Onur Caymaz ve Entellektüel Şiddet Popüler
Makale
Bu ismi daha önce hiç duymamıştım, sağolsun Hasan'ın aktardığı iki yazısı sayesinde tanıdım ve sadece bunlar ona derin bir sevgi duymam için yetti. Ancak ardından isyan ettim; neden mevcut sol medya kanalları Onur gibi iyi yazarları, kendi doğal tabanına bile ulaştırmakta etkili olamıyor? Mevcut kanallar benim gibi az çok ne olup bittiğini takip eden birine bile ulaşamıyorsa, solun yeniden doğuşu için açılmak zorunda olduğu genel "okur-yazar" genç kitleye hiç ulaşamıyor demektir. Bu skandal durum solun en acil, "ilksel" hedefini de ortaya koyuyor aslında; o hedef bir takım siyasi asgari müşterekler etrafında örgütsel birliktelik değil -zira bunun "henüz" toplumsal maddi hiçbir karşılığı yoktur-, sistemin kültürün piyasasına sürdüğü fason ürünler ve şarlatan aktörlerle özdeşleşilmesini sağlayarak başarıyla icra ettiği rıza üretme ve kendi mantığına eklemlendirme süreçlerine entellekütel şiddet uygulayabilecek, "kollektif" bir medya platformudur.
CEHALETİN ESTETİZE ve TEORIZE EDİLMESİ: "MESELEYİ HANEKE'den SÜBHANAKE'ye BAĞLAMAK"
En azından kendi hayatımdan bildiğim kadarıyla örgütlü sol için kültürel alana müdahale eğer tamamen ihmal edilmediyse sadece ikincil olabilmiştir. Bu işlevi kendi bireysel çabaları ile bir avuç yazar üstlenmiştir sadece, ya da "İnsancıl", "Evrensel Kültür", "Sizofrengi", "Express" vs gibi dergi çevreleri. Örgütlü sol için güncel siyasi meseleler ve reel politik her zaman öncelikli, hatta yegane mücadele alanı olmuş ve böylece kültürel alana müdahele eksikliği solun kendi kendine yarattığı bir Achilles Topuğu haline gelmiştir; sistem de okunu tam buraya atmıştır işte. Tamam 1990'lardan itibaren solun yenilgisi küresel boyutlarda yaşandı, ama hiçbir yerde tahribat bizdeki kadar büyük olmadı kanımca. İdeolojik saldırıya karşı sol değerleri koruyarak en azından mevzide kalma kaygısı, sağlam durmayı değil basitçe tutuculaşmayı getirmiş, genç kuşaklar kaybedilmiş, sol bir yaşlılar kulubü haline gelmiştir. Post-modern savruluşa ödün veririm kaygısıyla solun yeni düşünürlere kucak açma isteksizliği sonucu sahipsiz bıraktığı alanlara muhafazakar yalakası sözde liberaller yerleşmiş ve ideolojik yenilgi tam olmuştur.
AKP'inin yükselişi, çok kapsamlı, muhtemelen küresel efendilerin onayı da alınarak icra edilmiş bir operasyon gibi görünüyor. Dolayısıyla sosyo-politik pek çok analizi yapılabilir sol adına ve tümü de konun bir yönünü gerçekten ortaya koyuyor olabilir. Ancak kanımca, kuşkusuz temel neden olmasa da, ideolojik/kültürel müdahale eksikliği, en azından solun kendi hanesinde yaşadığı kayıplar adına en önemli olanıdır. Taraf'ın öncülüğünde yürütülen bu alandaki karşı saldırı, şöyle ya da böyle kendini solda tanımlayan kesimler arasında son derece başarılı olmuştur. Birgün 5000 tirajda kalırken Taraf 60000'lere ulaşmıştır, sadece bu istatistiksel veri bile yenilginin boyutlarını ortaya koyar. Sol ne yaparsa yapsın, AKP'in Bozkırdaki tabanı üzerinde etkili olmazdı belki, ama Taraf'a kaybedilen kesim büyük oranda solun kendi hanesinden düşülmüştür. Taraf, solun kavramlarını hegemonize ederek nicel olarak olmasa da nitel olarak etkili, okuyan, yazan, düşünen bir kesimi gerici bir bloğa eklemlemeyi ve solun mevcut yapılarını yalnızlaştırmayı başarabilmiştir. Onur Caymaz, mükemmel satırlarla bu durumu enfes betimler;
"Başıma bir şey gelmeyecekse pek hoşlaşmadığım; Allahsız Camus’nün, ateist Sartre’ın, Marxist Adorno’nun, dinsiz Baudrillard’ın adını dilden düşürmeyip meseleyi Haneke’den Sübhaneke’ye bağlayan samimiyetsiz liberal kardeşlerimizin söylediği gibi değildir o işler."
