Haydari Kampı
Popüler
Ünlü Yunanlı yazar Themos Kornaros, bu romanında Yunanlı yurtseverlerin Alman faşizmi karşısındaki direnişlerinden bir kesit sunuyor. Bir toplama kampı olan Haydari Kampı’nda geçen olaylar, direnişçilerle faşist işgalcilerin amansız savaşımını ustaca gözler önüne seriyor. Haydari Kampı, boyun eğmeyen insanların bir tür direniş destanı da sayılabilir. Nevzat Hatko’nun Yunanca aslından büyük bir başarıyla Türkçeye çevirdiği bu romanı yayınlamaktan kıvanç duyuyoruz. (Can Yayınları, arka sayfa tanıtım yazısı)
Kitaptan:
“Haydari Kampı[i], Almanların misilleme için kurşuna dizecekleri insanları el altında bulundurmak için kurdukları sıradan kamplardan biri değildir. Birçokları bunun böyle olduğunu sanır. Haydari Kampı’nın kuruluşundaki amaç bambaşkadır.
Bu kamp, 1943 Eylülünde kurulmuş. Yani Almanların bütün kalpleriyle zafere inandıkları bir tarihte, Avrupa’nın çöküşünü bir olupbitti olarak gördükleri bir sırada. Bu sırada karşılarına dikilen en büyük engel, Yunan halkının direnmesi olmuştur. Cepheden saldırış bir sonuç vermemişti. Kıtanın en nazik noktasında bulunan bu ülke Almanları çok rahatsız ediyordu. Ortadan kalkması gerekti, mutlaka bu engel aşılmalıydı. Almanları bu zor durumdan ‘Özel Güvenlik’ örgütünün ‘savaş suçluları’ kurtardı. Bir başka kategori ‘Yunanlı’ da bu işte onlara yardımcı oldu: Paniğe uğrayıp istilacılarla anlaşmaya giden ‘direniş karşıtları’ pasifistler. Direnmeye, çete savaşına, grev ve sabotajlara paydos tezini savunanlar. Bu görüşleri kendi gazetelerinde ve sözde yer altı yayın organlarında, bu savın sefil temsilcisi birtakım aydınlar halka telkin ediyordu. İstilacıların ve yerli ‘Özel Güvenlik’ örgütünün ilk yardakçı-kurbanları bunlar olmuştur. Hayal gücüne ve psikoloji bilgisine ihtiyacı olan bu planı Almanlar tasarlayıp uygulayamazlardı hiçbir zaman, bunların yardımı olmadan.
Yunan ruhunun çözülmesi, Yunan halkının köleleştirilmesi, Yunan kişiliğinin yok olması. Plan buydu, uygulanması için de Haydari Kampı’nın kurulması gerekiyordu. Tek amacı, köle ruhlu, korkak, hain insanlar yetiştirmek olan Haydari Okulu’nun kurulması gerekliydi. Burada, Yunan halkına kolera paniğini aşılayacak özel mikrop kültürlerini hazırlayan laboratuarlar kurulmalıydı.
...Ancak böyle bir yıkıcı taktikle Yunan halkını dize getirmek mümkündü onlarca. Plan, buluş bakımından olağanüstüydü. Hele uygulama biçimi kusursuzdu. Önce, bu planın amacı açıklanmayacaktı. Haydari Kampı’ndaki tutukluluk durumu, sonu belirsiz, karanlık, hep tehlikelerle dolu olmalıydı. Burası bir umacı niteliği taşımalı, ölümle bir olmalı, halkımıza böylece tanıtılmalıydı. Halkımız da o bilinen hayal gücü duyarlığıyla bire bin katarak eksikleri tamamlamalı, böylece bu kuvvet kendiliğinden düşmanın emrine girmeliydi.
Haydari Kampı içerideki tutuklular için değil, daha çok dışarıdaki halk düşünülerek kurulmuştu.
İşler buraya kadar düşman hesabına iyi gitmişti. Olaylar ve kendi sonun bakımından burada hiçbir etkin olamazdı. Haydari’de sana düşen görev, kuyruğa girip kendi ölüm gününü beklemek. O kadar. Umut, kurtuluş yok. Ama çektiğin bu işkencelerle, bu esrarengiz niteliklerle dışarıdaki halkın hayal gücünü etkileyeceksin.”
***
“...İnsanoğlunu bazı gerçek anları, gerçek yönleriyle birlikte mi tanımak istiyorsun, böyle bir isteğin ateşi mi seni yakan? Gel öyleyse benimle. Geri dönmemek tehlikesi de var. Ama geri dönersen, bambaşka bir kişi olarak döneceksin. Gerçeğin ateşi bütün benliğini sarmış olacak. Tek bir amaç için yaşadığını göreceksin şimdi: İnsanoğlunun içindeki korkuyu yenmek, bir gün bildiğin bütün gerçekleri rahatça, açık seçik, kimseden korkmadan, kimseden övgü beklemeden söyleyebilmek. İşte savaşacağın yeni er meydanı!
