Makaleler Bütün Yazılar Makale Sinema Sinema Akımları : Sovyet (Devrim) Sineması
 

Sinema Akımları : Sovyet (Devrim) Sineması Popüler

Makale

1. Dünya Savaşı’nın tüm hızıyla devam ettiği 1917 Ekim’inde, Rusya’da Lenin’in önderliğinde gerçekleştirilen devrim; dünyada yepyeni bir dönemin habercisi oldu. İşçi sınıfı ve köylüler, burjuva iktidarlara karşı uzun yıllardır sürdürdükleri mücadelede nihayet bir zafer elde etmiş ve o zamana kadar çeşitli biçimlerde dile getirilmiş olan sosyalizm özlemi gerçekleşmiştir.

Rusya’da iktidarın, işçi, köylü ve asker Sovyetleri tarafından ele geçirilmesi; tüm dünyada yankılar uyandırdı. Yüzyıllardır Çarlık rejimi altında ezilen halklar bir anda özgürlüklerine kavuştu. Ülke, 4 yıl süren iç savaşın ardından yeniden yapılanmak için yoğun bir çalışma temposu içine girerken, kültürel alanda da önemli yeniliklere imza atılıyordu. Avrupa’nın ve dünyanın bir çok yerinden sanatçılar, düşünce adamları Sovyetler Birliği’ne geliyor, burada ki üniversitelerde dersler veriyor, yapılan tartışmaları dinliyorlardı. Yeni bir kültür ve yeni insanlar yaratmak için yola çıkan Sovyet Devrimi’nin sanatta da söyleyeceği çok şey vardı. Edebiyatta, müzikte, resimde ve tabii ki sinemada yeni bakış açıları geliştiriliyor; bu alanlarda üretimde bulunan sanatçılara geniş olanaklar sunuluyordu.

Devrimin lideri Lenin için sinemanın yeri ise ayrıydı. Lenin sinemanın halk kitleleri üzerindeki etkisinin farkına varmıştı ve ülkenin önde gelen sinemacılarını desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda yeni sinemacıların yetiştirileceği okulların açılmasını teşvik ediyordu. Sovyet Sineması’nın o güne kadar varolan sinema anlayışının değiştirilmesinde ve dünyaya Eisenstein, Vertov, Pudovkin gibi büyük yönetmenler kazandırmasının altında hiç kuşkusuz yepyeni bir ülke kurmuş olmanın ve ülkede oluşun devrimci havanın yarattığı sınırsız yaratıcılık duygusunun payı büyüktür.

1904 yılında doğan ve devrim sonrasının önemli tiyatro adamlarından birisi olan, sinema alanında da çalışmalar yürüten Sergey Yutkeviç “Devrim Sineması” isimli kitapta o dönemi şu sözlerde anlatır: “İnanılmaz, harika günlerdi; devrimci bir sanatın ilk adımları. Sanat çalışmalarımıza ilk başladığımız yıllardan söz ederken, o devrin neredeyse bütün yönetmenleriyle belli başlı sanatçılarının doğum tarihlerini duyan herkesin ağzı açık kalmaktaydı. Hepiniz inanılmaz derecede gençtik! Sanat hayatımıza atıldığımızda on altı-onyedi yaşlarındaydık. Oysa bunun çok basit bir açıkmalası vardı. Devrim biz gençlerin önünü açmıştı. O zamanlar bütün bir kuşağın yok olmuş olduğu unutulmamalıdır. Büyüklerimiz ülkenin her tarafına dağılmışlar, İç Savaş’ta kırılmışlar ya da Rusya’yı terk edip gitmişlerdi. Bu yüzden Devrim açıkça örgütlenme eksikliği duyuyordu; bunu anlamıştık, ülkemiz bizden çalışmamızı bekliyordu. Açık ki, ülkemizin kültürün her alanında insanlara ihtiyacı vardı. ...Bu çağın sanatının en anlamlı ve ilginç özellikleri nelerdi? Birincisi, önceden söylediğim gibi sınırsız bir deney yapma özgürlüğü vardı. Henüz hiçbir şey istikrara kavuşmamıştı. Cumhuriyet, İç Savaş’la neredeyse bütün kuvvetini tüketmiş gibiydi, kendi kültürünü yaratmaya daha yeni başlıyordu; Sovyet iktidarıyla beraber çalışmak isteyenlere kapılar ardına kadar açıktı. Ama o günlerde her şey yolunda da gitmiyordu. Yaşlı kuşak arasında, tiyatro ya da Devlet’in başka alanlarında kendilerine sunulan mevkileri kabul etmekle birlikte Sovyet iktidarının fikirlerini sabote eden kimselere de rastlanıyordu. Gençler de, bu arada, elbette açık yüreklilikle öne atılmaktaydı. O sırada Komün Sanatı adıyla, zihinlerden silinmeyen bir gazete kurulmuştu; gazetenin kurucuları arasında, kendilerine ‘komfütler’ –komünist fütüristler- diyen Mayakovski, Brik ve Punin’de vardı. Mayakovski’nin ilk ‘Sanat Ordularına Emirler’i bu gazetede yayınlanmıştı. Yeri gelmişken belirteyim, o dönemde gazeteler parayla satılmaz, herkesin okuyabilmesi için duvara yapıştırılırdı. Tiyatrolar gibi ekmek ve tramvay da bedavaydı. İşte, Sovyet Devleti’nin yeni sanatı böyle bir araştırma, muhakeme ve deney atmosferinde doğmuştu. Batı’dan yeni gelen rüzgarların her esintisine, her etkiye açık, rengarenk bir sanattı. Avrupa’nın diğer bölgelerinde olup bitenleri yeni daha öğrenmeye başlamıştık.”

