Baker İronisi mi, Baker Paradoksu mu? Popüler
Makale
Geçen akşam bir yandan Ulus Baker’ in ve Deleuze’ ün resimlerine bir yandan odanın duvarlarına bakarken kafamda bir ampul çaktı. Düşünüyordum ama daha çok Deleuze’ un ‘Spinoza üzerine derslerinde’ sık söylediği gibi, ‘kalbimle hissetmeye çalışıyordum.’
Baker İronisi mi, Baker Paradoksu mu?
Çok katmanlı bir varlık olarak algılayan, etkilenen, düşünen ve dışavuran ‘ben’ in, bilerek veya bilmeyerek, kendi bütünlüğünü kurmak ve genel bütünle arasındaki ontolojik ilişkiyi korumak amacıyla kurduğu cümlelerde düşünce tarihindeki pek çok ekolün, okulun, filizofun, her türlü yaşam pratiğinin vesairenin izdüşümü bulunur. ‘Ben’, estetik kaygıyla cümle kurduğunda, ya da, bir melodi ürettiğinde de benzer öğelerin belirleyici etkileri ve izdüşümlerinden söz edilebilir, dahası, gündelik ve tarihsel yaşam da böyle kurulur...
‘Ben’ in zihninde beliren çağrışımlar büyük oranda geçmişe aittir, ancak, etki alanına bağlı olarak şimdiyi tanımladıkları gibi geleceğe gönderme potansiyeli de taşırlar. Bütün dışavurumlar bu işleyiş çerçevesinde yaşamın kurulumuna katkıda bulunur. Sadece, nitel ve nicel kıstaslara gore birbirinden ayrılır; bireyliğin hatlarını -belli belirsiz de olsa- çizerler. Neticede beşeri varlığın kendini belli etme ve belli ediş üzerinden bütünün parçası olma çabası neredeyse ona içkin biçimde surer gider; bu çabayı sürdürmek ise ‘mutad psişik bir hal’ in güdümünde tekil varoluşa karşılık gelir. Beliriş oluştur ve -çoklarının düşündüğünün aksine- anlıktır, inişli çıkışlıdır; varoluşa hakim olan tema değişkenlik ve istikrarsızlıktır. Anlık olmayan şeylerse zihinlerde bir tür zorunluluk gibi yer eden duyusal bilgiler, imajlar, imgeler ve kolektif bilinçten ve bilinçaltından payımıza düşen herşeydir; şarap şişesinin dibinde yüzen tortular gibi.
Bize yüzlerce kitap okutan, okuduklarımızı ve aklımızdan geçenleri dolaşıma sunmamıza sebep olan iki temel itki; yukarıda sözünü ettiğim belirimin/belirişin devamlılığını sağlama ve bütünün bir parçası olduğumuzu kendi bilincimize ve dışsalımıza kabul ettirme güdüsüdür. Söz konusu çabanın etik çağrışımı ve çağrısı ise sadece şudur:
“Ben, ait olduğum kozmik bütün ve onun parçası olan siz türdeşlerim için kendimi var etmekteyim, siz de benim için kendinizi var edin ve BİZ, birbirimiz için, kudretini artırmak yükümlülüğünü bir tür yazgı gibi alınlarında taşıyan varlıklar olarak bütünlük, barış, huzur ve eşitlik içinde, BİR halde yaşamayı sürdürelim!”
Dahil olunan yaşam pratikleri içinde pek çokları kariyer yaparak daha çok kapitale ve statüye sahip olmanın yollarını ararken, bazıları oturmuş herkes için daha yaşanılası bir dünya ve kendileri için anlamı yüksek bir ömrün çabası içindeler. En azından yadsınması güç bir ‘niyet ve eylem’ gerçeği hala var; ite kaka eksik gedik fark etmez. Söz konusu ortak iyi niyete ve eylemliliğe sahip olanların ne iş ne de yarın garantisi var üstelik. Aslında süregiden; bilinçli istemlerin ötesinde, doğal itkilerin inanca dönüştüğü ve olumlu manada büyük toplumsal “alt-üst oluşun” hayal edildiği ve bu hayal üzerinden geleceğe dair umutların sıcak tutulduğu ‘anlar’ ın üretimidir.