Merlin Sokağı’nda Haydari Kampı'nda yeni bir şeyler görecek değilsin. Bunları eskiden de görmüşlüğün, bilmişliğin var. Orada görmediğin, eskiden bilmediğin tek bir şey olacak: Kendi kişiliğin. Onunla karşılaştığın zaman, “Her şeyi biliyordum, ama açık seçik konuşmaktan hep korkmuşumdur,” diyeceksin kendi kendine. Ölüm kendi içimizdedir. Kendi kişiliğini bir kez yendin mi, insanoğlu adına oynadığın o büyük oyunu kazandın demektir.
O insanoğlu ki, heyecanlar içinde dünyaya gelmiş, korkular içinde büyütülmüş, yetiştirilmiştir; o insanoğlu ki, hayat hikayesi umacı gölgeleriyle doludur. Oldum olası korkular geçirmektedir o. Çok korkar, yalnız kalmaktan korkar o...
O insanoğlu ki, dünyadaki mucizeden korkar. Ömrü, hayatı, varlığı, düzeni gerçek dışı bir duygular dünyasıdır. Bir karmaşık, bir bulanık ortam içindedir. Onunkisi korkunç, sonu olmayan bir vicdan savaşıdır. Buna da kimse karışmaz; özgürdür o bu savaşında. Kendi kendini yiyip tüketmek yararlı bir uğraş. Korkudan kurtulmak, dünyadaki mucizeye dikine bakarak bir karara varabilmek için gerekli zamanı sana kazandırması bakımından yararlı bir uğraş. Bu kararı verince, “Dünyanın sonu gelmeden güneşin ötesinde, gökyüzünün ötesinde, masum bir çocuk gibi oynamak benim de hakkım” diyeceksin kendi kendine.
İnsanoğlu böyle bir karara varmayagörsün! Onu hiçbir güç tutsak kılamaz. Ne işkence ne hapis ne sevinç ne mutluluk ne de korku. Artık özgürdür o. Özgür, esen ve rahat...
Esenlik, korkunun yerini almıştır artık. Çok gereklidir bu. Bu olmadı mı, yaşayan bir ölüsün demektir; bir tuhaf, bir acayip musibetlerin olmuştur hayatında, o kadar. Ama gene de bazı korkunç anılarını anlatabilme gücünü yitirmişsindir. Bunları anlatıp tükettikten sonra da, “Eh, pek o kadar önemli, pek öyle dedikleri kadar büyük bir şey de değilmiş şu tutsaklık” diye söylenip avutacaksın kendini.
Ama bil ki, tutsaklık kesinlikle yenilecektir! Korkuyu, ödlekliği, köleyi, tutsağı ve haksızlığı çarklarından çıkaran tezgâhları gezelim seninle şimdi...”
***
“...Böyle bir anda insan yumuşak, insancıl bir şeyle karşılaşmak istiyor dayanabilmek için. Ama ne gezer. Asık suratlı, kin dolu gözlerle bana bakan bu üç canavardan başka bir şey göremiyorum.
“Acaba şimdi ne olacak?”
Bu soru senin kendi kafandan gelmiyor. Bütün yapından, gövdenden gelen bir inilti bu. Bu soruyu damarlarındaki kan, kendi ilkel, anlaşılmaz dilinde soruyor. Ama ne beynin ne de sinir merkezlerin beklenen tehlikeyle ilgili olarak bu soruya bir karşılık verecek durumda değil. Bu an bedenin istila edilmiş, bölünmüş, bölge bölge ayrılmış, uzak bölgelerinin merkezin heyecanlı çağrılarına yanıt veremediği bir ülkeye benzemekte.
İnsan bari bayılabilse. Olmuyor. Beyin şimdi bulanıklıktan kurtulur gibi oluyor. Açıkça, rahatça ölçebiliyor olup bitenleri, duyulan acıyı kestirebiliyor, yaşıyor bu acıyı. Bütün acısı, bütün korkunçluğuyla.
Her şey şimdi yerli yerinde. Bir aralık şaşırıp bir kenara sinen hayal gücünle anı gücün yine iş başında. Bu ağır ölümü her yanınla izleyeceksin.
Radyonun düğmesini çeviriyorlar. Yayınlar ısmarlama sanki. Şimdi tatlı bir kadın sesi geliyor radyodan. Kim bilir dünyanın hangi bucağından, hangi ışıklı, mis kokulu, barış içinde, kaygısız salondan geliyor bu ses. İnsanı hayattan nefret ettiren bir şarkı bu. Dünyanın güzelliklerinden, zevklerinden, neşelerinden, böylesine bir istek, böylesine kesinlikle konuşan, hayata ve insanoğluna lanetler okutan bir şarkı.