"Meseleyi Haneke’den Sübhaneke’ye bağlamak"; işte enfes bir betimleme, işte entelektüel şiddet. Bu nefis ifade neyi dile getirir, eğer Hegemonya sürecini değilse? Her fırsatta dile getiriyorum, ideolojik Hegemonya kaybedilmişse uzun vadede mücadelenin bizatihi kendisi kaybedilmiştir. Ondan sonra istediğin kadar hamasi bir sol pathos'la vicdanlara hitap ederek birlik/çatı çağrıları yap, kendin çalar kendin oynarsın.
Şimdi, yukarıda Onur'un saydığı ve saymadığı isimlere karşı, yani sol düşüncenin genel kabul gören klasik kaynakları dışında olanlara karşı solun genel tavrı ne olmuştur, "burjuva düşünürleri", "post-modern zırva" vs gibi açık açık düpedüz mahkum etmediği yerde, ilgisiz görme, yoksayma dışında?
Solun ideolojik/kültürel alanda sekter bir tavırla kayıtsız kalarak boşalttığı alana çakallar yerleşmiş, savunuculuğunu yaptıkları bildiğin arkaik feodal fikirleri, derin felsefi kaynaklara referansla akıları sıra meşrulaştırarak, bir özgürlük talebi gibi sunabilmişlerdir. Meydan boş olduğu için, Onur'un mükemmel bir şekilde ortaya koyduğu gibi, Allahsız yazarları bile alıp dinsel yobazlığın meşrulaştırılabilmesi için sağlam bir referansa dayanılıyormuş izlenimi verebilmek mümkün olabilmiştir. Sol entellektüel şiddet'in olmadığı yerde türkücü Mahzun ve "emlakçı" Sinan Çetin'den yönetmen, "kendini aramaktan" başka derdi olmayan Aslı Erdoğan'dan Nietzsche'ci, tasavvufu sonradan keşfeden Elif Şafak'tan Deleuze'cü yazarlar yaratabilmek mümkün olabilmiştir. Oysa kültür alanı solun doğrudan müdahale etme gücü olan kendi çöplüğüdür. Reel politik üzerinden, asli toplumsal çelişkinin yaşandığı, üretim alanındaki sınıfsal mücadeleye etkide bulunmak, toplumsal maddi bir gücü, yani toplumsal/sınıfsal faili gerektirir. Böyle bir gücün "henüz" olmadığı yerde, kültürel alana doğrudan müdahale içinse sadece görece dar bir kadro yeterlidir. Lakin mevcut solumuz bu "mütevazi" hedefi hep burun kıvırarak küçümseyegelmiştir. Sanki arkasına toplumsal bir gücü almış da, ona liderlik etmede sorun yaşıyormuş gibi bütün gücünü ve enerjisini umarsızca reel politik alana müdahaleye kanalize etmiştir.