Ahir ömrümüzde ışıklı günleri görememe ihtimalimiz yüksek, ancak, burada da ölümsüzlük/sonsuzluk itkisi sigorta gibi devreğe giriyor ve bizi tekil/çoğul yaratıma, eylemeye zorluyor. Hal böyleyken yaşam sahnesini trajik bir tercihle terk etmek felsefi bir tavır olmaktan ziyade patalojik bir tercihtir. En fazla nihilist bir tepki olur, o da her zaman ölümü gerektirmez. Zira, -mücadele alanı neresi olursa olsun- mevziyi terk ediş başlı başına ‘etik’ bir çelişkiyi çağrıştırır. İyimser bakışla, terk edişte herhangi bir felsefi tavır yoksa ‘psişik bir hal’ den söz etmek gerekir, onun da yazgısı bellidir. En kötüsü bu tür olgular kötü sinerjiye açık seyreder. Kutsal yumağın bu noktada çözülme potansiyeline sahip olduğunu, terk edişin ise kendisini mutlaklaştıran bir dinamiği hep beraberinde yaşattığını/taşıdığını göz önünde bulundurmak gerekir.
Tikeli de kitleseli de hiçliğin ve trajedinin bataklığına götüren yol major/minor travmatik bir tarihle, abartılı ölçüde deterministik tarih anlayışlarının bileşke zemininde uzanır. Tikelliğin ve çokluğun ağırlığını bu zemin taşır; ontolojik manada çürümeye ve taşıdıklarıyla birlikte çökmeye mahkumdur. Dünya görüşünü ve evrensel algıyı daraltan güvensiz ve sahte bir tinin güdümünde duygular ve anlamlar nötürlenir; derken ‘Ben’ nihilist bir hayatın içinde savrulur durur.
Geçen akşam bir yandan Baker’ in ve Deleuze’ ün resimlerine bir yandan odanın duvarlarına bakarken kafamda bir ampul çaktı. Düşünüyordum ama daha çok Deleuze’ un ‘Spinoza üzerine derslerinde’ sık söylediği gibi, ‘kalbimle hissetmeye çalışıyordum.’
Bir Spinozacı olduğunu bildiğim Baker, uzun süreli oral bir intiharı neden tercih etti? Sıradan bir madde bağımlılığının ötesinde kendi bağıntılarının kötü bağıntılar tarafından bozulmasına neden göz yumdu?
Bu soruları kendime daha once de sormuş ancak cevaplarını verememiştim. Geçen akşam, gözden kaçırdığım önemli bir nokta, kalpten bir hissediş neticesinde geldi beni buldu:
Baker’ in cümlelerinde sık lifli, derin düşünsel hatların simgesel ve sembolik izdüşümlerini, çağrışımlarını, hatta bizzat kendilerini bulabiliriz. Kuşkusuz bu cümleler bir araya gelip nesnel bir bilinç olarak Baker’ i var ettiler. Lakin, üzerine bastığımız topraklarda hüküm süren bin yıllık iktidarların ve hegomonik yapıların, doktriner şablonların, baskın/bağlayıcı kültürel dokuların, moral değerlerin, inanç sistemlerinin, tarihsel travmatik olayların vesairenin etkisini hesaba katmazsak ontolojik bağlamda eksik, kendi içinde de huzursuz bir varoluştan söz etmiş oluruz. Bu unsurları hesaba kattığımızda ise Baker’ in bütüncül bir varoluş şansının zaten olmadığını görürüz. Ben buna ‘Baker İronisi’ diyorum.
Fotoğraflarda Baker’ in, iki boyutlu optik bir algıyla, sakin göründüğü söylenebilir. Oysa üçüncü gözün gördüğü bambaşka: İçsel tedirginliği çekingen gülümsemesine yansımış ve gülümsemesinde yoğunlaşmış yorgun bir adam. Beslendiği ve zihinsel anlamda kendisini tatmin eden bir damar var, emin olduğumuz tek konu bu, çünkü somut kanıtları var. Peki Baker fotoğraflarında ve metinlerinde olmayan ne? Bence Deleuze’ nin rahatlığı ve yaşama bağlılığı. Kuşkusuz Bakerle Deleuze arasına çektiğim, dahası yakıştırdığım masum bir çizgidir bu. Ancak, kalben hissetme yetisi olanları derin nedenlere ve büyük sonuçlara götürebilecek potansiyeli de taşıyabilir.