Devrim Öncesi Rusya’da Sinema

Rusya’da ilk film gösterimi 1896 Mayıs’ında St. Petersburg’ta Lumiere kardeşler tarafından gerçekleştirilmiştir. Daha sonra İngiliz Robert W. Paul ve Amerikalı Edison şirketinin gösterimleri gerçekleştirilmiştir. Bu gösterimlerin ardından Rusya’da bir çok yabancı şirket büro açmış ve film gösterimleri gerçekleştirmiştir. 1907’de Alexander Draknov’un bitiremediği Boris Godunov ve Fransız şirket Pathé tarafından yaptırılan Don Kazakları (1908) isimli belgeselden sonra; yönetmenliğini Viladimir Romashkov’un yaptığı “Stenka Razin” isimli film 15 Ekim 1908’de ilk Rus filmi olarak halka gösterilmiştir. Ardından ülkenin büyük kentlerinde sinema salonları açılmaya başlanmış ve film stüdyoları kurulmuştur. Bu dönemde daha çok ülkenin büyük edebiyatçılarının eserlerinin sinemaya aktarıldığı görülür. Bunların yanısıra Shakespeare, Dickens, Hugo gibi dünyaca ünlü yazarların eserleri de sinemaya aktarılmıştır. 1909 dokuz yılında Rusya’da 23 film yapılırken, bu sayı 1916 yılına gelindiğinde 500’ü aşmıştır. Bu dönemin en önemli filmleri arasında Meyerhold’un 1915 yılında çektiği Dorian Gray’ın Portresi ve Yakov Protazanov’ın 1917 yapımı filmi Peder Segius gösterilebilir. Tolstoy’dan uyarlanan Peder Sergius, gösterime giremeden yasaklanmış, ancak Devrim’den sonra seyirciyle buluşabilmiştir. Meyerhold’un Sovyet sinemasına katkıları ise yadsınamayacak düzeydedir. Aynı zamanda gelmiş geçmiş en önemli tiyatro yönetmenleri arasında yer alan Meyerhold; devrimden sonraki dönemde aralarında Eisenstein’in de bulunduğu geleceğin parlak yönetmenlerine dersler vermiştir.

Eisenstein, manevi babası olarak tanımladığı Meyerhold’la ilgili görüşlerini şöyle dile getirir: “Benim Ustam kadar kimseyi asla sevmediğim, tapmadığım ve putlaştırmadığım bilinmelidir. Günün birinde kendi öğrencilerin içinden de bir çıkıp benim hakkımda aynı sözleri söyleyecek mi acaba? Hayır söylemeyecek. Ve bu, benimle öğrencilerim üzerine bir yargı değil, benimle ustam arasıdaki ilişkinin kıymetini ortaya koyar. Çünkü ben, onun çarıklarının bağını çözecek değerde bile değilim, zaten o da, Novinski Bulvarı’nın ısımmayan stüdyolarında keçeden yapılmış çizmeler giyerdi. Çok yaşlandığımda bile, bir insan olarak yanlışları nedeniyle tiyatronun en büyük ustalarından birisinin bütün adımları tiyatro sanatımızın sayfalarından silinmiş de olsa, kendimi yine onun ayak izlerinin tozunu öpecek değerde görmeyeceğim. Sevmeden, ilahlaştırmadan, tutku ve hayranlık olmadan yaşamak imkansızdır.”