ŞU KADİM ALTYAPI/ÜSTYAPI MESELESİ
Türiye solunun kültürel alanı boş bırakması, marxist teoriyi Poltizer gibi yazarların vulgarize metinleri üzerinden "öğrenmiş" olmasından kaynaklanıyor kanımca. Bu vulgar marxisme göre, toplumsal alan altyapı/üstyapı olarak ikiye ayrılır. Temel olan üretim sürecinin ve sınıf çatışmasının yeraldığı altyapı'dır. Üstayapı basitçe altyapının pasif izdüşümüdür. Üstyapıdaki değişim, altyapıdaki asli dönüşümü takip eder. Dolayısıyla, bir üstyapı unsuru olarak kültür alanındaki dönüşüm ancak altyapıdaki süreçlerin devrimcileştirilmesi ise mümkün olabilecektir. Teori küçümsenir bizde. Ama işte gelin görün ki, teorinin vulgar bir kavranışı bugün bütün siyasi problemlerimizin ana kaynağı olabiliyor.
Klasik teoride algılandığı gibi Üstyapı'nın hiç de öyle Altyapı'nın pasif bir takipçisi olmadığını görmek için sadece kendi hayat sürecimiz boyunca özellikle son birkaç onyıla bakmamız yeterli değil mi? Eğer Altyapı/sınıf mücadelesi sanıldığı kadar belirleyici ise, nüfusunun büyük bir çoğunluğu yoksulluk sınırında yaşayan bir ülkede solun bu denli zayıf olmasını nasıl açıklayacağız? İnsanların sınıfsal konumlarıyla, bilinçleri arasında deterministik ilişkinin sanıldığı kadar belirleyici olmadığını hiç olmazsa bir soru olarak ne zaman gündeme alacağız ve ona göre mücadele biçimleri geliştireceğiz?
GÜÇ MUHASEBESİ
Solumuzunen önemli eksikliklerinden birinin de sahip olduğu gücün muhasebesini yapmayıp, he durum ve koşulda maksimum programı uygulamaya çalışmasını görüyorum Oysa toplumsal mücadele, yaşanılan anda mobilize edilebilecek güçle orantılı olarak aşamalandırılması gereken uzun soluklu bir süreç deği midir? Dolayısıya yenilgi koşullarındaki mücadeleyle yükseliş koşullarındaki mücadelenin çok farklı olması gerekmez mi? Bu sorular ortadayken solumuzun güdük yapıları, sanki çok güçlüymüşcesine, sabırlı, mütevazi adımları küçümseyerek uzun mesafeleri tek bir sıçrayışla katetmek istiyor. Halbu ki uzun tek bir sıçrayış yapabilmek için bile, önce hız alabilmek bir hayi geriye çekilmek gerekir ki, baçlangıç çizgisine maksimum ivmeyle girilebilsin.
Solumuzun mevcut yapılarının yapmadığı güç muhasebesini elimizden geldiğince biz yapmaya çalışalım o zaman;
Öncelikle artık daha fazla geç kalmadan sineye çekmemiz gerekiyor ki, yaşadığımız ülkede solun toplumsal bir tabanı yoktur; öncelikle bu tabanın yaratılmasına yönelik özne kurucu/fail oluşturucu politikaların uygulanması gerekir. Zira solun emekçi/yoksul sınıf arasında tabanı olmadığı gibi, belki de daha vahim bir durum olarak geleneksel tabanı olan gençler/öğrenciler/aydınlar/orta sınıf içinde de hızla mevzi kaybetmekte, 80 öncesinin eski sol kuşakların bakiyesi ile ayakta durmaktadır. Toplumsal mücadelenin asıl yürütücüsü elbette emekçi sınıflardır hala. Ancak aydın öncü kadroların liderliği olmadan, emekçi sınıfların spontan mücadelesi başsız tavuk gibi ordan oraya koşusturmasından başka bir hareket doğurmaz; bir despotu indirirler belki ama ardından yeni bir cellata biat ederler. Arap coğrafyasında yaşananlar tam da böyle bir yönsüzlüğü göstermedi mi? 40 yıllık despotlar alaşağı edildi belki ama bugün Tunus, Mısır daha sol, daha demokrat ülkeler mi?
