Jonathan Hoag'un Nahoş Mesleği
Popüler
Kitap
Olay günümüz New York'unda geçer; Jonathan H6ag diye biri Acme binasının (var olmayan) on üçüncü katındaki işyerine girdikten sonra kendisine neler olduğunu bulması için özel detektif Randall'ı tutar Hoag bu süre zarfında orada neler yaptığını hiç bilmemektedir.
Ertesi gün Randall Hoag'u işe giderken takip eder, ama on ikinci ve on dördüncü katlar arasında Hoag birden ortadan kaybolur; Randall on üçüncü katın yerini bulmayı başaramaz. Aynı akşam, yatak odasındaki aynada Randall'ın bir ikizi belirir ve onu peşinden aynanın öbür tarafına geçmeye çağırır, komite onu çağırmaktadır. Aynanın öbür tarafında, ikizi Randall'ı büyük bir toplantı salonuna götürür, burada on iki kişilik komitenin başkanı ona şu anda on üçüncü katta olduğunu, ara sıra sorgulanmak amacıyla buraya çağrılacağını söyler. Daha sonra yapılan sorgulamalar sırasında Randall bu esrarengiz komitenin üyelerinin, kendi doğurduğu küçük kuşları yetiştirip evreni onlarla birlikte yönettiği varsayılan bir Büyük Kuş'a inandıklarını öğrenir. Hikayenin sonu: Hoag en sonunda gerçek kimliğinin farkına varır ve Randall'la karısİ Cynthia'yı kırda bir pikniğe davet. edip onlara bütün hikayeyi anlatır. Onlara bir sanat eleştirmeni olduğunu söyler - ama değişik türden bir sanat eleştirmeni. İnsani evrenimiz var olan evrenIerden sadece biridir; bütün dünyaların gerçek efendileri bizim bilmediğimiz, sanat yapıtları niyetiyle farklı dünyalar, farklı evrenler yaratan esrarengiz varlıklardır. Bizim evrenimiz bu evren sanatçılarından biri tarafından yaratılmıştır. Bu sanatçılar, ürünlerinin estetik '. kusursuzluğunu denetlemek.için, zaman zaman yarattıkları evrenIere kendi türlerinden birini, söz konusu evrenin sakinlerinden biri kılığına sokarak (mesela Hoag'u insan kılığına sokarak) gönderirler, onlar da bir tür evrensel sanat eleştirmeni rolünü oynarlar. (Hoag'da bir kısa devre olmuş, aslında kim olduğunu,unutup Randall'dan yardım istemek zorunda kalmıştır). Randall'ı sorgulayan esrarengiz komitenin üyeleri, gerçek "tanrılar" olan evren sanatçılarının işlerini bozmaya çalışan daha alçak statüde, kötücül bir tarırının temsilcileridir sadece. Hoag daha sonra Randall'la Cynthia'ya,' evrenimizde önümüzdeki birkaç saat içinde hemen onarılacak birkaç ufak tefek kusur keşfettiğini anlatır. Eğer arabalarıyla New York'a dönerken -ne olursa olsun, neler görürlerse görsünler- arabalarının penceresini açmazlarsa, bunların farkına bile varmayacaklardır. Sonra Hoag ayrılır; hala heyecanlı olan Randall'la Cynthia evlerine gitmek üzere arabaya binerler. Yasağa uydukları için işler yolunda gider. Ama daha sonra bir kazaya şahit olurlar, bir çocuk bir arabanın altında kalır. Çiftimiz başta sükunetlerini koruyup yollarına devam ederler, ama bir devriye görünce görev duyguları ağır basar ve ona kazayı haber vermek için arabayı durdururlar. Randall Cynthia'dan yan camı biraz açmasını ister:
o da camı açtı, sonra da derin bir soluk alıp çığlığını içinde tuttu. Randall çığlık atmadı, ama istemediğinden değiL.
Açık pencerenin dışında gün ışığı, polis, çocuk yoktu - hiçbir şey yoktu. Adeta rüşeym halinde bir hayatla ağır ağır zonklayan gri, şekilsiz bir sisten başka hiçbir şey yoktu. Sisin içinden şehrin hiçbir yerini göremiyorlardı, sis çok yoğun olduğu için değil, boş olduğu için. Sisten hiçbir ses gelmiyordu; içinde hiçbir hareket görülmüyordu.