Meyerhold’un çalışmaları 1902’den devrime kadar olan bölüm ve devrimden sonraki bölüm olarak iki ayrı dönemde incelenir. Meyerhold, doğalcı tiyatronun gerçeği yüzeyde ele almasına karşı çıkmaktadır, tiyatroda seyirciyi aldatan vurguları reddeder. Meyerhold, yalnız dış hareketten değil, aynı zamanda psikoloik hereketten de arınmış statik tiyatro kavramını ortaya atar. Böylece derinliği olan bir sahne tasarlamanın olanaklarını da yaratır. Daha sonra commedia dell’arte’nin özelliklerinden etkilenen Meyerhold, grotesk tiyatroya yönelmiş ve bir süre sonra statik tiyatro anlayışını bırakarak dinamik bir anlayışı benimsemiştir. Devrim’den sonra tiyatronun eylemin içinde yer alması gerektiğini düşünen Meyerhold, özellikle agit-prop tiyatro anlayışını benimsemiş, tiyatroyu yalınlaştırarak işçi tulumları içinde rol verdiği oyuncuları iskeleler, yükselen, alçalan, dönen, kayan düzeyler ve seyircinin arasına uzanan oyun alanları üzerinde oynatmıştır. Aynı yıllarda daha sonradan bir çok önemli filme imza atacak sinamacılara tiyatro ve kuram dersleri veren Meyerhold, düşünceleriyle Sovyet sinemasını derinden etkilemiştir.

DEVRİMİN İLK YILLARINDA SİNEMA KAVRAYIŞLARI

Devrimin ertesinde ülkede patlak veren iç savaş, film üretimini de azaltmıştır. Ama devrim hükümetinin sinema alanına ilişkin düzenlemeleri gecikmez. Bir çok genç sinemacı Avrupa ve Amerika’ya eğitim almaya gönderilir. Başına Lunaçarski’nin getirildiği Devlet Eğitim Komisyonu, sinema işletimi görevini de üstlenir. 1 Eylül 1919’da ise Devlet Sinema Okulu kurulur. Dönemin hareketli atmosferi bu okulda bir çok farklı tartışmanın ve görüşün ortaya çıkmasına neden olmuştur. 27 Ağustos 1919’da ise sinema Endüstrisi’nin devletleştirilmesiyle Sovyet sineması ‘resmi’ olarak doğmuştur. Ama, ortada sinema üretecek kurumlar kalmamıştır.

1. Dünya Savaşı ardından sürüp giden iç savaş ve öte yandan ülkeye uygulanan ticari ambargolar; sinemada yeni bir anlayış yaratmak isteyen devrimin önündeki engellerden sadece bazılarıdır. Ama sinemaya verilen destek azalmaz. 1922 yılında Yüksek Sinema Teknik Okulu açılır. İç Savaş’ın bittiği 1921 yılından yirmili yılların ortalarına kadar olan dönemde ağırlıklı olarak sinema kuramlarıyla ilgili çalışmalar yapılır ve çeşitli akımlar ortaya çıkar. Bu dönemin en fazla öne çıkan ismi kuşkusuz Dziga Vertov’dur.

Vertov ve Sinema-göz

Sinemayla tanışması devrim yıllarına denk gelen Dziga Vertov, ilk olarak ülkenin dört bir yanını gezerek haber filmleri yaptı. Ama sinema üzerine düşünmeyi de ihmal etmedi. Sinemayı, kendine yabancı öğelerden, özellikle de tiyatro ögelerinden temizlemek istiyordu. Bundan dolayı, stüdyo, dekor, oyuncu ve sahne düzenlenmesine karşıydı. O’na göre sinemacının başlıca görevi gerçeği olduğu gibi, olduğu anda sinemaya aktarmaktı. Amacı, yaşamın içinden alınmamış herşeyi sinemanın dışında bırakmaktı. Çekilen parçalar kurgu sırasında sanat değeri kazanacaktı. Kimilerine göre dünyanın ilk belgesel sinemacısı olan Vertov, sinema gerçeğinin ancak sinema-göz’le anlaşılacağını düşünüyordu. O’na göre sinema gözü, insan gözünün görmediklerini ortaya koyabiliyordu. Bunu ilk olarak Kinopravda isimli filmde gerçekleştirdi ve haber filmini aşan konulu bir film ortaya koymayı başardı.

