Çok "Edepsiz" Hareketler Bunlar Popüler
Makale
S. Zizek' in Ehayalet' te yayınlanan makalesine ve Önder' in yorumuna cevaben; bu çocukların yaptıklarında barbarlık esamesi varsa emin olun hepimiz iflah olmaz “barbarlarız.” Sahip olduklarımızı koyalım ortaya ve farkında olmadan sebep olduğumuz kötülükleri seyredelim.
Öncelikle bilinçli sistematik provokatif şiddeti kuşkusuz kabul etmediğimi söylemeliyim. Ancak tekil ya da kitlesel, neticede meşru ve refleksif tavırları içeren “şiddetin” tetikleyicilerini kurcalamak isterim, dahası gittiği yere kadar önemserim, veri kabul ederim, failleriyle aramdaki yakınlığa ve birlikte hareket olasılığına dair umut taşırım. Konumuz tek başına şiddet olmadığından meseleyi bu boyutuyla kesiyorum. Gelelim Zizek’ in yazısına:
Kendisini tanımam etmem, senden duyduklarım var. Kaldı ki derdim zizek ya da onun kişisel bağlamı falan da değil. Hegel’ in ardılı gibi durması, evine –sembolik güncel karşı mesaj anlamında da olsa- stalinin fotoğrafını asması mesafeli durmam için yeter nedenler. (çok da önyargılı olmamam gerektiğimin farkındayım, felsefi bilgi yetersizliğimin de) Makalesinde katıldığım altı çizilecek pasajlar var, aklıma yatmayan veya kabul edemeyeceğim noktalar da.
"2005’te Paris banliyölerindeki araba yakma eylemleri gibi İngiltereli isyancıların da iletecek hiçbir mesajı yoktu."
Katılmıyorum: her fotoğraf karesi başlı başına bir mesajdır, hele ki sosyo-ekonomik bağlamı bu denli net ortadayken. Uzun erimli bir mücadelede ‘Dönüşümün faili ya da toplumsal özne’ meselesinde teknik ve direkt olarak birşeyler ifade etmeyebilirler, ancak, ciddi anlamda sosyo-ekonomik bir haksızlığın, kısacası horgörünün ve baskının, dolayısıyla tepeden tırnağa sorgulanmayı gerektiren bir hegamonik yapının hatlarını ortaya koyarken gözardı edilemezler. Ayrıntı yayınlarından çıkan İmparator’ un kapağında tanka taş atan bir çocuk olduğunu hatırlarsın. İstanbuldaki son 1 mayısı ele alalım: ideolojinin ideal gözlüğüyle baktığında -ben de oradaydım- tam bir “çıfıt çarşısı” idi. Birbirinden kopuk grupların de-organize görüntüsü vardı. Devrim burdan mı çıkacak diye de aklımdan geçirmedim değil. Ancak hiç bir küçümseyiş ülke tarihindeki en kalabalık 1 mayıs olduğu gerçeğini değiştiremez. Bu ‘gerçeğin’ haber değerinin ötesinde bir anlamı vardır diye düşünüyorum.
Londra banliyösünde olup bitenleri barbarlık olarak tanımlarsan –ki bana göre yakından uzaktan alakası yok- bulunduğun ve baktığın noktayı özselleştirmiş, diğer bütün potansiyelleri de dışlamış olursun. Barbalıkla ilgisi yok diyorum zira sistemin kendisine ve sistem içinde avantajlı konumda olanlara aittir asıl barbarlık. Erk’ e ilk elden sahip olanların ihtiva ettiği bir kötülüktür. Dolayısıyla tahribatı çok daha geniş ve cephedendir. Günlük hayata sızdığı ve ince seyrettiği de doğrudur ki bu fenomenin ontolojik kökleri de bizi aynı bataklığa götürür -ki bu açıdan bataklığı kurutma şansını hep elimizde tutarız ama asla günlük hayatta ince seyreden barbarlığı yalıtık bir sorunsal olarak ele almayız, almamalıyız. 3. Dünya savaşı günlük hayatın içinde kol gezen “barbar ruhların” değil, barbarlığı politika olarak yapanların ve yaşatanların eseri olacak. Yani makro iktidarların araçlarına, silahlarına ve kapitale sahip olanlar, gettolardaki baldırı çıplaklar ya da örgütsüz “çapulcular” değil. Aç sefil bir farenin çürük bir elmayı yürütmesiyle yeni yetme bir irlandalının İpad yürütmesi benim için aynı şeydir. Ne sersen de. Bu çocukların yaptıklarında barbarlık esamesi varsa emin ol sen de ben de iflah olmaz “barbarlarız.” Sahip olduklarımızı koyalım ortaya ve farkında olmadan sebep olduğumuz kötülükleri seyredelim.
"Hegelci ‘gürültücü kalabalık’ yani örgütlü bir toplumsal alanın dışında yer alıp hoşnutsuzluklarını ancak yıkıcı şiddetin ‘irrasyonel’ dışavurumları şeklinde gösterebilen ve Hegel’in ‘soyut olumsuzluk’ olarak tanımladığı kavrama çok daha yakınlar."
Bak bu tespit fena anlamları çağrıştırmıyor. Çünkü küçümseme ve dışlamanın ötesinde yapıcı bir ele alışı anımsatıyor. Kontrolsüz olduğu, dönüp dolşıp kendine zarar verdiği ve neticede sistemi istemsiz biçimde yeniden ürettiği doğru olabilir. Oturur, hareketteki özgül anlamları çıkarır ve dönüştürmenin yollarını arasın. Ama dışlamak veya tukaka saymak için geçer nedenler aramak da neyin nesi, özgürlükçü bir sol bakışla çözümlemek ve kitlesel harekete entegre etmek varken. Sen de biraz zorlasan, sistem tarafından tutulmuş paralı yağmacılar olduğunu söyleyeceksin.
Biran için kitleyi bırakalım ve meseleye tikel bakalım: Ebeveyni tarafından dışlanan ve her daim hor görülen bir çocuğun tavrını ele al. Babayım ve çocuğuma haksızlık yaptığımda veya gücüme güvenip otoritemi koyduğumda gelen tavır her defasında uyumsuzluk ve bir şekilde “zarar” verme biçiminde oluyor. Ya masasını çiziyor, ya kapısını suratıma çarpıyor. Seyrek yaşadığımız hafif türden gerilimler bunlar. Ancak bu ilişki biçiminin sürekli ve çok daha travmatik olduğu durumlarda çocuk kendine fiziksel ya da ruhsal uygulanan şiddeti hiperbolik ölçüde önce çevresine giderek bedenine uygulamaya başlar. Madde bağımlılığı, gasp darp cinayet derken intihar. Uzaktan tekil “barbarbarlık” gibi görünen bu durumlar başlı başına sosyo-psişik bir meseleye ve mesele olduğu oranda da çözüme yataklık eder. Dikkate almanın ve almamanın, empati kurup kurmamanın arasında tek norm etiktir. Açıkçası işi gücü sadece politika olan birinden bu hassasiyeti her daim beklemem ancak bir entelektüel bu tavırdan yoksunsa bana göre -en azından duygusal bağlamda- ‘eksiktir.’ Çünkü o, salt büyük anlatıların diliyle ve düşünce perspektifiyle değil; an’ ın ve durumun evrensel tahliliyle etik davranan ve söz söyleyendir. Biraz daha zorlayayım: Katıksız akılcılığın ve özsel doktrinlerin merkezi-hegamonik ve dışlayan dilinden ayrı durup dile gelmeyenin, yani sezgisel olanın da sahasına girip meselelere yoğunlaşabilen, bakabilendir. Metafizik potansiyeli taşıyan abartılı septisizmden söz etmiyorum. Kendini bir parça başkasının yerine koyma, belki böyle ifade etmek en doğrusu. Aksi takdirde pragmatik aklın güdümünde “edepli” özsel hareketlerin koşulsuz kabulü ve bu hareketlerin temel norm olduğu özgürlük mücadelelerinin hayalleriyle yaşar dururuz, bu da ‘gösterensizliğin’ başka türlüsüdür. Bence.
Maalesef geleceğe dönük net stratejiler önermek konusunda temkinli davranmaya çalışıyorum, ama çözümleme ve çıkarımı her zaman yapabiliriz. Entelektüel ishalle kabızlık arasında bir noktada durmak yapıma uygun. Bildik yöntemler var, sen de söylüyorsun ama bazıları aklıma yatsa da imgelemim reddediyor. Hepsi iyimser, gelgelelim kitlesel bir heyecan yaratmaktan uzak. Geçmişe bakıyorum, bugün kendimi biraz daha iyi ve güvenli hissetmemi sağlayacak büyük hareketler göremiyorum. Olduysa da bastırılmış, saptırılmış ya da manipüle edilmiş. Ne yapıyorum; güncel olana, daha daraltarak söyleyeyim, an’ a bakıyorum, an’ la içtenlik ve etik üzerinden ilişiki kurmaya çalışıyorum. Otoriteyle uyumsuz bir çocuğun genel tavrında doğal bir haklılık ve haklılık ölçüsünde umutlu bir çözüm vardır. Benzer nüveyi barındıran bütün kitlesel hareketler –kontrolsüz ve örgütsüz olsalar da- beni heyecanlandırır. Zihinsel olarak determinist-akademik kuramsal çözümlemelere yatkın değilim, bu yüzden sezgisel ve refleksif atraksiyonlar beni daha çok gaza getiriyor. Ancak takip ettiğim ve bağlamından çıkmamaya çalıştığım bir tema kuşkusuz var ki varoluşumun da motorize gücüdür. Kendi tematik gözlüğümden baktığımda ortada koşup duran kafası kesik tavuklar göremiyorum. Kim bilir belki de görmek istemiyorum. Ama haklısın ortada koşup duran bir takım tavuklar var. Bunu da sadece hareket olarak algılıyorum. İyimser “determinist” bir bakışla burdan bereketin çıkacağını umut ediyorum.
"Protestocular, yoksul ve dışlanmış kesimden olsa da, açlığın kıyısında da yaşamıyordu. Bırakın çok daha baskıcı fiziksel ve ideolojik şartları, çok daha kötü maddi koşullar içerisinde yaşayan insanlar dahi kendilerini daha net gündemlere sahip politik güçler olarak örgütleyebilmişlerdir."
Ne tartışıyoruz, mesele örgütlülük ve bilinçlenme meselesidir diyelim, olsun bitsin. Ancak toparlıyor ve benim altını çizdiğim türden bir eleştiriyi de getiriyor ancak bir tür çelişkiye düşerek:
"İsyanlardan çıkarılacak ilk sonuç, hoşnutsuzluğa karşı muhafazakâr ve liberal yaklaşımların tamamen yetersiz olduğudur. Muhafazakâr tepki tahmin edilebilirdi: “Bu tarz bir vandalizmin meşruiyeti yoktur, ne olursa olsun düzeni sağlamak için her şey yapılmalıdır; ilerideki patlamaları önlemek için daha çok tolerans ve toplumsal desteğe değil disipline, sıkı çalışmaya ve bir sorumluluk duygusuna ihtiyaç vardır.” Bu yaklaşımın temel sorunu yalnızca gençleri şiddet eylemlerine iten çaresiz toplumsal durumu görmezden gelmesi değil, belki de bundan önemlisi bu eylemlerin muhafazakâr ideolojinin gizli önermelerini de yankıladığını fark edememesi."
Allasen, bu tür eylemleri örgütsüz, kontrolsüz ve özünde bilinçsiz, dahası sistemi yeniden üreten öznel dışavurumlar olarak tarif etmek ve sınıfsal özgürlük mücadelesinde önemsememek son tahlilde muhafazakarlarla aynı cepheye düşmek demek değil mi? Muhafazakar bakış, vandalizmdir, meşruiyeti yoktur, bastırılmalıdır, bu insanlar hizaya sokulmalıdır, diyor. Dışlarsak, dikkate almazsak, ideolojik anlam yüklemezsek, potansiyelini görmezden gelirsek, dahası barbarlığın bir türü olarak nitelendirirsek muhafazakardan ne farkımız kalır? Aslında, fix ideolojik parametrelerle meseleleri rasyonalize ederek hizaya getirme çalışıyor, kartezyen ve özsel şablonlarla iktidar fenomeninin değirmenine su taşıyoruz, şölen tarihlerini geciktiriyoruz da geciktiriyoruz, olup biteni biraz da bu açıdan görmek lazım. (Ofisteyim, bi taraftan iş yapıyorum, bi taraftan yazıyor, ben mi yanlış anlıyorum acaba diye kendi kendime soruyorum?
"İsyan sırasında İngiltere sokaklarında gördüklerimiz, canavara dönüştürülmüş insanlar değil, kapitalist ideolojinin ‘canavar’ formunda ürettiği insanlardı."
1) Bu durum o insanların bilinçli tercihi miydi? 2) bu durumun sorumlusu kapitalist ideolojiyse ve göçmenler bunun farkında değilse göçmenler ve göçmenlerin haşarılıkları sisteme mi sistem karşıtlarının tafarına mı yakın durur? Bu “asimetri” özgürlükçü bir solcu için önemli midir? 2) sen ben neden canavarlaşmadık? 3) Biz değil de sadece o insanlar canavarlaştıysa ve bunu bilinçsizce yaptılarsa bizden farkları neydi? Bizim onlardan farkımız ne? 4) biri çıkıp da, ipad yürüten bir zenciye, sen sistemi yeniden üretiyorsun ve özgürlük sürecine zinhar destek vermiyorsun, dese, dönüp ne cevap verir? Bu cevabın anlamı var mıdır, varsa, nedir?
"Buradaki ima, bu insanların kendilerini içinde bulduğu koşulların onların sokaklara dökülmesini kaçınılmaz kıldığı şeklindedir. Bu yaklaşımla ilgili problem, bunun yalnızca isyanın nesnel koşullarını listelemesidir. İsyan etmek, öznel bir ifadedir, kişinin içinde bulunduğu nesnel koşulların tam olarak ilan edilmesidir."
Bu cümleler yanlış anlamadıysam zizekin. Meseleye ilişkin olarak benim de dikkat çektiğim tema budur. Artık nasıl yorumlarsan yorumla.
"Devrimci bir bakış açısından bakarsak, isyanlardaki sorun içerdiği şiddet değil, içerdiği şiddetin kendini gerçekten dayatmaktan yoksun olduğu gerçeğiydi."
Meselenin İdeolojik bilinçle ilintili taktik örgütsel boyutuna dikkat çekiyor ama kökten reddetmiyor, fena değil. Arap isyanları konusunda –genelleştirerek söylersek- yoksulun öfkesini kimin yöneteceği sorusu önemli bir sorudur, ama, etik ve ideolojik hassasiyeti elden bırakmadan cevaplanması gereken bir sorudur. Bu bağlamda kendimi yakın hissettiğim dil Öfkeli İspanyolların dilidir ve refleksif hareketlere açık olması sebebiyle yaşanılan an’a ve her şeye rağmen yaşamın dizginlenemez oluşuna daha yakındır. Yekpare masif bir söylem olmadığı için kolay kotrol edilemez ancak kesin biçimde ne istediğini bilmeyi gerektirir. En önemlisi tarihsel seyirde makul ve çabuk mesafeler katetmek için yeterli aktivasyon ve oluşum potansiyeli taşır. Tek handikapı ortadoxların spekülasyonlarına ve retoriğine müsait malzeme barındırır çünkü gerçek anlamda tabansaldır, çokludur.) Ağır hegamonik yapı(lar)ın altında ve/veya o yapılarla içiçe halde kıpraşıp duran huzursuz çokluk karşısında samimi doğal heyecanlar taşıyan ideolojik söylemleri, bir gün gerçekleştireceği devrimin hayaliyle kapalı kapılar ardında içe dönük toplantılar yapan, stratejiler belirleyen ve ideolojik olarak da içe kapanık terminolojiye sahip söylemlere tercih ediyorum. Ne diyor Öfkeliler:
”Bazılarımız kendini ilerici, bazılarımız muhafazakâr olarak tanımlıyoruz. Bazılarımız inançlı, bazılarımız değil. Bazılarımızın net bir şekilde tanımladığı ideolojileri var, ötekiler apolitik, ama hepimiz çevremizde gördüğümüz politik, ekonomik ve toplumsal görüntüden endişeli ve öfkeliyiz: politikacılar, iş adamları ve bankerlerin içinde bulunduğu çürümüşlük bizi aciz ve sessiz kılıyor.” Protestolarını “toplumda herkesin kabul edeceği vazgeçilmez gerçekler” adına yapıyorlar: “barınma hakkı, iş, kültür, sağlık, eğitim, politik katılım, özgür bireysel gelişim, mutlu ve sağlıklı bir yaşam için tüketici hakları.” Şiddeti reddederek “etik bir devrim” istiyorlar."
Kendimi -daha uzak hissettiğim demiyeyim de- bana umutlu gelmeyen dil zizekin makalesini bitirirken söyledikleridir:
"Bunu yapabilmek için, çabuk kararlar alabilen ve bunları tüm olası sertliklerine karşın uygulayabilecek güçlü bir gövdeye ihtiyaç vardır."
Nerden konuştuğumuzun ve nereden baktığımızın net olarak görülmesi önemli olsa da asıl önemli olanın tartışarak mesafe kaydedip kaydetmediğimiz ya da genişleyip genişlemediğimizdir. Genişlikten kastım ortak iyi niyet ve hayaller üzerine kurulu ‘hareketin’, ‘hararetin’ ve heyecanların kendi çevresini yararak ve yaratarak büyümesidir.
Üye eleştirileri
-
2011-09-09 09:33:03 |Publisher| Murattı

Alıntı:
"Öncelikle vahim bir yanlış anlamayı düzeltelim: birincisi ben İngiltere'deki olaylara katılan gençlere barbar demedim, sistemin açmazlarının bu gibi amaçsız, yönsüz, ütopyasız hareketler yaratıyor olması barbarlığa gidişatın semptomudur dedim... Bunlar birbirinden çok farklı şeyleri dile getirir. "Bireyin veya kitlenin zihninde, davranışlarında cereyan eden herhangi bir hareketlenmeyi ve huzursuzluğu –örgütsüz de olsa- toplumsal siyasal bir dönüşüm için uygun nesnel koşullardan biri sayarım. Sen tam tersini söylüyor, barbarlığın sinyallerini veren yönsüz, ütopyasız hareketlerdir diyorsun. Bu bakış açısıyla Avrupada yaşanan göçmen sorununun sosyo-ekonomik anlamda nedenlerini ve sonuçlarını pas geçtiğinin farkında mısın?
Alıntı:
"İkincisi,"bu gençler barbarsa bizler de barbarız" lafına itiraz etmeye hiç çalışmam, zira doğrudur..Tam da bu yüzden senin yanlış yorumladığın "Ya Sosyalizm Ya Barbarlık" şiarını hatırlattım..Kapitalizm bireyci/öznel varoluşlar üretir, barbarlığın beslendiği temel kaynak da bireycilik ve öznelliktir..."Öznel ve birey kavramlarını çok kolay imha ettiğini düşünüyorum. Seni standart parametrelerle düşünen ve işi salt reel siyaset yapmak olan biri gibi görmediğim için doğrusu yakıştıramıyorum. Marksizm neticede kitle üzerinden bireyin özgürlük ve yabancılaşma sorunsalına işaret eden bir ideolojidir. Bahsettiğin öznellik kavramıyla benim yaşadığıma karşılık gelen öznellik kavramının örtüştüğünü düşünmüyorum. Hassas bir konu. Önümüzde Nietzsche örneği varken girmemek en iyisi, içinden çıkamayız. Bildik felsefi argümanlarla determinist yaklaşımlar beni tatmin etmiyor. “Kişisel” bağlamda yaşadığım süreç ve teorik yetersizlik hepsinden daha belirleyicidir. Üzgünüm ama bu açıdan yanlış adamla polemik yapıyorsun. Olsun gene de bana da sana da faydası dokunacağını umut edelim.
Alıntı:
"Bu açıklamadan sonra, aramızdaki düşünce farkını koymak gerekiyor; olabildiğince farklı düşüncelere, farklı pozisyonlara sahibiz..Farklılık o kadar büyük ki bir an cevaplamak faydasız olacak diye bu yorumu silmeyi bile düşündüm."İyi ki silmemişsin, kanımca etik bir yanlış olurdu. Fark etseydim çok rahatsız olur, iletişimi tamamen kesebilirdim.
Alıntı:
"Benim bireycilikle, spontan hareketlerle işim olmaz, bunlarda en küçük bir sistem karşıtı öz görmem..Mümkün değil..Herhangi bir formuyla "öznel dışavurumların", bireysel perspektiflerin sol ile uzaktan yakından ilgisi olduğunu düşünmüyorum..Senin için bir paradoks olacak ama Stalin gibi birinin çıkabilmesi de toplumsal perspektifin yerleştirilememesi, bütün gücün, karar alma yetkisinin bireyler elinde toplanması sonucu olmuştur."Benim algımla içinden çıkılamaz derecede sapla samanın birbirne karıştığı, muhtemelen senin gözünde olabildiğince sarih referanslar sunan bir yorum. Bence bireysel tavırla ve spontonlukla arana bu kadar mesafe koyma. Neyin ne olacağı belli olmaz. Günlük hayat ve ilişkiler önemlidir, tarihsel anlamda pozisyonlar belirleyici olsa da daha çok an’ lık algılar ve çözümlemeler, derken tavırlar üzerinden kurulur. Bütünüyle kontrolsüz ve kopuktur demiyorum. Sadece akıldaki ve dildeki eksiklerden ötürü kusursuz bir çözümleme yapmanın güçlüğüne dikkat çekiyorum. Zaman zaman ortadox solun perspektifine kaydığını gözlemliyorum.
Alıntı:
"Taraf gazetesi çıkana kadar internet ortamlarında yaptığım tartışmalarda hep sadece ortodoks solu eleştirmişimdir..Ama ortodoks, mekanik anlayışa karşı olmak , daha tabandan bir örgütlenme arayışı içinde olmak başka birşey, sırf buna karşı olacağım diye, solun, birlikte hareket etme, bir kollektif üretim içinde olma, taban kontrolünde bir örgütlenme arayışı içinde bulunma gibi olmazsa olmaz, ontolojik temel öncüllerini bile sorgulama noktasına gitme, her türlü organize toplumsallık arayışını, bireyselliği yoksayıyor diye mahkum etmek başka..İkincisini liberaller ve Taraf güruhu yapıyor zaten...Bu taraklarda benim bezim olmaz, post-modern zamanlarda hep yapılagelen de zaten bu, farklılıklara saygı, kimlik politikalarını önemseme vs.. vs gına geldi artık bayat ve vulgar post-modern tezlerden.."Anlıyorum. Dahası, katılıyorum. Ancak, takip ettiğimiz felsefi damarla örtüşmeyen reel siyasi çıkışlarımız olduğunu düşünüyorum. Zor konular bunlar. Anakronizme düşebiliyoruz. Kısmen kabul ettiğimiz post-modern olguların üzerinden örülecek işlevsel dil problemi özetle. Modernizm sıkı bir kritiği hak ediyor ama ne adına: onu tasfiye etmek için mi, sınırlarını genişletmek için mi? Bırak ince bir çizgiyi, parça parça ince çizgiler var. Güncel siyasete popüler siyasetin gözlüğüyle bakmak ve özsel siyasi doktrinlerin diliyle yorumlamak en kolayı, mesele en makul politik felsefi dili üretmek ve çözümlemeler yapmak. Gerçekle teorinin birlikteliği hiç bu kadar zor olmuş muydu tarihte bilmiyorum.
Alıntı:
"Sen kendi politik/felsefi pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsun bilmiyorum, ama sol tanımı gereği toplumsal bir öznelliğe dayanır, hep böyledir, bundan sonra da eğer bir sol olacaksa bu ancak "öznel dışavurumları" aşıp kollektif bir ruh yakalanırsa mümkün olacaktır. Sosyalizm, komunizm kavramlarının kökleri social, commune, gibi kendi öznelliklerini koruyarak biraraya gelen bağımsız "bireyler"in eklektik bir yanyana gelişini değil, kişilerden bağımsız ve onların ötesinde, toplumsal bir faile gönderme yapar. Bir özne sözkonusudur, ama bu bireyin değil kollektivitenin öznesidir."Siyaseten (post) anarşizme yakın özgürlükçü sol posizyona yakın hissediyorum, desem sana bişey ifade eder sanıyorum ama ben daha çok adını tam koyamadığım bir ‘anlamın’ derdindeyim. Edebiyatın dilini bu açıdan seviyorum. Daha çok da Kafka’ nınkini. Geçelim bu konuyu, senin de başkalarının da değerli vakitlerini almak istemem.
Alıntı:
"Sen benim yaklaşımımı muhafazkarlara benzetmişsin; doğru olduğu yan var, zira Zizek de bugün Liberallerdense Muhfazakarlara yakın olduğumuzu söyler..Şöyle ki; Muhafazakarlar da sosyalistler de varılmak istenen bir toplumsal modele göre hareket eder. Bütünsel bir projeleri vardır; birinciler geriye, geçmişte yitik bir altın çağa refreransla bu bütüncül perspektife sahiptir, ikinciler, yani biz solcular ise ileriye, henüz gerçekleşmemiş bir topluma referansla..Bırakınız yapsınlar bırakınız etsinler şiarı altında mevcut kaotik durumu sürdürmek isteyen, yaşanmakta olan toplumu olası en iyi model olarak gören liberallerdir..Onlar için şu ya da bu kimlik farketmez, her yol uyar..Bireyler sadece kendi çıkarlarını takip ettiği sürece, yani bir kollektif ruh geliştirmeye çalışmadıkça, efendisi oldukları sisteme zarar gelmeyeceğini bilirler..O yüzden bireyselliği, kendi başına hareket etmeyi bir özgürlükçülükmüş gibi sunarlar..Kendi özgürlüklerinin peşinde koşan, sistemi yeniden üretmekten başka hiçbirşey yapmış olmaz....Zizek'in ve benim mufazakarlığa "yakınlığımız" bu bağlamda , peki senin söylediklerinin liberalliğe yakınlığı hangi bağlamda?. Bak Zizek bu olaylar karşısında mufazakar olan beraber mahkum ettiği liberal tavrı nasıl betimliyor:... Buradaki ima, bu insanların kendilerini içinde bulduğu koşulların onların sokaklara dökülmesini kaçınılmaz kıldığı şeklindedir.[/quote]
Senin dile getirdiklerinin herkes gibi Zizek de farkında, ama kendisinin de belirttiği gibi, bu olayların liberal analizi, tam bir özgürleşme için çözüm yolu falan sunmuyor, sadece malumu ifade ediyor.."Ekonomi-politik anlamda sığ-taktisyen-gerici liberallerle işim olmaz, muhafazakarlarla hiç olmaz. Haklısın, zizekin yukarıdaki yorumunda ‘kendini başkasının yerine koymak’ türünden olumlu insani bir temayı/tavrı ben de olumluyorum. Bu bir adımdır ve ütopyaya götürecek yeni adımların yapıcılık potansiyelini ve toplumsal konsensüs olasılığını artıran önemli bir adımdır.
Alıntı:
"Bir kere bu olayları, basına yansıdığı kadarıyla bile olsa takip etmediğin izlenimine kapıldım..Sanki bu olaylar, toplumun en dibindeki, işsiz güçsüz, çaresiz insanların tepkisiymiş gibi algılamışsın..Zizek'in de belirttiği ve haberlere de yansıdığı gibi durum bir kere hiç de öyle değil, ya da en azından sadece öyle değil..Sonuçta bunlar çevre ülkelerde değil, Batı'nın refah devletlerinde vuku buluyor, yani insanlığın büyük çoğunluğu için nimet sayılacak temel haklara sahip insanların yeteri kadar tüketemiyor olma memnuniyetsizliği bu, yaşam hakkı, barınma, temiz su, temel gıda maddlerine erişim ,sosyal yardım vs gibi pekçokları için hala uzak bir umut için değil. İşte Zizek'in yorumu: [quote]Protestocular, yoksul ve dışlanmış kesimden olsa da, açlığın kıyısında da yaşamıyordu. Bırakın çok daha baskıcı fiziksel ve ideolojik şartları, çok daha kötü maddi koşullar içerisinde yaşayan insanlar dahi kendilerini daha net gündemlere sahip politik güçler olarak örgütleyebilmişlerdir.[/quote]"Çok “edepsiz” hareketler bunlar, adlı yazımda kullandığım tikel durumu tekrar dikkatine sunuyorum: Biran için kitleyi bırakalım ve meseleye tikel bakalım: Ebeveyni tarafından dışlanan ve her daim hor görülen bir çocuğun tavrını ele al. Babayım ve çocuğuma haksızlık yaptığımda veya gücüme güvenip otoritemi koyduğumda gelen tavır her defasında uyumsuzluk ve bir şekilde “zarar” verme biçiminde oluyor. Ya masasını çiziyor, ya kapısını suratıma çarpıyor. Seyrek yaşadığımız hafif türden gerilimler bunlar. Ancak bu ilişki biçiminin sürekli ve çok daha travmatik olduğu durumlarda çocuk kendine fiziksel ya da ruhsal uygulanan şiddeti hiperbolik ölçüde önce çevresine giderek bedenine uygulamaya başlar. Madde bağımlılığı, gasp darp cinayet derken intihar. Uzaktan tekil “barbarbarlık” gibi görünen bu durumlar başlı başına sosyo-psişik bir meseleye ve mesele olduğu oranda da çözüme yataklık eder. Dikkate almanın ve almamanın, empati kurup kurmamanın arasında tek norm etiktir. Açıkçası işi gücü sadece politika olan birinden bu hassasiyeti her daim beklemem ancak bir entelektüel bu tavırdan yoksunsa bana göre -en azından duygusal bağlamda- ‘eksiktir.’ Çünkü o, salt büyük anlatıların diliyle ve düşünce perspektifiyle değil; an’ ın ve durumun evrensel tahliliyle etik davranan ve söz söyleyendir. Biraz daha zorlayayım: Katıksız akılcılığın ve özsel doktrinlerin merkezi-hegamonik ve dışlayan dilinden ayrı durup dile gelmeyenin, yani sezgisel olanın da sahasına girip meselelere yoğunlaşabilen, bakabilendir. Metafizik potansiyeli taşıyan abartılı septisizmden söz etmiyorum. Kendini bir parça başkasının yerine koyma, belki böyle ifade etmek en doğrusu. Aksi takdirde pragmatik aklın güdümünde “edepli” özsel hareketlerin koşulsuz kabulü ve bu hareketlerin temel norm olduğu özgürlük mücadelelerinin hayalleriyle yaşar dururuz, bu da ‘gösterensizliğin’ başka türlüsüdür.
Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi nitel ve nicel ölçekte yaşanırsa yaşansın; haksızlık, dışlama, horgürü ve baskı varsa alınacak tavır bellidir, tavır alma konusundaki tek norm da vicdan ve etiktir. Peşinden büyük ve kalıcı adımlar için inandığın ideolojinin parametreleriyle çözüm stratejisi belirlersin, hepsi bu.
Alıntı:
"Her fotoğrafın bir mesajı olduğundan bahsetmişsin, tabii ki bir malum bu..Günümüz toplumu mesajsızlık sıkıntısı çeken değil, aşırı mesaj bombardımanı altındaki bir "Gösteri Toplumudur" , tıpkı Guy Debord'un bir kitabının başlığında dile getirildiği gibi.."Gösteri Toplumlarında" her yandan mesaj fışkırır; farklı olmanın, kendi olmanın, cool olmanın, kimseyi takmamanın, bireysel "özgünlüğün" mesajları..Sorun mesaj alıp vermekte değil, onca bireyci mesaj kirliliği arasından sıyrılıp bir nebze toplumcu mesaj vermektir..Zizek'in kastettiği böyle bir mesajın eksikliğidir, yoksa şu ya da bu, herhangi bir mesajın eksikliği değil.."Sınırlı-sınırsız kitlesel-toplumsal atraksiyon potansiyeli içeren Facebook vb. fenomenlerinin hangi öncül(ler)e bağlı oluştuğunu düşünüyorsun? Önemsediğin için soruyorum.
Alıntı:
"Haberin bağlamını unutarak, bir arabanın benzin deposunu ateşe vermeye çalışan gencin fotoğrafı hangi mesajı vermeye çalışıyor diye bir düşün..Londra ayaklanmalarından farkı ne? Haber içine yedirilmemiş olsaydı, sadece resmin kendisinden sen hangi mesajı alırdın? Londra ayaklanması ile Vancouver ayaklanmasının farkı ne? Londra'yı olumluyorsan, kendi mantığın gereğince Vancouver'ı da onaylanman gerekir..Tepkiyse tepki..Vancouver'da da vardı(1)
O çaldıkları TV'leri kaldırıp yere vurmuş olsalardı, o zaman bir "mesajdan" bahsedebilirdik, ama çaldıkları TV ile birlikte bütün isyan ruhunu da alıp evlerine götürdüler. Bir TV çalmak ve bir adım ötesine gidip çaldıktan sonra yere çalıp parçalamak arasında devasa bir uçurum vardır; Londra göstericilerinin aşamadığı bir uçurumdur bu(2).."Ortak entelektüel bakış ve tavır ihtimali taşıyan iki paragraf. Üzerinde düşünmeyi gerektirir; kökten küçümsemeyi ve reddetmeyi değil. “Güruhun” içindeki on onbeş kişinin “deşenere” tavrı olayın ana karakterini belirlemediği gibi, “güruhu” oluşturanların tamamının “deşenere” tavrı, yapısal bir olumsuzluk üzerinden sistemin toptan olumsuzlanması için veri sunar. Yani neresinden bakarsan bak toplumsal bir fenomen olarak dikkate almak ve değerlendirmek gerekir.
Alıntı:
"Konformist kalarak radikal olmayı sağlar."Önder, genel olarak sosyal statü ve ekonomi problemi olmayan, dolayısıyla “aklını” kullanmasını bilen eğitimli ve solcu birinin kolay kolay aşamayacağı bir meseledir ‘konformist kalarak radikal olmak’ Etki alanı geniştir anlayacağın, dikkatli kullanmak lazım.
-