Odayı kapatıp gidiyorlar. Bu canavarların yanımda olmalarının ne kadar gerekli olduğunu anlıyorum. Yalnız kalınca toparlanıyorum, dünyam küçülüveriyor. Koskoca evren bir lokmacık oluyor. Her şey iki kırık kemik parçasından ibaret, iki pörsük kol, gözle görünmeyen bir eğenin eğelediği, ufaladığı iki kol. Yavaş bir eğeleme, ağır ağır, sesi bile duyuluyor; bu, basit bir duyu sorunu. Dişleri, kulak zarlarını törpüleyen bir acının çıkardığı ses. En ufak sinir parçalarına, en küçük kemiklerine, kanının her damlasına kadar bu acı yayılıyor. Birden yine omuzlarına doğru büzülüyorsun. Omuz eklemlerine toplanıyor bütün gövdenin ağırlığı; bu ağırlık bin kat daha artıyor. Binlerce maymun-adamın seni sardığını, asılı gövdenin çevresinde sarı dişlerini göstererek dans ettiklerini, döndüklerini görüyorsun. Sonra bunlardan biri sıçrayıp omzuna oturuyor. Arkadan bir başkası. Bütün o kıllı yaratıklar, birbiri ardınca, üzüm salkımı gibi omuzlarından sarkıyor, sarı dişlerini, ıslak diş etlerini göstererek sırıtıyorlar. Bu fazla yükü omzumdan atmak için silkinmek istiyorum. İp geriliyor, omuzlar artık dayanamıyor. Kendini olduğun gibi, güçsüz boşluğa bırakıyorsun. Artık omuzlarında eklem diye bir şey kalmamıştır, dirseklerinde de. Ancak zaman var şimdi; bitmez tükenmez bir zaman. Acılar dolu bir kaos...
***
“Sigarası yanan birini bulmak için koğuşun içinde dolaşıyorum. Baktım çoğu uykuya dalmış. Uyumayanlar da küme küme sohbette. Demek ödevlerini yapmışlar, dualarını etmişler ve huzura kavuşmuşlar. Ruhları huzura kavuşmuş. Böyle gecelerde Haydari rehinelerinin duası! Tek başınasın, yapayalnızsın. Belki yarın akşam ne burada ne de bir başka yerde olacaksın. Yok olacaksın belki. Neydin sen şimdiye kadar? Kimdin? Kimdi bütün o acayipliklere karşılık veren, seven, ilgilenen, kin güden, ya da her şeye, bütün insanoğlunun sorunlarına kayıtsız kalan, kendi kendisiyle bile yüz yüze gelmeyen bu adam?
Bu kritik anda bu adam kendi yaşamını ve anılarını yanı başında bulmakta, onlara merhaba demekte, kendi kendisiyle vedalaşmakta.
İnsanoğlunun bu çeşit karşılaşmaları üstüne çok yazılmış, çok söylenmiştir. Haydari rehinesi bu çeşit karşılaşmaların gerçek dışı, aldatıcı şeyler olduğunu söyleyecektir sana. Çok kötü eğitilen, ya da hiç eğitilmeyen günümüz insanının bu tür kendiyle karşılaşmalara dayanamayacağı kesin. Ancak ölüm karşısında kendinle karşılaşmak gücünü bulabilirsin. Ancak bu sonuncunun, bu son tanığın varlığı, bütün uzlaşma çabalarına, bütün engellere cesaretle tekme savurmak gücünü verebiliyor insana. İnsan, ne kadar basit ne kadar bilgisiz olursa olsun, böyle bir anın bilinci, yüzyılların hiçbir hikmeti, hiçbir felsefesi, hiçbir bilgisiyle kıyaslanamaz.”
***
“...Hep birden başladılar halaya... Sonra yirmisi ayrıldı baş taraftan, şapkalarını fırlattılar ha-vaya; Yaşasın Yunanistan, Yaşasın Özgürlük! diye haykırdılar, sonra müfrezenin önüne dizildiler. Öbürleri halaya devam ettiler türkü çağırıp nara atarak. Sonra ikinci yirmilik gruba geldi sıra... Anlaşmışlardı aralarında arkadaşlarının cesetlerini bize [SS] bırakmamak, kamyonlara kendileri taşımak için, yavaş yavaş, yumuşak yumuşak, incitmeden, sevgiyle, şevkatle...[ii] ”
“Şafaktan önceki karanlık karanlıkların en koyusudur.”
[ii] Haydari Kampı’nda kurşuna dizilecek olan iki yüz kişilik grubun, infazları esnasında tüm Nazi yetkililerini şaşkına çeviren bu halayı, Zalonga Halayı olarak bilinirmiş. Yunan halkının kurtuluş savaşı sırasında işgal edilmiş olan bir dağ köyünün kadınları, köyün bütün erkeklerinin ölmesi ve cephanenin tükenmesi üzerine, bir uçurumun başında bu halayı çekerek intihar etmişler. Halayın her dönüşünde halaybaşı kendisini uçuruma atmış ve herkes aynı şekilde uçuruma atlayana kadar halay devam etmiş.