Vertov, sinema gözün nasıl doğduğunu şu sözlerle anlatıyordu: “İlk yıllarımdan beri fantastik masallar, şiirler ve koşuk yergiler ve ie-epigragmlar uydurarak. Bunlar daha sora, olgunluk çağında, stenogram ve fonoframların montajı tutkusuna; belgesel sesi uyarlamaya ilgi duymaya; bir çağlayanın, bir bıçkı makinesinin, vb. sesini sözcük ve harflerle iletme deneyine dönüştü. Ben ‘ses laboratuvarımda’ belgesel komposizyonlar ve müzikal-edebi sözcük montajları yarattım. Sonra- 1918’in ilk baharında sinemayı keşfediş. Sinema Hafası adına çalışmaya başlamak. Silahlı göz üzerine, hayatın irdelenmesinde kamerarın rolü üzerine düşünceler. İlk ağır-çekim deneyleri, ağır-çekim vizyon olarak Sinema-Göz kavramı (düşünceleri ağır çekimle okuma). Sinema-Göz, ‘gözün görmediği şey’ olarak, zamanın mikroskop ve teleskobu, teleskop kamerası mercekelri olarak, X ışını gözü olarak, ‘gizli kamera’ olarak, vb. çünkü ‘Sinema Göz’ terimi şunları içerir: Her türlü sinematografik araçlar.Her türlü sinematografik imgeler. Doğruyu ortaya çıkarıp gözler önüne serebilecek bütün süreçler.”

Vertov, 1929 yılında yayınladığı bildirinse ise Kamera Göz’ü şöyle tanımlar: “Ben göz’üm. Ben mekanik bir göz’üm. Beni bir amikena olarak, size benzerlerini yalnızca benim görebileceğim bir dünyayı gösteriyorum. Ben bugün sonsuza kadar, insanoğlunun sahip olduğu her türlü durgunluk ve tutukluktan uzağım... Ben bir alet olarak, haketetin kaosunda dilediğim gibi manevra yapabilir ve en karmaşık olasılıkları bile birbiri ardına kayıt edebilirim. Benim yolum dünyanın, daha taze bir algımasının yaratımına doğrudur. Böylece; sizce bilinmeyen bir dünyayı, size yeni bir biçemde açıyorum.”

Vertov, 1929 yılında deneysel sinemanın en önemli örnekleri arasında gösterilen Kameralı Adam’ı yapar. Moskova’nın bir gün içinde gün doğumundan gün batımına dek görüntülendiği bu filmde Vertov, sinema ile gerçek arasındaki sınırları zorlamaktadır.

Vertov’un diğer önemli fimleri ise şunlardır: Onbirinci Yıl, Öncü Gerçek (1924), Lenin Kino-Pravda (Lenin Sinema-Gerçek, 1924), Radio, Kino, Pravda (Radyo, Sinema, Gerçek, 1925), Sinema Göz (1924) ve Lenin Üzerine Üç Türkü’dür (1934).

Sinemanın ilk büyük kuramcıları arasında yer alan Vertov’un bu görüşleri hem Sovyet, hem de dünya sinemasında önemi etkiler yaratmıştır.

FEKS ve Kuleshov

İç savaşın ardından Sovyetler Birliği’nde sinemada önemli bir yer edinen ve Vertov’un aksi görüşlerini savunun bir grup da ortaya çıkmıştır. 1921’de Petrograd’ta Grigori Kosintzev, Leonid Treuberg ve arkadaşlarının kurduğu Egzantirik Oyuncu Fabrikası (FEKS), Vertov’un tersine tiyatronun bütün ögelerini benimsiyordu. Oyunculuğa son derece önem veren FEKS, bir bakıma Alman Dışavurumculuğu’nun Sovyetlerdeki izdüşümü gibiydi.