Murat,
Doğrudan yorumlara geçiyorum;
Alýntý:Bireyin veya kitlenin zihninde, davranışlarında cereyan eden herhangi bir hareketlenmeyi ve huzursuzluğu –örgütsüz de olsa- toplumsal siyasal bir dönüşüm için uygun nesnel koşullardan biri sayarım. Sen tam tersini söylüyor, barbarlığın sinyallerini veren yönsüz, ütopyasız hareketlerdir diyorsun. Bu bakış açısıyla Avrupada yaşanan göçmen sorununun sosyo-ekonomik anlamda nedenlerini ve sonuçlarını pas geçtiğinin farkında mısın?Siyasetle ilgilenen pekçokları gibi reel politik alanda makro/molar kavramlarla düşünüyorsun. Benim derdim ise minör düzeyde. Molar/minör kavram çiftinden ne anladığımı şu yazımda aktardım:
Eğer benim derdimi anlamayı önemsiyorsan yukarıda linki verilen yazımı okuman lazım.
Gençlik yıllarımda bile örgüt fetişizmi içinde olmadım, şimdi hiç değilim. Lakin, mesala diyelim polis baskısından korku, örgütlülüğün kimi angaryalarına katlanmak istememe, kendi bireysel konforumdan vazgeçememe gibi kendi zaaflarımı örtmek ya da rasyonalize etmek için, tersi kutba da savrulmadım. Örgütlülük düşmanlığı da yapmadım. Mevcut örgütlerin hiçbirinin özgürleşme mücadelesine en küçük bir katkı yapabileceklerine inanmıyorum. Zira herhangi bir yaratıclıkları yok, onu geç doğru dürüst kitlesel bir yayın organları yok. Standard ritüelleri yineleyip duran, takvimde belli günlerde belli eylemleri yapan yaşlılar kulubü hepsi. Ama tüm bunlara rağmen ilkesel/teorik düzlemde örgütlülüğün mutlak gerekliliğini yadsıyamam, yadsırsam Marxist bir solcu olarak kalamam. Bir şekilde bir örgütlülük olmadan mevcut sömürü düzenin aşılabileceğini ummak koca bir ham hayalden başka birşey değildir, en iyi durumda embesillik düzeyinde bir bönlüğü ifade eder, kötü durumların "birinde" ise, kendi bireyci küçük-burjuva varoluşunu rasyonalize etmeye çalışan, kötücül bir ruhu.
Şimdiye kadar solun uygulayageldiği klasik örgütlenme modeli tamiri mümkün olamayacak şekilde iflas etmiştir..Sovyetlerin görkemli çöküşü tarihteki yerini almışken, kimse artık "Öncü Sınıfın" partisi masalları ve kisvesi altında bir avuç egoist megalomanyağın toplumun bütün kaderini belirleyebildiği, burjuva düzeninden bile daha hiyerarşik ve otoriter olan bir örgütlenme modelinin peşinden gitmez, giderse de ben bu gidişatın muhalifleri arasında yerimi alırım..Bence o defter artık kapanmıştır. Ama -bir kez daha vurgu- bu redediş örgütlülüğün ontolojik olarak artık bir anlamı kalmadığı anlamına gelmez..Makro düzeyde, iyi niyetle çözüm arayan Marxist perspektife göre soru "Örgüt gerekli mi gereksiz mi?" değil "Nasıl bir örgütlülük?"tür. Ancak ben henüz bu sorunun bile sorulmasının yersiz olduğu "Sıfır Noktasında" olduğumuzu düşünüyorum. Dolayısıyla benim açımdan soru "Kendi bireysel hapishanelerimizin duvarlarını yıkıp, birlikte üretebilen kollektif bir özne nasıl oluruz" sorusudur..İşte ta en üstteki koca koca açmazların ortaya çıkmasına neden olan minör düzeydeki asıl ontolojik soru budur..Özsgürleşme hareketleri henüz Makro düzeyde nasıl bir örgütlülük sorusunu bile soracak düzeyde değildir, çünkü bırak kitlesel özneyi vs, daha iki kişi bile kendi egolarını aşıp, iki kişilik bir kollektif özne olamıyorlar..Eskiden tanıdığım biri "Biz demek bana çok itici geliyor, Zemyatin'in "Biz" romanını okuduktan sonra" demişti..İşte Sovyet halkları da bu benim eski tanıdık gibi bir "Biz" diyemedikleri, bir takım parti despotalarının yönetiminde kendi egolarını beslemeye devam ettikleri için bugün bir gecede milyarlarca dolarlık servetlere konumuş oligarkların kölesi haline geldiler ve eskiden dünyanın geri kalanına kaliteli kültür-sanat ürünleri ihraç ederlerken , artık kaliteli fahişe ihraç etmeye başladılar.
"Biz" diyerek, boktan bir kurgudan ibaret o sefil bireyselliğini kaybedeceğinden korkan benim o eski tanıdığin ifşa ettiği gibi, bugün temel problem minör düzeyde, iki kişi arasında bile olsa kollektif bir varoluşun hayatta geçirilememesidir. Bugün kollektivite adına yegane bir kurum vardır; aile, ki o da bence özü itibariyle "Devletin İdeolojik Aygıtlarından" biridir.."İktidar"ın ilk tohumlarının atıldığı asıl gözenek orasıdır. Her türlü örgütlülüğe karşı yılmaz radikal bir anarşist tavır kolayca alınırken, iktidarın asıl südur ettiği temel pınar olan aileye boyun eğilmesi işin bir başka ironik yanı.
Evli bir erkek diyelim eşinin "Akşam eve gelirken 250gr kıyma al" şeklindeki minimal birtalebini bile umursamama cesaretini gösterebilir mi? Peki bugün herhangi bir "toplumsal" mekanda, aile kurumunun -örgütünün- üyeleri arasındakine benzer bağlayıcı ilişkiler düzeyinde bile olsa, karşılıklı sorumluluk paylaşımlarına dayanan bağlayıcı ilişkiler bir kollektivite için de kurumsallaştırılabilir mi? Yok o olmaz..
Kendisi de sonunda bir iktidar gözeneği olmasına rağmen aile doğallaştırılmıştır, onun da aslında "bireysellikten" ciddi tavizler vermeyi gerektiren kesin "yasaları" olmasına rağmen, görmezden gelinir, hayatın doğal bir "kurumu" olarak içselleştirilmiştir, akıllara bile gelmez de , sürdürülmekte olan küçük burjuva hayatlarda, doğrudan bir izdüşümü olmadığı için, asıl iktidar yapılarına karşı aslında soyut olan, söylemsel bir radikallik yanılsaması içinde olmak tercih edilir..Yani ortalıkta koskoca devlet iktidarına gözünü bile kırpmadan başkaldırabilirken -kurgusal olarak tabii- , ama eşinin "250gr kıyma al gelirken" türü buyruğu ile sembolize edilebilecek iktidarı karşısında sinen bir radikallik vardır..
Özel mülkiyetin ve tabii bireyciliğin moleküler kaynağı aile de eğer insanlık yeteri kadar uzun bu gezegende varlığını sürdürmeyi başarabilirse birgün ortadan kalkacaktır, ancak bugünden bakıldığında aile kurumunu sorunsallaştırmak çok pratik görünmüyor, ütopik bir sorunsaldır. Lakin zaten ben de aileyi sorunsallaştırmak derdinde değilim; sürdürdüğüm yaşam izin verseydi de uygun bir zevce bulabilseydim ben de izdivaca ermek isterdim. Lakin aile kurumu, bu gibi meseleleri tartışırken bir referans noktası işlevi görüyor benim için..Şunu soruyorum mesala; kendisi de en temel düzeyde bir kollektivite olan aile, iki kişi arasında bir ortaklaşmayı, karşılıklı taviz vermeyi, bireyselliklerden belli ölçülerde feragat etmeyi, "görece" kolay yerleştirebilirken, amacı dünyayı değiştirmek olan biraraya gelişlerde, "Akşam eve gelirken 250gr kıyma al" kadar patetik bile olsa, neden en küçük bir talepte bulunma gücü yoktur..Aile içinde kişiler birbirlerinin taleplerine, yazılı olmayan, aile kurumu yasalarına göre boyun eğebilirken, başka kollektif irade girişimlerinde bu neden kendi bireyselliğine bir müdahale gibi algılanır?
Klasik Marxism, bu gibi minör problemlerle uğraşmak zorunda kalmamıştı. Zira determinist toplumsal süreçler kavrayışına göre, kapitalizmin maddi yasaları zorunlu olarak bir proleter sınıf yaratacaktı, ve bu sınıf kendi çıkarlarının peşinde koşarken toplumun geri kalanını da özgürleştirecekti..Yani makro düzlem içinde kalarak sorunların analizini yapmak mümkündü..Ama içinde bulunduğumuz koşullarda bu sürecin o kadar da pürüzsüz ilerlemediğini görüyoruz; kapitalizmim üretim süreçleri, kendi çıkarlarının farkında bir toplumsal faili zorunlu olarak ortaya çıkarmıyor..Tıkanma da burda başlyor, makro, düzeyden mikro düzeye inme ihtiyacı da burda ortaya çıkıyor..
Ancak mikro düzeye inildiğinde, determinist maddi makro süreçlerijn işlemesi duruyor..Tıpkı Newton/Einstein'in makro fiziğinin atom altı düzeyde işlemeye son vermesi, yeni bir fiziğe Kuantum fiziğine ihtiyaç duyulması gibi..
Özgürleşme hareketerinin karşısına Makro düzeyde nasıl Devlet iktidarı çıkarsa, mikro düzeyde de Bireyin Ego'sunun iktidarı çıkıyor..Ve ikincisini yıkmayla karşılaştırıldığında birncisini yıkmak çocuk oyuncağı gibi görünüyor..
Devam Edeceğim..
-

Londra kalkışmalarından örgütsüz oldukları için değil herhangi bir farklı dünya kurguları olmadığı için hiçbirşey beklemediğimi sanırım açabilmişimdir..ODTÜ'de örgütlü olmanın göstergesi en azından öğrenci derneğine üye olmak, bir de geleneksel anlayışlardan birine bağlanmaktı..Son yılımda derneğe, dışarıdan gazel okuyor olmamak adına şeklen üye oldum..Hiçbir geleneksel anlayışa ise angaje olmadım. ODTÜ'den sonra da o birlik girişimlerinin hiçbirine katılmadım. ÖDP'ye bir abimizi kırmamak için 1998'te üye oldum ama bu da kayıt üstünde bir üyelikten öte bir anlam içermiyordu. Ben en başından beri, örgütlü mücadeleye gelen kadar, günlük hayat ilişkileri içinde yapılması gereken çok şey olduğuna inandım, ki hala da bakış açım budur, o yüzden girip ÖDP'te çalışmaktansa e-hayalet gibi sol için bile marjinal olan bir yapı içindeyim.
Herhalde kişisel tarihimin bu küçük notları bile, siyasi hareketleri değerlendirirken örgütlü olup olmamanın benim için temel kriter olmadığını anlatmaya yeter. Örgüt herhangi bir araçtır, ihtiyaç doğarsa alınır kullanılır..Ama yaşanılan konjüktürde ben böyle bir ihtiyaç göremiyorum..
Gelelim Öznellik ve Birey meselesine;Ben bu konuda çok netim; bugün insanlığın bütün sorunlarının, bütün alçaklıkların, bütün sömürü düzenin kökeninde birey "mit"inin olduğunu düşünürüm..Naziler, Moğollar vs değildir insanlığın başına gelen en büyük felaket..Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte, sürekli bir süreç olarak birey kültürü, adli olanlara kadar bütün cinayetlerin, bütün katliamların, bütün savaşların arkasındaki temel ontolojik nedendir. Dinsel terminoloji ile dile getirirsek, Birey Şeytanın ideal formudur..
Alýntý:
Öznel ve birey kavramlarını çok kolay imha ettiğini düşünüyorum. Seni standart parametrelerle düşünen ve işi salt reel siyaset yapmak olan biri gibi görmediğim için doğrusu yakıştıramıyorum.Kusura bakma söylemek durumundayım, birey kavramını standart parameterlerle düşünen sensin daha çok..O parametreler de klasik anglo-sakson liberalizminin, birey, özel hayat, özel mülkiyet vs türü söylem parçacıklarının ötesine pek geçemiyor..Ya da reel sosyalizm çöküşü ile birlikte popülarize edilen vulgar post-modern tezlerin ötesine..
Mesala post-yapısalcıların, Zizek'in aktarımıyla Lacan psikanalizinin, heretik marxist okulların -ortodoksların değil- bireyi nasıl sorunsallaştırdıklarının pek farkındaymışsın gibi görünmüyor..Nietzsche'yi bile doğru algıladığını sanmıyorum..Ben Nietsche'yi örnek verirken, bir tek o bireye önem verir demedim..Günümüzün bireycileri, nasıl naziler radikal bir biçimde çarpıtarak faşizme alet ettilerse, kendi egoist varoluşlarını rasyonalize etmek için kullanırlar. Nietzsche'nin perspektivizmini, benim çıkarıma uygun olan doğrudur diye çevirirler..Perspektivizmden bireyci bir şey anlaşılmaması gerektiğini Ulus Baker siteye koyduğumuz video'da çok güzel açıklar..Tavsiye ederim bir bak..Video'nun son 4-5 dakikasında, soru cevap bölümünde..O noktaya kadar videonun sarmasını beklemek bir 4-5dk alıyor..Sabredersen Ulus'un da bireyci perspektiflere ne kadar karşı olduğunu görebilirsin. Nietzsche'nin lanse ettikleri gibi iğrenç bir bireycilikle alakası yoktur. Onun Tanrısı Dionysus'tur, tıpkı Bakkhalar'ınki gibi bir kollektiv şölenin düşünürüdür. Eğer öyle olmasaydı, eserleriyle birey kültünü yerle bir etmiş, özne denen şeyin nasıl dil içinde yeralan bir kurgudan öte hiçbir anlam ifade etmediğini göstermiş olan post-yapısalcı düşünürlerin temel referanslarından biri olamazdı.. Derrida, yapıçözümle, ölümsüz, "başyapıtların" nasıl binlerce yıldır yinelenip duran belli kalıpların tekrarı olduğunu gösterir, nerdeyse özgün bir üretimin imkansızlığını orataya koyar..Gerçek anlamda yaratıcı olan, topllumun kollektif üretimidir..Büyük bireyler onun üzerinde bir asalak gibi yaşar sadece..Althusser anti-hümanist olmasıyla kötü bir şöhret bile yapmıştır..Ona göre öznel seçim diye birşey hiç yoktur; bireyin kendi eylemlerinin sorumlusu olması mitine, vahşi bir yarışmacı kültürün sürdürülmesi adına kapitalizm ihtiyaç duyar, sol değil.Lacan, imgesel düzenden çıkıp dilin sembolik düzenine adım atan çocuğun, daha öylesine erken bir çağda nasıl dil üzerinden sistemin mantığını içselleştirdiğini anlatır..Foucault, "Episteme"ler kavramıyla, nasıl her dönemde yaygın olan yerleşik fikirlerin, nasıl zihinleri belirlediğini dile getirir.vs.vs..Bütün bunları ard arda sıralayarak malumatfuruşluk yaparak üste çıkmaya çalışmıyorum..Bu konularda benim de derin analizler yapacak derecede bir birikimim yok..İkinci elden yapılan okumalarla aktarıyorum..Ama kesin olan birşey var; sol içinde kalarak felsefe yapan tüm düşünürler açısından birey/özne son derece problematik bir yapıntıdır, bir kurgudur..Matrix filmi çok felsefi bir konuyu işleyen sıradışı bir film gibi yansıtıldı..Ama aslına bakarsan, katıksız bir intihalden başka birşey değil yaptıkları..Bireyin bir Yazılım kodu gibi, sistemin yapısal süreçleri tarafından seri olarak üretilen bir "kurgu" olduğunu düşünürleri yüzlerce yıldır söylüyor zaten..Hele hele çağdaş felsefe açısından kendi eylemlerinin sorumlu öznesi olarak birey fikri bir safsatadan ibarettir..Kalbur üstü bütün sol düşünürler açısından Descartes'ın, varolduğunu düşünüyor olmasından çıkaran Kartezyen özne, başdüşman gibidir..Herzaman şeytanın avukatlığı rolünü oynayan Zizek, bunu da eleştirir, Descartes'ın bu kadar aşağılanmasına karşı çıkar vs...Yani birey/özne kavramını sorunsallaştırmak bugün bütün çağdaş felsefenin yağtığı birşeydir..Sen kusura bakma ama naif bir ortodoksi eleştirisi perspektifinden, benim klasik Marxist sekterlik bakış açısıyla bireyi yok saydığımı varsayıyor, artık bu tür ilkelliklerin geride kaldığını, bireyin önemin anlaşıldığını falan düşünüyorsun..Yani reel politik düzlemde birey savunusuna giriyorsun..Bense, reel politik perspektifi hiç umursamadan, ontolojik düzlemde birey mitinin, özgürleşme iradesi önündeki baş engel olduğunu söylüyorum..Yani senin sandığın gibi, bireyler Parti'nin,örgütün iradesine kayıtsız, şartsız boyun eğmelidir falan türü demode reel politik bir perspektif değil sözkonusu olan, senin sandığın gibi..
Sol içi tartışmalar artık bunları aştı; Sen 60'ların 70'lerin bizde de 80'lerin ya da daha çok duvarın yıkılmasından sonra 90'ların "özgürlükçü sol" perspektifiyle bireyin haklarına falan vurgu yapıyorsun. Oysa bugün sol içinde aklı başında hiçkimsenin , Sovyet felaketinden sonra, bütün toplumun Stalin gibi birkaç piskopatın, kendilerini sınıfın temsilcisi olarak atayan öncü kadronun, Politbüro üyelerinin "bireysel" iradelerine boyun eğeceği bir örgütlenme modelini savunduğu falan yoktur..Yani artık tarihin derinliklerine gömülmüş, bugün sadece "yaşayan ölü" birkaç kırıntısının kaldığı bir kurgu karaktere karşı eleştiri getiriyorsun..Yani ortodoksi eleştirin bir hayli yüzeysel..Sovyet felaketini, toplumsal özneye yapılan vurgu değil, bilakis parti liderlerinin "bireysel" kültleri etrafında kurulan, kurtarıcı, "halkın babası", "büyük lider" vs gibi şişik egolara izin verilmesi doğurmuştur..Eğer en başta, lidersiz, birey kültsüz, kollektif Sovyet ruhu korunabilmiş ve bir takım megalomanyak birey "özne"lerin, kollektif ruhun üzerine bir yılan gibi çöreklenmeleri engellenebilmiş olsaydı, komunizmi yıkmak asla mümkün olmazdı..Zira tanımı gereği bir kez kurulan komunizm yıkılamaz..Eğer yıkılıyorsa, komunizm değildir, bir takım aşağılık birey özneler gücü ellerinden toplamış demektir..
Çok önemli olmasalar da yine bazı yanlış anlamaları düzelterek bağlayayım bu bahsi de
Alýntý:
Üzgünüm ama bu açıdan yanlış adamla polemik yapıyorsun.Hatırlatmak gerekirse, benim aktardığım Zizek yazısına yazdığım yoruma, Zizek'i yanlış yorumladığımı iddia ederek girişi sen yaptın..Bu yorumunu da ben sadece " Hiç katılmıyorum" mealinde tek bir satırla cevap verdim..Polemik heveslisi birinin yapacağı bir davranış olmasa gerek bu...
Alýntý:
Zaman zaman ortadox solun perspektifine kaydığını gözlemliyorum.Ortodoks sol, ortodoks da olsa sonuçta soldur..Aynı ailenin fertleriyiz..Dolayısıyla zaman zaman değil, pekçok konuda ortodoks sol ile aynı konumda bulunmayı, en küçük şekilde liberalizmin ve yalakalığını yaptığı feodal yobazlığın perspektifine kaymaya tercih ederim..Benim ortodoks sol ile ayrımım, asıl belirleyici olan temel öncüllerde ve varılması hayal edilen hedeflerde bir ayrım değildir..Bu ikisi arasında kalan sürece, yönteme yönelik bir ayrımdır.. Ama buna rağmen, mevcut konjüktürde Devrim hedefini rededen, toplumsal fail olarak işçi sınıfının belirleyici olmadığını iddia eden, örgütlenmeden önce günlük hayata içinde yapıması gerekenler olduğunu iddia eden kaç tane ortodoks tanıyorsun? Dinsel dogma ile analoji kurarsak sadece ilk ikisini redetmek ortodoks camiadan afaroz edilmen için yeterlidir, Stalin döneminde olsa halk düşmanı olarak damgalanıp soluğu Gulag'larda alman için de.
Bu iki çok önemli olmayan gözden kaçırmadan sonra vahim olana gelelim:
Alýntý:Günlük hayat ve ilişkiler önemlidir, tarihsel anlamda pozisyonlar belirleyici olsa da daha çok an’ lık algılar ve çözümlemeler, derken tavırlar üzerinden kurulurYaptığım tartışmalarda basıldığında beni çileden çıkaran en hassas bam telim budur; kendi özsel konumumun alınıp bana karşı çevrilmesi..,,
Günlük hayat ilişkilerinin önemli olduğu tezi, eğer benim tutarlı bir felsefem varsa, amentüsü olacak tezdir..Benim bu tezi dile getirmediğim hemen hiçbir yazım yok gibidir..Beni tanımlayan en belirleyici, en yapısal tezim tutup bana karşı kullanıldığı zaman, emin ol saçımı başımı yolma ihtiyacı doğuyor...Keşke mümkün olsa da, ta 1991'de çıkarmaya başladığımız Abra dergisinde beraber çalıştığımız arkadaşları seninle buluşturup Önder o zamanlar neyi savunurdu diye sormanı sağlayabilsek..Benim politik aklımın ermeye başladığı andan itibaren yani nerdeyse çeyrek yüzyıldır savunduğum temel çıkış noktam budur..Tam da bu yüzden, mevcut solun örgütlenme modelini benimsemem..Ortada bir toplumsal fail yoktur..O toplumsal failin kurucu bir süreçle oluşacağı yer günlük hayat ilişkileridir...Klasik Marxismde böyle bir süreç üzerinde düşünmeye gerek yoktu zira, toplumsal faili üretim sürecinin determinist dinamiklerinin ürettiği varsayılıyordu..Devrimci fail üretme mekanı fabrika idi..İçinde bulunduğumuz zamanlarda üretim süreçlerinin kendisi otomatik olarak fail üretmiyor..Öyleyse soru, toplumsal fail üretici alanlar, içinde bulunduğumuz zaman ve mekanda , nerde yer alır ?..İşte bence bu kritik sorunun cevabı günlük hayat ilişkileridir..ÖDP gibi yapılarda çalışmayıp E-hayalet'te Sisyphos gibi anlamsız görünen bir çabayı niye sürdürüyoruz?..Siteni vitrinine Menü kısmında niye "Kasaba Meydanı" dedik?
Hadi diyelim bütün bu emareler gözden kaçtı; yahu benim yazdığım tonlarca yazı ortada duruyor..Onlara ne demeli? Şimdi üşenmeyip otursam, sana 20-30 tane yazımı bulup çıkarırım, "günlük hayat ilişkileri önemli" dediğim..
İşte benim için asıl bu gibi durumlar önemlidir..Örgütlülükmüş, şu ya da bu eylem biçimimiymiş falan hikaye..Daha doğru dürüst birbirimizin düşüncelerini bile anlayamıyoruz..Peki yazılan onca şey varken bu anlamama nasıl mümkün olabiliyor? Hakikaten benim en çok merak ettiğim sorulardan biridir bu..Bir detay falan da değil anlaşılamayan, benim bir papağan gibi, ya da bozuk bir plak gibi çeyrek asırdır tekrarlayıp durduğum, düşüncelerimin ta ana merkezinde duran, en temel öncülüm..İşte soru bu; benim bütün düşünsel hayatımın çekirdeği olan temel tezim nasıl olur da bana karşı kullanılabilir? Hangi durum, hangi süreç buna imkan vermiştir? Hakikaten benim havsalam tamamen istop ediyor bu gibi durumlarla karşılaştığımda..
İşte ben bunları sorunsal olarak koyuyorum önüme..Böylesi bir skandal ölçülerde iletişimsizlik nasıl mümkün olabiliyor? Zira biliyorum ki insanlar birbirlerinin bu tür en temel çıkış noktalarını bile kayıt edemiyorlarsa, devrimden, mücadeleden, özgürleşmeden vs dem vurmak havanda su dövmekten öte birşey değildir..Düşünün, -benzetmenin ölçüsüzlüğü affedilsin-, Marx'a biri çıkıyor "Sınıflar önemli, toplumu anlamak için sınıfsal analiz yapmalıyız" diyor..Yani emin ol aynı bu ölçülerde birşey bana günlük hayat ilişkileri önemli demen..
Biz bu topraklarda sağırlar diyaloğu yapıyoruz sadece..Birbirimizi anlamaya önem vermiyoruz..Bu önem vermemenin en önemli nedeni ne olabilir? Seni bilmem ama ben bunun cevabını ego olarak veriyorum..Zira bana öyle geliyor ki yazılanlar, anlaşılmak için değil en başta bizden biri söylüyorsa kayda değer birşey söylüyor olamaz önbelirlenimiyle üstünkör okunuyor, eğer tabii okunuyorsa..Bu sana yönelik bir eleştiri değil; kendimi de aynısını yaparken yakalıyorum..
Bu şikayetler serzenişler boşuna değil; benim düşüncelerimin genel çerçevesine oturuyor, bu tartışmanın bağlamına da..İşte minör düzlemdeki problemler derken bunları kastediyorum...
Benim en çok övündüğüm özelliği haddimi bilmektir..İnsanlar beni tek bir özelliğimle anacaklarsa bu haddini bilmek olsun isterim..İşte tam da bu yüzden, haddini bilmemek de karşımdaki insanda hiç tahammül edemediğim bir durumdur..İki kişinin biraraya gelip ortak bir faaliyet yürütemediği biryerde Devrim'den bahsetmek mesala bence böyle bir haddini bilmemektir..
İşte bu haddini bilme özelliğim sayesinde benim son derece sınırlı bir kapsama alanım vardır; sadece bu sitedir o kapsama alanı..Kendime sorduğum soru, nasıl devrim yapılabilir değil, son derece sınırlı kendi dar çevremle ortak ne yapabilirim sorusudur..
Benim gibi itiraf etmeseler de aslında pekçok insanın kapsama alanı da çok geniş değildir...Ancak buna rağmen, kendi etki güçleri dışında kalan hedeflerden heyacana kapılırlar...Benim sahte bulduğum tavır budur..Asıl konumuza, Londra ayaklanmalarında özgürleştirici bir yön var mı yok mu sorusuna da bu bağlamda yakaşıyorum aslında..Şunu biliyorum; bugün dünyadaki insanların çoğu, şu bizim site etrafında yaşadığımıza benzer bir varoluş içindeler..Yani insanların birbirini anlayamadığı, ortak bir kollektif ülkü geliştiremedikleri, herkesin kendi çalıp kendi oynadığı bir varoluş..Bu varoluşlardan kollektif bir isyan ruhu çıkmaz..Su üzerine yazı yazmaktan öte bir kalıcılığı olmayan spontan ama yanılsamadan malul saman alevi gibi yanıp sönen heyacanlar çıkar sadece..Gidilir 1 Mayıs'ta slogan atılıp gelinilir, hararet alınır...
Oysa şöyle düşünelim bir de; bu site, -ya da herhangi bir başkası- bireysel varoluşların kendi üzerine kapalı, yalıtık dünyasından ortak bir öznelliğe açılan penceredir..Klasik Marxismin özne üretici fabrika mekanı gibidir..Zira, bu kadar ayrık günlük varoluşları olan insanlar olarak, bizim için yegane toplumsal alan bu gibi yapılardır..Ancak bu gibi yapılar, ne kadar küçük olsalar da, dört başı mamur bir örgütten daha az bir özveri ile büyütülemez...Aynı ölçülerde emeği ve zamanı gerektirir aslında..Zaman zaman hoşa gitmeyen angaryaların da yapılması gerekir..Kimse kimseye sen şunu yap diye emir vermez, kimse kimseyi belli konularla ilgilenmek üzere atayamaz..Ama ortada doğal, kendiliğinden işleyen kollektif bir süreç yine de olur..Tıpkı karıncaların kollektif varoluşu gibi..Ortada bir eksik varsa, ilk gören gider düzeltir..Oraya buraya gerekli gördüğü katkısını yapar vs..Ortada klasik anlamda hiyerarşik bir örgüt yoktur ama yine senfonik bir kendi kendini örgütleme vardır..Deleuze'ün Rhizome'u işte budur..
Böyle kendi kendine işleyen toplumsal alanlar varsa, ortaya çıkan isyanların da bir anlamı olur, çünkü beslendikleri bir pınar var demektir..
Londra isyanlarında, ya da bu sitede ya da herhangi başka bir platformda olmadığını düşündüğüm temel eksiklik bu...Yoksa şu ya da bu örgüt eksikliği değil..İnsanlar kendilerini ortak bir kollektivitenin , bir rhizome'un eşit bir unsuru olarak hissedemiyor..Zira eşitlik büyük egolara yetmiyor..Daha fazlasına layık olunduğu düşünülyor belki..O yüzden iyi kötü bir kollektivetinin yaygınlaşıp daha büyük bir etki gücüne sahip olmasına çalışmaktansa, kendi bireysel yollarında, kendi tarzlarıyla varolmayı tercih ediyorlar..Kendi tercihlerinin, kendi bireysel yollarının ardında gidenler aynı mekanda hasbel kader biraraya gelebilirler, ama bu bir kollektitivite olarak paylaşılan bir öznellik olduğu anlamına gelmez..Aralarındaki iletişim biri "Gökyüzü mavidir" derken ötekinin "Hayır gökyüzü mavi değil açık mavidir" dediği türden olan "birey"lerin 6 milyarını da biraraya getirsen,ortak bir hedefe doğru bir etki güçleri olamaz..Ortaya çıkan spontan durumdan sadece kendi bireyselliklerine yönelik fayda çıkarmaya çalışırlar..Dolayısıyla Zizek'in yokluğundan şikayet ettiği türden ortak bir mesaj verilemez, kitlenin unsurları TV'leri talan edip, önceki bireysel varoluşlarına geri dönerler..
Neyse ipin ucunu kaçırdım..Burda bir mola vereyim artık..
-