Dolayısıyla sol, toplumsal bir gücü arkasına alma sürecinde de önceliği emekçilerden ziyade, yetişmiş, etiğimli gençler arasında kaybettiği geleneksel tabanını yeniden kazanmaya vermelidir. Bu eğitimli genç nüfüsa yönelik mücadelenin arenası da fabrika değil kültürel alandır. Sol kültür alanında hiçbir zaman bu kadar mevzi kaybetmemişti; eskiden sinemada Yılmaz Güney'imiz, edebiyatta Aziz Nesin'imiz, Can Yücel'imiz ve bir nicesi, çok sesli müzikte Cem Karaca'mız vardır. Kısacası eskiden kültürel alan nerdeyse tamamen solun hegemonyası altındaydı. Yaşadığımız zamanların at izinin it izine karıştığı puslu ortamında geçmişin o büyük isimleri gibi kuşkuya kapılmadan özdeşleşebileceğimiz tek bir isim var mı? Gidenlerin yerine bir tek yenisi geldi mi? Solumsu, solumtrak birileri var ama öyle gönül rahatlığıyla özdeşleşilemediği gibi, onların solun hanesine yazsak bile, sisteme biat etmişlerin yanında küçük bir azınlık olarak kalıyorlar. Oysa yaşadığımız şu ülkenin solunun kısa tarihinde, kültürel alan yeni kadroların devşirildiği yegane alandı, sınıf mücadelsi değil. Kültürel alanda meydan çakallara terk edilince, solun öncü kadrolarına yeni kan akışı da durdu..
KÜLTÜR ALANIN YENİDEN KAZANILMASI
Sol adına bir güç muhasebesi yapmaya çalışırsak, son sözün söyleneceği alan olarak değil, daha ziyade ağır bir kayanın ataletini kırıp yuvarlanmaya başlamasını sağlamak için bir ilk bir itki vermek türünden, solun sesinin yeniden duyulabilir hale gelmesini sağlayacak bir medya platformu kurmak gerekmektedir. Eğer bir birlik, çatı gerekiyorsa aranacağı yer burasıdır, reel politik alan değil, zira sol partilerin binde birerlik oylarının birleştirildiği varsayılsa bile varılacak siyasi gücün toplumsal etkisi bugünkünden farklı olmayacaktır. Parti mücadelesi insanların gündemine 4-5 yılda bir girerken, kültürel alan insanların bilinçlerini belirlemeye hiç ara vermez. Kültürel alanda bir ses haline gelinse bile, elbette cemaatlerin boyunduruğundaki koca bir nüfusa yine de ulaşılmayacaktır ama hiç olmazsa muhfazakar/bireyci zihiyetin toplumun genelinde ideolojik hegemonya kumasının önüne geçilebilecektir. Bu noktaya Metin Çulhaoğlu çok yerinde bir saptama ile dikkat çeker, Birgün'deki "AKP ve Faşizm" başlıklı yazısında. Avrupa faşizmiyle, Türkiye'de AKP'nin yükselişini karşılaştırdıktan sonra şöyle der;
Bu nedenle, örneğin İtalya’da faşizm çöktüğünde anti-faşizm her yeri sarmışken, bizde yarın bir gün AKP iktidardan gittiğinde bile geriye AKP’lileşmiş bir toplum bırakacaktır.
Herhangi çatlak bir sesin olmadığı, cemaatler yoksul kesimi boyunduruğuna alırken, Taraf ve şurekasının toplumun geri kalan bakiyesini, çoğunlukla okumuş aydın, orta sınıfı hegemonize etme işlevi yüklendiği bir yerde sola hiçbir alan kalmaz.
Yaşadığımız İnternet çağında, kültürel alana müdahale etmek eskiden olduğundan çok daha kolaydır. Ancak bu çok etkili kanalı gerektiği gibi kullanmaktan aciziz. Bu acizliğin en büyük nedeni de, solun iletişim anlayışının eskinin arkaik gazete/dergi/bildiri/basın açıklaması vs paradigmasında takılıp kalmasıdır. İçinde bulunduğumuz zamanlarda, kültürel alan tek bir yayın kurulu, kısıtlı bir yazar kadrosuyla müdahale edilemeyecek kadar giriftleşmiştir; herkesin bulunduğu yerin muhabiri, edebiyat sinema eleştirmeni olduğu, rhizomatik bir iletişim modeline ihtiyaç vardır. İşte tam bu noktada Onur Caymaz gibi yazarların, o kadar güzel ve etkili yazmalarına rağmen, neden mevcut sol iletişim kanalları içinde bir etkisi olamayacağını, başka bir deyişle aslında elimizde olan unu, şekeri neden helva yapmakta değerlendiremediğimize gelelim.