FEKS ve Vertov’un görüşlerinin orta yerinde ise Devlet Sinema Okulu’nun öğretmenlerinden olan Kuleshov, sinemanı ilk büyük kuramcıları arasında yer alır. Temel malzeme olarak seluloid şeritlerle fim yapımında ilk neneylerini gerçekleştiren Kuleshov, farklı düzenlerle film parçalarını değişik biçimlerde kurgulayarak Kuleshov efekti denilen etkiyi bulmuştur. Sinemanın diğer sanatlarda ayrı olduğunu düşünen Kuleshov, sinemanın kurallarını ortaya çıkarmak için, öğrencileriyle birlikte ‘laboratuvar deneyleri’ gerçekleştirmiştir. Bu çalışmaların önemli bir kısmını ise hammadde yokluğundan dolayı filmsiz gerçekleştiren Kuleshov, yaptığı çalışmalarda, kurgu, filmsel boşluk ve zaman, filmsel gerçek gibi alanlarda yep yeni görüşler ortaya attı.

O, sinemada oyuncunun önemli olmadığını, herşeyi yönetmenin yarattığını düşünüyordu. Bunu koymak için bir deney yapmıştır. Eski bir filmden Mosjoukin’i yakın plan gösteren bir parça almış, bu yakın planı sırasıyla, bir kase çorba, bir tabut ve bir çocuğu gösteren film parçlararına eklemişti. Bu kurguyu görenler, Mosjoukin’in çorba karşısıda açlık, tabut karşısında üzüntü ve cocuk karşısında sevgi belirttiğini düşünmüşlerdi. Oyna sözkonusu yakın plan hep aynıydı, üstelik farkı filmlerden parçalardı. Sinema tarihin Kuleshov efekti olarak geçen bu buluş, montaj deneylerinin bir ürünüydü.

Kuleshov, montajla ilgili ilhamı iki kaynaktan aldığını belirtir. Birincisi ünlü Amerikalı yönetmen ve montajı ilk bulan kişi olan Griffith, diğeri ise Rus edebiyatıdır. Kuleshov’a göre daha sinema icat edilmeden romanlar yazan Tolstoy ve Puşkin’in romanlarında montaj özellikleri fazlasıyla vardır.

Aralarında Pudovkin ve Eisenstein’in de bulunduğu bir çok yönetmenin yetişmesine katkıda bulunan Kuleshov, daha 18 yaşında sinemada montaj ve diğer konular üzerine yazılar yazmış ve tarihe ilk büyük kuramcılardan birisi olarak geçmiştir. Önemli filmleri şunlardır; Bay Batı’nın Bolşevikler Diyarındaki Akıllara Durgunluk Veren Serüvenleri (1924), Ölüm Işını (1925), Kanun Namına (1926), Gazeteci Kız (1927), Kırık Kalp (1931), Timur’un Yemini (1943) ve Biz Urallıyız (1944).

Devrim Sineması’nın Cisimleştiği İsim; Sergei Eisenstein

İç savaş sırasında Kızılordu’ya katılan Eisenstein, savaşın ardından Meyerhold ile çalışmaya başlar. 1923 yılında Ostrovski’nin bir oyununun sahneye konuluşunu anlatan Glamofun Günlüğü adlı kısa filmini çeker. Eisenstein, bu zamana kadar Kuleshov ve Griffith’in filmlerini ve kuramlarını incelemiş ve sinemanın işlevleri üzene düşünmeye başlamıştır bile. 1924 yılında ilk uzun metrajlı filmi Grev’i çeker. Eisenstein bu filme Griffith’in kurgusunu daha da ileriye götürmüş ve yepyeni bir üslup ortaya çıkarmıştır.

1924’te Merkez Komite tarafından 1905 ayaklanmasını anlatan bir film çekmesi için görevlendirilir. Bu film Potemkin Zırhlısı’dır. Dünyanın şimdiye kadar çekilmiş en iyi filmlerinden (kimilerine göre en iyisi) birisi olan filmi stüdyo, dekor ve makyaj gibi olanaklardan yararlanmadan, başrolde halkı oynatarak çeker. Potemkin Zırhlısı’nın kurgusu sinemada bir devrimi işaret eder. Açık ve yalın bir yapıya dayanan, hem yığınları, hem de bireyleri kullanan bu kurgu anlayışı sinemanın gelişimine büyük katkılar sunacaktır.

Bir sonki filmi olan Ekim’de (1927) ise kurguyu Ekim Devrimi süresince ortaya çıkan olayları anlatmak için değil, düşünceleri ve soyut kavramları anlatmak için kullanacaktır. Ardından Genel Çizgi (1929) isimli çalışmasını bitirir. Daha sonra Amerika’ya film çekmek üzere giden yönetmen, burada istediklerini yapamaz. Meksika’da çektiği Viva Meksika’yı tamamlayamadan 1932’de ülkesine geri döner.