South Park'ın bir bölümünde Barbara Streisand, kontrolden çıkmış,önüne gelen herşeyi yutup, kendi bünyesine katan, kattıkça daha da büyüyen amip gibi bir yaratık olarak tasvir edilir. Ben de kapitalizmi bazen bu canavara benzetirim. Ya da bir kansere..Ama kontrolsüz amaçsız bir büyüme olması kadar, vücudun temel taşları olan hücrelerin, ait oldukları bünyenin kendisine zarar verir hale gelmeye başlamasıyla da. İçinde bulunduğumuz zamanlarda, "muhalif" hareketler kanserojen bir dönüşüm geçirerek, ait oldukları bünyeyi yokediyorlar..Toplumun kanseri kapitalizm de bu yüzden sınır tanımadan büyüyebiliyor.
Alýntý:
Ekonomi-politik anlamda sığ-taktisyen-gerici liberallerle işim olmaz, muhafazakarlarla hiç olmaz. Haklısın, zizekin yukarıdaki yorumunda ‘kendini başkasının yerine koymak’ türünden olumlu insani bir temayı/tavrı ben de olumluyorum. Bu bir adımdır ve ütopyaya götürecek yeni adımların yapıcılık potansiyelini ve toplumsal konsensüs olasılığını artıran önemli bir adımdır.Bu yukarıdaki pasajı dile getirirken bence kapitalizmin bu kanserojen büyüme kaabiliyetini tamamen gözden kaçırıyorsun..
Bugün kapitalizm, hertürden sistem-karşıtı hareketi kendi büyümesine eklemleyebiliyor..Che'nin resmi olan tişörtleri giyebilmek bundan 15-20 yıl önce dünyanın herhangi bir yerinde cesaret isterdi.
141-142 Komunizm Propagandası yapma suçu, bizim gibi bir öğrenci dergisi çıkaranların bile üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanırdı..İlk Özel TV olan Star'da Cem Özer', talk-show'unda Nazım Hikmet adını ağzına alına yaşadığım şaşkınlığın anısı tüm sıcaklığıyla hafızamdadır..
Bugün sistemin solun sembollerinden artık korkamdığı açıktır, zira onları nasıl içselleştirebileceğini ve böylece zararsız hale geitrebileceğini öğrenmiştir...
Che'nin ünlü silueti o kadar ikonik bir hal aldı ki, adeta bir marka logosu gibi en çok kullanılan imgeler arasına girdi. Yakın bir gelecekte, eğer zaten çoktan yapılmadıysa, Paris-Milan podyumlarının İlkbahar-Yaz kreasyonları defilelerinde, top-modeller üzerinde görürsek şaşırmamalıyız...Ya da artık iyice rutinleşen, spontan "ayaklanmalar" için özel kostümler piyasaya sürülürse de, şöyle bol bol siyahlar içinde, anarşist kapişonlu, ya da puşi'li falan..
Zizek bu gibi normalleştirmeleri, kafeinsiz kahve, şekersiz kola, dumansız sigara gibi metaforlarla dile getirir..Bugünkü muhalif hareketler işte böyle kafeinsiz kahve gibidir..
Sistem iktidarını bir takım baskı araçları ile kurmuyor artık..Sistem insanların varoluşlarını, zihinlerini kendisine eklemlemiş durumda. Sistemin iktidarını bizim dışımızda biryerlerde kurmuyor..Onun iktidarını bizzat biz, kendi hayat tarzlarımızla üretiyoruz. Kapitalizm artık sadece bir takım patronlardan ibaret değil..Kapitalizm biziz.
Negri tam da bu yüzden benim çok sevdiğim bir formül sunar; Bütün İktidar alanlarını terkedin..
Zira o iktidar alanlarını kendi hayatlarımızla kendi varoluş tercihlerimizle bizzat üreten biziz..Terkettiğimizde bizden kaynaklanan itkidar da kalmayacaktır aslında..
Boş zaman geçirme kültürümüz, eğlence anlayışımız, kurduğumuz günlük ilişkiler vs.vs ile sistemin mantığını yeniden ve yeniden üreten aslında hep bizzat kendimiziz. Londra türü ayaklanmalardan, "Arap Baharı"ndan vs heyacanlanmak, bunlarda birer devrimci öz falan görmek, işte bu uygunsuz gerçeğin üstünü örtmeye çalışmaktan , muhalif olduğumuz rüyasına devam etmemizi sağlamaktan başka birşey değil..Bu tür ayaklanmaları olumlayarak, sistem karşıtı olduğumuz yanılsamasını sürdürürüz sadece..
Gerçek anlamda sistem karşıtı olmak sandığımız kadar kolay değil..
Çok da fazla paraya ihtiyacım olmamasına rağmen, mazbut bir yaşam sürebilsem, muhtemelen hayatımın sonuna kadar çalışmam gerekmiyecekken, neden şu içinde bulunduğum tavşan boku tadındaki varoluşumu sürdürmekte ısrar ediyorum mesala?
-
2011-09-13 13:44:34 | Murat Müfettişoğlu
Önder, yorumlarını okudum. zaman ayırdığın için teşekkür ederim. Tartıştığımız konuların bizzat kendisinden ziyade genel anlamda ayrı noktalara düşmemizle ilgili olarak naçizane bir aforizmam var: "Akıl yol aldırır, sezgi iş bitirir" Bir şekilde yol alacağımız kesin, ancak aynı duraklara uğramayabiliriz.
Duyularının sorunsuz çalıştığını, politik felsefeyle ilgili okumalarında herhangi bir sıkıntı yaşamadığını, onları rahatlıkla anlayıp kafanda uygun yerlere oturtabildiğini tahmin edebiliyorum. Bu çerçevede metinler, kuramlar ve yorumlar arası ilişki kurmakta, çıkarımların üzerinden reel siyasi gündemi ve günlük hayata dair makro/mikro fenomenleri analiz etmekte ve aynı çerçeve içinde politika üretmekte sıkıntı yaşamadığını görüyorum. İlaveten, okuma yazma işlerine hepimizden daha fazla zaman ayırdığını da zannediyor, takdir ediyorum. Senin aracılığınla fark ettiğim mühim detaylar oldu. iyi bir akademisyen, hatta politik anlamda iyi bir pratisyen olabilirdin. Olabilirdin diyorum zira akademisyen olmadığın gibi hiçbirimiz doğru düzgün pratisyenler de değiliz. Ancak genel algında ve söyleminde -Lacancı kurucu eksiklikten farklı olarak- eksikliğin farklı bir türünün barındığını hissediyorum. Açıkçası aktarıma dayalı söyleminle kurduğum ilişki sürekli bir kuşkuyu ve sorgulamayı beraberinde getiriyor. Herşeye rağmen elektriğin her türü neticede temastır.
Ehayaletteki yazılarının tamamını okumadım ama çoğunu okumuşumdur. Paralel okumalarım da oldu, istediğim yoğunlukta olmasa da sürüyor. Buna rağmen seni yanlış anlıyor olabilirim. Bu durumun, yani “sağırlar dialoğunun” sorumlusunun sen de olabileceğini, ideolojik çelişkilerin ve teorik savrulmaların sahasına zaman zaman girebileceğin ihtmalini dikkate almanda fayda var. Kaldı ki, ontolojik olarak aklın/rasyonalitenin ve dilin eksikli yapısı daha en başından bırak dialogları tekil akıl yürütmelerimizde bu kaçınılmaz durumu ‘zorunluğu’ kılıyor. Öznellik/Birey gibi temel meselelerde farklı düşünüyor da olabiliriz. (Haklısın sorunlu kavramlar bunlar. Ben her kavrama kuşkuyla bakan biriyim. Bunla ilgili ehayalete yazı da yazmıştım(Kirli Beyaz Martı/Tersine Hayat Pratikleri, diye) Bu durum beni senin algınla liberal yapmadığı gibi seni de ortadox/sekter/sığ sosyalist yapmaz. Takılmayalım bunlara.
Şiiri sevmemen şiirden anlamadığını söylemen dikkatimi çekmişti bir tartışmamızda. Sevmek zorunda değilsin elbette, politik açıdan birinci dereceden iş yapmaz, hayata politik bakan birini de kesmeyebilir şiir. ‘İyi’ şiirin derdi kendini var etmektir. Anlamı ve mesajı okuyucuya bırakır. Okuyucu mesaj alandan ziyade ilişki kurduğu sanat eseri aracılığıyla ‘anlamı’ ortaya çıkarandır. Eksiden o anlamın eklektik biçimde şiirin ya da sanat ederinin kendisinden geldiğini sanırdım. Sonradan fark ettim: Anlam insana içkinmiş. Onu hissettiğimiz anda sanat eseriyle bağ kurmuş, kendimizi var etmiş oluyoruz. Mesele, kendi dışsalımızdan etkilenmek ve içkinlik potansiyelimizin farkında olmak, onu sürekli/yoğun mesai ile açığa çıkarmak. İşte benim “öznellik” dediğim şey bu süreçte cereyan eden psişik-zihinsel etkilenişin bileşkesi birşey. Mutlak bir bileşke “öz” olmasa da bizi başkalarından uzun-kısa süreli kabaca ayıran anlamlara sahip. Algı ve hissediş konusunda istemli/istemsiz gösterdiğim sürekli ve yoğun mesainin kişisel tarihimdeki travmatik ve psişik hatıralarla birleştiğinde beni senden ayırdığını söylemek zorundayım. Bundan neden rahatsızlık duyduğunu anlayamıyorum. Ortak niyet beslememize ve hedef belirlememize engel değil ki bu durum. Özne/öznellik/birey kavramlarını akademik düzeyde çözümlemek değil benim işim, anlamam, ne hissettiğime, hissettiğim şeyin de benim için ne ifade ettiğine bakarım. Kendimi neden lanetleyeyim ki? Kötü niyetli birileri isterse kolektif bir kavram üzerinden de barbarlık yapabilir. Birey mitine vurgu yapılmasaydı herşey daha güzel olurdu diyorsun. Olabilir ama tersi de olabilir.
Senin çok daha iyi bildiğin üzre biz insanoğlu ontolojik ve epistemolojik manada içkinlik normu üzerinden rizomatik sosyal yapı oluşturma potansiyeline sahip varlıklarız, aşkın metafizik özsel kavrayışlardan uzun zamandır ben de haz etmiyorum. Bu anlamda içsel-bileşik potansiyel yetilerimiz ve niteliklerimiz olduğuna kalben kani olduğumuzda ortak dilin sahasına gireceğimize senin gibi -ben de- inanıyorum. Bir Spinozacı değilim ama felsefesi beni büyük oranda heyecanlandırıyor. Heyecanlandırmadığı, daha doğrusu umutlandıramadığı nokta pratik kamusal yaşamın kolay kontrol “edilemezliği” karşısında metafiziğe kaçacak ölçüde teorik durması. U. Baker hakkında bir yazı yazmıştım, ehayalete göndereceğim. Bir yanıyla bu sorunsala dokunuyor.
Sezgisel ve imgesel kavrayış meselesine geleyim: Salt akli nosyonlarla algıları ve dışavurumu sınırlandırdığın anda ayrı sahalara savruluveriyoruz. Şiir için söylediklerini roman için söylememiştin ama sanki o da gündeminde politik felsefeye göre 2. plandaydı. (minör edebiyatla ilgili yazı serini okudum, çok beğendim, edebiyatı önemsemediğini asla söylemiyorum, sadece politik felsefeye göre az önemsediğini söylüyorum.) En azından dili ve işlevselliği açısından. Bu perspektifte Nietzsche’ nin ve Deleuze' ün referansıyla minör edebiyatın ustası olan Kafka' nın salt rasyonalist perspektifle ‘sınırlı’ çözümleneceğini düşünüyorum. Deleuz’ ün kafka hakkındaki çözümlemeleri müthiş ancak kusursuz(bütüncül) değil. Bütüncül olduğunu Deleuze bile iddia edemez, aynı şekilde kafkanın eserlerinde “öznellik” olmadığını da. Nietzsche' nin aynı zamanda bir ozan olduğunu biliyorsun. Eserlerinde öznellik yoktur, dersen büyük laf etmiş olursun ki N karakterini yalayıp yuttuğun anlamına gelir. Nietzsche ve Kafka hakkında emin olduğum tek şey ne biliyor musun? –Algılayabildiğim ölçüde- dışavurumlarındaki nesnel temalarla birlikte içten içe hissettiğim öznellikleri ve daha çok bu hissedişin beni onlara bağladığı. Doğru norm/kavram öznellik değil belki ama benim indimde en yakın sözcük bu... Ne Dekartçıyım ne Spinozacı. Ancak ikisi de –diğer bütün filozoflar gibi- beni heyecanlandırabiliyor. Bütün metinler arasında direkt/indirekt simbiyotik/dialektik ilişkiler ve geçişler var ve bütün zihinsel fenomenlerin/kuramların/öznel varlıkların zamanın akışı içinde sarmal biçimde konum değiştirerek pratiğe etki ettiklerini görüyorum. Dolayısıyla kendi algılarıma ve inancıma dayanarak, Nietzche' yi ve Kafka' yı epistemolojik açıdan kafanda –zinhar yanlış değil- ancak eksik konumlandırdığını düşünüyorum.
İnsani duyarlılığını azaltan, birey miti kültürü içinde abuk sabuk egosantrik durumlara ve bencilliğe kapılmana sebep olan bir olgu değildir öznellik. Tam tersi, kendi varoluşun üzerinden kitleyle birlikte varolma potansiyelini ve özgürlük arzusunu hep içinde taşımanı sağlayan kritik bir kavramdır. Kendimden bildiğim için söylüyorum. Ama haklısın –pek çok kavram/olgu gibi- sistemin çıkarları doğrultusunda manipülasyona açıktır.
-
2011-09-14 05:41:01 |SAdministrator| onder

Murat,
Önceki yorumlarımda sert ifadeler vardı. Bunlar yüzünden tartışmanın hararetini yükseltmiş olsan haksız duruma düşmezdin. Bunu yapmaktansa, tartışmayı pozitif bir enerjiyle sürdürdüğün için teşekkür ederim öncelikle. Yaklaşım bu olursa tabii ki yol almak çok daha kolay olur.
AKADEMİSYENLİK DURUMU
Doğrusu, akademik bir kariyeri seçmemiş olmak hayatımın en büyük pişmanlıklarından biriydi, ki aslında hala da öyle. Keşke 7 düveli safkan proleter olan bir aileden gelmek yüzünden hayatta kalma paranayosı bu kadar güçlü olmasaydı da, para kazanmamı sağlayacak olanı değil sevdiğim işi yapabilseydim. Lakin daha sonraları bu "eksikliğin" belki de bir avantaj olduğunu düşünmeye başladım. Kendim de bağımsız olarak benzer şeyleri düşünmüştüm ama Ulus Baker'in siteye koyduğumuz videosunun yanlış hatırlamıyorsam 63.dakikasında dile getirdiği bir cümle nerdeyse benim düşüncelerimi birebir teyit etti. Şiddetle tavsiye ederim, Ulus'un o panelde ettiği lafı bir dinle..Aşağı yukarı kabaca şöyle der: "Spinoza genelde sadece Felsefecilerin takip edebileceği bir düşünür olarak lanse edilir. Kesinlikle yanlış bir imaj bu... Tam aksine Spinoza sokaktaki insan için yazar..Sadece onlar anlayabilir, çok uğraşırlarsa tabii akademisyenler de anlayabilir" der..Bir düşünce damarını takip edip, onun farklı temsilcilerinin söyledikleri arasındaki aile bağlarını görmek çok keyifli oluyor..Ulus'un söylediğiyle nerdeyse birebir aynı öncüllerden yola çıkarak Deleuze de "Proust ve Göstergeler" kitabında şu iddiada bulunur: Düşünce, insanın içinde bulunduğu yaşam çevresinde karşısına çıkan göstergelerin anlamını çözme isteğiyle başlar..Proust'ta, sevgili Albertine'i falanca mekanda filanca zamanda, saçlarını niye öyle arkaya attı, bana o bakışı yöneltmesinin anlamı ne vs gibi sorular düşünce silsilesini başlatır..Yani, düşünce yaşamın kendi dinamiklerinin sonucu olarak ortaya çıkan mecburi bir süreçtir..Gerçek düşünce eylemi budur..Burdan Nietzsche'ye geçelim. Aynı izlek onda da vardır; idealist filozoflardan tiksinir..Benim bir şekilde tanık olduğum en katıksız nefretlerden biri onun idealist filozoflara karşı hissetiğidir..Onlar aslında düşünmez, yaşamın kendisinde herhangi bir izdüşümü olmayan, hayatın kendisinin dayattığı düşünceler değildir onların ki..Sadece mittir, yapıntıdır..
Ulus'un bahsi geçen videosunda söylediklerini, kendi öncüllerinin bu arkaplanında ele alırsak çok daha iyi anlaşılacaktır...Ulus, bence şunu demek ister; Akademisyenler, gerçek hayatın dışında, yabancılaşmış bir kurum içinde düşünürler..Hayatın gerçek problemlerini yaşamadıkları için, onlar üzerine düşünme zorlanımı da hissetmezler..Yani onların konularına olan ilişkisi, Proust Albertine'e duyduğuna benzer hisler değildir, konuları onlar için kodlarını çözmeye çalıştıkları bir sevgili değildir, daha çok analiz ettikleri bir hasta gibidir..Ama ne kadar uzman olursa olsun, bir psikiyatrist hastasını bir aşığın sevgilisini çözmeye çalışacağı gibi bir zorunlulukla ele alamaz..
Somut bir örnek verirsek; kişisel olarak benim en büyük problemim, iletişimsizlik, toplumsal bir alan içinde bulunamamaktır..Böyle bir problemi ta en derinden hissettiğimden, onu ortaya çıkaran etkenleri anlamaya zevk aldığım için değil mecbur olduğum için çalışırım..Oysa bir akademisyenin böyle bir problemi yoktur; mini bir evren içinde başaktörlerden biridir..Ben 3-5 kişi ile biraraya gelemezken, o her yıl yüzlerce öğrenciyle etkileşim içindedir. üstelik kendisi gibi bir yapılanmaya sahip meslektaşları ile toplumsal bir varoluş içindedir..Böyle bir varoluşa sahip biri, yalıtılmışlık gibi bir problemin varlığından bile haberdar olamaz..Oysa bunlar aslında tam da Spinoza'nın ele aldığı konulardır..
**********************
Alýntý:
Açıkçası aktarıma dayalı söyleminle kurduğum ilişki sürekli bir kuşkuyu ve sorgulamayı beraberinde getiriyor.Sürekli kuşkuda bulunmaktan gurur duyarım..Bana böyle bir iltifat ettiğin için teşekkür ederim..Kendimden bile kuşku duyuyorum..
*******************
Eksik Düşünme/Savrulma
Alýntý:Ehayaletteki yazılarının tamamını okumadım ama çoğunu okumuşumdur. Paralel okumalarım da oldu, istediğim yoğunlukta olmasa da sürüyor. Buna rağmen seni yanlış anlıyor olabilirim. Bu durumun, yani “sağırlar dialoğunun” sorumlusunun sen de olabileceğini, ideolojik çelişkilerin ve teorik savrulmaların sahasına zaman zaman girebileceğin ihtmalini dikkate almanda fayda var. Kaldı ki, ontolojik olarak aklın/rasyonalitenin ve dilin eksikli yapısı daha en başından bırak dialogları tekil akıl yürütmelerimizde bu kaçınılmaz durumu ‘zorunluğu’ kılıyor.Sence ben, kollektiviteye neden bu kadar vurgu yapıyorum eğer tam da şu yukarıda dile getirdiğin, herkesin müzdarip olduğu yapısal eksiklik değilse? Neden bireye bu kadar saldırıyorum?
Düşüncelerini, yüzde yüz bir iç tutarlılıkla, hiçbir kaçık uç bırakmadan oluşmuş bir yapı gibi olarak algılayan, kapalı bir özne algılayışı içindeki Birey'dir..Oysa "çokluk" öznesinin unsurları, hiçbirşeyin bütünsel bir kavrayışına sahip olamayacağını bilir..Bütünsel kavrayış, "çokluk"un farklı unsurlarının farklı perspektiflerinin bileşkesi ile mümkündür ancak..Spinoza'cı evren tek bir töz'e dayanır..Bu tek tözün bilgisine hiçkimse sahip olmaz..Herkes kendi bulunduğu perspektiften o tözün farklı bir parçacığının bilgisine sahiptir..İşte Spinoza'daki/Nietzsche'deki "Perspektivizm" budur, şeyler bana göründükleri haliyle doğrudur, bana uygun olan doğrudur yaklaşımı değil..İnsanlık tarihinde düşünceleri en çok piç edilmiş düşünür Nietzsche'dir..İğrenç bir bireyciliğe alet edilir..
Dolayısyıla bu bağlamda şunu söyleyebilirim; düşüncelerinin dört başı mamur mükemmel bir harmoniye sahip olduğunu savunmak kıt zihinlerde bir embesilliğin göstergesidir, Hegel gibi büyük zihinlerde ise Megalomanyaklığın..O Hegel değil midir kendi sisteminin insan düşüncesinin vardığı son nokta olduğunu savunup, felsefenin artık bittiğini savunan?
Benim kendimi yakın hissettiğim okulda düşünmek, hayat gibi sürekli bir akıştır; çökelmez, kristalize olmaz, yapısal bir eksiklik yüzünden sürekli kendini retrospektif olarak yeniden ve yeniden kurar.."Bilgi/anlam" herşey olup bittikten sonra, bu geriye dönüşlü süreç sonucu oluşur..Zizek'in bıkıp usanmadan hemen her kitabında ele aldığı bir konudur bu..
Neyse yemeğe çıkıyorum..Devam edeceğim..
-
2011-09-14 05:48:37 |SAdministrator| onder