G. Deleuze’ ün entellektüel rahatlığı ve yaşama bağlılığı aslında onu oluşturan kültürün gücünden kaynaklanıyor. Çünkü “tikel” yükünü taşıyan sadece kendisi değil; ait olduğu toplum ve ders anlattığı öğrencileri de. Yani bilgilendiği ve bilgilendirdiği bütün toplumsal varlıklar.
Çalışma odamın duvarlarına bakarken Baker’ in kesin yalnızlığını, taşıdığı ağırlığın etkisiyle “titreyen” bacaklarını hissediyorum. İmgelemimde bir resim Baker gerçeğini öteki gerçeklerden ayırmak istercesine ağır ağır beliriyor: Uzun içki masasının bir köşesinde Baker oturuyor, masa arkadaşları konuşuyor, kahkahalar atıyor, Baker çekingen gülümsemesini dudaklarından eksik etmeden onları dinliyor, arada birşeyler söylüyor ama daha çok dinliyor ve sigarasından derin nefesler çekiyor. Konuştuğunda dudaklarından Leibniz, Spinoza, Nietzche, Kant, Marx, Deleuze vs. dökülüyor. Gelgelelim, Baker’ i var eden ve dostlarıyla düşlediği varoluşun önünü hep tıkayan ülke tarihinin ve kültürünün sigara dumanına gark olmuş atmosferinde eklektik biçimde dökülüyorlar. Baker’ e aitler ve fakat meyhanede gidip yerleştikleri sandalyeler yok, daha çok boşlukta salınıyor, çaresiz yere düşüp parçalanıyorlar. Kuşkusuz Baker, filozofları açık bir kavrayış ve samimi bir içselleştirmeyle konuşturuyor. Baker’ in dili filozofların, giderek Spinoza’ nın diliyle karışmış ve tüm mekanları ve zamanları kavrama itkisiyle aslında ölümsüzlüğün ve kosmosla bir olmanın peşinde koşan bir varlığın diline bürünmüş. Ben buna ‘Baker Paradoksu’ diyorum.
-/-
Üye eleştirileri
Yorumlar
John Berger'in "Görme Biçimleri" isimli bir kitabı var.
İlk cümlesi, "konuşmayı öğrenmeden önce görüyorduk" ; şeklindedir. Devamla görme/bakma eylemini "perspekti f"in tanımı vererek destekler. Bu tanımda, aynı tabloya ve nesneye bakan kişi, sonsuz bir kayma noktasından gözlerinin önüne getirdikleri kısımları o an için dünyanın merkezi haline getirirmiş. Getirdikleri kısmın aynı olma olasılığı her zaman çok düşük olacağını tahmin edersiniz, dolayısıyla la iki farklı yorum, his ve algı ve farklı sonuçlara kapılacağımız kesin. Görmek başka böyle bir eylem. Bakmak ise daha farklı bir eylem, Sizek'in psiko-sinematog rafik çözümlemelerind e, "yamuk bakmak" anamorfoz kavramı üzerinden nihai çözümlemelerini sürdürdüğünü biliyoruz. Belirli bir konumdan değil, farklı bir koordinattan bakmanın gerçeğe en yakın noktasına ulaşmamızda bize yardımcı olacağını söyler. Görümek sürekliliği olan bir eylem olduğundan görüntünün türdeşleşme eğiliminin belirli bir körlüğe yol açması nedeniyle yamuk bakmak iyidir denilir. Baker nefis çevirisi yayımlanan Delueze'in Kant üzerine 4 ders kitabında şunu söylüyor,.... özne kurucudur, belirişin değil, belirenin değil, belirişin belirlediği koşulların kurucusudur. Belirişin belirdiği koşullar nasıl ortaya çıkarırız ya körleşerek yada yamuk bakarak değilmi? Niye herkesin bir doğrusu ve yanlışı olduğunun bir göstergesi. perspektif nedeniyle.. hayatta en çok tekrarladığmız bir kavramla konuşuyoruz, point of view, bakış açısı meselesiyle. Guy deborde nin dediği gibi, herseyiyle alt üst olmuş bir dünyada yanlışlığa doğruluk katan bir an olarak belirişi görmek güzeldir. İşte bu görüşte yazar Baker ironisi mi, Baker paradoksmu diye tartışmayı ortaya atmış, ancak üçüncü gözle görmeye çalışarak, hrşey ne kadar birbirine yakın ve içiçe girmiş durumda. baker'in kendini yoketme tarzının, spinoza öğretisiyle tezat ooluşturmasını durumunu bence yumuşatmış, bakerin fotoğrafına yamuk bakarak.

