TANIOS KAYASI VE BİR ELEŞTRİ
Popüler
TANİOS KAYASI; Sayfa 123;
"Eski kahya saraylara layık bir kabul odası yaptırıyordu….. yapımı henüz tamamlamamıştı…..…. Tanios orda dururken Esma yanına geldi. Sedef kakma ustalarının ayrıntılı çalışmalarını birlikte hayranlıkla izlemeye koyulmuşlardı. Yerde kovalar, uzun uzun bez parçaları duruyordu.
Bir de alet sepeti vardı ki, kız az kaldı taklıp düşüyordu. Bunun üzerine Tanios kızın elini tutmuş ve engellerin etrafında dolaştırmıştı. Ama kız attığı her adımda tökezlediğinden elini sıkı sıkı tutmuştu. Böyle el ele dolaşırlar ve kafalarını havaya dikmiş hayran haran seyredelerken koridordan ayak sesleri geldi.Esma hızla elini çekti“Biri bizi görebilir!” Tanios ona döndü.Kız daha on iki yaşındaydı, ama bir kadındı. Dudaklarına kalem çekilmişti, yabani sümbül kokuluydu. Tamamlanmamış salonda yeniden dolaşmaya başladılar, ama hayran olmuş gibi yaptıkları şeyi ikisi de görmüyordu. Koridordaki ayak sesleri uzaklaştığında elleri yeniden birleşti. Birbirine dokunan eller artık aynı eller değildi. Esmanın eli Taniossa sıcak ve bir kuş gövdesi kadar ürpertili geldi. Bir gün yuvasından düştüğünü gördüğü ve avucuna aldığı o yavru gibi... yabancı bir elde bulunmaktan ürkek ama terk edilmemiş olduğu içinde güvenli."
Sevgili Dostum;İşte kısa bir metin. Hem de Amin Maulof'tan. Yukarıda yazılan cümleler ne fazla ne eksik. Sıralı noktalarda sonra gelen cümleleri, sahne ve temayı pekiştiren cümleler olmasıdan ötürü, gereksiz gördüm ve yazmadım. Konuyla da bir ilgisi yok. Bu metinde, estetik adına bir çok olumsuzluk, fazlalık, ileri seviyede zorlama ve en önemlisi yazarın samimiyetsiz davrandığını düşünüyorum. Çok mu ileriye gidiyorum? veya ne kadar ileriye gitmeliyiz? Gerçi bu hissi; aşırılıkla saklamaya çalışmış olmasına rağmen çok önemli bir kurgusal hata da yapmaktadır. Çevirmen hatasından emin ol kaynaklandığını da düşünmüyorum. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak buna denir. Özellikle düşüncelerimi sıraya koymadan, bu metinle ile ilgili düşüncelerini bana gönderirsen sevinirim.
II. MEKTUP
Kurgu üzerinden teknik bir değerlendirme yapmak istiyorum. Sedef kakma ustalarıyla kahramanlar aynı mekandadırlar, onların çalışmalarını hayranlıkla kahramanlarımız izlemektedir. Hayranlıkla zarfının altını tekrar çiziyorum. Bir an gözümüzde canlandıralım ve düşünelim. “Hayranlıkla” bir şeyi izleme durumunda, zihnimizi, tüm dikkatimizi izlemiş olduğu şey üzerinde yoğunlaştırır, onun dışındaki her şeyden bilincimizi uzaklaştırmaz mıyız? Siyam ikizi olsalar bile, iki kişinin benzer ruh halinde bir şeyi “hayranlıkla” izleme faaliyetinin, aynı anda olma durumunun, resmedilmesi ve tasarlanmasının imkansız olacağını bir taraftan eşyanın kanunları bize söylerken, diğer taraftan, hayal gücünün, bu durumu en azından bize kabul ettirecek kanunlarından haberdar olunmadığı konusunda sanki okuyucunun kulağına bir şeyler fısıldanmaktadır.