Daha sonra Alexander Nevski (1938) ve Korkunç İvan’ı çeken Eisenstein; aynı zamanda Avrupa ve ülkesinde sinema dersleri verir. Ve kendi sinema kuramını geliştirir.

Eisenstein Sineması’nın Özellikleri

Sinema yönetmeninin sanatını, metin yazarının başlattığı çalışmanın doğrudan sürdürülmesi olarak ele alan Eisenstein, öykünün temelinde bulunan düşüncenin, düzenlenmesi de içinde olmak üzere, bütün özelliklerinin açık seçik bir şekilde yansıtılması için gerekli olan sahne çözümleri bulma becerisine özel bir önem verirdi. Sahneye koyma ya da Eisenstein’ın sık sık kullandığı Fransızca mise-en-scene, onun yönetme anlayışında en önemli yeri tutardı. Ona göre; tiyatroda sahneye koyma öğeleri, provalar sırasında işlenir ve çalışmanın özgün yapısına uygun olarak oyun sırasında son şeklini alır, oyundan oyuna değişmeden kalır ve hiçbir gelişmeye uğramaz. Oysa sinemada aksiyonun ayrı ayrı çerçevelere bölünmesi ve daha sonra bu çerçevelerin bir kurgu akışı sağlayacak şekilde bir araya getirilmeleri sahneye koyma tarafından önceden tasarlanmıştır ve bir anlamda da ondan kaynaklanır.

Eisenstein’a göre;sinemada sahneye koyma başlangıç noktasıdır ve sinemasal anlatımın özgün yapısı buradan doğar. Senaryoyu ve kurguyu belirleyen yalnız konu değildir, aynı zamanda sahneye koymadır da, daha doğrusu dramatik aksiyonun zaman ve mekan içinde oyuncular tarafından canlandırılma şeklidir.

Eisenstein "Film Biçimi" adıyla ülkemizde yayımlanan yapıtında Potemkin’de dikkati en çok çeken niteliklerin örgensellik yani organiklik ve coşturuculuk olduğunu söyleyerek örgensellik kavramının Engels’in “örgenlik hiç kuşkusuz üstün bir birliktir” tanımından alındığını bildirmiştir. Gerçekçi bakış açısını temel alan kuramcı-sinemacı, Eisenstein filmlerinde, görüntüleri de gerçekçi bakış açısıyla, sembolik kavramları kullanarak çekmiştir.

Bir Diğer Usta: Pudovkin

Sovyet sinemasını yaratan kuşağın en yaşlı üyesi olan Vselovod Pudovkin, 1. Dünya Savaşı’nda bulunmuş. Esir düşmüş ve sonra kaçarak 1918’de Moskova’ya gelmiştir. 1920’de sinema okuluna giden Pudovkin, burada Kuleshov gibi usta bir kuramcıyla çalışmış. 1921 yılında Volga boylarında baş gösteren büyük açlığı anlatan “Açlık... Açlık... Açlık”ın senaryo yazarlığını ve yönetmenliğini Gardin’le birlikte gerçekleştirmiştir.

Bay Batı’nın Bolşevikler Ülkesi’ndeki Olağanüstü Serüvenleri filminde Kuleshov ile çalışan Pudovkin’in ilk filmi 1926’da tamamladığı “Beyin Mekaniği” isimli belgeseldir. Ama onu duyuran yine aynı yıl Maksim Gorki’nin Ana isimli romanından ayna adla çektiği filmdir. Film Potemkin Zırhlısı kadar ses getirir. Ana’da oğlunun başına gelenler yüzünden yaşlı bir kadının bilinçlenmesini anlatan Pudovkin, bu temayı Saint Petersburg’un Sonu (1927) ve Asya Üzerinde Fırtına/Cengiz Han’ın Torunu’nda da (1929) sürdürür. Bu üç film Pudovkin’in sinemasal özelliklerini ortaya koyar; lirik, psikolojik ve toplumsal olabilen; bireysel yanı ağır basan ama aynı zamanda da toplumsallaşma özlemleri olan kişilerin gelişimi.

Bu filmlerden sonra Basit Bir Olay (1932), Amiral Nahimov (1947) ve Hasat/Vassili Bortnikov’un Dönüşü (1953) gibi filmler de çekmiştir. Ayrıca 1926 yılında "Sinemanın Temel İlkeleri" isimli bir kitap yayınlamıştır.

