağ… Bu isimle ilk olarak üç yıl önce korku sineması üzerine araştırma yapan bir arkadaşımın röportajında denk gelmiştim… Oldukça mütevazı bir tavır göstererek,henüz birinci sınıfta olan arkadaşımın ödevi için ettiği ricayı geri çevirmemişti. Heyecanı, amatör ruhtaki coşkusu ve en önemlisi korku sineması üzerine söyledikleriyle epey dikkatimi çekmişti. O, en azından yüzeceği kulvarı çoktan belirlemiş, yalnızca bir türde film yaparak bu alana tam manasıyla odaklanmıştı. Bir türe sahip çıkmak böylesi bir şeydi herhalde… Umutlanmıştım… Korku sineması adına, hele ki bizdeki korku sineması adına bir hayli umutlanmıştım. Bu cümlemin sonundaki “umutlanmak” fiilinin şimdiki zaman kipiyle sürüyor olmasını çok isterdim. Ancak korku sinemamız adına kısa sürede yeşermiş olan umutlarımı yine kısa sürede yok eden iki filmden ve bu bağlamda Türk korku sinemasında yaşadığım düş kırıklıklarımızdan bahsetmek durumundayım.
Hasan Karacadağ imzalı Dabbe, hesapta Türk işi korku sinemasının nasıl başarılı olabileceğinin kodlarını kendince çözmüş ve özgün bir arayol bulmuştu. Ama bence çarşıdaki hesap vizyona hiç mi hiç uymamıştı. Film, Türk insanının en zaafi yönü olan dinsel temaları bir silah olarak kullanacak ve korkudan hepimizi koltuklara çivileyecekti! Bu kez korkan çıkmadı mı? Evet, insanlar sinemadan çıktıktan sonra filmden etkilendiklerini dillendirmeye başladılar. Bu, korku türündeki önemli kriterlerden birisiydi. Seyirci vizyonda gördüklerini “Acaba benim de başıma gelir mi” endişesiyle izlemeye başladığı an film amacına ulaşmış oluyordu. Dabbe, korku sinemasında umutlu bir keşfi müjdeliyordu sanki. Bu filmde korku sinemamızdaki “gen” sorununu aşamasak da en azından birileri baya baya “korkmaya” başlamıştı. Din, adını bile duyduğumuzda hazır ola geçebileceğimiz tabularla örülü bambaşka bir kavram değil miydi? Türk işi korku sinemasında, başarıya giden yolu işte aynen böyle belirlemişti Hasan Karacadağ. Ama yönetmenin bir diğer korku filmi hiç de böyle söylemiyordu. Şu konuda hemen bir parantez açmam lazım, kişisel olarak Hasan Karacadağ’ı çok seviyorum ve bu tür için çok iyi niyetli biri olduğundan zerre kadar şüphem yok. Ancak yaptığı bu film, korkutamazken güldürüyor, güldürürken düşündürüyor. Hem de kara kara. Neden korkutamaz ki bir türlü korkutma vaadiyle milyonlar harcayan yapımlar. Filmi bir araya geldiği zaman tebessümün eksik olamayacağı arkadaşlarımla izlememden mi kaynaklandı bilmiyorum; ancakben filmde hiçbir ürperti yaşamadım; ancak çok daha zor olmasına rağmen bir hayli gülümsedim. Film boyunca “korkmak” sözcüğünün yanından bile geçmedik. Haa pardon, bir ara çok gülmekten başımıza bir şey gelir mi diye korkmuştuk, sahi ya onu unuttum. Film, açıkça korku türündeki plastiğin kurbanı oluyor ve yer yer belkide farkında olmadan absürd görüntüler sunuyor. Bu işe gönül verenler öncelikle “korkutmak” ve “germek” sözcüklerini yan yana koyup uzun uzun düşünmeli. Evet, belki bol efektli, bol gürültülü filmler yapmak insanları anlık sıçramalara uğratabilir. Bu seçim, bu meşakkatli yolun en kolay silahı. Şöyle ki en vurdumduymaz arkadaşınızın bile karşısına “Höde hödeee!” diye bir anda çıkarak da onu korkutabilirsiniz. Oysa rahatsız edicilik böyle midir sahi! Öyle bir meziyet ister ki yazılmış nefis bir diyalog ya da küçük bir bakış bu gerilimi en saf haliyle yaratabilir. “Dabbe” ile bir nebze umutlandığım Hasan Karacadağ’ın Semum’u maalesef zorlama bir korku filmi. Neredeyse bir iki mekana sıkışmış ve belli ki üzerine fazla düşünmekten “karikatür” evresine dönüşmüş