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Haziran 15, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Akıcı ve sanat Dolu Bir anlatımın Gerçekle Buluşma
Kitap, bir solukta okunabilecek kadar güzel olmasının yanında, arada soluklanmak isteyip elinizden bırakmak isteyeceğiniz kadar da yoğun aynı zamanda. Temelinde insanı ele alan yazarın kitabını okurken etkilenmemek mümkün değil. Fetekos'un söylediği gibi çevirmenin başarısı ilk anda göze çarpıyor.
Sayfalar sona erdiğinde insan bir film izlediği kanısına varıyor. Anlatılanlardan ve anlatılanların gerçekliğinden yola çıkarak insanın ne kadar insanlıktan çıktığını ve insanlıktan çıkarıldığını net bir şekilde söyleyebiliriz.
Hak ettiği yeri henüz edinememiş bir kitap ve Fetekos'a bizi bu kitapla tanıştırdığı için teşekkürler. Büyüklerin bizlere Yunan düşmanlığını öğreteceği yerde; hepimizin birbirimize ne kadar çok benzediğini, insanın her yerde insan olduğunu algılayabilecek, anlayabilecek, anlatabilecek zihniyette olması gerektiğini düşünüyorum.
Olağanüstü Bir Roman, Mükemmel Çeviri
Can Yayınlarının 1. Basımını 62, 2. basımını 88 yılında yaptığı, Ataç ve Ceylan Yayınlarının da basmış olduğunu bildiğimiz bu kitabın artık yeni baskısı bulunmuyor. İnternet olanaklarını bilemiyorum ama sanırım ancak sahaflarda ya da ona sahip tanıdıklar aracılığıyla ulaşılabilecek bir kitap artık. Güçlü’nün tanıttığı “Kuş Diline Öykünen” isimli kitap beni de etkilemiş olmalı ki bu kitabı yeniden ele almak istedim. Hem bugün bir yığın piyasa kitabının basımını üstlenmiş eskinin toplumsal sorumluluk sahibi yayınevlerinin baskısı tükenmiş bu tür eserlere ve edebi değerlere verdikleri öneme biraz içerlemişlik hem de her yönüyle beni derinden etkilemiş bu eski “dost”a bir gönül borcumun bulunduğunu hissetmem nedeniyle de sizlerle paylaşmak istedim.
Yunanlı aydınlar, öğrenciler, işçiler, çocuklar ve kadınların tutulduğu Haydari Kampı’nda geçen irkiltici, korkutucu, kahredici insanlık dışı gerçek olayların anlatılmış olmasına rağmen, onu şimdiye dek okuduğum kitaplar arasında ilk sıralara yerleştiren, yazarın büyük bir açık yüreklilikle sergilediği bütün korkuları, ikiyüzlülüğü, kötülüğü, kuşkuları, zayıflıkları içerisinde insana, insanlığa dair gene aynı içtenlikle ve tüm gerçek boyutlarıyla gözler önüne serdiği, hafızalarımıza kazıdığı o büyük “umut”tur. “Saçma yemiş bir kuş” tur umut, kanatları kırılmıştır ama ölmemiştir. Her türlü insanca duygunun çiğnendiği bir mezarlık olan toplama kampında, bir “ölüm adayları toplumu”nda bile ölmez umut. Mutlak sonu ifade eden ölüm, yüzlerce yıllık insana has değerlerle kantara konulmuştur ve “irade” bu iki gerçek arasında büyük bir savaşım içerisindedir. İkinciden vazgeçiş de kayıtsızlıklar, karanlıklar, bilgisizlikler ve korkular denizinde bir kayboluş olarak “ölüm”dür. Ve elbette “insan”, direnmeyi seçer...
Bu kitap, örneklerini Türkiye’de dönem romanlarında genellikle okumaya alıştığımız öznel bir tutum ve yaşam deneyimiyle işe başlayıp “tarihsel” olanın ve “güncel” olanın bireşimine varan, bazılarında gördüğümüz gibi ikinciyle bağlantıda zorluk yaşayan bir toplumcu gerçekçi anlatı değildir yalnızca. Onu farklı kılan ve dönemler üstü bir anlamla, içerikle donatan, tek tek insan anlatılarından faydalanarak ulaştığı insan gerçekliğine bütünsel yaklaşımıdır. Karakterlerin güçlü romansal devinimlerinden toplumsal sorunsalın güncelliğine geçişi başarıyla sağlayabilmesi bugün onu hala aynı tazelikle ele alabilmeyi mümkün kılıyor. Yazar, insanı anlatırken hiç bırakmadığı tutumunu tarihsel olaya yaklaşımında da sergiliyor ve Alman işgalinde ortaya çıkan faşizm olgusuna, diğer etkileyici romanı “Fırtına Çocukları”nda olduğu gibi, tarihsel bütünsellik ve sürekliliği yansıtarak sınıfsal özü terk etmeden yaklaşıyor.