Fotoğraflarda Baker’ in, iki boyutlu optik bir algıyla, sakin göründüğü söylenebilir. Oysa üçüncü gözün gördüğü bambaşka: İçsel tedirginliği çekingen gülümsemesine yansımış ve gülümsemesinde yoğunlaşmış yorgun bir adam. Beslendiği ve zihinsel anlamda kendisini tatmin eden bir damar var, emin olduğumuz tek konu bu, çünkü somut kanıtları var. Peki Baker fotoğraflarında ve metinlerinde olmayan ne? Bence Deleuze’ nin rahatlığı ve yaşama bağlılığı. Kuşkusuz Bakerle Deleuze arasına çektiğim, dahası yakıştırdığım masum bir çizgidir bu. Ancak, kalben hissetme yetisi olanları derin nedenlere ve büyük sonuçlara götürebilecek potansiyeli de taşıyabilir.
John Berger'in "Görme Biçimleri" isimli bir kitabı var.
İlk cümlesi, "konuşmayı öğrenmeden önce görüyorduk" şeklindedir. Devamla görme/bakma eylemini "perspektif"in tanımı vererek destekler. Bu tanımda, aynı tabloya ve nesneye bakan kişi, sonsuz bir kayma noktasından gözlerinin önüne getirdikleri kısımları o an için dünyanın merkezi haline getirirmiş. Getirdikleri kısmın aynı olma olasılığı her zaman çok düşük olacağını tahmin edersiniz, dolayısıyla la iki farklı yorum, his ve algı ve farklı sonuçlara kapılacağımız kesin. Görmek başka böyle bir eylem. Bakmak ise daha farklı bir eylem, Sizek'in psiko-sinematografik çözümlemelerinde, "yamuk bakmak" anamorfoz kavramı üzerinden nihai çözümlemelerini sürdürdüğünü biliyoruz. Belirli bir konumdan değil, farklı bir koordinattan bakmanın gerçeğe en yakın noktasına ulaşmamızda bize yardımcı olacağını söyler. Görümek sürekliliği olan bir eylem olduğundan görüntünün türdeşleşme eğiliminin belirli bir körlüğe yol açması nedeniyle yamuk bakmak iyidir denilir. Baker nefis çevirisi yayımlanan Delueze'in Kant üzerine 4 ders kitabında şunu söylüyor,.... özne kurucudur, belirişin değil, belirenin değil, belirişin belirlediği koşulların kurucusudur. Belirişin belirdiği koşullar nasıl ortaya çıkarırız ya körleşerek yada yamuk bakarak değilmi? Niye herkesin bir doğrusu ve yanlışı olduğunun bir göstergesi. perspektif nedeniyle.. hayatta en çok tekrarladığmız bir kavramla konuşuyoruz, point of view, bakış açısı meselesiyle. Guy deborde nin dediği gibi, herseyiyle alt üst olmuş bir dünyada yanlışlığa doğruluk katan bir an olarak belirişi görmek güzeldir. İşte bu görüşte yazar Baker ironisi mi, Baker paradoksmu diye tartışmayı ortaya atmış, ancak üçüncü gözle görmeye çalışarak, hrşey ne kadar birbirine yakın ve içiçe girmiş durumda. baker'in kendini yoketme tarzının, spinoza öğretisiyle tezat ooluşturmasını durumunu bence yumuşatmış, bakerin fotoğrafına yamuk bakarak.