Şiiri/Edebiyatı "Sevmeme" meselesiyle devam edeyim:
Ben şiiri/edebiyatı değil, bunların tüketilme biçimini sevmiyorum. Benim için tek bir insanlık durumu vardır, ve edebiyat/şiir, felsefe, sinema, politika dediğin bunu dile getirmenin farklı tarzlarıdır..Aslolan dile getirmenin kendisidir, yukarıdaki kelimeler benim için sadece bir ve aynı şeyin farklı "adlandırmaları"dır..
Batı sanatının, felsefesenin, edebiyatının beşiği Antik Yunan'ın eserlerini "sanat objeleri" olarak yüceltip, yükseklere biryerlere koyan biz sonraki kuşaklarız..Yunanlıların kendileri için bütün bunlar son derece pratik, günlük hayatta bir takım sorunları çözmeye yarayan işlevsel aletlerdi..Bu anlamda Bir Zeus Heykelinin bir çekiçten, bir tragedyanın bir askeri tatbikattan ya da av hazırlığından farkı yoktu. Seyrettikleri tragedyada anlatılanları sanki birebir yaşıyormuşcasına deneyimler, böyle bir olay gerçekten vuku bulduğunda ruhsal olarak hazır duruma gelirlermiş..
Bir önceki yorumumda Ulus Baker'in videosu, Deleuze'ün "Proust ve Göstergeler" kitabına referansla dile getirdiğim, düşünmenin, gerçek hayatta, gerçek bir dürtünün dayatması ile başlaması durumu, burda Yunan Tragedyası bağlamında dile getirdiğim, edebiyatın/tragedeyanın gerçek hayatın zorlamasıyla başlaması ile aynı..Yani benim için temel soru, herhangi bir ürünün gerçek hayatta izdüşümünün ne olduğudur..
İçinde bulunduğumuz zamanlarda, özellikle Türkiye'de Edebiyat'ın gerçek hayatla kurduğu bir bağ bence kalmamıştır..Bir anektod, ya da birilerinin bireysel tecrübelerini/anılarını anlatma derekesine inmiştir.
Şimdiye kadar söylediklerimden açık olması lazım; herhangi bir anlamlı yaratıcı ürün, bir toplumsal varoluşun, kollektif bir entellektüelliğin toprağında gelişir..O yüzden Ortaçağ'ın yüzlerce yıllık karanlığında değil, kollektif düşüncenin, kollektif yaratıcılığın önünün açılmasıyla büyük eserler verilebilmiştir..
Mevcut yegane toplumsal varoluşu cemaat'lerinki olan bir yerde edebiyat adına yapılan bir takım şişik egoluların kendi yaz aşklarını anlatmalarının, ya da Aslı Erdoğan örneğinde olduğu gibi, kendii fellik fellik arayıp bir türlü bulamamanın ötesine geçmez..
Alýntý:‘İyi’ şiirin derdi kendini var etmektir.Ben bu tür ifadeleri anlayamıyorum..Kusura bakma sevmiyorum da..Geçen de bir arkadaş bir film tanıtımı için yazdığı karşı yorumda "Sanat ürünü birşey anlatmak zorunda değildir, her ürün kendi gerçekliğini kurar" gibi bir laf etmişti..Hiç inandırıcı gelmiyor ..Bana ne sadece yazanın kendisini bilebileceği bir "gerçeklikten"..
Sen şimdi burdan gene toplumcu gerçekçilik bakışını bulursun..Onu kastetmiyorum..Yüzüklerin Efendisi fantastik bir romandır.."Kendine ait gerçekliği" vardır..Kurt Vonnegut'un "Titan'ın Sirenleri" ve "Galapagos" romanlarını okudum, herhalde pek az ciddi roman bu kadar "kendine has bir gerçekliğe" sahiptir..Sınırsız bir hayal gücüyle uçmuş da uçmuş Vonnegut..Ama bu kadar uçuk bir "öznel" gerçeklikte bile aslında anlatılan herkesin yaşadığı somut insan gerçekliğidir..Yüzüklerin Efendisi'nin İkinci Dünya Savaşı allegorisi olduğu söylenir mesala..
Benim bakış açıma göre, bütün iyi ürünleri yaratan aslında toplumun kendisidir..Yazar, bir Medyum'un ruhların gerçekliğini sıradan insanın gerçekliğine çeviren pasif bir aracı olması gibi, toplumsal olaylarla okuyucular arasında bir çevirmendir sadece..Bir toplumun kollektif varoluşu dumura uğratılmışsa, yazarın kendi iç dünyasından başka anlatacağı birşey de olmaz, tıpkı şu zamanlarda olduğu gibi..
Alýntý:Eksiden o anlamın eklektik biçimde şiirin ya da sanat ederinin kendisinden geldiğini sanırdım. Sonradan fark ettim: Anlam insana içkinmişHa işte, konumlarımızı yaklaştıran bir ifade olmuş bu..
Sanat eseri, herkeste olan anlamı, sarıp, sarmalayıp sunabilecek ki, okuyucu da,çözüp açtığında o anlamı bulabilsin..Ancak yaşadığımız zamanlarda bu sürecin iki kutbu da kötürüm olmuş durumda..Ne Sanat eserinde, estetik olarak sarıp sarmalanmış bir anlam var, ne de okuyucunun, paketi açıp bulmak istediği bir anlam..Bugün okuyucunun herhangi bir edebiyat ürününden beklentisi, burçları okumaktan, ya da bir faldan öte değil..Ya da çok çok sistemin, farklı kimliklere saygı, afrikadaki açlar için üzülelim, ırkçılık yapmayalım vs gibi şirin konularını işlemek..
Alýntý:Onu -insana içkin anlamı- hissettiğimiz anda sanat eseriyle bağ kurmuş, kendimizi var etmiş oluyoruzKatılmıyorum..Bunu yaparak kendimizi değil, sanat eserini varetmiş oluyoruz..Gerçek sanat eserleri de, işte insanların kendilerine içkin bu anlamı bulup çıkarmalarını sağlayarak kendini bir sanat eseri olarak var eder. Ortaya çıkmasını sağladığı anlam kendisinin yarattığı değil, zaten önceden varolan bir anlam olduğu içindir ki, her sanat ürünü aslında bir intihaldir, toplumun bağrındaki anlamı alır, onun üzerinden kendini vareder. Yunanlılar için sanat ürünü yüksek bir obje değil, pratik bir alettir derken, daha doğrusu aktarırken de bunu kastediyordum.
Bu anlamda iyi sanat ürünü, bir psikanalitik seans gibidir..Malum, genel kültür düzeyinde bildiğimiz kadarıyla, psişik iyileşme, hastanın nevroza neden olan aktarımının, ya da libidinal yatırımının söyleme dökülmesi ile mümkün olur..Yani hasta nevrotik fantazisi katedilip söyleme döküldüğü anda "iyileşir", senin tabirinle "içkin anlamın" açığa çıkarılmasıyla..
Yıllar önce tuhaf bir haber okuduğumu hatirliyorum, ya da bir söylenti idi..ABD'li bilim adamları gelmiş, köyleri tek tek dolaşarak rüya devşirmişler beleşe..Doğru mu değil mi bilemeyiz..Ama şu italyan atasözünde olduğu gibi, uydurulmuşsa da güzel uydurulmuş..
Bağlantılı bir başka örnek, Negri'den..Sanıyorum Dionysos Emeği adlı kitaplarında aktarıyorlardı...Çok uluslu dev İlaç firmaları Hintli köylülerin geleneksel bitki kürlerinin patenlerini almışlar, böylece köylüler binlerce yıldır kuşaktan kuşağa aktardıkları formüllerin artık birilerinin özel mülkiyeti olduğu bir durumda bulmuşlar kendilerini..
Yani örnekleri vererek anlatmak istediğim şu: tarihin her döneminde anlam ya da bilgi her zaman kollektif olarak üretilegelmiştir..ABD'li biim adamları nasıl bizim köylülerin rüyalarını ya da bitki kürlerini gaspetmişlerse, sanatçı da aslında insan kollektivitesinin anılarını, imgelerini, ortak belleğini "gaspeder": Böyle gaspetmeye can kurban. Bu sayede sadece kendi verili olduğumuz çevrenin değil, insanlığın genel birikimi aktarılmış oluyor..Benim anlatmak istediğim, her türlü üretimin özü itibariyle kollektif olduğudur..
Daha önceleri nasıl pekçok kez benim bireyci "edebiyatı" eleştirmemi, ajitatif toplumcu gerçekçi perspektiften konuşuyor olarak algıladıysan, şimdi de birey/öznellik eleştirimi, sol teorinin bugün geldiği yüksek düzeyde artık çoktan gündemden düşmüş, mutlak özdeşlik, bütün farkılılıkların ortadan kaldırma vs yollu arkaik, vulgar "marxismin" kavramlarıyla konuşuyormuşum gibi alglıyorsun...Murat, hakikaten sol, senin havsalanda eleştirilmesi gereken pozisyon olarak yaşattığın Pol Pot, Stalin, Kuzey-Kore vs tarzı "sosyalizmi" çoktan aştı..Bu anlamda yel değirmenlerine karşı savaşıyorsun..Ben böyle bir pozisyondan konuşmadığım gibi, bu pozisyondan konuşan aklı başında herhangi bir solcu da kalmadı..Ya koskoca,dağ gibi Sovyetler yıkıldı, insanlar neden sorusunu sorgulamıyor mu sanıyorsun..Senin savaştığın sol, 1970'lerin falan bile diyemeyeceğim, 1950'lilerin vs solu..Ha bizde kalıntıları hala var, ama maalesef isteseler de istemeseler de bu tarzın son temsilcileri de çekiliyor artık tarih sahnesinden..
Gel senle biz 50'lerin değil 21.yüzyılın solunu tartışalım..Eğer bunu yapacaksak, şu tür malumları benim göremiyor olabileceğimi aklından çıkar lütfen..Hani teori erbabı değilim ama bu denli temel gerçekleri gözden kaçıracak kadar da boş biri değilim:
Alýntý:Mutlak bir bileşke “öz” olmasa da bizi başkalarından uzun-kısa süreli kabaca ayıran anlamlara sahip. Algı ve hissediş konusunda istemli/istemsiz gösterdiğim sürekli ve yoğun mesainin kişisel tarihimdeki travmatik ve psişik hatıralarla birleştiğinde beni senden ayırdığını söylemek zorundayım. Bundan neden rahatsızlık duyduğunu anlayamıyorum. (...) Kendimi neden lanetleyeyim ki?Ben ne bundan rahatsızlık duyuyorum ne de kendini lanetlemeni bekliyorum...
Tabii ki birbirinden ayrık "kendilikleriz"..Aşık olduğum kadın, isterse can çiğer arkadaşım olsun bir başka erkeği değil, beni sevsin isterim..Satrançta yenildiğim zaman fena halde bozulurum vs.vs
Benim derdim bu tür bariz olguları "çürütmek" değil..Takipçisi olduğum okul, bence insanlığın ürettiği en materyalist okuldur, dolayısıyla dile getirdiğin türden olabildiğince "materyal" bir durumu, idealist bir kurgu ile yerdeğiştirmeye çalışmam..
Gel bir de şöyle betimlememe izin ver, takipçisi olduğum okulun en temel kavramlarından biriyle: FARK.
Sadece kavramın kendisini hatırlatmak herhalde ne kadar yanlış bir yerden söylediklerimi yorumladığını hissetirmiştir sana..Bir daha yazayım: FARK.
Eğer senin sandığın gibi seni ve kendimi, arlarında FARK olmayan bir ve aynı kendilik olarak görsem, kendimi Deleuze heveslisi biri olarak tanımlayabilir miyim? Şimdi ne alakası var diyebilirsin, bildiklerim ışığında şöyle açmaya çalışayım.
FARK, bir post-yapısalcı olarak Deleuze özelinde ve bu teorinin öncülü yapısalcılık genelinde en merkezi kavramdır. Deleuze'ün en zor kitaplarından birinin, belki de en zorunun başlığı "FARK ve TEKRAR" dır..Sürekli andığım düşünürler arasındaki aile bağı burda da çıkıyor..Deleuze'ün TEKRAR'ı Nietsche'nin Bengi Döngü'sü ile aynı soydan gelir ama kavranması çok zor, hala vakıf olabilmiş değilim, hem Deleuze'de hem Nietzsche'de..Neyse parantezi kapayıp devam edelim..Bir başka post-yapılsacı Derrida'nın başyapıtının adı "Yazma ve Fark"tır..Post-yapısalcılğın öncülü yapısalcı dilbilimin kurucusu Saussure'da fark yine merkezi kavramdır..Dilin fark zinciri ile anlam ürettiğini savunur..Mesala rastgele bir fark zinciri sıralayalım burda:
bal,kal,sal,dal,hal,mal,nal vs
Bütün bunlar tek bir harfle birbirinden ayrılan göstergeler üzerinden dile geitirilen FARK'lı anlamlardır..Şimdi dikkat edilmesi gereken şu: Ortada birbirinden tamamen FARK'lı anlamlar var ama bütün bu FARK'lı anlamlar öyle mutlak kendilikler olarak varlıklarını sürdürmezler, Descartes'in Kartezyen öznesi gibi..
Anlam, her bir öğenin birbirleriyle sürdürdükleri FARK zinciri içinde üretilir..Yani diyelim Bal kelimesi Sal kelimesi ile bir FARK zinciri içinde olmasından dolayı bir anlama sahiptir..Bal'ın anlamı gökten zembille inmemiştir..Bütün dillerde bu böyledir..
Yapısalcı Dilbilimin bize öğrettiği nedir; Anlam (kimlik, özne, birey) sabit, kendi üzerine kapalı, mutlak bir kendilik değil, ilişkisel bir süreçtir..Giriş kitaplarında verilen çok ünlü bir örnek vardır, anlamın/öznenin bu ilişkisel karakterine dair..Satranç örneği:
Malum satrançta her taşın (bireyin) gücü -anlamı- önceden tanımlı, sabit gibi algılanır..Vezir, piyondan sonsuz derece güçlüdür..Ama -Satrancın güzelliği burda ya-, yapılan her hamle ile, tahtadaki bütün taşların ilişkisel değeri değişir..Piyon her koşulda, her pozisyonda aynı mutlak değere sahiptir denemez..
İşte, (post-)yapısalcıların Özne/Birey kavrayışı da böyledir, işte bu anlamda Descartes'cı sabit özneyle büyük bir tezat içindedir..
Ha işte benim Birey'e/Öznelliğe saldırım da, Öznenin/anlamın bu sürekli değişen, açık uçlu, ilişkisel FARK zincirine dayanan doğasının saklanıp, sabit, kapalı, bütün yaratımlarının ve eylemlerinin yegane faili olarak sunulmasına..Bu sistem tarafından uygulanan bence gayet bilinçli, politilk bir operasyon, hatta bir komplodur..Bütün popüler kültür ürünlerin, bireyin/anlamın/öznenin bu FARK zincirine dayalı, ilişkisel, dolayısıyla kollektif yönünü saklayıp sabit bir Birey miti yaratması da bu komplonun ürünüdür..Birey sabit, özgün bir kendilik olarak sunulmalı ki, kapitalist yarışmacı düzen devam edebilsin..Beni iğrendiren bu, yoksa senin anılarınla, deneyimlerinle benimle ve insanlığın geri kalanıyla bir FARK zinciri içinde bulunmana değil..Tıpkı bal ve sal sözcükleri gibi, seninle başka insanlar da değişsen derecelerde FARK zinciri içindedir..Mesala sen ve ben, aynı ülkeden, aynı sınıfsal yapıdan gelen, aynı eğitim sürecinden geçmiş vs insanlar olarak bal ve sal sözcükleri kadar yakın olabiliriz, ama bir Çin'liyle Bal ve Onomastik sözcükleri kadar büyüktür fark..Ama son tahlilde bütün herşey birbirleriyle ilişkisellikleri sayesinde bir anlama sahiptir ve bu anlam tıpkı kelimelerin zamanla anlam kaymasına uğramasında ya da metaforik/metonimik kullanımlarında olduğu gibi değişen, dinamik bir anlamdır..
Umuyorum Meramımı daha iyi dile getirebilmişimdir şimdi..
Bu bahsi kapamadan son bir noktaya dikkat çekeyim:
Alýntý:
Kötü niyetli birileri isterse kolektif bir kavram üzerinden de barbarlık yapabilir.Cümleninh iddiası bizzat kendi kullandığı bir kelimeyle çürütülüyor: "Birileri"
Kollektif bir düşün yozlaşmasına "birileri" neden oluyor, kollektivitenin kendisi değil..Ha desenki bana "birileri" değil de kollektif iradenin kendisi barbarlık yapıyor anlarım..Bu tür bir kollektif barbarlığın en ideal örneği sanırım Moğollar'dır -ve tabii Nazi'ler- ama bu ekstrem durumlarda bile barbarlık kendi içine doğru değil, dışarısına doğru yapılır..Ama sistem bize kendi üzerine dönen bir barbarlık olarak gösterdi kollektiviteyi, totaliter rejimler adı altında..Ama o totaliter rejimler dediklerinde, kollektivetin değil "birilerinin" iktidarı vardı..
-

Şimdi ben isyan etsem haksız mı olurum? Neyi kastettiğimi açıklayınca şok olacaksın..Son derece şaşıracağın ve belki biraz da mahçup olacağın çok büyük bir süprizim var sana,
Önce, bu uzun tartışmada birbirimize en çok yaklaştığımız pasajla başlayayım;
Alýntý:Senin çok daha iyi bildiğin üzre biz insanoğlu ontolojik ve epistemolojik manada içkinlik normu üzerinden rizomatik sosyal yapı oluşturma potansiyeline sahip varlıklarız, aşkın metafizik özsel kavrayışlardan uzun zamandır ben de haz etmiyorum. Bu anlamda içsel-bileşik potansiyel yetilerimiz ve niteliklerimiz olduğuna kalben kani olduğumuzda ortak dilin sahasına gireceğimize senin gibi -ben de- inanıyorum. Bir Spinozacı değilim ama felsefesi beni büyük oranda heyecanlandırıyor. Heyecanlandırmadığı, daha doğrusu umutlandıramadığı nokta pratik kamusal yaşamın kolay kontrol “edilemezliği” karşısında metafiziğe kaçacak ölçüde teorik durması. U. Baker hakkında bir yazı yazmıştım, ehayalete göndereceğim. Bir yanıyla bu sorunsala dokunuyor.
Örgütlülük bazında daha önce savunduklarımın çok güzel, farklı bir formulasyonu olmuş yukarıdaki bu pasaj. Onun için bir mim koyalım, bundan sonra örgütlülük derken bu yukarıdaki kendi pasajına göderimde bulunuyor olacağım..Alýntý:
içkinlik normu üzerinden rizomatik sosyal yapı oluşturma potansiyeline sahip varlıklarızBen sadece şu nüansı ekliyorum; "rhizomatik sosyal yapı oluşturma" insan denen varlıklar olarak bizim potansiyelimiz değil özümüzdür..Tarihi geç, biyolojik evrimimizin bütün aşamalarında rhizomatik bir varoluşu sürdürdük..Yırtıcı bir hayvan gibi yeteri kadar kas ve güçlü pençelerle donatılmamıs bir yaratık olarak insanın yegane hayatta kalma şansı, rhizomatik bir tür olmaktı...Kendisinden tonlarca daha büyük bir cüssesi olan Mamut'u avlayan taş devri avcı topluluğu bir rhizome'dur, Amazon yerlileri de..
İnsanın bu özünü dumura uğratan, görece çok yakın bir tarihte ortaya çıkan özel mülkiyet kurumudur..O ana dek, insan denen biyolojik tür hep zaten rhizomatik olmuştur..
Şimdi Süprize gelelim:
SPİNOZA'da KAVRAYIŞIN 3 SEVİYESİ
Spinoza, insan kavrayışının 3 seviyesi olduğunu düşünür..
En alt düzeyde, imgesel kavrayış vardır, ki sıradan insanların seviyesi budur.
İkinci seviye, Aklın kavrayışıdır ki bu entellektüellerin seviyesidir.
Üçüncü ve en üst düzeydeki kavrayış işe, tahmin et ne? Akıldan bile üstün olan ne?: SEZGİ / İNTUITION.
2dk'lık bir tarama sonucu bulduğum bir internet kaynağı : -yanlış anlaşılmasın, ben bu derecelendirmeden haberdardım, kaynak bulmak için arattım
http://www.philosophos.com/philosophical_connections/profile_059.html
İlgili kısım, "Knowledge" başlığı altında..
Ha Sezgi'yi Aklın üstüne nasıl koyuyor ben de bilmiyorum, okumak lazım..Ama benim itirazım şuna; bir filozofu tam olarak anlamadan hakkında çok büyük yargılar veriyoruz..Bunu yapmamak lazım..
Ben Spinoza'cı değilim diyorsun; şucu ya da bucu olmak demek onun bütün yazdıklarını kelimesi kelimesine kabul etmek anlamına gelmez..Ben kendime Marxist derim ama bu onun yazdığı bilmem kaç bin sayfada söylediği her satırın doğru olduğunu kabul ediyorum anlamına gelmez...Yahu bu nasıl mümkün olsun? El İnsaf..1980'ler bile çok uzak bir geçmiş gibi görünüyor, 17., 19.yy'da yaşamış düşünürler 21.yy'da yaşanan sorunlara yönelik ne söylesinler? Nostradamus değil ki bunlar, filozof..
Herhangi bir düşünürün işe yarayan kısımlarını alır kullanırsın..
Spinoza hakkındaki yargına gelirsek:
Alýntý:
Heyecanlandırmadığı, daha doğrusu umutlandıramadığı nokta pratik kamusal yaşamın kolay kontrol “edilemezliği” karşısında metafiziğe kaçacak ölçüde teorik durması.Bu konuda seni Ulus'a havale edebilirim ancak..Bahsettiğim videosunun, akademisyenlerle ilgili o 63.dakikasında seninle taban tabana zıt olan bir sonuca varıyor: Spinoza sokaktaki insan tarafından anlaşılmak için yazar der..O mülayim Ulus, tam bu noktada kendi tarzına hiç uymayan acayip sert bir ifadede bile bulunur: Eğer Spinoza'yı anlayamıyorsanız, düşünsel kapasitenizi sorgulamanız, sistem tarafından nasıl dumura uğratıldığını görmeniz gerekir der..Ben demiyorum, Ulus diyor, siteye eklediğimiz videosunda..
Ve Metafizik'lik suçlamasının en son yöneltileceği adamlardan biridir Spinoza..Yine benim değil, felsefe tarihinin genel kanısı bu..Deleuze'ün onun hakkında ikinci kitabının başlığı: "Spinoza: Bir Pratik Felsefe"dir..
Kamusal yaşamın kontrol edilemezliği, çığırından çıkmış olması karşısında değil Spinoza'yı, 2500 yıllık felsefe tarihinin en iyi düşünürlerinin, en iyi kısımlarını toplayıp bir süper teori çıkarsan bile umutsuzluğa kapılmaktan kurtulamazsın..
Daha önce pekçok kez dile getirdiğim gibi, Spinozacılıktan benim aldığım en büyük derslerden biri her zaman, her konuda "what a body can do?" / Bir beden/kişi neye muktedirdir" sorusunu sormaktır..
Benim bütün etki alanım, şu site içinde ara sıra yazıştığım 4-5 arkadaşla birlikte ne yapabileceğimle kısıtlıdır..Kamusal alanı nasıl düzeltirim, ya da insanlığı nasıl kurtarırım sorusu benim haddimin çok ötesindedir..Ha ama burdan kollektif bir güç zamanla çıkar, 4-5 kişi değil, 50-60 kişi oluruz, zaman o güçle ne yapabileceğimizi konuşuruz..
Şu anda şu etki alanı ile herhangi bir anlamı olan tek soru, kendi bireyselliklerimizin duvarını aşıp, ortak bir üretkenliği, ortak bir yaratıcılığı nasıl yerleştirebiliriz sorusudur..Bu küçük soru içinde anılan düşünürlerin yazdıkları arasında fazlasıyla tatmin edici yanıt vardır..
KAFKA'da NIETZSCHE'de "ÖZNELLİK" OLMADIĞINI BAL GİBİ DE İDDİA EDERİM. ÇOK DAHA ÖNCE ETTİM ZATENAlýntý:Bütüncül olduğunu Deleuze bile iddia edemez, aynı şekilde kafkanın eserlerinde “öznellik” olmadığını da. Nietzsche' nin aynı zamanda bir ozan olduğunu biliyorsun. Eserlerinde öznellik yoktur, dersen büyük laf etmiş olursun ki N karakterini yalayıp yuttuğun anlamına gelir.Bunu büyük bir özgüvenle iddia ediyorum, ancak bu ne büyük bir laf etmek anlamına gelir, ne de Nietzsche ya da Kafka'yı yalayıp yuttuğum. Bu daha çok, bu adamlar hakkında en temel bilgileri dile getirmektir...
Kafka'nın ve Nietzsche'nin oldukça pop bir kavrayışına sahip olduğunu düşünüyorum..Aslında fazla detaya bile gerek yok, Nietzsche'nin tanrısının şarapçı Dionysos, sanatının da Müzik olması olgusu bile başlıbaşına N'deki bütün öznelliği dışlamak için yeterlidir..Dionysos ve Bakkha'ları neyi ifade eder; esrikliği..Peki esriklik nedir, eğer kendi öznelliğini aşmak ve doğanın güçleriyle bir olmak değilse..Öznel kalarak, bireyselliğin kalıplarını tıkanarak esrimek nasıl mümkündür? Nietzsche -son derece olumlu bir anlamda söylüyorum- çok hayvan bir adamdır..Kayıtsız şartsız doğanın güçlerini olumlar..Son derece Pagan biridir, bir Druid'tir, bir Şaman'dır..Geçen sitede Sidney Lumet'in Equus adlı bir filmini tanıttım..Orda genç bir çocuk, kendi insanlığını -bireyselliğini- aşıp, Atıyla bir yek vücud olmak ister..Tesadüfün iğne deliği; Nietzsche'de Torino'da sahibi tarafından dövülen bir sütçü beygirine sarılarak, bireyselliğin iğrenç ama "normal" duvarlarından çıkıp deliliğin özgürlüğne ilk adımın atar. Bela Tarr'ın sinemaya veda ettiği son filmi Turin Horse da tam bu konuyu işliyormuş..Çok çok ilginç bir film olacağı kesin..Dört gözle bekliyorum..
Peki Nietzsche'nin, Apollon'un Mimarisine karşı Dionysos'un Müziğini ideal sanatı olarak seçmesinin anlamı nedir? Mimari ile Müzik arasındaki fark nedir? Mimari statiktir, aynı biçimi korur..Müzik ise oluş'tur..Nietzsche oluş'un düşünürüdür..Peki oluş'un, akışın sabit öznellikle en küçük bir alakası olabilir mi? Olabilir diyorsan buyur dinliyorum, çok merak ediyorum alakayı nasıl kuracağını..
Sonra Bengi Döngü'ye gelelim, Deleuze'ün de Repetition/Tekrar dediği..Benim bildiğim kadarıyla materyalist felsefe içindeki en esrarengiz kavramdır..Vakıf olmuş değilim..Ama Nietzsche'nin bu kavramın anlamını ilk hissettiği bir sahneyi hatırlıyorum, çok etkilemişti beni, yanlış hatırlamıyorsam İrvin D.Yalom'un Nietzsche ağladığında adlı romanında geçiyordu..Romanın gerçeklere çok bağlı kaldığını gözönüne alırsak, sahnenin olduğu gibi aktarıldığını varsayabiliriz..
Nietzsche akşam üstü parkta yürüyüşe çıkar..Doğaya kulak verir, yıldızlara bakar, kuşları dinler vs..Bir anda büyük bir çoşkuyla herşeyin geri döneceğini hisseder..(Bak o da epistemolojisini sezgiye dayandırmış)..Bir vahiy inmiştir sanki..O hastalıklarla boğuştuğu acılı hayatında belki de en mutlu anıdır..
Bu sahne neyi betimler, doğanın güçleriyle birolmayı hissetmeyi değilse? Peki, doğanın güçleri bireysel midir?
Hayatımızı güçler dinamiği ile ele almasını öğrenmemiz lazım..Defalarca referans verdim; Deleuze'ün "Nietzsche ve Felsefesi" ve Negri'nin ortağı Michael hardt'in " Deleuze: Felsefede Bir Çıraklığı", bu güçlerle düşünmeye girişi çok iyi verir..Bu iki kitabı okursan, Nietzsche'de bir öznellik bulunmasının imkansız olduğunu kendin görürsün..Nietzsche ve diğerleri, oluşun, akışın düşünürleridir..Oluş/akış ise tanımı gereği öznel değildir..
Kafka'ya gelecek olursak, walla sen nasıl okuyorsun bilmiyorum ama yeminle söylüyorum okuduğum tek bir satırında öznelliğin kırıtnısını bulamadım ben...Yaw Allah aşkına Dava hangi öznelliği anlatır, Şato'nun gizemli Lord'una ulaşmaya çalışan Bay K.'nın nasıl bir öznelliği vardır?.Ya da Amerika'daki Joseph K. şu bizim Aslı Erdoğan gibi kendini bulmaya çalışan bir özne midir? Hamamböceği Gregor Samsa nasıl bir özne ola ki? Kafka bütün romanlarında ve öykülerinde özneleri değil Dev Makinayı, korkunç sistemi anlatır..Temel derdi budur, patetik bireyin kendini bulma berbat izleği değil..Böylesi patetik bir izleği, bir kişilik paketi arayışı içindeki liseli çocuklar kompozisyonlarında kullanır, sistemle derdi olan Kafka gibi bir dev değil..Hakikaten çok şaşırıyorum,aynı Kafka'yı mı okuyoruz..Öznellik ve Kafka asla biraraya gelemez..Aksine, bütün romanları öznelliğin, Makine karşısında hamamböceğine dönmeden mümkün olmadığını bas bas bağırır..
Ama benim yazdıklarımla ikna olamayacaksan sana Nicholas Thoburn'un "Deleuze,Marx ve Politika" adlı kitabını öneririrm..Burda Thoburn Kafka'nın minör edebiyatını incelemeye Deleuze'ün kaldığı yerden devam eder..Mükemmel bir kitaptır..Eğer Kafka'yı gerçekten önemsiyorsan okumak zorundasın..Zira kusura bakma ama kafandaki Kafka imajıın gerçek Kafka'yla pek bir ilgisini ben göremiyorum..Kendi bireysel tercihlerine göre kesip biçtiğin "öznel" bir Kafka seninkisi, bir fantazi..
Mesala bu kitapta Thoburn onun İğdiş almancası konuşan bir Yahudi olmasının yaratıcılığındaki temel bileşen olduğunu söyler..Yani Kafka dehası, bir azınlık içinde olmanın, yani spesifik maddı bir durumun ürünüdür..
Sitede Kafka için bir grup kurmuştum..Kafka ile ilgili tartışmaları orda yapmayı, okuma notlarını o gurubun duvarına düşmeyi planlıyordum..Ama maalesef benden başka Kafka/Deleuze ve minör edebiyat meraklısı çıkmadığı, çıkan tek kişiyi -Volkanı- da, Aslı Erdoğan'ın kendini arayışını eleştirmekle küstürdüğümüz için, benim ilgim de sönümlendi..Ama o gruba, bir sürü not düştüm hevesli olduğum zamanlarda, hepsi Thoburn'un bu kitabından..Sağ üst köşede, gruplar kısmı altında, Kafka karikatürünü tıklarsan ulaşabilirsin..Ama hadi kolaylık olsun diye bazılarını buraya da ekleyeyim:
Alýntý:Deleuze ve Guattari, iki yazarlık modelini reddederler: kolektif "temsil" ve bireysel "usta". Minör bileşimde "herşey kolektif bir değer üstlenir" (K: 17) ise bu, minör yazarın "kendi halkının etnoloğu" (Deleuze 1989: 222) olmasından değildir. Bu tür bir yazarlık modeli, hâlâ bir "bilinç" arketipine dayanır; burada yazar, bütünüyle mevcut bir halk olarak belirli bir grubun koşullarını ve gerçeklerini ifade ya da temsil eder. Bu model, halkın politik modeliyle sona erer:
Bilinçlenme için ölüm çanı, halkın değil, birleşik kalan ya da sorunun değişmesi için birleşmemesi gereken bazı halkların, bir halklar sonsuzluğunun daima olduğu bilinciydi kesinlikle.
(Deleuze 1989: 220)
Ancak yazar, yazının bir topluluktan ayrılmış otonom bir yazarın ürünü olduğu bir bireysel usta yazar değildir. Bunun yerine minör yazarlık, bir kültürün kısıtlı koşullarında ortaya çıkan bir "kolektif sözcelem"dir -belirli yazarlar tarafından belirli uğraklarda ifade edildiğinden, kolektif sorunun olgunlaşması ve çoğalmasıdır:
"Aslında bir minör edebiyatta yetenek kesinlikle bol olmadığından, şu ya da bu "usta"ya ait ve bir kolektif sözcelemden ayrılabilen bireyselleşmiş bir sözcelem olanağı yoktur. Aslındayetenek kıtlığı gerçekten yararlıdır ve bir ustalar edebiyatından başka bir şeyin kavranışına olanak tanır; her bir yazarın bireysel olarak söylediği şey, zaten ortak bir eylem kurar ve söylediği ya da yaptığı şey, başkaları hemfikir olmasa bile, zorunlu olarak politiktir". (D&G - Kafka 17)
Thoburn - Deleuze,Marx ve Politika, Otonom, sh 63Hala Kafka ve Nietzsche'de bir öznellik olamayacağını iddia edemeyeceğimi düşünüyor musun?..Dikkatini çekerim, bu tartışmadan çok önce defalarca iddia ettim bile..Hem de sağlam kaynaklar göstererek..Ama hala tatmin olmadıysan referans çok..Kafka grubunda Thoburn'un alıntılarına bakabilirsin..Daha da iyisi, Thoburn'un kitabını alıp okuyabilirsin..
Alýntý:Dolayısıyla kendi algılarıma ve inancıma dayanarak, Nietzche' yi ve Kafka' yı epistemolojik açıdan kafanda –zinhar yanlış değil- ancak eksik konumlandırdığını düşünüyorum.Herhalde bu alıntılardan sonra Kafka ve Nietzsche'yi benim değil senin bir hayli eksik ve maalesef radikal biçimde yanlış yorumladığın ortaya çıkmıştır..Dediğim gibi bu ikisi hakkında sistemin pompladığı imgelere daha yakınsın..İşte bireyciliğin ideal temsilcileri olarak Nietsche ve Kafka..Çok büyük isimler olduğu için bireysel bir özdeşleşme için çok uygundurlar falan..Ama bu imge yanlış Murat..Bu adamları kapitalist birey mitosuna kaptırmak büyük bir ihanettir..
Alýntý:Tam tersi, kendi varoluşun üzerinden kitleyle birlikte varolma potansiyelini ve özgürlük arzusunu hep içinde taşımanı sağlayan kritik bir kavramdır.Hiç katılmıyorum..Taban tabana zıt..Bugün özgürlüğün önündeki en büyük engel iktidar sahiplerinin, topu tüfeği, kurumları vs değil birey ve öznellik mitoslarıdır...Kapitalizm dediğin şey, birey ve öznellik üzerinde yükselir..Özel Mülkiyet'in ontolojik tabanı birey ve öznelliktir..Bireyi/egoyu -tabii bağlantılı olarak aileyi- kaldır, özel mülkiyetin hiçbir gerekçesi kalmaz, kimse servet biriktirme ihtiyacı içinde olmaz..
Senin bu pasajında kastettiğin türden özgürlük Anglo-Sakson özgürlük kavrayışıdır..İndividualistic özgürlük..ABD böyle bir özgürlük anlayışı üzerine kuruludur..Koca koca egolu birkaç bin CEO ve Hedge Fund yöneticisinin, aktörlerin, şöhretlerin, sporcuların, "yazarların" insalığın geri kalanı üzerinde bir asalak gibi yaşaması ve istediklerini yapmasının özgürlüğü..
Alýntý:Ama haklısın –pek çok kavram/olgu gibi- sistemin çıkarları doğrultusunda manipülasyona açıktır.Buna da katılamayacağım..Öznellik sistemin manipule ettiği birşey değildir, bizatihi kendisidir..Sistemin "a priori" temel çıkış noktasıdır..Sistemin ana pınarı öznelliktir..
Bende şimdilik bu kadar..
-
2011-09-14 06:21:02 |SAdministrator| onder
-
2011-09-15 08:27:04 | Murat Müfettişoğlu
önder ben de onu soruyorum: Max Brod' a neden kitaplarının yakılmasını vasiyet etmiştir? sırf bu anektodla bile kafka zihnimizde diğer yazarlardan ayrılır.
-
2011-09-14 05:56:15 |SAdministrator| onder
-
2011-09-18 23:10:30 | Murat Müfettişoğlu
Önder, biraz sakinleşmek bana da iyi geldi. Ailede yüksek tansiyon var zaten, bir süre sonra kafam zonklamaya başlıyor. Üslup konusunda hassas olmak lazım, eksik bilgiyle hangi tartışma bütünlenebilir ki, bu işin yapısında eksiklik varken üstelik. Bazen halimize bakıp gülüyorum. Millet geniş alanlarda nelerle uğraşıyor biz sanalda neleri tartışıyoruz. Ama şunu da söyleyeyim; geçen gün filozoflardan birinin ettiği laftan ötürü gözlerim bayağı sulandı. Ve ‘yaşadığım sürece bu adamların izini süreceğim’ dedim kend kendime. Kaldı ki metinlerle mütevazı ilişkim şahsen bende bir tür arınma duygusu yarattığından boşveremiyorum. Kendi adıma söylüyorum zira bir başkasının ilişkisi salt politik felsefe mesaisi üzerinden daha taktiksel olabilir. O da anlamlı. Anlayacağın gittiği yere kadar devam.
Özne/öznellik meselesi senin kafanda oldukça sarih. Benim kafamdaysa pek çok kavram gibi netlikle kuşku arasında hareketli bir konuma sahip. Felsefeciler işin içinden çıkamamış, yarım aklımla ve eksik bilgimle ben mi çıkacam. Her söylemin ve kavramın bir tözün parçaları olduğunu da düşünürsek onlarla kendi adıma iyimser ilişki kurmaya yatkınım. Ancak son kertede belirleyici olan epistemolojik şablon septisizm diyebilirim, onun da tek tözün parçası olduğunu bilerek. Evet, daha çok senin tavrına benzer biçimde, politik platformda hararetle reddettiğim doktrinler ve kavramlar var, dar alanda kısa restleşmeler bunlar. Gerekli de. Bazı mimli izimleri asla kabul etmem. Neler olduğunu tahmin edersin. Neyse çerçeveyi bu kadar açmaya gerek yok. Ortak niyet ve hedefe güdümlü pozisyoner tavrımız belli...
Biraz daha samimi olmak, azıcık da özeleştiri adına söylüyorum: Takip ettiğin damar yakın hissettiğin okul sana tatminkar bir epistemoloji sunarken ben “konvensiyonel” bilgilerimle güncel söylemin arasında “kendi” gerçeğimi bulmaya çalışıyorum. Aslına bakarsan benim için ‘mevcutla’ bir tür hesaplaşma ve “yenilenme” süreci biçiminde geçiyor zaman. Güdük siyasi tarihime ve pratiklerime bakıyorum da, ben de hiçbir fikirsel/fraksiyonel şablona giremediğimi, ait hissedemediğimi, hiçbir ortak jargonu –kafadan- kabul edemediğimi, velhasıl hiçbir bildik örgütlenme modellerine ve popüler/geçerli siyasi algı metodlarına angaje olamadığımı görüyorum. Buna rağmen hayatta beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri ne biliyor musun? Kalabalıklar. 1 Mayıs meydanında, futbol maçında veya açık hava konserinde olsun, fark etmez. 1 Mayıs’ ın yeri elbette ayrı ama diğer ikisine ilgi duymamda da kolektif bilincin ve bilinçaltının emareleri vardır herhalde.
Özne/öznellik meselesini uzatmak istemiyorum. Düşüncelerin gayet açık. ‘Fark’ parametresiyle biraz daha netleşir gibi oldu. Ancak, bana kendimle ilgili şu iki anektodu çözümlersen sevinirim: Yıllar önce(1999) Nietzsche Ağladığında’ yı okumaya başladım. Eşim kitabı elimde gördü ve aldı, ve bana, ‘senin bu kitabı okumaman lazım’ dedi. Kendisi yeni okumuştu. Yıl 2011. Üç gecedir o kitabı okuyorum ve üç gecedir uyuyamıyorum. Bu sabah işimişi pas geçtim, gittim Moda sahilinde bir banka oturup saatlerce denizi seyrettim. Nietzsche ile aramda minimal düzeyde bir ortaklık varsa bunu nasıl kavramsallaştırabiliriz?
Kafka’ ya geleyim. Bazı öyküleri dışında bütün kitaplarını ve kendisi hakkında yazılan pek çok kitabı yazıyı okudum. Hatırlarsan ben de ehayalette yayınlanan bir monografi kaleme almıştım. Monografi olduğunu Erdem söylemişti. Prag’ da Kafka müzesini gezdim, saatlerce, benden başka kimse yoktu, yaşadığı evin bulunduğu sokakta uuzn süre dolaştım. Vltava nehri boyunca aşağı yukarı yürüdüm durdum. Film halinde Dava’ yı ve Kafka’ nın kendisi hakkında yapılan kurgu bir filmi defalarca izledim. Gene ehayalette yayınlanan ve senin Kafka öyküleri “imitasyonu” türünden eleştiri getirdiğin Sarı Irmak adlı bir de öykü yazdım. Kafka’ yı taklit etmek değildi derdim, olamazdı ama haklısın Kafka’ dan istemeden esinlenerek yazmış olabilirim. Bunun da oldukça normal olduğunu düşünüyorum. Neyse konumuz bu değil. Naçizane çıkardığım sonuç: Kafka’ nın kahramanlarında, yarattığı yan karakterlerde, kullandığı dilde, sembolik/simgesel anlamlarda ve kurguladığı olaylarda, hatta sayfa kenarlarına çiziktirdiği figürlerde Kafka’ nın kendisi yoktur; bütün zamanların damatılmış ruhu vardır. Gelgelelim, sözkonusu ruhu görüp hisseden ve ortaya çıkaran da Kafka kimliğinde “mutat psişik bir hal”dir, bu halin oluşmasında otoriter baba imgesinin belirleyici rolu vardır. Bütün bunların ne anlama geldiği kavramsal karşılığının ne olduğu umurumda değil. Murat olarak ben bu “tuhaf” gerçekle ve gerçeğin işaret ettiği evrensel temayla ilişki kuruyor ve bundan etkileniyorum. Zira bende karşılığı olan birincil şey. Cahilliğimden ötürü bildiğim en yakın kavram olarak “öznelliği” kullanıyorum, belki başka birşeydir. Senin veya diğer arkadaşlarımızın kavrayışlarında farklar varsa inan herbiri benim için altın değerindedir. Bu yaklaşımın da önemsiz karşılıksız fazla kişisel olduğunu, bireyin indinde Kafka karakterini yücelterek sistemin özünü beslediğini söylersen aramızdaki makasın kapanacağına dair umudu alır çöpe atarım.
Spinoza Descartes’ ten doğmuş; imgeleme dayanan yanılsamayı ve onun temelindeki özne kuramını eleştirerek Hegel’ i hazırlamıştır. Althusser’ e göre Hegel öznelci tezleri eleştirmekle birlikte bu onu tözün tanımında ve tarih felsefesinde özneye yer vermekten alıkoyamamıştır. Sanıyorum herşey sandığımızdan çok daha grift. Felsefe bütünlük kurma motivastonuyla ve duyusal yaşamın bağrındaki eksikliği giderme dürtüsüyle yapılan zihinsel bir fenomen. Belli derinliğin altında bir şeyi ötekinden ayırmak benim için ne denli güçse yüzeyde birşeyi ötekinden ayırmak o denli kolay. Peki biz hangi derinlik sarhoşluğunu yaşamaya yazgılıyız? Bir tercih mi söz konusu yoksa bu kendiliğinden mi böyle?Kendisiyle teşviki mesaimiz başlayalı bir yıl bile olmadı ama Spinoza beni neden heyecanlandırıyor biliyor musun? Pratik hayattan geçtim, dağınık bir kafayı toparlayabilecek enfes bir söylemi var bu adamın. İlaveten, ekonomi-politik bağlamda kendimi bağlı hissettiğim Marksizm’ le Spinozacı söylem arasında sıkı bir ontolojik ilişkinin kurulabileceğini gördüm. Aynı şeyi Hegel, Descartes ya da Kant için söyleyemiyorum mesela, her ne kadar Marksizmin öncülü Hegel felsefesi olsa da. Klasik marksist söylem bu noktada da sağlam bir kritiği –benim indimde- hak ediyor. Kim bilir belki onun da başaşağı edilme vakti çoktan geldi geçiyor.
Şiirin kendi gerçeğini var ettiğini söylemek başka, kendini var ettiğini söylemek başka. Bütün sanat eserleri ve varlıklar gibi aynı gerçeğin içinden doğar, imgesel hatlarını belirginleştirerek kendini bir an için belli eder. Senin gibi benim gibi. Zaten sen de ilerleyen cümlelerinde benzer bir ispatı yapmışsın. Aynı şeyi söylüyoruz aslında ama o kadar taraf olma gazıyla farklı algılıyoruz. Ya da dilin azizliği.
Şimdi çok mühim; ilki beni acaip heyecanlandıran ikincisi hayretler içinde bırakan 2 noktaya değinerek bu fazlı bitiriyorum:
1) Spinoza’ ya ait kavrayışın üç seviyesi meselesi: çok uzun zamandır düşündüğüm bir konudur ama oturup üzerine doğrudan zaman ayırıp sayfa karıştırmadım. Senin sayende netleşmiş oldu. Kişisel söylemlerde ve bütün metinlerde hissettiğim eksikliği çok güzel özetliyor. En alt seviye imgesel olan, yani sıradan insanın kavrayışı. Şahsen benim olmazsa olmaz dediğim bir nosyondur. Özellikle empati(yerine koyma) meselesinde. Metinlerin bir yanıyla bu nosyona da gönderme yapmaları gerektiğini düşünürüm. İtiraz edeceğini biliyorum ama vulgar, popüler söylemlerden farklı demek istediğim. Bir çocuğun veya kırda dolanan bir çobanın kavrayışına yakın olabilmek gibi. 2. Seviye akli yani entelektüel olan: bu da olmazsa olmazlardan, uzatmaya gerek yok. Akli olan her ne kadar pragmatizme ve dışlaştırmaya müsait olsa da. Bu da aslında bir yanıyla özsel yaklaşımların güdümünde ve tarihsel pratiklerinde deforme olan kavramlardan biri aslında. Akıl ve nesnel bakış elbette çok önemli. 3. Seviye sezgisel, yani en üst seviye. Dolayısıyla mütevazı aforizmamın teması. Spinoza işte şimdi beni yakaladı. Ben sen de imgesel ve sezgisel kavrayış nosyonlarının eksikliğini seziyorum, dedim. Hatta akli olan konusunda da seni yücelttim. İlaveten, spinozayı yeni yeni kavrıyorum. Onu nasıl eleştirebilirim ki? Sokaktaki aç adama en kolay anlatılabilecek Marx’ ı kabul ettirebilmenin güçlüğü dururken Spinoza’ yı içselleştirmesinin güçlüğü karşısında umutlu değilim, dedim. Ancak sen bu konudaki açıklamalarınla gerçekten içimi ferahlattın.
2) Sana yakıştıramadım beni de hayretler içinde bırakan konuya gelince: ‘sürpriz’ diye yazılır, ‘süpriz’ değil.Haftaya pazartesiye kadar yokum, memlekete gidiyorum. Selamlar.
-
2011-09-18 23:06:07 |SAdministrator| onder