Haydari Kampı’nın beni bu derece etkilemesinde en önemli etkenlerden biri de, hiç şüphesiz, gene okuduğum kitaplar arasında en iyi çeviri romanı olmasıdır. Öyle ki Haydari Kampı deyince yazar ve çevirmenin ismi aynı anda aklıma geliyor. Gerçekten de böylesi zorlu bir konunun anlatımında dile verilen önem fazlasıyla göze çarparken, anlatıyı capcanlı, adeta şiirsel bir ifadeye büründürenin yazar mı yoksa çevirmen mi olduğunu, yazarın anlatıda kendi anadiliyle ifade ettiklerinin coşkusundan, gerçekliğinden, akıcılığından bir nebze kaybetmeden okura yansımasının kaynağını merak etmemek, bu büyük anlatı karşısında hayranlık duymamak mümkün değil. Öyle sanıyorum ki bu başarı, çevirmen Nevzat Hatko’nun, romanın anlattıklarına ve en önemlisi ruhuna bu derece hakim olması ve bütün heyecanıyla onu okura aktarabilmesiyle ilişkilidir. Aynı zamanda Türkiye sosyalist hareketinin tarihinde önemli bir yere sahip Behice Boran’ın eşi olan Nevzat Hatko, kitabın baş sayfalarında yazar hakkında bilgi verirken, bu ruhu yansıtabilmesinin ipuçlarını da bana kalırsa fazlasıyla mütevazı bir biçimde dile getiriyor:
“ ... Kim bu Themos Kornaros? Yunanlı bir yazar. “Spinalonga” demiş, Girit’te küçük bir adacıktaki cüzamlıların içine girerek onların hayatını yazmış. “Aynoroz ya da Muhterem Pederler, Maskesiz” demiş, ırgat olarak gittiği Aynoroz Manastırlarındaki akla hayale gelmez skandalları, sömürüyü, ahlaksızlıkları yazmış. Muhterem Pederlerin gümrüksüz aldıkları malları öbür gümrüğe bağlı bölgelere nasıl kaçırdıklarını, dişi adına tavukların bile sokulmadığı o “kutsal bölgeye” Kavala’dan nasıl yüzer genelevlerin gönderildiğini, manastır malikanelerinde tarım işçilerinin nasıl sömürüldüğünü anlatmış. “Doğu” demiş, Fransızlar zamanındaki Suriye’ye giderek “Yabancı Lejyon”a yazılmış, sömürgecilerin bu korkunç köle yapma makinelerinin nasıl işlediğini anlatmış. “Haydari” demiş, elinizdeki bu kitabı yazmış. Sonra, sonra ne olmuş bilmem. Bu kitap elime geçince hemen çevirmeye başladım; vakit de bulamadım yazarı hakkında yeni bilgiler edinmeye.
Bir de yazar bu kitabı, kitabın kahramanı olan Napolyon Sukaçidis’in anısına adamış. Adar. Yapıt adanır, çeviri adanmaz. Ama ben bu çeviriyi bizim “birtakım basınımıza” adamak isterdim. Hani şu Eichmann ’ın idamına hafif yollu yakınan basına. Salt Eichmann’ların, Radomskilerin birer emir kulu olmadığını iyice bellemeleri için. Nazi işkence makinelerinin bu adamların bilgili, bilimsel ellerinde ne derece geliştiğini, sorumluluğun kimlerde olduğunu görmeleri için.
Bir de Yunan edebiyatı diye bir şey var ki ülkemizde hiç bilinmez. Bir örnek olur bu yapıt diye düşündüm. Bir örnek olur da bizden daha genç kuşaklar bir şeyler yapar belki diye.
Bir de kitabın çevirisi var. Sözcük sözcük. Atlamaca, değiştirmece yok öyle bizde alışıldığı gibi. Anlatım, içerik dikkatle incelendikten sonra çevirisi yapıldı bu kitabın. Bunun için belki de anlatım yadırganacak, dil de öyle, betimlemeler de. Olsun. Yunanlı bir çamaşırcı kadın, diyelim günlük konuşmasında “umut beyaz kanatlarını açmış gidiyor”, deyince hiçbir Yunanlı bunu yadırgamaz. Bu tür konuşma töresi, onlara Homeroslardan kalmış olacak. Çok işlenmiş bir dilleri var. Sanat yapıtı da halk diliyle, yani konuşulan dille yazılır. Kitabi dille hiçbir sanat yapıtı olmaz. Bu halk dilinde de yüzlerce yabancı sözcük var, Yunan uyruğuna girmiş. Tencereler var, kapaklar var şiirlere girmiş. Oysa bunların Yunanca karşılıkları da var, Yunan halkının yüzde seksenince bilinen. Bunları da bizim dilciler için yazdım.”
Güzel ve cesur bir kitabın aydınlığıyla sabahlamayı özleyenler için...
-
2009-06-16 11:36:51 |Administrator| guclu
-
2009-06-16 04:27:25 |Publisher| büşra

Rica ederim... Daha önce neden aklıma gelmedğine kendim de şaştım. Balıkesir'de bildiğim yalnızca bir sahaf olduğundan geçen sene böyle bir arayış içine girmiştim. Aradığı kitabı sitede bulmana sevindim Fetekos. Ben de bugün daha önceden tavsiye ettiğin kitapların da içinde yer aldığı kalabalık bir kitap listesinden oluşan bir sipariş verdim. Sabırsızlıkla onları bekliyorum.