BİRGÜN ve DİĞERLERİ SOL İÇİN UYGUN BİR MEDYA MIDIR?
Denebilir ki, "Ya Onur Caymaz çok güzel yazıyorsa, kendini Birgün'de ifade ediyor, sorun ne öyleyse?"
O zaman sadece şu soruyu soralım kendimize; Onur Caymaz, o çok beğendiğimiz yazılarını Birgün'de değil de Ekşi Sözlük'te ya da Zaytung'da yazsaydı etkisi bu kadarcık mı olurdu?
Birgün sadece zaten solcu olanlara hitap eder, genel okuyucuya değil. Onur'un mükemmel bir şekilde ağzının payını verdiği zevatın dahi, muhtemelen o yazdıklarından haberleri bile yoktur. Okumuş olsalar bile Birgün'de yayınlanmış olduğu için rahatsızlık duymazlar, zira Birgün uygulamaya sokulan ideolojik saldırı ile, çağın gerisinde kalmış, artık soyu tükenmekte olan dar bir "dinazorlar" grubunun sesi olarak yaftalanmıştır. Ve maalesef atılan bu çamurun kolay kolay çıkarılmayacak izi de kalmıştır. Dikkat edilsin, burda Birgün'e yönelik kendi eleştirilerimi dile getirmiyorum, o apayrı konu. Ama sadece atılan çamurun izini bile gözönüne alsak, Birgün'ün etki gücü yoktur. Bize dile getirdikleri acıtabilen bir medya, yani düşmanın da dikkate almak zorunda kalacağı bir medya gerekmektedir. Böyle bir etki gücüne sahip olabilmek içinse, sadece sol değil genel okuyucunun ilgisini her yönde yakalayabilecek, önemli, önemsiz kültürel alanda en küçük bir yaprak kımıldadığında haberi olup, müdahalesini yapabilecek, bildik dar bir yazar kadrosuna değil, rhizomatik bir "yazar ordusuna" dayanan bir platform gerekmekte. Varlığı sayesinde, biri çıkıp süprüntü bir roman, rezili rüsan bir "film" yapmaya kalktığında, bunlar beni tefe koyup çalar endişesiyle kırk defa düşüneceği, Sinan Çetin gibi bir alçak Ayn Rand gibi toplum düşmanı, bütün hayatını ezilenlerin daha da ezilmesine adamış, korku filmlerinden fırlamış bir yaratığı "düşünür" diye sunmaya kalktığında Onur Caymaz gibi birinin çıkıp "Şu adına kurulan enstitünün Irak'ta savaşan askerleri eğittiği, moral geceleri düzenlediği Ayn Rand mı" diye soracağını, dolayısıyla yaltaklanmaya çalıştığı muhafazakarlara karşı bile yüzünün kızaracağını bileceği, AKP'yi devrimci bir parti diye sunmaya kalktığında, sola karşı bir silah olarak kullandığı Orhan Pamuk'un yargılanmasının, Hrant Dink'in öldürülmesinin AKP'in ileri demokrasi koşullarında meydana geldiğini hatırlatacağını bileceği ve bu kadar rahat yüzsüzlük yapamayacağı bir iletişim platformu.
Etkisi bu boyutta olacak bir platformun Birgün ya da benzeri geleneksel bir medya yapısı ile olamayacağı açıktır. Bugün sınıf mücadelesi, üretim alanından çok kültür alanında verilmektedir, arena burasıdır. Dolayısıyla, koca klasik devrimci sınıfı mücadelesi nasıl bir avuç öncünün fedakar çalıması ile verilemez idiyse, bugün de kültürel alandaki mücadele Onur Caymaz gibi iyi bir kaç yazarın çabası ile verilemez. Alçakların hangi birine yetişsin? Dolayısıyla herkesin bulunduğu yerden kendi gördüğü kepazelikleri eleştirebileceği açık bir platform gerekmektedir. Mevcut arkaik medya kanallarında onlarca Onur Caymaz bir araya gelse de etkileri gerektiği gibi olamayacaktır.