Diyelim ki böyle bir durum var. Bizim söylediklerimiz eksik, yanlış. Ama yazarın tasarımı doğru. Bu durumu anlatan bir fotoğraf da önümüzde konulmuş, resimdeki bu sahnenin anlatılması bizden isteniyor. Sahnedeki doğal akış ve gelişim bu doğrultuda olmasından ötürü, daha sonra gelecek cümlede, sedef ustalarının yapmış olduğu “ayrıntılı” ve “hayranlık” uyandıran işi, daha fazla betimleyecek ve pekiştirecek birkaç cümle sarf edilmesini beklemez miyiz? Takip eden cümle şöyledir;
"Yerde kovalar, uzun uzun bez parçaları duruyordu. Bir de alet sepeti vardı ki, kız az kaldı takılıp düşüyordu. Bunun üzerine Tanios kızın elini tutmuş ve engellerin etrafında dolaştırmıştı. Ama kız attığı her adımda tökezlediğinden elini sıkı sıkı tutmuştu"
Beklentilerimizi boşa çıkaran cümle dizileri öyle değil mi? Hayal kırıklığı yaşatmıyorlar mı? Sorun ve oturmamışlık “ayrıntılı” ve “hayranlıkla” zarflarının cümleye fazladan konulmasından mı?; Yoksa durumu kurtaracak pekiştirici cümlelerin unutulmasında mı? Daha da uçuk bir savla; “Sedef kakma ustalarının ayrıntılı çalışmalarını birlikte hayranlıkla izlemeye koyulmuşlardı.” cümlesinin tümüyle fazladan bir cümle olarak üretilmesinden mi kaynaklanıyor? Bunu tespit etmek durumundayız.
Metnin bütünü okuduğumuzda ana tema, iki aşığın, tensel ilk temasındaki duygusal yoğunlaşma ve yaşadıkları tedirginlik üzerine kurulmuştur. En azından öyle amaçlanmaktadır. Metin üretiminde diğer hususlar, ana tema etrafında örülmelidir öyle değil mi? Yardımcı bir dekor olarak, mekanın özelliği, eğreti şekilde okuyucunun dikkatini çeken sedef işçiliği (yazarın Akdeniz ve Asya kültürünü çok iyi bildiği söylenmektedir), “ayrıntılı” ve “hayranlık” zarflarının cümleye konuluşu, ana temayı destekleyici unsurlar olarak değil, merkezden uzak, sadece fazla bilgi mahiyetinde verilen, abartıyla konulmuş ve yanlış basılan bir notanın sesi gibi rahatsız edici şekilde duyulmaktadır.
Nesnellikten uzak olsa da, daha ileri çözümleme de, yazarı için kendi cümlesinin hiçbir önemi olmadığını düşünüyorum. Gereksiz, yerli yersiz kullanılmış olsa da, fazla bilgi göz çıkarmayacaktır. Bir şekilde yazılmıştır. Yazılmalıdır da. Tanios Kayası okuduğum dördüncü kitabıdır. Bence Maolof’u ayakta tutan ve onu orijinal kılan edebi üslubundan çok, sahip olduğu tarih bilgisi ve birikimidir. Bu saygı duyulmayacak bir tarih bilgisi değildir. Hangi teknikle ve hangi araçla, bu birikimin aktarılmasının onun için önemi yok gibi bana gelmektedir. Sel bendini aştıktan sonra, önüne ne gelirse gelsin, taşıp gidecektir. Sadece bu donanım, Lübnanlı bir doğulu olarak kendisini batı edebiyatında ayrıcalıklı bir konuma taşımaktadır.
Devam ediyorum; Böyle el ele dolaşırlar ve kafalarını havaya dikmiş hayran haran seyredelerken koridordan ayak sesleri geldi. Esma hızla elini çekti “Biri bizi görebilir! Tanios ona döndü.