Bu arada linkler kısmına ekledim, söylediğiniz iyi oldu. İlginize teşekkürler...
-
2009-06-16 04:07:51 |SAdministrator| onder
-
2009-06-16 04:00:11 |Publisher| fetekos

Teşekkürler Büşra. Baktım İstanbul'da bir iki tane Haydari Kampı gözüküyor. Ben de neredeyse bir senedir fellik fellik Melih Cevdet'in, bir zamanlar Adam Yayınlarının bastığı Toplu Oyunlarının birinci cildini arıyorum: Ölümsüzler. Şiirleri basılıyor yeniden ama oyunlarının özellikle bu cildi bulunmuyor. Attığın linkten buldum onu satan bir sahaf. Yarın koşa koşa gideceğim. Fakat yenisinin basılmaması çok ilginç, Melih Cevdet gibi bu kadar bilinen ve de ölmüş bir yazarın eserleri hem de. Yayıncılar düz yazılarıyla ilgilenmiyor demek ki. Ne diyeyim bilemiyorum. Neyse ayağımı sürterek bulamamıştım, bu iyi oldu, tabii kaldıysa...
-
2009-06-15 23:15:15 |Publisher| fetekos

Büşra,
Bu özendirici anlatımından sonra yeniden Fırtına Çocukları’nın Nevzat Hatko’nun yazdığı önsözünü okudum. Neden yalnızca çeviri yapmış ki Hatko? Neden yazı yazmamış, daha çok düşünüyorum şimdi. Kısacık yazılarını, önsözlerini okuyorum, tadı damağımda kalıyor. Bir dergide olsun yazısı yok mudur acaba?
Önsözden sonra herhangi bir sayfayı açıp okumaya başladım. Sanki yeni okumuşum gibi hiçbir sahne gözümün önünden gitmemiş. Haklısın, artık sahneler romanın gerçeğiyle bütünleşmiş demek ki kafamda. Hiç unutmamışım.
Bir de tabii Hatko'nun da Haydari Kampı'nın önsözünde belirttiği gibi Homeros'tan gelen dil ayrıcalıkları var, ifade çok zengin, büyüleyici.
Kahraman, cam ustası yaşlı Stavro’yu izlerken düşünüyor:
"...Masalın bulanık havasından çıkıp gelen bir şehzadesin sen, çıktığın anda kayboluveriyorsun ve evrenin tüm tahtları gıcırdamaya başlıyor...
...Barış, diyorsun ve bu ses, düşlerinin arasında sıktığın bir bıçak oluyor.
...Mavi göklere doğru vızıldayarak yükselen bir sinek görüyorsun. Ve de birden şeytan gibi bir sahne koyucusu elindeki koca süngerle siliveriyor bu görüntüyü, kendini Hiroşima’da buluyorsun, Beni İsrail’in yanık etlerinin kokusu, ekşiliği çalınıyor burun deliklerine. İsa’nın kanlı harmanisini giyiyorsun, Kurtuluş Savaşçısı gerillanın fişeklerini kuşanıyorsun, Peygamberin ateşten kelamını konuşuyorsun...
Bir türlü kendi ruhuna yetişemiyorsun bu yarışta. Aynı anda her şey oluveriyorsun, hatta hayretler içinde kalabiliyorsun...
Gül yaprağına konmuş billurdan bir çiğ tanesi durmuş sana bakıyor. Bir saniyecik yaşıyor ömrünü bu billur tanesi. Ama gene de sana bir billur parçası ölmez bir varlık, yüzyıllar boyunca var olacak bir yaratık gibi bakıyor...
...Ey insanoğlu, evin ne de geniş senin! “Güneş senin kapı tokmağın!” Mevsimler, odaların!...
Bilinmedik sazların çaldığı duyulmamış bir senfoni senin gönlün...Uzakları gören camcı ustası! Tutuklu dünya yöneticisi! Sen her şeye kadirsin! Her istediğini yaparsın sen. Her dilediğini görürsün...”
Bu kitabı 2005 yılında ucuz bölümde satışa sunarak zar zor bitirebildik diyen Yayınevine ne diyeyim ben, bilmem ki...Sanki çakmak satıyorlar...
Neyse ben çoğaltmanın bir yolunu bulurum umarım...Bu arada bendeki Fırtına Çocukları Can değil, May Yayınlarıymış...
