MASKENİN ARDINDAKİ TEHLİKE: SİNEMA – İDEOLOJİ
Popüler
19. yüzyılın son döneminde, kimilerine göre bir icat, kimilerine göreyse büyük bir keşif olarak ortaya çıkan sinema için çeşitli tanımlar ortaya konmakla beraber kabul gören tanımı şöyledir: “Belli bir ideolojik kültürel bakış içindeki bilgi ve değerlendirmelerin seçimi ve düzene konarak biçimlendirilişi yoluyla aktarılan anlık hareketli görüntülerin üretimine ilişkin fotografik saptama sistemidir.” Sinemanın herkesçe kabul görülmüş bu tanımından bile yola çıkarak, onun ideoloji kavramı ile nasıl bir münasebet içerisinde olduğuna işaret etmemiz mümkün. Bir asırı geçkin tarihi içersinde sinema, çeşitli biçimlerde değişime uğramış, anlatım biçimi, teknik olanakları ve ulaştığı kitle bazında ciddi bir evrim yaşamıştır. Kuşku yok ki sinemanın en temel özelliği görsel sanatlar içersindeki etki gücüdür. Seyirci perdede izlediği filmdeki öykü ve karakterlerle bu anlamda rahatlıkla özdeşim kurabilmektedir. Çoğu zaman basit bir eğlence aracı olarak algılanan sinemanın bu büyüleyici ve aynı zamanda bir o kadar da tehlikeli boyutu bu noktada kendini var ediyor.
Kitleleri etkilemede araçlar zaman içersinde değişkenlik göstermiştir. Önceleri roman, ardından dergi ve gazete, geçtiğimiz yüzyılla beraber sinema, radyo ve son olarak televizyon hayatımızın içersinde bizi ele geçirip düşüncelerimize hükmedebiliyor. Sinema saydığımız bu kitle araçları içersinde kuşku yok ki etki gücü en yüksek olan materyaldir. Çağın en popüler görsel sanatı olan sinema, özneldir. Her yönetmen ve her senarist, filme yeni bir perspektiften bakar. Kamera açılarındaki en ufak bir tercih bile asla masum değildir.
Narboni’nin şu iddialı lafı bu durumu çok net özetler:
“Her film politiktir”
İdeoloji konusunda çeşitli tanımlar öne sürülmüştür. Bunlardan bazılar şunlardır: Doğru düşünme bilimi (Tracy)Birtakım eksantrik adamların acayip fikirleridir (Napolyon)
Ters yanlış bilinçtir (Marx) Bir sınıfın dünya görüşüdür(LENİN) Toplumu bir arada tutan sıvadır (Gramsci)
Bütün bu tanımlarda görüldüğü gibi temelde bir fikri savunma gayesi içersinde olan ideolojiler, savundukları gerçekleri kitlelerle paylaşma arzusundadırlar. Bütün ideolojiler varolan bir dünya görüşünü ileri sürer, istenilen bir gelecek ve iyi bir toplum için model sağlar, politik değişimlerin nasıl olması gerektiğinin altını çizer. Politika bu sürecin saç ayağı konumundadır. Ancak her politik söylemi bir ideolojik kalıbın içine hapsetmek de olağan yanlışlardandır. Robert Kolker’ın bu konudaki tavrı şöyledir:
“Filmden filme kabaca aynı öykü temel olarak aynı ürün içinde aynı karakterleri gördüğümüzde yönetmenler ve filmleriyle bir kabul duygusu ideolojik bir suç ortaklığı içinde uyutulmuyor muyuz!”[1]
Sinemanın ideoloji denen kavramla kurduğu ilişkinin temelinde, sinemanın ideolojiler için etkili bir propaganda alanı olması. Sinemanın henüz olgunlaşmadığı yıllarda bu ilişki kendini var edememiş, bir takım belge filmler kendini var etmiştir.
Sinemanın ideolojik bir araca dönüşmesi, onun olgunlaşma süreciyle rastlaşır. Sinema ideoloji ilişkisine örnek ilk filmler onu siyah beyaz olduğu 1930lu yıllara denk gelir. Kitleleri kendine çekmeye başlayan bu illüzyona açık sanat, kısa sürede bir söylem yaratma ve yayma peşindeki düşünce kalıpları için bulunmaz bir nimet halini alır.