I. perde; Komedya; komik cümlelere giriş;
Kahramanlar artık el eledirler. O da ne; ama ilk defa ele ele olmanın, hazzı unutuluyor. Hangi sebeple, “kafalarını havaya dikmiş hayran hayran seyredelerken”, diğer bir ifadeyle yazarın sedef kakmalı mimariye duyduğu, bir türlü kopamadığı bağlılık nedeniyle. Biraz dikkat ettiğimizde “hayran” “hayran” iki kere vurgulanmış, (orijinal metinde hayranlıkla zarfı yine vardır. Bundan eminin. Burada tekrarlamamış, yerine çift zarf kullanılmıştır, çevirmenin tercihidir. Ve doğrudur da) Ancak ana temadan bir kez daha uzaklaşılmıştır. Çekingenlik ve korku havası verilerek birden koridorlarda bir ses duyulmaktadır. Burası sahneye uygundur ve eller birbirinden aniden çözülmüştür.
II. perde; Dram; dramatik cümlelere devam;
"Kız daha on iki yaşındaydı, ama bir kadındı. Dudaklarına kalem çekilmişti, yabani sümbül kokuluydu" Bu cümleye denilecek hiçbir şey bulamıyorum. Mauolof, Tuna Kiremitçi’yi hatırlatıyor. Ne alakası var? diyorsun. Tamamen konu ile ilgisiz bir cümle. Birbirinin elini korkuyla, ürpertiyle tutan, birbirlerini ilk dokunuşlarıyla tanımaya çalışan saf, acemi, cocuk iki aşıktan biri birden, hertürlü başkalaşımı ve değişimi geçirerek, zati sungur maharetiyle, ne hikmetse aniden kadın oluyor. Aceleyle dudaklarına kalem çekiliyor; ve sümbül kokuyor; hem de yabani sümbül kokan bir kadın oluveriyor.
Maulof, yenisini yazmak için, bitimine son birkaç sayfa kalmış defterinin içini, çocukça böyle dolduruyor. Maolof tam bir doğulu. Sabırsız ve ihtiyatsız.
III. Perde; Dram Trajediye dönüşmüyor;
bir parça gerçeklik;Hataların düzletilmeye çalışıldığı bölümdür. İlk defa ele ele tutuşmanın hazzı hatırlanıyor. Tamamlanmamış salonda yeniden dolaşmaya başladılar, ama hayran olmuş gibi yaptıkları şeyi ikisi de görmüyordu. Koridordaki ayak sesleri uzaklaştığında elleri yeniden birleşti. Birbirine dokunan eller artık aynı eller değildi. Esmanın eli Taniossa sıcak ve bir kuş gövdesi kadar ürpertili geldi. Buraya kadar tamam. “yabancı bir elde bulunmaktan ürkek ama terk edilmemiş olduğu içinde güvenli” istiaresinin yarısı doğrudur gibi bana geliyor. Evet bir aşığın kalbi ilk dokunuşta, yabancı bir elde bulunan ürkek bir kuş gibi atar, (terk edilmemişlik bir tercüme hatası olabilir), ilk dokunuşta güven duygusunun ortaya çıkacağını zannetmiyorum, birbirine tanımaya çalışmanın, ilk anındaki tedirginlik, tedirginliğin yaratacağı güvensizlik daha hakim olacaktır. Yanılıyor muyum?
IV. perde; Unutkanlık Trajedisi,
Yazar tavanda çalışan sedef ustaların gözlerini birden unutuyor, aşıklar, koridordan gelen sesden ürküyorlar, ellerini bırakıyorlar, ustaların tavanı izlerken onları görmesinden hiç mi hiç çekinmiyorlar.
Son söz; hiç sanat eseri tam bir bütünlüğe erişemiyor. Mikelenjelo, Musa heykelini bitirdiğinde, ustalığı hakkında şu söylenir, “kalk ve yürü dediğinde Musa’nın canlanıp yürümesi beklenecek kadar” sahiciymiş. Da vinci Mona lisa’yı 5-6 sene de bitirmiş. Kendi ifadesi ile tam olarak zihnindekinin bir türlü tuvale aktaramadığından yakınırmış.