Murat, kullanılan usluba dikkat etme konusunda haklısın. Geçenlerde Hasan'a söylemiştim, tartışma, görüş alışverişinde bulunma adabı öğretilmiyor bizde. Ülkeler arasında TV'de yapılan açık oturumları karşılaştırma ilginç ipuçları veriyor mesala..Bizde malum koca koca profesörler birbirine girer, karşısındakinin sözünü keser, bağırıp çağırmaya başlar vs. Ama ABD TV'lerinde, moderatör mutlak hakimdir, konuşmacılar asla söz verilmeden konuşmaz, karşısındakinin sözünü kesmez, sesler yükseltilmez vs. Adamların en hassas konularda yapılan tartışmalarda bile tansiyonu birazcık olsun yükseltmemeyi başarmaları bana çok iginç geliyor.
Hani çocuklar, kelime dağarcığı yetersiziğiyle akıllarındakini tam olarak aktaramadıklarında, ve dolayısıyla yanlış anlaşıldıklarında hırçınlaşır ya, kendi durumumuzu da çoğu zaman ona benzetiyorum.
Bizde dil oldukça sorunlu; maalesef bir felsefe dili oluşturabildiğimizi sanmıyorum. Çağdaş felsefenin çok önemli terimlerinin türkçe karşılıkları çevirmenden çevirmene farklılık gösterir..
Teori/felsefe üretilen bir ülke de olmadığımız için ortak bir genel terminoloji de yoktur..
Ama söylediklerin arasında asıl dikkat edilmesi gerekn nokta, yarım yamalak, eksik bilgiyle tartışmaya çalıştığımızdır..Buna vurgu yaptığın için teşekkürler.. Bizde herhangi bir düşünür hakkında bir makale okuyan hemen onun uzmanı kesiliverir..Kolaycacık pekçok düşünürün defteri dürülüverir..Her yeni fikrin boynu tiz vuruluverdiği için yıllarca aynı teori koordinatları içinde kalırız..Beni en çok deli eden durum da budur; yaw katılmak zorunda değilsin, okuduğun kadarıyla bir düşünürün fikirlerini beğenmemiş olabilirsin, ama hakkında şöyledir, böyledir diye ölüm fermanları verme hakkını kendinde nasıl bulursun, okuduğun 3-5 satıra dayanarak.
Alýntý:
Özne/öznellik meselesi senin kafanda oldukça sarih.Özne/öznellik "felsefi" meselesi değil benim kafamda oldukça sarih olan..Bütün felsefe tarihinin en merkezi 5-10 demirbaş konularından biridir, hatta sırf bu konuyu inceleyen felsefe alt dalları bile var..Psikanaliz demek özne/öznellik süreçlerini incelemek demektir. Fenomenoloji dışsal süreçlerin bireyin zihninden nasıl yeniden üretildiğini ele alır vs..Refleksif /Yansıtmalı düşünme, düşünüyor olduğunun farkında olan öznenin kendine yönelmiş eylemidir vs.vs
Özne/öznellik konusunda net olmak bönlüktür..Her iki kutupta da bönlüktür..Ben bu tartışmanın aynısını, burdakilerin ayna imajı terimlerle, özne yoktur, herşey kollektivite içindir diyen bir Staliniste karşı da yapabilirdim..
Benim net olduğum bu değil; özne/öznellik durumunun özsel, statik, mutlak olarak verili olduğunu konusunda kendileri çok sarih olup, bunu tartışma dışında tutarak, kendi bireysel dolayısıyla sınıfsal ayrıcalıklarının bekasının ideolojik öncülü olarak kullanmalarının politik amaçları konusunda bir netlik benimkisi..Felsefi olarak bu kadar sorunlu ve dengesiz bir yapının, her türlü sorgulama dışına itilip, kapitalist yarışmacı mantığın südur ettiği temel gözenek olarak yerleştirilmiş olduğu konusunda netim ben. Bütün iğrençliğine, insanlığı yokoluşun sınırına getirmiş olmasına rağmen kapitalizmin bugün rıza üretebilmesinin yegane nedeni öznelliğin kitlelere bu kadar iyi benimsetebilmiş olmasındadır..Kendi bireysel çıkarları sözkonusu olduğunda insanlığın yokolup gitmesini bile umursamayacak bireyler özne/öznellik/birey miti sayesinde mümkün olabilmiştir..Benim sarih olduğum nokta budur..
Sandığının tam aksine ben özne/öznellik konusunda sarih olunamayacağını savunuyorum bu tartışmada...Ama özne/birey konusunda sarih olan biz marxistler değil, sistemin efendileridir..Devasa marxist külliyat, özneyi masaya yatırıp didik didik etmesini bilmiştir...Sadece Zizek'in kitapları bile yeter..
*******************
Alýntý:Takip ettiğin damar yakın hissettiğin okul sana tatminkar bir epistemoloji sunarken ben “konvensiyonel” bilgilerimle güncel söylemin arasında “kendi” gerçeğimi bulmaya çalışıyorum. Aslına bakarsan benim için ‘mevcutla’ bir tür hesaplaşma ve “yenilenme” süreci biçiminde geçiyor zaman. Güdük siyasi tarihime ve pratiklerime bakıyorum da, ben de hiçbir fikirsel/fraksiyonel şablona giremediğimi, ait hissedemediğimi, hiçbir ortak jargonu –kafadan- kabul edemediğimi, velhasıl hiçbir bildik örgütlenme modellerine ve popüler/geçerli siyasi algı metodlarına angaje olamadığımı görüyorum.Bu durumda olduğunu çok iyi biliyorum..İtiraz ettiğim de bu zaten, en başından beri bunu tartişıyorum..Hiç hoşlanmadığım durum da tam olarak bu, senin özelinde değil tabii ki, bu içinde bulunduğumuz konjüktürün adı..Hepimiz değişen ölçülerde bundan müzdaripiz.
Solun bugün herhangi bir açılım yapamamasının yegane nedeni senin kendi özelinde betimlediğin yukarıdaki durum işte..Tıpkı, Zemyatin'in "Biz" romanını okuduktan sonra, kendini bir "Biz" içinde görmek istemeyen, bunu bireysel özgünlüğünden ödün vermek olarak gören benim eski tanıdık gibi...Tıpkı Aslı Erdoğan gibi sen de "kendi" gerçeğini bulmaya çalışıyorsun..
Tamam üsluba dikkat ama maalesef sözkonusu sistemin mantığını yeniden üretmek olduğunda ben düşüncelerimi söylemek zorundayım..
2500 yıllık felsefenin en azından benim bildiğim hiçbir okulunda -daha önce adını andığım Sofistler dışında- bireysel "kendi"ne ait bir gerçeklik diye birşey yoktur..Hiçbir düşünür fikirlerini "kendi" gerçekliğim diye sunmaya kalkmamıştır, zira kimse falanca birinin kendi gerçekliği ile ilgilenmez, eğer mümkün olsa bile..Gerçeklik bir ve tektir ve asla bireysel de değildir. Bireysel olmayan bir gerçekliktir felsefeyi vareden..Gerçeklik kişiye göre değildir..Olduğunu iddia ediyorsan felsefenin alanından çıkıp, fantazininkine giriyorsundur, ve tabii kapitalist ideolojinin alanına...
Yukarıda andığım, özne/öznelliğin par excellence araştırma disiplini Psikanaliz'de bile öznellik tek başına ele alın(a)maz..İd, Ego, Süperego üçlemesinde Süperego'dur toplumsal gerçekliği bireyin yapılanmasına sokan..Lacan'da da "Babanın Adı"dır..
Yani en temel yapılanışında dahi bireyin oluşumuna toplum girer..İlk kelimelerini ettiği anda bir bebek bile artık toplumsal gerçeklikle belirlenir hale gelmiştir..
Edebiyatı/Şiiri sevmemenin bir gerekçesi de aslında toplumsal anlamda hiçbir anlam iletmeyen bireysel sayıklamaların, ambalajlanıp sanki bir değeri varmış gibi sunulabilmesine imkan tanımasıdır..Bu iyi edebiyat/şiir ürünleri olamayacağı anlamına gelmez..Ancak, edebiyat/şiir, bireysel gerçekliğin ifadesi gibi pazarlanabildiğinden, aslında birer zırvadan başka hiçbirşey olmayan, sadece kişisel kaprislerle bir neden-sonuç ilişkisi içinde olan, bireyin rastlantısal izlenimleri -ki bunu Spinoza kavrayışın en primitif düzeyi, imgesel kavrayış olarak sınıflandırır- , "sanat ürünü tutarlı olmak zorunda değildir, her ürün kendi gerçekliğini yaratır, sadece kendine hesap vermek zorundadır" gibi bir takım üçkağıtlarla , sevdiğim ingilizce tabirle, bir takım Bullshit'lerle sanki okuyucusuna bir anlam iletmeye çalışıyormuş gibi sunulabilir.
O yüzden her fırsatta dile getiriyorum, bugün amaçları para kazanmaktan öte hiçbirşey olmayan Dan Brown, Stephen King, Rowling gibi best-seller yazarlar, edebiyatçı olarak piyasaya sürülenlerden çok daha saygıdeğerdir..Yalan söylemiyorlar en azından..Üstelik bu best-seller yazarların bile kültürel birikimi bizde edebiyatçı diye pazarlananlardan çok daha derindir..Bizdekilerin kendilerini anlatmaktan başka ellerinden hiçbirşey gelmez..
Şu yukarıda betimlediğin tavrın, şan şöhret peşinde koşanlarda yaratacağı kaçınılmaz sonuc nedir? Hiçbir kollektif girişime sığamayacak kadar büyük olduğuna inanmak, hiçbir kalıba sığamamak, hertürlü toplumcu girişimi mahkum etmek vs..Yani kısaca sol olan herşeyi öldürmek..
Maalesef beğensen de beğenmesen de solo bir solculuk yoktur..Sol tanımı gereği kollektiftir..Olası hiçbir kollektiviteye sığamayacak kadar büyük egoları olanların sol ile herhangi bir ilişkileri olamaz..Hiçbir kollektif şablona sığamadığını düşünenler, öte taraftan kapitalizmin en yaygın şablonuna cuk otururlar; küçük-burjuva birey şablonudur onun adı, ve yeryüzünde artık hiçbir şablon onun kadar otoriter ve insanlık düşmanı değildir..
Ben de hayatım boyunca hiçbir örgütsel şablona girmedim; ama bu ilkesel olarak örgütsel/kollektif mücadeleyi dışladığım anlamına gelmez..Önümüzde duran somut örgüt pratiklerinden yola çıkıp soyut bir tüme vararak, ilkesel olarak örgütlülüğün kendisini sorgulamak -olabilecek en hafif tabirle- pire için yorgan yakmaktır..Somut tikel örgütler bazında değil, teorik olarak örgütlülüğün kendisini sorgulamak benim gözümde kendi ayrıcalıklı bireysel varoluşunu rasyonalize etmeye teorik/edebi bir kisve bulmaya çalışmaktan öte bir anlam taşımaz..
Böyle bir duruma düşmek empati kurulabilecek en hafif durumda, kapitalizmin bireyci ideolojik hegemonyasına paçayı kaptırmış olmak anlamına gelir..Kötü durumda ne anlama geleceğini ise söylemeyeceğim zira sonradan pişman olacağım laflar edebilirim..
Bugün karşımızda duran yapıları örgüt diye klasifiye etmek bile, Marxist teoriden bihaber olunduğunu açık eder..Marxist teoriye göre örgüt bir neden değil, sonuçtur..Bir yan üründür, sınıfsal/kültürel hareketin herhangi bir vücuda gelişi, belli bir konjüktürdeki "avatar"ıdır. Aslolan hareketin, gücün -Nietzsche'ci/Deleuze'cü ve tabii Marxist anlamda- dinamiğidir, asıl Tanrı ya da Vishnu harekettir, örgüt tıpkı Hz.İsa ya da Krishna gibi, o temel gücün belli bir dönemde aldığı şekildir, avatardır..
Önümüzde duran "örgütler" böyle temel tanrısal bir gücün yeryüzündeki şekilleri değildir..Başka bir deyişle bunlar içeriksiz formlardır sadece..Arkalarına aldıkları toplumsal bir güç yoktur..Türkiye'deki iki yapı bunun dışındadır: İslamcı hareket ve Kürt Hareketi..
Bugün BDP'yi kapasalar, ya da hatta PKK'yı bitirseler, kürt hareketini yoketmiş olurlar mı? Kanun hükmünde kararnamelerle Yerçekimi ya da Elektormanyetizm gibi evrensel güçler yasaklanabilir ya da etkileri sıfırlanabilir mi?
Toplumsal güçler de fiziksel güçler gibi kararlı ve evrensel olabilir..Birkez bu hale geldiklerinde de, yokedilmeleri mümkün olmaz..Kürtlerin ben saymaktan uzun süre önce vazgeçtim, kaç tane partileri kapatıldı, kürt hareketi bitirilebildi mi?
Bunları şunun için anlatıyorum; örgüt toplumsal mücadeleler alanında ikincildir. Hareket/güç içerik ise, örgüt sadece formdur..Ama bunu söylemek örgütün önemsiz olduğu anlamına gelmez, her içerik bir forma sahip olmak zorundadır..
Mevcut sol yapıların problemi, hareket olmadan örgüt olunabileceğini sanmalarından kaynaklanıyor..Bir başka ifadeyle, maddi neden-sonuç ilişkisini tersine çevirebileceklerini sanıyorlar; sonucun geriye dönüşlü olarak kendi nedenini sonradan kurabileceğini varsayıyorlar ki, Marxist materyalizme kökten ters bir anlayıştır bu. Daha somut ifade edersek, salt bir tabela örgütü olmakla, hareketin "sonradan" örgüt sayesinde kurulabileceğini varsayıyorlar..Ama unutuyorlar, Marxist örgüt herşeyden önce toplumsal bir güç olarak sınıfı varsayar..Yani ham doğal bir güç gibi, yerçekimi ya da elektormanyetizm gibi evrensel bir güç olacak ki, parti/örgüt onun üzerinden yükselebilsin..Ama eğer, o toplumsal güç/sınıf öngörüldüğü gibi işlemeye son verdiyse, onun avatarı olan örgüt de boşlukta salınır durur..
İçinde bulunduğumuz zamanlarda solun temel meselesi de bence bu; örgütü anlamlı kılacak ham bir toplumsal gücün olmayışı..Üretim sürecinde sömürülenler arasında olmanın sırf kendisinin toplumsal bir güç yaratmadığı, bu sürecin çok da öyle varsayıldığı gibi deterministik olmadığı ortaya çıktı..İçinde bulunduğumuz post-modern koşullarda, toplumsal bir güç yaratan süreçler artık sadece üretim alanıyla kısıtlı değil..Başka bir ifadeyle, toplumsal güç determistik değil, iradi müdahalelerle kurulabilir gibi görünüyor artık..Toplumsal mücadelelerde alınan pozisyonlar sınıf çizgileriyle değil, bütün sınıfları çapraz kesen ideolojik tercihlerle belirleniyor. Bilinç üretimi fabrikada değil kültürel alanda yaratılan ideolojik hegemonya ile yapılıyor..
Edebiyatı/şiiri önemsemediğimi söylemiştin..Birbirimizi anlamak için daha ne kadar çok yol katetmemiz gerektiğinin itirafı gibi olmuş bu..Bırak önemsememeyi, yukarıda anlattıklarım ışığında artık açık olması gerek, edebiyat ve şiirin de yeraldığı kültür alanı toplumsal mücadelenin yeni arenasıdır benim kavrayışıma göre..Aslında buna benim kavrayışım demek biraz haddini bilmemek oldu, zira yaklaşık 100 yıldır Marxist solun pekçok okulu toplumsal mücadelenin alanın artık fabrika değil kültür alanı olduğunu söyleyip durur..Georgy Lukacs, klasik sınıf /fabrika temelli bakış açısının dışına çıkan ilk marxistlerden biriydi. Ardından büyük Frankfurt Okulu düşünürleri, Walter Benjamin, Herbert Marcuse, Max Horkheimer, Erich Fromm, Theodore W. Adorno, bağlantılı olarak Wilhelm Reich, toplumsal köleliğe yönelik rıza'nın kültür endüstrisi içinde nasıl üretildiğini analiz ederek vurguyu fabrika'dan kültürel alanına daha 1940'larda kaydırmaya başladılar..Derken (post-)yapısalcılar fason bilinç üretiminin minör süreçlerini analiz ederek, toplumun en derin gözeneklerine dek sızmış mikro iktidar yapılarını ve bu mikro-iktidar yapılarına karşı minör muhalif güç oluşumunun olanaklılığını analiz ettiler..Derken Guy Debord öncülüğündeki "Situationist İnternational" hareketi -ki maalsef çok ihmal edilmiş son derece önemli bir harekettir bence- sistemin, yerleşik kurumsal sanatına karşı, kollektif avam sanatı (minör sanatı) öne sürerek mücadeleyi olabildiğince kültür-sanat alanına kaydırmışlardır..Ve tabi içinde bulunduğumuz zamanlarda Zizek, pop kültür ürünlerini mükemmel analiz ederek sistemin mantığının nasıl yeniden ve yeniden üretildiğiniz gözler önüne sererek, kültür-sanat alanını toplumsal analizin ortasına yerleştirmiştir..Son derece karamsar da olsa Baudrillard'ın yaptığı da budur..
Yani edebiyat/şiir alanını önemsememeyi geç, daha geniş bir bağlamda kültürel alan bugün artık asli mücadele alanı haline gelmiştir..Ortodoks sol ve mevcut örgütleriyle temel ayrımımız da zaten burda ortaya çıkıyor; onlar mücadelenin hala fabrikada verildiğini sanarak (anarko-)sendikalist bir işçicilik perspektifiyle, toplumun genelinde ters-bilinç üretim süreçlerini ihmal edip, kendilerini sadece iktisadi alanla sınırlıyorlar..Sistemin çok derin iktisadi krizler içinde olduğu artık herkesin malumu; lakin bu çözülemez sorunların ağırlığı altında birgün kendi kendine çökse bile, zihinlerde yarattığı kalıcı tahribat nedeniyle insanlık kollektif bir çözüm bulmaya doğru değil, en güçlü olanın hayatta kalacağı bir barbarlığa doğru gidecektir, çünkü herkes bireyci/öznel bir perspektife sahip olduğundan ortak bir çözüme arayışı içinde olamayacaklardır..
İşte benim kavrayışıma göre, solun bugünkü görevi, mücadeleyi kültür-sanat alanına kaydırıp, "beyin iğfal" şebekesinin operasyonlarına dur diyebilmek ve edebiyat/şiir/sinema vs üzerinden kendi bireyci,öznel mantığını nasıl yeniden ve yeniden ürettiğini deşifre edebilmektir..Mesajı daha iyi iletebilmek için şöyle abartılı bir formül bile ileri sürebilirim; bugün en radikal sol tehdiş örgütü, sistemin mantığını yeniden üreten edebiyat/şiir/sinema süprüntülerine karşı bayrağı açabilenler olacaktır..Bir analoji kurarsak günümüzün en radikal marxist örgütünün adı, MLKPB, Marxist - Leninist Klavyeli Propaganda Birlikleri olabilir ancak..
Devamı var..
-
2011-09-19 00:21:31 |SAdministrator| onder
Alýntý:Nietzsche ile aramda minimal düzeyde bir ortaklık varsa bunu nasıl kavramsallaştırabiliriz?Kuşkusuz bu benim yapabileceğim birşey değil; hem senin iç dünyanı ancak yazdıkların kadarıyla biliyor olmamdan hem de bir Nietzsche uzmanı olmamam nedeniyle..Bu işi ancak kendin yapabilirsin..
Ben ancak bu olası ilişkiye dair gözlemlerimi açıklayabilirim..
En başta, çok direk olacak kusura bakma ama, ben hrhangi bir ortaklık olduğundan kuşkuluyum..Daha önce de belirttiğim gibi Nietzsche algılayışın, sistemin pazarladığı bireyciliğin ideal filozofu imajına daha yakın..Nietzsche uzmanı olmasam da, onun burjuva-liberal bireycilikle uzaktan yakından ilgisi olmadığını adım gibi biliyorum..Gerekçelerini daha önce açıkladım..Nietzsche daha önce de belirttiğim gibi ırzına en çok geçilmiş düşünürdür..Facebook'un da en gözde düşünürüdür, kızları etkilemek isteyen gençler onun aforizmaları ile derin görünmeye çalışır, kendi aşağılık bireyci varoluşuna felsefi bir kaynak bulmaya çalışanlar ona başvurur vs.vs..Malum Naziler bile kendilerine maletmeye çalışmışlardır..
Ben sadece şu kadarını söyleyeceğim; Nietzsche'nin bence en çok ihmal edilmiş ve yine bence en önemli yapıtı, ilk kitabı olan Tragedya'nın Doğuşu'dur. .Irza geçilmeye müsait sonraki aforizmatik kitaplarının yanında, bu felsefi metin formuna daha uygundur..Analitik bir dille yazılmıştır..En önemlisi, bu kitabıyla Nietzsche temel bakış açısını ortaya koyar, bireyci değil doğacı, akışın/oluşun düşünürü olduğunu bu kitabında ortaya koyar..Bu kitabını okumadan Nietzsche'yi anladığını iddia eden zırvalıyordur..
Bunun haricinde, Moda sahilinde yaşadığın deneyimin, son derece evrensel bir insan deneyimi olduğunu söyleyebilirim; Bengi Döngü deneyimidir bu..Spinoza'nın hepimizin parçası olduğu sonsuz tek töz'ünü hissedebilmektir..Yaşadığımız çevreyle olan sonsuz ilişkiler ağını, ve herşeyin herşeyle bağlı olduğunu hissetmek..Bunu hisseden, "Ben" demenin ne kadar anlamsız olduğunun da ayrımına varır..
KAFKA
Alýntý:Kafka’ nın kahramanlarında, yarattığı yan karakterlerde, kullandığı dilde, sembolik/simgesel anlamlarda ve kurguladığı olaylarda, hatta sayfa kenarlarına çiziktirdiği figürlerde Kafka’ nın kendisi yoktur; bütün zamanların damatılmış ruhu vardır.Ha işte ben de bunu anlatmaya çalışmıştım..Bunun "gelegelim" kısmı yoktur... Otoriter babasıyla olan ilişkisi de yukarıda betimlediğin genel çerçevenin bir ürünüdür, bireysel tarihle ilgili değildir bu..
Kafka'nın, dar bir Yahudi azınlığın üyesi olmasının merkezi belirleyiciliğini fazlasıyla ihmal ediyorsun...Daha önce aktardığım Thoburn kitabında bu durum çok iyi analiz edilir..Yahudi azınlığın üyesi olmak demek, kafadan bir yaratıcı makine içine verili olmak anlamına gelir..Az buz değil ki örneği; Spinoza, Marx, Freud, Adorno, Benjamin,vs.vs..
Kafka, doğumundan hemen sonra alınıp, bir sokak ötedeki yine aynı ölçülerde otoriter bir baba reisliğindeki Çek aileye verilseydi ortaya bambaşka bir kişilik çıkardı..Ama Kafka'nın babasının Kafka'yı yaratan spermi değil de bir başkası o ilk yarışı kazansaydı bence sonuç o kadar radikal ölçülerde farklı olmazdı...
Alýntý:
Zira bende karşılığı olan birincil şey. Cahilliğimden ötürü bildiğim en yakın kavram olarak “öznelliği” kullanıyorum,Bu senin vurgulamaya çalıştığın gibi masum bir seçim değil ki, zira öznellik masum bir kavram değil..Herhangi bir adlandırma meselesi değil ki bu, şu ya da bu kelime olmuş ne fark eder diyerek geçiştirilsin. Karşımızda duran, sistemin mantığının işlemesinin modus operandi'si olarak çalışan bir mit..Genel olarak özel mülkiyet, özel olarak kapitalizm öznellik üzerinden yükselir...
Alýntý:
Althusser’ e göre Hegel öznelci tezleri eleştirmekle birlikte bu onu tözün tanımında ve tarih felsefesinde özneye yer vermekten alıkoyamamıştır.Bunu nasıl söylebiliyorsun bilmiyorum..Ben Althusser okuması hiç yapmadım..Ama ikincil kaynaklardan duyduklarımdan bildiğim kadarıyla, Althusser bırak özneye yer vermeyi, iflah olmaz bir anti-hümanist olarak nam salmıştır..Bunu ikincil verilerle de destekleyebiliriz..Althusser Yapısalcılık okulundan gelir, Yapısalcılık ise adı üstünde asıl belirleyici olanın "Yapılar" olduğunu iddia eder..Yani bir düşünürün sırf (post-)yapısalcılık okuluna dahil olması bile, bireyi tamamen rafa kaldırdığının ya da paramparça ettiğinin varsayılması için yeterli bir veridir..
Althusser, herhangi bir ansiklopedi karıştırması sonucu görüleceği gibi, bireyin önemini tamamen dışlamış bir düşünürdür..
Alýntý:Pratik hayattan geçtim, dağınık bir kafayı toparlayabilecek enfes bir söylemi var bu adamın. İlaveten, ekonomi-politik bağlamda kendimi bağlı hissettiğim Marksizm’ le Spinozacı söylem arasında sıkı bir ontolojik ilişkinin kurulabileceğini gördüm. Aynı şeyi Hegel, Descartes ya da Kant için söyleyemiyorum mesela, her ne kadar Marksizmin öncülü Hegel felsefesi olsa da. Klasik marksist söylem bu noktada da sağlam bir kritiği –benim indimde- hak ediyor. Kim bilir belki onun da başaşağı edilme vakti çoktan geldi geçiyor.Marx ile Spinoza arasında bir bağ kurulabileceğini görmen çok sevindirici...Marxismi Hegel'in deterministik felsefesiden arındırmak da benim kendi meşrebimce yapmaya çalıştığım birşey zaten, her ne kadar çok sevdiğim Zizek tam aksini yapmaya ve Marximdeki Hegelci yönü büyük bir kararlılıkla güçlendirmeye çalışsa da..
Spinoza'nın 3 aşamalı epistemelojisini maalesef yanlış yorumluyorsun..Söz konusu 3 aşama arasında bir hiyararşi vardır, yukarıya doğru bir gelişmeyi ifade eder..Yani her üçü birarada bulunabilecek, gerektiği zaman en uygunu kullanilabilecek 3 ayrı alet gibi değildir bunlar...Akıl aşamasına geçtiğin zaman, imgesel olarak artık düşünmezsin vs gibi..Bu bağlamda sezgisel kavrayışı da, popüler algılanışına kaptırmayalım..Sezgi aşaması, en yüsek aşama olarak, önceki seviyelerden yani, imge ve akıl seviyesinden geçmiş olmayı gerektirir..Sezgiye varabilmek için, şeyler arasındaki neden-sonuç ilişkisini akıl yoluyla kavrayabilmek gerekir önce..Yani her sezenin her sezgisinin birşeyler ifade ediyor olacağının garantisi yoktur..Sezebilmek, öncesinde bilmeyi gerektirir..
Son olarak seni hayretler içinde bırakan duruma; ben de nedir bu kadar vahim olan diye heyacanla beklemiştim;Alýntý:
2) Sana yakıştıramadım beni de hayretler içinde bırakan konuya gelince: ‘sürpriz’ diye yazılır, ‘süpriz’ değil.Düzeltme için öncelikle teşekkürler, ama emin ol bu yazım hatasının seni hayretler içine düşürmüş olması da beni hayretler içinde bıraktı...Sadece bu değil ki, ben onlarca başka kelimeyi de yanlış yazıyorumdur..Çok uzun ve çok hızlı yazdığım için, bu tür hataları çok fazla yapıyorum...yazdıklarımı redakte etmek, yazının kendisi kadar çok zaman alabildiği için, ciddi anlam kaymaları olmadığı sürece umursamıyorum..Süpriz diye yazmak geçtiği bağlamda anlam kaydırıyor mu? Kaydırmıyorsa benim için önemli değildir..Kitap yazıyor olsam editörlerin işi olurdu bu benim değil..Ama tabii ki, dili güzel kullanmak önemli..Ben de bu düzeltmeden sonra daha dikkat ederim..
Arka planını merak edersen; Bizim Adana bölgesi çok ağır, kendine has şivesi olan bir yerdir..Adana'dan ayrıldıktan yıllar sonra bile o şiveden kurtulmak kolay değildir..Gariban Devlet Bahçeli'yi de şu püskevit olayında da anlayamadılar o yüzden -aslında püskevit değil, büsküvit'tir ya da Adana ile Osmaniye arasında da şive farkı var..
Seksen değil de seksan diyorsa biri, bil ki Adanalı'dır..Amerika değil de Amarıka diyorsa da..Gideceğiz değil de gidecik diyorsa da..
-
2011-09-20 11:43:59 | Anonim
Onder memleketteyim babami kaybettim haftaya kadar buralardayim enistemin dukkanindAn yaziyorum. Cevabini okumadim baktim yok AMA surpriz meselesi tam amen espiridir ozelllkle gulen Adam koymadim. Donunce gorusuruz Murat
-
2011-09-20 15:35:15 |SAdministrator| onder
-
2011-09-20 12:09:33 |SAdministrator| hasever
-
2011-09-20 13:09:56 |Administrator| AliOsman
-
2011-09-20 19:54:25 |SAdministrator| Murat
-
2011-09-21 07:17:18 |Administrator| guclu
-
2011-09-23 09:09:25 |Publisher| emrahpolat
-
2011-09-23 14:40:41 | Anonim
hepiniz çok sağolun, hala memleketteyim, görüşmek üzere, selamlar, Murat
-
2011-09-26 13:24:54 | Murat Müfettişoğlu - re:
Herkese selam, İstanbul' a döndüm. Önder uzun yazamayacağım. Üslup konusunda zaman zaman aşırıya kaçtığımızı kabul ederek bu mesleyi kapatmış olalım. Bizim kültürün azizlikleri işte.
Yazdıklarını şu an için kolay olmasa da dikkatle okudum. İyi niyetle ve sabırla anlatman üslup konusunda yaptığın "hataları" bundan böyle benim indimde yok ettiği gibi faydalı da oluyor. Katılamadığım, daha doğrusu -sanıyorum- sezgisel kavrayışla ele alınması gerektiğini düşündüğüm birkaç nokta var. Tek tek girecek modda değilim ancak benim için en önemlilerden biri Nietzsche diğeri de Kafka anektodlarıdır.
Nietzsche ile aramda akli/zihinsel bir bağlantı olduğunu ima etmem çocukça olur. Senden beklediğim yorum bu değildi elbette. Ancak Kafka gibi Nietzsche' nin de sahip olduğu benim ısrarla altını çizdiğim "mutad psişik hal" faktörü toplumdaki sıradan insanları da zaman zaman yer yer bağlar. Dikkatli ve hassas olmam gereken bir konu olduğunun farkındayım ama Sartre' ın dediği gibi dilin eksikli yapısı ve her zaman düşündüğümüzden azını söylememiz gerçeğine rağmen naçizane bu cümleleri kurmak istiyorum.
Bir diğeri de "kendi" gerçeğimi bulmaya çalışmam konusudur. Farkındaysan kendi sözcüğünü tırnak içinde kullandım. Aslına bakarsan tepeden tırnağa amorf/kolaj/sentetik bir hayat içinde ironik bir kavrayış ve konumlanıştır bu. Entelektüel kavrayış bu meseleleri çok genel ele almak anlamına geliyor benim için. Kişisel yetersizliğimden ötürü daha ileri gitmekten imtina ediyorum. Burası dertleşme mekanı değil ama tartışma alanımızın da salt solun dertlerine çare bulmak olmadığını düşünüyorum. Yorumların kendi içinde çok tutarlı ve mantıklı, dahası iyi niyetli ve yapıcı, ve fakat fenomenin "öznesi" olarak beni bir yanıyla tatmin etmiyor. İlkokul mezunu annemi sosyo-kültürel ve sosyo-psişik anlamda bir yere koyabiliyorum ancak karakter/davranış gözlemlerime ve sezgisel algıma güvendiğim halde onun belirli durumlar karşısında verdiği tepkileri çözümlemede güçlük çekiyorum. Aynı şeyi kendim için de söylemeliyim.
Doğrusu benim de etkilenmekte olduğum felsefi/entelektüel damar "tek töz" "kozmik bir" kavrayışıyla ve varlıkbilimiyle pek çok komplikasyona toparlayan açıklamalar getirebilse de galiba kaynağı psikanalizin alanına giren bir moment tarafından etkilenip duruyoruz. Ya moda sahiline vuruyoruz ya da dağa çıkıyoruz, haklısın uzatmaya abartmaya gerek yok.
Örgütlülük meselesini de epey genelden ele almışsın, dediklerine baştan sona katılıyorum, ama bugüne değin bireysel takılan, kollektivite gerçeğine temas etmeyenler ve bu dialoğu da takip edenler için temel bir ders niteliğinde olmuş.
Spinoza' nın 'algıda 3 aşama' tezini detaylı araştırmam gerek, benim için çok önemli ve ilgi çekici bir konu.
Althusser özneye yer verir, diye yazmadım o cümleyi, daha çok özneye bir şekilde yer verdiği için Althusser' in Hegel eleştirisi bağlamında yazmıştım. Niyetim Descartes-Spinoza-Hegel geçişleri ve aralarındaki grift ilişkiye vurgu yapmaktı. Basit bir yanlış anlama olmuş.
Son olarak, geçen hafta da dediğim gibi, sürpriz meselesi tamamen espiridir.
onder yazan:Murat, kullanılan usluba dikkat etme konusunda haklısın. Geçenlerde Hasan'a söylemiştim, tartışma, görüş alışverişinde bulunma adabı öğretilmiyor bizde. Ülkeler arasında TV'de yapılan açık oturumları karşılaştırma ilginç ipuçları veriyor mesala..Bizde malum koca koca profesörler birbirine girer, karşısındakinin sözünü keser, bağırıp çağırmaya başlar vs. Ama ABD TV'lerinde, moderatör mutlak hakimdir, konuşmacılar asla söz verilmeden konuşmaz, karşısındakinin sözünü kesmez, sesler yükseltilmez vs. Adamların en hassas konularda yapılan tartışmalarda bile tansiyonu birazcık olsun yükseltmemeyi başarmaları bana çok iginç geliyor.
Hani çocuklar, kelime dağarcığı yetersiziğiyle akıllarındakini tam olarak aktaramadıklarında, ve dolayısıyla yanlış anlaşıldıklarında hırçınlaşır ya, kendi durumumuzu da çoğu zaman ona benzetiyorum.
Bizde dil oldukça sorunlu; maalesef bir felsefe dili oluşturabildiğimizi sanmıyorum. Çağdaş felsefenin çok önemli terimlerinin türkçe karşılıkları çevirmenden çevirmene farklılık gösterir..
Teori/felsefe üretilen bir ülke de olmadığımız için ortak bir genel terminoloji de yoktur..
Ama söylediklerin arasında asıl dikkat edilmesi gerekn nokta, yarım yamalak, eksik bilgiyle tartışmaya çalıştığımızdır..Buna vurgu yaptığın için teşekkürler.. Bizde herhangi bir düşünür hakkında bir makale okuyan hemen onun uzmanı kesiliverir..Kolaycacık pekçok düşünürün defteri dürülüverir..Her yeni fikrin boynu tiz vuruluverdiği için yıllarca aynı teori koordinatları içinde kalırız..Beni en çok deli eden durum da budur; yaw katılmak zorunda değilsin, okuduğun kadarıyla bir düşünürün fikirlerini beğenmemiş olabilirsin, ama hakkında şöyledir, böyledir diye ölüm fermanları verme hakkını kendinde nasıl bulursun, okuduğun 3-5 satıra dayanarak.
Alýntý:
Özne/öznellik meselesi senin kafanda oldukça sarih.
Özne/öznellik "felsefi" meselesi değil benim kafamda oldukça sarih olan..Bütün felsefe tarihinin en merkezi 5-10 demirbaş konularından biridir, hatta sırf bu konuyu inceleyen felsefe alt dalları bile var..Psikanaliz demek özne/öznellik süreçlerini incelemek demektir. Fenomenoloji dışsal süreçlerin bireyin zihninden nasıl yeniden üretildiğini ele alır vs..Refleksif /Yansıtmalı düşünme, düşünüyor olduğunun farkında olan öznenin kendine yönelmiş eylemidir vs.vs
Özne/öznellik konusunda net olmak bönlüktür..Her iki kutupta da bönlüktür..Ben bu tartışmanın aynısını, burdakilerin ayna imajı terimlerle, özne yoktur, herşey kollektivite içindir diyen bir Staliniste karşı da yapabilirdim..
Benim net olduğum bu değil; özne/öznellik durumunun özsel, statik, mutlak olarak verili olduğunu konusunda kendileri çok sarih olup, bunu tartışma dışında tutarak, kendi bireysel dolayısıyla sınıfsal ayrıcalıklarının bekasının ideolojik öncülü olarak kullanmalarının politik amaçları konusunda bir netlik benimkisi..Felsefi olarak bu kadar sorunlu ve dengesiz bir yapının, her türlü sorgulama dışına itilip, kapitalist yarışmacı mantığın südur ettiği temel gözenek olarak yerleştirilmiş olduğu konusunda netim ben. Bütün iğrençliğine, insanlığı yokoluşun sınırına getirmiş olmasına rağmen kapitalizmin bugün rıza üretebilmesinin yegane nedeni öznelliğin kitlelere bu kadar iyi benimsetebilmiş olmasındadır..Kendi bireysel çıkarları sözkonusu olduğunda insanlığın yokolup gitmesini bile umursamayacak bireyler özne/öznellik/birey miti sayesinde mümkün olabilmiştir..Benim sarih olduğum nokta budur..
Sandığının tam aksine ben özne/öznellik konusunda sarih olunamayacağını savunuyorum bu tartışmada...Ama özne/birey konusunda sarih olan biz marxistler değil, sistemin efendileridir..Devasa marxist külliyat, özneyi masaya yatırıp didik didik etmesini bilmiştir...Sadece Zizek'in kitapları bile yeter..
*******************
Alýntý:Takip ettiğin damar yakın hissettiğin okul sana tatminkar bir epistemoloji sunarken ben “konvensiyonel” bilgilerimle güncel söylemin arasında “kendi” gerçeğimi bulmaya çalışıyorum. Aslına bakarsan benim için ‘mevcutla’ bir tür hesaplaşma ve “yenilenme” süreci biçiminde geçiyor zaman. Güdük siyasi tarihime ve pratiklerime bakıyorum da, ben de hiçbir fikirsel/fraksiyonel şablona giremediğimi, ait hissedemediğimi, hiçbir ortak jargonu –kafadan- kabul edemediğimi, velhasıl hiçbir bildik örgütlenme modellerine ve popüler/geçerli siyasi algı metodlarına angaje olamadığımı görüyorum.
Bu durumda olduğunu çok iyi biliyorum..İtiraz ettiğim de bu zaten, en başından beri bunu tartişıyorum..Hiç hoşlanmadığım durum da tam olarak bu, senin özelinde değil tabii ki, bu içinde bulunduğumuz konjüktürün adı..Hepimiz değişen ölçülerde bundan müzdaripiz.
Solun bugün herhangi bir açılım yapamamasının yegane nedeni senin kendi özelinde betimlediğin yukarıdaki durum işte..Tıpkı, Zemyatin'in "Biz" romanını okuduktan sonra, kendini bir "Biz" içinde görmek istemeyen, bunu bireysel özgünlüğünden ödün vermek olarak gören benim eski tanıdık gibi...Tıpkı Aslı Erdoğan gibi sen de "kendi" gerçeğini bulmaya çalışıyorsun..
Tamam üsluba dikkat ama maalesef sözkonusu sistemin mantığını yeniden üretmek olduğunda ben düşüncelerimi söylemek zorundayım..
2500 yıllık felsefenin en azından benim bildiğim hiçbir okulunda -daha önce adını andığım Sofistler dışında- bireysel "kendi"ne ait bir gerçeklik diye birşey yoktur..Hiçbir düşünür fikirlerini "kendi" gerçekliğim diye sunmaya kalkmamıştır, zira kimse falanca birinin kendi gerçekliği ile ilgilenmez, eğer mümkün olsa bile..Gerçeklik bir ve tektir ve asla bireysel de değildir. Bireysel olmayan bir gerçekliktir felsefeyi vareden..Gerçeklik kişiye göre değildir..Olduğunu iddia ediyorsan felsefenin alanından çıkıp, fantazininkine giriyorsundur, ve tabii kapitalist ideolojinin alanına...
Yukarıda andığım, özne/öznelliğin par excellence araştırma disiplini Psikanaliz'de bile öznellik tek başına ele alın(a)maz..İd, Ego, Süperego üçlemesinde Süperego'dur toplumsal gerçekliği bireyin yapılanmasına sokan..Lacan'da da "Babanın Adı"dır..
Yani en temel yapılanışında dahi bireyin oluşumuna toplum girer..İlk kelimelerini ettiği anda bir bebek bile artık toplumsal gerçeklikle belirlenir hale gelmiştir..
Edebiyatı/Şiiri sevmemenin bir gerekçesi de aslında toplumsal anlamda hiçbir anlam iletmeyen bireysel sayıklamaların, ambalajlanıp sanki bir değeri varmış gibi sunulabilmesine imkan tanımasıdır..Bu iyi edebiyat/şiir ürünleri olamayacağı anlamına gelmez..Ancak, edebiyat/şiir, bireysel gerçekliğin ifadesi gibi pazarlanabildiğinden, aslında birer zırvadan başka hiçbirşey olmayan, sadece kişisel kaprislerle bir neden-sonuç ilişkisi içinde olan, bireyin rastlantısal izlenimleri -ki bunu Spinoza kavrayışın en primitif düzeyi, imgesel kavrayış olarak sınıflandırır- , "sanat ürünü tutarlı olmak zorunda değildir, her ürün kendi gerçekliğini yaratır, sadece kendine hesap vermek zorundadır" gibi bir takım üçkağıtlarla , sevdiğim ingilizce tabirle, bir takım Bullshit'lerle sanki okuyucusuna bir anlam iletmeye çalışıyormuş gibi sunulabilir.
O yüzden her fırsatta dile getiriyorum, bugün amaçları para kazanmaktan öte hiçbirşey olmayan Dan Brown, Stephen King, Rowling gibi best-seller yazarlar, edebiyatçı olarak piyasaya sürülenlerden çok daha saygıdeğerdir..Yalan söylemiyorlar en azından..Üstelik bu best-seller yazarların bile kültürel birikimi bizde edebiyatçı diye pazarlananlardan çok daha derindir..Bizdekilerin kendilerini anlatmaktan başka ellerinden hiçbirşey gelmez..
Şu yukarıda betimlediğin tavrın, şan şöhret peşinde koşanlarda yaratacağı kaçınılmaz sonuc nedir? Hiçbir kollektif girişime sığamayacak kadar büyük olduğuna inanmak, hiçbir kalıba sığamamak, hertürlü toplumcu girişimi mahkum etmek vs..Yani kısaca sol olan herşeyi öldürmek..
Maalesef beğensen de beğenmesen de solo bir solculuk yoktur..Sol tanımı gereği kollektiftir..Olası hiçbir kollektiviteye sığamayacak kadar büyük egoları olanların sol ile herhangi bir ilişkileri olamaz..Hiçbir kollektif şablona sığamadığını düşünenler, öte taraftan kapitalizmin en yaygın şablonuna cuk otururlar; küçük-burjuva birey şablonudur onun adı, ve yeryüzünde artık hiçbir şablon onun kadar otoriter ve insanlık düşmanı değildir..
Ben de hayatım boyunca hiçbir örgütsel şablona girmedim; ama bu ilkesel olarak örgütsel/kollektif mücadeleyi dışladığım anlamına gelmez..Önümüzde duran somut örgüt pratiklerinden yola çıkıp soyut bir tüme vararak, ilkesel olarak örgütlülüğün kendisini sorgulamak -olabilecek en hafif tabirle- pire için yorgan yakmaktır..Somut tikel örgütler bazında değil, teorik olarak örgütlülüğün kendisini sorgulamak benim gözümde kendi ayrıcalıklı bireysel varoluşunu rasyonalize etmeye teorik/edebi bir kisve bulmaya çalışmaktan öte bir anlam taşımaz..
Böyle bir duruma düşmek empati kurulabilecek en hafif durumda, kapitalizmin bireyci ideolojik hegemonyasına paçayı kaptırmış olmak anlamına gelir..Kötü durumda ne anlama geleceğini ise söylemeyeceğim zira sonradan pişman olacağım laflar edebilirim..
Bugün karşımızda duran yapıları örgüt diye klasifiye etmek bile, Marxist teoriden bihaber olunduğunu açık eder..Marxist teoriye göre örgüt bir neden değil, sonuçtur..Bir yan üründür, sınıfsal/kültürel hareketin herhangi bir vücuda gelişi, belli bir konjüktürdeki "avatar"ıdır. Aslolan hareketin, gücün -Nietzsche'ci/Deleuze'cü ve tabii Marxist anlamda- dinamiğidir, asıl Tanrı ya da Vishnu harekettir, örgüt tıpkı Hz.İsa ya da Krishna gibi, o temel gücün belli bir dönemde aldığı şekildir, avatardır..
Önümüzde duran "örgütler" böyle temel tanrısal bir gücün yeryüzündeki şekilleri değildir..Başka bir deyişle bunlar içeriksiz formlardır sadece..Arkalarına aldıkları toplumsal bir güç yoktur..Türkiye'deki iki yapı bunun dışındadır: İslamcı hareket ve Kürt Hareketi..
Bugün BDP'yi kapasalar, ya da hatta PKK'yı bitirseler, kürt hareketini yoketmiş olurlar mı? Kanun hükmünde kararnamelerle Yerçekimi ya da Elektormanyetizm gibi evrensel güçler yasaklanabilir ya da etkileri sıfırlanabilir mi?
Toplumsal güçler de fiziksel güçler gibi kararlı ve evrensel olabilir..Birkez bu hale geldiklerinde de, yokedilmeleri mümkün olmaz..Kürtlerin ben saymaktan uzun süre önce vazgeçtim, kaç tane partileri kapatıldı, kürt hareketi bitirilebildi mi?
Bunları şunun için anlatıyorum; örgüt toplumsal mücadeleler alanında ikincildir. Hareket/güç içerik ise, örgüt sadece formdur..Ama bunu söylemek örgütün önemsiz olduğu anlamına gelmez, her içerik bir forma sahip olmak zorundadır..
Mevcut sol yapıların problemi, hareket olmadan örgüt olunabileceğini sanmalarından kaynaklanıyor..Bir başka ifadeyle, maddi neden-sonuç ilişkisini tersine çevirebileceklerini sanıyorlar; sonucun geriye dönüşlü olarak kendi nedenini sonradan kurabileceğini varsayıyorlar ki, Marxist materyalizme kökten ters bir anlayıştır bu. Daha somut ifade edersek, salt bir tabela örgütü olmakla, hareketin "sonradan" örgüt sayesinde kurulabileceğini varsayıyorlar..Ama unutuyorlar, Marxist örgüt herşeyden önce toplumsal bir güç olarak sınıfı varsayar..Yani ham doğal bir güç gibi, yerçekimi ya da elektormanyetizm gibi evrensel bir güç olacak ki, parti/örgüt onun üzerinden yükselebilsin..Ama eğer, o toplumsal güç/sınıf öngörüldüğü gibi işlemeye son verdiyse, onun avatarı olan örgüt de boşlukta salınır durur..
İçinde bulunduğumuz zamanlarda solun temel meselesi de bence bu; örgütü anlamlı kılacak ham bir toplumsal gücün olmayışı..Üretim sürecinde sömürülenler arasında olmanın sırf kendisinin toplumsal bir güç yaratmadığı, bu sürecin çok da öyle varsayıldığı gibi deterministik olmadığı ortaya çıktı..İçinde bulunduğumuz post-modern koşullarda, toplumsal bir güç yaratan süreçler artık sadece üretim alanıyla kısıtlı değil..Başka bir ifadeyle, toplumsal güç determistik değil, iradi müdahalelerle kurulabilir gibi görünüyor artık..Toplumsal mücadelelerde alınan pozisyonlar sınıf çizgileriyle değil, bütün sınıfları çapraz kesen ideolojik tercihlerle belirleniyor. Bilinç üretimi fabrikada değil kültürel alanda yaratılan ideolojik hegemonya ile yapılıyor..
Edebiyatı/şiiri önemsemediğimi söylemiştin..Birbirimizi anlamak için daha ne kadar çok yol katetmemiz gerektiğinin itirafı gibi olmuş bu..Bırak önemsememeyi, yukarıda anlattıklarım ışığında artık açık olması gerek, edebiyat ve şiirin de yeraldığı kültür alanı toplumsal mücadelenin yeni arenasıdır benim kavrayışıma göre..Aslında buna benim kavrayışım demek biraz haddini bilmemek oldu, zira yaklaşık 100 yıldır Marxist solun pekçok okulu toplumsal mücadelenin alanın artık fabrika değil kültür alanı olduğunu söyleyip durur..Georgy Lukacs, klasik sınıf /fabrika temelli bakış açısının dışına çıkan ilk marxistlerden biriydi. Ardından büyük Frankfurt Okulu düşünürleri, Walter Benjamin, Herbert Marcuse, Max Horkheimer, Erich Fromm, Theodore W. Adorno, bağlantılı olarak Wilhelm Reich, toplumsal köleliğe yönelik rıza'nın kültür endüstrisi içinde nasıl üretildiğini analiz ederek vurguyu fabrika'dan kültürel alanına daha 1940'larda kaydırmaya başladılar..Derken (post-)yapısalcılar fason bilinç üretiminin minör süreçlerini analiz ederek, toplumun en derin gözeneklerine dek sızmış mikro iktidar yapılarını ve bu mikro-iktidar yapılarına karşı minör muhalif güç oluşumunun olanaklılığını analiz ettiler..Derken Guy Debord öncülüğündeki "Situationist İnternational" hareketi -ki maalsef çok ihmal edilmiş son derece önemli bir harekettir bence- sistemin, yerleşik kurumsal sanatına karşı, kollektif avam sanatı (minör sanatı) öne sürerek mücadeleyi olabildiğince kültür-sanat alanına kaydırmışlardır..Ve tabi içinde bulunduğumuz zamanlarda Zizek, pop kültür ürünlerini mükemmel analiz ederek sistemin mantığının nasıl yeniden ve yeniden üretildiğiniz gözler önüne sererek, kültür-sanat alanını toplumsal analizin ortasına yerleştirmiştir..Son derece karamsar da olsa Baudrillard'ın yaptığı da budur..
Yani edebiyat/şiir alanını önemsememeyi geç, daha geniş bir bağlamda kültürel alan bugün artık asli mücadele alanı haline gelmiştir..Ortodoks sol ve mevcut örgütleriyle temel ayrımımız da zaten burda ortaya çıkıyor; onlar mücadelenin hala fabrikada verildiğini sanarak (anarko-)sendikalist bir işçicilik perspektifiyle, toplumun genelinde ters-bilinç üretim süreçlerini ihmal edip, kendilerini sadece iktisadi alanla sınırlıyorlar..Sistemin çok derin iktisadi krizler içinde olduğu artık herkesin malumu; lakin bu çözülemez sorunların ağırlığı altında birgün kendi kendine çökse bile, zihinlerde yarattığı kalıcı tahribat nedeniyle insanlık kollektif bir çözüm bulmaya doğru değil, en güçlü olanın hayatta kalacağı bir barbarlığa doğru gidecektir, çünkü herkes bireyci/öznel bir perspektife sahip olduğundan ortak bir çözüme arayışı içinde olamayacaklardır..
İşte benim kavrayışıma göre, solun bugünkü görevi, mücadeleyi kültür-sanat alanına kaydırıp, "beyin iğfal" şebekesinin operasyonlarına dur diyebilmek ve edebiyat/şiir/sinema vs üzerinden kendi bireyci,öznel mantığını nasıl yeniden ve yeniden ürettiğini deşifre edebilmektir..Mesajı daha iyi iletebilmek için şöyle abartılı bir formül bile ileri sürebilirim; bugün en radikal sol tehdiş örgütü, sistemin mantığını yeniden üreten edebiyat/şiir/sinema süprüntülerine karşı bayrağı açabilenler olacaktır..Bir analoji kurarsak günümüzün en radikal marxist örgütünün adı, MLKPB, Marxist - Leninist Klavyeli Propaganda Birlikleri olabilir ancak..
Devamı var..
-
2011-09-27 23:44:18 |SAdministrator| onder