Sis pencerenin çerçevesine kadar geldi ve içeri girmeye başladı. Randall "Kapa pencereyi!" diye bağırdı. Cynthia kapamaya çalıştı, ama ellerinde hiç güç kalmamıştı; Randall onun üzerinden uzanıp sıkıca yuvasına bastırarak kendi kapattı.
Güneşli sahne geri geldi; camdan devriye gezen polisi, gürültülü ortami, kaldırımı ve arkada uzanan şehri görüyorlardı. Cynthia elini Randall'ın kolunun üzerine koydu. "Sür şu arabayı, Teddy!"
"Bir dakika," dedi Randall ters ters ve yanındaki pencereye döndü. Çok dikkatli bir biçimde indirdi - azıcık, bir santim kadar.
Bu kadan yetmişti. Şekilsiz gri akış hala oradaydı; pencereden şehir trafiği ve güneşli cadde açıkça görülüyordu, ama pencerenin üstündeki açıklıktan hiçbir şey görünmüyordu.
Slavoj Zizek, Yamuk Bakmak, Metis 1999, sh 29-30
Üye eleştirileri
"Dışarısının Sinematik Gerçekliği"
Bu "adeta rüşeym halinde bir hayatla ağır ağır zonklayan gri, şekilsiz sis", Lacancı Gerçek, yani simge-öncesi tözün iğrenç hayatiyetiyle zonklaması değil de nedir? Ama burada bizim için can alıcı nokta, bu gerçeğin sökün ettiği yerdir: Dışarıyı içeriden ayıran (bu örnekte pencereyle cisimleşen) sınır çizgisi. Burada, bir araba içinde bulunmuş herkesin yaşadığı temel fenomenolojik deneyimden, içeri ile dışarı arasındaki uyumsuzluk, orantısızlık deneyiminden bahsetmemiz gerekir. Dışarıdan araba küçük görünür; içine girerken bazen klostrofobiye kapılırız, ama içine girdikten sonra araba birdenbire çok daha büyük görünür ve kendimizi gayet rahat hissederiz. Bu rahatlık için ödenen bedel, "içeri" ile "dışarı" arasındaki her türlü sürekliliğin yitirilmesidir. Bir arabanın içinde oturanlara, dışarıdaki gerçeklik biraz uzak, camın cisimleştirdiği bir engel ya da ekranın öte tarafındaymış gibi gelir. Dış gerçekliği, arabanın dışındaki dünyayı, arabanın içindeki gerçeklikle dolaysız bir süreklilik içinde olmayan "bir başka gerçeklik", bir başka gerçeklik tarzı olarak algılarız. Bu süreksizliğin kanıtı, pencereyi birdenbire indirip dış gerçekliğin, maddi mevcudiyetinin bütün yakınlığıyla bize çarpmasına izin verdiğimiz zaman üstümüze çöken tedirginliktir. Tedirginliğimiz, bir tür koruyucu perde işlevi gören pencerenin emniyetli bir mesafede tuttuğu şeyin aslında ne kadar yakın olduğunu birdenbire deneyimlemekten gelir. Ama arabanın içinde, kapalı camların ardında emniyette olduğumuzda, dışsal nesneler, deyim yerindeyse, bir başka moda taşınırlar. Sanki gerçeklikleri askıya alınmış, paranteze alınmış gibi temelde "gerçekdışı" bir görünüm verirler - kısacası, pencere perdesine yansıyan bir tür sinematik gerçeklik gibi görünürler. Heinlein'ın romanında son sahnenin dehşet verici etkisini yaratan şey, tam da içeriyi dışarıdan ayıran bu engelin hissedildiği, dışarının son kertede "kurgusal" olduğunun hissedildiği bu fenomenolojik deneyimdir. Sanki, bir an için dış gerçekliğin "yansıtılması" kesilmiş, sanki bir an için şekilsiz grilikle, perdenin boşluğuyla, -belki bu bağlamda densiz kaçacak ama, Mallarme'dan bir alıntıyla söyleyeyim- "yerden başka hiçbir şeyin olmadığı yer"le yüz yüze gelmişizdir.
Slavoj Zizek, Yamuk Bakmak, Metis 1999, sh 30-31