bir öykü. Öykü, öylesine yorulmuş, öylesine zorlanmış ki sanki çok şey anlatmaya çalışılmış; ancak toparlanamamış. Oyunculuklarda yaşadığım büyük hayal kırıklığı da cabası. Tepkilerdeki inançsızlık, garip el kol hareketleri, gizem yaratma uğruna çizilmiş tuhaf karakterler… Bende ve arkadaşlarımın tamamında bir gariplik mi var diye düşünmekten geri kalmayarak, eve gidip filmi bir daha izledim. Üstelik uğurdan büyüden nazardan korkan annemle birlikte. Korku sinemasının hedef kitlesindeki en saf, en kolay tavlanabilir, en sömürülebilir portresiydi annem. Daha ne olsun. Bire bir şahit oldum. Olmamıştı. Annemi bile korkutamamıştı. Son bölümdeki cehennem sahnesi filmdeki saçmalıklara adeta tuz biber ekiyordu. Animasyon efektleriyle yaratılmış cehennem içersinde Semum denen zehirli yaratıkla hocanın karşı karşıya bir dövüş oyununu andıran karşılaşması filmin en unutulmaz karesiydi benim için. Filmin sonunda ayrıca korku türünün vazgeçilmez unsuru olan flashbackler başroldeydi. Seyircinin en çok şaşırma payının olduğu, kısacası filmin joker sahneleridir bunlar. Hani “Aaa böyle sandığımız şey aslında bak böyleymiş” diye şaşırmamız gereken yerler. Bu tip anlarda filmdeki bütün düğüm çözülür ve biz seyirci olarak bir şok yaşarız. Ama filmdeki Banu karakteri bu şaşırma payına uygun düşmedi. Korku türünde temel ve klasik bir teknik vardır. Gizemli ve ürkütücü bir karakter çizilir ve henüz filmin başında seyirciye yem olarak atılır. Seyirci film boyunca bütün kargaşanın altından bu karakterin çıkacağını düşünür ancak filmin sonunda hiç beklenmedik bir kişi, yapılan her şeyin sorumlusu olarak karşımıza çıkar ve biz ters köşeye düşeriz. Bu tekniğin bu filmde tutmamasını, çok net bir biçimde ortaya atılan düğümün zayıflığı ve karakter sayısının azlığına bağlıyorum. Kısacası film, hiçbir yerinde bizi hakkını veren cinsinden ters köşeye yatıramadı.
“Semum” izlediğim filmlerden yalnızca bir tanesiydi. Diğer korku filmlerinin de çok farklı olduğunu söylemek güç. Bu noktada Hasan Karacadağ’ı günah keçisi yapmak değil amacım, tam tersi onu, her şeye rağmen cesaretinden ötürü kutlamak, deyim yerindeyse kafayı taktığı bu türde başarıyı yakalayacağına olan inancımı belirtmek isterim. Korku türüne küsmek ona sırt çevirmek işin en basiti. Bir şeyi kaybetmek ondan kaçmak çok kolay; ancak kazanmak, işte bu en zor olanı. Korku türünü sinemamıza kazandırmak için daha dürüst daha samimi ve daha yalın bir sinemanın oluşması gerekiyor. Çeşitli kalıp ve tekniklerin buradaki yerel motiflerle harmanlanması ortaya komik görüntüler çıkarıyor. Korku türünü hep yabancılardan ve uzaktan seyretmek, bu türü onlarla bağdaştırmamızı sağlamış. Bu durumda bize aslında çok yakın duran korku türünün yerel ürünlerini hep yapay görmeye devam ediyoruz. Belki de uzun bir süreçte korku türüne dair ürün vermeyişimizin cezasını çekiyoruz. Korku türünün ilk örneği olan “Drakula İstanbul’da” filminden bu yana geçen süreçte önemli bir yol alamayışımız, belli kalıpların içine hapsolmamız, korku türü potansiyelimizi bir türlü açığa vuramayışımız kocaman bir soru işareti olarak karşımızda dururken; benim de “Yok mu korkutan bizi” “Korkmak istiyoruz biz” “Korkmak bizim de hakkımız, söke söke alırız” gibi sloganlar atasım geliyor. Ve dönüp arkama bakıyorum. Drakula, İstanbul’da, Semum, cehennemin en dibinde, peki ya korku sinemamız? İşte onu bu ara bulabilene aşk olsun…
E.Ş.
İZMİR 2011
Üye eleştirileri
Yorumlar
:-?: javascript:JOSC _emoticon(" ;:idea:"-) javascript:JOSC _emoticon(" ;:Pirate:" -) :ooo: :ooo:
;-))