Pudovkin’in sinema sanatının temeli kurgudur. Sinema’da zaman ve mekan kurgu tarafından belirlenir. Bir film çevrilmez, imajlar kullanılarak inşa edilir. Bir çekim, yalnızca bir olayın basit bir biçimde peliküle aktarılması değil, bu olayın belirli ve seçilmiş bir biçim arajcılığıyla temsil edilmesi ya da yeniden yaratılmasıdır. Böylece olayın kendisi ile perdede gördüğümüz temsil edilme biçimi arasında temel bir fark oluşur. Sinemayı bir sanat dalına yükselten de bu farktır.

Bu dönemin anmadan geçemeyecegimiz önemli sinemacılarından birisi de Dovchenko’dur. 1926 yılına kadar öğretmenlik ve diplomatlık yapan Dovchenko ani bir kararla sinemacı olmaya karar vermiş ve Odesa’ya giderek film stüdyolarında çalışmaya başlamıştır. İlk olarak senaryolar yazan Dovchenko, ilk filmi Zvenigora’yı 1928’de çeker. Daha sonra 1929’da Cephanelik, 1930’da Toprak ve 1932’de İvan isimli filmleri çeken yönetmen filmlerinde sembollere yer verirken; tarih, folkorik ögeler, kuvvetli bir propaganda ve gizli bir mizahı birarada sunar. Onun filmleri daha çok devrimci süreçlerin insan üzerinde yarattığı etkileri inceler.

Sovyet Sineması Deyince...

Sovyetler Birliği’nde sinemanın hem teorik, hem de pratik olarak bu kadar gelişmesini ve tüm dünya sinemasını etkilemesinin altında yatan önemli nedenler var kuşkusuz. Bunlardan ilki, gerçek bir devrimin hemen ertesinde ortaya çıkmış olması. Yüzlerce yıllık geleneklerin altüst olduğu, yeni olan bir şeylerin kurulması için insanların seferber olduğu bu tarihsel süreçte ortaya çıkan genç kuşak, devrimin verdiği özgüvenle o güne kadar sinemaya dair üretilen her türlü kuram ve yöntemi yeniden sorgulayıp parçaladılar; sonra yeniden kurdular.

Sovyet sinemasının bu kadar gelişmesinin bir diğer nedeni ise başta Lenin olmak üzere; devlet görevlileri ve organları tarafından sağlanılan desteklerdi. ‘Kötü film yapmak’ dışında her türlü hak tanının bu genç kuşak, dünyanın ilk sinema okulunda eğitim almış; devletin onlara sağladığı teknik olanaklarla ilk filmlerini çekmişlerdir.

Lenin, sinemanın halkın aydınlanmasında önemli bir yeri olduğunu farketmiş ve sinemacıları filmlerini göstermek için ülkenin en ücra köşelerine göndermiş; buralarda halkın yaşayışı hakkında fikir sahibi olan yönetmenler; yepyeni hikayelerle büyük kentlere geri dönmüşlerdir. Bu sinemanın bu kadar gelişkin olması Devrim’i halka anlatma çabasıyla koşuttur aslında. Devrim’e yürekten inanmış bu genç kuşak; bir yandan estetik özelliklerden ödün vermeden, hatta yeni değerler katarak filmler çekmişler; öte yandan halkın beklentilerini karşılayacak yapımlara imza atmışlardır.

Sovyet sinemasının en büyük özelliği biçimden fazla öze önem vermesidir. Filmler biçimlerine göre değil, taşıdıkları öze göre değerlendirilir. Sinema halkın yaşama katılma isteğini artırmak, olumlu kahramanlarla seyircisine toplumsal anlayışı aşılamak ve halk kitlelerinin beğenisini eğitmek amacı güderler. Devrim’in iddialarından birisi olan burjuva sanat ve düşünce akımlarından kurtulmak da, Sovyet sinemacıların yeni yöntemler, üslüplar ve kuramlar geliştirmesinde önemli bir etki yaratmıştır.

Bu bakımdan Sovyet Sineması, Bolşevik Devrim’den ayrı düşünülemeyecek bir sinemadır. Her ikisi de eski olanı yıkıp, yeni olanı ortaya çıkarmak iddiasındadır. Sovyet Sineması’nın kaderi de devrimin kaderini izler...