-
2009-06-16 01:28:07 |Publisher| büşra

Bu arada yeni basımı yapılmayan bu kitaplara ulaşmak isteyenler için bir önerim internet üzerinden alışveriş yapma imkanı sağlayan, sahaflar topluluğundan oluşan bir site olacak. Bu siteye kayıtlı İstanbul'da satış yapan birçok sahaf mevcut. Kitaplara yolların tozunu ayağınıza sürterek sahip olmanız da mümkün. Ben yine de linki veriyorum...
http://www.nadirkitap.com/kitapara.php?siteden=evet&alan=all& kelime=Themos+Kornaros
-
2009-06-15 05:35:20 |Publisher| büşra

Fetekos,
Kitabı yurdun kütüphanesinde buldum ve bayağı bi sahiplendim. Eve gittiğimde babama bıraktım o okuyor. Sanırım kitaplıkta daha fazla sararıp tozlanmak yerine bende dursa ve ben bir ayaklı kütüphane görevi üstlensem daha faydalı olacak. Çevirinin güzelliğinin aslını aratmayacak nitelikte olduğunu düşünüyorum. Senin çevirmenden yola çıkarak yaptığın araştırmayı ben de yazardan hareketle yaptım ve "Fırtına Çocukları" tanıtım yazısı itibariyle oldukça ilgimi çekti.
Bir de kitabın ilk olarak önsözünü okuduğumda bir şeyler asılı kalmıştı. Bitirdiğimde tekrar başa dönüp önsözü okudum ve işte şimdi oldu dedim kendi kendime. Ayrıca verdiğiğn linkten yola çıkarak birkaç fotoğraf daha buldum ve kitap, film gibi benzetmesinin sınırlarını aşıp gerçeğe dönüştü. Tıpkı 260'ların adının bir bir okunduğu günde diğerlerinin sadece dinleyip, izleyip, düşünüp tartıp; çaresizliğin içindeki zaferi içselleştirip olanlara seyirci kalan ve nerdeyse onlar kadar kendimi kaptıran biri gibi hissettim.
Can yayınlarına ben de bir mail atacağım. Talep beklentisi içindelerse benim de bir katkım bulunsun. Kitabın yeniden basılması belki bir ilgi uyandırır ve olması gereken yere doğru ilerlemesine katkıda bulunur. En azından kitaba ulaşmak isteyenlerin önündeki engel kalkmış olur diye düşünüyorum.
-
2009-06-15 05:07:23 |Publisher| fetekos

Büşra,
Öncelikle kitabı bulup da okuyabilmiş olmana çok sevindim. Can Yayınlarına her gidişimde ısrarla yeniden basılması talebimi iletiyorum. Geçenlerde editörüne rastladım ve ona da ilettim ama sonuç çıkar mı bilemiyorum. Kitabı Pdf dosyasına dönüştürüp hiç değilse çıktısı alınır hale getirmek mümkün olur mu acaba, mümkünse hemen yaparım bunu. Burada yayınlanamayabilir ama isteyen herkese mail gönderebilirim hiç olmazsa.
Kitabın çevirisinin seni de etkilemiş olmasına daha da sevindim diyebilirim. Demek ki gerçekten ilgi çekici, heyecan verici bir anlatım diline sahip. Ben o kadar keyif aldım ki, bu kitabı okuduktan sonra Nevzat Hatko çevirilerinin peşine düştüm. Gene Kornaros’tan Fırtına Çocukları ve Kazancakis’ten Kaptan Mihalis’i çevirmiş. Hemen ikisini de okudum. Onlar da şiir tadında, ders niteliğinde müthiş çeviriler. Ne yazık ki bunlardan ilki Haydari Kampı’yla aynı kaderi paylaşıyor. Umarım biraz daha duyarlı olurlar da bu değerli kitapları yok olmaktan kurtarırlar.
-
2009-05-29 19:29:15 |Administrator| guclu
Yorumlar
Tanıtımını hemen yapıyorum.
Bu arada linkler kısmına ekledim, söylediğiniz iyi oldu. İlginize teşekkürler...
http://www.nadirkitap.com/kitapara.php?siteden=evet&alan=all&kelime=Themos+Kornaros
Bu özendirici anlatımından sonra yeniden Fırtına Çocukları’nın Nevzat Hatko’nun yazdığı önsözünü okudum. Neden yalnızca çeviri yapmış ki Hatko? Neden yazı yazmamış, daha çok düşünüyorum şimdi. Kısacık yazılarını, önsözlerini okuyorum, tadı damağımda kalıyor. Bir dergide olsun yazısı yok mudur acaba?
Önsözden sonra herhangi bir sayfayı açıp okumaya başladım. Sanki yeni okumuşum gibi hiçbir sahne gözümün önünden gitmemiş. Haklısın, artık sahneler romanın gerçeğiyle bütünleşmiş demek ki kafamda. Hiç unutmamışım.
Bir de tabii Hatko'nun da Haydari Kampı'nın önsözünde belirttiği gibi Homeros'tan gelen dil ayrıcalıkları var, ifade çok zengin, büyüleyici.
Kahraman, cam ustası yaşlı Stavro’yu izlerken düşünüyor:
"...Masalın bulanık havasından çıkıp gelen bir şehzadesin sen, çıktığın anda kayboluveriyors un ve evrenin tüm tahtları gıcırdamaya başlıyor...
...Barış, diyorsun ve bu ses, düşlerinin arasında sıktığın bir bıçak oluyor.