Yazdıklarımı yapıcı ve faydalı bulmana çok sevindim Murat..Teşekkürler..
Sanırım, tartışma doğal olarak sonlandı..Tekrara girmeden daha fazla birşey söylemek mümkün görünmüyor..Benim aklıma şahsen daha fazla birşey gelmiyor...Bu tür uzun tartışmaların sonucunda hep şu, Zizek/Lacan felsefesinin ünlü The Real'i ile karşı karşıya kaldığımı hissediyorum, yani kelimelerin karşısında kifayetsiz kaldığı, yani sembolize edilemeyen, dile dökülemeyen bir artığın hep kalması durumu..
Anlaşılan benim anlattıklarım karşısında, oldukça tutarlı ve mantıklı bulmana rağmen hala bir yönüyle tatmin olamama durumun da bu sembolize edilemeyen artık karşısındaki benim deneyimime benziyor..
Olması gereken de bu herhalde..Başından sonuna kadar söylediklerimin tamamına katılmış olsaydın, herhalde masturbasyon sonrası yaşanan analamsızlık içinde bulurdum kendimi, sahte olan birşeyler var hissine kapılırdım..
Koca kurt Kant bile bu işin içinden çıkamamıs ve anlaşılabilir Fenomen dünyasına karşı, insan aklının sızamayacağı bir de Noumenon düzlemi tanımlamak zorunda kalmış..Kant'ta Noumenon, post-yapısalcılarda Eksik / ve göstereni "objet petit a", Spinoza'da sezgi/Intuition, hep aynı sembolize edilemeyen sert çekirdekle kafa kafaya çarpışmanın farklı kavramlarıdır..Yani yalnız değiliz, bütün felsefe tarihi boyunca farklı kavramlarla bir sürü düşünürün tosladığı kaya bu..
İşte tam da bu yüzden Guy Debord'un Situanionist Enternasyonel hareketi önemlidir dedim..Zira işte bu analitik düşüncenin gelip karşısında tıkandığı sembolize edilemeyen sert çekirdeğe sızabilmeye, dil ile anlatılmayanı "avam" sanat ile anlatmaya çalışmışlardır..İşte aynı sebeble Kafka'nın "kollektif" minör edebiyatı da önemlidir, Nietzsche'nin Dionysiak esrikliği de...
Felsefe, -özellikle çağdaş olanı-, paradoksal olarak aslında felsefe dili ile gerçekliğin tamamımın yakalanamayacağını kanıtlama işidir..
İçinde bulunduğumuz zamanların beyin iğfal şebekesi felsefenin analitik dilini kullanmıyor; göstergeler zinciri ile, imgelelerle zihinlerin ırzına geçiyor..Zizek'in temel yönteminin Sinema daha genel olarak popüler kültürün dilini deşifre etmek olması boşuna değil..Derrida'nın yapıçözümü, Roland Barthes'ın Göstergebilimi, Lacan'ın psikanalizi hep aslında Zizek gibi popüler kültürün sisteme ruhen eklemlenmeyi sağlayan imgesel/simgesel dilini çözmeye yönelik girişimler..
Neyse bitiriyorum artık..
Son olarak "burası dertleşme yeri değil" saptamana şiddetli bir itiraz yükseltiyorum...Keşke olabilse...
Ulus Baker'in "Akademisyenler Spinoza'yı anlayamaz" diye ima ederken kastettiği şeyin tam da bu dertleşememe yeteneksizliği ile ilgili olduğunu düşünüyorum..Spinoza'ya vurgusu da aslında felsefenin, gerçek hayattan kopuk, yabancılaşmış akademi felsefesine karşın pratik bir felsefe olması nedeniyledir..
İnsanlar dertleşmeye korkuyor, sistem bunu kişisel bir zayıflık olarak pazarlıyor.. Dertleşememe, yalnızlaşmayı, izolasyonu getiriyor..Sisteme de bundan daha iyi gelecek ilaç yoktur zannımca..
-
2011-09-26 19:34:38 | basit
bu tartısma niye iki kisi arasında devam ediyor? konu guzel
nerde bu ahali?
fabrikalarda iş kazaları -cinayetleri- halen varken sade klavye yetmez diyorum..
-
2011-09-27 10:40:19 | Murat Müfettişoğlu
kanımca kırlar hariç her mekanda kötülük var. sorun, bu kötülüğün üstesinden gelecek toplumsal fail' in yokluğu ya da kurulumu sorunu. maalesef mekan olarak fabrika ve fabrikaya bağlı söylem bütünsel ideolojik bir kavrayışa sahip değil günümüzde, kaldı ki solun tıkandığı ve dilinin ve pratiğinin kısa kaldığı noktaya takabül ediyor, ancak fiziksel emek mekanlarının meselenin hala önemli bir parçasını oluşturduğunu da kabul etmek lazım. bu noktada alternatif tercihler belirleyici olabilir. içe dönük stratejilerden ve sınırlı hareket mekanlarına işaret eden söylemlerden ziyade yapısal olarak değişmekte olan beşeriyata dönük ve bütün parselleri kesen kuramlara açık olmakta fayda var. onları alıp belli bir ideolojik potada eritmenin ya da taktisyen/pragmatik birliktelikler oluşturmanın sonuç vereceğine inanmıyorum. Mesele ortak evrensel parametreler ve felsefi normlar üzerinden bir' in/tek' in kurulumuna konsantre olmak. Emek üretici değer olarak bunlardan sadece biri ve fakat insanlar arasındaki ontolojik bağlantıyı açıklayan tek değer değil vs. Kimi gider ordan takılır kimi de burdan. bu konuda salt deterministik söylemleri anakronik, dahası yanlış buluyorum. ama sen de haklısın sevgili misafir arkadaşım.
-

