Gülün Adı
Popüler
1314 yılında, Frankfurt'ta beş Alman Prensi, Bavyeralı Ludwig'i imparatorluk tahtına geçirirler. Aynı gün Main'de hükümdarlık yetkikisine sahip Ren kont'u ve Köln Başpiskoposu aynı mevkiye Avusturalyalı Frederick'i seçer. Bir taht için iki imparator.
1322 yılında Bavyera'lı Ludwig, rakibi Frederick'le savaşır. Ludwig yener fakat tek imparatordan daha çok korkan Papa XXII Ioannes tarafından afaroz edilir.Ludwig'de Papa'yı sapkınlıkla suçlar.Fransisken Tarikatı Ruhani meclisi lideri Cesena'lı Michelle de, İsa ve havarilerinin yoksulluğunu savunur.Kilise yoksul olmalı demek bu!. ''İmparatorun piskoposları seçme, Papanın imparatoru atama tezlerini olumsuz etkileyeceğini düşünen Papa, bundan da hoşlanmaz. İmparator, Frensiskenleri kendine yakın görmeye başlar. Ludwig daha önce yendiği Frederick'le anlaşarak, Milano da yapılan bir törenle taç giyer. Babası, genç Rahip Dom Adso'yu (anlatıcı) bu törende, bilgisine ve dürüstlüğüne inandığı bir frensisken olan Baskerwille'li rahip William ile tanıştırır.William'ın öğrencisi ve yazıcısı olur.
İtalya'nın kuzeyinde bir kilisede cinayet işlenir. Eski bir sorgucu rahip olan William, olayı araştırmak üzere görevlendirilir. William çömezi Dom Adso'yu da yanına alarak yola koyulur. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra manastıra varırlar.
William, geleceğinden haberdar olan manastırın başrahibi Abonne tarafından karşılanır ve cinayet üzerine konuşurlar. Kitaplığın elyazmalarını resimlerle süsleyen minyatür ustası Otranto'lu Adelmo aedificium'un (Aedificium,Latince kamu yapıları) (Birinci kat mutfak ve yemekhane,üst iki kat yazı salonu ve kitaplık) doğu kulesinin altında ölü bulunmuştur. 'İntihar olasılığı, zor gibidir.William başrahipten, rahipleri sorgulama ve manastırda serbest dolaşma yetkisi alır. Kitaplık hariç!. Kitaplığa, kütüphaneci rahip ve yetiştirdiği çömezinden başka kimse giremez. Kütüphaneci, kitapları nereye koyacağını,nerede bulacağını,gizlilik derecesini bilir ve korur. Rahipler yazı salonunda çalışır. Çalışmalarına yardımcı olması açısından bazı ciltleri okuyabilirler. Abonne kitaplık için, dünyanın en zengin kitaplığı olduğunu, katı kurallarla yıllarca korunduğunu, bu kuralı ihlal edemiyeceğini söyler. Birçok rahip elyazması hazırlar, kopyalar, çeviri yapar.sayfa düzenler ama kitaplıkta bulunan kitaplar hakkında bilgi sahibi olamaz.Neden olarak, bazı kitapların sapkın ve yalan bilgiler içerdiği, okunmaması gerektiği düşünülmektedir. Kitaplık içinden çıkılmaz bir labirent şeklinde, odalardan odalara açılarak yapılmıştır.(Kitaplığa, zorda olsa bir şekilde girenin, çıkamayıp yakalanması için) Herhangi bir rahip kitaplıktan bir kitap istediği zaman, ne zaman geri vereceğini söyler ve alıp alamıyacağına kütüphaneci (Bazı durumlarda başrahipe danışarak) karar verir. William ve Adso, manastırın, dünyanın dört bir yanından gelen, biri diğerinden ilginç rahipleri ile tanışır. Yasak kitaplık, William'ın merak hissini kabartır.
Yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş, korku ve gizli bir tedirginlik veren bu manastırda, rahip William ve Adso, cinayetin ipuçlarını bulmak için çalışmalara başlar.
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Postmodern Zamanlarda İdeoloji
Zizek'in söylediklerini okumadan önce bu romandan keyif almamak çok zordu. Sonuçta sürükleyici bir kurgu etrafında dönen iyi bir dedektif/gizem romanı.
Ancak Zizek'in analizinde gösterdiği gibi çok sinsi bir tezi var. Zizek'in ele aldığı konu sadece bu romanla sınırlı kalmıyor; başka pekçok kitabında başka örneklerle de açıklıyor.
Zizek'in Temel iddiası postmodern çağımızdan ideolojilerin klasik zamanlarda olduğu gibi -Marx'ın zamanında olduğu gibi- bir yanlış bilinç, şeylerin gerçek durumunu göremeyen bir naif bilinç olarak kurulmuyor. İdeoloji şeylerin gerçek durumu gayet iyi bilinmesine rağmen, yine de sinik bir mesafe alışla kabul edilmesiyle kuruluyor. Burda Zizek bahsetmemiş ama sözkonusu kabul edişte şu ya da bu fantazi yapılanması da devreye giriyor. Yani şeylerin gerçek durumlarını gayet de iyi bilmeme rağmen onları bir fantazi kurgusuna dahil ederek kabul edilebilir hale getiririm. Örneğin kapitalizmde yolsuzlukların çok yaygın olduğunun gayet de iyi farkındayızdır; oy verdiği politikacının vatan millet için çalışacağını pek az iflah olmaz naif kabul eder; koltuğa kim gelirse kendi çıkarları için birşeyler yapacaktır nasıl olsa,hiç olmazsa biraz da iş yapacak olanlar gelsin deriz. Ya da kapitalizmin bütün kötülüklerinin farkındayızdır ama onu aşmak için koşulların olgunlaşmadığını falan düşünürüz.