Ancak böylesi kitlesel bir katılım, kullanılan geleneksel ajit-pro sol pathos ile sağlanamaz; ülkenin gündeminde devrim falan yoktur, dolayısıyla devrim retoriğinde ısrar etmek, kendini devrimci olarak tanımlamasa da, hala bir vicdana sahip, devrim gibi genel bir perspektifle ilişkilendiremese de, en temel insani değerlerden, ya da basitçe estetik duyarlılıktan kaynaklanan rahatsızlıklar duyan geniş bir kitleyi kendinden uzaklaştıracaktır.
Bugünlerde, çatı, devrimci birlik gibi başlıklar yeniden gündemde. Peki soralım o zaman; çatı, cephe vs gibi oluşumlar kimlerle yapılır? Çatı/Cephe vs tanımı gereği, kendin gibi olmayanlarla biraraya gelmek anlamını taşımaz mı? İlgili tarafların kendi maksimum programlarını geri plana iterek, asgari en temel müştereklerde buluşmak anlamına gelmez mi? Eğer Devrim retoriği ile bir çatı/cephe çağrısı yapıyorsanız, kimlerle biraraya gelmeyi umuyorsunuz? Burası İtalya, Fransa, Latin Amerika gibi görece güçlü farklı sol grupların bulunduğu bir ülke mi de, devrimci sol hedefler etrafında bir birlik arayışına giriyorsunuz? Bu ülkenin solunun eti budu belli. Solun malum marjinal yapıları arasında birlik bir tüluattan öte bir anlam ifade etmez..Birlik, dışarıya doğru, ikinci, üçüncü halkalara doğru olmak zorundadır. Üstelik siyasi/ideolojik değil kültürel öncüllerde birlik olabilir ancak.
Kemalizmle olmasa bile, feodal muhafazakar kültüre karşı kendini kemalist olarak tanımlayan somut insanlardan kurulu orta sınıfın Aydınlanmacı kültürüyle birlik, bu topraklarda sol adına toplumsal karşılığı olabilecek yegane somut birlik'tir.
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
onur caymaz: samimiyetini sevdim.
onur caymaz: samimiyetini sevdim. gerisi teknik. teknik: manipülatif ve arızalı; hayat gibi. ne yapmalı? tam olarak bilmiyorum. ait olduğumu sandığım öznel/zihinsel skalaya göre bilmekle bilmemek arasında pratik açıdan muazzam farklar olmadığını görüyorum. ancak bildiğimi sandığım ve bunu bir şölen başlıyor heyecanıyla haykırdığım anlar oluyor. işin tuhaf yanı gerçekle hayal tam da bu noktada karışıyor... onur caymaz kadar samimi olabilmek adına yazdığım şu cümlelerin hiçbir yere gitmediğini biliyorum. bilmek, önceden söylendiği gibi, çoğu zaman acı vermiyor.
Belki Albert Camus' nün dediği gibi; "Acıklıyı ciddiye almamak o kadar da ağır bir şey değil, ama bu tutumu benimseyen kişi hakkındaki yargıyı eninde sonunda tutumun kendisi verir..."
Murat, Onur Caymaz'ı arızalı bulmana üzüldüm, bense çok ama çok sevdim bu adamı..Tam da gerekli olan sol entellektüel tipi, hamasi değil, düşmanların öyle atıp tutmalarını yemeyecek kadar bilgili, hem divan edebiyatını biliyor hem de Godard'ı..Taraf şürekasının, bireyci yazarları üç kağıdını çok iyi yakalıyor ve suratlarına çarpıyor..
Mutlu Oldum
Önder,
(Artık belirtmemin bir gereği kaldı mı bilmiyorum)Hepsini imzalıyorum.