Ah o sorunun cevabını bir bilen olsa!.
"nerde bu ahali? "
Bir metafor olarak alınırsa, bu soru tamı tamına bu uzun tartışmada, en azından kendi adıma yanıt aradığım en birincil çıkış noktasıydı..
Bütün içtenliğimle söylüyorum, yukarıda dile getirdiğimi fikirlerimin tamamını bu sorunun içine sıkıştırabilirim..
-
2011-09-27 21:01:22 | basit
aradaki tartışmayı bölmeden ve konuyu kaldığı yerde; "klavyeli propaganda birliklerinde" bırakma isteğiyle sayfalar dolusu sürebilecek fikri bir iki satırda özetleyip (bu yüzden de eksik-yanlış vs.. anlaşılmaya gayet müsait olarak) - daha sonra dönmek üzere- çekileyim:
fabrika bir söylem değildir, her sabah milyonlarca (Çin'de 800 milyon civarı) insanın gerçekliğidir (burda fabrika deyince kapitalist üretimin bizlerin içindeki insanı fiziksel+ruhsal öldürerek gerçekleştiği tüm satıhları algılamak lazım, en hard çalışma koşullarından, bize en hafif gibi gelen - o neyse- iş yerlerine.. (itirazlar var olacak, ama şu an tartışmayacağım, çünkü yarın bir plazavari bir binaya gidip hayatımı devam ettirecek parayı kazanmam gerek)
fabrikaya "söylem" demek biraz akademisyenliğe doğru yol almayı düşündürüyor bana, bunun neresi kötü ? belki de solda tıkanmadan bahsederken tersini de düşünmek gerek→ tıkanan biz olmayalım?
velhasıl bu "klavyeli propaganda birlikleri" "olabildiğince" işçi sınıfının içinde yaşayıp o tuşlara basmalı, o havadan her daim solumalı derim, bu olmadan o 'tekin' / 'birin' yaratılamayacağını düşünüyorum.
Bu arada, sen de haklısın (tek yönlü değil)..
[daha sonra bir şiir, müzik, foto vs.. eklemek/paylaşmak için döneceğim, kendi adıma bunun tartışma kadar yararlı olacağını düşünüyorum]
-
2011-09-27 23:49:23 |SAdministrator| onder

sanırım bir yanlış anlama var; "fabrika bir söylemdir" demiş olamam -çok fazla yazmış olduğum için kontrol etmem pek mümkün görünmüyor-.
Tabii ki sonuna kadar haklısın, fabrika , neo-liberalizmin hizmetindeki bütün post-modern çarpıtmalara karşı, hala sınıfsal sömürünün olabildiğince devam ettiği yadsınamaz sert gerçekliktir..Bunun varlığını yadsıyan eğer kötü niyetli değilse son derece saftiriktir.
Benim amacım,"klavyeli birlikleri" frabrika içinde verilecek "ASLİ" mücadeleye karşı alternatif olarak sunmak değil..
Temel derdim şu; solun fabrika içinde verilecek "ASLİ" mücadeleyi yürütecek kadroları yok..Ben "klavyeli birlikleri", fabrika içindeki gerçek mücadeleyi verecek olan olası aktörlere ulaşabilme çabası olarak ileri sürdüm. Bir başka ifadeyle "klavyeli birlikler" örgütleyicilerin örgütlenmesine yönelik bir çağrıdır..Yani ben bir aşamalandırma yapıyorum; Türkiye Solunun boyu, "ASLİ" mücadeleyi vermeye yetmez..Asli mücadelenin kendisinden önce, örgütleyicilerin bir hareket etrafında biraraya gelmesidir ilk aşamadaki görev..Bu ilk aşama görev için de, muhattabın doğası gereği etkin bir medya platformunun en öncelikli hedef olduğunu düşünüyorum..
Kendi kuşağımın tarihinden örnek vermek isterim;
1985-1995 arası dönemde bizim okul ODTÜ bir hayli politize olmuştu..Sayı olarak tabii ki yine çok azdık, ama kantinlerde, çevredeki öğrenci evlerinde harıl harıl politika tartışırdık..Aynı anda sadece benim hatırladığım 5-6 öğrenci dergisi çıkarılıyordu; ABRA, APUS, YARIN, PATİKA, KERE
Biz mezun olduk, aradan 20 yıl geçti ODTÜ'den tık yok..Hani yakından takip etmiyorum, neler olup bittiğini bilemem tabii ki ama ODTÜ'de bizim zamanımızdaki gibi politik bir hareketlilik olsaydı, şu sosyal medya çağında haberimiz illa ki olurdu herhalde..
Bizim zamanımızda İnternet, Sosyal Medya olacaktı da sesimiz bu kadar cılız olacaktı ha! Mümkün değil..Ekşi Sözlük, Zaytung vs derecesinde etkisi olan bir siteyi mutlaka çıkarırdık..
Bizim zamanımızda, ulaşılabilir yegane propaganda araçları afişleme, kuşlama, yürüyüş, çok çok binbir zahmete katlanarak dergi çıkarmak gibi şimdiden bakınca olabildiğince primitif görünen araçlardı..Şimdi, nerdeyse sıfır masrafla görsel medya'ya bile sahip olmak mümkün..Herhangi bir gariban öğrenci bile eline cep telefonunu alıp kısa metrajlı film bile çekebilir..İşte ABD'de genç biri çıkıyor, Photoshop'la, PowerPoint'le Zeitgeist gibi bir film kotarıp bütün dünyada fenomen haline gelebiliyor..
O zaman soru şu; propaganda kanalları bu kadar zenginleşmiş ve kolay ulaşılabilir hale gelmişken, ODTÜ gibi anlı şanlı bir tarihe sahip olan bir camiadan -ya da diğerlerinden- NEDEN tek bir ses çıkmaz?..
Fabrika tabii ki hala asli sert gerçeklik, ama işte yaşadığımız zamanlarda ortaya çıkmış aynı ölçüde sert böyle de bir handikap var..Benim "klavyeli birlikler" çağrım işte bu handikapı aşmaya yöneliktir, Devrim'in yeni yöntemi olmasına değil...
Hani biri sihirli değnekle dokunup, tam da ihtiyacımız olduğu gibi, günde 1-2milyon insanın takip ettiği dört başı mamur bir iletişim platformunu bize bahşetse, binlerce kişilik "klavyeli birliklerimiz" bile olsa, toplumsal devrimin perspektifinden değerlendirildiğinde elbette ki fazla birşey ifade etmez, hala alınacak çok uzun bir yol vardır..
Benim itirazım şu;, bizim geleneksel sol yapıların yaptığı gibi, dükkan açıp müşteri beklemekle olmuyor, örgütleyicilerin örgütlenmesi..Salt bir biçim olarak örgüt, kendinde-şey olarak örgütleyici ilişkiler ağını hayata geçirmeye yetmiyor..Hayat içinde örgütlenmek lazım, bunun yolu da, kitlelerin bilincinin manipule edildiği popüler kültür çarklarına Truva atı gibi sızarak, insanlara kendi günlük varoluşları içinde ulaşabilmektir diyorum
-
2011-09-28 06:45:18 | Murat Müfettişoğlu - re:
"Fabrikaya dayalı söylem" ifadesini ben kullanmıştım Önder üstüne alınmış ancak 'üç kısa sözcükle' uzun yanlış anlamalar normal.
Aslında Önderin şu paragrafı demek istediğimi özetliyor:
Alıntı:
"Benim itirazım şu;, bizim geleneksel sol yapıların yaptığı gibi, dükkan açıp müşteri beklemekle olmuyor, örgütleyicilerin örgütlenmesi..Salt bir biçim olarak örgüt, kendinde-şey olarak örgütleyici ilişkiler ağını hayata geçirmeye yetmiyor..Hayat içinde örgütlenmek lazım, bunun yolu da, kitlelerin bilincinin manipule edildiği popüler kültür çarklarına Truva atı gibi sızarak, insanlara kendi günlük varoluşları içinde ulaşabilmektir diyorum"
İlaveten, fabrika kuşkusuz bir gerçekliktir, dahası, trajik gerçekliktir ama tek trajik gerçeklik değildir. Tıpkı sokaklar, gecekondular, işsiz kahvehaneleri, ofis çalışanları, okullar, bir şekilde sistem tarafından dışlanmış bütün marjinal gruplar vs. gibi. Solun dili bütün bu sosyal parselleri kesmeli, bir biçimde bütünlemelidir, kolektif ve dayanışmacı ruh günlük hayatın içinde gezmeyecekse, sanal dahil bütün mekanlara sızmayacaksa ne kıymeti var. Her mekan önemli her mekan kullanılmalı DİL(önemlidir) her mekandan her yere ve her kese seslenmelidir. Hepsi bu. Kaldı ki ben 'fabrikaya bağlı söylem' ifadesi kullandım, fabrikanın bir söylem olduğuna dair bir ifade kullanmadım. ikisi farklı şeyler.
-
2011-09-28 07:28:43 |SAdministrator| onder

Murat bir kez daha çok çok teşekkürler, evet resmen aklımdan geçenleri birebir özetlemişsin:
Alýntý:İlaveten, fabrika kuşkusuz bir gerçekliktir, dahası, trajik gerçekliktir ama tek trajik gerçeklik değildir. Tıpkı sokaklar, gecekondular, işsiz kahvehaneleri, ofis çalışanları, okullar, bir şekilde sistem tarafından dışlanmış bütün marjinal gruplar vs. gibi. Solun dili bütün bu sosyal parselleri kesmeli, bir biçimde bütünlemelidir, kolektif ve dayanışmacı ruh günlük hayatın içinde gezmeyecekse, sanal dahil bütün mekanlara sızmayacaksa ne kıymeti var. Her mekan önemli her mekan kullanılmalı DİL(önemlidir) her mekandan her yere ve her kese seslenmelidir.Kelimesi kelimesine aynen böyle düşünüyorum..
Aslında bu fikirler yeni çıkmış değil..Marx ta150 küsür yıl önce aslında bunları söylemiş ama maalesef Türkiye'de tartışamıyoruz bu konuları..
Negri'nin "Marx Ötesi Marx" diye bir kitabı var..Türkçe'ye de çevrildi..Maalesef 4-5 yıldır gündemimde olmasında rağmen bitiremedim...Bu kitapta Negri, Marx'ın Grundrisse'de bizim daha yeni tartışmaya başladığımız meseleleri nası ele aldığını anlatır..
Negri'ye göre Marx'ta kapitalizmin iki temel aşaması vardır; emeğin biçimsel tahakkümü "formal subsumption" ve gerçek tahakkümü real supsumption aşamaları..İlki bizim genel sol'un fabrikayla sınırlı zihniyetini dile getiren o bildik fabrika aşamasıdır..Oysa ikincisinde, kapitalist tahakküm tam hale gelmiştir..Artık toplumun tamamı koca bir fabrika haline gelmiştir..Marx bu analizi yaptığı bölümü Das Kapital'e de koymayı planlamış ama sonra bir şekilde alınmamış...
Şu içinde yaşadığımız zamanlar, real subsumption/gerçek tahakküm aşamasıdır ve bu aşamada toplumun geneli bir fabrika gibi yapıanmıştır artık..Hiç kimse kaçamaz..Mücadele heryerde, olabilecek her türlü araçlar yapılmalıdır..
ABD'de şimdi Occupy Wall Street adıyla bir hareket sürüyor..NewYork'ta başladı ve sanıyorum yavaş yavaş tüm şehirlere sıçrıyor..Sanırım Avrupa'ya dasıçradı...Çok hoşuma giden bir sloanları var: "We Are 99%"
Kapitalizm, sadece CEO'lar, futbolcular, mankenler, yazarlar, gazeteciler ve bilimum starlar'dan ibaret, bütün dünyada sayıları 1 milyonu bulmayacak ufacık bir kesim haricinde insanlığın tamamı için şu ya da bu şekilde bir kölelik düzenidir..
Ben fabrikada değilim, iyi para kazanıyorum ama hayatım bir cehennemden farksız...Değişen ölçülerde herkes aynı durumda..
Senin pasajın bu durumu gayet iyi özetlemiş..
-
2011-09-28 07:39:38 |SAdministrator| onder

Ha bu arada "Occupy Wall Street" demişken, İngiltere ayaklanmaları ile farkına vurgu yapalım, kendi meramım daha iyi açığa çıkaaktır:
ABD'deki gösterilerde de öyle herhangi hiyeraşik bir örgütün desteği yok..Az çok spontan, Amerikalıların "Grassroots" dediği türden bir hareket..
Ama işgal ettikleri yere bak: Dünyanın finans merkezi..Sadece bu bile yeter, bu, "sorunun nerden kaynaklandığını biliyoruz" demektir...Radikalizm işte bu..
Sloganlardan biri de şu: "Abolish Capitalism"...
Yani, benim derdim, uygun adım yürüyen, ast üst ilişkisi içinde bir hareket olunması değildir; mesele sorunun temel kaynağını işaret edebilmek ve talebi ona göre yükseltmektir..Bunun kimlerle, hangi yöntemlerle yapıldığı çok önemli değil..
Kitle bir rhizome'dur, kaçınılmaz olarak bir rhizome'dur..Bir takım megalomanyak "öncülerin" sivrilmesine izin verilmediği, bir takım şişik ego'lu piskopatların kuyruğuna takılınmadığı sürece, kitle kendi öz örgütlenmesini er ya da geç yapacaktır, rhizome'un dinamikleri çalışacaktır...
Güçlü Grassroots geleneği yüzünden ABD'deki hareketler, kollektif, rhizome hareketine bizden çok daha yatkınlar..
-
2011-09-28 10:24:48 | Murat Müfettişoğlu
Negri' nin kitabı hakkında kısa bir yazı okumuş, tkp li birine -vereceği tepkiyi tahmin ettmeme rağmen- söz etmiştim. Beklediğim gibi küçümsemiş, revizyonist karşı devrimci bu adamlar demişti. kesinlikle tartışma zemini bırakmadan... ben de mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum.
-
2011-10-04 18:50:47 |Publisher| kankardeş
-
2011-10-05 05:56:38 |Publisher| Murattı
-
2011-10-04 20:29:02 | basit
ilgilenene:
aşağıdaki deklarasyona bi-bakalım:
- - - - - - - - - - - - - - - -
Newyork İşgal Hareketi Deklarasyonu
Bu belge New York Şehri Genel Meclis'i tarafından 29 Eylül 2011'de kabul edilmiştir.
Adaletsizliğe karşı, dayanışma içinde bir araya geldiğimiz şu günlerde, bizi bir arada tutan görüşü kaybetmememiz gerekiyor.
Bunu yazıyoruz çünkü, sermaye güçleri tarafından hakkı yenmiş herkesin müttefikimiz olduklarını öğrenmesini istiyoruz.
Tek bir insan gibi yekvücut olarak, şu gerçeği kabul ediyoruz: insan neslinin geleceği kendi üyeleriyle işbirliği içinde olmayı gerektirir; sistemimiz, haklarımızı korumak zorundadır ve bu sistemin yozlaşmasından dolayı, kendimizin ve yakınlarımızın haklarını korumak bireylere düşüyor; demokratik yönetim gücünü halktan almaktadır, fakat şirketler, halkın ve yeryüzünün zenginliklerini ele geçirmek için rıza aramazlar; ve bu süreç ekonomik güçler tarafından belirlendiği sürece gerçek demokrasinin elde edilmesi mümkün değildir.
İnsanların üzerinden kar eden, adalet üzerinden kişisel çıkar sağlayan, eşitliğe baskı uygulayan şirketlerin, yönetimi ele geçirdiği bir zamanda size geldik.
Tüm bu hakikatler bilinsin diye, hakkımız olduğu üzere, burada barış içinde bir araya geldik.•Onlar, mortgage borcumuzun asıl alacaklısı olmamalarına rağmen, yasadışı icra işlemleriyle evlerimizi elimizden aldılar.
•Cezası olmayan vergi mükelleflerinin düşük oranlı faizle aldıkları kredileri geri çektiler ve tepe yöneticilerine aşırı yüksek ikramiyeler vermeye devam ediyorlar.
•Onlar işyerinde, yaşa, derinin rengine, cinsiyete, cinsel kimliğe ve cinsel yönelime göre ayrımcılığı ve eşitsizliği daimi hale getirdiler.
•Onlar, tüm besin zincirini ihmalkarlıklarıyla zehirlediler ve tekelleştirme ile sinsice tarım sisteminin kuyusunu kazdılar.
•Onlar, sayısız hayvana işkence ederek, hapsederek ve zalimce işleyerek kar ettiler ve utanmadan tüm bu yaptıklarını gizlediler.
•Onlar, sürekli daha iyi ücret ve güvenli çalışma koşulları için pazarlık hakkını çalışanların elinden almaya çalıştılar.
•Onlar, insan haklarının bir gereği olduğu halde, eğitimdeki öğrencileri onbinlerce dolar borçla rehin aldılar.
•Onlar, işçilerin sağlık giderlerinden ve ücretlerinden kesmek için, iş gücünü sürekli taşeronlara verdiler.
•Onlar, mahkemeleri etkileyerek, en küçük bir sorumluluk almadan ya da kusur bulunmadan, normal insanlarla aynı haklara sahip oldular.
•Onlar, bir avukat ordusuna milyonlarca dolar harcayarak, onları sağlık sigortası sözleşmelerinden kurtaracak yolları aradılar.
•Onlar, kişisel mahremiyetimizi ticari bir mal gibi sattılar.
•Onlar, basın özgürlüğünü engellemek için ordu ve polis gücünü kullandılar
•Onlar, kasten, kar amacı güderek hayatı tehlikeye atan kusurlu ürünleri geri kazanımı reddettiler.
•Onlar, geçmişte kendi ürettikleri ve üretmeye devam ettikleri ekonomik politikaları, vahim başarısızlıklarla sonuçlanmalarına rağmen sürdürüyorlar.
•Onlar, kendilerini denetlemekten sorumlu politikacılara milyonlarca dolar bağış yaptılar.
•Onlar, petrole bağımlı kalmaya devam etmemiz için farklı enerji türlerini kullanmamızı engellemeye devam ediyorlar.
•Onlar, insanların hayatını kurtarabilecek ya da iyileşmelerine yardımcı olabilecek ilaç türlerini önemli miktarda kâr getirmekte olan yatırımlarını korumak amacıyla engellemeye devam etmekteler.
•Onlar, sırf kârları devam etsin diye petrol sızıntılarının, kazaların, hatalı kayıtların ve işe yaramaz malzemelerin üstünü örtmekteler.
•Onlar, medya üstündeki kontrollerini kullanarak halkı yanlış bilgilendirmekte ve korkutmaktalar.
•Onlar, suçları ciddi kuşkular taşıdığı halde, mahkumların katli için özel sözleşmeler yapmayı kabul ettiler.
•Onlar yurtta ve dünyada sömürgeciliği devam ettiriyorlar.
•Onların yurtdışındaki sivillere yapılan işkence ve katliamlarda parmakları var.
•Onlar devlet ihaleleri almak için kitle imha silahları yaratmaya devam ediyor.(*)
Dünya halklarına
Bizler, Özgürlük Meydanın'daki Wall Street'i işgal eden New York Şehri Genel Meclisi olarak güçlerinizi kullanmanız konusunda sizleri uyarıyoruz;
Barışcıl bir şekilde toplanmak için haklarınızı kullanın; kamusal alanları işgal edin; karşılaştığımız sorunlara herkes için geçerli olacak çözümler bulmak için kafa yorun.
Eyleme geçen bütün topluluklar ve doğrudan demokrasi ruhuyla oluşturulan gruplar, sizlere her türlü bilgimizi, desteğimizi ve elimizdeki her türlü kaynağı sunuyoruz.
Bize katılın ve sesinizi duyurun.
*Haksızlıkların tümü bunlarla bitmiyor.
- - - - - - - - - - - - - - - - -→Bu metin (internetten orjinaline bakılabilir) konuyla bağlantılı diye düşünüyorum, söylediklerinizi tamamen kapsamayabilir ama tam da asıl vurgulamak istediğim "öz" var içinde; bu hareket büyük bir potansiyel taşıyor (ki ingiltere'deki hareket te belli bir birikmişlik sonucu patladı, yöneldiği yer şu veya bu olabilir, doğru bulmayabiliriz ama ortak sorunun dışavurumudur, öyle bakarsak arap -baharı- isyanı da hedefini bulmuş değildir) ancak potansiyel taşımak yetmiyor, kafamda dönüp dolaşan soru burda somuta yakın: niye bu metinde "onlar" (şirketler) işaret edilmiş , her bir "onlar" yerine "kapitalistler" denmemiş anlamak zor, şirketler yerine de kapitalist sistem denmemiş, bence yediyüz kişi -köprü eylemiyle- neden gözaltına alındığını bilmeli: artık orda sınırlar/sınıflar flu değil, tüm sınıfları kesen bir çağrının bittiği, iki sınıfın da bıçağın iki yüzü gibi ayrıldığı yerdeler çünkü, ve neyle karşı karşıya olduklarını bilmek durumundalar ki devamını da getirebilsinler..
(çok özet yazabiliyorum, alışmamışım uzun uzadıya yazmaya ama meramımı anlatabildiğimi sanıyorum)
misafir/basit
-
2011-10-07 09:05:26 |Publisher| Murattı