Yani Eco'nun "Gülün Adı"nda vermeye çalıştığı ahlaki ders, günümüzün ideolojik yapılanmasında zaten içerilmiştir. İdeoloji tam da budur. Eco'nun mesajının nasıl çok yaygın bir şekilde kabul gördüğünü yeni zamanların popüler bir köşe yazarı figüründe de bulabiliriz; olayları öyle çok ciddiye almayan, alaycı, "ironik mesafeyi koruyan" yazarlar
Totaliter Gülüş
(Marx'ın meta fetişizmini açıkladığı bir pasajını aktardıktan sonra- HayleEt).
Gelin Umberto Eco'nun Gülün Adı romanından yola çıkalım, zira bu kitapta yanlış bir şeyler var. Bu eleştiri kitabın yalnızca, -spagetti Westernler model alınarak- spagetti yapısa1cılık adı verilebilecek olan ideolojisi için geçerli değil: Yapısalcı ve post-yapısa1cı fikirlerin bir tür basitleştirilmiş, kitle kültürüne uygun uyarlaması (nihai gerçeklik yoktur, hepimiz başka göstergelere göndermede bulunan göstergelerin oluşturduğu bir dünyada yaşarız ... ) söz konusudur bu ideolojide. Bu kitapta canımızı sıkması gereken şey temelde yatan tezidir: Totalitarizmin kaynağı, resmi dünyaya dogmatik bağlılıktır: Gülmenin, ironik mesafenin olmayışıdır. İyi'ye aşırı bağlanmanın kendisi de en büyük Kötü haline gelebilir: Gerçek Kötü her türlü fanatik dogmatizmdir, özellikle de ulu Tanrı adına sergileneni.
Bu tez zaten dinsel inancın kendisinin aydınlanmış versiyonunun bir parçasıdır: Eğer İyi'ye çok fazla takar ve bunun sonucunda da dünyevi olan her şeyden nefret edersek, İyi takıntımız bizatihi bir Kötülük gücüne, kendi İyi fikrimize uymayan her şeye yönelik yıkıcı bir nefrete dönüşebilir. Gerçek Kötü, Henry James'in Yürek Burgusu'nda olduğu gibi, dünyada Kötü'den başka bir şeyi algılamayan sözde masum bakıştır; bu kitapta gerçek Kötü, tabii ki, anlatıcının (genç mürebbiyenin) kendisinin bakışıdır...
Bir kere, bu İyi takıntısının (kendini fanatik bir biçimde İyi'ye adamanın) Kötü'ye dönüşmesi fikri, çok daha huzursuz edici olan karşıt deneyimi maskeler: Kötü'ye yönelik takıntılı, fanatik bir bağlılığın kendisinin, etik bir konum, bencil çıkarlarımızın kılavuzluk etmediği bir konum edinebilmesi deneyimidir bu. Mozart'ın Don Juan operasının sonunda, kahramanın şu seçeneklerle karşı karşıya gelmesini hatırlamamız yeter: Kahramanımız eğer günahlarını itiraf ederse, her şeye rağmen selamete erişebilecektir; eğer günahlarına devam ederse, sonsuza kadar lanetlenecektir. Haz ilkesi açısından bakıldığında, yapılacak şey geçmişini reddetmek olurdu, ama Don Juan bunu yapmaz, Kötülüğe devam eder, hem de bunu yaparak sonsuza kadar lanetleneceğini bildiği halde. Nihai olarak Kötü'yü seçmesiyle, paradoksal olarak, etik bir kahraman statüsü kazanır - yani salt haz ya da maddi kazanç arayışı tarafından değil, "haz ilkesinin ötesinde" temel ilkeler tarafından yönlendirilen biri statüsünü.
Gelgelelim, Gülün Adı'nın asıl rahatsız edici yanı, temelinde yatan, gülmenin, ironik mesafenin özgürleştirici, antitotaliter gücüne duyulan inançtır. Bizim buradaki tezimiz Eco'nun romanının temel öncülünün neredeyse tam tersidir: İster demokratik olsun, ister totaliter, çağdaş toplumlarda o sinik mesafe, gülme, ironi, deyim yerindeyse, oyunun bir parçasıdır. Egemen ideolojinin birebir kabul edilmesı ya da ciddiye alınması beklenmez. Totalitarizm için en büyük tehlike belki de onun ideolojisini birebir kabul eden bir halktır - Eco'nun romanında bile, dogmatik inancın cisirn1eşmiş hali, yüzü gülmez zavallı ihtiyar Jorge, miadını doldurmuş trajik bir şahsiyettir daha çok, bir tür yaşayan ölü, geçmişin bir kalıntısıdır; mevcut toplumsal ve siyasi güçleri temsil eden biri değildir kesinlikle.