Düşüncelerini zorbalıkla halletmeye çalışmış iktidarlar için sinema “kültürel bir ikna yolu” yaratmıştır. Egemen ideoloji gücünü ve önemini fark
ettiği bu mucize sanatla korumuştur. Filmler, ya yeni ideolojiler üretmiştir; ya da var olan egemen ideolojiyi pekiştirmiştir. Toplumun değerlerini onaylatmada filmler etkin bir rol oynamıştır. Japonya korku sineması; yalnızca izleyenlerin kanını donduran salt gerilim yaratma amacı güden filmler değildir, farklı bir köşeden okuduğunuz aman göreceksiniz ki kapalı bir toplum yapısına sahip muhafazakâr Japonlar bu yapılarını korku sinemasıyla var ediyor. Bu ülkenin sinemasında tipik söylemler dikkat çeker: Kadının yeri evidir, toplumda erkeğin sözü hakimdir, kadın çalışmamalıdır, kadın ihanet edemez…”
Korku türüne girmişken bir başka örnek de Hollywood sinemasından verebiliriz. 1975 yapımı şu meşhur “Jaws” filminin henüz ilk sekansında kadın karakter, denize çırılçıplak girmek istiyor, bunu yapmak içinde yasak bölgeyi aşıyor. Çitleri aşıp çırılçıplak denize giren kadını köpekbalığı öldürüyor. Kadın aslında burada çitleri değil toplumun oturmuş değer yargılarını ezip geçmeye çalışıyor. Film, “Yasakları çiğnersen başın belaya girer” ideolojisini biraz sert de olsa henüz ilk sahnede vurguluyor. Bize çok masum gelen komedi filmleri farksız değildir. Örneğin 20007 yapımı “Aman Tanrım” filmi eğlenceli görünümlü bir komedi filminin arkasına kendi söylemlerini saklayabiliyor. Bu film burjuva ideolojisinin Hıristiyanlıkla ilişkisini özetler. Erkek kahraman tanrının sahip olduğu güçlere sahip olur ve başarıya ulaşır. Ama tanrı onu denetler ve başkalarına yardım etmediği için onu uyarır. Sonunda Hıristiyanlık onu başarı konusunda sınırlar ve onun bu hali bizi mutlu eder. Filmin önermesi açıktır: “Kimse tanrı olmamalı ve Hıristiyanlığın sınırları içinde mutlu ve tatminkâr olmalı.”Kimi filmler bireyin refahına dair kurduğu düşlerini sınırlar. Filmler aracılığıyla açgözlülüğün zenginliğin insanı nasıl bir bunalıma soktuğu, küçük dünyaların içinde yaşanan sıcak hayatın daha iyi olduğunu görürüz ve ürkeriz. Örneğin 1972 yapımı “Baba” filmi bu anlamda doğru bir örnektir. Film paranın mutluluk getirmeyeceği üzerine kurulur. Bu filmlerde eğer kişi başarısız oluyorsa bu sistem dolayısıyla değil kendi yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Sisteme toz kondurulmaz.
Egemen ideolojinin istediği şey biraz da budur. Kendini pekiştirdiği filmlerde düşünmemeli, sormamalı, istenilen tepkileri vermeli ve sunulan düşünceyi farkına varmadan kabul etmesi. İdeolojinin farklı bir boyutu da izm olarak ideoloji yapmaktır. Örneklerini sıraladığımız gibi egemen ideolojiye katkı sağlayan biçiminin dışında bir de izm olarak ideoloji söz konusu ki bu daha dürüst, daha ilkeli daha cesur daha sanatsaldır. Bu noktada izm olarak ideoloji yapan yönetmenler kendi seyircisini yaratmak zorundadır. Bunlar egemen ideolojiye kafa tutar ve tam da onların karşısında yer alır. Erkek egemenliğin hakim olması gerektiğini savunan egemen ideoloji filmlerinde bunu pompalamıştır. Ancak çok az yönetmen bu ezberi bozmak için kendi ideolojilerini devreye sokmuştur. Kubrick imzalı “Shinning” filmi bahsettiğimiz bu ender filmlerdendir. Film bir kadının erkeği olmadan nasıl ayakta kalabileceğini gösteriyor ve bu klişeyi bozuyor.
Bu anlamda egemen görüşe karşı izm olarak ideoloji yapan Kubrick, popüler kaygıdan uzak bir tutumla söylemlerini içselleştiriyor. Amerikan hâkimiyeti kendini her alanda olduğu gibi sinemada da var ediyor.