Bildirinin tartışmamıza dönük kapsayıcılığından ziyade senin kısa yorumundaki içten ses dikkatimi çekti, öncelikle.
Her bildiri ve eylem tarihsel süreçte kendini konumlandırır, pratik sonuçlarını da alır. Bekleyip görelim. Mesele, konjonktürle birebir örtüşmeyen ve/veya tekrar eden söylem ve eylem anlayışları.
'Onlar yerine neden kapitalistler denmemiş' sorusu solun genel problemini ifşa eden ve tartışmanın çizgisel değil de "alansal" genişlemesine imkan veren kritik bir sorudur.
Yorumlar
Her bildiri ve eylem tarihsel süreçte kendini konumlandırır, pratik sonuçlarını da alır. Bekleyip görelim. Mesele, konjonktürle birebir örtüşmeyen ve/veya tekrar eden söylem ve eylem anlayışları.
'Onlar yerine neden kapitalistler denmemiş' sorusu solun genel problemini ifşa eden ve tartışmanın çizgisel değil de "alansal&q uot; genişlemesine imkan veren kritik bir sorudur.
aşağıdaki deklarasyona bi-bakalım:
- - - - - - - - - - - - - - - -
Newyork İşgal Hareketi Deklarasyonu
Bu belge New York Şehri Genel Meclis'i tarafından 29 Eylül 2011'de kabul edilmiştir.
Adaletsizliğe karşı, dayanışma içinde bir araya geldiğimiz şu günlerde, bizi bir arada tutan görüşü kaybetmememiz gerekiyor.
Bunu yazıyoruz çünkü, sermaye güçleri tarafından hakkı yenmiş herkesin müttefikimiz olduklarını öğrenmesini istiyoruz.
Tek bir insan gibi yekvücut olarak, şu gerçeği kabul ediyoruz: insan neslinin geleceği kendi üyeleriyle işbirliği içinde olmayı gerektirir; sistemimiz, haklarımızı korumak zorundadır ve bu sistemin yozlaşmasından dolayı, kendimizin ve yakınlarımızın haklarını korumak bireylere düşüyor; demokratik yönetim gücünü halktan almaktadır, fakat şirketler, halkın ve yeryüzünün zenginliklerini ele geçirmek için rıza aramazlar; ve bu süreç ekonomik güçler tarafından belirlendiği sürece gerçek demokrasinin elde edilmesi mümkün değildir.
İnsanların üzerinden kar eden, adalet üzerinden kişisel çıkar sağlayan, eşitliğe baskı uygulayan şirketlerin, yönetimi ele geçirdiği bir zamanda size geldik.
Tüm bu hakikatler bilinsin diye, hakkımız olduğu üzere, burada barış içinde bir araya geldik.
•Onlar, mortgage borcumuzun asıl alacaklısı olmamalarına rağmen, yasadışı icra işlemleriyle evlerimizi elimizden aldılar.
•Cezası olmayan vergi mükelleflerinin düşük oranlı faizle aldıkları kredileri geri çektiler ve tepe yöneticilerine aşırı yüksek ikramiyeler vermeye devam ediyorlar.
•Onlar işyerinde, yaşa, derinin rengine, cinsiyete, cinsel kimliğe ve cinsel yönelime göre ayrımcılığı ve eşitsizliği daimi hale getirdiler.
•Onlar, tüm besin zincirini ihmalkarlıkları yla zehirlediler ve tekelleştirme ile sinsice tarım sisteminin kuyusunu kazdılar.
•Onlar, sayısız hayvana işkence ederek, hapsederek ve zalimce işleyerek kar ettiler ve utanmadan tüm bu yaptıklarını gizlediler.
•Onlar, sürekli daha iyi ücret ve güvenli çalışma koşulları için pazarlık hakkını çalışanların elinden almaya çalıştılar.
•Onlar, insan haklarının bir gereği olduğu halde, eğitimdeki öğrencileri onbinlerce dolar borçla rehin aldılar.
•Onlar, işçilerin sağlık giderlerinden ve ücretlerinden kesmek için, iş gücünü sürekli taşeronlara verdiler.
•Onlar, mahkemeleri etkileyerek, en küçük bir sorumluluk almadan ya da kusur bulunmadan, normal insanlarla aynı haklara sahip oldular.
•Onlar, bir avukat ordusuna milyonlarca dolar harcayarak, onları sağlık sigortası sözleşmelerinde n kurtaracak yolları aradılar.
•Onlar, kişisel mahremiyetimizi ticari bir mal gibi sattılar.
•Onlar, basın özgürlüğünü engellemek için ordu ve polis gücünü kullandılar
•Onlar, kasten, kar amacı güderek hayatı tehlikeye atan kusurlu ürünleri geri kazanımı reddettiler.
•Onlar, geçmişte kendi ürettikleri ve üretmeye devam ettikleri ekonomik politikaları, vahim başarısızlıklar la sonuçlanmaların a rağmen sürdürüyorlar.
•Onlar, kendilerini denetlemekten sorumlu politikacılara milyonlarca dolar bağış yaptılar.
•Onlar, petrole bağımlı kalmaya devam etmemiz için farklı enerji türlerini kullanmamızı engellemeye devam ediyorlar.
•Onlar, insanların hayatını kurtarabilecek ya da iyileşmelerine yardımcı olabilecek ilaç türlerini önemli miktarda kâr getirmekte olan yatırımlarını korumak amacıyla engellemeye devam etmekteler.
•Onlar, sırf kârları devam etsin diye petrol sızıntılarının, kazaların, hatalı kayıtların ve işe yaramaz malzemelerin üstünü örtmekteler.
•Onlar, medya üstündeki kontrollerini kullanarak halkı yanlış bilgilendirmekt e ve korkutmaktalar.
•Onlar, suçları ciddi kuşkular taşıdığı halde, mahkumların katli için özel sözleşmeler yapmayı kabul ettiler.
•Onlar yurtta ve dünyada sömürgeciliği devam ettiriyorlar.
•Onların yurtdışındaki sivillere yapılan işkence ve katliamlarda parmakları var.
•Onlar devlet ihaleleri almak için kitle imha silahları yaratmaya devam ediyor.(*)
Dünya halklarına
Bizler, Özgürlük Meydanın'daki Wall Street'i işgal eden New York Şehri Genel Meclisi olarak güçlerinizi kullanmanız konusunda sizleri uyarıyoruz;
Barışcıl bir şekilde toplanmak için haklarınızı kullanın; kamusal alanları işgal edin; karşılaştığımız sorunlara herkes için geçerli olacak çözümler bulmak için kafa yorun.
Eyleme geçen bütün topluluklar ve doğrudan demokrasi ruhuyla oluşturulan gruplar, sizlere her türlü bilgimizi, desteğimizi ve elimizdeki her türlü kaynağı sunuyoruz.
Bize katılın ve sesinizi duyurun.
*Haksızlıkların tümü bunlarla bitmiyor.
- - - - - - - - - - - - - - - - -
→Bu metin (internetten orjinaline bakılabilir) konuyla bağlantılı diye düşünüyorum, söyledikleriniz i tamamen kapsamayabilir ama tam da asıl vurgulamak istediğim "öz" var içinde; bu hareket büyük bir potansiyel taşıyor (ki ingiltere'deki hareket te belli bir birikmişlik sonucu patladı, yöneldiği yer şu veya bu olabilir, doğru bulmayabiliriz ama ortak sorunun dışavurumudur, öyle bakarsak arap -baharı- isyanı da hedefini bulmuş değildir) ancak potansiyel taşımak yetmiyor, kafamda dönüp dolaşan soru burda somuta yakın: niye bu metinde "onlar&quo t; (şirketler) işaret edilmiş , her bir "onlar&quo t; yerine "kapitalis tler" denmemiş anlamak zor, şirketler yerine de kapitalist sistem denmemiş, bence yediyüz kişi -köprü eylemiyle- neden gözaltına alındığını bilmeli: artık orda sınırlar/sınıfl ar flu değil, tüm sınıfları kesen bir çağrının bittiği, iki sınıfın da bıçağın iki yüzü gibi ayrıldığı yerdeler çünkü, ve neyle karşı karşıya olduklarını bilmek durumundalar ki devamını da getirebilsinler..
(çok özet yazabiliyorum, alışmamışım uzun uzadıya yazmaya ama meramımı anlatabildiğimi sanıyorum)
misafir/basit
ABD'deki gösterilerde de öyle herhangi hiyeraşik bir örgütün desteği yok..Az çok spontan, Amerikalıların "Grassroots" dediği türden bir hareket..
Ama işgal ettikleri yere bak: Dünyanın finans merkezi..Sadece bu bile yeter, bu, "sorunun nerden kaynaklandığını biliyoruz" demektir...Radi kalizm işte bu..
Sloganlardan biri de şu: "Abolish Capitalism"...
Yani, benim derdim, uygun adım yürüyen, ast üst ilişkisi içinde bir hareket olunması değildir; mesele sorunun temel kaynağını işaret edebilmek ve talebi ona göre yükseltmektir.. Bunun kimlerle, hangi yöntemlerle yapıldığı çok önemli değil..
Kitle bir rhizome'dur, kaçınılmaz olarak bir rhizome'dur..Bi r takım megalomanyak "öncülerin" sivrilmesine izin verilmediği, bir takım şişik ego'lu piskopatların kuyruğuna takılınmadığı sürece, kitle kendi öz örgütlenmesini er ya da geç yapacaktır, rhizome'un dinamikleri çalışacaktır...
Güçlü Grassroots geleneği yüzünden ABD'deki hareketler, kollektif, rhizome hareketine bizden çok daha yatkınlar..
Alıntı:
Kelimesi kelimesine aynen böyle düşünüyorum..İlaveten, fabrika kuşkusuz bir gerçekliktir, dahası, trajik gerçekliktir ama tek trajik gerçeklik değildir. Tıpkı sokaklar, gecekondular, işsiz kahvehaneleri, ofis çalışanları, okullar, bir şekilde sistem tarafından dışlanmış bütün marjinal gruplar vs. gibi. Solun dili bütün bu sosyal parselleri kesmeli, bir biçimde bütünlemelidir, kolektif ve dayanışmacı ruh günlük hayatın içinde gezmeyecekse, sanal dahil bütün mekanlara sızmayacaksa ne kıymeti var. Her mekan önemli her mekan kullanılmalı DİL(önemlidir) her mekandan her yere ve her kese seslenmelidir.
Aslında bu fikirler yeni çıkmış değil..Marx ta150 küsür yıl önce aslında bunları söylemiş ama maalesef Türkiye'de tartışamıyoruz bu konuları..
Negri'nin "Marx Ötesi Marx" diye bir kitabı var..Türkçe'ye de çevrildi..Maale sef 4-5 yıldır gündemimde olmasında rağmen bitiremedim...B u kitapta Negri, Marx'ın Grundrisse'de bizim daha yeni tartışmaya başladığımız meseleleri nası ele aldığını anlatır..
Negri'ye göre Marx'ta kapitalizmin iki temel aşaması vardır; emeğin biçimsel tahakkümü "formal subsumption" ve gerçek tahakkümü real supsumption aşamaları..İlki bizim genel sol'un fabrikayla sınırlı zihniyetini dile getiren o bildik fabrika aşamasıdır..Oys a ikincisinde, kapitalist tahakküm tam hale gelmiştir..Artı k toplumun tamamı koca bir fabrika haline gelmiştir..Marx bu analizi yaptığı bölümü Das Kapital'e de koymayı planlamış ama sonra bir şekilde alınmamış...
Şu içinde yaşadığımız zamanlar, real subsumption/ger çek tahakküm aşamasıdır ve bu aşamada toplumun geneli bir fabrika gibi yapıanmıştır artık..Hiç kimse kaçamaz..Mücade le heryerde, olabilecek her türlü araçlar yapılmalıdır..
ABD'de şimdi Occupy Wall Street adıyla bir hareket sürüyor..NewYor k'ta başladı ve sanıyorum yavaş yavaş tüm şehirlere sıçrıyor..Sanır ım Avrupa'ya dasıçradı...Çok hoşuma giden bir sloanları var: "We Are 99%"
Kapitalizm, sadece CEO'lar, futbolcular, mankenler, yazarlar, gazeteciler ve bilimum starlar'dan ibaret, bütün dünyada sayıları 1 milyonu bulmayacak ufacık bir kesim haricinde insanlığın tamamı için şu ya da bu şekilde bir kölelik düzenidir..
Ben fabrikada değilim, iyi para kazanıyorum ama hayatım bir cehennemden farksız...Değiş en ölçülerde herkes aynı durumda..
Senin pasajın bu durumu gayet iyi özetlemiş..
Aslında Önderin şu paragrafı demek istediğimi özetliyor:
Alıntı:
"Benim itirazım şu;, bizim geleneksel sol yapıların yaptığı gibi, dükkan açıp müşteri beklemekle olmuyor, örgütleyicileri n örgütlenmesi..S alt bir biçim olarak örgüt, kendinde-şey olarak örgütleyici ilişkiler ağını hayata geçirmeye yetmiyor..Hayat içinde örgütlenmek lazım, bunun yolu da, kitlelerin bilincinin manipule edildiği popüler kültür çarklarına Truva atı gibi sızarak, insanlara kendi günlük varoluşları içinde ulaşabilmektir diyorum"
İlaveten, fabrika kuşkusuz bir gerçekliktir, dahası, trajik gerçekliktir ama tek trajik gerçeklik değildir. Tıpkı sokaklar, gecekondular, işsiz kahvehaneleri, ofis çalışanları, okullar, bir şekilde sistem tarafından dışlanmış bütün marjinal gruplar vs. gibi. Solun dili bütün bu sosyal parselleri kesmeli, bir biçimde bütünlemelidir, kolektif ve dayanışmacı ruh günlük hayatın içinde gezmeyecekse, sanal dahil bütün mekanlara sızmayacaksa ne kıymeti var. Her mekan önemli her mekan kullanılmalı DİL(önemlidir) her mekandan her yere ve her kese seslenmelidir. Hepsi bu. Kaldı ki ben 'fabrikaya bağlı söylem' ifadesi kullandım, fabrikanın bir söylem olduğuna dair bir ifade kullanmadım. ikisi farklı şeyler.
Tabii ki sonuna kadar haklısın, fabrika , neo-liberalizmi n hizmetindeki bütün post-modern çarpıtmalara karşı, hala sınıfsal sömürünün olabildiğince devam ettiği yadsınamaz sert gerçekliktir..B unun varlığını yadsıyan eğer kötü niyetli değilse son derece saftiriktir.
Benim amacım,"klavyel i birlikleri" frabrika içinde verilecek "ASLİ" mücadeleye karşı alternatif olarak sunmak değil..
Temel derdim şu; solun fabrika içinde verilecek "ASLİ" mücadeleyi yürütecek kadroları yok..Ben "klavyeli birlikleri", fabrika içindeki gerçek mücadeleyi verecek olan olası aktörlere ulaşabilme çabası olarak ileri sürdüm. Bir başka ifadeyle "klavyeli birlikler" örgütleyicileri n örgütlenmesine yönelik bir çağrıdır..Yani ben bir aşamalandırma yapıyorum; Türkiye Solunun boyu, "ASLİ" mücadeleyi vermeye yetmez..Asli mücadelenin kendisinden önce, örgütleyicileri n bir hareket etrafında biraraya gelmesidir ilk aşamadaki görev..Bu ilk aşama görev için de, muhattabın doğası gereği etkin bir medya platformunun en öncelikli hedef olduğunu düşünüyorum..
Kendi kuşağımın tarihinden örnek vermek isterim;
1985-1995 arası dönemde bizim okul ODTÜ bir hayli politize olmuştu..Sayı olarak tabii ki yine çok azdık, ama kantinlerde, çevredeki öğrenci evlerinde harıl harıl politika tartışırdık..Ay nı anda sadece benim hatırladığım 5-6 öğrenci dergisi çıkarılıyordu; ABRA, APUS, YARIN, PATİKA, KERE
Biz mezun olduk, aradan 20 yıl geçti ODTÜ'den tık yok..Hani yakından takip etmiyorum, neler olup bittiğini bilemem tabii ki ama ODTÜ'de bizim zamanımızdaki gibi politik bir hareketlilik olsaydı, şu sosyal medya çağında haberimiz illa ki olurdu herhalde..
Bizim zamanımızda İnternet, Sosyal Medya olacaktı da sesimiz bu kadar cılız olacaktı ha! Mümkün değil..Ekşi Sözlük, Zaytung vs derecesinde etkisi olan bir siteyi mutlaka çıkarırdık..
Bizim zamanımızda, ulaşılabilir yegane propaganda araçları afişleme, kuşlama, yürüyüş, çok çok binbir zahmete katlanarak dergi çıkarmak gibi şimdiden bakınca olabildiğince primitif görünen araçlardı..Şimd i, nerdeyse sıfır masrafla görsel medya'ya bile sahip olmak mümkün..Herhang i bir gariban öğrenci bile eline cep telefonunu alıp kısa metrajlı film bile çekebilir..İşte ABD'de genç biri çıkıyor, Photoshop'la, PowerPoint'le Zeitgeist gibi bir film kotarıp bütün dünyada fenomen haline gelebiliyor..
O zaman soru şu; propaganda kanalları bu kadar zenginleşmiş ve kolay ulaşılabilir hale gelmişken, ODTÜ gibi anlı şanlı bir tarihe sahip olan bir camiadan -ya da diğerlerinden- NEDEN tek bir ses çıkmaz?..
Fabrika tabii ki hala asli sert gerçeklik, ama işte yaşadığımız zamanlarda ortaya çıkmış aynı ölçüde sert böyle de bir handikap var..Benim "klavyeli birlikler" çağrım işte bu handikapı aşmaya yöneliktir, Devrim'in yeni yöntemi olmasına değil...
Hani biri sihirli değnekle dokunup, tam da ihtiyacımız olduğu gibi, günde 1-2milyon insanın takip ettiği dört başı mamur bir iletişim platformunu bize bahşetse, binlerce kişilik "klavyeli birliklerimiz" bile olsa, toplumsal devrimin perspektifinden değerlendirildi ğinde elbette ki fazla birşey ifade etmez, hala alınacak çok uzun bir yol vardır..
Benim itirazım şu;, bizim geleneksel sol yapıların yaptığı gibi, dükkan açıp müşteri beklemekle olmuyor, örgütleyicileri n örgütlenmesi..S alt bir biçim olarak örgüt, kendinde-şey olarak örgütleyici ilişkiler ağını hayata geçirmeye yetmiyor..Hayat içinde örgütlenmek lazım, bunun yolu da, kitlelerin bilincinin manipule edildiği popüler kültür çarklarına Truva atı gibi sızarak, insanlara kendi günlük varoluşları içinde ulaşabilmektir diyorum
Sanırım, tartışma doğal olarak sonlandı..Tekra ra girmeden daha fazla birşey söylemek mümkün görünmüyor..Ben im aklıma şahsen daha fazla birşey gelmiyor...Bu tür uzun tartışmaların sonucunda hep şu, Zizek/Lacan felsefesinin ünlü The Real'i ile karşı karşıya kaldığımı hissediyorum, yani kelimelerin karşısında kifayetsiz kaldığı, yani sembolize edilemeyen, dile dökülemeyen bir artığın hep kalması durumu..
Anlaşılan benim anlattıklarım karşısında, oldukça tutarlı ve mantıklı bulmana rağmen hala bir yönüyle tatmin olamama durumun da bu sembolize edilemeyen artık karşısındaki benim deneyimime benziyor..
Olması gereken de bu herhalde..Başın dan sonuna kadar söylediklerimin tamamına katılmış olsaydın, herhalde masturbasyon sonrası yaşanan analamsızlık içinde bulurdum kendimi, sahte olan birşeyler var hissine kapılırdım..
Koca kurt Kant bile bu işin içinden çıkamamıs ve anlaşılabilir Fenomen dünyasına karşı, insan aklının sızamayacağı bir de Noumenon düzlemi tanımlamak zorunda kalmış..Kant'ta Noumenon, post-yapısalcıl arda Eksik / ve göstereni "objet petit a", Spinoza'da sezgi/Intuition , hep aynı sembolize edilemeyen sert çekirdekle kafa kafaya çarpışmanın farklı kavramlarıdır.. Yani yalnız değiliz, bütün felsefe tarihi boyunca farklı kavramlarla bir sürü düşünürün tosladığı kaya bu..
İşte tam da bu yüzden Guy Debord'un Situanionist Enternasyonel hareketi önemlidir dedim..Zira işte bu analitik düşüncenin gelip karşısında tıkandığı sembolize edilemeyen sert çekirdeğe sızabilmeye, dil ile anlatılmayanı "avam" sanat ile anlatmaya çalışmışlardır. .İşte aynı sebeble Kafka'nın "kollektif" minör edebiyatı da önemlidir, Nietzsche'nin Dionysiak esrikliği de...
Felsefe, -özellikle çağdaş olanı-, paradoksal olarak aslında felsefe dili ile gerçekliğin tamamımın yakalanamayacağ ını kanıtlama işidir..
İçinde bulunduğumuz zamanların beyin iğfal şebekesi felsefenin analitik dilini kullanmıyor; göstergeler zinciri ile, imgelelerle zihinlerin ırzına geçiyor..Zizek' in temel yönteminin Sinema daha genel olarak popüler kültürün dilini deşifre etmek olması boşuna değil..Derrida' nın yapıçözümü, Roland Barthes'ın Göstergebilimi, Lacan'ın psikanalizi hep aslında Zizek gibi popüler kültürün sisteme ruhen eklemlenmeyi sağlayan imgesel/simgese l dilini çözmeye yönelik girişimler..
Neyse bitiriyorum artık..
Son olarak "burası dertleşme yeri değil" saptamana şiddetli bir itiraz yükseltiyorum.. .Keşke olabilse...
Ulus Baker'in "Akademisyenler Spinoza'yı anlayamaz" diye ima ederken kastettiği şeyin tam da bu dertleşememe yeteneksizliği ile ilgili olduğunu düşünüyorum..Sp inoza'ya vurgusu da aslında felsefenin, gerçek hayattan kopuk, yabancılaşmış akademi felsefesine karşın pratik bir felsefe olması nedeniyledir..
İnsanlar dertleşmeye korkuyor, sistem bunu kişisel bir zayıflık olarak pazarlıyor.. Dertleşememe, yalnızlaşmayı, izolasyonu getiriyor..Sist eme de bundan daha iyi gelecek ilaç yoktur zannımca..

Murat,
Öncelikle vahim bir yanlış anlamayı düzeltelim: birincisi ben İngiltere'deki olaylara katılan gençlere barbar demedim, sistemin açmazlarının bu gibi amaçsız, yönsüz, ütopyasız hareketler yaratıyor olması barbarlığa gidişatın semptomudur dedim..Bunlar birbirinden çok farklı şeyleri dile getirir. İkincisi,"bu gençler barbarsa bizler de barbarız" lafına itiraz etmeye hiç çalışmam, zira doğrudur..Tam da bu yüzden senin yanlış yorumladığın "Ya Sosyalizm Ya Barbarlık" şiarını hatırlattım..Kapitalizm bireyci/öznel varoluşlar üretir, barbarlığın beslendiği temel kaynak da bireycilik ve öznelliktir..Dolayısıyla bu sistem içinde yaşayan herkes gibi, tabii ki bizler de barbarlığa çok yakınız..İnsanlar, kendileri ve yakın aile fertleri dışında insanlığın gidişatına fena halde duyarsız hale gelmişlerdir.Ölüm kalım mücadelesi başladığında tabii ki ben de hayatta kalmak için ne gerekiyorsa yapacağım..Bu fırsattla İlhan İrem röportajını bir kez daha analım.
Bu açıklamadan sonra, aramızdaki düşünce farkını koymak gerekiyor; olabildiğince farklı düşüncelere, farklı pozisyonlara sahibiz..Farklılık o kadar büyük ki bir an cevaplamak faydasız olacak diye bu yorumu silmeyi bile düşündüm.
Benim bireycilikle, spontan hareketlerle işim olmaz, bunlarda en küçük bir sistem karşıtı öz görmem..Mümkün değil..Herhangi bir formuyla "öznel dışavurumların", bireysel perspektiflerin sol ile uzaktan yakından ilgisi olduğunu düşünmüyorum..Senin için bir paradoks olacak ama Stalin gibi birinin çıkabilmesi de toplumsal perspektifin yerleştirilememesi, bütün gücün, karar alma yetkisinin bireyler elinde toplanması sonucu olmuştur.
Ortodoks/sekter solun ve hiyerarşik örgütlenme modelinin eleştirilmesi elbette ki gerekir ve bu gereği "sol kalarak" yerine getirmeye çalışan binlerce insandan biriyimdir de..Tam da Sekter sol örgütlenme modeline karşı olduğum için, Spinoza/Nietzsche/Post-yapısalcılık/Deleuze/Negri akımını referans alırım..Taraf gazetesi çıkana kadar internet ortamlarında yaptığım tartışmalarda hep sadece ortodoks solu eleştirmişimdir..Ama ortodoks, mekanik anlayışa karşı olmak , daha tabandan bir örgütlenme arayışı içinde olmak başka birşey, sırf buna karşı olacağım diye, solun, birlikte hareket etme, bir kollektif üretim içinde olma, taban kontrolünde bir örgütlenme arayışı içinde bulunma gibi olmazsa olmaz, ontolojik temel öncüllerini bile sorgulama noktasına gitme, her türlü organize toplumsallık arayışını, bireyselliği yoksayıyor diye mahkum etmek başka..İkincisini liberaller ve Taraf güruhu yapıyor zaten...Bu taraklarda benim bezim olmaz, post-modern zamanlarda hep yapılagelen de zaten bu, farklılıklara saygı, kimlik politikalarını önemseme vs.. vs gına geldi artık bayat ve vulgar post-modern tezlerden..
Sen kendi politik/felsefi pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsun bilmiyorum, ama sol tanımı gereği toplumsal bir öznelliğe dayanır, hep böyledir, bundan sonra da eğer bir sol olacaksa bu ancak "öznel dışavurumları" aşıp kollektif bir ruh yakalanırsa mümkün olacaktır. Sosyalizm, komunizm kavramlarının kökleri social, commune, gibi kendi öznelliklerini koruyarak biraraya gelen bağımsız "bireyler"in eklektik bir yanyana gelişini değil, kişilerden bağımsız ve onların ötesinde, toplumsal bir faile gönderme yapar. Bir özne sözkonusudur, ama bu bireyin değil kollektivitenin öznesidir.
Sen benim yaklaşımımı muhafazkarlara benzetmişsin; doğru olduğu yan var, zira Zizek de bugün Liberallerdense Muhfazakarlara yakın olduğumuzu söyler..Şöyle ki; Muhafazakarlar da sosyalistler de varılmak istenen bir toplumsal modele göre hareket eder. Bütünsel bir projeleri vardır; birinciler geriye, geçmişte yitik bir altın çağa refreransla bu bütüncül perspektife sahiptir, ikinciler, yani biz solcular ise ileriye, henüz gerçekleşmemiş bir topluma referansla..Bırakınız yapsınlar bırakınız etsinler şiarı altında mevcut kaotik durumu sürdürmek isteyen, yaşanmakta olan toplumu olası en iyi model olarak gören liberallerdir..Onlar için şu ya da bu kimlik farketmez, her yol uyar..Bireyler sadece kendi çıkarlarını takip ettiği sürece, yani bir kollektif ruh geliştirmeye çalışmadıkça, efendisi oldukları sisteme zarar gelmeyeceğini bilirler..O yüzden bireyselliği, kendi başına hareket etmeyi bir özgürlükçülükmüş gibi sunarlar..Kendi özgürlüklerinin peşinde koşan, sistemi yeniden üretmekten başka hiçbirşey yapmış olmaz....
Zizek'in ve benim mufazakarlığa "yakınlığımız" bu bağlamda , peki senin söylediklerinin liberalliğe yakınlığı hangi bağlamda?. Bak Zizek bu olaylar karşısında mufazakar olan beraber mahkum ettiği liberal tavrı nasıl betimliyor:
Senin dile getirdiklerinin herkes gibi Zizek de farkında, ama kendisinin de belirttiği gibi, bu olayların liberal analizi, tam bir özgürleşme için çözüm yolu falan sunmuyor, sadece malumu ifade ediyor..
Ha sen böyle bir bakış açısını savunuyor olabilirsin, diyeceğim hiçbir birşey olmaz, sadece katılmadığımı belirtirim..Ben zaten senin düşüncelerini çürütmeye çalışmıyorum..tartışmanın bağlamını hatırlamaya çalış, Nerden çıktı? Zizek'in yazısını benim yanlış yorumladığım iddiasıyla, aslında onun bu tür hareketleri önemsemediğiydi iddian..Bunu tartışıyoruz..Lakin herhalde Zizek'in bu tür hareketleri önemsiyor olduğu sonuca varılamayacağı ortaya çıktığı için ardından onu olumsuzlamaya geçtin..Böylece görüşlerinin perspektifi kaydı, Zizek'in bu yazıda aslında neyi savunuyor olduğunu iddia etmekten onun da yanlış düşündüğünü göstermeye çalışma noktasına geldin...Ben sadece Zizek'in bu yazısından senin çıkardığın anlamların çıkarılamayacağını, tam da seninkisi gibi bir kavrayışa karşı yazıldığını göstermeye çalışıyorum..
Ama madem açtın, Zizek'ten bağımsız bu olaylara senin kendi bakışının bence sorunlu yanlarına vurguyla bitireyim:
Bir kere bu olayları, basına yansıdığı kadarıyla bile olsa takip etmediğin izlenimine kapıldım..Sanki bu olaylar, toplumun en dibindeki, işsiz güçsüz, çaresiz insanların tepkisiymiş gibi algılamışsın..Zizek'in de belirttiği ve haberlere de yansıdığı gibi durum bir kere hiç de öyle değil, ya da en azından sadece öyle değil..Sonuçta bunlar çevre ülkelerde değil, Batı'nın refah devletlerinde vuku buluyor, yani insanlığın büyük çoğunluğu için nimet sayılacak temel haklara sahip insanların yeteri kadar tüketemiyor olma memnuniyetsizliği bu, yaşam hakkı, barınma, temiz su, temel gıda maddlerine erişim ,sosyal yardım vs gibi pekçokları için hala uzak bir umut için değil. İşte Zizek'in yorumu:
Her fotoğrafın bir mesajı olduğundan bahsetmişsin, tabii ki bir malum bu..Günümüz toplumu mesajsızlık sıkıntısı çeken değil, aşırı mesaj bombardımanı altındaki bir "Gösteri Toplumudur" , tıpkı Guy Debord'un bir kitabının başlığında dile getirildiği gibi.."Gösteri Toplumlarında" her yandan mesaj fışkırır; farklı olmanın, kendi olmanın, cool olmanın, kimseyi takmamanın, bireysel "özgünlüğün" mesajları..Sorun mesaj alıp vermekte değil, onca bireyci mesaj kirliliği arasından sıyrılıp bir nebze toplumcu mesaj vermektir..Zizek'in kastettiği böyle bir mesajın eksikliğidir, yoksa şu ya da bu, herhangi bir mesajın eksikliği değil..
Şu linke bak mesala;
http://www.huffingtonpost.ca/2011/06/18/vancouver-riots-nathan- kotylak_n_879682.html
Hani şu polis barikatıyla, göstericiler arasında yere uzanmış öpüşen ve savaşma seviş "mesajı" veriyorlar diye yansıtılan aşıkların olay yaratan fotoğraflarının çekildiği Vancouver "ayaklanmaları" vardı ya, onunla ilgili bir haber bu.
Haberin bağlamını unutarak, bir arabanın benzin deposunu ateşe vermeye çalışan gencin fotoğrafı hangi mesajı vermeye çalışıyor diye bir düşün..Londra ayaklanmalarından farkı ne? Haber içine yedirilmemiş olsaydı, sadece resmin kendisinden sen hangi mesajı alırdın? Londra ayaklanması ile Vancouver ayaklanmasının farkı ne? Londra'yı olumluyorsan, kendi mantığın gereğince Vancouver'ı da onaylanman gerekir..Tepkiyse tepki..Vancouver'da da vardı..
Bir buz hokeyi maçından sonra yenilen takımın taraftarlarının yarattığı şiddetten zerre farklı değildir ne istediklerini bilmeden vitrinlere saldıranların uyguladığı şiddet..
Gelelim Vancouver ile ilgili haberin kahramanına..Nathan Kotylak adlı bir gence..Bir atlet..Yani çok zengin bir gelecek önünde duruyor, olimpiyat takımına falan bile seçilmiş, bursunu kapmış..Zengin bir hayatı olacağı belli..Ama ne yapıyor, bütün kameralarının önünde, polis arabası uçurmaya kalkıyor..Adrenalin yüksekken ne yaptığını bilmiyor ama olaylar yatışınca farkına varıyor ne yaptığının..Linkte aşağılara doğru bir git, verdiği röportajın videosuna bir bak, zırlayarak affedilmek için nasıl yalvardığına bir bak. Bu mu senin isyankar ruh beklediğin tipler..Londra'dakiler de farklı değildi ki..Onunla da ilgili benzer bir sürü haber çıktı; aralarından Balerin olanlar, masterinı yapanlar, Olimpiyat Elçisi olanlar vs.vs bir sürü tuzu kuru "elit"ler vardı arlarında..Bunların çoğunun sistemle bir alıp veremediği olduğu için değil, hayatlarındaki boşluğu dolduracak bir heyacan arayışı içinde orda olduklarından kuşku duymuyorum..Balerin kızın annesi TV'de tanıyıp kendi kızını ihbar etmiş..Zengin, aristokrat bir aileden gelen Balerin kızımız TV çalıyor..Bu mu sisteme başkaldırı? Buyur bulabildiğim linklere bir bak:
http://www.telegraph.co.uk/news/uknews/crime/8696932/London-riots-ballerina-17- year-old-caught-on-CCTV.html
http://news.yahoo.com/blogs/lookout/ballerina-olympic-ambassador-arrested- london-sweep-152907901.html
Şiddeti koşulsuz rededen güzel ruhlu Polyanna'lardan olmadım hiç..Benim itirazım ona değil..
O çaldıkları TV'leri kaldırıp yere vurmuş olsalardı, o zaman bir "mesajdan" bahsedebilirdik, ama çaldıkları TV ile birlikte bütün isyan ruhunu da alıp evlerine götürdüler. Bir TV çalmak ve bir adım ötesine gidip çaldıktan sonra yere çalıp parçalamak arasında devasa bir uçurum vardır; Londra göstericilerinin aşamadığı bir uçurumdur bu..
Zizek'le bitireyim;
"başarısız olmaya mahkûm isyanların görkemli güzelliğini takdir etmek çok kolaydır."
Evet çok kolaydır, bir kollektiv varoluş içinde bulunma ve onun gereklerine uyma külfetinden kurtarır insanı..Konformist kalarak radikal olmayı sağlar..