...Mavi göklere doğru vızıldayarak yükselen bir sinek görüyorsun. Ve de birden şeytan gibi bir sahne koyucusu elindeki koca süngerle siliveriyor bu görüntüyü, kendini Hiroşima’da buluyorsun, Beni İsrail’in yanık etlerinin kokusu, ekşiliği çalınıyor burun deliklerine. İsa’nın kanlı harmanisini giyiyorsun, Kurtuluş Savaşçısı gerillanın fişeklerini kuşanıyorsun, Peygamberin ateşten kelamını konuşuyorsun...
Bir türlü kendi ruhuna yetişemiyorsun bu yarışta. Aynı anda her şey oluveriyorsun, hatta hayretler içinde kalabiliyorsun...
Gül yaprağına konmuş billurdan bir çiğ tanesi durmuş sana bakıyor. Bir saniyecik yaşıyor ömrünü bu billur tanesi. Ama gene de sana bir billur parçası ölmez bir varlık, yüzyıllar boyunca var olacak bir yaratık gibi bakıyor...
...Ey insanoğlu, evin ne de geniş senin! “Güneş senin kapı tokmağın!” Mevsimler, odaların!...
Bilinmedik sazların çaldığı duyulmamış bir senfoni senin gönlün...Uzakla rı gören camcı ustası! Tutuklu dünya yöneticisi! Sen her şeye kadirsin! Her istediğini yaparsın sen. Her dilediğini görürsün...”
Bu kitabı 2005 yılında ucuz bölümde satışa sunarak zar zor bitirebildik diyen Yayınevine ne diyeyim ben, bilmem ki...Sanki çakmak satıyorlar...
Neyse ben çoğaltmanın bir yolunu bulurum umarım...Bu arada bendeki Fırtına Çocukları Can değil, May Yayınlarıymış.. .
Kitabı yurdun kütüphanesinde buldum ve bayağı bi sahiplendim. Eve gittiğimde babama bıraktım o okuyor. Sanırım kitaplıkta daha fazla sararıp tozlanmak yerine bende dursa ve ben bir ayaklı kütüphane görevi üstlensem daha faydalı olacak. Çevirinin güzelliğinin aslını aratmayacak nitelikte olduğunu düşünüyorum. Senin çevirmenden yola çıkarak yaptığın araştırmayı ben de yazardan hareketle yaptım ve "Fırtına Çocukları" tanıtım yazısı itibariyle oldukça ilgimi çekti.
Bir de kitabın ilk olarak önsözünü okuduğumda bir şeyler asılı kalmıştı. Bitirdiğimde tekrar başa dönüp önsözü okudum ve işte şimdi oldu dedim kendi kendime. Ayrıca verdiğiğn linkten yola çıkarak birkaç fotoğraf daha buldum ve kitap, film gibi benzetmesinin sınırlarını aşıp gerçeğe dönüştü. Tıpkı 260'ların adının bir bir okunduğu günde diğerlerinin sadece dinleyip, izleyip, düşünüp tartıp; çaresizliğin içindeki zaferi içselleştirip olanlara seyirci kalan ve nerdeyse onlar kadar kendimi kaptıran biri gibi hissettim.
Can yayınlarına ben de bir mail atacağım. Talep beklentisi içindelerse benim de bir katkım bulunsun. Kitabın yeniden basılması belki bir ilgi uyandırır ve olması gereken yere doğru ilerlemesine katkıda bulunur. En azından kitaba ulaşmak isteyenlerin önündeki engel kalkmış olur diye düşünüyorum.
Öncelikle kitabı bulup da okuyabilmiş olmana çok sevindim. Can Yayınlarına her gidişimde ısrarla yeniden basılması talebimi iletiyorum. Geçenlerde editörüne rastladım ve ona da ilettim ama sonuç çıkar mı bilemiyorum. Kitabı Pdf dosyasına dönüştürüp hiç değilse çıktısı alınır hale getirmek mümkün olur mu acaba, mümkünse hemen yaparım bunu. Burada yayınlanamayabi lir ama isteyen herkese mail gönderebilirim hiç olmazsa.
Kitabın çevirisinin seni de etkilemiş olmasına daha da sevindim diyebilirim. Demek ki gerçekten ilgi çekici, heyecan verici bir anlatım diline sahip. Ben o kadar keyif aldım ki, bu kitabı okuduktan sonra Nevzat Hatko çevirilerinin peşine düştüm. Gene Kornaros’tan Fırtına Çocukları ve Kazancakis’ten Kaptan Mihalis’i çevirmiş. Hemen ikisini de okudum. Onlar da şiir tadında, ders niteliğinde müthiş çeviriler. Ne yazık ki bunlardan ilki Haydari Kampı’yla aynı kaderi paylaşıyor. Umarım biraz daha duyarlı olurlar da bu değerli kitapları yok olmaktan kurtarırlar.
Tanıtım için çok teşekkürler fetekos.

Eski kitap, dergi, plak, resim ve bilimum sahafiyeyi bulabileceğimiz bir site daha var: www.gittigidiyor.com
Tanıtımını hemen yapıyorum.