Mutlu Parkan bu konuya şöyle yaklaşmaktadır:
“İnsanlık üçüncü bin yıla karşısındaki iki büyük düşmanla giriyor. ABD ve cehalet. birbirini
sürekli var eden bu iki formasyon insanlığın ileriye doğru yürüyüşünde en büyük engeli oluşturuyor. Dünya üzerindeki ABD egemenliği cehaleti üretiyor, cehalet dünya egemenliğini Abdye sunuyor.” [2]
Görüldüğü üzere sinema aslında zannedildiği kadar masum bir sanat değildir ve eğlence maskesinin ardındaki tehlikenin boyutları sevimsizdir. Bu durumu fark etmek bilinçli seyirciyi beraberinde getirecektir. Özdeşim mekanizmasının tuzaklarına düşüp pasif bir konuma düşmeden daha bilinçli ve zihni açık bir seyirci modeli yaratmak sinemanın bu tür söylemlerine yüz vermemek, onun tuzaklarına düşmemekle mümkün olacaktır. Sinema ve ideoloji arasındaki ince ilişkiyi Narboni’nin bu konuya açıklık getiren şu sözleriyle sonlandırmak istiyorum:
“Açıkça sinema gerçekliği yeniden üretir. Kamera ve film bunun içindir. Bu nedenle ideolojiyi ifade ederler. Ancak film yapmanın araçları ve teknikleri gerçekliğin birer parçasıdır ve dahası gerçeklik egemen ideolojinin bir ifadesinden başka bir şey değildir. Bu açıdan bakıldığında kameranın dünyayı kendi somut gerçekliği içinde yakalayan tarafsız bir araç olduğuna dair klasik sinema kuramı son derece gerici bir kuramdır. Bir film çekmeye başladığınıza daha ilk çekimden itibaren şeyleri gerçekten oldukları gibi değil ama ideolojinin süzgecinden geçtikleri haliyle yeniden üretme zorunluluğuyla karşı karşıya kalırız. Film kendisini kendisine sunan kendisiyle konuşan kendisini öğrenen ideolojidir. [3]
kankardeş
KAYNAKLAR:
MARDİN, Şerif; “İdeoloji” İletişim Yayınları, Şubat 1992
ÜNAL, Yörukhan;“Sanat, ideoloji ve İktidar” , Sinemasal Dergisi, Sayı: 1 Aralık 2004
YILMAZ, Ertan; “Sinema İdeoloji Politika” , Orient Yayınları, Ocak 2008
UÇAKAN, Mesut; “Türk Sinemasında İdeoloji” , Sepya Yayıncılık, Ağustos 2010
MİLLİYET SANAT ANSİKLOPEDİSİ, Milliyet Yayınları, Cilt 1, İstanbul, Şubat1992
Üye eleştirileri
Toplam 3 üyeden ortalama puan:
Tebrikler Erkan, açıklayıcı ve güzel bir yazı yazmışsın. Devamınının gelmesini dilerim.
Erkan,
Çok güzel ve çok yerinde bir yazı olmuş.
Eline sağlık.
Son Güncelleme: Ocak 29, 2011
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Cehaletin Asli Kaynağı
Sevgili Erkan,
Eline sağlık; son derece önemli bir konuyu, çok açık, lafı hiç dolandırmadan, çok yerinde alıntılarla mükemmel bir şekilde analiz etmişsin.
Sinemaya çok önem vermeyi, "entellik/dantellik" vulgarizmi içinde anlıyorlar. Oysa sistemin mantığının yeniden ve yeniden üretildiği en önemli kanaldır sinema. Eğer bu doğruysa, cehalete karşı verilecek özgürleşme mücadelesinin en önemli alanlarından biri olarak önümüze çıkar sinema. Maalesef aktüel politikanın tozu dumanı içinde fillerle aşık atmayı olası yegane mücadele tarzı olarak algılayan bizimkiler tarafından bu çok önemli alan boş bırakılıyor. Dolayısıyla pazara sürdüğü süprüntülerle sistemin eğlence sektörü istediği gibi at oynatabiliyor..Bizimkiler cehalet vücuda gelip, bir canavar olarak ortaya çıktığında sonuçları ile mücadele etmeyi muhalefet sanıyor, ama cehaletin çıkıp aktığı ilk pınarın ne olduğunu hiç sorgulamıyor. O pınar -benzer başka şeylerin yanında- tekellerin elinde bulunan eğlence sektörü ve ağırlıkla sinemadır..
Yıllardır söyleyip duruyorum; toplumsal mücadelenin arenası artık fabrikalar değil popüler kültür, ve dolayısıyla onun en önemli unsuru olarak sinemadır.
Zizek, binlerce sayfa boyunca niye sinema analizleri yapar? Boşuna mı? Koca bir düşünür bütün kariyerini neden popüler kültür analizine ayırır? İşte bunların solun genelinin gündemine hala girmemiş olması beni kahrediyor; hala belli günlerde üç beş kişi biraraya gelip standart eylemler yapmayı mücadele sanıyorlar; farkında değiller ki o esnada atı alan Üsküdarı geçiyor..
Yazılarının devamı dileğiyle..
Yorumlar
Bu tarihi fırsatı elimizden kaçıracak mıyız... Bu sorunun cevabı, bütün politik çizgilerini birbiriyle didinme üstüne kuran ve enerjilerini buralarda tüketen adamların sinemayı fark etmelerinde saklı. Kimbilir, belki bir mucize olur bir gün!

İkinize de çok teşekkür ederim. Eksik olmayın. Sinemanın ideolojiyle yaptığı uyumlu dansı burada fark eden birilerinin olması ne güzel. Senin de dediğin gibi Önder Abi, "Toplumsal mücadelenin arenası artık fabrikalar değil popüler kültür, ve dolayısıyla onun en önemli unsuru olarak sinemadır."
Bu tarihi fırsatı elimizden kaçıracak mıyız... Bu sorunun cevabı, bütün politik çizgilerini birbiriyle didinme üstüne kuran ve enerjilerini buralarda tüketen adamların sinemayı fark etmelerinde saklı. Kimbilir, belki bir mucize olur bir gün!