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
"Her Roman İki Kere Okunmalı"
Melih Cevdat Anday'ın Cumhuriyet'teki bir köşe yazısında, bir romanın gerçek değerinin anlaşılabilmesi gerekçesiyle yukarıdaki cümleyi sarfettiğini hatırlıyorum. İlk okumada kişi kendini öykünün akışına bırakır, edebi inceliklera ya da hatalara, daha da önemlisi romanın felsefi yapısına fazla dikkat etmez.
Tanios Kayası epey bir süre önce okumuştum. Aklımda fena bir roman değil diye kalmış. Erdem'in analizlerini okuduktan, çağdaş romancılar tarafından nasıl kazıklandığımız bir kez daha görmüş oldum. Bir öykü anlatmanın, içkin, "kendinde" büyüleyici bir tarafı var, yazardan ve yetilerinden bağımsız.
Okuyucunun, dinleyicinin imgelemsel/çağrısımsal zihinsel süreçleri, öykü yazma/anlatma eyleminin bizzat kendisiyle, içeriğinden bağımsız olarak tetikleniyor. Dolayısıyla, ne kadar berbat, edebi açıdan ne kadar kuru kuru olursa olsun, bir roman, bir öykü okuru büyülüyor. Aslında büyüleyen şey yazarın yazdıkları değildir, okuyucunun kendi çağrışımsal imgelem gücüdür. Hani bazıları kendi aralarında bir oyun oynar ya; biri gizemli bir cümleyle işe başlar, ikincisi o cümlenin etkisi ile devamını getirir ve bu böylece değişerek gider ya, romanla/öyküyle girilen ilişki de buna benzer. Yazar sadece bilmece hakkında bölük pörçük ipuçları verir, bütünü okuyucu ortaya çıkarır.
Mesala şöyle bir cümle kursam, hemen merak uyandıran bir ambiyans oluşmaz mı?; "Karlarla kaplı ormanın içindeki kulübenin bacasından çıkan dumanlar leyleklerin aksi yönünde göç ediyordu. Acaba Lenore kulubeye varmış ve şömineyi yakmış mıydı, yoksa hain Dr.Moreau ondan önce varmış ve iğrenç ağını kurmuş onları mı bekliyordu" İşte gizemli bir ambiyans okuyucu tarafından kuruluverdi, sürrealist bir roman değilse, ormanın karla kaplı olduğu bir dönemde leyleklerin göç etmeyeceği ayrıntısının bir önemi yoktur. Son dönem sistem yazarlarının da, insanların imgelem/çağrışım yetisini fena halde istismar ettiklerini düşünüyorum. Hele işin içine "mistik doğu", "tasavvuf", "spiritualism", "eskinin bilgeliği" vs gibi temalar de girince, okuyucunun imgelem gücü çılgınca uçuveriyor ve iyi bir roman okuduğunu sanır. Halbuki okuduğu iyi romanı kendisi yazmıştır

Gerçi başlıkta "Eleştiri" olduğunu belirtmişsin ama bence Kitap "Tanıtımı" kısmında, kendi görüşlerimizden ziyade, eserin içeriği, konusu, uslubu, türü hakkında "objektif" tanıtıcı bilgiler versek daha iyi olur. Eleştirimizi, kitabı tanıttıktan sonra benim yaptığım gibi "eleştiri yap" tuşuna basıldığında açılan forma girmek daha düzenli ve okuyucuya karşı daha yardımcı bir yaklaşım sergilenmiş olur. Siteyi ziyaret eden biri, eseri tanıtım bölümüne ilk gördüğüne, hakkında bilgi edinmek ister genellikle..Hata bazıları kitabı okumadan eleştirilerine bakmak istemeyebilir. Tanıtım bölümünde tanıtıcı bilgiler arar sadece..Siteyi kullanmak biraz pratik yapmayı gerektiriyor. Bizler de başlangıçta tanıtım bölümüne ne, eleştiri bölümüne ne yazılacağını kestiremiyorduk..Dün sinema bölümünde kendi tanıtımlarıma bakıyordum..aynısını ben de yapmışım; tanıtıma eleştiri, eleştiriye tanıtım yazmışım..ortak bir yöntemde karar kılmak sitenin tutarlılığı açısından önemli bence