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (3)
  • onder
    avatar

    Araz sen de çok önemli bir konuya değinmişsin sansür devrime içseldi diyorsun ya, devrim anlayışının belli bir türü olarak ben de katılıyorum..Hatta bene Stalin bile o devrime içseldi. Bazılarının yansıtmaya çalıştığı gibi nevrotik, piskopat falan bir adam olduğu için değil..Bence Stalin, Stalin olmasaydı, ne bilim Molotov olurdu, o olmasa Beria olurdu.."Normal" bir insanın nasıl Stalin haline gelebileceğini görmek istemiyorlar.

    O devrim anlayışının çökmek zorunda olduğunun sembolüdür Tarkovski..Böyle bir adamı çok sevdiği ülkesini terketmek zorunda bırakan bir sistem yaşayabilir miydi? Tarkovski ya, gelmiş geçmiş en büyük sinemacılardan biri ve sistem dört elle sarılacağına adamı ülkeyi terketmek zorunda bırakıyor..Varsın dindar biri olsun, böylesine bir değer dışlanır mı?

  • aruz
    avatar

    sovyet sineması kendi başına bir ekol, yepyeni bir kültür olduğu gibi, yine kendi yaratıcısı ("sovyetler"/ stalinizm) tarafından herhalde dünyanın en ağr sansürüne uğratılıp güdükleştirilen sinemadır. Bana şöyle geliyor; sovyet sineması muhtemelen iki döneme ayrılıyordur. devrim sonrası açılıp saçılan özgürlük duygusu ile gelişen yeni sinema, ve daha sonra ağır sansür ile boğulan bir kültür. yazık tarkovskiyi kanser yapan herhalde stalker"i çektiği nükleer enerji santralleri değil sansür olmuştur. ağır sansürün mimarı stalin olması pek muhtemel olduğu gibi, benim daha farklı kuşkularım var, bu sansür the devrime içseldi...

    bu başlığa aç bir kurt gibi atladım. okudukça ne kadar çok şey tartışmaya açacak diye düşündüm. sanırım bu makale ile başayan koca bir tartışma alayı olacak.

    konuyu açtığın için teşekkürler, Selim.

  • AliOsman
    avatar

    Sitede Moskovacı bir anlayış dolaşıyor herhalde :))

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #2 Önder Kurt 21-03-2008 13:02
Araz sen de çok önemli bir konuya değinmişsin sansür devrime içseldi diyorsun ya, devrim anlayışının belli bir türü olarak ben de katılıyorum..Ha tta bene Stalin bile o devrime içseldi. Bazılarının yansıtmaya çalıştığı gibi nevrotik, piskopat falan bir adam olduğu için değil..Bence Stalin, Stalin olmasaydı, ne bilim Molotov olurdu, o olmasa Beria olurdu.."Normal " bir insanın nasıl Stalin haline gelebileceğini görmek istemiyorlar.

O devrim anlayışının çökmek zorunda olduğunun sembolüdür Tarkovski..Böyl e bir adamı çok sevdiği ülkesini terketmek zorunda bırakan bir sistem yaşayabilir miydi? Tarkovski ya, gelmiş geçmiş en büyük sinemacılardan biri ve sistem dört elle sarılacağına adamı ülkeyi terketmek zorunda bırakıyor..Vars ın dindar biri olsun, böylesine bir değer dışlanır mı?
Alıntı
 
 
0 #1 Araz Zeyniyev 21-03-2008 12:47
sovyet sineması kendi başına bir ekol, yepyeni bir kültür olduğu gibi, yine kendi yaratıcısı ("sovyetler"/ stalinizm) tarafından herhalde dünyanın en ağr sansürüne uğratılıp güdükleştirilen sinemadır. Bana şöyle geliyor; sovyet sineması muhtemelen iki döneme ayrılıyordur. devrim sonrası açılıp saçılan özgürlük duygusu ile gelişen yeni sinema, ve daha sonra ağır sansür ile boğulan bir kültür. yazık tarkovskiyi kanser yapan herhalde stalker"i çektiği nükleer enerji santralleri değil sansür olmuştur. ağır sansürün mimarı stalin olması pek muhtemel olduğu gibi, benim daha farklı kuşkularım var, bu sansür the devrime içseldi...

bu başlığa aç bir kurt gibi atladım. okudukça ne kadar çok şey tartışmaya açacak diye düşündüm. sanırım bu makale ile başayan koca bir tartışma alayı olacak.

konuyu açtığın için teşekkürler, Selim.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile